|
Topyekün bakış açımızın değişmesi, ancak yeşil politikalara ilgi duymamız ya da hiç istememize rağmen buna `mecbur kalmamız` sonucunda olacak. Bugün otomobil yerine `bisiklet ve toplu taşıma araçlarını`, fosil yakıt yerine `güneş ve rüzgârı` düşünme zamanıdır
Biz gezginler için yazılı olmayan genel kural şudur: Bir motorlu araçla geziyorsak büyük olasılıkla sadece etrafımızı ve sadece karşımıza çıkanları görürüz. Bisikletle yol alıyorsak geçtiğimiz bölgelerdeki yaşamı ve kültürü hissetmek için daha fazla olanağımız olur. Eğer bir yerlerde yürüyorsak ancak o zaman bulunduğumuz coğrafyayı anlamak ve eşsiz deneyimler yaşamak için bol bol fırsatımız olacaktır.
İşte bu yöntemler gibi herhangi bir yere, bir şeye ulaşmak için farklı yollar olması gayet doğal. Hangisini seçeceğimize ise aklımız karar verecek. Tıpkı son günlerde Kopenhag`da olduğu gibi.
GEÇMİŞİN AKLI
Her şey 15 milyar yıl kadar önce büyük patlama ile başladı. 5 milyar yıl kadar önce dünya oluştu. 3 Milyar yıl önce canlılar henüz yoktu ama temel yapıtaşları okyanusları doldurmuştu. Bugün şaşkınlık verici bir canlı çeşitliliği içinde yaşıyoruz. Öte yandan baskın insan türü doğaya ciddi müdahale etti. Pek çok canlı türünün soyunu tüketti ve tüketmeye devam ediyor. İklimi değiştiriyor, çevreyi kirletiyor. Gittiği yolun yanlış olduğunu görmek istemiyor.
Çok değil, bundan 30 yıl kadar önce sokaklarda karşı mahallenin çocuklarıyla çift kale maç yaparken, nadiren geçen bir Murat 124 veya Anadol oyunumuzu böler, topumuzu koltuk altına alıp `Öfff! Yine mi araba geçiyor` derdik. Kız kardeşimle camın önüne oturup, o yıllarda zaten üç-beş tane olan araba markalarını bilme ve renk tutturma yarışı yapardık. Harçlıklarımdan ayırdığım para ile Bostancı`dan 57 model İmpalaya biner ve hayran hayran arabaya bakınırken, Bağdat Caddesi`nin çift yönlü trafiğinde Kadıköy`e gidene kadar en çok gördüğüm taşıt; otobüsler ve dolmuşlar olurdu. Okul arkadaşlarım ile dersi kırıp istasyondan trene bindik mi, Haydarpaşa`da iner ve o olağanüstü gar binasından hareket eden trenlerin geçişini izlerdik. Bir simit alıp yarısını limandaki martılarla paylaşırken, Eminönü`ne giden vapurdan atılan 25 kuruşları, iskelenin berrak sularından dalıp çıkaran çocuklara özenirdik. İşte o günleri dün gibi hatırlıyorum; Küçükyalı`daki bahçeli evimizi, meyve ağaçlarını, çiçekleri ve derin su kuyusunu. Üzerine salıncak kurduğumuz erik ağacını ve mayıs ortasında ancak olan kocaman yemyeşil eriklerini. Yazları çadır kurduğumuz İstanbul içindeki deniz kamplarını ve oradan kürekle açılıp tuttuğumuz bir sürü balığı ve çok olduğu için onları tekrar suya bıraktığımızı. Kiraz ağaçlarına daldığımızı, annemin bostandan marul almam için verdiği 25 kuruşu hatırlıyorum. Ocak ayında divanın altından çıkardığımız kışlık kavunlarımızı, babaannemin kurutulmuş patlıcanlarını, tarhanasını ve lezzetli salçasını ekmeğe sürüp yediğimi hatırlıyorum. El örgüsü kazaklarımı, kalın yün yorganımı ve en önemlisi büyüdüğümde bunların hepsini kaybettiğimi hatırlıyorum.
EVRİLDİK AMA HANGİ YÖNE?
O günlerde eski eşyalar işlevseldi, her şey kullanılırdı. Tenekeler çiçekliğe evrilir, paltolar ters yüz edilir, ayakkabıya pençe vurulurdu. Bugünün `kullan at yenisi al` gibi bir savurganlığı o zamanın zenginler bile yapamazdı. Ne olduysa oldu! Dünya nüfusunun son 100 yıl gibi kısa bir sürede başardığı üreme mucizesi ile, hormonlu domatesler gibi artık bol bol kasalara sığamaz olduk. Adam Smith`in kurduğu iktisadi teoriyi iyi ezberleyenler, Karl Marx`a aldırmadan tüketim bağımlığını genetik kodumuza sokmayı başardılar. Artık bundan sonra `tüketme hakkı` herkes için normal bir davranış olarak algılanacaktı. Petrol uygarlığının eteğinde sürüklediği ona bağımlı sanayi ile birlikte, yerküre üzerinde ve altında öyle bir ameliye başladı ki; bunu sanayi devrimi ile başlayan ve `uygarlık` olarak adlandıranlar maalesef yaz günü üzerimize kalın bir `battaniye` örttüğümüzü geç anlayacaklardı.
Dünyanın geleceği ile tüketim alışkanlıkları arasına sıkışan insan, canlı yaşamını tehdit eden sorunları görmezden gelerek ateşe benzin dökmeye devam ediyor. Artık köylerimizi terk ettik ve dünya insanları şehirlerde yaşamayı yeğliyor. Yeni otomobiller için doğadan yeni yollar koparılıyor. Asfaltlar bireysel araçlarla doldukça, trafik şehirlerin kâbusu olmaya devam ediyor. Çoğu zaman otomobil, bir statü ve zenginliğin göstergesi olsa da aslında tükettiğimiz şey; benzinle beraber kendi yaşamımız oluyor. Doğayı kirletmek ve canlı yaşamı bitirmek için elimizden ne geliyorsa daha fazlasını yapmaya sözleşmiş gibiyiz. `Tuvalete bile arabaya gider` diye bir tabir vardı; Şimdi onu `onunla yatar` diye değiştirebiliriz.
EKOLOJİK SIÇRAMA
Teknoloji karşıtlığı ya da ilerleme şüpheciliği gibi gelse de indeterminist yaklaşım; hepimizin özgür irademizle bu işin sonunun nerelere varacağını kestirebileceğimizi ve `politik duruşumuzu` mutlaka göstermemiz gerektiğini söylüyor. Halen sürdürülebilir alternatif enerji sistemlerine geçilmemesinin nedeni, sadece bunlardan hepimizin keyif alıyor olmamız ve kimsenin konforundan feragat etmiyor olması olabilir. Topyekûn bakış açımızın değişmesi ancak yeşil politikalara ilgi duymamız ya da hiç istememize rağmen buna `mecbur kalmamız` sonucunda olacaktır. Bugün otomobil yerine `bisiklet ve toplu taşıma araçlarını`, fosil yakıt yerine `güneş ve rüzgârı` düşünme zamanıdır.
Biz gezginler için yazılı olmayan diğer kural şudur: Anılardan başka bir şey götürme, ayak izinden başka bir şey bırakma.
Alan M. Edison `Modern teknoloji ekolojiye bir özür borçlu` diyor. Bana sorarsanız o yüzyıllık borcu ödeyelim eskiden olduğu gibi yürüyerek, üreterek ve ihtiyacımız kadar tüketerek. Hindistan`ın özgürlük sembolü Mahatma Gandhi`nin sözleri her şeyi açıklıyor olsa gerek; `Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi siz olun.`
Kaynak: birgun.net
|