Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 31 kayıt bulundu.

Balık Örneklerinin Toplanması ve Tespiti

Fauna tespitiyle ilgili olan sistematik çalışmalarda doğadan balık örneklerinin toplanması çok özen gösterilmesi gereken önemli konulardan biridir. Balıklar, toplanacak tür ve alttürlere bağlı olarak, çok çeşitli alet ve yöntemlerle yakalanabilirler. Bu yüzden örnek toplayacak kişinin herşeyden önce amacına uygun olan alet ve yöntemi saptaması gerekmektedir. Aksi takdirde arazide yapılacak uğraşıların büyük bir kısmı sonuca ulaşmaktan uzak kalacak, dolayısıyla boş yere zaman ve iş gücü sarfedilmiş olacaktır. Balık örneklerinin yakalanmasında kullanılabilecek çok çeşitli yöntemler olmakla beraber, bunların avlama etkinlikleri av ortamındaki çeşitli koşulların durumuna da bağlı kalmaktadır. Bu yüzden, bir taraftan yakalanacak örneklerin çeşitli özellikleri (küçük veya büyük boylu oluşu, bentik veya pelâjik yaşam sürdürmesi, gececi veya gündüzcü karakterde olması v.b.) göz önüne alınırken, bir taraftanda uygulanacak alet ve yöntemin avlama yapılacak ortamın koşullarına uygun olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Örneğin, zemini taşlık, kayalık olan veya çeşitli bitki kökleri bulunan bir su ortamında balık örnekleri yakalamak için ığrıp denilen ağların kullanılması son derece külfetli ve hatalı bir iştir. Zira böyle bir ortamda çekilecek ığrıp, birtaraftan da sürekli şekilde zemindeki engellere takılarak yırtılabilecek, diğer taraftan zemini düzenli şekilde tarayamayacağı için örnek yakalama olasılığı çok düşük olacaktır.Genel olarak balık örneklerinin yakalanmasında kepçe, ığrıp, fanyalı ağ, kör ağ veya galsama ağı, serpme, pinter, olta, elektrik şoku v.b. gibi av aletleri ile çeşitli tipteki dalyan ve tuzaklardan yararlanılmaktadır. Bu alet ve tuzakların dışında etkinlikleri çok fazla olmasına rağmen, doğadaki dengeyi çabuk bozması nedeniyle yasaların izin vermediği bazı yöntemlerde vardır. Örneğin, Sığır kuyruğu, sütleğen v.b. gibi zehirli otlar; Enderin gibi ziraat ilâçları; dinamit, tahrip kalıbı ve sönmemiş kireç gibi patlayıcı maddeler kanunlann yasakladığı başlıca av yöntemleridir.Burada, sadece yasal olan av alet ve yöntemlerinden kısaca söz edilmesi yararlı olacaktır.Örneklerin tespitiÇeşitli av araç ve yöntemleri kullanılarak ortamlarından yakalanan balık örneklerine, araştırmanın amacına uygun şekilde işlem yapılır. Eğer yakalanan örnekler ergin hale gelmiş büyük boylu bireylerden oluşuyorsa, bunların tür ve alttürlerini arazide saptama olanağı vardır, dolayısıyla tanıma amacıyla laboratuvara götürülmeleri gerekmez. Yakalamadan hemen sonra türlerin saptanabildiği bazı durumlarda da örnekler henüz canlılıklarını yitirmeden tekrar suya bırakılabilirler. Arazide tanınmaları güç olan örneklerin daha ayrıntılı incelemeler için laboratuvara götürülmeleri zorunludur. Kendi ortamlarından canlı olarak yakalanan örneklerden ilerideki araştırmalar için yararlanılmak isteniyorsa bunların herşeyden önce dikkatlice öldürülmeleri gerekir. Genellikle balık örneklerinin öldürülmesi, su dışında bırakılarak boğulmalarının sağlanması şeklinde yapılırsa da, canlı örneklerin su dışında uzun süre kalmaları sonucunda, balıkların vücutlarında ölümden dolayı bir sertleşme oluştuğundan böyle örneklere bilahare şekil vermek güç olmaktadır. Bu nedenle özellikle müze materyali olarak kullanılacak örneklerin, bu yöntemle öldürülmeleri pek yararlı olmamaktadır. Balıkların zedelenmeden ve düzgün bir şekilde kalmalarının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden en iyisi, sıvı bir uyuşturucu kullanılmasıdır. Bu iş içinde en uygun anestezik (MS222) olarak bilinen Fenoxiethanol'dür. Canlı olarak yakalanan balıklar bu maddenin 0.001 lik solüsyonunda bırakılarak çok kısa zamanda ve hiçbir zarara uğramadan bayıltılırlar. Bu şekilde bayıltılan örnekler istenilen şekil verildikten sonra ya çok düşük temparatür derecelerinde aniden dondurulur veya uygun fiksatifler içine alınarak uzun süre muhafaza edilirler.Dondurma yöntemiyle tespit edilen örnekler , orijinal renk ve şekillerini daha iyi korumaktadırlar. Bunun için en iyi yöntem, örnekleri gerekli bilgileri taşıyan etiketleriyle birlikte naylon torbalar içersine düzgün bir şekilde ve yüzgeçlerine zarar vermeyecek titizlikte yerleştirip aniden dondurmaktır. Ancak incelenecekleri zaman donmuş materyal çözülür ve üzerlerinde gerekli tetkikler yapılır. Fakat dondurulmuş örnekler, uzun zaman muhafaza edilemezler. Bu açıdan dondurma, özellikle zaman zaman eritilerek incelenmeleri gereken örneklerin saklanmasında geçerli bir yöntem değildir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar için (bilhassa faunistik çalışmalarda) örnekleri çok uzun zaman bozulmadan koruyabilen çeşitli fiksatiflerden yararlanılmaktadır. Bunlar içersinde en iyisi % 4 lük formalin solüsyonudur. Bu solüsyonla örnekleri tespit etmek için herbir balık sığ bir kapta (özellikle mumlu küvette) yan yatırılmalı ve mümkün olduğunca düzgün bir şekil verilmelidir. Yüzgeçlerin açık kalmasını sağlamak için de çok ince böcek iğneleri yardımıyla herbir yüzgeç gergin hale getirilmelidir. Sonra, bu örneklerin üzerini örtecek şekilde % 4 lük formalin solüsyonu ilâve edilir ve bu şekilde birkaç gün bırakılarak sertleşmeleri; dolayısıyla belli şekil kazanmaları sağlanmış olur. Şayet örnekler 30 cm. den daha büyük boylu ise, bunların karın kısımlarından jiletle küçük bir yarık açılır veyahut da anal açıklıklarından bir enjektör yardımıyla % 40 lik formol enjekte edilerek iç organlarının tespiti yapılır ve kokuşması önlenir. Mumlu küvetlerde tutularak belli şekil kazandırılmış olan örnekler devamlı muhafaza için başaşaği olarak kavanozlara yerleştirilir ve kuyruk kısımlarını örtecek şekilde fiksatif doldurulur. Balık örneklerinin devamlı muhafazasında genellikle % 4 lük formalin kullanılırsa da bazen % 70 lik Etil alkol veya % l lik Propilen Fenoxatol çözeltisi de kullanılabilir. Bu prezervatiflerin bulunmadığı hallerde genellikle kolay temin edilen ve daha ucuz olan bazı maddelerden de yararlanmak mümkündür. Bunların başhcalan % 70 lik tuvalet ispirtosu, % 50lik NaCl çözeltisi ve % 100 lük (saf olarak) sirkeden ibarettir. Örnekleri taşıyan herbir kavanozun içinde kurşunkalem veya erimez mürekkeple yazılmış bir etiket bulunmalıdır. Bu etikete ilgili türün adı, toplandığı yer, tarih ve toplayanın adı yazılmaktadır.Özellikle % 70 lik Etil alkol ile yapılan muhafazalarda alkolün uçucu olması nedeniyle zamanla kavanozlarda bir eksilme meydana gelmekte, bu durum örneklerin açıkta kalan kısımlarının, özellikle kuyruk yüzgeçlerinin kurumasına ve bozulmasına neden olmaktadır. Bu türlü eksilmelerin önlenmesinde kavanozların kapaklarına ince bir tabaka halinde vazelin sürülmesi çok iyi sonuçlar vermektedir. Diğer taraftan % 4 îük formalin solusyonundaki çok uzun süreli muhafazalarda, formalinin asidik özelliği nedeniyle örnekler esmerleşmekte ve üzerlerindeki leke ve benekler belirsiz hale gelmektedir. Bu durumu önlemek için de % 4 lük formalin solüsyonunun her 4 litresine bir çorba kaşığı kadar Boraks ilâve edilmesi yararlı olmaktadır. Bu sayede formalinin asidik özelliği bir dereceye kadar giderilmiş olur.Yumurta veya larvalar ya %4 lük formol ya da % 70 lik alkol içeren küçük tüplerde saklanabilir. Her tüp içine gerekli bilgileri taşıyan etiketler konulmalıdır (tür adı, lokalite, tarih, örneklerin taze rengi, habitat, toplayanın adı v.b.). Yumurtaların toplanmasında (özellikle yumurtalarınn kümeli olduğu hallerde) mümkün olduğu kadar bol sayıda örnek almalıdır. Zira, yumurtaların substratuma tutturuluş şekilleri, tanımlamada önem taşıyabilir. Bazen balık türleri, sadece pullarından teşhis edilebilirler. Diğer taraftan, vücudun yanlarından alınmış birkaç sağlam pul yardımıyla hayvanın yaşı ve geçmişine ait bazı bilgiler edinme olanağı da vardır, örneklerden pullar alındığında küçük bir zarf içine konup yassı hale getirilmeli ve sonra kurumaya bırakılmalıdır. Bu şekilde pullar uzun süre saklanabilirler. Zarfın üzerinde tür adı, lokalite, tarih, toplayanın adı, numunenin boyu, ağırlığı ve cinsiyeti yazılmalıdır. Tür tanımı amacıyla alınan pullar temizlenmeli, kuru olarak veya gliserin jeli içinde lam üzerinde preparat haline getirilmelidir.Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların tanınmasında da bazı kemikler (örneğin, Cyprinid'lerin farinks ve Salmonid'lerin Vomer kemikleri) çok yararlı olabilmektedir. Bazı türlerin yaş ve büyümelerine ilişkin bilgilerin elde edilmesinde belli bazı kemiklerin büyük önemi vardır; Percidae ve Esocidae üyelerinin operküler kemikleri gibi. Bütün böyle kemiklerin incelenme ve bunu izleyerek saklanmaları için hazırlanmaları oldukça basittir. Bunun için daima taze ya da dondurulmuş materyal kullanılmalıdır. Zira önceden tespit olmuş materyal bu amaca uygun değildir. Gerekli kemikler ilgili balıktan üzerlerindeki diğer dokularla beraber kesilerek çıkarılırlar. Sonra herbir kemik birkaç dakika çok sıcak suya atılır ve nihayet yumuşak dokuları temizlemek için küçük ve sert bir fırça ile dikkatlice fırçalanır. Kemik tamamen temizleninceye kadar buna devam edilir. Sonra temiz bir kağıt üzerine konarak ılık bir ortamda yavaş yavaş kurumaya bırakılır. Kemiğin çıkarıldığı balığa ait gerekli bilgiler (tür adı, lokalitesi, tarih, toplayanın adı, boy ağırlık ve seks durumu) etiketine yazılır.Toplanan örneklerin tayini yapılırken bazı kuşku uyandıran durumlar varsa o türe ait biraz daha fazla örnek, yukarıda açıklandığı şekilde öldürülüp muhafazaya alınarak incelenmek üzere, toplanmasıyla ilgili tüm verilerle birlikte o konuda otorite sayılan bir ihtiyoloğa gönderilmelidir. Genellikle örneklerin taze olarak posta ile gönderilmesi iyi sonuç vermez, çünkü fikse edilmemiş örneklerin oldukça süratli bozulmaları söz konusudur. Tespit edilmiş örnekleri göndermeden önce örneklerden tespit solüsyonu iyice süzülmeli ve aynı solüsyon ile ıslatılmış nemli tülbent bezine sarılan bu örnekler sonra da bir naylon torba içine yerleştirilmelidir. Bu paketçik, içinde ambalaj materyali bulunan sert bir kutu içine konup, tümü tek bir paket yapılarak gönderildiğinde, örnekler mükemmel bir şekilde alıcısına ulaşmış olurlar.

http://www.biyologlar.com/balik-orneklerinin-toplanmasi-ve-tespiti-1

Fotosentez

Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından, suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır. Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın devamı için bir o kadar önemlidir. İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer alan ve bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adı verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici noktalardan biri de budur. SIR DOLU BİR FABRİKA: KLOROPLAST Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "thylakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir. Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler. Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan binlerce "klorofil"in aynı anda ışığa tepki vermesi, saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir sürede gerçekleşir. Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken, işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar "aydınlık evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır. AYDINLIK EVRE Bitkilerin fotosentez işleminde kullanacakları tek enerji kaynağı olan güneş ışığı değişik renklerin birleşimidir ve bu renklerin enerji yükü birbirinden farklıdır. Güneş ışığındaki renklerin ayrıştırılması ile ortaya çıkan ve tayf adı verilen renk dizisinin bir ucunda kırmızı ve sarı tonları, öbür ucunda da mavi ve mor tonları bulunur. En çok enerji taşıyanlar tayfın iki ucundaki bu renklerdir. Bu enerji farkı bitkiler açısından çok önemlidir çünkü fotosentez yapabilmek için çok fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Bitkiler en çok enerji taşıyan bu renkleri hemen tanırlar ve fotosentez sırasında güneş ışınlarından tayfın iki ucundaki renkleri, daha doğrusu dalga boylarını soğururlar, yani emerler. Buna karşılık tayfın ortasında yer alan yeşil tonlardaki renklerin enerji yükü daha az olduğu için, yapraklar bu dalga boylarındaki ışınların pek azını soğurup büyük bölümünü yansıtırlar. Bunu da kloroplastların içinde bulunan klorofil pigmentleri sayesinde gerçekleştirirler. İşte yaprakların yeşil gözükmesinin nedeni de budur. Fotosentez işlemi bitkilerin yeşil görünmesine neden olan bu pigmentlerin güneş ışığını soğurmasından kaynaklanan hareketlenme ile başlar. Acaba klorofiller bu hareketlenme ile fotosentez işlemine nasıl başlamaktadırlar? Bu sorunun cevabının verilebilmesi için öncelikle kloroplastların içinde bulunan ve klorofilleri içinde barındıran Thylakoid'in yapısının incelenmesinde fayda vardır. "Klorofiller, "klorofil-a" ve "klorofil-b" olarak ikiye ayrılırlar. Bu iki çeşit klorofil güneş ışığını soğurduktan sonra elde ettikleri enerjiyi fotosentez işlemini başlatacak olan fotosistemler içinde toplarlar. Thaylakoid'in detaylı yapısının anlatıldığı resimde de görüldüğü gibi fotosistemler kısaca, thylakoid'in içinde yer alan bir grup klorofil olarak tanımlanabilir. Yeşil bitkilerin tamamına yakını bir fotosistem ile tek aşamalı fotosentez gerçekleştirirken, bitkilerin %3'ünde fotosentezin iki aşamalı olmasını sağlayacak iki farklı fotosistem bölgesi bulunur. "Fotosistem I", ve "Fotosistem II" olarak adlandırılan bu bölgelerde toplanan enerji daha sonra tek bir "klorofil-a" molekülüne transfer edilir. Böylece her iki fotosistemde de reaksiyon merkezleri oluşur. Işığın emilmesiyle elde edilen enerji, reaksiyon merkezlerindeki yüksek enerjili elektronların gönderilmesine, yani kaybedilmesine neden olur. Bu yüksek enerjili elektronlar daha sonraki aşamalarda suyun parçalanıp oksijenin elde edilmesi için kullanılır. Bu aşamada bir dizi elektron değiş tokuşu gerçekleşir. "Fotosistem I" tarafından verilen elektron, "Fotosistem II" den salınan elektron ile yer değiştirir. "Fotosistem II" tarafından bırakılan elektronlar da suyun bıraktığı elek-tronlarla yer değiştirir. Sonuç olarak su, oksijen, protonlar ve elektronlar olmak üzere ayrıştırılmış olur. Ortaya çıkan protonlar thylakoid'in iç kısmına taşınarak hidrojen taşıyıcı molekül olan NADP (nikotinamid adenin dinükliotid fosfat) ile birleşirler. Neticede NADPH molekülü ortaya çıkar. Suyun ayrışmasından sonra ortaya çıkan protonlardan bazıları ise thylakoid zarındaki enzim kompleksleri ile birleşerek ATP molekülünü (hücrenin işlemlerinde kullanacağı bir enerji paketçiği) meydana getirirler. Bütün bu işlemler sonucunda bitkilerin besin üretebilmesi için ihtiyaç duydukları enerji artık kullanılmaya hazır hale gelmiştir. Bir reaksiyonlar zinciri olarak özetlemeye çalıştığımız bu olaylar fotosentez işleminin sadece ilk yarısıdır. Bitkilerin besin üretebilmesi için enerji gereklidir. Bunun temin edilebilmesi için düzenlenmiş olan "özel yakıt üretim planı" sayesinde diğer işlemler de eksiksiz tamamlanır. KARANLIK EVRE Fotosentezin ikinci aşaması olan Karanlık Evre ya da Calvin Çevrimi olarak adlandırılan bu işlemler, kloroplastın "stroma" diye adlandırılan bölgelerinde gerçekleşir. Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karanlık evrede kullanılan karbondioksiti, şeker ve nişasta gibi besin maddelerine dönüştürürler. Burada kısaca özetlenen bu reaksiyon zincirini kaba hatlarıyla anlayabilmek bilim adamlarının yüzyıllarını almıştır. Yeryüzünde başka hiçbir şekilde üretilemeyen karbonhidratlar ya da daha geniş anlamda organik maddeler milyonlarca yıldır bitkiler tarafından üretilmektedir. Üretilen bu maddeler diğer canlılar için en önemli besin kaynaklarındandır. Fotosentez reaksiyonları sırasında farklı özelliklere ve görevlere sahip enzimler ile diğer yapılar tam bir iş birliği içinde çalışırlar. Ne kadar gelişmiş bir teknik donanıma sahip olursa olsun dünya üzerindeki hiçbir laboratuvar, bitkilerin kapasitesiyle çalışamaz. Oysa bitkilerde bu işlemlerin tümü milimetrenin binde biri büyüklüğündeki bir organelde meydana gelmektedir. Şekilde görülen formülleri, sayısız çeşitlilikteki bitki hiç şaşırmadan, reaksiyon sırasını hiç bozmadan, fotosentezde kullanılan hammadde miktarlarında hiçbir karışıklık olmadan milyonlarca yıldır uygulamaktadır. Ayrıca fotosentez işlemi ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında da önemli bir bağlantı vardır. Aslında yukarıda anlatılan karmaşık işlemlerin özeti, bitkilerin fotosentez sonucu canlılar için mutlaka gerekli olan glukozu ve oksijeni meydana getirmeleridir. Bitkilerin ürettiği bu ürünler diğer canlılar tarafından besin olarak kullanılırlar. İşte bu besinler vasıtasıyla canlı hücrelerinde enerji üretilir ve bu enerji kullanılır. Bu sayede bütün canlılar güneşten gelen enerjiden faydalanmış olurlar. Canlılar fotosentez sonucu oluşan besinleri yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için kullanırlar. Bu faaliyetler sonucunda atık madde olarak atmosfere karbondioksit verirler. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider. FOTOSENTEZ İÇİN GEREKLİ OLAN HER ŞEY GİBİ GÜNEŞ IŞIĞI DA ÖZEL OLARAK AYARLANMIŞTIR Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle tasarlanmış olduğu görülecektir. Çünkü güneşten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır. Bu hassas dengenin tam anlaşılabilmesi için güneş ışığının fotosentez işlemindeki fonksiyonlarını ve önemini şöyle bir soruyla inceleyelim: Güneş'in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır? Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe mi sahiptirler? Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır. Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar. Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla bir uyum vardır Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe adlı kitabında bu kusursuz uyum hakkında şunları yazmaktadır: Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir... Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz. FOTOSENTEZİN SONUÇLARI Milimetrenin binde biri büyüklükte yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için çok önemlidir. Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir. Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli bir rakamdır. Atmosfere verilen karbondioksit miktarının da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir. Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır. BİTKİLERDEKİ BESİNLER FOTOSENTEZ SONUCUNDA OLUŞUR Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir. Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de herhangi bir yerde gerçekleştiğini varsayarak düşünsek acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi? Havadan alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan aletlerin bulunduğu, üstelik de o sırada dışarıya verilmek üzere oksijen üretebilecek teknik özelliklere sahip makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı aklınıza gelirdi? Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir. Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam bir tasarım harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir. Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi bitkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar. Karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde, yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan fabrikalarda bir kokunun ortaya çıkarılmasından o kokunun muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim. Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki kaliteyi karşılaştıralım. İnsanlar koku üretimi yaparken sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun tutturulması içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız dünyanın her yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar, limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep aynı kokarlar, aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun karpuz gibi ya da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi aynı topraktan çıkmalarına rağmen kokuları birbiriyle karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur. Bir de bu meyvelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim. Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek miktarda su tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların çok büyük bir bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su, karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her tarafa eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne alındığında, olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında bir yerlerde toplanması, üstte ise etsi ve kuru bir yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle bir şey olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır, üstelik şekeri, tadı ve kokusu da eşit olacak şekilde bu dağılım gerçekleşir.   Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez" dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlı hücrelerin büyük bir çoğunluğu, basit bir algden, büyük ve karmaşık kara bitkilerine kadar fotosentez yaparlar. İnsan yaşadığı ortamda kendi gereksinmelerine göre bir çok değişiklikleri yapma yeteneğine sahip olmasına rağmen, tüm beslenme sorunu için tamamıyla diğer organizmalara bağlıdır. Bu besin piramidinin tabanını fotosentez yapan bitkiler oluşturur. Yediğimiz her şey, ya doğrudan doğruya bitkisel kökenli, ya da bu kökenden türemiş maddelerdir. Gerçekten fotosentez tek başına büyük bir olaydır. Her yıl dünyada 690 milyar ton karbon dioksit (CO2) ve 280 milyar ton su (H2 O) dan fotosentez yolu ile 500 milyar ton karbonhidrat üretilmekte ve 500 milyar ton oksijen atmosfere verilmektedir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Diğer bir kısım organizmalar ise serbest oksijen olmadan da enerji elde edebilirler (Anaerobik solunum). Fakat kompleks yapılı bitki ve hayvanlar, yaşamak için çok miktarda oksijen kullanmak zorundadırlar (Aerobik solunum). Öyleyse kompleks yapılı organizmaların canlılığının devamı ve yayılması oksijenin varlığına bağlıdır. Deney 1. Klorofil Elde Edilmesi Yeşil bitkilerin kloroplastlarında meydana gelen fotosentez de, havanın karbon dioksidi ve suyun varlığında karbonhidrat ve oksijen oluşturulmasıdır. Fotosentez olayını detaylı bir şekilde ortaya koymadan önce klorofil ile ilgili bazı deneyler gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Isırgan otu (Urtica) yaprağı, kum, havan, kurutma kağıdı, tebeşir, benzen, alkol, su. Uygulama: Bir havan içine hücrelerin parçalanmasını kolaylaştırmak için kum ve alkol konulup ısırgan otunun yaprakları ilave edilerek iyice ezilir. Bunun sonucunda koyu yeşil boyalı bir eriyik elde edilir. Buna ham klorofil ekstresi adı verilir. Ham klorofil ekstresi hem klorofil, hem de diğer renk maddelerinden olan karotin ve ksantofil boyalı maddeleri de içermektedir. Bunları ayırmak için ekstre filitre kağıdından süzülür. Süzülen bu berrak ekstreden bir miktar alınarak bir deney tüpüne aktarılır. Tübün üzerine aynı miktarda benzen ile bir kaç damla su ilave ediler. Su ilave edilmesinin amacı alkol karışımının yoğunluğunu arttırıp, benzenin kolayca tübün üst kısmına çıkmasını sağlamaktır. Bir süre sonra tübün üst kısmında benzende eriyen klorofilin , alt kısmında ise alkolde kalan sarı renkli karotin ve ksantofil bulunur. Bu şekilde ayırmak, kaba bir yöntemdir. Bu ayrımı daha ayrıntılı bir biçimde gözleye bilmek için kağıt ve tebeşir yardımıyla basitçe yapılabilecek olan bazı uygulamaları örnek olarak verebiliriz. Bu uygulamada yukarıda adı geçen renkli maddeler molekül ağırlığı ve adsorbsiyon derecelerine göre ayrılırlar. Bir petri içine süzülmüş olan berrak klorofil ekstresinden bir miktar koyulur. İçerisine şerit şeklinde kesilerek hazırlanmış kurutma kağıdı ile tebeşir yerleştirilir. Bir süre sonra kağıdın ve tebeşirin üst kısımlarında sarı renkli karotin ve ksantofil, alt kısımda ise yeşil renkli klorofilin toplandığı görülür. Bu kademeli renk farkı adı geçen renk maddelerinin molekül ağırlıklarının ve adsorbsiyon derecelerinin farklı olmasında ileri gelir. Fotosentez Olayında Organik Madde Sentezlendiğinin Gösterilmesi Fotesentezde ışığın katalizörlüğü altında karbon dioksit ve suyun bitkiler tarafından birleştirilerek organik madde (glikoz) sentezlenmesidir. Bu maddeler ya olduğu gibi ya da uzun zincirler şeklinde paketlenerek nişasta şeklinde depolanırlar. Amacımız fotosentezin bir ürünü olan glikozun sentezlendiğini ortaya koymaktır. Araç ve Gereçler : Ebegümeci ve yaprağı iki renkli olan bir bitki yaprağı, siyah renkli kağıt, potasyum iyodür (KI), sıcak su. Uygulama : Yaprağı iki renkli olan bitkiyi alarak uzun bir müddet ışık altında tutunuz. Ebegümeci bitkisinin bir yaprağının yarısını siyah bir kağıt ile kapatarak diğer bitkiyle birlikte aynı sürede olmak şartıyla ışık altında bırakınız. Daha sonra bu bitkileri saplarından keserek kaynamakta olan suyun içerisinde hücrelerinin ölmesini ve çeperlerinin dağılmalarını sağlayınız. Bu iş için iki dakikalık bir süre yeterli olacaktır. Yapraklar yeşil rengini kaybedince potasyum iyodürle muamele ediniz. Işıkta kalmış yeşil renkli bölgelerin nişasta oluşumundan dolayı mavi bir renk aldığını, yeşil olmayan kısımların ise renk vermediğini göreceksiniz (Şekil 4. 3). Deney 3. Fotosentez İçin Karbondioksitin Varlığının Zorunlu Olduğunun Gösterilmesi Yeşil bir bitki oldukça yoğun olarak ışık altında bırakılsa bile, eğer ortamda karbon dioksit bulunmuyorsa bitki bir süre sonra sararmaya başladığı ve gelişiminin durduğu gözlenir. Bunu aşağıdaki gibi bir deneyle ispatlamak mümkündür. Araç ve Gereçler : Bir dal parçası, kavanoz, tüp, tıpa, potasyum hidroksit (KOH), su. Uygulama : Bir bitki dalı alınarak iki yaprağı içerisinde su ve potasyum hidroksit bulunduran bir tüple birlikte (tüpün ağzı açık durumda) geniş ağızlı bir şişe veya kavanoz içerisine bırakılır. Bir süre sonra dalın kavanoz içerisinde kalan kısmında yaprakların sararıp solduğu görülür. Bir müddet daha sonra ise yapraklar tamamen ölür. Buna neden olan faktör, büyük şişedeki karbon dioksitin potasyum hidroksit tarafından emilerek şişe içerisindeki yaprakların ışık ve suyu aldıkları halde karbon dioksit yetersizliğinden fotosentezi yapamamalarındandır. Böylece fotosentez için ortamda karbondioksite kesinlikle gereksinim duyulduğu ispatlanmış olur (Şekil 4. 4). Deney 4. Fotosentezi Etkileyen Faktörlerin Birlikte İncelenmesi Aynı canlı materyeli üzerinde, fotosentezi etkileyen faktörlerin birinin etkisini değiştirip (ışık, karbon dioksit, sıcaklık gibi) diğerlerininkinin sabit tutulması ile fotosentez hızında meydana gelen değişikliklerin incelenmesi ve bu faktörlerin etkilerinin karşılaştırılması şeklinde gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Elodea bitkisi, beher, huni, ışık kaynağı, %4'lük potasyum bikarbonat (KHCO3), %1'lik KHCO3, termometre, ispirto ocağı, milimetrik kağıt. Uygulama: Bu deney için Elodea su bitkisi kullanılacaktır. Elodea bitkisi içi su dolu bir cam kaba alınır. Bitkinin üzeri çıkacak olan gaz kabarcıklarını toplayacak olan bir huniyle şekilde görüldüğü gibi kapatılır (Şekil 4. 5). Işık faktörünün etkisini ölçmek için önce normal ışıktaki kabarcık çıkışı tespit edilir. Bir lamba yardımıyla düzeneğe ışık verilir ve kabarcık çıkışı gözlenir. Fotosentez hızı ile aydınlatma şiddeti arasındaki ilişki grafikte gösterilir. Karbondioksit konsantrasyonunun etkisini inceleyebilmek için de başka bir kaba yine ortamı su ile hazırlanmış %4'lük KHCO3 çözeltisi konur. Yine bitki bu düzeneğin içine yerleştirilip bu konsantrasyondaki fotosentez hızı ölçülür. Aynı işlem %1'lik KHCO3 için tekrarlanır. KHCO3 konsantrasyonuna karşı kabarcık sayısındaki değişim grafiği çizilir. Sıcaklığın fotosentez üzerine etkisini ölçmek içinde aynı düzeneğin sıcaklığı ölçülür ve bu sıcaklıktaki kabarcık sayısı saptanır. Daha sonra sıcaklık ispirto ocağı yardımıyla arttırılır ve kabarcık sayısı belirlenir. Sıcaklık kabarcık çıkışı durana kadar arttırılır. Sıcaklık ile fotosentez ilişkisi bir grafikte gösterilir. Deney 5. Aerobik Solunum Bu deneyle karbonhidratların havadan alınan O2 ile CO2 ve H2 O ya kadar yıkılıp enerji açığa çıktığını göreceksiniz. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan bezelye taneleri, balon joje, cam boru, beher, KOH, renkli bir sıvı. Uygulama: Bu deney için, CO2 tutma özelliğine sahip potasyum hidroksit (KOH) kristalleri pamuğa sarılarak çimlenmekte olan bezelye taneleri ile birlikte bir balon joje içine yerleştirilir. Daha sonra balon şekilde görüldüğü gibi bir ucu renkli sıvıya batırılmış kılcal boru ile birleştirilir. Bir süre sonra bezelyelerin solunum yapması sonucu O2 alınıp CO2 verilir. Dışarıya verilen bu CO2, KOH kristalleri tarafından tutulur ve azalan hacim kadar kılcal boruda sıvı yükselir. Deney 6. Anaerobik Solunum Havanın serbest oksijeni ile temas halinde olmayan bazı bitkiler, kendileri için gerekli olan enerjiyi, organik maddeleri enzimatik faaliyetlerle parçalayarak sağlarlar. Bu parçalanma sonucunda açığa çıkan gaz CO2 'tir. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan nohut, deney tüpü, civa, beher. Uygulama: Çimlenmekte olan bir kaç nohut tanesini deney tüpünün içine yerleştirin. Sonra tüpü tamamıyla civa ile doldurun ve ters çevirerek yine civa dolu bir kabın içine batırın. Daha sonra cıva dolu kabın üzerine su ilave edin. Bir süre sonra tohumların anaerobik solunumu sonucu ortaya çıkan gaz tüpteki civayı aşağıya doğru ittiğini göreceksiniz (Şekil 4. 7). Bu da bize havadaki serbest oksijen yerine bitki dokularındaki bağlı oksijenin kullanıldığını gösterir. Deney 7. Fermantasyon Bazı organizmaların solunumu sonucunda substrat CO2 gibi çok basit bir ürüne kadar parçalanmaz. Solunum sonucunda daha kompleks bir madde açığa çıkar. Bu olaya fermantasyon denir. Araç ve Gereçler: %1 'lik glikoz çözeltisi, % 20 'lik Baryum hidroksit (Ba(OH)2), taze bira mayası, erlenmayer, cam boru, tıpa. Uygulama: Bir erlenin içine 200 cm3 %1 lik glikoz çözeltisi konulur. Daha sonra bu karışımın içine bir miktar taze bira mayası ilave edilir. Erlenin ağzı şekilde görüldüğü gibi cam boru takılmış tıpa ile kapatılır ve cam borunun diğer ucu yine tıpa ile kapatılmış % 20 'lik Ba(OH)2 çözeltisi içine batırılır. Ba(OH)2 içeren tüpte çökelmenin meydana gelmesi, olay sonucunda CO2 açığa çıktığını, alkol kokusu da fermentasyon sonucu alkolün meydana geldiğini gösterir Özet Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez"dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Bu ünitede bitkilerde fotosentez olayını, fotosenteze etki eden faktörleri, oksijenli ve oksijensiz solunum olaylarını, fermantasyon olayının nasıl meydana geldiği bazı deneylerle gösterilmeye çalışılmıştır. Değerlendirme Soruları Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz. 1. Fotosentez için aşağıdakilerden hangisi gerekli değildir? A. CO2 B. Işık C. Klorofil D. KOH E. H2O 2. Aşağıdaki bileşiklerden hangisi CO2 tutabilme özelliğine sahiptir? A. H2O B. KHCO3 C. BaCO3 D. NaOH E. KOH 3. Fermantasyon sonucu aşağıdaki maddelerden hangisi oluşur? A. Glikoz B. Karbonhidrat C. Alkol D. Oksijen E. Protein 4. Aerobik solunumda karbonhidratlar, aşağıdaki hangi maddenin yardımıyla en küçük yapı taşları ve enerjiye kadar parçalanırlar? A. O2 B. CO2 C. H2 O D. KOH E. NaOH 5. Aşagıdakilerden hangisi fotosentezin hızına etki etmez? A. CO2 B. Glikoz C. Sıcaklık D. Işık E. Klorofil Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Ocakverdi, H., Konuk, M., (1989) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, Selçuk Üniv. Eğitim Fak. Yay: 14, Konya. Önder, N. Yentür, S., (1991) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, İstanbul. Üniv. Fen Fak.Yay. No: 220, İstanbul. Önder, N., (1985) Genel Bitki Fizyolojisi, İstanbul Üniv. Fen Fak. Yay. No: 189, İstanbul. Ayrıntılar ve şekiller için tıklayınız: http://www.aof.anadolu.edu.tr/kitap/IOLTP/2282/unite04.pdf

http://www.biyologlar.com/fotosentez

HİSTOLOJİ BOYAMA YÖNTEMLERİNİN BİLİMSEL KONTROLU

Histolojik boyamanın kesin kimyasal reaksiyonlarla başarılabildiği gösterilmiştir, fakat daha az kesinlik kazanmış kimyasal ve fiziksel proceslerle başarılmaktadır. Bu; boyama yöntemlerinin çok sayıdaki farklı faktörlere göre oldukça değişeceği anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda geliştirilen boyama tekniklerinin çokluğunun nedenini ortaya koymaktadır. Fakat her histoloğun bu yöntemlerde başarısızlığa uğradığı olmuştur. Bunun nedenleri şunlar olabilir:l-Dokuların reaktif olmaması,2-Uygun olmayan fiksasyon,3-Boyaların kompozisyonundaki ve çözünürlüğündeki farklılıklar, 4-Yetersiz olgunlaşma veya bozulma {boya solusyonunun),5-Boyanın ve çeşme suyunun PH' sındaki veya ısısındaki değişmeler,6-Birçok diğer faktör olabilir. Boyamadaki bilimsel kesinliğin eksikliği, histoloğun en iyi sonuçları elde etmek için kendi yöntemlerini kontrol etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Eğer çeşme suyunun pH' sı veya yapısı değişirse veya iklimsel durumlar farklıysa, bir ülkede iyi çalışan bir yöntem diğer bir ülkede hatta aynı ülkenin bir başka bölümünde tatminkar olmayabilir. Bir boyama yönteminde verilen direktifler dikkatli olarak takip edilmelidir ancak değiştirilemez diye de düşünülmemelidir. Laboratuvar, özel doku elementleri, patolojik değişiklikler, bakteriler, metaller gibi maddeleri içerdiği bilinen dokuların kapatılmış boyanmamış parafin kesitlerin bir stoğunu bulundurmalıdır. Bunlar kontrol kesitler olarak kullanılmalıdır. İncelenecek kesitle aynı anda ve aynı yolla boyanmalıdır. Bu kontroller, glikojen veya asit-fast basiller gibi özel yapıların boyanmasındaki aksiliklerden uzak kalır ve sonradan dokunun glikojen veya asit fast basiller içerip içerrnediği mi yoksa tekniğin mi yetersiz olduğunu söylernek mümkün olamaz. Kontrol kesitine bir göz atmakla buna karar verilecektir. Her laboratuvar çalışanı bir tekniğin kontrol edilmiş varyasyonlarını yapma becerisinde olrnalıdır. Bir boyama yönteminin rastlantılara dayanan çok sayıdaki farklı şekilleri, şans eseri mükemmel sonuçlar verebilir fakat sonradan genellikle tekniği tekrar etmek mümkün değildir. Aynı doku bloğundan çok sayıda kesit alınmalı ve yöntemin her basamağındaki değişikliklerin bir serisi, teker teker ve her kesitte sadece bir değişiklik yapılarak yapılmalıdır. Tekniğin geri kalan bölümünü sabit tutarak, bu kesitlerle yöntemin hangi kısmında bu kesitlerin kusurlu olduğu ve nasıl düzeltilebileceği görülecektir. Ara sıra normal dokularda ve laboratuvardaki kontrol kesitlerde sezilebilir miktarda bulunrnayan nadir bir patolojik değişikliği veya yabancı bir maddeyi boyamak gerekir. Bu durumlarda bir suni doku bloğu incelenecek maddeyi içeren jelatinden yapılabilir veya materyel bir laboratuvar hayvanına enjekte edilebilir ve dokular kontrol kesitler olarak kullanılabilir.HEMATOXYLİN-EOZİN BOYASIHistolojik preparasyonlar için ençok kullanılan boyalar hemotaxylin ve eosin boyalarıdır. Buna kısaca H.E. boyası denir. Hemotoxylin bazik bir boya olarak kabul edilirse de kendisi bizzat boya değildir. Boya olarak tesir etmesi için zincirlerinden birinde bulunan guioid' in hematein' e okside olması lazımdır. Hemotaxylin hematein'e okside olması sulu bir solusyon içinde bir aydan fazla bir zamana ihtiyaç gösterir. Oksidasyon, sodium iodate veya mercuri choloride ilave etmekle hızlandırılabilir. Fakat hematein' in ileri bir oksidasyonunda solusyon boyanma yeteneğini kaybeder.Hematein zayıf , anyon yüklü, kırmızımtrak sarı bir boyadır. İzoelektrik noktası takriben 6.5' tur. Zayıf bir boyadır. Fakat bir mordant ile kullanılırsa koyu ve devamlı bir boya olur. Mikroteknikten hemateinle mordant olarak kullanılan maddeler genellikle aluminum ve demir tuzları, aluminum ve demir şaplar. ( alum) dır. En çok kullanlan şaplarPotasyum alum : K2S04Al2 (SO4)3 24 H2OAmmonium alum : (NH4)2 SO4'A12 (SO4)324 H2ODemir alum : (NH4)2SO4 Fe2(SO4)324 H20 dur.Aliminum ile demirin verdiği renk morluğu birbirinden farklıdır. Aluminyum mavi-mor bir renk verir. Suda erir,dokuya temas ettikten sonra ne su ne de etil alkol onu tekrar çıkartabilir. Aluminyumla hematein, bazik boya gibi etki eder (yani katyonik bir boya vazifesi görür). Demirli hematein ise siyah veya lacivert renk verir , fakat etkisi birincisi kadar basit değildir. Rutin teknikte, kesitler önce mordantlanır sonra boya ile ( hematein) muamele edilir, fazla mordant solusyonda differansiye edilir. Bu şartlar altında hematein bazik boya olarak tesir eder.Eosin: Eosin, fluorescein' in tetra broma türevidir. Zayıf asidik anyonik bir boyadır. Hemataxylin-Eosin boyası ile hücre ve doku elemanları aşağıda gösterildiği gibi boyanır. Çekirdek Mavi,siyah ve koyu maviSitoplazma PembeEritrositler KırmızıKas KırmızıFibröz Doku Açık pembeKıkırdak Açıktan koyu maviye kadar renk tonlarındaMükoz Mavimtrak ( metakromatik)Kalsifiye Doku Koyu maviProtein çökelekleri Pembeödem sıvısı)Bakteri toplulukları Koyu mavi Çekirdeklerin mavi-siyah renkte boyanmasının nedeni polianyonik DNA konsantrasyonunun fazla olması ve bazik hematein-mortantla kuvvetli bir şekilde etkilenmesidir. Durum kıkırdakta da aynıdır. Yalnız burada anyonik glikozaminoglikan daha yüksek konsantrasyondadır. Sitoplazma, her ne kadar pembe olarak tarif edilirse de mikroskopta maviye çalar pembe tonda görülmektedir. Sitoplazmadaki RNA hematein-mortantla birleşerek bu rengi alır. Eğer RNA çoksa mavilik daha belirgindir. Aynı durum anyonik polisakkaritlerden zengin mucin salgılayan hücreler için de sözkonusudur. Böylece diğer subselüler ve doku elemanlarının kimyasal yapısını gözönüne alarak bunların değişik renk alış nedenlerini açıklıyabiliriz. 1-HEMATOKSİLEN BOYA ÇÖZELTİSİHarris' s Alum haematoxylen 5.0 grAbsolu alkol 5 0 ccAliminyum amonyum sulfat 100 grDistile su 1000. 0 ccMerkurik asi t ( oksi t ) 2.5 gr Hematoksileni alkol içinde hafif ısı yardımıyla erit. Alumu ısı yardımıyla distile su içinde erit. Herbiri tamamen eridikten sonra iki solusyonu bir geniş erlenmayer içinde karıştır. Karışım süratle kaynar hale getir, ateşi söndür. Kabarcık1ar çıkarken merkurik oksiti yavaşca (azar azar) ilave et. Çözelti koyu mor renk alınca cam kabı soğuk su altına (dıştan) tutarak çözeltiyi soğut. Soğuyunca boyama için hazırdır. Fakat 2-3 gün kalsa daha olgunlaşır. Olgunlaşma, cam kabın ağzı gevşekce kapatılıp güneş ışığı alan bir yere bırakılarak sağlanır. Olgunlaşmış çözelti, koyu renkli şişelere alınıp, ağzı sıkıca kapatılarak karanlık yerlerde saklanır.2-ERLİCH ASİT HEMATOKSİLENİ Hemotoksilen 6.4 grAmmonium alimunyum sulfat 40 grEtil alkol 322 mlGliserol 322 mlDistile su 322 m125C'de 6-8 hafta beklenilir. Hemen olgunlaştırmak için 0.64 gr sodyum iodat eklenir. 3-ERLICH HEMATOKSİLENİHemotoksilen 4 gr% 95 Alkol 200 ccDistile su 200 ccGliserin 200 ccAmonyum veya potasyum aluminyum 6 grGlacial asetik asit 20 cc2 hafta veya daha fazla süre hava ve ışığa açık tuturak olgunlaştır. Hemen kullanmak istenirse 0.6 gr sodyum iodat eklenir. 4- %1 ‘lik ALKOLİK EOZİNEozin Y 10 gDistile su 50 mlEozini distile suda erit, % 95’lik etil alkolden 940 ml ilave et. Bu eozin stok olarak kalır ve eşit miktarda % 95 etil alkol ilavesi ile kullan.5-% 0.5 lik Sudaki EOZİNEozin Y 5 gDistile su 1000 ccEozini suda erit. Koyu ton arzu edilirse her 100 cc’lik solusyon için 0.5 cc glacial asetik asit ilave edilir. 6-HARRİS ALUM HEMATOKSİLENİHematoksilen 5 gAbsolu alkol 50 ccAlkolde ısıtalarak eritilitr.Amnium veya potasyum alum 100 gDistile su 1000 ccSuda ısıtarak alumu erit. Soğutulan 2 karışım birbirleri ile karıştırılıp tekrar süratle kaynayana kadar ısıtılır ve alev üzerinden alınır. Sonra yavaş yavaş mercury oksit ilave edilir ve tekrar ısıtılır. Menekşe rengini alır almaz soğuk su bulunan kap içersine oturtulur. Boya kullanılacağı zaman % 4 asetik asit glasiyal eklenir.7-EOZİNEozin yellowish 1 gDistile su 100 ccThymol 1 küçük kristal8-ERLİCH HEMATOKSİLENİHematoksilen 80 gAlkol (% 95) 2400 ccPotasyum alum (Alimunyum potasyum sulfat ) 240 gDistile su 1200 ccGlycerol 1200 ccGlasiyal asetik asit 120 cc1-Ksilol 30 dk.2-Ksilol 30 dk.3-Absolü Alkol Çalkalama4-% 95’lik etil alkol Çalkalama5-% 80’ lik alkol Çalkalama6-% 70’ lik alkol Çalkalama7-% 50’lik alkol Çalkalama8-% 30’ luk alkol Çalkalama9-Distile su Çalkalama10-Hematoksilen 5-8 dk11-Akarsu12-Asit-Alkol Daldırıp-çıkarma13-Akarsu14-Amonyak 30 saniye15-Akarsu16-Eozin 3-5 dk17-% 30’ luk alkol Çalkalama18-% 50’lik alkol Çalkalama19-% 70’lik alkol Çalkalama20-% 80’ lik alkol Çalkalama21-% 95’lik etil alkol Çalkalama22-% 100’lük etil alkol Çalkalama23-% 100’lük etil alkol Çalkalama24-Ksilol25-Ksilol (1 gece bekletilirse iyi olur) Hematoksileni alkolde çözün. Alumu sıcak su içinde çözüp gliserolü ekleyin, soğumaya bırakın. Azar azar aluma hematoksileni ekleyerek karıştırın. Bu solusyon temiz bir kapta olgunlaşmaya bırakılır. Ağzı hafifçe kapatılır. Olgunlaşma 6-8 hafta sürer ve solusyon boyama özelliğini yıllarca korur. Hematoksilende 45 dk. boyanır. 9- WEİGERT HEMATOKSİLENİSolusyon A: Hematoksilen 1 gAlkol 100 cc4 hafta olgunlaştırılır.Solusyon B: % 30 luk ferrik klorür-sulu 4 ccKonsantre HCl 1 ccSolusyon A ve B den eşit miktarda karıştırılıp 30 dakika içinde kullanılır ( 15-20 dak) 10-HEİDENHEİN HEMATOKSİLENİDemir Alum Çözeltisinin HazırlanışıAmmonium ferric sülfat 5 gDistile su 100 cc Hematoksilen Çözeltisinin HazırlanışıHematoksilen 0.5 gAbsolü alkol 10 ccDistile Su 90 cc 4 hafta olgunlaşmaya bırakın Uygulama 1-Kesitler suya indirilir2-Demir alumda 30 dakika –24 saat arasında bırakılır3-Akar suda çalkalama4-Heidenhein hematoksilende 30 dakika –24 saat arasında boyanır.5-Suda çalkalayın6-Demir alumda 1-30 dk. mikroskopla kontrol edilerek differansiye edilir.7-En az 10 dk. akar suda yıka8-Karşıt boyalar Van Gieson ve modifiye şekilleridir. 11-CARAZZİ HEMATOKSİLENİHematoksilen 0.5 gGlyserol 100 ccAluminyum potasyum sulfat 25 gDistile su 400 ccPotasyum iodat 0.1 g Hematoksileni gliserol ile karıştırın. Isı kullanmadan distile suda potasyum alumu çözün. Çözünme uzun zaman alabilir. Hematoksilene alumu karıştırarak yavaş yavaş ekleyin. 10 cc suda potasyum iodatı iyice karıştırarak çözün. 4-6 ay boyunca solusyon boyanma özelliğini korur.HEMATOKSİLEN - EOZİN BOYA TEKNİĞİ 1- Ksilol 30 Dakika2- Ksilol 30 Dakika3- Absolü Alkol Çalkalama % 100 Alkol4- %95'lik Alkol Çalkalama5- %80'lik Alkol Çalkalama6- %70 'lik Alkol Çalkalama7-%50' lik Alkol Çalkalama8-%30' luk Alkol Çalkalama9- Dis ile su Çalkalama10-Hematoksilen Çalkalama11- Akarsu Çalkalama12- Asit- Alkol Daldırıp çıkarma13- Akarsu Çalkalama14- Amonyak 30 saniye çalkalama15- Akarsu Çalkalama16- Eozin 3-5 dakikaSuda çalkalama17- %30 'luk Alkol Çalkalama18- %50'lik Alkol Çalkalama19- %70'lik Alkol Çalkalama20- %80'lik Alkol Çalkalama21-%95'lik Alkol Çalkalama22-Absolü Alkol (%100 Alkol) Çalkalama23- Ksilol 30 dakika24- Ksilol (Bir gece bekletilirse daha iyi şeffaflanır.)Asit-Alkolün Hazırlanışı% 80’lik etil alkol 500 ccHidroklorik asit 5 ccAmonyağın HazırlanışıDistile su 500 ccAmonyak 5cc8-KAPATMA (Mounting)Boyanan kesitler 1 damla Kanada balzamı veya entellan damlatarak lamel kapatarak kurumaya bırakılır. Bu maddeler hem mikroskopta kolay incelenmeyi sağlar hem de boyanmış kesitlerin yıllarca korunmasını sağlar RUTİN EL TAKİBİ ( 3-5mm kalınlığındaki bloklar için)1- Tespit2- Eğer gerekli ise suda yıkamak3-%70'lik alkolde gün boyunca (3-8 saat)4- % 90' lık alkolde bir gece (16 saat)5- Absolu alkol I de iki saat6- Absolu alkol II de üç saat7- Absolu alkol III de üç saat8- Toluene veya kloroform da gece boyunca ( 16 saat )9- Her birinde birer saat olmak üzere üç kez erimiş parafinden geçirmek}:10-Parafine gömmekHIZLI EL TAKİBİ ( 3 mm den kalın olmayan bloklar için )1- Carnoy- fiksatıtifinde 30- 60 dakika tespit2- Absolu alkol I de 30dk3- Absolu alkol I de 30 dk4- Absolu alkol III de 30 dk5- Ksilen veya. toluenle 15- 30 dk ( şeffaflanıncaya kadar )6- Vakum fırınında herbirinden yirmişer dk. olmak üzere üç kez erimiş parafindengeçirme7- Gömme RUTİN OTOMATİK TAKİP ( 3-5 mm kalnlığındaki bloklar için )1- %70' lik akolde üç saat2-% 90' lik alkolde üç saat3- Absolu alkolde ( I'de ) 1 saat4- Absolu II'de 1 saat5- Absolu alkol III ' de 2 saat6- Absolu alkol IV de 2 saat7- Toluen I' de 1.5 saat8- Toluen II' de 2.5 saat9- Erimiş parafin I' de 3 saat10- Erimiş parafinde II ' de 3 saat11-GömmeToplam: 22 saat 48 SAATLİK OTOMATİK TAKİP (3-5 mm kalınlığındaki bloklar için ) 1-% 10’ luk formal salin 4 saat2-% 10’ luk formal salin 4 saat3-% 70 lik alkol 4 saat4-% 90’lık alkol 4 saat5- Absolu alkolde I'de 4 saat6- Absolu II'de 4 saat7- Absolu alkol III ' de 4 saat8- Absolu alkol IV de 4 saat9-Kloroform I 4 saat10-Kloroform II 4 saat11-Erimiş parafin I 4 saat12-Erimiş parafin II 4 saatEL İLE HIZLI TAKİP1-Bouin fiksatifi ile tespit 6-7 saat2-Çeşme suyunda yıkama 3-% 70’lik alkol 60 derecelik etüvde 1 gece4-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 5-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 6- Absolu alkolde ( I'de ) 60 derecelik etüvde 1 saat7- Absolu II'de 60 derecelik etüvde 1 saat8- Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat9-Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat10-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat11-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat12-GömmeEL İLE HIZLI TAKİP1-Tamponlanmış nötral formalin ile tespit 2- %50 ‘lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika3-% 70’lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika4-% 80’lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika5-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 6-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 7- Absolu alkol I 60 derecelik etüvde 1 saat8- Absolu II 60 derecelik etüvde 1 saat9- Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat10-Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat11-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat12-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat13-Gömme

http://www.biyologlar.com/histoloji-boyama-yontemlerinin-bilimsel-kontrolu

ASİDİK - BAZİK VE NÖTRAL BOYALAR

Asidik ve bazik boyalar, solusyon hazırlandığında iyonize olurlar.Tipik bir bazik boya, katyonik veya pozitif yüklü boya iyonları ve negatif yüklü, renksiz klorid iyonları oluştururlar. Halbuki asidik bir boya anyonik veya negatif yüklü renkli boya iyonları ve pozitif yüklü renksiz sodyum iyonları oluştururlar. Boyalara uygulanan bu ''asidik'' ve ''bazik'' terimleri pH ile ilgili değildir ve bazik boya için katyonik boya; asidik boya içinse anyonik boya terimlerini kullanmak daha iyi olacaktır. Uygulamada, katyonik bazik boyalar reaksiyonda klorid köklerinden dolayı kısmen asit olarak bulunurlar. Asit boyalar ise sodyum tuzlarıdır ve kısmen alkali olabilirler.Bazik fuksin , renkli rosanilin temele ve renksiz asidik Cl köküne sahip bir bazik boyadır (Şekil a).Boya molekülünün asidik kısmı renkli olan, temeli ise renksiz ve genellikle sodyum olan boya ise asidofilik ' tir. Asit fuksin; rosananilin bir asidik sulfonat türevinin sodyum tuzudur. a-Bazik fuksinb-Asit fuksinNötral bir boya; bir asidik ve bir bazik boyanın etkileşimi ile olur. Hem katyon hem de anyon chromophorik gruplar içerirler ve boya molekülünün her iki kısmında renkli bir boya vardır. Büyük moleküllerin kombinasyonundan dolayı, nötral boya solusyonları sıklıkla kolloidaldir. Nötral boyalar alkolde çözünürler, suda ise nadiren çözünürler. Halbuki asidik ve bazik boyalar genel1ikle her ikisinde de çözünürler. Nötral boyalara en iyi bilinen örnek Romanowsky boyalarıdır ve polychrom metilen blue ve eozinin etkileşimi ile şekillenirler; bu boyalar kan boyaması için çok kullanılırlar. Metilen mavisinin metilen azure oksidasyonu boyaya özel seçicilik özelliğini vermektedir. Bu oksidasyon hematoksilen gibi diğer boyaların olgunlaşmasına analogtur. Amfoterik bir boyama; belli bir pH'nın altında (izo-elektrik nokta) katyonik; bu pH'nın üstünde anyonik olan bir boyadan yapılır. Carminik asit izo-elektrik noktası pH-4.5' de olan bir amfoterik boyadır. Bazik boyalar; nukleuslar gibi asidik doku kompenentlerini renklendirirler. Asidik boyalar ise sitoplazma gibi bazik yapılarla birleşirler. Nötral boyalar ise hücredeki asidofilik ve bazofilik elementlere ilgi duyarlar ve bazı doku kompenentleri aynı zamanda üçlü boyama etkisi veren bileşik nötral boya ile reaksiyona girerler.RENKSİZ LEUCOBAZLARBazı boyalar kolaylıkla indirgenebilirler ve eğer bu süreçte kromofor haraplanırsa, boya rengini kaybeder. Böylesi leuco-boyalar (örnek: leuco-metilen blue), vital bir boya yönteminde oksidasyonla tekrar renklenirler. Buna karşılık eğer oksijen gerilimi düşerse metilen mavisi ile vital olarak boyanan hücre yapıları renksiz hale (leucobaza döner) gelir ve oksijene maruz bırakarak tekrar renklenebilir. Oksitleme ajanı için bir test olarak kullanılmadığından Schiff reaktifi ( bir leuco-fuksin) gerçek bir leucobaz değildir. Halbuki kromoforun tekrar yapımı ile renkli hale geldiğinden leucobazlara benzemektedir.METAKROMATİK BOYANMABazı doku kompenentleri boyalarla birleştiklerinde boyanın orijinal renginden ve dokunun diğer bölümünde oluşan renkten farklı bir renk oluştururlar. Bu olay metakromazi olarak adlandırılır. Bu şekilde hareket eden boyalar ise metakromatik olarak adlandırılmaktadır. Metakromatik boyanın rengini değiştirebilen madde ise 'Kromotrop'' olarak bilinir. Ortokromatik terimi ise metakromazi göstermeyen doku veya metakromatik olmayan bir boya için kullanılabilir. Metakromatik boyaların birden fazla absorbsiyon spektrumu vardır ve bunlar ortokromatik ve metakromatik doku-boya bileşikleri arasında göze çarpan kontrastı vermek için yeteri kadar farklı olmalıdır. En önemli metakromatik doku kompenentleri kıkırdak, bağ dokusu, epitelyal musin, mast ve bazofil hücre granülleri ve amyloid' tir. Metakromatik olan boyalar esas olarak toluidin blue, thionin gibi thiazinlerdir (Şekil ). Metil viyole de yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu boyalarda kullanılan renk kontrastı mavi-kırmızıdır. Ortokromatik doku ile Toluidin blue nun absorbsiyon spektrumu yaklaşık 630 nm de maksimumdur ve ortaya çıkan renk mavidir; metakromatik madde ile ise maksimum absorbsiyon 480-540 nm dir ve renk kırmızıdır. Gamma metakromazi olarak bilinen kırmızı boyanmaya ek olarak, Toluidin blue dokuları menekşe veya mor renge boyar ve beta metakromazi olarak bilinir. Alfa................. mavi; negatifBeta................. menekşe veya mor; kısmen pozitifGamma ...........kırmızı ; kuvvetli pozitif Metakromazinin ortaya çıkması için, dokunun yüzeyinde serbest elektronegatif gruplar (genellikle sülfat veya karboksil ) bulunmalıdır. Bu gruplar bol sülfatlı asidik polisakkaritlerde mevcuttur. Asidik grupların sayısında bir düşüş veya protein bağlanması ile bunların kaybı metakromazide düşüşe yol açar.Metakromazinin ilginç bir özelliği ise, alkolün, boyanın polimerize (metakromatik) şeklini, monomerik (ortokromatik) forma dönüştürmesidir. Eğer kesit, boyamadan sonra alkolle dehidre edilirse metakromazi genelikle kaybolur. Hughesdon tekniğinde metakromazi kaybolmaz. Su, metakromatik boyaların büyük bölümü için gereklidir. FLORESANS BOYAMAFluorochromlar, asidik veya bazik boyalar olarak hareket eden kromoforlu ve auxokromlu quinonoid boyalardır. Bu boyalar dokularla birleştiklerinde ultraviyole ışığı, görünen ışığa çevirme kapasitesine sahiptirler. Ultraviyole ışığın kullanımı ile fluorokromla birleşmiş dokuları tanıyabilirken; dokuları gün ışığında oluşan renkle tanıyamayız. Flurokromlar, floresans olmayan boyalardan daha spesifik değildirler ancak çok hassastırlar. Floresans, bazı maddelerin belirli bir dalga boyunda aydınlatıldığında farklı ve daha uzun ışınları yayma özelliğidir. Floresans teknikler çok kullanılır. Flurokrom boya yöntemleri ise doku bileşenlerinin, bakterilerin, fungusların , ağır metallerin gösteriminde, eksfolyatif sitolojide malign hücrelerin tanınmasında rutin olarak kullanılmaktadır. Floresans mikroskopi, dokulardaki ve serumlardaki antijen ve antikorların gösteriminde kullanılan immüno floresan tekniklerin temelini oluşturmaktadır. İki tip floresan vardır:1-Primer Floresans (doğal-otofloresans): Vitamin A, riboflavin, porfirin, kloroplast gibi biyolojik materyelin kendi özelliğidir. Dokular, genel mavi floresansa sahip olabilirler ve bu elastik fibrillerde kuvvetlidir. Civa, demir ve iodine gibi bazı maddeler doğal floresansı ortadan kaldırır. 2-Sekonder Floresans (yapay-indüklenmiş): Doğal floresans olmayan maddelerin acridin orange, auramine, thioflavine-T vb bir flurokrom boya ile etkileşimden sonra ortaya çıkar. Yapay floresanla malign hücreler, acridine orange ile birleştiğinde çok hızlı gösterilebilir. Floresan mikroskopi tekniklerinde indüklenerek oluşturulan yapay floresansın birçok avantajı vardır. Çok az bir floresans materyel görülebilir floresans üretir. Çok düşük konsantrasyondaki doku bileşenlerinin çok az floresan boya ile gösterilebilir. Floresan boyalar toksik etki yaratmaksızın canlı hücrelere de verilebilir. Yöntem çok hassastır ve iyi kontrast verir. Yapay floresans da ağır metallerle haraplanır. Bazı tekniklerle başarılı sonuçlar için tamponlanmış flurokrom boya solusyonları gereklidir.

http://www.biyologlar.com/asidik-bazik-ve-notral-boyalar-1

DOKUDAKİ SUYUN ALINMASI (Dehidrasyon-Dehidratasyon)

Su ihtiva eden fiksatifte tespit edilen ve suda yıkanan dokularda aşırı miktarda su bulunur. Bazı durumlar haricinde ( dondurma ve suda eriyen gömme materyali ) dokudaki bu suyun çıkarılması (dehidratasyonu) gerekir. Tespit ve yıkama sırasında doku çok yumuşaktır. Çabuk parçalanabilir, kesilmez. O nedenle doku içindeki su yerine geçecek, hücre içini ve hücreler arasını doldurup dokuya birkaç mikron kalınlığında kesilebilecek kadar sertlik kazandıracak bir ortama geçilmesi gereklidir. Biyoloji laboratuarlarında en yaygın olarak kullanılan gömme ortamı parafindir. Dokudaki su, doku parafine gömülmeden önce dokudan alınmalıdır. İyi bir kesit yapılamamasının en büyük nedeni dokudaki suyun iyi alınmamış olmasıdır. Dokuda kalan su dokunun parafine gömülmesi esnasında büzülmesine ve kesit alınması sırasında un gibi ufalanmasına neden olur.         Dokunun  suyu, saflığı derece derece arttırılan etil alkol serilerinden geçirilerek alınır. Doku, yıkandıktan sonra sırası ile %30,%50,%70,%80,%90,%96 ve %100 alkole geçirilir. Bir alkol serisinden diğerine geçirilirken bir önceki alkolün iyice süzülmesi gerekir. Eğer çalışma süresi uygun değilse %30 ve %60 alkol serisi kullanılmayabilir. Bu dokuya hiçbir zarar vermez. Her basamaktaki alkol içinde bırakma süresi ½ saatle 2 saat arasında olabilir. Dokuyu alkolde bırakma süresi  parça büyüklüğü ile bağımlıdır. %100 alkolde iki banyo gerekir. Yüksek dereceli  alkollerde tutma süresi çok önemlidir.

http://www.biyologlar.com/dokudaki-suyun-alinmasi-dehidrasyon-dehidratasyon

Saydamlaştırma

Dokuyu %100 alkolden parafine almadan önce bir ara basamak gereklidir. Çünkü alkol ile parafin birbirine karışmazlar. Bir başka deyişle parafin alkolde çözünmez. O nedenle önce alkolle sonrada parafinle karışıp yer değiştirebilecek bir ara ortam ( ara eriyik ) gereklidir. Benzen, toluen (toluol) ve ksilen (ksilol) gibi hidrokarbonlar bu amaçla kullanılan ara ortamlardır. Ancak dokuyu çoğu kez gereğinden fazla sertleştirdiklerinden parçalar bu maddeler içinde fazla bırakılmamalıdır. Bunlardan en iyi netice verenleri ksilen(ksilol) ve toluen(toluol) dir. Eğer dokunun sertleşmesi ciddi bir problem doğuruyorsa ara ortam olarak sedir yağı saydamlaştırmak için kullanılabilir. Saydamlaştırma sırasında kullanılan ksilol, toluol ya da benzenden herhangi birinin saydamlığı kaybolur, bulanık bir renk alırsa, dokuda su kalmış demektir. O zaman parça tekrar %100 alkol içine alınarak suyun tamamen çıkarılması gerekir.Bundan sonra ksilol,toluol veya benzen içine alınmalıdır. Bu ara basamak için,s aydamlaştırma deyimi yerinde olmamakla birlikte,bu sayılan sıvılardan herhangi biri içine alınan doku, opaklığını kaybedip saydam bir hal aldığı için saydamlaştırma deyimi kullanılmaktadır.Birçok araştırmacı etil alkolün satın alınmasındaki güçlük ve pahalı oluşu nedeniyle,etil alkole kıyasla daha kısa süreli çalışma olanağı sağladığı için butil alkol, diyoksan ve metil benzoat gibi kimyasal maddeleri tercih etmektedir. Butil alkol özellikle arthropodlar, odunlu bitki dokuları ve embriyolar için önerilir. Dokuyu çok sertleştirmediği için kesitler kolay ve güzel yapılır. Parçalar %70-%95 arasındaki alkol serisinden butil alkole, oradan da parafine alınırlar. Diyoksan çalışma zamanını oldukça kısaltması yönünden tercih edilir. Ancak etkisinden dolayı diyokssanla çok iyi havalandırılan bir laboratuarda ve kesinlikle çeker baca içinde çalışmak, kapların ağızlarını daima kapalı tutmak, buharlarını teneffüs etmemek ve elleri bu madde içine batırmamak gerekir. Parça bilinen yollardan biri ile tespit edildikten sonra fiksatiften direkt olarak %100 diyoksana alınır.(alkol serileri kullanılmadan ve her birinde birer saat bırakılan 3 diyoksan banyosundan sonra paafine geçilir, blok yapılır ve kesilir.)

http://www.biyologlar.com/saydamlastirma

KİMYASALLARIN MİKROORGANİZMALAR ÜZERİNE ETKİLERİ

Dezenfeksiyon ve antisepsi daha çok kimyasal maddelerle yapılır. Kimyasal maddelerin mikroorganizmalar üzerine öldürücü veya üremeyi durdurucu özelliklerini etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar aşağıdaki başlıklarda toplanabilir. ■Dezenfektan maddenin konsantrasyonu: Dezenfektan maddenin etkisi konsantrasyonla doğru orantılı olarak artmaktadır. Genelde yüksek konsantrasyonda bakterisidal etkilidirler. ■Etki süresi: Dezenfektan veya kimyasal maddenin mikroorganizmalar üzerine etkili olabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekir. Etki süresi uygulanan kimyasal maddeye ve uygulandığı ortam şartlarına göre değişir. ■Isı: Isı arttıkça dezenfektan maddenin etkisi de buna paralel olarak artar. Her 10°C lik ısıartımıöldürmeyi en az bir kat arttırmaktadır. Dezenfektan içerisinde fenol gibi maddelerin varlığında bu oran 5-10 kata ulaşmaktadır. ■pH: Ortamın pH'sı ne kadar nötrden uzak olursa etki o denli artar. Hidrojen iyon konsantrasyonu bakterisidal etkiyi arttırmaktadır. ■Organik maddeler: Ortamda bulunan organik maddeler dezenfeksiyon işlemini olumsuz yönde etkiler. ■Mikroorganizmaya bağlı etkiler: Mikroorganizmanın cins ve türleri ile, bulunduğu yaşam evresine dezenfektan maddelerin etkisi değişiktir. Örnek olarak sporlar bakterilerin üreyen şekillerine göre dezenfektan maddelere karşıoldukça dirençlidir. Ayrıca bakterilerin üreme fazları, sayıları ve diğer özel yapıların varlığı etkilidirler. ■Fenol ve fenol bileşikleri: Hücre zarını parçalayarak hücre yapısının dışarı çıkmasına neden olurlar. Fenollerin bir diğer etkisi de hücre proteinlerini denature etmektir. Fenolün yerini bu gün daha az toksik olan alkil ve klor türevleri almıştır. Bu maddelerin dezenfektan etkileri hem daha fazla hem de insanlar için daha az toksiktirler. Fenolün alkil türevine örnek olarak krezol verilebilir. Fenolün klorlü türevi heksaklorofen olup, özellikle Gram pozitif bakteriler üzerine etkilidir. ■Organik çözücüler: Alkol, eter, kloroform bu gruba örnektir. Bu maddelerin içinde en çok alkol kullanılır. Alkolün en etkili konsantrasyonu %70 dir. Alkol, aynı zamanda proteinleri de denatüre eder. Ancak sporlu bakterilere etkileri yoktur. Dezenfeksiyon amacıyla ençok kullanılan dezenfektanlardan biridir. Hücre proteinlerini denatüre ederek etki gösterenler Proteinler, mikroorganizmaların işlevleri için gerekli organik moleküllerdir. Protein moleküllerinin normal işlevlerini görebilmeleri için uzayda uygun bir konumda bulunmaları gerekir. Proteinleri denatüre eden dezenfektanlar bu uzay konumunu değiştirerek proteinlerin rastgele şekil almasına neden olurlar. Böylece bakterisid etki gösterirler. Asitler, alkaliler, alkoller, aseton ve diğer organik çözücü maddeler bu gruptaki dezenfaktanlardır. Değişik amaçlarla sulandırımları yapılarak kullanılan asitlere; asetik asit, silfirik asit, klorhidrik asit, borik asit ve propiyonik asiti örnek verebiliriz. Mikroorganizma enzimlerinin işlevlerini bozarak etki gösteren dezenfektanlar ■Ağır metal tuzları: Civa, gümüş, bakır tuzları başlıcalarıdır. Bunların etkileri enzimlerin sülfridril gruplarıile birleşerek ortaya çıkar. Civa bileşikleri bugün önemli yan etkileri ve antiseptik olarak etkisinin azlığı nedeniyle pek kullanılmaz. Merthiolate ve mercurochrome deri dezenfektanı olarak kullanılır. Gümüş nitratın %1 lik çözeltisi ise çeşitli amaçlarla özellikle yenidoğan bebeklerde göz antiseptiği olarak kullanılmaktadır. ■Okside edici maddeler: Hidrojen peroksit, potasyum permanganat, ozon, oksitleyici etkileriyle enzim aktivitesini bozarlar. Halojenlerden klor ve klor vericiler (sodyum hipoklorit, kloraminler), brom ve iyot bileşikleri kuvvetli oksitleyici etkileri olan dezenfektanlardır. Klor ve ozon, suların dezenfeksiyonunda kullanılır. ■Alkilleyici maddeler: Bu grupta formalin, etilen oksit ve betapropiolakton yer alır. Formalin yüksek konsantrasyonda bütün mikroorganizmalar üzerine öldürücü etkilidir. Kadavra ve dokuların saklanmasında kullanılır. Etilen oksit, polietilen araçların sterilizasyonunda kullanılır. Nükleik asit üzerine etkili dezenfektanlar Bu grupta çoğu mikrobiyolojide de kullanılan boyalar yer alır. Bu boyaların başlıcalarıkristal viyole, malaşit yeşili, brillant yeşili, fuksin, metilen mavisi ve akridindir. Bu boyalar nükleik asitlerle bileşikler yaparak, onların aktivitelerini bozmak suretiyle dezenfektan etki gösterirler. Metilen mavisi, akridin boyaları mukozalar üzerine dezenfektan olarak kullanılır. Dezenfeksiyonda kullanılan maddeler aşağıdaki özellikleri taşımalıdırlar. ■Ucuz ve etkili olmalı, ■Suda erimeli ve iyi ıslatıcı olmalı, ■Kısa sürede etkisini göstermeli, ■Az zehirli olmalı, allerjenik, kanserojen etki göstermemeli, ■Açık yaralara uygulandığında doğal direnç mekanizmalarını bozmamalı, ■İnvivo ve invitro etki mekanizmaları bilinmeli, ■Kötü kokulu olmamalıdır. Dezenfektanlar üzerine etkili faktörler nelerdir?Dezenfektanlarda bulunması gerekli özellikler neler olmalıdır?Dezenfektan ve Antiseptik Maddelerin Etki MekanizmalarıHücre zarına etkili dezenfektanlar Hücre zarının mikroorganizmalar için önemi bilinmektedir. Yüzey aktif maddeler, fenoller ve organik çözücüler gibi dezenfektanlar hücre sitoplazma zarının yapısınıdeğiştirerek hücrenin aktif transportunu ve enerji metabolizmasını bozarlar. ■Yüzey aktif dezenfektanlar: Bu maddeler iyonlaşma özelliklerine göre katyonik, anyonik ve noniyonik olmak üzere ayrılırlar. Katyonik dezenfektanlar grubunda örnek olarak benzalkonium klorür'ü verebiliriz. Anyonik grupta sabunlar ve yağ asidleri yer alır. Anyonik ve katyonik dezenfektanlar birlikte kullanılmazlar.

http://www.biyologlar.com/kimyasallarin-mikroorganizmalar-uzerine-etkileri

ETİL ALKOL BULUNAN TESPİT SOLUSYONLARI

Etil alkol bazen bir fiksatör bazende dehidratan (dokunun suyunu alma)’ dır. Etil alkolun su miktarı azaltılacak olursa tespit solusyonu olur. Bu alkol hücre ve doku elemanlarını bozmadığı histoşimik araştırmalarda kullanılır. a) Mutlak AlkolYüksek konsantrasyonlarda kullanılır. Örn: % 99. 9    Tespit süresi: Parçalar 2 gün alkol içinde bırakılır. Ancak alkol bu süre içinde 3-5 defa yenilenir.Yıkama : Yıkama yapılmaz.Üstünlüğü : Dokunun bütün boyalarla boyanmasını sağlar.     Dokuda bozulmalara sebebiyet vermez. Suda eriyebilen hücresel inklüzyon (Hücre içindeki kısımlar, golgi, ribozom vb.)’lar mukus ve glikojenin muhafaza edilmesini sağlar. Bunların yanında birtakım sakıncaları vardır. Bunlar : Dokuya az nüfuz eder. Bu nedenle doku parçalarının gayet küçük alınması gerekir. Alkol dokuların suyu ile birleşir ve tespit etme özelliğini kaybeder. Yağları eritir. B) Carnoy FiksatifiGlasiyel asetik asit……………..……..…………..20 cc (ml)Kloroform………………………………………30 cc (ml)Absoli alkol(etil alkol)……………...……………60 cc(ml) Glikojen ve Nissl tanecikleri için önemli bir fiksatiftir.Tespit süresi: Doku parçalarının büyüklüğüne göre 3-6 saat tespit edilir. Kloroform fiksatifin etkinliğini arttırır. Yıkama : %95 lik alkolde 2-3 saat kadar yıkanır. Asit ve kloroformun tesiri giderilir .Üstünlüğü : Absoli alkolün gösterdiği tüm üstünlükleri gösterir. Asetik asitten dolayı nukleus daha iyi boyanır. Kloroformun mevcudiyetinden dolayı parçanın sertleşmesini ve parçalanmasını önler.Sakıncaları : Lipitleri eritir.**Asetik asitli solüsyonlar hazırlanınca hemen kullanılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/etil-alkol-bulunan-tespit-solusyonlari

DOKU TAKİBİNİN (İMPREGNASYON ) PRENSİPLERİ

Doku takibinin amacı, dokuyu desteklemek için yeterince sert bir katı ortama gömmek ve kesitlerin alınması için gerekli sertliği vermektir. Bu sertliği verirken de dokunun bıçağa çok az zarar verecek sertlikte olmasını sağlamaktır. Rutin histoloji için tatmin edici gömme materyeli parafindir. Doku parafine gömülmeden önce şu işlemlerden geçirilmelidir. l-Fiksasyonun tamamlanması 2-Sulu fiksatifi ve doku sıvısını uzaklaştırmak için hafif fakat tatmin edici bir dehidrasyon 3-Hem kendinden önceki dehidrasyon ajanı ile hem de daha sonra uygulanacak gömme ajanı ile tam olarak karışabilen bir madde ile şeffaflandırma İMPREGNASYON HIZINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER Doku sıvıya daldırıldığında, doku sıvısı ve çevresindeki sıvı arasında karşılıklı yer değişimleri olmaktadır ve bunu birçok faktör etkilemektedir. Bunlar fiksasyondan gömmeye kadar tüm basamakları etkilemektedir.Bunlar: 1-Ajitasyon: Shandon Elliott ve Technicon ultra modelleri vertikal ajitasyon uygularken Colombia Histokineti dönme hareketi uygulamaktadır. Ajitasyonun hızı önemlidir, çok düşük hız etkisizken, çok yüksek hız ise yumuşak veya gevşek dokularda harabiyete yolaçabilir. Dakikada 25-30 cm' lik bir hız her iki ajitasyon için de uygundur. 2-Isı: Isı penetrasyon hızını artırırken, soğuk azaltır. Isı her nekadar süreci hızlandırırsa da dokuları fazla ısıtmamaya dikkat edilmelidir. Çünkü büzülmeye, gevrekleşmeye ve kesit almada zorluklara yol açabilir. Kullanılan sıvıların birçoğu yanıcıdır ve ısıtma yangın tehlikesini artırabilir. 3-Viskozite: Kullanılan sıvıların viskozitesi, dokulara penetre olma hızını etlkiler, molekül büyüdükce viskozite artar ve penetrasyon hızı azalır. 4-Ultrason: Ultrason kullanımı önerildiği halde birçok nedenle çok geniş kullanım kazanamamıştır. 5-Vakum: Azaltılmış vakumun kullanımı erimiş parafinle dokuların impregnasyonunda çok kullanılmaktadır. Bazı otomatik takip aletlerinde takibin tüm basamaklarında vakum kullanılmaktadır. Dehidrasyon ve şeffaflandırmada vakumun kullanılmasının çok az avantajı vardır. Dokudaki hava kabarcıkları bu yolla uzaklaştırır. Sert Dokuların Muamelesi: Tendon, tırnak, fibröz doku, keratin kütleleri normal şekilde takip edilebilir. Fakat takipten önce özel işlemden geçirilirse daha iyi sonuçlar alınabilir. Bu dokuları yumuşatmak için % 70 lik alkolle hazırlanmış % 4 lük phenol kullanılabilir. Ayrıca molliflex gibi çeşitli gliserol, alkol ve anilin oil karışımları da kullanılabilir. Mollflex, kesit alırken parafin bloklarda da kullanılabilir. 3-SUDAN KURTARMA ( Dehidrasyon) Tespitten sonra suyun ve bazı lipid doku sıvılarının uzaklaştırılmaları gerekir. Dehidrasyonda genellikle değişik alkol tipleri kullanılmaktadır. Bunların çoğu hidrofiliktir ve dokulardaki suyu çekerler. Diğerleri ise sulu doku sıvılarının seyreltilmeleri ile dehidrasyonu etkilerler. Dehidrasyon basamağı katılaştırıcı ortam olarak suyla karışabilen madde kullanan gömme teknikleri hariç tüm tekniklerde kullanılır. Dokular genellikle fazla miktarda su içerirler. Dokulardan suyun çıkarılmasıyla erimiş parafinin doku parçalarına tamamıyle nüfus etmesi sağlanır. Alkol en iyi su çeken maddedir. Genellikle dehidrasyon safhasında doku parçaları tespitten sonra en az 2-3 saat akar suda yıkanırlar. Sonra %30 veya %50 alkolden başlayarak %10 artan alkol serilerinden geçirilirler. En çok kullanılan dehidrant etil alkoldür. % 70’lik derişim ile başlayarak, % 95’ lik alkole kadar artan derişimlerden sonra birkaç absolü alkolden geçirerek dokular sudan kurtarılır. Kademeli geçiş ile dokular büzülme olmadan sudan kurtarılır. Özellikle embriyonik dokular gibi hassas yapılarda % 30’ luk derişimden başlamak uygun olur. Dehidrasyon Sıvıları 1-Etanol: Şeffaf, renksiz, yanıcı ve hoş kokulu bir sıvıdır. Hidrofiliktir bu yüzden su ile her oranda karışır. Histolojik çalışmalar için çok uygundur. 2-Ticari Endüstriyel Metillenmiş Ruh: Etanole biraz metanol eklenerek hazırlanmış bir dehidranttır. 3-Metil Alkol: Su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışır. 4-Propan-2-ol,ipopropil alkol:Su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışabilir.Rutin histoloji laboratuvarında çok kullanılmaz fakat dokuları etanolde olduğu gibi sertleştirmez. 5-Aseton: Renksiz, şeffaf, yanıcı ve karakteristik keskin kokulu, su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışan bir sivıdır. Yaygın kullanılan diğer dehidrantlardan daha uçucudur ve etanol ve metanolden daha hızlı hareket etmektedir. Fakat uzun süre mualemede dokuları gevrekleştirir. Uçucu, yanıcı yapısından ve sertleştirici etkisinden dolayı rutin dehidrant olarak otomatik takiplerde fazla kullanılmaz. Hız önemli olduğunda ise aseton, çoğu şeffaflandırma ajanını hızla uzaklaştırdığından elle takip yöntemlerinde iyi bir dehidranttır. Aseton, lipidler üzerine etanol ve metanolden daha çözücü bir etkiye sahiptir. 6-Katı Dehidrantlar: Anhidros bakır.sulfat yüksek konsantrasyonlu dehidretleyici alkollerde kullanılabilir. Anhidros olduğunda tuz beyazdır fakat suyun absorbsiyonunda mavileşir; su kontaminasyonu ile sıvı mavi renktedir. 7-Kimyasal Dehidrasyon: Son yıllarda. dokuların sudan kurtarımında 2,2-dimetoksipropanın kimyasal olarak su ile birleşimi kullanılmaktadır. Doku hızla aşağıdaki karışım kullanılarak sudan kurtarılır. 2,2-dimetoksi propan 100 cc Konsantre HCl 0.05 cc Bu yöntemde dehidrant tek seferde kullanılır, değişik kaplardan geçirmeye gerek yoktur. Gece boyunca tutmak gibi uzun süre kullanım, dokuda bir miktar büzülmeye yol açmaktadır. Dimetoksipropan çoğu resinle ve erimiş parafinle karışmaz. Fiksasyonu takiben ve dehidrasyondan önce doku suda iyice yıkanmalıdır. Çünkü tampon tuzları dimetoksipropanla precipite olur. Dimetoksipropan bir fiksatifle veya dehidrantla birleştirerek de kullanılabilir. Dehidrasyon genellikle aşağıdaki gibi uygulanır: %50 alkolde 1 saat %60 alkolde 1 saat %70 alkolde 1 saat %80 alkolde 1 saat %95 alkolde 2 saat %100 alkolde 2 saat ( iki defa değiştirilerek) 4-ŞEFFAFLANDIRMA (Clearing) : Bu terim, dehidratlayıcı ajanı uzaklaştırmak için seçilmiş sıvının uygulanmasından sonra dokuların görünümünü ifade etmektedir. Bu sıvıların çoğu proteinlerinkine benzer bir refraktif indisine sahiptir. Bu nedenle de dokuyu yarı şeffaf hale getirir. De-alkolleyici ajan olarak ksilen kullanırken bu yarı şeffaflık, küçük bir doku parçası aydınlık görüldüğünde bir rehber olarak kullanılır. Şeffaflandırıcı ajanın kullanımı dehidratlayıcı ajanın-örneğin alkol- gömme ortamı ile karışmadığı zaman-örneğin parafinle- gereklidir. Bir şeffaflandırıcı ajandan esasda beklenen şey hem dehidrant .ile hem de gömme ajanı ile karışabilir olma özelliğidir. Bu amacı tam olarak yerine getirecek birçok sıvı vardır. Uygun şeffaflandırıcı ajanın seçiminde şunlara dikkat edilmelidir: l-Alkolü uzaklaştırma hızı, 2-Erimiş gömme ortamı ile uzaklaştırılmasının kolaylığı, 3-Dokulara karşı nezaketi 4-Yanıcılık, 5-Toksisite 6-Fiyat Şeffaflandırıcı ajanların çoğu yanıcı sıvılardır onun için dikkati gereklidir. Bir şeffaflanrıcı ajanın kaynama noktası erimiş parafinin uzaklaştırılmasındaki hızının belirleyiciliğini verir. Sıcak parafine aktarmada kaynama noktası düşük sıvılar, yükseklere göre uçuculuklarındaki fark nedeni ile daha hızlı uzaklaştırılmaktadır. Bu özellik vakum altında artırılır. Bu kesin bir faktör değildir. Örneğin çok düşük kaynama noktasına sahip olan kloroform, ksilene göre daha yavaş uzaklaştırır. Viskozite, şeffaflandırıcı ajanın penetrasyon hızını eşit olarak etkileyebilir. Parafine gömme takibinde kullanılan şeffaflandırıcı ajan, kesit almanın kolaylaştırılması üstüne ve kesitlerin sonuçtaki niteliği üzerine etkilidir. Çoğu şeffaflandırıcı ajan, dehidratasyon ajanının tam olarak uzaklaştırılması için gereklı minimum zamanda kullanılırsa tatmin edici sonuçlar verir. Otomatik olarak takip yapılıyorsa zaman çok geniş ve çok dens bloklar için yeterli olmalıdır fakat zamanda küçük doku parçaları , bu uzun uygulamadan da etkilenmemelidir. Şeffaflandıcı Ajanlar 1-Ksilen 2-Toluen 3-Kloroform 4-Benzen 5-Karbon tetraklorür 6-Propilen oksit 7-Petrol 8-Karbon disülfit 9-Amilasetat 10-Metil benzoate ve metil salisilat 11-Sedir yağı 12-Karanfil yağı 13-İnhibisol (1,1,1,trikloroetan (metil kloroform) Dehidrasyondan alınan doku parçaları xylol, toluol, benzen ve sedir yağı içine aktarılırlar. Burada parçalar şeffaflanıncaya kadar bırakılırlar. Amaç, dokulardaki alkolün şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesidir. Böylece alkol ve sudan yoksun hale gelmiş ve şeffaflanmış doku parçaları artık parafinin nüfüz etmesine elverişli hale gelmişlerdir. 5-PARAFİNE GÖMME ( Embedding) :Gömme materyeli olarak parafin, selloidin, selloidin-parafin kullanılabilir. Amacı, dokuları yarı sert ve kolayca kesebilen bir materyal içerisine yerleştirmek ve şeffaflandırıcı ajanı dokudan uzaklaştırmaktır. Böylece kolay taşınan ve parçanın istenilen yönde kesilmesini sağlayan bloklar elde edilir. Histolojik çalışmalarda ençok kullanılan parafine gömme tekniğidir. Çünkü uygun takip hızına sahiptir, seri kesit alınımı için iyi bir kıvamı vardir. Kesit kalınlığında geniş ranjı vardır. Dens kortikal kemiği parafinde kesmek, kalın kesitler istendiğinde büyük beyin parçaları için sellüloz nitrat gömmesi veya dondurma kesit daha uygundur. Erime derecesi 45-50 C olan parafin yumuşaktır, 55-60 C' lik ise daha sert olur. Parafinin seçimi çalışma ortamının ortalama ısısına, gömülecek materyelin yapısına ve istenilen kesit kalınlığına bağlı olmalıdır. 3-5 mikronluk kesitleri, sıcak bir iklimde 45 derecelik ergime noktası olan parafinle kesmek çok zordur. Parafine gömme safhası sıvı parafinin dokuya nüfuzu ve şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesi ile başlayıp dokunun kesilmesi için uygun blok yapılması ile sona erer. Şeffaflandırıcı maddeden çıkarılan doku parçaları 55-60 C deki parafin etüvünde üç ayrı kaptaki erimiş parafinden geçirilerek blok yapılırlar. Genellikle doku parçaları parafinde 1 ,5 saat , 2.parafinde 1 .5 saat , 3.parafinde 2-3 saat kalabilir. Fakat her dokuya sıvı parafinin nüfuz etme kabiliyeti değişik olduğundan parafinde kalma süresi doku çeşitlerine göre tecrübe ile ayarlanmaktadır Büyükçe bir cam parçası üzerine ''L'' şekline sahip olan blok demirleri , tahta, hatta kağıtlardan yapılmış kare veya dikdörtgen şeklindeki kalıplara yerleştirilir. "Leuckhart's plakları'' ile hazırlanan kalıba önce bir miktar erimiş parafin, ardından dokuyu istenilen yönde yerleştirip tekrar parafin dökülerek etiketlenip soğumaya bırakılır. Sıvı parafin buz kalıplar içinde doku parçaları ile birlikte dondurulurak (soğuk su ile veya buzdolabında) kalıplardan kolaylıkla ayrılabilen sert parafin blokları elde edilir.

http://www.biyologlar.com/doku-takibinin-impregnasyon-prensipleri

HİSTOLOJİ PREPARATLARININ LAM ÜZERİNE YAPIŞTIRILMASI

Her mikroskobik materyal lam üzerine yerleştirilip lamelle kapatılır. Parafin kesitlerinin lam üzerine yerleştirilmesi için  önce lamların çok iyi temizlenmiş olması gereklidir. Aksi halde ileriki işlemler esnasında lama yapışmayıp düşerler. Lam üzerine herhangi bir tür yağın bulunmaması lazımdır. Bu nedenle lam yüzeyine parmakla dokunmamalıdır. Yeni ve hiç kullanılmamış lamlar sabunlu su ile yıkanarak temizlenir.Kullanılmış lamlar ise lam temizleme eriyiği içinde 24 saat bekletildikten sonra akarsuda bir müddet bırakılır ve 3-4 kez saf su ile çalkalandıktan sonra hemen kullanılacaksa %95’lik alkolle yıkanıp kurulanarak kullanılır. Bir müddet kullanılmayacaksa %95’lik alkolde saklanmalıdır.Kesitlerin lam üzerine yapıştırılması: Parafin kesitlerinin boyanması süresince lamdan düşmelerini önlemek için kesitlerin lama iyice yapışmış olması gerekir.Yapıştırma işi Albumin-Mayer ya da Jelatin-Krom alum eriyiği ile yapılır. Temiz lamlar kullanılacağı zaman küçük bir damla albumin-mayer lam üzerine damlatılır ve temiz bir parmakla bütün lam yüzeyine yayılır. Eğer albumin-mayer gereğinden fazla konularak lam üzerine yayılmışsa, lam üzerinde kalın bir tabaka oluşturur ve kesitler boyanırken bu tabakada boyanarak kirli bir preperat oluşur.Bu nedenle albumin-Mayer’in fazlası 2. parmakla lam üzerinden alınmalıdır. Eğer yapıştırıcı olarak Jelatin-Krom alum kullanılacaksa, lamlar daha önceden Jelatin-Krom alum eriyiğine batırılarak toz almayacak bir yerde kurutulmalıdır. Kesilen parafin şeritler bu iki yoldan biri ile hazırlanan lam üzerine yapıştırılabilir. Bunun için önce bu lamların bir köşesine işaret konur ve bu işaret üzerine birkaç damla saf su damlatılır. Parafin şerit uygun boylarda kesilir. Bu parçaların parlak yüzleri suya değecek şekilde lam üzerine yerleştirilir. Lam ısıtıcı tabla (Hot -plate ) üzerine konulur. Ancak lam üzerindeki suyun parafin şeridin her tarafına kuşatacak kadar olmasına dikkat edilmelidir. Kesitin bazı yerleri kuru kalmalıdır. Isıtma tablasının ısısı kullanılan parafinin erime noktasını geçmemelidir. 5 0C daha aşağıya ayarlanmalıdır. Isındıkça parafin yayılacağından büküntüler ve kırışıklıklar kaybolur ve kesit iyice yayılır. Ayrıca saplı iğnelerle de düzeltme işine yardımcı olunmalıdır. Kesitler iyice yayılır yayılmaz saplı iğne yardımı ile kesitler  kımıldatılmaksızın lam hafifçe eğilerek üzerindeki suyun fazlası akıtılır. Yayılan parafin kesitleri taşıyan lamlar kurumaya terk edilir. Kurutma işlemi yine ısıtıcı tabla üzerinde yapılır.Kesitlerin parafinden kurtarılması:Kesitlerin boyanabilmesi için ilk aşamada parafinden kurtarılmaları gerekir. Boyama genellikle sulu bir ortamda yapılacağından kesitlerin parafinden başlayarak kademe kademe suya kadar indirilmesi gerekir. Bu işlemlerin yapılması için boyama kapları gerekir. Temiz bir boyama kabına dizilen parafin kesitleri taşıyan lamların parafini eritilmesi için sırası ile iki ksilol banyosu gerekir. Birinci ksilol banyosunda erimiş parafin oranı çoktur.İkinci ksilol banyosundan sonra her birinde 5-10 dakika bırakılarak sırasıyla %100,%95,%90,%80 ve %70 alkole kadar inilip suya geçilir. Su içinde kalma süresi çok uzatılmamalıdır. Boya hazır değilse lamlar %70 alkolde bırakılabilirler (En çok bir gece). Bu geçişler sırasında bir sıvıdan diğerine geçerken kaptaki alkolün fazlasını kesitlerin kurumamasına dikkat ederek iyice akıtmalıdır, eğer boya alkolde hazırlanmışsa preperatları suya geçirmeden o derecedeki alkolden aynı derecedeki alkolde hazırlanmış boyaya geçirmek gerekir.Ksilol ve alkol banyolarında mutlaka kapakları da kapalı bırakılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-lam-uzerine-yapistirilmasi

ASİDİK- BAZİK VE NÖTRAL BOYALAR NELERDİR

Asidik ve bazik boyalar, solusyon hazırlandığında iyonize olurlar.Tipik bir bazik boya, katyonik veya pozitif yüklü boya iyonları ve negatif yüklü, renksiz klorid iyonları oluştururlar. Halbuki asidik bir boya anyonik veya negatif yüklü renkli boya iyonları ve pozitif yüklü renksiz sodyum iyonları oluştururlar. Boyalara uygulanan bu ''asidik'' ve ''bazik'' terimleri pH ile ilgili değildir ve bazik boya için katyonik boya; asidik boya içinse anyonik boya terimlerini kullanmak daha iyi olacaktır. Uygulamada, katyonik bazik boyalar reaksiyonda klorid köklerinden dolayı kısmen asit olarak bulunurlar. Asit boyalar ise sodyum tuzlarıdır ve kısmen alkali olabilirler. Bazik fuksin , renkli rosanilin temele ve renksiz asidik Cl köküne sahip bir bazik boyadır (Şekil a). Boya molekülünün asidik kısmı renkli olan, temeli ise renksiz ve genellikle sodyum olan boya ise asidofilik ' tir. Asit fuksin; rosananilin bir asidik sulfonat türevinin sodyum tuzudur. a-Bazik fuksin b-Asit fuksin Nötral bir boya; bir asidik ve bir bazik boyanın etkileşimi ile olur. Hem katyon hem de anyon chromophorik gruplar içerirler ve boya molekülünün her iki kısmında renkli bir boya vardır. Büyük moleküllerin kombinasyonundan dolayı, nötral boya solusyonları sıklıkla kolloidaldir. Nötral boyalar alkolde çözünürler, suda ise nadiren çözünürler. Halbuki asidik ve bazik boyalar genel1ikle her ikisinde de çözünürler. Nötral boyalara en iyi bilinen örnek Romanowsky boyalarıdır ve polychrom metilen blue ve eozinin etkileşimi ile şekillenirler; bu boyalar kan boyaması için çok kullanılırlar. Metilen mavisinin metilen azure oksidasyonu boyaya özel seçicilik özelliğini vermektedir. Bu oksidasyon hematoksilen gibi diğer boyaların olgunlaşmasına analogtur. Amfoterik bir boyama; belli bir pH'nın altında (izo-elektrik nokta) katyonik; bu pH'nın üstünde anyonik olan bir boyadan yapılır. Carminik asit izo-elektrik noktası pH-4.5' de olan bir amfoterik boyadır. Bazik boyalar; nukleuslar gibi asidik doku kompenentlerini renklendirirler. Asidik boyalar ise sitoplazma gibi bazik yapılarla birleşirler. Nötral boyalar ise hücredeki asidofilik ve bazofilik elementlere ilgi duyarlar ve bazı doku kompenentleri aynı zamanda üçlü boyama etkisi veren bileşik nötral boya ile reaksiyona girerler. RENKSİZ LEUCOBAZLAR Bazı boyalar kolaylıkla indirgenebilirler ve eğer bu süreçte kromofor haraplanırsa, boya rengini kaybeder. Böylesi leuco-boyalar (örnek: leuco-metilen blue), vital bir boya yönteminde oksidasyonla tekrar renklenirler. Buna karşılık eğer oksijen gerilimi düşerse metilen mavisi ile vital olarak boyanan hücre yapıları renksiz hale (leucobaza döner) gelir ve oksijene maruz bırakarak tekrar renklenebilir. Oksitleme ajanı için bir test olarak kullanılmadığından Schiff reaktifi ( bir leuco-fuksin) gerçek bir leucobaz değildir. Halbuki kromoforun tekrar yapımı ile renkli hale geldiğinden leucobazlara benzemektedir. METAKROMATİK BOYANMA Bazı doku kompenentleri boyalarla birleştiklerinde boyanın orijinal renginden ve dokunun diğer bölümünde oluşan renkten farklı bir renk oluştururlar. Bu olay metakromazi olarak adlandırılır. Bu şekilde hareket eden boyalar ise metakromatik olarak adlandırılmaktadır. Metakromatik boyanın rengini değiştirebilen madde ise 'Kromotrop'' olarak bilinir. Ortokromatik terimi ise metakromazi göstermeyen doku veya metakromatik olmayan bir boya için kullanılabilir. Metakromatik boyaların birden fazla absorbsiyon spektrumu vardır ve bunlar ortokromatik ve metakromatik doku-boya bileşikleri arasında göze çarpan kontrastı vermek için yeteri kadar farklı olmalıdır. En önemli metakromatik doku kompenentleri kıkırdak, bağ dokusu, epitelyal musin, mast ve bazofil hücre granülleri ve amyloid' tir. Metakromatik olan boyalar esas olarak toluidin blue, thionin gibi thiazinlerdir (Şekil ). Metil viyole de yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu boyalarda kullanılan renk kontrastı mavi-kırmızıdır. Ortokromatik doku ile Toluidin blue nun absorbsiyon spektrumu yaklaşık 630 nm de maksimumdur ve ortaya çıkan renk mavidir; metakromatik madde ile ise maksimum absorbsiyon 480-540 nm dir ve renk kırmızıdır. Gamma metakromazi olarak bilinen kırmızı boyanmaya ek olarak, Toluidin blue dokuları menekşe veya mor renge boyar ve beta metakromazi olarak bilinir. Alfa................. mavi; negatif Beta................. menekşe veya mor; kısmen pozitif Gamma ...........kırmızı ; kuvvetli pozitif Metakromazinin ortaya çıkması için, dokunun yüzeyinde serbest elektronegatif gruplar (genellikle sülfat veya karboksil ) bulunmalıdır. Bu gruplar bol sülfatlı asidik polisakkaritlerde mevcuttur. Asidik grupların sayısında bir düşüş veya protein bağlanması ile bunların kaybı metakromazide düşüşe yol açar. Metakromazinin ilginç bir özelliği ise, alkolün, boyanın polimerize (metakromatik) şeklini, monomerik (ortokromatik) forma dönüştürmesidir. Eğer kesit, boyamadan sonra alkolle dehidre edilirse metakromazi genelikle kaybolur. Hughesdon tekniğinde metakromazi kaybolmaz. Su, metakromatik boyaların büyük bölümü için gereklidir. FLORESANS BOYAMA Fluorochromlar, asidik veya bazik boyalar olarak hareket eden kromoforlu ve auxokromlu quinonoid boyalardır. Bu boyalar dokularla birleştiklerinde ultraviyole ışığı, görünen ışığa çevirme kapasitesine sahiptirler. Ultraviyole ışığın kullanımı ile fluorokromla birleşmiş dokuları tanıyabilirken; dokuları gün ışığında oluşan renkle tanıyamayız. Flurokromlar, floresans olmayan boyalardan daha spesifik değildirler ancak çok hassastırlar. Floresans, bazı maddelerin belirli bir dalga boyunda aydınlatıldığında farklı ve daha uzun ışınları yayma özelliğidir. Floresans teknikler çok kullanılır. Flurokrom boya yöntemleri ise doku bileşenlerinin, bakterilerin, fungusların , ağır metallerin gösteriminde, eksfolyatif sitolojide malign hücrelerin tanınmasında rutin olarak kullanılmaktadır. Floresans mikroskopi, dokulardaki ve serumlardaki antijen ve antikorların gösteriminde kullanılan immüno floresan tekniklerin temelini oluşturmaktadır. İki tip floresan vardır: 1-Primer Floresans (doğal-otofloresans): Vitamin A, riboflavin, porfirin, kloroplast gibi biyolojik materyelin kendi özelliğidir. Dokular, genel mavi floresansa sahip olabilirler ve bu elastik fibrillerde kuvvetlidir. Civa, demir ve iodine gibi bazı maddeler doğal floresansı ortadan kaldırır. 2-Sekonder Floresans (yapay-indüklenmiş): Doğal floresans olmayan maddelerin acridin orange, auramine, thioflavine-T vb bir flurokrom boya ile etkileşimden sonra ortaya çıkar. Yapay floresanla malign hücreler, acridine orange ile birleştiğinde çok hızlı gösterilebilir. Floresan mikroskopi tekniklerinde indüklenerek oluşturulan yapay floresansın birçok avantajı vardır. Çok az bir floresans materyel görülebilir floresans üretir. Çok düşük konsantrasyondaki doku bileşenlerinin çok az floresan boya ile gösterilebilir. Floresan boyalar toksik etki yaratmaksızın canlı hücrelere de verilebilir. Yöntem çok hassastır ve iyi kontrast verir. Yapay floresans da ağır metallerle haraplanır. Bazı tekniklerle başarılı sonuçlar için tamponlanmış flurokrom boya solusyonları gereklidir.

http://www.biyologlar.com/asidik-bazik-ve-notral-boyalar-nelerdir

Günlük hayatımızda mayalardan nasıl yararlanırız?

Mayalar bitki ve hayvanlarda parazit olarak zararlı etkiler yapsa da, alkolün fermentasyonunda, ekmek yapımında, yağların, proteinlerin ve B kompleks vitaminlerin hazırlanmasında ve çok kısa sürede çoğalabilen en basit ökaryot olduklarından moleküler biyolojide önemli role sahiptirler. Etrafımızda en çok karşılaştığımız ve en çok çalışılmış maya türü Saccharomyces cerevisiae (ekmek mayası) dir. İnsan deri hastalıklarına yol açan, bitkisel ve hayvansal atıklar üzerinde gelişen ve bozunmaya neden olan mavi ve siyah küfler örneğin Aspergillus ve Penicillum türleri, bitkilerde parazit külleme mantarları ve kadeh biçimli mantarlar da bu altbölümdedir. Örneğin; Claviceps purpurea çavdar bitkisinde çavdar mahmuzu hastalığı etmenidir. Morchella vulgaris halk arasında kuzu göbeği mantarı olarak bilinmektedir.

http://www.biyologlar.com/gunluk-hayatimizda-mayalardan-nasil-yararlaniriz

BOYAMA YÖNTEMLERİNİN BİLİMSEL KONTROLU

Histolojik boyamanın kesin kimyasal reaksiyonlarla başarılabildiği gösterilmiştir, fakat daha az kesinlik kazanmış kimyasal ve fiziksel proceslerle başarılmaktadır. Bu; boyama yöntemlerinin çok sayıdaki farklı faktörlere göre oldukça değişeceği anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda geliştirilen boyama tekniklerinin çokluğunun nedenini ortaya koymaktadır. Fakat her histoloğun bu yöntemlerde başarısızlığa uğradığı olmuştur. Bunun nedenleri şunlar olabilir: l-Dokuların reaktif olmaması, 2-Uygun olmayan fiksasyon, 3-Boyaların kompozisyonundaki ve çözünürlüğündeki farklılıklar, 4-Yetersiz olgunlaşma veya bozulma {boya solusyonunun), 5-Boyanın ve çeşme suyunun PH' sındaki veya ısısındaki değişmeler, 6-Birçok diğer faktör olabilir. Boyamadaki bilimsel kesinliğin eksikliği, histoloğun en iyi sonuçları elde etmek için kendi yöntemlerini kontrol etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Eğer çeşme suyunun pH' sı veya yapısı değişirse veya iklimsel durumlar farklıysa, bir ülkede iyi çalışan bir yöntem diğer bir ülkede hatta aynı ülkenin bir başka bölümünde tatminkar olmayabilir. Bir boyama yönteminde verilen direktifler dikkatli olarak takip edilmelidir ancak değiştirilemez diye de düşünülmemelidir. Laboratuvar, özel doku elementleri, patolojik değişiklikler, bakteriler, metaller gibi maddeleri içerdiği bilinen dokuların kapatılmış boyanmamış parafin kesitlerin bir stoğunu bulundurmalıdır. Bunlar kontrol kesitler olarak kullanılmalıdır. İncelenecek kesitle aynı anda ve aynı yolla boyanmalıdır. Bu kontroller, glikojen veya asit-fast basiller gibi özel yapıların boyanmasındaki aksiliklerden uzak kalır ve sonradan dokunun glikojen veya asit fast basiller içerip içerrnediği mi yoksa tekniğin mi yetersiz olduğunu söylernek mümkün olamaz. Kontrol kesitine bir göz atmakla buna karar verilecektir. Her laboratuvar çalışanı bir tekniğin kontrol edilmiş varyasyonlarını yapma becerisinde olrnalıdır. Bir boyama yönteminin rastlantılara dayanan çok sayıdaki farklı şekilleri, şans eseri mükemmel sonuçlar verebilir fakat sonradan genellikle tekniği tekrar etmek mümkün değildir. Aynı doku bloğundan çok sayıda kesit alınmalı ve yöntemin her basamağındaki değişikliklerin bir serisi, teker teker ve her kesitte sadece bir değişiklik yapılarak yapılmalıdır. Tekniğin geri kalan bölümünü sabit tutarak, bu kesitlerle yöntemin hangi kısmında bu kesitlerin kusurlu olduğu ve nasıl düzeltilebileceği görülecektir. Ara sıra normal dokularda ve laboratuvardaki kontrol kesitlerde sezilebilir miktarda bulunrnayan nadir bir patolojik değişikliği veya yabancı bir maddeyi boyamak gerekir. Bu durumlarda bir suni doku bloğu incelenecek maddeyi içeren jelatinden yapılabilir veya materyel bir laboratuvar hayvanına enjekte edilebilir ve dokular kontrol kesitler olarak kullanılabilir. HEMATOXYLİN-EOZİN BOYASI Histolojik preparasyonlar için ençok kullanılan boyalar hemotaxylin ve eosin boyalarıdır. Buna kısaca H.E. boyası denir. Hemotoxylin bazik bir boya olarak kabul edilirse de kendisi bizzat boya değildir. Boya olarak tesir etmesi için zincirlerinden birinde bulunan guioid' in hematein' e okside olması lazımdır. Hemotaxylin hematein'e okside olması sulu bir solusyon içinde bir aydan fazla bir zamana ihtiyaç gösterir. Oksidasyon, sodium iodate veya mercuri choloride ilave etmekle hızlandırılabilir. Fakat hematein' in ileri bir oksidasyonunda solusyon boyanma yeteneğini kaybeder. Hematein zayıf , anyon yüklü, kırmızımtrak sarı bir boyadır. İzoelektrik noktası takriben 6.5' tur. Zayıf bir boyadır. Fakat bir mordant ile kullanılırsa koyu ve devamlı bir boya olur. Mikroteknikten hemateinle mordant olarak kullanılan maddeler genellikle aluminum ve demir tuzları, aluminum ve demir şaplar. ( alum) dır. En çok kullanlan şaplar Potasyum alum : K2S04Al2 (SO4)3 24 H2O Ammonium alum : (NH4)2 SO4'A12 (SO4)324 H2O Demir alum : (NH4)2SO4 Fe2(SO4)324 H20 dur. Aliminum ile demirin verdiği renk morluğu birbirinden farklıdır. Aluminyum mavi-mor bir renk verir. Suda erir,dokuya temas ettikten sonra ne su ne de etil alkol onu tekrar çıkartabilir. Aluminyumla hematein, bazik boya gibi etki eder (yani katyonik bir boya vazifesi görür). Demirli hematein ise siyah veya lacivert renk verir , fakat etkisi birincisi kadar basit değildir. Rutin teknikte, kesitler önce mordantlanır sonra boya ile ( hematein) muamele edilir, fazla mordant solusyonda differansiye edilir. Bu şartlar altında hematein bazik boya olarak tesir eder. Eosin: Eosin, fluorescein' in tetra broma türevidir. Zayıf asidik anyonik bir boyadır. Hemataxylin-Eosin boyası ile hücre ve doku elemanları aşağıda gösterildiği gibi boyanır. Çekirdek Mavi,siyah ve koyu mavi Sitoplazma Pembe Eritrositler Kırmızı Kas Kırmızı Fibröz Doku Açık pembe Kıkırdak Açıktan koyu maviye kadar renk tonlarında Mükoz Mavimtrak ( metakromatik) Kalsifiye Doku Koyu mavi Protein çökelekleri Pembe ödem sıvısı) Bakteri toplulukları Koyu mavi Çekirdeklerin mavi-siyah renkte boyanmasının nedeni polianyonik DNA konsantrasyonunun fazla olması ve bazik hematein-mortantla kuvvetli bir şekilde etkilenmesidir. Durum kıkırdakta da aynıdır. Yalnız burada anyonik glikozaminoglikan daha yüksek konsantrasyondadır. Sitoplazma, her ne kadar pembe olarak tarif edilirse de mikroskopta maviye çalar pembe tonda görülmektedir. Sitoplazmadaki RNA hematein-mortantla birleşerek bu rengi alır. Eğer RNA çoksa mavilik daha belirgindir. Aynı durum anyonik polisakkaritlerden zengin mucin salgılayan hücreler için de sözkonusudur. Böylece diğer subselüler ve doku elemanlarının kimyasal yapısını gözönüne alarak bunların değişik renk alış nedenlerini açıklıyabiliriz. 1-HEMATOKSİLEN BOYA ÇÖZELTİSİ Harris' s Alum haematoxylen 5.0 gr Absolu alkol 5 0 cc Aliminyum amonyum sulfat 100 gr Distile su 1000. 0 cc Merkurik asi t ( oksi t ) 2.5 gr Hematoksileni alkol içinde hafif ısı yardımıyla erit. Alumu ısı yardımıyla distile su içinde erit. Herbiri tamamen eridikten sonra iki solusyonu bir geniş erlenmayer içinde karıştır. Karışım süratle kaynar hale getir, ateşi söndür. Kabarcık1ar çıkarken merkurik oksiti yavaşca (azar azar) ilave et. Çözelti koyu mor renk alınca cam kabı soğuk su altına (dıştan) tutarak çözeltiyi soğut. Soğuyunca boyama için hazırdır. Fakat 2-3 gün kalsa daha olgunlaşır. Olgunlaşma, cam kabın ağzı gevşekce kapatılıp güneş ışığı alan bir yere bırakılarak sağlanır. Olgunlaşmış çözelti, koyu renkli şişelere alınıp, ağzı sıkıca kapatılarak karanlık yerlerde saklanır. 2-ERLİCH ASİT HEMATOKSİLENİ Hemotoksilen 6.4 gr Ammonium alimunyum sulfat 40 gr Etil alkol 322 ml Gliserol 322 ml Distile su 322 m1 25C'de 6-8 hafta beklenilir. Hemen olgunlaştırmak için 0.64 gr sodyum iodat eklenir. 3-ERLICH HEMATOKSİLENİ Hemotoksilen 4 gr % 95 Alkol 200 cc Distile su 200 cc Gliserin 200 cc Amonyum veya potasyum aluminyum 6 gr Glacial asetik asit 20 cc 2 hafta veya daha fazla süre hava ve ışığa açık tuturak olgunlaştır. Hemen kullanmak istenirse 0.6 gr sodyum iodat eklenir. 4- %1 ‘lik ALKOLİK EOZİN Eozin Y 10 g Distile su 50 ml Eozini distile suda erit, % 95’lik etil alkolden 940 ml ilave et. Bu eozin stok olarak kalır ve eşit miktarda % 95 etil alkol ilavesi ile kullan. 5-% 0.5 lik Sudaki EOZİN Eozin Y 5 g Distile su 1000 cc Eozini suda erit. Koyu ton arzu edilirse her 100 cc’lik solusyon için 0.5 cc glacial asetik asit ilave edilir. 6-HARRİS ALUM HEMATOKSİLENİ Hematoksilen 5 g Absolu alkol 50 cc Alkolde ısıtalarak eritilitr. Amnium veya potasyum alum 100 g Distile su 1000 cc Suda ısıtarak alumu erit. Soğutulan 2 karışım birbirleri ile karıştırılıp tekrar süratle kaynayana kadar ısıtılır ve alev üzerinden alınır. Sonra yavaş yavaş mercury oksit ilave edilir ve tekrar ısıtılır. Menekşe rengini alır almaz soğuk su bulunan kap içersine oturtulur. Boya kullanılacağı zaman % 4 asetik asit glasiyal eklenir. 7-EOZİN Eozin yellowish 1 g Distile su 100 cc Thymol 1 küçük kristal 8-ERLİCH HEMATOKSİLENİ Hematoksilen 80 g Alkol (% 95) 2400 cc Potasyum alum (Alimunyum potasyum sulfat ) 240 g Distile su 1200 cc Glycerol 1200 cc Glasiyal asetik asit 120 cc 1-Ksilol 30 dk. 2-Ksilol 30 dk. 3-Absolü Alkol Çalkalama 4-% 95’lik etil alkol Çalkalama 5-% 80’ lik alkol Çalkalama 6-% 70’ lik alkol Çalkalama 7-% 50’lik alkol Çalkalama 8-% 30’ luk alkol Çalkalama 9-Distile su Çalkalama 10-Hematoksilen 5-8 dk 11-Akarsu 12-Asit-Alkol Daldırıp-çıkarma 13-Akarsu 14-Amonyak 30 saniye 15-Akarsu 16-Eozin 3-5 dk 17-% 30’ luk alkol Çalkalama 18-% 50’lik alkol Çalkalama 19-% 70’lik alkol Çalkalama 20-% 80’ lik alkol Çalkalama 21-% 95’lik etil alkol Çalkalama 22-% 100’lük etil alkol Çalkalama 23-% 100’lük etil alkol Çalkalama 24-Ksilol 25-Ksilol (1 gece bekletilirse iyi olur) Hematoksileni alkolde çözün. Alumu sıcak su içinde çözüp gliserolü ekleyin, soğumaya bırakın. Azar azar aluma hematoksileni ekleyerek karıştırın. Bu solusyon temiz bir kapta olgunlaşmaya bırakılır. Ağzı hafifçe kapatılır. Olgunlaşma 6-8 hafta sürer ve solusyon boyama özelliğini yıllarca korur. Hematoksilende 45 dk. boyanır. 9- WEİGERT HEMATOKSİLENİ Solusyon A: Hematoksilen 1 g Alkol 100 cc 4 hafta olgunlaştırılır. Solusyon B: % 30 luk ferrik klorür-sulu 4 cc Konsantre HCl 1 cc Solusyon A ve B den eşit miktarda karıştırılıp 30 dakika içinde kullanılır ( 15-20 dak) 10-HEİDENHEİN HEMATOKSİLENİ Demir Alum Çözeltisinin Hazırlanışı Ammonium ferric sülfat 5 g Distile su 100 cc Hematoksilen Çözeltisinin Hazırlanışı Hematoksilen 0.5 g Absolü alkol 10 cc Distile Su 90 cc 4 hafta olgunlaşmaya bırakın Uygulama 1-Kesitler suya indirilir 2-Demir alumda 30 dakika –24 saat arasında bırakılır 3-Akar suda çalkalama 4-Heidenhein hematoksilende 30 dakika –24 saat arasında boyanır. 5-Suda çalkalayın 6-Demir alumda 1-30 dk. mikroskopla kontrol edilerek differansiye edilir. 7-En az 10 dk. akar suda yıka 8-Karşıt boyalar Van Gieson ve modifiye şekilleridir. 11-CARAZZİ HEMATOKSİLENİ Hematoksilen 0.5 g Glyserol 100 cc Aluminyum potasyum sulfat 25 g Distile su 400 cc Potasyum iodat 0.1 g Hematoksileni gliserol ile karıştırın. Isı kullanmadan distile suda potasyum alumu çözün. Çözünme uzun zaman alabilir. Hematoksilene alumu karıştırarak yavaş yavaş ekleyin. 10 cc suda potasyum iodatı iyice karıştırarak çözün. 4-6 ay boyunca solusyon boyanma özelliğini korur. HEMATOKSİLEN - EOZİN BOYA TEKNİĞİ 1- Ksilol 30 Dakika 2- Ksilol 30 Dakika 3- Absolü Alkol Çalkalama % 100 Alkol 4- %95'lik Alkol Çalkalama 5- %80'lik Alkol Çalkalama 6- %70 'lik Alkol Çalkalama 7-%50' lik Alkol Çalkalama 8-%30' luk Alkol Çalkalama 9- Dis ile su Çalkalama 10-Hematoksilen Çalkalama 11- Akarsu Çalkalama 12- Asit- Alkol Daldırıp çıkarma 13- Akarsu Çalkalama 14- Amonyak 30 saniye çalkalama 15- Akarsu Çalkalama 16- Eozin 3-5 dakika Suda çalkalama 17- %30 'luk Alkol Çalkalama 18- %50'lik Alkol Çalkalama 19- %70'lik Alkol Çalkalama 20- %80'lik Alkol Çalkalama 21-%95'lik Alkol Çalkalama 22-Absolü Alkol (%100 Alkol) Çalkalama 23- Ksilol 30 dakika 24- Ksilol (Bir gece bekletilirse daha iyi şeffaflanır.) Asit-Alkolün Hazırlanışı % 80’lik etil alkol 500 cc Hidroklorik asit 5 cc Amonyağın Hazırlanışı Distile su 500 cc Amonyak 5cc 8-KAPATMA (Mounting) Boyanan kesitler 1 damla Kanada balzamı veya entellan damlatarak lamel kapatarak kurumaya bırakılır. Bu maddeler hem mikroskopta kolay incelenmeyi sağlar hem de boyanmış kesitlerin yıllarca korunmasını sağlar RUTİN EL TAKİBİ ( 3-5mm kalınlığındaki bloklar için) 1- Tespit 2- Eğer gerekli ise suda yıkamak 3-%70'lik alkolde gün boyunca (3-8 saat) 4- % 90' lık alkolde bir gece (16 saat) 5- Absolu alkol I de iki saat 6- Absolu alkol II de üç saat 7- Absolu alkol III de üç saat 8- Toluene veya kloroform da gece boyunca ( 16 saat ) 9- Her birinde birer saat olmak üzere üç kez erimiş parafinden geçirmek}: 10-Parafine gömmek HIZLI EL TAKİBİ ( 3 mm den kalın olmayan bloklar için ) 1- Carnoy- fiksatıtifinde 30- 60 dakika tespit 2- Absolu alkol I de 30dk 3- Absolu alkol I de 30 dk 4- Absolu alkol III de 30 dk 5- Ksilen veya. toluenle 15- 30 dk ( şeffaflanıncaya kadar ) 6- Vakum fırınında herbirinden yirmişer dk. olmak üzere üç kez erimiş parafinden geçirme 7- Gömme RUTİN OTOMATİK TAKİP ( 3-5 mm kalnlığındaki bloklar için ) 1- %70' lik akolde üç saat 2-% 90' lik alkolde üç saat 3- Absolu alkolde ( I'de ) 1 saat 4- Absolu II'de 1 saat 5- Absolu alkol III ' de 2 saat 6- Absolu alkol IV de 2 saat 7- Toluen I' de 1.5 saat 8- Toluen II' de 2.5 saat 9- Erimiş parafin I' de 3 saat 10- Erimiş parafinde II ' de 3 saat 11-Gömme Toplam: 22 saat 48 SAATLİK OTOMATİK TAKİP (3-5 mm kalınlığındaki bloklar için ) 1-% 10’ luk formal salin 4 saat 2-% 10’ luk formal salin 4 saat 3-% 70 lik alkol 4 saat 4-% 90’lık alkol 4 saat 5- Absolu alkolde I'de 4 saat 6- Absolu II'de 4 saat 7- Absolu alkol III ' de 4 saat 8- Absolu alkol IV de 4 saat 9-Kloroform I 4 saat 10-Kloroform II 4 saat 11-Erimiş parafin I 4 saat 12-Erimiş parafin II 4 saat EL İLE HIZLI TAKİP 1-Bouin fiksatifi ile tespit 6-7 saat 2-Çeşme suyunda yıkama 3-% 70’lik alkol 60 derecelik etüvde 1 gece 4-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 5-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 6- Absolu alkolde ( I'de ) 60 derecelik etüvde 1 saat 7- Absolu II'de 60 derecelik etüvde 1 saat 8- Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat 9-Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat 10-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat 11-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat 12-Gömme EL İLE HIZLI TAKİP 1-Tamponlanmış nötral formalin ile tespit 2- %50 ‘lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika 3-% 70’lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika 4-% 80’lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika 5-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 6-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 7- Absolu alkol I 60 derecelik etüvde 1 saat 8- Absolu II 60 derecelik etüvde 1 saat 9- Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat 10-Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat 11-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat 12-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat 13-Gömme

http://www.biyologlar.com/boyama-yontemlerinin-bilimsel-kontrolu

SALYANGOZ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

SALYANGOZ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Salyangozlar simetrik olmayan, genellikle konik bir merkez etrafında dolanan veya kolon halinde tek kabuklu yumuşakçalardır. Kabukları değişik sayıda kıvrımlar içerir. Kabuğun tepesi yassı ve dar, son kıvrımı geniş olup kenarları dairevi, oval ve açıktır. Salyangozların başı belirli, tentaküllerinde iki göz bulunur. Karın tarafında yassı ve iyi gelişmiş olan ayak sürünerek hareketi sağlar. İç organlar, sırt tarafa kıvrık kabuk içinde bulunur. Sırt tarafta mantonun değişimiyle oluşan boşlukta solunum organları ile anüs yerleşmiştir. Suda yaşayanlarda bu boşlukta su dolaşımı vardır. Manto boşluğu sırt bölgenin ön tarafına yerleşmiştir. Kabuğun kule kısmı kıvrımlardan oluşur. Son kıvrım açık olup hayvanın içeri girip çıkmasını sağlar. Son kıvrımın uçları dış dudak olarak isimlendirilir. Kabuğu deliksiz veya delikli olabilir. Kabuk açıklığı, dairevi, çentiksiz, sifonlu, kabuk açıklığı sağda olanlarda kabuk genellikle soldan sağa, kabuk açıklığı solda olanlarda kabuk sağdan sola dönerek kıvrılır. Kara salyangozları; oldukça nemli bölgelerde, özellikle bahçelerde yaşayan, başında uzayıp kısalabilen iki çift tentakülü, bir çift gözü ve bir ağzı olan, kuvvetli bir kastan oluşan ayak üzerinde hareket edebilen, mantosu iç organlarını örten, hermafrodit (İki eşeyli), olan yumuşakçalardır. Ülkemizde göller bölgesi, Marmara ve Karadeniz’de yoğun olarak toplanıp canlı ve işlenmiş olarak ihraç edilmekte olan salyangozlar; Şube (Phylum) : Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf (Classis) : Gastropoda (Karından Ayaklılar) Alt Sınıf (Subclass) : Pulmonata ( Kara ve su salyangozu) Aile (Familia) : Helixixidae Cins (Genus) : Helix Tür (Species) : Helix pomatia Helix aspersa BİYOLOJİSİ Vücut; deri, kabuk, tül ve balık kulağı denilen ince bir zarla korunur. Hayvanın üzerinde kayarak dolaştığı ayak, kas dalgalanmalarıyla ileriye itilir. Ayağın ön kesiminin yakınındaki bir salgı bezi, sümüksü bir sıvı salar. Bu sıvı salyangozun yolunu yağlar, hareketini kolaylaştırır. Kafa ayaktan belirli bir biçimde ayrılmamıştır. Kara salyangozunda kafada iki çift, diğer türlerde bir çift dokunaç vardır. Kara salyangozunda büyük dokunaçların üstünde gözler bulunur. Kanı renksiz yapışkan olup, pH’sı 7-8 arasındadır. Havayla temas ettiği zaman oksidasyonla mavi renk alır. Kanı pıhtılaşmaz, yoğunluğu sudan biraz ağırdır. Ve vücut ağırlığının 1/5-1/6 sı kadardır. Görme, koku alma, dokunma duyuları antenlerinde olup, tad ve koku alma duyusu ile kombine haldedir. İşitme duyusu körelmiştir. Salyangozun yaşamının büyük bir kısmı kabuğunun içinde uyku halinde geçer. Altı aylık kış süresince ve yazın kurak günlerinde kabuğundan dışarı çıkmaz. Ancak yağmurlu ve çiğli gecelerde beslenmek üzere kabuğundan çıkıp gezer. 2.Yaz Uykusu : Salyangoz kurak havalarda kabuğuna çekilir ve uyur. Bu uyku kısa sürelidir. Yağış ve çiğ bekler. 3.Kış Uykusu : İklime göre Eylül sonları ve Ekim başlangıcında uykuya girerler. Mart- Nisan sonuna kadar devam eder. Ülkemizde bazı yıllar Aralık’ta başlar, Mart başına kadar devam eder. Yaz uykusunu fundalık ve çalılıklarda geçirir. Kış uykusunu ise ağaç kökleri, fundalık ve çalılık dibindeki yumuşak toprağı oyarak içine girip (ağzı yukarı olarak), ağzını epiphrohme zarıyla kapatarak tamamlar. Kışın uygun zamanlarında zarı açarak havayı temizler, İkinci ve kağıt gibi kalınca bir zar daha yaparak iki zar arsında kalan havayı kullanır. Hava kirlendikçe zarları yeniler. Uyanınca derhal taze ve körpe bitkileri yemeye başlar. Bu arada soğuklar olursa ağzını kapatıp bir kenara veya ağaca yapışarak bekler. ÇEVRE KOŞULLARI Isı : Kışı sert geçen yerlerde killi-sert topraklarda gizlenemediği için ölürler. Isı derecesi -15 C0 ve toprak 25 cem. karla örtülü iken toprak hareketi -1C0 dir. Toprağa giren salyangozlar ölmezler. Kışı açıkta ağaclara yapışarak geçirmek zorunda kalanlar (-4,-5C0 lik) soğukta ölürler. Genellikle yumuşak toprağı tercih ederler. Mayıs ayında yumurtladıktan sonra zayıf düşer. Kuraklık nedeniyle kaybettiği nemi kazanamazsa ölürler Nem: Nemli yerleri sevmekle beraber, devamlı rutubetli yerlere dayanıklı olmayıp, ıslak bir yerde sürekli kalması halinde kurbağa veremi denilen bir hastalığa tutulurlar. Burgonya cinsinin açlığa dayanma gücü 6-7 aydır.ki bu süre uyku süresinin tamamıdır. Bazı bölgelerde 2-3 sene yaşadığı görülür. En uygun depolama ısısı 0C0 ile -2C0 ler arasındadır. ÜREMESİ Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir. Kıştan çıkan salyangozlar ilkbaharda gece gündüz sürekli körpe filizleri yerler. Çok çabuk gelişirler İki salyangoz yüzyüze gelerek uzuvları sayesinde birbirlerini döller. Her yıl çiftleşmeyebilirler ve Mayıs ayında çiftleşirler. Bir defa çiftleşme ile birkaç yıl yumurtlamaya devam ederler. Çiftleşme Mayıs ve Ağustos aylarında iki defadır. Yumurtlama ise bir defadır. Burgonya cinsi salyangoz çiftleşmeden 12-15 gün sonra, bir başka tür ise 5-8 gün sonra yumurtlar.. Yumurtalarını; koyu- gölgeli çalılıklara ve ağaç köklerine bırakırlar. Kuyunun ağzını ıslak toprakla sıvarlar .Yumurtadan çıkan yavruların yiyeceklerini kolay temin etmeleri için yumurtalarını daima bitkilerin taze ve bol olduğu yerlere bırakırlar. Burgonya cinsi yaklaşık 6 mm çapında 60-90 adet, küçük gri cinsi de 4 mm.çapında 100-110 adet yumurta yapar. Salyangoz yumurtası beyaz renklidir. Yumurtadan yavruların çıkış süresi, Burgonya cinsinde 20-30 gün, küçük gri cinsinde ise 15-20 gündür. Yumurtlayan salyangozlar ağırlıklarını 10-12 gr kaybetmektedirler. Yumurtadan çıkan yavrular, çıktıkları yumurtaların kabuklarını yerler. Böylelikle hem ilk gıdalarını almış olurlar, hem de kendi kabukları için gerekli olan kalkeri sağmış olurlar. Brogonyalar , iki kış geçirip 2 yaşına geldiğinde yumurtlamaya ve satışa uygun hale gelmeye başlar. Küçük gri cinsi ise sıcak iklimi sevdiğinden Akdeniz Bölgesinde 6 ay sonra yaumurtlamaya başlar. Daha yüksek yerlerde yaşayanları ise 1 yıl sonra ancak yumurtlar ve pazarlamaya uygun hale gelirler. BESLENMESİ Salyangoz ot yiyen bir hayvan olup ilkbaharda, hele de havaların fazla yağışlı gittiği günlerde durmadan yer, fazla gelen besini depo eder. Çiçekli bitkiler, filizlenmeye başlayan otları, sebze çimlerini, bağların filizlerini de çok severler. Güneşin etkisiyle sertleşen otları yemezler. Zehirli, zehirsiz mantarları, yosun, marul, kıvırcık, salata havuç, şalgam,maydonoz patates,ıslatılmış ekmek ıslatılmış kepek sevdiği besinler arasındadır. Salyangozlar dilleri üzerinde bulunan törpüye benzeyen birçok küçük sağlam dişleri vardır. Şekil-3 radula yani dişli dil denen bu törpü biçimindeki uzuvlarıyla yaprakları kemirirler. Bir yörede salyongoz olup olmadığını anlamak için, çalı diplerindeki yaprakların kenarlarının içlere doğru kemirilmiş olması onları ele verir. Salyangozun sindirim süresi uzun olmakla beraber bir öğünde kendi ağırlığının %15 oranında yiyecek yiyebilir. Salyangoz Kültürü Doğadan çeşitli yöntemlerle (el ile,ağaca monte edilen bakır levhalarla). Bakır levhanın altı 5 cm. genişliğinde 6 cm. uzunluğunda kesilir bilezik şeklinde takılır, levhanın altında toplanan ve geriye gidemeyen salyangozlar toplanır. Ekonomik anlamda yetiştiriciliği semi-intensif yolla olmaktadır. Bir dönüm araziye m2 ye 100 adet hesabı ile 100.000 canlı salyangoz bırakılır. Arazi 20 şer metrelik parçalara bölünür. Aralarına yollar yapılır. Bulundukları ortama yaz-kış yeşil çim ekilir. Park parçaları dışarıdan gelebilecek düşmanlara karşı çitle çevrilmelidir. Parkta devamlı kontrol yapılmalıdır. Parka çalılık, fundalık geniş yapraklı ağaçlar dikilmeli, yumuşak toprak bulunmalı ve küçük çukurlar açılmalıdır. Açılan çukurlara anaçlar yumurtalarını bırakırlar ve yumurtaların olgunlaşmaları 20-30 gün sürer. Çıkan yavrular yumurtalarının kabuklarını yiyerek beslenirler. Bu beslenmede kendileri için gerekli kalkeri sağlamış olurlar. Doğadan toplanarak parklara yerleştirilen salyangozlara 26-28 ay sonra satış boyuna ulaşırlar. Bu süre içerisindede devamlı bakım yapılmalıdır. Diğer bir yöntem yine doğadan toplanan salyangozların 10 m uzunluğunda 30-40 cm yüksekliğinde 1-1.5 m genişliğinde büyütme kafeslerine konulur, yumuşak toprak tökülüp çimlerle donatılır. Böylelikle küçük alanlarda yetiştircilik yapılabilir. Salyangoz yetiştirciliği oldukça risklidir. Çünkü doğadan toplanarak yapılan yetiştirme işleminde fire çok olmaktadır. Salyangozun bulunduğu çevreye uyumun gerçekleşmemesi, düşmanlarının çok olması, yaz aylarının uzun süre kurak gitmesi, sürekli ve şiddetli yağmurlar ve seller nedeniyle kayıplar çok olabilir. Bütün bu olumsuzlukları giderebilmek için parçalara bölünen alanın üzeri tente ile kapatılmalı, kurak geçen mevsimlerde aşırıya kaçılmadan nelendirme yapılmalıdır. TÜRKİYE’DE SALYANGOZ ÇEŞİTLERİ VE BÖLGELER İTİBARİYLE DAĞILIŞI Salyongozun son yıllarda gerk canlı, gerek haşlanmış-tuzlanmış et, gerekse konserve halinde ihracaatı artmıştır. · Bursa Bölgesi: Bu bölgenin salyangozları Burgonya cinsi olup, eti beyaz ve ağzı geniştir. Fransa’da çok tanınmıştır. · Bilecik Bölgesi: En ideal Burgonya, Osmaneli ve Vezirhan bölgelerinden toplanmaktadır. · Ege Bölgesi: Bol miktarda bulunur ve kabukları sert, etleri iyi cinstir. · Güney Bölgesi: Kabukları sert etleri de beyazdır. Kabukları işleme esnasında kırılmadığından boş olarak birkaç kez kullanılabilir. · Isparta ve Burdur Bölgeleri : Burgonya çeşidi boldur. Ancak %10-15 kadarı esmer etlidir. · Cide ve Çaycuma Bölgeleri: Bu bölgedeki salyangozların %45’I Burgonyadır. Ağızları dar olup yerli imalathaneler tarafından alınmaktadır. Aslında yurdumuzun yağışlı ve sebze bahçeleri olan her yerinde salyangoz bulunmaktadır. Yalnız küçük gri cinsi, Söke ve Milas’ta bulunmaktadır. KALİTE AYRIMI Burgonya salyangozları etlerinin rengine göre 3 sınıfa ayrılırlar: · Ekstra: Ağızları geniş ve yuvarlak, etleri açık gri veya krem rengi olanlar. · Birinci sınıf: Ağızları geniş ve yuvarlak, etleri pembe, siyahımsı veya beyaz olanlar, · İkinci sınıf : Ağızları yuvarlak ve geniş olmayan, etlerinin rengi çeşitli alanlar (karışık) · Küçük gri salyangoz(Petits-gri): Koyu kahverengi, benekli, yeşilimsi ve kırçıl kabuklu, etinin rengi parlak ve çeşitli olan küçük gri salyangozlar tek tip olarak “ naturel” adı altında piyasaya sunulur. MUHAFAZASI · Salyangozlar havadar ve soğuk hava depolarında saklanmalıdırlar. · Frigo-frig araçlarla taşınmalıdır. · Salyangozların saklandığı depolarda ve taşıtlarda, göztaşı, DDT ve benzeri ilaçlarla kireç ve tuzlu su bulundurulmamalı ve herhangibir amaçla kullanılmamalıdır. · Depoda ve taşıtta su serpilmemelidir. PAZARLANMASI Ürünün pazarlanması aşağdaki şekillerde gerçekleştirilir: · Canlı olarak · Haşlanmış ve dondurulmuş et halinde · Konserve halinde · Boş salyangoz kabuğu ihracaatı Canlı Olarak: İhraç edilecek salyangozu toplattırmadan önce, sağlıklı şartlarda, rutubetsizbir depo hazırlamak gerekir. Depoda daha sonra salyangozları en az 1 hafta bekletmek gerekir. Bu süre içerisinde önceden sürekli dışarıdan besin almış olan salyangozların dışkılarının ihraç sandıklarına bulaşmadan tükenmesi temin edilmiş olur. Çünki dışkıları pis koku vermekte olup, etlerinin acımtırak ve zehirlenmesi ihtimali de bu süre içinde aşılmış olur. Aralıklı çakılmış 20-25 kg salyangozu rahatlıkla alabilecek hava payı bırakılmış sandıklar, sepetle toplanmış salyangozlarla doldurulduktan sonra depoya taşınır. Özellikle ilkbaharda toplanan salyangozların üstü, yağışlar nedeniyle çamurku olur. Sandıktaki hava payı, salyangozların dışarı çıkma isteği nedeniyle hareketlerini kolaylaştırır. Birbirlerinin üzerlerinde dolaşırlarken, çamurlarını, pisliklerini ve dışkılarını sıyırmış olurlar. Üstteki temiz olanlar alınır. Alttakiler de aynı şekilde temizlenir. Depoda bir haftadan fazla kalmış olan salyangozlardaha sonra boylanırlar ve cinslerine göre ayrılırlar. 28 mm. ve 38 mm.’lik eleklerden geçirilerek ve et renklerine, kabuk ağızlarının büyüklüklerine göre sınıflandırılırlar (Bölüm-8) Haşlanmış-Dondurulmuş Et Halinde: Canlı salyangoz ihracatı, en ufak bir ihmalde büyük zararlara neden olduğundan, et halinde ihracata yönelinmiştir. Bu çeşit ihracatta Burgonya türü salyangoz kullanılır. Genel olarak çift kaynatma yönteminde sıra malı 5 kg. Canlı salyangozdan, ortalama 1 kg. Haşlanmış- dondurulmuş et istihsal edilmektedir. Bu tür ihracat, kısa sürede canlı ihracatın kat kat üstüne çıkmış ve ihracat olayını da canlandırmıştır. Konserve Halinde : Burgonya türü salyangozlar, toplattırıldıktan sonra aralıklı sandıklara koyularak 4- 7 gün süreyle aç bırakılırlar. Haşlanmış- dondurulmuş et işleminden geçtikten sonra, tuz, karabiber, kekik, defne, anason, karanfil ve bunun gibi aromatik maddelerle ve beyaz şarapla kaynayan 1 litre suya 20 adet hesabı ile etler atılıp 1 saat 15 dakika veya 3 saat pişirilir. Etler çıkarılır, süzülür. Sonra tenekeden yapılmış kutulara 18’er adet konur. Her kutuya 1 karanfil, biraz kekik 1 defne yaprağı konulur. Kutunun havası alınarak kapatılır.Konserve halindeki salyangoz ihracatı kolay ve firesizdir. Boş Salyangoz Kabuğu : Haşlanmış- dondurulmuş salyangoz eti ihracatında kabuğunun da gönderilmesi zorunludur. Çeşitli şekillerde hazırlanmış salyangoz etleri, tekrar kabuğuna koyularak servis yapılır. Her kutuya 60-144 adet kabuk yerleştirilir. Salyangoz; içerdiği hayvansal protein ve diğer değerli besin maddeleri nedeniyle bugün ihraç maddelerimiz arasında en fazla aranan ve ısrarla istenen bir üründür. Özellikle, salyangozun pazarlanabileceği ülkeler arasında; Fransa, Almanya, İsviçre, İtalya, Belçika, Macaristan, İngiltere, Yugoslavya, Avusturya, İspanya, Kuzey Afrika ülkeleri ve Japonya başta gelmektedir. SALYANGOZUN TIPTAKİ YERİ ve GIDA BAKIMINDAN DEĞERİ Salyangoz salgısı çok miktarda protein ve azotlu bir maya içermektedir. Salyangoz müzmin bronşite iyi gelmektedir. Ayrıca salgısı kurutularak akciğer veremine iyi gelen helisin imal edilmektedir. Salyangozun kendisinin kurutularak toz haline getirilmiş şekline de helisin denir ve bu kızartılacak etlerde yumuşatıcı olarak kullanılır. Salyangoz; madeni tuzlar, bakır, çinko, kalsiyum, magnezyum ve fosforlu maddeler bakımından zengin olup, çiğ yenen besin maddelerinin ve alkolün sindirilmesinde yararlıdır. Belirli bir bölgeden 2 yıl devamlı salyangoz toplanması halinde, aynı bölgeden 1 sene geçmeden üçüncü sene salyangoz toplattırılmaması gerekmektedir. Salyangoz ihracatımızın gün geçtikçe artış kaydetmesi üzerine, salyangoz toplattırılması bir çeşit katliam şeklinde devam etmektedir. Bu durum bizi ileride salyangoz bulamamak gibi ciddi bir problem karşısında bırakacaktır. Bunun için daha şimdiden planlı bir şekilde suni salyangoz üretme yoluna gidilmelidir. LİTERATÜR 1. Su Ürünleri Daire Başkanlığı Arşivleri 2. Yalman K. : Türkiye Salyangoz Üretimi ve İhracatı 3. İGEME : Salyangoz Standartı 4. Demirsoy A. : Yaşamın Temel Kuralları 5. 1997 D.İ.E. Su ürünleri İstatistikleri 6. Doğan A. : Kabuklu Su ürünleri üretim tekniği 7. Bateş : Doğa Ansiklopedisi Cilt 1 bateş Yayınları 8. Artel : Artel Ansiklopedisi Cilt 5 Artel yayınları   Su Ürün. Müh. M. Suat İNAN -Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜGEM

http://www.biyologlar.com/salyangoz-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

HEMATOKSİLEN & EOZİN BOYAMA TEKNİĞİ

1-Ksilol 30 dakika 2- Ksilol 30 dakika 3-Absolü alkol Çalkalama 4-% 95’lik etil alkol Çalkalama 5-% 80’ lik etil alkol Çalkalama 6-% 70’ lik etil alkol Çalkalama 7-% 50’ lik etil alkol Çalkalama 8-% 30’luk etil alkol Çalkalama 9- Distile su Çalkalama 10-Hematoksilen 5-6 dakika boyama 11-Akarsu Çalkalama 12-Asit-alkol çözeltisi Daldırıp-çıkarma 13- Akarsu Çalkalama 14-Amonyak 30 saniye 15- Akarsu Çalkalama 16-Eozin 3-5 dakika boyama 17- Akarsu Çalkalama 18-% 30’luk etil alkol Çalkalama 19-% 50’ lik etil alkol Çalkalama 20-% 70’ lik etil alkol Çalkalama 21-% 80’ lik etil alkol Çalkalama 22-% 95’lik etil alkol Çalkalama 23-Absolü alkol Çalkalama 24-Absolü alkol Çalkalama 25-Ksilol 30 dakika 26-Ksilol 30 dakika (Bir gece bekletilirse daha iyi şeffaflanır). Asit-alkolün hazırlanışı: % 80’ lik etil alkol 500 cc Hidroklorik asit 5 cc Amonyağın hazırlanışı: Distile su 500 cc Amonyak 5 cc

http://www.biyologlar.com/hematoksilen-eozin-boyama-teknigi

Mikrobiyoloji’nin Tarihçesi

Mikrobiyoloji’nin Tarihçesi

Mikrobiyolojinin konusunu oluşturan canlıların bitkiler ve hayvanlar ortaya çıkmadan milyarlarca yıl önce yeryüzünde olduğunun kanıtı fosil mikroorganizmalardır.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojinin-tarihcesi

Balık Örneklerinin Toplanması ve Tespiti

Fauna tespitiyle ilgili olan sistematik çalışmalarda doğadan balık örneklerinin toplanması çok özen gösterilmesi gereken önemli konulardan biridir. Balıklar, toplanacak tür ve alttürlere bağlı olarak, çok çeşitli alet ve yöntemlerle yakalanabilirler. Bu yüzden örnek toplayacak kişinin herşeyden önce amacına uygun olan alet ve yöntemi saptaması gerekmektedir. Aksi takdirde arazide yapılacak uğraşıların büyük bir kısmı sonuca ulaşmaktan uzak kalacak, dolayısıyla boş yere zaman ve iş gücü sarfedilmiş olacaktır. Balık örneklerinin yakalanmasında kullanılabilecek çok çeşitli yöntemler olmakla beraber, bunların avlama etkinlikleri av ortamındaki çeşitli koşulların durumuna da bağlı kalmaktadır. Bu yüzden, bir taraftan yakalanacak örneklerin çeşitli özellikleri (küçük veya büyük boylu oluşu, bentik veya pelâjik yaşam sürdürmesi, gececi veya gündüzcü karakterde olması v.b.) göz önüne alınırken, bir taraftanda uygulanacak alet ve yöntemin avlama yapılacak ortamın koşullarına uygun olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Örneğin, zemini taşlık, kayalık olan veya çeşitli bitki kökleri bulunan bir su ortamında balık örnekleri yakalamak için ığrıp denilen ağların kullanılması son derece külfetli ve hatalı bir iştir. Zira böyle bir ortamda çekilecek ığrıp, birtaraftan da sürekli şekilde zemindeki engellere takılarak yırtılabilecek, diğer taraftan zemini düzenli şekilde tarayamayacağı için örnek yakalama olasılığı çok düşük olacaktır. Genel olarak balık örneklerinin yakalanmasında kepçe, ığrıp, fanyalı ağ, kör ağ veya galsama ağı, serpme, pinter, olta, elektrik şoku v.b. gibi av aletleri ile çeşitli tipteki dalyan ve tuzaklardan yararlanılmaktadır. Bu alet ve tuzakların dışında etkinlikleri çok fazla olmasına rağmen, doğadaki dengeyi çabuk bozması nedeniyle yasaların izin vermediği bazı yöntemlerde vardır. Örneğin, Sığır kuyruğu, sütleğen v.b. gibi zehirli otlar; Enderin gibi ziraat ilâçları; dinamit, tahrip kalıbı ve sönmemiş kireç gibi patlayıcı maddeler kanunlann yasakladığı başlıca av yöntemleridir. Burada, sadece yasal olan av alet ve yöntemlerinden kısaca söz edilmesi yararlı olacaktır. Örneklerin tespiti Çeşitli av araç ve yöntemleri kullanılarak ortamlarından yakalanan balık örneklerine, araştırmanın amacına uygun şekilde işlem yapılır. Eğer yakalanan örnekler ergin hale gelmiş büyük boylu bireylerden oluşuyorsa, bunların tür ve alttürlerini arazide saptama olanağı vardır, dolayısıyla tanıma amacıyla laboratuvara götürülmeleri gerekmez. Yakalamadan hemen sonra türlerin saptanabildiği bazı durumlarda da örnekler henüz canlılıklarını yitirmeden tekrar suya bırakılabilirler. Arazide tanınmaları güç olan örneklerin daha ayrıntılı incelemeler için laboratuvara götürülmeleri zorunludur. Kendi ortamlarından canlı olarak yakalanan örneklerden ilerideki araştırmalar için yararlanılmak isteniyorsa bunların herşeyden önce dikkatlice öldürülmeleri gerekir. Genellikle balık örneklerinin öldürülmesi, su dışında bırakılarak boğulmalarının sağlanması şeklinde yapılırsa da, canlı örneklerin su dışında uzun süre kalmaları sonucunda, balıkların vücutlarında ölümden dolayı bir sertleşme oluştuğundan böyle örneklere bilahare şekil vermek güç olmaktadır. Bu nedenle özellikle müze materyali olarak kullanılacak örneklerin, bu yöntemle öldürülmeleri pek yararlı olmamaktadır. Balıkların zedelenmeden ve düzgün bir şekilde kalmalarının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden en iyisi, sıvı bir uyuşturucu kullanılmasıdır. Bu iş içinde en uygun anestezik (MS222) olarak bilinen Fenoxiethanol'dür. Canlı olarak yakalanan balıklar bu maddenin 0.001 lik solüsyonunda bırakılarak çok kısa zamanda ve hiçbir zarara uğramadan bayıltılırlar. Bu şekilde bayıltılan örnekler istenilen şekil verildikten sonra ya çok düşük temparatür derecelerinde aniden dondurulur veya uygun fiksatifler içine alınarak uzun süre muhafaza edilirler. Dondurma yöntemiyle tespit edilen örnekler , orijinal renk ve şekillerini daha iyi korumaktadırlar. Bunun için en iyi yöntem, örnekleri gerekli bilgileri taşıyan etiketleriyle birlikte naylon torbalar içersine düzgün bir şekilde ve yüzgeçlerine zarar vermeyecek titizlikte yerleştirip aniden dondurmaktır. Ancak incelenecekleri zaman donmuş materyal çözülür ve üzerlerinde gerekli tetkikler yapılır. Fakat dondurulmuş örnekler, uzun zaman muhafaza edilemezler. Bu açıdan dondurma, özellikle zaman zaman eritilerek incelenmeleri gereken örneklerin saklanmasında geçerli bir yöntem değildir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar için (bilhassa faunistik çalışmalarda) örnekleri çok uzun zaman bozulmadan koruyabilen çeşitli fiksatiflerden yararlanılmaktadır. Bunlar içersinde en iyisi % 4 lük formalin solüsyonudur. Bu solüsyonla örnekleri tespit etmek için herbir balık sığ bir kapta (özellikle mumlu küvette) yan yatırılmalı ve mümkün olduğunca düzgün bir şekil verilmelidir. Yüzgeçlerin açık kalmasını sağlamak için de çok ince böcek iğneleri yardımıyla herbir yüzgeç gergin hale getirilmelidir. Sonra, bu örneklerin üzerini örtecek şekilde % 4 lük formalin solüsyonu ilâve edilir ve bu şekilde birkaç gün bırakılarak sertleşmeleri; dolayısıyla belli şekil kazanmaları sağlanmış olur. Şayet örnekler 30 cm. den daha büyük boylu ise, bunların karın kısımlarından jiletle küçük bir yarık açılır veyahut da anal açıklıklarından bir enjektör yardımıyla % 40 lik formol enjekte edilerek iç organlarının tespiti yapılır ve kokuşması önlenir. Mumlu küvetlerde tutularak belli şekil kazandırılmış olan örnekler devamlı muhafaza için başaşaği olarak kavanozlara yerleştirilir ve kuyruk kısımlarını örtecek şekilde fiksatif doldurulur. Balık örneklerinin devamlı muhafazasında genellikle % 4 lük formalin kullanılırsa da bazen % 70 lik Etil alkol veya % l lik Propilen Fenoxatol çözeltisi de kullanılabilir. Bu prezervatiflerin bulunmadığı hallerde genellikle kolay temin edilen ve daha ucuz olan bazı maddelerden de yararlanmak mümkündür. Bunların başhcalan % 70 lik tuvalet ispirtosu, % 50lik NaCl çözeltisi ve % 100 lük (saf olarak) sirkeden ibarettir. Örnekleri taşıyan herbir kavanozun içinde kurşunkalem veya erimez mürekkeple yazılmış bir etiket bulunmalıdır. Bu etikete ilgili türün adı, toplandığı yer, tarih ve toplayanın adı yazılmaktadır. Özellikle % 70 lik Etil alkol ile yapılan muhafazalarda alkolün uçucu olması nedeniyle zamanla kavanozlarda bir eksilme meydana gelmekte, bu durum örneklerin açıkta kalan kısımlarının, özellikle kuyruk yüzgeçlerinin kurumasına ve bozulmasına neden olmaktadır. Bu türlü eksilmelerin önlenmesinde kavanozların kapaklarına ince bir tabaka halinde vazelin sürülmesi çok iyi sonuçlar vermektedir. Diğer taraftan % 4 îük formalin solusyonundaki çok uzun süreli muhafazalarda, formalinin asidik özelliği nedeniyle örnekler esmerleşmekte ve üzerlerindeki leke ve benekler belirsiz hale gelmektedir. Bu durumu önlemek için de % 4 lük formalin solüsyonunun her 4 litresine bir çorba kaşığı kadar Boraks ilâve edilmesi yararlı olmaktadır. Bu sayede formalinin asidik özelliği bir dereceye kadar giderilmiş olur. Yumurta veya larvalar ya %4 lük formol ya da % 70 lik alkol içeren küçük tüplerde saklanabilir. Her tüp içine gerekli bilgileri taşıyan etiketler konulmalıdır (tür adı, lokalite, tarih, örneklerin taze rengi, habitat, toplayanın adı v.b.). Yumurtaların toplanmasında (özellikle yumurtalarınn kümeli olduğu hallerde) mümkün olduğu kadar bol sayıda örnek almalıdır. Zira, yumurtaların substratuma tutturuluş şekilleri, tanımlamada önem taşıyabilir. Bazen balık türleri, sadece pullarından teşhis edilebilirler. Diğer taraftan, vücudun yanlarından alınmış birkaç sağlam pul yardımıyla hayvanın yaşı ve geçmişine ait bazı bilgiler edinme olanağı da vardır, örneklerden pullar alındığında küçük bir zarf içine konup yassı hale getirilmeli ve sonra kurumaya bırakılmalıdır. Bu şekilde pullar uzun süre saklanabilirler. Zarfın üzerinde tür adı, lokalite, tarih, toplayanın adı, numunenin boyu, ağırlığı ve cinsiyeti yazılmalıdır. Tür tanımı amacıyla alınan pullar temizlenmeli, kuru olarak veya gliserin jeli içinde lam üzerinde preparat haline getirilmelidir. Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların tanınmasında da bazı kemikler (örneğin, Cyprinid'lerin farinks ve Salmonid'lerin Vomer kemikleri) çok yararlı olabilmektedir. Bazı türlerin yaş ve büyümelerine ilişkin bilgilerin elde edilmesinde belli bazı kemiklerin büyük önemi vardır; Percidae ve Esocidae üyelerinin operküler kemikleri gibi. Bütün böyle kemiklerin incelenme ve bunu izleyerek saklanmaları için hazırlanmaları oldukça basittir. Bunun için daima taze ya da dondurulmuş materyal kullanılmalıdır. Zira önceden tespit olmuş materyal bu amaca uygun değildir. Gerekli kemikler ilgili balıktan üzerlerindeki diğer dokularla beraber kesilerek çıkarılırlar. Sonra herbir kemik birkaç dakika çok sıcak suya atılır ve nihayet yumuşak dokuları temizlemek için küçük ve sert bir fırça ile dikkatlice fırçalanır. Kemik tamamen temizleninceye kadar buna devam edilir. Sonra temiz bir kağıt üzerine konarak ılık bir ortamda yavaş yavaş kurumaya bırakılır. Kemiğin çıkarıldığı balığa ait gerekli bilgiler (tür adı, lokalitesi, tarih, toplayanın adı, boy ağırlık ve seks durumu) etiketine yazılır. Toplanan örneklerin tayini yapılırken bazı kuşku uyandıran durumlar varsa o türe ait biraz daha fazla örnek, yukarıda açıklandığı şekilde öldürülüp muhafazaya alınarak incelenmek üzere, toplanmasıyla ilgili tüm verilerle birlikte o konuda otorite sayılan bir ihtiyoloğa gönderilmelidir. Genellikle örneklerin taze olarak posta ile gönderilmesi iyi sonuç vermez, çünkü fikse edilmemiş örneklerin oldukça süratli bozulmaları söz konusudur. Tespit edilmiş örnekleri göndermeden önce örneklerden tespit solüsyonu iyice süzülmeli ve aynı solüsyon ile ıslatılmış nemli tülbent bezine sarılan bu örnekler sonra da bir naylon torba içine yerleştirilmelidir. Bu paketçik, içinde ambalaj materyali bulunan sert bir kutu içine konup, tümü tek bir paket yapılarak gönderildiğinde, örnekler mükemmel bir şekilde alıcısına ulaşmış olurlar.

http://www.biyologlar.com/balik-orneklerinin-toplanmasi-ve-tespiti

FENOLİK BİLEŞİKLER

Bitkiler, yapısında fenol grubu (aromatik halkasında işlevsel bir hidroksil grup içeren kimyasallar) taşıyan çok çeşitli sekonder ürünler üretirler. Bu kimyasallar fenolik bileşikler olarak sınıflandırılır­lar. Bitkisel fenolik’ler yaklaşık 10.000 çeşit bileşiğin yer aldığı kimyasal olarak heterojen bir gruptur. Bazı­ları sadece organik çözücülerde çözünürken, diğerleri karboksilik asit ve glikozitleri sayesinde suda çözü­nürler. Son grup ise büyük, çözünmez polimerlerdir. Kimyasal çeşitliliklerine uyacak şekilde, fenolikler bitkilerde çok farklı roller üstlenirler. Biyosentezleri hakkında kısa bilgi verildikten sonra, fenolik bileşikle­rin başlıca gruplan ve bitkilerde şimdiye kadar bilinen rolleri tartışılacaktır. Bu bileşiklerin çoğu herbivor ve patojenlere karşı savunma bileşikleridir. Diğerlerinin mekanik destek veren, polen ve meyve (tohum) da­ğılımını sağlayan canlıları çeken veya aynı ortamda yetişen rakip bitkilerin büyümesini azaltan işlevleri bulunur. Fenilalanin Birçok Bitkisel Fenolik Bileşiğin Biyosentezinde Ara Üründür Bitkisel fenolikler farklı yollardan sentezlendiklerin- den metabolik anlamda oldukça heterojen bir grubu oluştururlar, iki temel metabolik yol bulunur; şikimik asit ve malonik asit yolları. Şikimik asit yolu pek çok bitkisel fenoliklerin biyosentezine katılır. Malonik asit yolu bakteri ve funguslarda fenolik ikin­cil ürünler için önemli bir kaynak oluşturmakla bera­ber, yüksek bitkilerde daha az önem taşır. Şikimik asit metabolik yolu glikoliz ve pentoz fosfat yolunda oluşan basit karbonhidrat öncülleri aro­matik amino asitlere dönüştürür. Ara ürünlerden biri şikimik asittir ve tüm tepkimeler dizisine, yani meta­bolik yola, ismi verilmiştir. Geniş spektrumlu ve yay­gın kullanımı olan bir herbisit (yabancı ot öldürücü), glifozat (piyasada Roundup adı altında satılmaktadır) bu yoldaki bir basmağı bloke ederek bitkileri öldürür. Bitkiler, funguslar ve bakte­rilere özgü olan bu metabolik yol hayvanlarda bulun­maz. Hayvanlar üç aromatik amino asidi (fenilalanin, tirozin ve triprofan) sentezleyemezler ve bu nedenle hayvansal beslenmede esansiyel (temel) maddelerdir. Bitkilerde en sık rastlanan sekonder fenolik bileşik grupları fenilalaninden türevlenirler. Fenilalanin’den amonyum molekülünün uzaklaşmasıyla sinnamik asit oluşur. Bu tepkimeyi katalizleyen fenila­lanin amonyum liyaz (PAL) bitkisel sekonder metabo­lizmada belki en çok çalışılan enzimdir. PAL, primer ve sekonder metabolizmanın tam ayrılma noktasında bulunduğundan, birçok fenolik bileşiğin oluşumunda önemli bir düzenleyici basamağı katalizler. PAL aktivitesi, düşük beslenme düzeyleri, ışık (fitokromik etki) ve fungus enfeksiyonu gibi çevresel etmenlerin etkisiyle artış gösterir. Kontrol noktasının transkripsiyonun başlangıcı olduğu görülür. Örneğin, fungus bulaşması PAL’ı kodlayan mRNA transkripsi­yonunu tetikler, bitkide PAL düzeyinde bir artış görü­lür ve böylelikle fenolik bileşiklerin sentezi uyarılır. Çoklu PAL-kodlayan genlerin çeşitliliği ve bunlar­dan bazılarının sadece özel dokularda veya belli çevre koşullarında ifade edilmesi, bu enzimin bitkilerde dü­zenlenmesini karmaşık hale getirebilir (Logemann ve ark. 1995). PAL’ın katalizlediği basamaktan sonra ge­len ardışık tepkimeler daha çok hidroksil gruplarının eklenmesine ve moleküler yapıda diğer bazı yer deği­şimlerine yol açar. Trans-sinnamik asit, p-kumarik asit ve türevleri basit fenolik bileşiklerdir ve yapılarında bir benzen halkası; ve üç karbonlu bir yan zincir taşıdıklarından Fenilpropanoit’ler olarak adlandırılırlar. Fenilpropanoitler, bu bölümün ilgili kısımlarında tartışılacak olan daha komplex fenolik bileşiklerin önemli yapı taşlarıdır. Araştırıcılar, yaygın fenolik bileşiklere özgü metabolik yolları saptadıktan sonra, bu yolların nasıl düzenlendiği sorusuna yanıt aramaya yönelmişlerdir. PAL örneğinde olduğu gibi bazı durumlarda özgün enzimler metabolik yolun akışını kontrolde önem taşır. Çeşitli transkripsiyonel faktörler, biyosentetik genlerin promotör bölgelerine bağlanır, transripsiyonu başlatırlar ve bu şekilde fenolik metabolizmada dü­zenleyici işlev görürler. Diğer bazı etmenler ise daha büyük gen gruplarım etkin hale getirirler. Ultraviyole Işık Bazı Basit Fenolikleri Aktifleştirir .Basit fenolik bileşikler vasküler bitkilerde yaygın ola­rak bulunur ve çeşitli işlevler yerine getirirler. Bu ya­pılar aşağıdadır. .Temel felilpropanoit karbon iskelet taşıyan trans- sinnamik asit, p-kumarik asit ve türevleri (örne­ğin kafeik asit) gibi basit fenilpropanoit’ler. .Kumarinler olarak bilinen fenilpropanoit laktonlar (halkasal esterler). Bu yapılarda da fenilpropa­noit iskelet bulunur. .Yan zincirdeki iki karbon atomunun uzaklaşma­sıyla fenilpropanoitler’den kaynaklanan benzoik asit türevleri. Bu türevlerde; C6-C1 iskeleti bulunur. Diğer birçok ikincil üründe olduğu gibi, bitkiler basit fenolik bileşiklerin temel karbon iskeletini kullanarak daha kompleks ürünler oluşturabilirler. Bitküerde, basit yapılı çoğu fenolik bileşik herbivor böceklere ve funguslara karşı savunma öğeleri olarak önemli görevler üstlenirler. Yapısında bir furan halkanın bağlı olduğu için Furanokumarinler adı ve­rilen bazı kumarinler ilgi çekici fototoksisite gösterir­ler. Bu bileşikler ışıkla aktive olana kadar toksik de­ğildirler. Güneş ışığının mor ötesi A (UV-A) bölgesi (320-400 nm), bazı furanokumarinleri ak­tifleştirerek üst-enerjili elektronik düzeye çıkmalarını sağlar. Aktifleşmiş furanoku- marinler DNA’nın çift sarmalına girebilir­ler ve pirimidin bazlarma (sitozin ve timin) bağlanabilirler. Böylelikle transkripsiyon ve onarım mekanizmaları durdurulur. Bu­nun sonucunda hücre ölür. Fototoksik furanokumarinler özellikle Umbelliferae üyelerinde (kereviz, yabani havuç ve maydanoz) bol bulunur. Strese maruz kalmış ya da hastalıklı kereviz bit­kisi bu bileşikleri normalden 100 kat daha fazla taşıyabilir. Hastalıklı veya stres altın­da büyütülmüş kereviz bitkisine dokunan kişilerin derilerinde kızarıkların oluştuğu bilinmektedir. Bazı böcekler, furanokuma­rinler ve diğer fototoksik kimyasallan içe­ren bitkilerde yaşamlarını sürdürebilmede uyum kazanmışlardır. Bu uyum, gün ışığı­nın aktifleştirici dalga boyunu perdeleyen böcek ağları altında veya kıvrılmış yaprak­lar içinde yaşanarak sağlanmıştır. Toprağa Salınan Fenolik Bileşikler Diğer Bitkilerin Büyümesini Kısıtlayabilir Bitkiler yaprakları, kökleri ve çürümüş kısımlarından çevreye çeşitli primer ve sekonder metabolitler salabilir. Bu bileşikle­rin çevredeki diğer bitkileri üzerine etkileri allelopati’ nin araştırma konusudur. Eğer bir bitki toprağa kimyasallar salarak çev­redeki bitkilerin büyümesini azaltabilirse, ışığa, suya ve minerallere erişimi artabilir. Bu durum bitkinin evrimsel uyumunu da artı­rır. Genel anlamda allelopati terimi, bitki­lerin çevredeki diğer bitkilere karşı zararlı etkisini vurgulamak üzere kullanılsa da, kesin tanımında yararlı etkileri de söz ko­nusudur. Basit fenilpropanoitler ve benzoik asit türevlerinin allelopatik aktiviteye sahip oldukları sıklıkla gündeme gelmektedir. Kafeik ve ferulik asitler top­rakta ölçülebilir düzeylere ulaşabilir ve bu bileşiklerin, laboratuar koşullarında, bir­çok bitkinin çimlenme ve büyümesini en­gellediği bildirilmektedir. Bu sonuçlara rağmen, allelopatinin doğal ekosistemlerdeki önemi hala tartış malıdır. Çoğu bilim insanı allelopatinin bitkiler arasın­daki ilişkilerde önemli bir etmen olduğundan kuşku duymaktadır. Zira bu olguyu destekleyen kanıtları elde etmek zordur. Laboratuvarda, bitkiden elde edi­len özütlerin veya saf kimyasalların diğer bitkilerin büyümesini engelleyebileceğini göstermek kolaydır. Ancak asıl sorun, bu kimyasalların toprakta, yeterli derişimlerde bulunarak, diğer bitkilerin büyümesini engellediğini göstermektir. Bunun ötesinde, organik bileşikler çoğu kez toprak partiküllerine bağlanır ve mikroplar tarafından hızla parçalanabilirler. Bu olguyu destekleyecek yeterli kanıtlar olmasa da, zirai alanda uygulanabilirlik potansiyeli allelopatiyi ilgi çekici hale getirmektedir. Yabancı otlar ya da bir önceki yılda hasat edilen bitkilerin kalıntılarının yol açtığı ürün kaybı allepatinin bir sonucu olabilir. Gen Mühendisliği ile yabancı otlara karşı allelopatik özel­lik taşıyan kültür bitkilerinin geliştirilmesi gelecek için ümit verici bir yaklaşımdır. Lignin Oldukça Kompleks Fenolik Makromoleküldür Lignin bitkilerde selülozdan sonra en bol bulunan or­ganik maddedir. Lignin, fenilpropanoit grupların ol­dukça dallanmış bir polimeridir. Hem primer hem de sekonder işlev görür. Bitkilerin hücre çeperlerinde selüloz ve diğer polisakkaritlere kovalent olarak bağlandıklarından özütlenmesi zordur. Bu nedenle ligninin kesin yapısı bilinme­mektedir. Lignin, genelde, üç farklı fenilpropanoit alkolden; koniferil, kumaril ve sinapil alkollerden, meydana gelir. Her üç alkolün öncülü de fenilalanindir ve bu işlemde çeşitli sinnamik asit türevleri oluşur. Fenüpropanoit alkoller polimer yapıya enximlerin işleviyle katılır ve bu arada serbest radikal özellik taşıyan ara ürünler oluşur. Lignindeki bu üç monomerik biri­min oranları bitki türleri, bitki organları ve hatta bir tek hücre çeperi tabakaları arasında bile değişkenlik gösterir. Polimerde, her bir fenilpropanoit alkol birimi arasında sıklıkla çoklu C—C ve C—O-—C bağları bu­lunur. Bu bağlar bir komplekse ve sonuçta üç boyutlu dallanma oluşumuna yol açar. Nişasta, kauçuk ve se­lüloz gibi diğer polimerlerden farklı olarak, lignin bi­rimleri basit ve tekrarlı diziler halinde birbirlerine bağ­lanmazlar. Bununla beraber, son bir araştırmaya göre lignin biyosentezi esnasında bir rehber protein her bir fenilpropanoit birime bağlanabilir ve böylece büyük, tekrarlı bir birim oluşmasını yönlendiren yapısal bir iskelet kurulmasını sağlayabilir. Lignin, başta ksilem trakeitleri ve odunsu boru elemanları olmak üzere, çeşitli iletim ve destek doku hücrelerinin çeperlerinde bulunur. Başlıca sekonder çeperde birikmekle beraber, ortamda zaten mevcut olan selüloz ve hemiselülozla sıkı temasın sonucu primer çeper ve orta lamelde de bulunabilir. Ligninin mekanik sertliği iletim dokusunu ve gövdeleri güçlen­dirir, yukarı doğru büyüme sağlar ve negatif basıncın dokuda oluşturacağı her hangi bir çökmeye yol aç­maksızın, su ve minerallerin ksilem yoluyla iletilmesi­ne izin verir. Suyu ileten dokuda böylesine anahtar bir bileşen olması, lignini, ilkel bitkilerin karasal ortamda kolonileşmesini sağlayan en önemli uyumsal değer­lerden biri haline getirmiş olmalıdır. Mekanik desteğin yanı sıra, lignin bitkilerde önemli koruyucu işlevlere sahiptir. Fiziksel katılığı hayvanların beslenmesinde caydırıcı rol oynarken, kimyasal dayanıklılığı herbivorlar için lignini sindiril­mez hale getirir. Lignine bağlanan selüloz ve proteinin sindirimi de azalır. Odunlaşma patojenlerin büyüme­sini engeller ve enfeksiyon ya da yaralanmaya karşı sık verilen bir yanıttır. Başlıca Dört Flavonoit Grubu Bulunur Flavonoitler bitkisel fenoliklerin en büyük sınıfların­dan biridir. Bir flavonoitin temel karbon iskeletinde toplam 15 karbon bulunur. Bunlardan 12′ si altışarlı diziler halinde iki aromatik halkada yer alır. Geri ka­lan 3 karbonlu köprü bu halkaları birleştirir. Bu yapı iki ayrı biyosentetik yoldan kökenlenir. Bunlar; şikimik asit ve malonik asit yollarıdır. Flavonoitler, öncelikle üç karbonlu köprünün oksidasyon derecesi esas alınarak, farklı gruplar halinde sınıflandırılabilirler. Burada, dört ana flavonoit grubundan söz edilecektir. Bunlar; antosiyaninler, flavonlar, flavonoller ve izoflavonlardır. Temel flavonoit karbon iskeleti pek çok bağlı grup içerebilir. Hidroksil grupları genelde yapıda 4.,5. ve 7. pozisyonda bulunmakla beraber, diğer pozisyonlarda da yer alabilmektedir. Pek çok flavonoit doğal olarak glikozit formları halinde bulunduklarından şekerler de çok yaygın görülen bağlı gruplardır. Hem hidroksil gruplar hem de şekerler flavonoitlerin suda çözünürlülüğünü artırır. Buna karşılık metil esterler, yeniden düzenlenmiş izopentil birimler gibi diğer bağlı gruplar ise bu kimyasalları lipofilik (hidrofobik) hale getirir. Çeşitli flavonoit türleri, pigment oluşumu ve savunma da dahil, bitkilerde çok farklı iş­levler yerine getirirler. Antosiyaninler Hayvanları Cezbeden Renkli Flavonoitlerdir Avcı-av ilişkisinin yanı sıra, bitkiler ve hayvanlar ara­sında karşılıklı bağımlılığa dayalı (mutualistik) birlik­telikler de vardır. Nektar veya meyve özü almanın kar­şılığında, hayvanlar, bitkilerin polen ve tohumlarının taşınmasında aracılık yaparak çok önemli hizmetlerde bulunurlar. Görsel ve kokusal sinyaller yayma yoluyla hayvanların çiçek ve meyvelere doğru yönlendirilme­sine yardım eden sekonder metabolitler böylelikle bit­ki- hayvan etkileşimlerinde rol oynarlar. Bitkilerde renkli pigmentler iki ana grupta topla­nırlar; karotenoitler ve flavonoitler. Karotenoitler, daha önce de değinildiği gibi, sarı, turuncu ve kırmızı ren­gi veren terpen yapıda bileşiklerdir ve aynı zamanda fotosentezde yardımcı pigmentler olarak iş görürler. Flavonoitler ise fenolik bileşiklerdir ve çok çeşitli, renk verici kimyasalları içerir. Antosiyaninler, bitkilerin çeşitli kısımlarında görülen kırmızı, pembe, mor ve mavi renklerin pek çoğunun oluşumundan sorumludur. Pigment oluş­turan flavonoitlerin en yaygın gurubudur. Çiçek ve meyvelere renk vererek, hayvanların yönelmesini sağlarlar ve böylelikle tozlaşma ya da tohum dağılı­mında yaşamsal önem taşırlar. Antosiyaninler 3. po­zisyonda ya da bazen bir başka yerde şeker gruplan içeren glikozitlerdir. Şeker gruplan içermeyenlere antosiyanidinler adı verilir. Antosiyanidin’in B halkasındaki hidroksil ve me­til gruplarının sayısı, ana iskelete esterleşmiş olarak katılan aromatik asitlerin bulunup bulunmaması ve bu kimyasalların depolandığı hücre vakuolünün pH’sı gibi birçok faktör antosiyanin ren­ginin oluşumunu etkiler. Antosiyaninler şelat yapıcı metal iyonları ve flavon kopigmentleri ile birlikte çok moleküllü (supramoleküler) kompleksler halinde de bulunabilirler. Günçiçeği (Commelina communis) bitkisi mavi pigmenti altı antosiyanin molekülü, altı flavon ve iki magnezyum iyonu içeren büyük bir kompleks­tir. Antosiyanin renklenmesini etkileyen çeşitli faktör­ler ve karotenoitlerin olası varlığı birlikte düşünüldü­ğünde, doğada neden bu kadar çeşitli tonlarda meyve ve çiçek renginin bulunduğu şaşırtıcı olmamalıdır. Çiçek renginin evrimi seleksiyon baskılarının etkisiyle yönlendirilmiş olabilir. Bu baskılarda, çoğu kez renk tercihleri farklı olan ve tozlaşmada aracı olan canlılar­da etkin role sahiptir. Renk, tozlaştırıcıların çiçeğe doğru çekilmesinde kullanılan sinyallerden sadece birisidir. Bunun dı­şında, uçucu kimyasallar ve özellikle monoterpenler çoğu kez çekici kokular yayarlar. Flavonoitler Ultraviyole Işığının Zararına Karşı Koruyucu İşlev Görebilir Flavonlar ve flavonoller, çiçeklerde bulunan diğer iki ana flavonoit grubudur. Bu fla­vonoitler, genellikle ışığın genellikle daha kısa dalga boylu olan spektrumunu soğurduklarından gözle görülmezler (oysa antosiyaninler ışığın daha uzun dalga boylarmı soğururlar ve bu nedenle gözle görülürler). Ancak, arılar örneğinde ol­duğu gibi, insanlara göre daha kısa dalga UV ışınlarını algılayabilen böcekler çekici işaretler olarak flavon ve flavonollere yanıt verebilirler. Çiçekte yer alan flavonoller çoğu kez çizgiler, benekler veya iç içe daireler halin­de simetrik desenler oluştururlar. Bu desenlere nektar kılavuzları adı verilmektedir. Bu desenler böcekler için dikkat çekici olabilir ve böylelikle polen veya nektarın yerini göstermede yardımcı oldukları düşünülmektedir. Flavonlar ve flavonollerin varlığı sadece çiçekler­le sınırlı değildir. Tüm yeşil bitkilerin yapraklarında da bulunabilirler. Flavonoitlerin bu iki grubu yaprak ve gövdelerin epidermis tabakafarında birikirler. UV- B bölgesindeki ışığı (280-320 nm) güçlü bir şekilde soğururken, görünür dalga boylarının (fotosentetik olarak aktif) dokunulmadan geçmesine izin verirler. Böylelikle hücrelerin aşırı UV-B radyasyonundan ko­ruma işlevi görürler. Ayrıca, daha fazla UV-B ışığına maruz kalan bitkilerde flavon ve flavonol sentezlerin­de artış görülür. Kalkon sentaz enzimi eksikliği olan Arabidopsis thaliana mutantlarında flavonoitler üretilemez. Flavo­noitlerin eksikliği nedeniyle, bu bitkiler yaban tiplere göre UV-B radyasyonuna daha duyarlıdırlar ve nor­mal koşullar altında daha zayıf büyüme sergilerler. UV ışınlarından korunduklarında ise, tekrar normal büyümeleri sağlanır. Arabidopsis’ te ayrıca bir grup basit fenilpropanoit esterleri de UV ışınlarından korumada önemlidir. Flavonoitlerin diğer bazı işlevleri de son yıllarda ortaya çıkarümıştır. Örneğin, baklagil bitkilerin köklerinden toprağa salınan flavonlar ve flavonoitler azot fikse eden simbiyontlarla bitkiler arasında kurulan ilişkiye aracılık yaparlar. Ayrıca 19. Bölüm da değinileceği gibi, polar öksin taşınmasında düzenleyici olarak işlev görmele­rinden dolayı flavonoitlerin bitki gelişiminde düzenle­yici rol oynadıkları gösterilmiştir. İzoflavonoitler Antimikrobiyal Aktiviteye Sahiptir İzoflavonoitler (ya da izoflavonlar) bir aromatik hal­kanın (B halkası) pozisyonunda yer değişiminin ol­duğu bir flavonoit grubudur. İzofla­vonlar baklagillerde bol bulunurlar ve çeşitli biyolojik aktivitelere sahiptirler. Bazıları (örneğin rotenoitler) böcek öldürücü, diğerleri ise anti-östrojenik etkilere sahiptir. Örneğin, izoflavonoitlerce zengin yoncayı yiyen koyunlarda kısırlık sık karşılaşılan bir olgudur. Üç boyutlu yapısı steroitlere benzerlik gösteren halkasal sistemi sayesinde, izoflavonoitler östrojen reseptörlere bağlanabilmektedir. izoflavonoitler soya fasulyesinde gözlenen antikanser (kanser önleyici) özelliklerin de sorum­lusu olabilir. Son birkaç yıldır, izoflavonoitlerin en iyi bilinen rolleri fitoaleksin özellik­lerinde yattığı anlaşılmıştır. Fitoalek- sinler, bakteriyel ya da fungal enfeksi­yonlara yanıt olarak bitkiler tarafından sentezlenen ve patojenlerin daha fazla yayılmasına engel olan antimikrobi­yal (mikrop öldürücü) kimyasallardır. Fitoaleksinler bu bölümde daha sonra ayrıntılı olarak incelenecektir. Tanenler Herbivorların Beslenmesini Engeller Ligninlerin yanı sıra, savunucu özellik­teki ikinci bir bitkisel fenolik polimer sınıfını tanenler oluşturur. Tanen keli­mesi ilk kez, tanning (sepileme, tabak­lama) olarak bilinen derinin işlenmesi sırasında, hayvan postunun işlenmiş deri haline dönüştüren kimyasallar için kullanılmıştır. Tanen hayvan postun­daki kollajen proteinlere bağlanarak sıcaklığa, suya ve mikroorganizmalara karşı direnci artırır. Tanenler ikiye ayrılır; kondanse ve hidrolizlenebilir tanenler. Kondanse tanenler flavonoit birimlerin polimerleşmesiyle oluşan bileşiklerdir. Odunsu bitkilerde sıkça bu­lunurlar. Güçlü asitlerle muameleleri sonucunda çoğu kez antosiyanidinleri oluşturduklarından, bazen pro-antosi- yanidinler olarak da adlandırılırlar. Hidrolizlenebilir tanenler ise, başta gallik asit ol­mak üzer fenolik asitleri ve basit şekerleri içeren hete­rojen polimerlerdir. Kondanse tanenlere göre daha küçüktürler ve kolaylıkla hidrolize edile­bilirler. Bunun için sadece seyreltik asidin bile yeterli olabilir. Pek çok tanenin molekül ağırlığı 600 ile 3000 arasındadır. Tanenler genelde toksik özelliktedirler. Herbivor canlıların yiyeceklerine katılması durumunda o canlı­ların büyüme ve hayatta kalma şanslarını önemli ölçü­de azaltırlar. Buna ek olarak, tanenler birçok hayvanın bitkileri besin olarak kullanmasının engellerler. Örne­ğin memelilerden sığır, geyik ve kuyruksuz maymun­lar yüksek tanen içeriği olan bitki veya bitki kısımla­rından özellikle kaçınırlar. Örneğin olgunlaşmamış meyvelerde çoğu kez tanen içeriği çok yüksektir ve yoğunlaşma hücrenin dış çeperlerinde görülebilmek­tedir. İlginç olanı, insanların tadı yeterince buruk olan, elma, böğürtlen ve kırmızı şarap gibi tanen içeren yiyecekleri çoğu kez tercih etmeleridir. Son zamanlar­da, kırmızı şaraptaki polifenollerin (tanenlerin) kan damarlarım daraltan bir sinyal molekülün, endotelin-1 in, oluşumunu engellediği gösterilmiştir. Şarap tanenlerinin bu etkisi sıkça sözü edilen kırmızı şarabın sağlık açısından yararlarının, özellikle ölçülü kırmızı şarap tüketimine bağlı olarak kalp hastalığı riskinde görülen azalmanın, nedenini açıklayabilir. Bazı özgün polifenollerin ölçülü olarak tüketil­mesi insan sağlığı için yararlı olabilir. Ancak pek çok tanenin savunma özelliği toksisitelerinden kaynakla­nır. Bu toksisite, herhangi bir özgünlük aranmaksızın, proteinlere bağlanabilme yeteneklerine dayandırıl­maktadır. Bitkisel tanenlerin herbivor canlıların sindi­rim sistemindeki proteinlerle kompleks oluşturduğu uzun zamandır düşünülen bir olgudur. Tanenlerin hidroksil grupları ile proteindeki elektronegatif bölge­ler arasında gerçekleşen hidrojen bağları ile bu komp­leks oluşur. Son bulgulara göre ise tanenler ve diğer fenolikler besinsel proteinlere kovalent olarak da bağlanabil­mektedir. Çoğu bitkinin yaprağında bu­lunan enzimler, herbivorların sindirim sistemlerinde fenolik bileşikleri oksitleyerek ilgili kinonlan oluştu rurlar (Felton ve ark 1989). Kinonlar oldukça tepken elektrofilik moleküllülerdir ve proteinlerin nükleofilik (—NH, ve —SH) grupları ile kolayca tepkimeye gire­bilirler. Protein-tanen bağlanma mekanizması ne olur­sa olsun, bu durum herbivor canlıların beslenmesinde olumsuz etki yaratır. Tanenler herbivorların sindirim enzimlerinin işlevsiz kılabilirler, tanenler ve bitkisel proteinlerden oluşan kompleks kümeler oluşturabilir­ler ve böylece bitkisel proteinlerin sindirimini zorlaş- tırabilirler. Tanence zengin bitkilerle beslenme alışkanlığı olan herbivorların bu maddeleri sindirim sistemlerin­den uzaklaştıran bazı ilginç adaptasyonlara sahip ol­dukları görülür. Örneğin, kemirgen ve tavşanlar gibi, bazı memeliler tanenlere yüksek özgünlük gösteren, %25-49 gibi büyük oranda prolin içeren tükürük pro­teinleri üretirler. Yüksek oranda tanen içeren besinin tüketilmesiyle bu proteinlerin salmımı uyarılır ve ta­nenlerin toksik etkileri büyük ölçüde azaltılır (Butler 1989). Yüksek prolin içeriği bu proteinleri oldukça esnek, açık konformasyonlu ve yüksek oranda hidro- fobik hale getirir. Tüm bu özellikler tanenlere bağlan­mayı kolaylaştırır. Bitkisel tanenler ayrıca mikroorganizmalara kar­şı savunma işlevi de görürler. Örneğin, birçok ağacın cansız odunu, fungal ve bakteriyel çürümeyi engelle­yen, yüksek derişimlerde tanen içerir.

http://www.biyologlar.com/fenolik-bilesikler

İNCE YAYMA KAN PREPARATININ GİEMSA BOYASI İLE BOYANMASI

1.Preparat kan yayılan tarafı üste gelecek şekilde kurutulur. 2.Önce metil alkol ile fikse edilir.Damlalıklı şişe içinde bulunan metil alkol preparatın kan yayılan yüzünü tamamen kaplayacak şekilde dökülür. 2-3 dk’lık süre sonunda metil alkolün preparatın üstünden küvet içine dökülerek havada kurutulması gerekir. 3.Metil alkol ile fikse edilmiş ve boya köprüsü üzerine konulmuş preparat boyanmaya hazır hale gelmiştir. Bu sırada dikkat edilecek en önemli özellik preparatın kan yayılan tarafının yani boyanacak yüzünün üstte bulunmasıdır. Bunu anlamak için bir iğne veya pens ucu veya tırnak ucu ile kan üzerine küçük bir çizgi çizmek yeterlidir. 4.Boyanmaya hazır ,boya köprüsü üzerine konmuş preparatı Giemsa ile boyanır. Alkol ile tesbit edilmiş olan lam üzerindeki preparatı tamamen örtecek şekilde dökülür ve 30 dk bekletilir. 5.Boyanın fazlası musluk suyuna birkaç kez daldırılıp çıkarılarak veya dik tutularak uzaklaştırılır. 6.Yayma havada kurutulduktan sonra mikroskopta incelenebilir.

http://www.biyologlar.com/ince-yayma-kan-preparatinin-giemsa-boyasi-ile-boyanmasi

TRANSFORMASYON

Transformasyon rekombinant DNA teknikleri kullanılarak hücre dışı uygulamalar ile farklı bir genotipten hücre genotipine doğrudan bir modifikasyon işlemidir. Transformasyon terimi genel olarak ekzogenik DNA’nın hücre içine alınıp hücre genetiği ile bütünleşmesi anlamına gelir (Şekil 1). Transformasyon işlemine başlamdan önce ilgilenilen gen bölgesi plazmid vektör ile ligaz enzimi aracılığıyla birleştirilir. Bu işleme ligasyon adı verilir (Şekil 2). Genellikle nükleik asitler, örneğin plazmidler kendiliğinden bakteri hücrelerinin içine giremezler bunun için uyarıcı bir etki gereklidir. Bu yüzden transforme olacak hücre membranlarının daha önceden düzenlenmesi gereklidir. Kompetan hücre olarak da ifade edilen transforme olacak hücreler kalsiyum klorür ile uyarılır ve hücre membranları ilgilenilen geni içeren plazmid vektörü hücre içine alabilecek şekilde düzenlenir. Transformasyon İçin Gerekli Malzemeler 1. Buz kabı 2. Su banyosu ya da inkübatör 3. Saat 4. Otoklavlanabilir atık kabı 5. Yaklaşık 100-200 μl kompetan hücre 6. Sıvı besiyeri 7. Rekombinant plazmid DNA 8. 1.5 ml ependorf tüpleri 9. Mikropipet seti ve uygun steril uçlar Kompetan hücreler hassas olduğu için çalışma dikkatli yapılmalıdır. Çalışma buz üzerinde yapılmalı ve hücreler vortekslenmemelidir. Pipetleme işleminde ise büyük hacimli uçlar ile pipetaj yapılmalıdır. Kompetan Hücrelerin Transformasyona Hazırlığı 1. Hazırlanan kompetan hücreler genellikle -86 oC’de ya da sıvı azotta saklanır. Düşük sıcaklıkta bekleyen kompetan hücreler buz üzerinde 15 dakika boyunca eritilir Rekombinant DNA’nın Kompetan Hücrelere Bağlanması 2. 10 μl transforme edilen plazmid (yaklaşık 1-10 ng DNA içermelidir) kompetan hücre ( 100- 200 μl ) üzerine eklenir ve hafifçe karıştırılır. 3. 30 dakika buz üzerinde inkübasyon yapılır (Şekil 4). Bu aşamada transforme olan plazmid DNA’sının hücreye yapışması sağlanır. Isı Şoku 4. Buz üzerinde inkübasyonu yapılan kompetan hücreler 42OC’de bir ya da iki dakika bekletilir, Bu aşamada tüp karıştırılmamalıdır. Isı şoku olarak ifade edilen hücrelerin yüksek sıcaklıkta bekletilmesi hücre membranlarındaki fosfolipidlerin hareketlerini sağlar. 5. Isı şoku işleminden sonra kompetan hücreleri içeren tüpler hücreleri korumak için hızlıca buz üzerine alınır. 6. Hücreler buz üzerinde beş dakika bekletilir. Kompetan Hücrelerin Toplanması 7. Hücrelerin buz üzerinde 5 dakika inkübasyonundan sonra herhangi bir antibiyotik içermeyen besiyeri (1 ml) hücrelere eklenir. 8. Hücreler ve besiyeri karıştırılır. Hücreleri ısı şokundan etkilenmeden toplamak için antibiyotik içermeyen besiyeri kullanılır. Hücreler besiyeri ile karıştırıldığında stres durumu ortadan kalkar. Daha sonra hücreler içlerine aldıkları ilgilenilen geni içeren plazmidleri sentezlemeye başlar. Sentezlenen plazmidler bölünen hücrelere aktarılır. 9. Besiyerindeki hücreler 37°C’de inkübe edilir. İlk 15 dakika hücreler karıştırılmaz (Şekil9). 10. Daha sonra 45 dakika 600 rpm’de inkübasyon yapılır. Hücrelerin antibiyotik içermeyen besiyeri ile bir saat inkübasyonundan sonra, hücreler antibiyotik direncine hazırdır. Mavi-Beyaz Tarama ile Antibiyotik Seçimi 11. Kimyasal olarak uyarılan kompetan hücrelerin transformasyon oranı genellikle düşüktür. Bu oran genellikle 1/10.000’in üzerinde değildir. Bu yüzden plazmid içeren bakteriyel hücrelerin seçilimine ihtiyaç duyulur. İlgilenilen geni içeren (transforme olan) plazmid DNA içeren hücrelerin seçimi antibiyotik direncine göre yapılır. Birçok E. coli soyu antibiyotiklere hassastır. Manipülasyon ya da klonlama için kullanılan plazmid DNA’lara antibiyotik direnç geni gen mühendisliği kullanılarak eklenmiştir. Plazmid DNA’lar içerdikleri antibiyotik direnç özelliğinden dolayı antibiyotik içeren besi ortamında antibiyotiğe direnç gösterdikleri için içinde bulundukları kompetan bakteri hücresi hayatta kalacaktır. Fakat plazmidi almayan kompetan hücreler antibiyotik direnci kazanamadıkları için öleceklerdir. Rekombinant plazmidleri (ilgilenilen gen bölgesi ligasyon olan) ve rekombinant olmayan plazmidlerden (ilgilenilen gen bölgesini içermeyen) belirlemek için plazmid vektörün çoklu klonlama bölgesine (MCS) ‘’β-galactosidase’’ geni eklenmiştir. LacZ geni olarak da bilinen β-galactosidase geni laktozun parçalanmasını katalizler. Eğer ilgilenilen gen plazmidin çoklu klonlama bölgesine bağlanmışsa bu durumda LacZ geninin bütünlüğü bozulacağı için besiyerinde bulunan laktoz parçalanmayacaktır. 12. Transforme hücrelerin seçiminde antibiyotik kullanımının yanında iki kimyasala daha ihtiyaç duyulmaktadır.  IPTG (isopropylthiogalactoside)  X-gal (5-bromo-4-chloro-indolyl-β-D-galactopyranoside). IPTG β-galactosidase geni için bir uyarıcıdır. Bunun anlamı eğer ortamda IPTG varsa enzim sentezlenir. X-gal ise renksiz, kromojen bir maddedir ve laktoz analoğu olarak kullanılır. Bu madde β-galactosidase geni sentezlendiği zaman oluşan enzim ile parçalanır ve mavi renk oluşur. Transforme olmayan hücreler antibiyotik direnci içermediklerinden dolayı antibiyotikli besiyerinde hayatta kalamazlar. Plazmid çeren fakat ilgilenilen geni içermeyen plazmidi bulunduran hücreler antibiyotik direncine sahiptir. Bu yüzden antibiyotikli besiyerinde hayatta kalırlar. Fakat çoklu klonlama bölgelerindeki LacZ geninin bütünlüğü bozulmadığı için ortamda bulunan X-gal maddesini parçalar ve mavi renk açığa çıkar. Fakat ilgilenilen geni içeren Plazmid DNA’daki LacZ gen bütünlüğü bozulduğu için X-gal maddesini parçalayacak enzim sentezlenmez ve böylelikle hücreler mavi renk oluşturmaz, beyaz renkli kalırlar. Rekombinant Hücrelerin Seçimi için Gerekli Malzemeler 1. Steril kabin 2. Gaz ocağı 3. Mikropipet 4. Steril uçlar 5. Yayma spatulası 6. % 70 etanol 7. Besiyerinde bulunan transforme olan hücreler 8. Antibiyotik ve mavi-beyaz koloni seçimi için IPTG ve X-gal içeren katı besiyeri 9. Otoklavlanabilir flask ve atık kabı 10. Bakteri peletlerini çökeltmek için kullanılan santrifüj 11. İnkübatör Hücrelerin Katı Besiyerine Aktarılması 13. Antibiyotik ve mavi-beyaz koloni seçimi için IPTG ve X-gal içeren katı besiyerine hücrelerin aktarılması; a. Steril spatula %70 etanol ile temizlendikten sonra ateşe tutularak alkolün yanması sağlanır. b. Daha sonra spatulanın soğuması beklenir. c. 100 μl hücre süspansiyonu nütrient agar üzerine yavaşça aktarılır. d. Bakterileri agarın yüzeyine yaymak için soğumuş spatula kullanılır. e. Hücrelerin aktarıldığı plate katı besiyeri içeren taraftan etiketlenir. Katı Besiyerindeki Hücrelerin İnkübasyonu 14. Hücreleri içren plate’ler oda sıcaklığında bekletilerek hücre süspansiyonunun tamamını alması sağlanır. 15. Daha sonra plate’ler ters çevrilerek 37 °C’de inkübe edilir. Transforme olan hücreler 12-18 saat sonra gözükür. Oluşan Hücre Kolonilerinden Mavi-Beyaz Klon Seçimi 16. İnkübasyon sonrası plate içinde hayatta kalan bakteriler besiyerinde bulunan antibiyotiğe direnç gösteren bakterilerdir. Bu bakterilerde antibiyotik direnci olduğu için plazmid içermesi gerekmektedir. 17. Bu içerdikleri plazmidlerin transforme olduğunu anlamak için mavi-beyaz hücre seçimi yapılmalıdır. Plate üzerinde bulunan mavi kolonilerde X-gal parçalandığı için enzim sentezlenmesi gerekmektedir. Enzim sentezlenen plazmidin LacZ gen bütünlüğü bozulmadığı için istenilen geni alması mümkün olmaz. Oluşan beyaz kolonilerde ise X-gal parçalanmadığı için renk değişimi olmamıştır. Bunun nedeni X-gal kimyasalını parçalayacak olan enzimin sentezlenmemesidir. 18. Bu enzimin sentezlenmemesi için LacZ gen bütünlüğünü bozacak ilgilenilen genin plazmide ligasyon olması gereklidir. Böylelikle çoklu klonlama bölgesinde bulunan LacZ geninin bütünlüğü bozulacak ve galaktozidaz enzimi sentezlenmediği için X-gal parçalanmayacak bunun sonucunda da hücre kolonilerinde renk değişimi gözlenmeyecektir.

http://www.biyologlar.com/transformasyon

HETEROSİKLİK BİLEŞİKLER

Doğal bileşiklerdeki bu stabl, düz zincire dönüşmesi pek kolay olmayan, en az benzen halkası kadar sağlam ve halka yapısında C yanında N, O veya S atomları da bulunan madde grubuna hetreosiklik bileşikler adı verilir. Heterosiklik poliketidler arasında purin ve pirimidinden tiyofen – vitamin B12, gibi maddeler yanında , klorofil a yapısındaki pirol, triptofan ve pirolinin yapısındaki pirolidin, vitamin B1 ve penisilinlerin yapısındaki tiazol, triptofan ve IAA yapısındaki indol, CoA ile NAD bileşimindeki purin, morfinin yapısındaki tetrahidrofuran, penisilinlerin yapısındaki tiyazol gibi birçok önemli halkasal yapı bulunur. Halkalardaki atomlar C dışındaki atoma 1 numara verilerek numaralandırılır ve bu şekilde tek bir heteroatom varsa izomerler a -, b -, g - şeklinde ayırt edilir. Önemli poliketid örneklerinden biri olarak diplosporin mikotoksinin metionin amino asidinden gelen 5 asetat ünitesinden oluşan bir pentaketid olduğu belirtilebilir. Bu sentez Aspergillus melleus’da aspiron ve asperlakton metabolitleri ile yürümektedir. Kemotaksonomik önemi olan maddelerden antrakinonlar gene asetat / mavelonat ürünü oktaketidlerdir. Toksinlerden asteltoksin ise çift propionat öncü molekülüne 8 mavelonatın eklenmesi ike oluşan bir dekaketiddir. Aflatoksinler de heksanoat veya asetat öncüsüne 9 malonat eklenmesi ile oluşan dekaketidlerdir. Gene önemli madde gruplarından tetrasiklinler grubu antibiyotikler de dekaketid grubu maddelerdir. BİTKİ ASETİLENLERİ Doğal asetilenlerle birlikte onların öncüleri olan doymamış n C 2n asitleri sınıflandırıldığında da bir çok ilişki ortaya çıkar: Fungide C8 - C11 aralığında ve C10 ağırlığı görülen, Compositae’de C10 - C18 aralığında ve C14 ağırlığı olan, ilgili diğer taksonlarda ise C18 ağırlıklı ve C12 - C18 aralığında asitlerin yer aldığı gözlenir. Ortalama duruma bakıldığında kısa zincirlerin en yüksek oranda doymamış, uzun zincirlerin ise tümüyle doymuş CH2 grubu içerdiği görülür. Bu durumun da biyogenetik bir açıklaması olmalıdır, çünkü zincir uzunluğu ile doymuş bağların yerleri biyogenetik karakterlerdir ve zincir kısa olduğunda ele alınabilecek karakter olarak bağların konumları kalmaktadır. Dahlia türlerinde C16 asitlerin indirgenme ürünleri olan dört alkol bulunmuştur. Müşterek özellikleri cis-CH=CH.CH2. C= C nadir rastlanan grubuna sahip olmalarıdır. Krepenenik asidin konjuge desaturasyonu ve b-oksidasyonu ürünüdürler. Bunlardan iki C16 alkol konjugedirler ve diğer iki C18 alkolün dönüşmesi ile oluşurlar. b-oksidasyonla tümü de bazı ilgili türlerde bulunan ve Compositae için önemli bir karakter olan C14 bileşiklerine dönüşebilir. Benzeri tablolar Hyemenomycetes yüksek funguslarında de görülür, en uzun asit zincirleri C12 - C14 olup, öncüsü oldukları metabolitler C11 - C14 uzunluğundadır. Biyogenetik İnceleme Yöntemi En yaygın şekilde kabul gören yöntem 14 C ile etiketlenmiş linoleik asit veya diğer bir öncünün hangi ara ürünler üzerinden hangi asetilene dönüştüğünü inceleyerek dehidrojenasyon ve zincir kısalmasını izlemektir. TERPENLER ve STEROLLER: TAKSONOMİ ve BİYOGENETİKLERİ İzopren yapıtaşı nedeniyle İzoprenoidler de denen terpenler bitki ve hayvanlar aleminde bol bulunan ve 2 - 8 adet C5H8 izopren biriminin tekrarından oluşan maddelerdir. Birçoğu hidrokarbonsa da alkol, eter, aldehit ve keton ile asidik karakterleri hakim olanlar da önemli yer tutar. Antiseptik olan terebentin yağının kimyasal yöntemle elde edilmesindeki kullanımları iyi bilinir, kauçuk ve benzeri küçük moleküllü doğal bazı maddelerin termal bozunma ürünü izoprendir. Artemisia ketonu adı verilen doğal madde de yaygın bilinen üyelerindendir. Doğal olarak serbest bulunmayan izopren yapıtaşının moleküldeki tekrar sayısına göre sınıflandırılırlar: İki izopren biriminden oluşan ve halkalı veya uzun zincirli olan Monoterpenler – C10, gevşek bağlı olduğundan düz zincirli forma dönüşebilen bisiklik Seskiterpenler - C15, Hem halkalı, hem de düz zincirli veya her iki formdaki izoprenleri içerebilen 4 üniteli Diterpenler - C20, Steroidlerle yakından ilgili olup 6 birim içeren Triterpenler - C30 ve 5 üniteli Sesterpenler - C25 ile 2000 izoprenli doğal kauçuğun dahil olduğu Politerpenler. Turunçgil meyvası kabuklarında bulunan limonen, çam yapraklarında ve zamkındaki a - pinen monoterpenlerin en çok tanınanlarındandır. Seskiterpenlerden kereviz yağı, b - selinen, ardıç ve sedir yağı, kadinen ve vadi zambağından elde edilen farnesol en yaygın bilinen bazı maddelerdir. Provitamin A, yani b - karoten en iyi bilinen bir diterpendir. TERPEN BİYOSENTEZİ Öncü maddeleri olan mevalonik asit asetik asidin CoA aktivasyonu aracılığı ile asetoasetik aside katılması ürünüdür. MVA gene asetik asidin CoA varlığındaki katılma ürünü olan b-hidroksi-b-metilglutarik asidin indirgenmesi ile de oluşabilmektedir. Özet olarak izoprenlerin doğrusal şekilde birleşmesi ile 10 C’lu jeraniyol, ondan 20 C’lu farnesol ve ondan da 30 C’lu skualen ve benzerleri, bu temel terpenlerden de halkalanma ve yeniden düzenlenme tepkimeleri ile diğer terpenler meydana gelir. MVA terpenler ve sterollerin sentezi dışında metabolik kullanımı olmayan, ancak büyüme inhibitörü ABA öncüsü de olan bir maddedir. Kaynak: ForumPaylas.net [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Lösinden de izo - valeril CoA veya b - metilkrotonil - CoA, b - metilglukatonil - Coa üzerinden sentezlenebilir. Daha sonraki aşama ise enzimatik fosforilasyon tepkimeleri ile ATP, MVA-fosfokinazın katalizlemesi ile MVA- 5 - fosfat ve – 5 - pirofosfat oluşumudur. En sonunda da pirofosfat fosforik asitle CO2 eliminasyonu sayesinde stabilize olur ve tüm terpenoidlerin yapısal birimi olan “aktiv izopropen” adını alır. Terpenlerin aralarındaki bağlanma izopentenil – pirofosfat - izomeraz aracılığı ile yürür. Enzimin etkisi ile izopentenil pirofosfatın dimetilallil pirofosfata dönüşmesinden sonra bitki terpenlerinin kaynağı olan jeranil pirofosfat oluşur. Monoterpenler jeranil pirofosfatın halka oluşturması, farklı bir düzenlemeye gitmesi veya oksitlenmesi ürünüdürler. İkinci bir izopentenil pirofosfatın katılması ile farnezil pirofosfat üzerinden seskiterpenler oluşur. Diterpenler ise iki jeranil pirofosfatın kondensasyonu ile meydana gelirler. 50 C içerebilen izoprenoidin kondensasyonuna kadar gidebilen katılmalar ile de politerpenler meydana gelir. En önemli politerpenlerden biri kauçuktur. Diğer bir kondensasyon mekanizması ise izoprenoidlerin farnezil ve jeranil-jeranil pirofosfatların kafa kafaya değil, kuyruk-kuyruk bağlantısı ile kondensasyonudur. Bu şekilde de siklik triterpenler oluşur. Farnezil pirofosfatın dimerizasyonu ile bir C30 olan skualen sentezlenir. Karotenoidler gibi bitkilerdeki dağılımı yüksek olan C40 tetraterpenler ise jeranil jeranil-pirofosfat ürünleridir. İzoprenoidlerin Papaver, Taraxacum, Euphorbia gibi bazı cinslerde elektron mikroskopisi ile sentez ve dağılım lokasyonları üzerine yapılan çalışmalarda metbolizmada rol alıp, almayacak tiplerinin farklı olarak sitoplazmik matrikste veya veziküllerde sentezlenebildiklerini göstermiştir. FİTOSTEROLLER 4 halkalı yapıları vardır ve tüm bitki ve hayvanlarda bulunan bu grup maddelerin oluşum kaynağı olan tri- ve tetra-terpenler C15 ve C20 ünitelerinin kuyruk-kuyruk dimerizasyonu ile meydana gelirler. Bitki sterolleri alkil sübstirüe olmuş yan zincirleri ile karakteristiktirler. Bu sübstütientler ile ergosterolün C – 24 metil grubu S-adenozil metioninden gelir. Poterioochromonas malhamensis alginde ve mayalarda bu sentez gösterilmiştir. Yüksek bitkilerde kolesterol ve pregnenolon üzerinden ve asetat katılımı ile dijitksigenin gibi kardenolidlerin sentezi gösterilmiştir. Tigojenin gibi spirostanoller steroid alkaloidlerine yakın olan maddelerdir ve orijinal durumdaki kolesterol iskeletinden sentezlenirler. Ergosterol bira mayasınca sentezlenen önemli bir fitosteroldür.

http://www.biyologlar.com/heterosiklik-bilesikler

Laboratuvarlarda kullanılan numunelerin toplanılması

Laboratuarda kullanılan numuneler çok çeşitlidir. Serum, plazma, tam kan, idrar, gaita ve çeşitli sıvılar bunların başlıcalarıdır. Analiz öncesi dönem klinisyenin hastadan hangi laboratuar testlerini isteyeceğini düşünmeye başlaması ile başlar. Hastaya ait bilgilerin ve ön tanısının sisteme eksiksiz ve doğru olarak girilmesi daha sonra oluşabilecek karışıklıkların önlenmesi açısından önemlidir. Numune alırken dikkat edilmesi gereken kurallara uyulmalıdır. Numune alırken kola takılan turnikenin 1 dakikadan fazla durmaması gerekir. Turnike ile yapılan birkaç dakikalık staz venöz kanda birçok parametreyi etkiler. Örneğin; ALT, CK, LDH, albumin, bilirubin, kalsiyum %2 - 10 civarında artarken, glukoz,fosfat %2 - 5 civarında azalır. Sıvı veya kan vermede kullanıl an bir damar ve setten örnek alınmamalıdır. Mecbur kalınırsa 20 dakika ara verildikten sonra numune alınabilir. Bu durumlarda diğer kol tercih nedeni olmalıdır. Alınan kanın hemoliz olmaması için azami gayret gösterilmelidir. Hemoliz serumda potasyum, fosfor, enzimler gibi parametrelerin yüksek çıkmasının yanı sıra ölçüm yöntemlerinde de hataya neden olabilir. Kan alım sırası çok önemlidir ve şu sırayla olmalıdır. Kan kültürü Serum EDTA’lı kan Sitrat’lı kan Diğer önemli konulardan biri de numunenin üzerinde hastaya ait bilgilerin eksiksiz ve doğru olarak yazılı barkodun yapıştırılması, kan alma saatiyle barkod saatinin uyumlu olmasına dikkat edilerek laboratuvara gönderilmesi gerekmektedir. Genel kural; 10 - 12 saatlik açlıktan sonra sabah kan alınmalıdır. Ancak hekim diğer zamanlarda da kan tetkiki isteyebilir, testlerin yorumunda bu durumu göz önüne almalıdır. Biyokimya tetkikleri için venöz kan tercih edilir. Kan alma bölgesi alkolle silindikten sonra alkolün kuruması beklenmelidir. Çünkü alkol kalıntıları hemolize neden olarak test sonuçlarını etkiler. Damara girilmeden önce yumruk açılıp kapatılmamalıdır. Çünkü bu hareket plazmada bazı parametrelerin konsantrasyonlarının (potasyum, fosfat, laktat, iyonize kalsiyum gibi) geçici artışına neden olur. Hasta kan alımı öncesi mümkünse 15 dk rahat pozisyonda dinlenmelidir. Alınan kanlar en geç 2 saat içerisinde laboratuara gönderilmelidir. Hangi analizler için hangi tüplerin kullanılacağı aşağıda belirtilmiştir. Ayrıca mor, mavi ve siyah kapaklı tüpler kan alındıktan sonra birkaç kez mutlaka alt üst edilmelidir.      

http://www.biyologlar.com/laboratuvarlarda-kullanilan-numunelerin-toplanilmasi

Çevresel kanserojen maddeler ve insan sağlığına etkileri

Çeşitli çevresel faktörler insan sağlığı için ciddi bir risk oluşturabilir. Belli çevresel ve mesleksel kirleticilere maruz kalınmasının kansere yakalanma riskini arttıdığını gösteren çok sayıda kanıt vardır. Bunlara örnek olarak (ki bunlarla sınırlı değildir) aşağıdakileri sıralayabiliriz: İçme suyu’nun kirlenmesi Su yaşamı sürdürebilmek için gereklidir. Düşük su kalitesi insan sağlığı için büyük tehdit oluşturur. 2004 yılı verilerine göre ishalli hastalıklar her yıl tek başına 1.8 milyon ölüm vakasından sorumludur. Çeşitli mikrobiyal, kimyasal ve radyolojik faktörler (radon gibi doğal radyonüklidler) su kalitesinin düşmesinde rol oynamaktadır. Hava Kirliliği Kirli hava, her yıl dünya çapında tahmini 3,1 milyon ölüm olayından sorumludur. Hava kirletici etmenler ile solunum yolu enfeksiyonları, kalp damar hastalıkları, akciğer kanseri ve diğer başka hastalıklar arasında bir dizi bağlantı bulunmaktadır. Kimyasal maddeler (asbest gibi) Asbest maruziyeti çoğunlukla çalışma ortamında bulunan asbest liflerinin solunması yoluyla gerçekleşir, ama aynı zamanda asbest içeren binalarda ve evlerde, asbest fabrikalarınında asbestli havanın solunması ile de olur. Bugün, dünya üzerinde yaklaşık 125 milyon kişi işyerlerinde asbeste maruz kalmaktadır. Asbest solunması akciğer kanseri, mezotelyoma, gırtak, yumurtalık kanserlerine ve asbestosis’e (akciğer fibrozis) neden olur. 2004 yılında, iş yerinde maruz kalınan asbest ile ilişkili akciğer kanseri, mezotelyoma ve asbetosis hastalıklarından 107.000’i ölümle sonuçlandı. Bunun yanı sıra mesleki maruziyet dışında asbestle ilgili her yıl birkaç bin ölüm vakası gerçekleşmektedir. Gıda kimyasalları (dioksin gibi) Dioksin ve dioksin benzeri maddelerin, insanın gelişimsel ve nörogelişimsel, tiroid ve steroid hormonları ile üreme gibi pek çok vücut fonksiyonu üzerinde birtakım toksik etkilerine neden olmaktadır. Iyonlaştırıcı radon radyasyonu Radon, yeraltı ve yerüstü sulardan yayılan, çevresel radyoaktiviteye en önemli kaynak olduğunu kabul ettiğimiz bir doğal gaz türüdür. Açık havada genellikle oldukça düşük konsantrasyonda bulunurken, evlerde daha yüksek düzeylere ulaşabilrmektedir. Radon maruziyeti sigaradan sonra akciğer kanserinin ikinci önde gelen nedenidir. ABD'de, yıllık toplam 160.000’i bulan akciğer kanseri ölümlerinden yaklaşık 21.000’i radon radyasyonu ile ilişkilidir (US EPA, 2003). www.dunyakansergunu.org Kanserojen maddeler Doğal kanserojenler Kanserojen maddeler kanser riskini artırabilir. Dört grup kanserojen madde vardır. Doğal kanserojenler Yemek hazırlama esnasında oluşan kanserojenler Yemeklere eklenen koruyucu ve renklendiriciler Bazı maddeler vücutta kanserojene dönüşebilir Doğal kanserojenler Buna örnek aflatoksindir, mantar tarafından üretilen bir mikotoksindir. Tahıl ve kabuklu yiyecekler mantar tarafından bulaşabilir, aflatoksin adı verilen kimyasallar üretebilir. Afrika’da ve Uzak Doğuda karaciğer kanserine sebep olduğu bilinmektedir, özellikle hepatit virüsü taşıyan insanlarda görülür. Yemek hazırlama esnasında oluşan kanserojenler Poliklik hidrokarbonlar, benzopyrene gibi, açık havada barbekü sırasında şekillenir. Bu poliklik hidrokarbonlar aynı zamanda akciğer kanserine yol açan sigaranın içindeki ana unsurlardan biridir. Geleneksel olarak çok fazla kızartılan yada ızgara yapılan etler, meme kanseri, distal kolon, prostat ve pankreas kanseri riskini artırır. Çoğu araştırma göstermiştirki kızarmış veya ızgara yapılarak yenilen et kolon ve meme kanseri riskini 2 kattan daha fazla artırmaktadır. Bunun gibi 20’den fazla kimyasal tanımlanmıştır. Şimdi oldukça küçük miktarlardadırlar, fakat hareketleri ilerlermektedir, etkisi hayvan ve insan çalışmalarında enerjilerinin %30-40’ı kadarında nasır ve aspur yağı gibi doymamış yağlarla n-6 birleşmektedir.Düşük yağ alımı, enerjinin %15-22’si bu gibi etkiler yüzünden çarpıcı bir şekilde düşmektedir. Yemeklere eklenen koruyucu ve renklendiriciler Yemek renklendiriciler yemeğin cazibesini artırmak için eklenir, fakat sağlığımız için iyi bir şey değildir. Mesela sarı renkli tereyağı. Yapay tatlandırıcılar (sakarin gibi) ve nitrosamin üreten koruyucular mesane ve mide kanserine yol açmaktadır. Bazı maddeler vücutta kanserojene dönüşebilir Nitrosamin sodyum nitritten oluşmaktadır. Sodyum nitrit içtiğimiz suda ve sebzelerde bulunmaktadır. Çevresel Faktörler ve Kanser Yapılan araştırmalara göre insanda görülen kanserlerin önemli sayılabilecek bir bölümü çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu faktörler yeterince kontrol edilebilirse kanserlerin önemli bir bölümünün önlenebileceği söylenebilir. Kansere neden olabilecek çevresel faktörler içinde en önemli olanları yaşam tarzı, radyasyonla karşılaşma, infeksiyona neden olan ajanlar ile hava, su ve toprakta bulunan bazı maddeler olarak sıralanabilir. Diyet, tütün, alkol kullanımı, fazla kilo (obezite) ve fiziksel inaktivite yaşam tarzının en önemli alt birimleridir. Geçmiş yıllarda yapılan ve günümüzde de geçerliliğini koruyan araştırmalar, tütün ve radyasyonun kansere neden olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak yukarıda belirtilen diğer faktörlerden bir kısmı için aynı yargıya varılamadığı da bir gerçektir. Bunun nedeni bu faktörlerle ilgili yapılacak olan araştırmaların fazla karmaşık olmasıdır. Bu karmaşanın ilk örneği diyetin kanser gelişmesi üzerindeki etkileridir. Bu konu araştırılırken bireylerin yaşamı boyunca kullandığı diyetin tam olarak bilinmesi ve diğer kanserojen faktörlerle karşılaşıp karşılaşmadığının tam olarak saptanması önem kazanır ve bu bireylerin uzun bir dönemde izlenmelerini gerektirir. Günümüzde geliştirilen sorgulama teknikleri ve moleküler düzeydeki bazı değişkenlerin saptanabilmesi önemli ipuçları vermesine karşın bu konuda doğru bir yol haritasının çıkarılması halen çok güçtür. İkinci örnek günlük yaşamda kullanılan çeşitli kimyasal maddelerlerin kanser gelişmesi üzerindeki etkileridir. Amerika birleşik devletlerinde yaklaşık 100.000 kimyasal madde çeşitli nedenlerle günlük yaşamda kullanılmakta ve her yıl bu sayı artmaktadır. Ancak bunların çok azı şüpheli bulunarak test edilebilmektedir. Bunların bir kısmının gerçekten zararlı olduğu ileri sürülürken bir kısmının ise kanser nedeni olabilecek maddeleri kontrol edebildiği de belirtilmektedir. Diğer yandan bu maddelerin hangi mekanizma ile kansere neden olduğunun araştırılması yöntemi de önem kazanmaktadır. Bu maddelerden bir kısmı genetik yapıyı değiştirirken diğer bir kısmı vücudun savunma sistemini etkileyerek kansere neden olabilmektedir. Dolayısıyla bir yöntemle yapılan bir testin negatif çıkması o maddenin kanserojen olmadığını göstermeyebilir. Bunu tersi de doğrudur. Ayrıca hayvan deneylerinde kansere yol açmadığı görülen bir maddenin insan da kansere yol açmayacağını ileri sürmek çok akılcı olmaz. Tüm bu açmazlara karşın günümüze değin elde edilen veriler ışığında bazı önermeler gündeme getirilebilir. Bu yazıda diyet üzerinde durulacaktır. Gelişmiş ülkelerde kansere bağlı ölümlerin %10-30’unda sağlıksız diyetin rolü olduğu tahmin edilmektedir. Ancak yukarıda da değinildiği gibi tek bir yiyeceğin kanser üzerindeki etkisinin belirlenmesi çok zordur. Dolayısıyla aşağıda bazı bilimsel verilerden elde edilen bilgilere yer verilecektir. Kırmızı et ve çeşitli işlemlerden geçirilen etler: Yapılan çalışmalara göre günde 2 kez 80gr kırmızı et tüketen bireylerde kalın bağırsak kanseri gelişme riski günde 20gr kırmızı et tüketen bireylere göre 3 kat daha fazladır. Benzer şekilde günde 100gr’dan fazla kırmızı et tüketen bireylerde mide kanseri gelişme riskinin daha fazla olduğu ileri sürülmektedir. Bu tür yiyeceklerde bulunan ve “hem” adı verilen yapılar bağırsaklarda bakterilerin etkisi ile kanserojen olabilen diğer kimyasal ürünlere dönüşebilmektedir. “Hem” ve bu kimyasal ürünler bağırsakların iç örtüsüne etki ederek kansere kadar giden süreci başlatabilirler. Beyaz ette “hem” yapısı daha az olduğundan bireylerin daha fazla beyaz et tüketmeleri önerisi bu özellikten kaynaklanmaktadır. Diğer yandan etin pişirilme şekli de önemlidir. Kızartma ve ızgara ile yüksek sıcaklıkta pişirilen etlerde açığa çıkan kimyasal maddeler hücrenin DNA yapısını değiştirebilir. Benzer şekilde sucuk, sosis gibi çeşitli işlemlerden geçirilerek elde edilen etler fazla miktarda nitrit adlı kimyasal madde içermektedir. Yapılan çalışmalarda yüksek oranda “nitrit” içeren yiyeceklerin mide kanseri riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde marketlerde satılan yiyeceklerin bir kısmında katkı maddesi içermediği belirtilmektedir. Balık: Kesin olmakla beraber günde 80gr balık yiyen bireylerde bağırsak kanseri gelişme riski haftada birden az balık yiyen bireylere göre 3 kat daha azdır. Tam olarak kanıtlanmamış olmamakla beraber bunun nedeni balıklarda omega 3 yağ asidinin fazla olması ve balık etinin beyaz et olarak kabul edilmesidir. Lifli yiyecekler: Çalışmaların yapıldığı ülkelere göre değişmekle birlikte fazla lifli yiyecek tüketen ülkelerde özellikle kalın bağırsak kanserlerinin daha az ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bağırsaklardaki bakteriler lifli yiyeceklerden bir çok kimyasal yapının açığa çıkmasına neden olurlar. Bunlardan “bütirat” adı verilen kimyasal yapı bağırsaklarda kanser oluşmasını engeller. Ayrıca lifli yiyecekler bağırsak hareketlerini arttırarak bir çok zararlı maddenin bağırsak ile temas süresini kısaltarak bağırsak iç örtüsünün olumsuz yönde etkilenmesini önler. Sebze ve meyva: Günde 5 porsiyon sebze ve meyva tüketen bireylerde ağız, yemek borusu, akciğer, mide, meme, prostat ve böbrek kanserlerinin daha az görüldüğü öne sürülmektedir. Bu bağlamda yeterli sebze ve meyva tüketen bireylerde ağız ve yemek borusu kanserinin üçte bir, akciğer kanserinin ise dörtte bir oranda daha az görüldüğü belirtilmektedir. Bunun nedeni sebze ve meyvaların çok yüksek oranda besleyici madde içermesinden kaynaklanmaktadır. Bu maddeler bir yandan kanser riskini azaltabilirken diğer yandan kalp hastalıkları ve diyabet gibi diğer hastalıkların ortaya çıkma riskini de azaltabilmektedir. Ancak bu maddelerden yeterince faydalanabilmek için her renkteki sebze ve meyvaların aynı oranlarda tüketilmesi gerekmektedir. Bir porsiyon sebze ya da meyva yaklaşık 80gr sebze ya da meyvaya karşılık gelir. Örneğin bir potakal veya bir elma ya da haşlanmış 2 servis kaşığı brokoli veya havuç bir porsiyon olarak kabul edilir. Diğer yandan sebze ve meyvalardaki besleyici maddeleri içeren ilaç şeklindeki destekleyicilerin bu konuda yeterli etkisi olmadığı da bilinmektedir. Sebze ve meyvaların bir diğer faydası fazla lif içermeleridir. Bu konuya yukarıda değinilmişti. Tuz: Yemeklere fazla tuz katılması ya da tuzda saklanan yiyeceklerin fazla tüketilmesi mide kanseri riskini arttırabilmektedir. Japonya’da mide kanserinin fazla görülmesi bununla ilişkilendirilmiştir. Tuz bir yandan mide iç örtüsünü tahriş ederken diğer yandan midede bulunabilen H. Pilori adlı bakteri ile ilişkiye girererek mide kanserine giden süreci başlatabilmektedir. Diğer yandan fazla tuz kalp-damar hastalıkları üzerinde de olumsuz etkiye sahiptir. Yağlar: Normal şartlarda günlük toplam kalori gereksinimin en fazla %30’u yağlardan karşılanmalıdır. Örneğin günde 2100 kalori alması gereken bir bireyin tüketeceği yağ miktarı yaklaşık 75gr’dan daha az olmalıdır. Daha fazla yağ tüketilmesi çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Kanser açısından bakıldığında meme, kalın bağırsak, ve prostat kanseri başta olmak üzere pankreas, over ve rahim kanserlerinin fazla yağ tüketen bireylerde daha fazla görüldüğü ve bunun tüketilen yağ çeşidi ile ilgili olmadığı ileri sürülmektedir. Bununla birlikte menapoza girmiş kadınların doymuş yağları (katı yağ), doymamış yağlardan (sıvı yağ) daha fazla kullanması meme kanseri riskini arttırdığı belirtilmektedir. Sonuç olarak yukarıda verilen bilgiler ışığında dengeli beslenmenin başta kanser olmak üzere bir çok hastalığı önleyebileceği söylenebilir. tiroidhastaliklaritedavisi.com KANSER VE KANSEROJEN MADDELER Hücre muazzam bir matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece yeni hücreler ile aralarında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip habire etrafına zarar vermekteler. Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığı yenme adına hücre ile ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk. Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel şah eser bir kod dünyası ile karşı karşıya kaldığımızı fark ediverdik. Öyle ki DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücreleri yaramaz asi evlat rolünde gayrinizamî bir yol takip ettiğinden ona anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır. Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Bu arada özellikle T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir. Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması, hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifrelerde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesiyle gerçekleştirdiği çoğalma ile kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir. Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve anormal bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden düzen bakımdan farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor. Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket ederek arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne almaktadır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden bu organın sıhhatli olarak korunmasında sayısız faydalar var elbet. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse akabinde vücut hem hızla bölünüp çoğalabilen, hem de bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Artık bu noktada yapılacak bir şey kalmadığından kanser hücreleri ister istemez itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla adeta isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır. Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup, bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünü savunurken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalara (defektlere) veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Hakeza kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüslerin, kronik iltihapların, bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz: Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir. Dioksan- Kozmatik sanayii ve deoderan da kullanılır. Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesane kanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır. Naftilamin-Cam sanayii ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur. Floranilasetilamin-Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir. Dimetil fenilizoanilin-Gıda renklendirici olarak kullanılır. Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır. Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır. Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir. DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir. Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır. Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir. Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor. Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir. Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir. Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir. Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin edilmektedir. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Radyoaktif maddeler- Bilim adamları karanlıkta resim çeken, aynı zamanda hummalı ve görünmeyen bir şey keşfettiklerinde doğrusu çok heyecanlanmışlardı. Belli ki yüz ifadelerinden bunca çabadan sonra bir takım kaya ve kimyasal madde filizlerinden bin bir güçlükle elde ettikleri söz konusu gizemli maddeyi bulduklarına pişman olmamışlardı. Hatta daha sonra bu maddenin sadece kaya ve kimyasal madde içeren filizlere has bir ürün olmayıp elektrik ampulünde gördüklerinde öylesine es geçilebilecek bir madde olmadığını iyice fark etmişlerdir. Dahası söz konusu ürünün bazen elektrik molekülleri tarzı ışık yayıp, maddenin hareket eden görünmez partikülleri şeklinde sahne alan radyasyon olduğu anlaşılmış oldu. Keza bu gizemli maddenin bir kısmı elektrik moleküllerine dönüşebildiği gibi küçük enerji paketleri şeklinde tezahür edebiliyor. Sadece tezahür etmekle kalmıyor farkına bile varmadan vücudumuza sinmektedir. Yani bu radyoaktivite olayı ile etrafa neşredilen alfa parçacıklarının (atom parçacıkları) insan vücuduna girmesiyle çıkması bir olup biyokimyamız bir anda altüst olabiliyor. Bundan öte hücrelerimizin ana kumandası DNA molekülleri üzerinde de değişikliklere neden olmasıyla birlikte vücudun savunma sistemini çökertip kansere yol açabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla radyasyonun en küçük dozu bile vücutta çalışan kimyasal maddeleri anormal hallere sokmasının ardından kansere neden olduğu artık bir sır değil. Demek ki; DNA bünyesinde anlık değişikliklerin vuku bulması gen veya gen grubunun gereği gibi çalışamaması anlamına gelmektedir. Bu durum ister istemez radyoaktif maddelerden sızan radyasyonların DNA üzerinde bozulmalara yelken açıp ciddi bir kanser riski doğurmaktadır. Mesela güneşten gelen ultraviyole ışınlarının cilt üzerinde mutagenik etki yapması bunun tipik bir misalidir. Şu da bir gerçek işin ehli bir doktor radyasyon ışınların zararlarına rağmen vücudun hasar görmüş dokulara hedefleyerek kanserli hücreleri kurutup bir anda faydalı bir hale dönüştürebiliyor. Ki; Tıpta bu tür uygulamaya ışın tedavisi denmektedir. Hakeza kırılan kemikler veya bir takım klinik vakalarda röntgen filmi çekilerek bir noktada radyasyon teşhiste avantaj sağlamaktadır. Stres- Stresin hormonal dengeyi bozduğunu, dolayısıyla ruhsal bozuklukların kanseri tetiklediği ileri sürülmektedir. Bu yüzden bir kez daha moral değerlerin ve inanç faktörünün çok önemli bir sermaye olduğunu fark ederiz. Zaten kendi kendine iyileşen kanser vakaları duyduğumuzda anlayın ki o hasta sağlığını kazandığı maneviyatına ve moral çekim alanına borçludur. Çünkü hormonal denge moral ve motivasyonla hayat bulur. Kanser genetik olup olmadığı kesin bilinmese de, ama hormonal ve lenfatik yapının genetik olduğu kesin. Dolayısıyla irsi olan sistemin moral değerlerle güçlendirilmesi şarttır. Görüldüğü üzere kanser hücresine neden olan etkenler mütemadiyen kanser riski doğurmaktadır. Bilhassa kanser hücrelerinin lenfositler tarafından imha edilmesi ister istemez dikkatleri bu hücre üzerine çekmektedir. Dolayısıyla kemik iliğinde yeteri kadar lenfosit üretilmemesi veya dayanıksız zayıf lenfositlerin imal edilmesi kanserle mücadelede başarısız kılmaktadır. Bu yüzden kemik iliğine doğrudan etki yapan ışın, benzol, benzpyrene vs. gibi kanserojen maddelerden uzak kalmalıdır. Nitekim kemik iliğinin sağlıklı lenfosit üretebilmesi için temiz hava ve bitki ağırlıklı ortamlarda yaşamayı tercih etmekte fayda vardır. Hatta sadece kemik iliği değil, vücudun kimya fabrikası olan karaciğer organımıza da göz bebeğimiz gibi bakmalı. Çünkü karaciğerimiz ne kadar sağlıklı ise kanserojen zehirli maddeleri bertaraf edecek güç var demektir. Bir insan düşünün ki kansere yakalansa bile karaciğer kuvvetli ise önemi yok, şunu iyi bilin ki sağlam olan karaciğer dış kaynaklı zehri temizlemesini bilecektir. Madem lenfositler kansere karşı savaşan hücreler olarak adından söz ettiriyor, o halde lenf damarların geçtiği bölgeleri korumamız gerekiyor. Zira birtakım kaza sonucu meydana gelen büyük yanıklar kapansa da deri altında lenf kanallarının işlevsiz hale gelmesi kanser riskini tetikleyebiliyor. Çünkü bu yanık nedbelerde (yanık izleri) kanserle savaşacak lenfositlerin ortamda bulunmaması o bölgeyi kanser hücrenin insafına terk etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla deri deyip geçmemeli. Keza herhangi bir darbenin yol açtığı travmalardan ötürü meydana gelen kemik kanserleri de öyledir. Belli ki travma sonucu o bölgelerde lenf damarlarının tahrip olmasıyla birlikte savunmasız kalacağı muhakkak. Bu arada lenf bezleri merkezlerimizi de unutmamak gerekir. Çünkü isminden belli lenf merkezi. Yani kanser hücrelerinin baş düşmanı olan lenfositlerin konakladığı alanlar olması hasebiyle bu merkezlerin problem yaşamaması icap eder. Mesela herhangi bir iltihabı durumda rastgele antibiyotik kullanımı lenf merkezlerini savunmasız hale getirebiliyor. Bu yüzden bademcik, apandis gibi savunma misyonu yüklenmiş lenf merkezlerini sağlam veya yarı sağlam olduğu halde hemen cerrahi müdahale ile aldırmaya kalkışılmalı. Aksi takdirde o bölgeyi iş göremez hale getireceğinden kanser hücrelerine davetiye çıkarmak demek olacaktır. Ancak mecburi durum veya kronik vaka hale geldiğinde söz konusu lenf merkezleri alınmalıdır. Kanserde risk faktörü her kanser için aynı değildir. Mesela sigara rahim kanseri için risk faktörü değildir, ama akciğer için etken faktördür. Hakeza kirli hava, kronik bronşit ve bronşektazi hastalığı da öyledir. Kadınlarda çocuğuna süt emdirmemek meme kanseri için risk faktörüdür. Yine proaktin hormonunun uzun süre salgılanması, hormonal siklusların bozuk olması ve kiste yol açacak kronik iltihaplanmalar gibi etkenler de risk faktörüdür. Ayrıca sık sık kürtaj yaptırmak, kadınlık hormonların bozuk olması, rahim içi kronik iltihaplar ve o bölgenin devamlı tahriş edilmesi gibi etkenler rahim kanseri için risk faktörüdür. Lenf kanseri için kimyasal üretimin gerçekleştiği alanlar, marangozlukta kullanılan benzol, Tıp alanında veya başka alanlarda sürekli ışına maruz kalmak, hormonal dengesizlikler ve immun bağışıklık sisteminin yetersizliği gibi etkenler risk faktörüdür. Özellikle kanserin yaşlılarda daha sık görülmesi ister istemez bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili bir durum olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü çoğalan kanser hücreleri karşısında savunma sistemi bozulup vücut bir noktada korunaksız kalmaktadır. Çocuk yaştan beri sürekli ilaç almak, özellikle sık sık ateş düşürücü ilaçlara başvurmak bağışıklı sistemini güçsüz kılacağından tüm bu etkenler kan kanseri için risk teşkil etmektedir. Hakeza radyoaktif ışınlar, röntgen ışınları ve çevre kirliliği gibi faktörlerde öyledir. Dolayısıyla bağışıklı sistemini güçlendirmek adına kırsal alanlarda bolca yürüyüş yapmak, mümkünse o bölgelerde ikamet etmek ve doğal yiyeceklerle beslenmek sağlıklı hayat için en doğru yöntem olsa gerektir. Vücudumuzun çalışkan, itaatkâr ve vefakâr akyuvar hücreleri bile bir gün gelip başımıza bela olabiliyor. Yani bilinmeyen bir nedenle ansızın huy değiştirip kendi başına buyruk bir vaziyette çoğalıp gereksiz yere hücrelerin yerini işgal edebiliyor. Böyle bir durumda şekil yapıları anormalleşip miskinleşmiş halde rehavete bürünürler. Artık bu noktadan sonra savaşmak yerine çoğalmayı yeğlerler. Tabii bu arada olan insana oluyor, derken hastanın savunma sisteminin zayıflaması, kan pıhtılaşması, oksijen faaliyetleri gibi birçok vücut fonksiyonlarının hezimete uğramasıyla birlikte lösemi (kan kanseri) olayı kaçınılmaz bir alın yazısına dönüşür. Malum olduğu üzere fazla güneşte kalmak, yukarıda belirttiğimiz yanık nedbeleri veya darbe sonucu meydana gelen birtakım ezilmeler, xeroderme ve keratoz senil türü cilt rahatsızlıkları, röntgen ışınına maruz kalmak gibi etkenlerin her biri cilt kanseri için risk faktörüdür. Mide ve bağırsak kanseri için mide nezlesi (hipertrofik gastrit), bağırsak nezlesi, spazmlar, dengesiz beslenmeler, safra kesesi iltihapları, bayatlamış yiyecek ve içecekler gibi etkenler birer risk faktörüdür. Kanserde erken teşhis çok önemlidir. Her ne kadar insanoğlu kanında taşıdığı lenfositler kadar kanseri anında teşhis edemese de Tıp dünyasının önümüze koyduğu biyopsi metodu ve patolojik teşhis gibi daha nice metotları ihmal etmemek gerekir. Çünkü kanser hastalığı konum itibariyle bulunduğu yere göre gizlenebiliyor. Bu yüzden hemen kendini ele vermekten kurtarabiliyor. Kanser teşhisinde aşırı kanamalar akciğer, rahim, bağırsak ve deri kanseri için bir gösterge olabiliyor. Ağrısız yumrular veya şişlikler ciddi bir kanser emaresi teşkil eder. Zira birçok hastalıklar ağrılı geçtiği halde kanser genel itibariyle başlangıçta ağrısız ilerleyen bir hastalıktır. Yorgunluk, bitkinlik, ateş gibi haller lenf ve kan kanseri belirtisi olarak düşünülüp erken teşhis tanı testlerini ihmal etmemelidir. Zayıflama ise halk arasında kanser belirtisi olarak addedilse de aslında en son aşamada oluşan bir belirtidir. Hematolojik incelemeler sonucunda belirlenen sedimantasyonun (kanın çökme hızının) yüksek olması da kanser emaresi sayılabiliyor. Basit bir öksürük bile solunum yolu, akciğer ve hançere türü kanserlerin habercisi niteliğindedir. Kusma, çift görme, görme bozukluğu veya körlük, baş ağrısı, denge bozukluğu beyin tümörü için birer işaret taşları olabiliyor. İdrar yollarında sürekli kan gelmesi böbrek ve mesane kanserini düşündürebilecek belirti sayılabiliyor. Bu arada terleme deyip geçmemeli, bilhassa lenf kanserlerinde sıkça rastlanılan bir durum olduğundan ihmale gelmez olgu olarak bakmakta yarar var. Anlaşılan bu sıraladığımız unsurlar kanser belirtileri olmakla birlikte illa kanser oldu manasına gelmemelidir. Mesela öksürük, üst solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı nükseden bir hastalık türüdür. Dolayısıyla her türlü belirtiyi göz ardı ederek bir çekap yaptırayım demekle işi geçiştiremeyiz. Çünkü kanser check-up'la teşhis edilemez. O halde kanseri teşhisinde kullanılan bazı metotları şöyle sıralayabiliriz: Kan kanseri kemik iliği analizleriyle teşhis edilebiliyor. Lenf kanseri (Lymphoma ve Hodgkin hastalığı) Hemogram (kan sayımı), lam üzerine periferik yayma ile mikroskop altında kan formülü sayımı, sedimantasyon, karaciğer ve dalak sintigrafisi, akciğer röntgeni, elektroforez incelemesi ve biyopsi ile teşhis edilebiliyor. Solunum yolu kanseri (Hançere) için röntgen, tomografi, akciğer sintografisi ve bronkoskobi teşhiste önemli muayene metotları olarak kabul edilir. Meme kanserinde monografi filmi, sonografi (ultrason) ve biyopsi önemli teşhis metotlarıdır. Rahim kanserinde vajen sıvı simiri ( patolojik hücre muayenesi), jinekolojik ve biyopsi muayenesi yöntemi uygulanır. Mide kanseri için röntgen, endoskopi muayenesi, kanda CEA testi, anüsten endoskopi veya rektoskobi muayeneleri teşhis için büyük bir önem arz etmektedir. Yumurtalık ve prostat tümörleri için biyopsi, plasenta tümörü içinse kanda hormon testi yapılarak teşhis edilebiliyor. Böbrek tümörleri için röntgen ve böbrek sintigrafisi iyi bir teşhis araçlarıdır. Beyin tümörleri için kompüter tomografi, aniografi, elektroansefalografi, göç kökü muayenesi teşhiste yardımcı metotlardır. Demek ki CEA ve prolaktin, alfa-fetoprotein (AFP), bilgisayarlı tomografi, sintigrafi ve sonografi muayeneleri her ne kadar pahalı muayene metotları olsa da sağlık için başvurulması gereken ve özellikle erken tanı araçları olması bakımdan önem arz etmektedir. O halde önce erken teşhis sonra tedavi derken, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için yola devam” demeli. Kanser tedavisinde kanserli dokunun kontrolünün yanı sıra metastazın durdurulması veya yok edilmesi hedeflenir. Bu yüzden kanser tedavisi dört ana başlıkta toplanır: Birincisi cerrahi tedavi olup halk arasında her ne kadar “Yaraya neşter atılmaz, yara daha da azar” denilse de bu söz cerrahi yöntemlerin gelişmediği çağlara has söylenilmiş bir söz olduğundan bugünkü kriterler itibarı ile havada kalmaktadır. Belki gereksiz yere biyopsi aldırmalardan kaynaklı birtakım kronik iltihapların gözlemlenmesi bu söylemi haklı kılar gibi gözükse de, bu anlayış genele şamil değildir. Zira cerrahi müdahale son derece titizlikle kanserin yerleştiği alana neşter atılması ile gerçekleşen can simidi bir yöntemdir. Operasyon yapılan bölgeden alınan parçaların patolojik inceleme sonucunda elde edilen değerler normal çıkarsa tedaviye cevap verdiği anlaşılır. Aksi takdirde diğer yöntemlere geçilir. İkinci tedavi yöntemi ise röntgen ışınlarıyla yapılan özellikle kan kanseri, kemik kanseri ve beyin tümörlerinde uygulanan radyoterapi (ışın tedavisi) tedavisidir. Bu ışınların en meşhuru kobalt–60 olup, bundan başka elektron ve nötron tedavi yöntemlerde söz konusudur. Hakeza radyum elementinin saldığı radyoaktif ışınlar da kanser hücrelerinin yok edilmesinde önemli bir etken kaynağıdır. Bilhassa bu yöntemle radyo frekans radyasyonların oluşturduğu ısıyla kanser hücrelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece ışın tedavisi metodunda normal hücrelerin dayanabileceği, kanser hücrelerinin ise bu ısıya dayanamayacakları noktaya kadar ısı uygulaması yapılmaktadır. Üstelik bu metotla hastanın kemik iliği etkilenmediği gibi saç kaybı da olmamaktadır. Dahası yan etkileri diğerlerine göre çok daha hafif seyretmektedir. Üçüncü tedavi şekli kemoterapi (kimyasal ilaç tedavisi) olup uygulanan yöntemlerin en yaygınıdır. Bu yöntem özellikle kan kanseri, lenf kanseri, plasenta kanseri, Ewing sarkomu gibi kanserlerde başarılı sonuçlar vermektedir. Dördüncü tedavi yöntem ise özellikle lösemi(kemik iliği kanseri), lenf kanseri (BCG-F), cilt kanseri, meme kanseri, kemik kanseri ve mide kanserinde kullanılan immunoterapi tedavi yöntemidir. Ki bu yöntemle kanser hücrelerini verem aşısı örneğinde olduğu gibi vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik kanserin (lenfositlere takviye edici kuvvet olarak) mağlup edilmesi hedeflenir. Bu dörtlü tedavi uygulamalarının yanında birtakım yardımcı tedavi metotlarda var elbet. Mesela ağrı tedavisi ağrısı geçmeyen hastalar için kullanılan bir yöntem. Aslında kanser illa da ağrı yapacak diye bir kural yok. Bu tür ağrılar daha çok hastanın son demlerine yakın birtakım zehirlerin hatta tedavide kullanılan kemoterapi ilaçların vücut içerisinde birikmesiyle oluşan zehirlerin toksik tesirinden kaynaklanan ağrılar olarak sahne almaktadır. Velhasıl; kanserden korunmak adına fabrikasyon besin mamullerini terk edip tabii beslenmeye yönelmek, temizlik kurallarına riayet etmek, oksijenli ve bol bitki ağırlıklı çevrede kalmak, sıcaklık değişmelerine paralel uygun giysi giyinmek (soğukta yün sıcakta pamuk tercih edilmeli), risk faktörlerini nazarı itibara almak, her türlü toksik maddelerden kaçınmak, moral tempomuzu yüksek tutmak, maneviyatımızı güçlendirmek veya her şeyden öte Allah'a; “Kahrında hoş lütfünde hoş” diyebilecek yüreğe sahip olmakla sağlıklı hayata kavuşabiliriz ancak. Neden olmasın ki?  

http://www.biyologlar.com/cevresel-kanserojen-maddeler-ve-insan-sagligina-etkileri

KANSER VE KANSEROJEN MADDELER

Hücre muazzam bir matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece yeni hücreler ile aralarında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip habire etrafına zarar vermekteler. Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığı yenme adına hücre ile ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk. Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel şah eser bir kod dünyası ile karşı karşıya kaldığımızı fark ediverdik. Öyle ki DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücreleri yaramaz asi evlat rolünde gayrinizamî bir yol takip ettiğinden ona anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır. Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Bu arada özellikle T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir. Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması, hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifrelerde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesiyle gerçekleştirdiği çoğalma ile kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir. Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve anormal bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden düzen bakımdan farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor. Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket ederek arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne almaktadır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden bu organın sıhhatli olarak korunmasında sayısız faydalar var elbet. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse akabinde vücut hem hızla bölünüp çoğalabilen, hem de bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Artık bu noktada yapılacak bir şey kalmadığından kanser hücreleri ister istemez itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla adeta isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır. Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup, bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünü savunurken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalara (defektlere) veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Hakeza kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüslerin, kronik iltihapların, bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz: Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir. Dioksan- Kozmatik sanayii ve deoderan da kullanılır. Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesane kanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır. Naftilamin-Cam sanayii ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur. Floranilasetilamin-Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir. Dimetil fenilizoanilin-Gıda renklendirici olarak kullanılır. Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır. Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır. Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir. DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir. Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır. Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir. Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor. Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir. Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir. Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir. Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin edilmektedir. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Radyoaktif maddeler- Bilim adamları karanlıkta resim çeken, aynı zamanda hummalı ve görünmeyen bir şey keşfettiklerinde doğrusu çok heyecanlanmışlardı. Belli ki yüz ifadelerinden bunca çabadan sonra bir takım kaya ve kimyasal madde filizlerinden bin bir güçlükle elde ettikleri söz konusu gizemli maddeyi bulduklarına pişman olmamışlardı. Hatta daha sonra bu maddenin sadece kaya ve kimyasal madde içeren filizlere has bir ürün olmayıp elektrik ampulünde gördüklerinde öylesine es geçilebilecek bir madde olmadığını iyice fark etmişlerdir. Dahası söz konusu ürünün bazen elektrik molekülleri tarzı ışık yayıp, maddenin hareket eden görünmez partikülleri şeklinde sahne alan radyasyon olduğu anlaşılmış oldu. Keza bu gizemli maddenin bir kısmı elektrik moleküllerine dönüşebildiği gibi küçük enerji paketleri şeklinde tezahür edebiliyor. Sadece tezahür etmekle kalmıyor farkına bile varmadan vücudumuza sinmektedir. Yani bu radyoaktivite olayı ile etrafa neşredilen alfa parçacıklarının (atom parçacıkları) insan vücuduna girmesiyle çıkması bir olup biyokimyamız bir anda altüst olabiliyor. Bundan öte hücrelerimizin ana kumandası DNA molekülleri üzerinde de değişikliklere neden olmasıyla birlikte vücudun savunma sistemini çökertip kansere yol açabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla radyasyonun en küçük dozu bile vücutta çalışan kimyasal maddeleri anormal hallere sokmasının ardından kansere neden olduğu artık bir sır değil. Demek ki; DNA bünyesinde anlık değişikliklerin vuku bulması gen veya gen grubunun gereği gibi çalışamaması anlamına gelmektedir. Bu durum ister istemez radyoaktif maddelerden sızan radyasyonların DNA üzerinde bozulmalara yelken açıp ciddi bir kanser riski doğurmaktadır. Mesela güneşten gelen ultraviyole ışınlarının cilt üzerinde mutagenik etki yapması bunun tipik bir misalidir. Şu da bir gerçek işin ehli bir doktor radyasyon ışınların zararlarına rağmen vücudun hasar görmüş dokulara hedefleyerek kanserli hücreleri kurutup bir anda faydalı bir hale dönüştürebiliyor. Ki; Tıpta bu tür uygulamaya ışın tedavisi denmektedir. Hakeza kırılan kemikler veya bir takım klinik vakalarda röntgen filmi çekilerek bir noktada radyasyon teşhiste avantaj sağlamaktadır. Stres- Stresin hormonal dengeyi bozduğunu, dolayısıyla ruhsal bozuklukların kanseri tetiklediği ileri sürülmektedir. Bu yüzden bir kez daha moral değerlerin ve inanç faktörünün çok önemli bir sermaye olduğunu fark ederiz. Zaten kendi kendine iyileşen kanser vakaları duyduğumuzda anlayın ki o hasta sağlığını kazandığı maneviyatına ve moral çekim alanına borçludur. Çünkü hormonal denge moral ve motivasyonla hayat bulur. Kanser genetik olup olmadığı kesin bilinmese de, ama hormonal ve lenfatik yapının genetik olduğu kesin. Dolayısıyla irsi olan sistemin moral değerlerle güçlendirilmesi şarttır. Görüldüğü üzere kanser hücresine neden olan etkenler mütemadiyen kanser riski doğurmaktadır. Bilhassa kanser hücrelerinin lenfositler tarafından imha edilmesi ister istemez dikkatleri bu hücre üzerine çekmektedir. Dolayısıyla kemik iliğinde yeteri kadar lenfosit üretilmemesi veya dayanıksız zayıf lenfositlerin imal edilmesi kanserle mücadelede başarısız kılmaktadır. Bu yüzden kemik iliğine doğrudan etki yapan ışın, benzol, benzpyrene vs. gibi kanserojen maddelerden uzak kalmalıdır. Nitekim kemik iliğinin sağlıklı lenfosit üretebilmesi için temiz hava ve bitki ağırlıklı ortamlarda yaşamayı tercih etmekte fayda vardır. Hatta sadece kemik iliği değil, vücudun kimya fabrikası olan karaciğer organımıza da göz bebeğimiz gibi bakmalı. Çünkü karaciğerimiz ne kadar sağlıklı ise kanserojen zehirli maddeleri bertaraf edecek güç var demektir. Bir insan düşünün ki kansere yakalansa bile karaciğer kuvvetli ise önemi yok, şunu iyi bilin ki sağlam olan karaciğer dış kaynaklı zehri temizlemesini bilecektir. Madem lenfositler kansere karşı savaşan hücreler olarak adından söz ettiriyor, o halde lenf damarların geçtiği bölgeleri korumamız gerekiyor. Zira birtakım kaza sonucu meydana gelen büyük yanıklar kapansa da deri altında lenf kanallarının işlevsiz hale gelmesi kanser riskini tetikleyebiliyor. Çünkü bu yanık nedbelerde (yanık izleri) kanserle savaşacak lenfositlerin ortamda bulunmaması o bölgeyi kanser hücrenin insafına terk etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla deri deyip geçmemeli. Keza herhangi bir darbenin yol açtığı travmalardan ötürü meydana gelen kemik kanserleri de öyledir. Belli ki travma sonucu o bölgelerde lenf damarlarının tahrip olmasıyla birlikte savunmasız kalacağı muhakkak. Bu arada lenf bezleri merkezlerimizi de unutmamak gerekir. Çünkü isminden belli lenf merkezi. Yani kanser hücrelerinin baş düşmanı olan lenfositlerin konakladığı alanlar olması hasebiyle bu merkezlerin problem yaşamaması icap eder. Mesela herhangi bir iltihabı durumda rastgele antibiyotik kullanımı lenf merkezlerini savunmasız hale getirebiliyor. Bu yüzden bademcik, apandis gibi savunma misyonu yüklenmiş lenf merkezlerini sağlam veya yarı sağlam olduğu halde hemen cerrahi müdahale ile aldırmaya kalkışılmalı. Aksi takdirde o bölgeyi iş göremez hale getireceğinden kanser hücrelerine davetiye çıkarmak demek olacaktır. Ancak mecburi durum veya kronik vaka hale geldiğinde söz konusu lenf merkezleri alınmalıdır. Kanserde risk faktörü her kanser için aynı değildir. Mesela sigara rahim kanseri için risk faktörü değildir, ama akciğer için etken faktördür. Hakeza kirli hava, kronik bronşit ve bronşektazi hastalığı da öyledir. Kadınlarda çocuğuna süt emdirmemek meme kanseri için risk faktörüdür. Yine proaktin hormonunun uzun süre salgılanması, hormonal siklusların bozuk olması ve kiste yol açacak kronik iltihaplanmalar gibi etkenler de risk faktörüdür. Ayrıca sık sık kürtaj yaptırmak, kadınlık hormonların bozuk olması, rahim içi kronik iltihaplar ve o bölgenin devamlı tahriş edilmesi gibi etkenler rahim kanseri için risk faktörüdür. Lenf kanseri için kimyasal üretimin gerçekleştiği alanlar, marangozlukta kullanılan benzol, Tıp alanında veya başka alanlarda sürekli ışına maruz kalmak, hormonal dengesizlikler ve immun bağışıklık sisteminin yetersizliği gibi etkenler risk faktörüdür. Özellikle kanserin yaşlılarda daha sık görülmesi ister istemez bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili bir durum olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü çoğalan kanser hücreleri karşısında savunma sistemi bozulup vücut bir noktada korunaksız kalmaktadır. Çocuk yaştan beri sürekli ilaç almak, özellikle sık sık ateş düşürücü ilaçlara başvurmak bağışıklı sistemini güçsüz kılacağından tüm bu etkenler kan kanseri için risk teşkil etmektedir. Hakeza radyoaktif ışınlar, röntgen ışınları ve çevre kirliliği gibi faktörlerde öyledir. Dolayısıyla bağışıklı sistemini güçlendirmek adına kırsal alanlarda bolca yürüyüş yapmak, mümkünse o bölgelerde ikamet etmek ve doğal yiyeceklerle beslenmek sağlıklı hayat için en doğru yöntem olsa gerektir. Vücudumuzun çalışkan, itaatkâr ve vefakâr akyuvar hücreleri bile bir gün gelip başımıza bela olabiliyor. Yani bilinmeyen bir nedenle ansızın huy değiştirip kendi başına buyruk bir vaziyette çoğalıp gereksiz yere hücrelerin yerini işgal edebiliyor. Böyle bir durumda şekil yapıları anormalleşip miskinleşmiş halde rehavete bürünürler. Artık bu noktadan sonra savaşmak yerine çoğalmayı yeğlerler. Tabii bu arada olan insana oluyor, derken hastanın savunma sisteminin zayıflaması, kan pıhtılaşması, oksijen faaliyetleri gibi birçok vücut fonksiyonlarının hezimete uğramasıyla birlikte lösemi (kan kanseri) olayı kaçınılmaz bir alın yazısına dönüşür. Malum olduğu üzere fazla güneşte kalmak, yukarıda belirttiğimiz yanık nedbeleri veya darbe sonucu meydana gelen birtakım ezilmeler, xeroderme ve keratoz senil türü cilt rahatsızlıkları, röntgen ışınına maruz kalmak gibi etkenlerin her biri cilt kanseri için risk faktörüdür. Mide ve bağırsak kanseri için mide nezlesi (hipertrofik gastrit), bağırsak nezlesi, spazmlar, dengesiz beslenmeler, safra kesesi iltihapları, bayatlamış yiyecek ve içecekler gibi etkenler birer risk faktörüdür. Kanserde erken teşhis çok önemlidir. Her ne kadar insanoğlu kanında taşıdığı lenfositler kadar kanseri anında teşhis edemese de Tıp dünyasının önümüze koyduğu biyopsi metodu ve patolojik teşhis gibi daha nice metotları ihmal etmemek gerekir. Çünkü kanser hastalığı konum itibariyle bulunduğu yere göre gizlenebiliyor. Bu yüzden hemen kendini ele vermekten kurtarabiliyor. Kanser teşhisinde aşırı kanamalar akciğer, rahim, bağırsak ve deri kanseri için bir gösterge olabiliyor. Ağrısız yumrular veya şişlikler ciddi bir kanser emaresi teşkil eder. Zira birçok hastalıklar ağrılı geçtiği halde kanser genel itibariyle başlangıçta ağrısız ilerleyen bir hastalıktır. Yorgunluk, bitkinlik, ateş gibi haller lenf ve kan kanseri belirtisi olarak düşünülüp erken teşhis tanı testlerini ihmal etmemelidir. Zayıflama ise halk arasında kanser belirtisi olarak addedilse de aslında en son aşamada oluşan bir belirtidir. Hematolojik incelemeler sonucunda belirlenen sedimantasyonun (kanın çökme hızının) yüksek olması da kanser emaresi sayılabiliyor. Basit bir öksürük bile solunum yolu, akciğer ve hançere türü kanserlerin habercisi niteliğindedir. Kusma, çift görme, görme bozukluğu veya körlük, baş ağrısı, denge bozukluğu beyin tümörü için birer işaret taşları olabiliyor. İdrar yollarında sürekli kan gelmesi böbrek ve mesane kanserini düşündürebilecek belirti sayılabiliyor. Bu arada terleme deyip geçmemeli, bilhassa lenf kanserlerinde sıkça rastlanılan bir durum olduğundan ihmale gelmez olgu olarak bakmakta yarar var. Anlaşılan bu sıraladığımız unsurlar kanser belirtileri olmakla birlikte illa kanser oldu manasına gelmemelidir. Mesela öksürük, üst solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı nükseden bir hastalık türüdür. Dolayısıyla her türlü belirtiyi göz ardı ederek bir çekap yaptırayım demekle işi geçiştiremeyiz. Çünkü kanser check-up'la teşhis edilemez. O halde kanseri teşhisinde kullanılan bazı metotları şöyle sıralayabiliriz: Kan kanseri kemik iliği analizleriyle teşhis edilebiliyor. Lenf kanseri (Lymphoma ve Hodgkin hastalığı) Hemogram (kan sayımı), lam üzerine periferik yayma ile mikroskop altında kan formülü sayımı, sedimantasyon, karaciğer ve dalak sintigrafisi, akciğer röntgeni, elektroforez incelemesi ve biyopsi ile teşhis edilebiliyor. Solunum yolu kanseri (Hançere) için röntgen, tomografi, akciğer sintografisi ve bronkoskobi teşhiste önemli muayene metotları olarak kabul edilir. Meme kanserinde monografi filmi, sonografi (ultrason) ve biyopsi önemli teşhis metotlarıdır. Rahim kanserinde vajen sıvı simiri ( patolojik hücre muayenesi), jinekolojik ve biyopsi muayenesi yöntemi uygulanır. Mide kanseri için röntgen, endoskopi muayenesi, kanda CEA testi, anüsten endoskopi veya rektoskobi muayeneleri teşhis için büyük bir önem arz etmektedir. Yumurtalık ve prostat tümörleri için biyopsi, plasenta tümörü içinse kanda hormon testi yapılarak teşhis edilebiliyor. Böbrek tümörleri için röntgen ve böbrek sintigrafisi iyi bir teşhis araçlarıdır. Beyin tümörleri için kompüter tomografi, aniografi, elektroansefalografi, göç kökü muayenesi teşhiste yardımcı metotlardır. Demek ki CEA ve prolaktin, alfa-fetoprotein (AFP), bilgisayarlı tomografi, sintigrafi ve sonografi muayeneleri her ne kadar pahalı muayene metotları olsa da sağlık için başvurulması gereken ve özellikle erken tanı araçları olması bakımdan önem arz etmektedir. O halde önce erken teşhis sonra tedavi derken, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için yola devam” demeli. Kanser tedavisinde kanserli dokunun kontrolünün yanı sıra metastazın durdurulması veya yok edilmesi hedeflenir. Bu yüzden kanser tedavisi dört ana başlıkta toplanır: Birincisi cerrahi tedavi olup halk arasında her ne kadar “Yaraya neşter atılmaz, yara daha da azar” denilse de bu söz cerrahi yöntemlerin gelişmediği çağlara has söylenilmiş bir söz olduğundan bugünkü kriterler itibarı ile havada kalmaktadır. Belki gereksiz yere biyopsi aldırmalardan kaynaklı birtakım kronik iltihapların gözlemlenmesi bu söylemi haklı kılar gibi gözükse de, bu anlayış genele şamil değildir. Zira cerrahi müdahale son derece titizlikle kanserin yerleştiği alana neşter atılması ile gerçekleşen can simidi bir yöntemdir. Operasyon yapılan bölgeden alınan parçaların patolojik inceleme sonucunda elde edilen değerler normal çıkarsa tedaviye cevap verdiği anlaşılır. Aksi takdirde diğer yöntemlere geçilir. İkinci tedavi yöntemi ise röntgen ışınlarıyla yapılan özellikle kan kanseri, kemik kanseri ve beyin tümörlerinde uygulanan radyoterapi (ışın tedavisi) tedavisidir. Bu ışınların en meşhuru kobalt–60 olup, bundan başka elektron ve nötron tedavi yöntemlerde söz konusudur. Hakeza radyum elementinin saldığı radyoaktif ışınlar da kanser hücrelerinin yok edilmesinde önemli bir etken kaynağıdır. Bilhassa bu yöntemle radyo frekans radyasyonların oluşturduğu ısıyla kanser hücrelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece ışın tedavisi metodunda normal hücrelerin dayanabileceği, kanser hücrelerinin ise bu ısıya dayanamayacakları noktaya kadar ısı uygulaması yapılmaktadır. Üstelik bu metotla hastanın kemik iliği etkilenmediği gibi saç kaybı da olmamaktadır. Dahası yan etkileri diğerlerine göre çok daha hafif seyretmektedir. Üçüncü tedavi şekli kemoterapi (kimyasal ilaç tedavisi) olup uygulanan yöntemlerin en yaygınıdır. Bu yöntem özellikle kan kanseri, lenf kanseri, plasenta kanseri, Ewing sarkomu gibi kanserlerde başarılı sonuçlar vermektedir. Dördüncü tedavi yöntem ise özellikle lösemi(kemik iliği kanseri), lenf kanseri (BCG-F), cilt kanseri, meme kanseri, kemik kanseri ve mide kanserinde kullanılan immunoterapi tedavi yöntemidir. Ki bu yöntemle kanser hücrelerini verem aşısı örneğinde olduğu gibi vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik kanserin (lenfositlere takviye edici kuvvet olarak) mağlup edilmesi hedeflenir. Bu dörtlü tedavi uygulamalarının yanında birtakım yardımcı tedavi metotlarda var elbet. Mesela ağrı tedavisi ağrısı geçmeyen hastalar için kullanılan bir yöntem. Aslında kanser illa da ağrı yapacak diye bir kural yok. Bu tür ağrılar daha çok hastanın son demlerine yakın birtakım zehirlerin hatta tedavide kullanılan kemoterapi ilaçların vücut içerisinde birikmesiyle oluşan zehirlerin toksik tesirinden kaynaklanan ağrılar olarak sahne almaktadır. Velhasıl; kanserden korunmak adına fabrikasyon besin mamullerini terk edip tabii beslenmeye yönelmek, temizlik kurallarına riayet etmek, oksijenli ve bol bitki ağırlıklı çevrede kalmak, sıcaklık değişmelerine paralel uygun giysi giyinmek (soğukta yün sıcakta pamuk tercih edilmeli), risk faktörlerini nazarı itibara almak, her türlü toksik maddelerden kaçınmak, moral tempomuzu yüksek tutmak, maneviyatımızı güçlendirmek veya her şeyden öte Allah'a; “Kahrında hoş lütfünde hoş” diyebilecek yüreğe sahip olmakla sağlıklı hayata kavuşabiliriz ancak. Neden olmasın ki?

http://www.biyologlar.com/kanser-ve-kanserojen-maddeler

ASİDİK - BAZİK VE NÖTRAL BOYALAR

Asidik ve bazik boyalar, solusyon hazırlandığında iyonize olurlar.Tipik bir bazik boya, katyonik veya pozitif yüklü boya iyonları ve negatif yüklü, renksiz klorid iyonları oluştururlar. Halbuki asidik bir boya anyonik veya negatif yüklü renkli boya iyonları ve pozitif yüklü renksiz sodyum iyonları oluştururlar. Boyalara uygulanan bu ''asidik'' ve ''bazik'' terimleri pH ile ilgili değildir ve bazik boya için katyonik boya; asidik boya içinse anyonik boya terimlerini kullanmak daha iyi olacaktır. Uygulamada, katyonik bazik boyalar reaksiyonda klorid köklerinden dolayı kısmen asit olarak bulunurlar. Asit boyalar ise sodyum tuzlarıdır ve kısmen alkali olabilirler. Bazik fuksin , renkli rosanilin temele ve renksiz asidik Cl köküne sahip bir bazik boyadır (Şekil a).Boya molekülünün asidik kısmı renkli olan, temeli ise renksiz ve genellikle sodyum olan boya ise asidofilik ' tir. Asit fuksin; rosananilin bir asidik sulfonat türevinin sodyum tuzudur. a-Bazik fuksin b-Asit fuksin Nötral bir boya; bir asidik ve bir bazik boyanın etkileşimi ile olur. Hem katyon hem de anyon chromophorik gruplar içerirler ve boya molekülünün her iki kısmında renkli bir boya vardır. Büyük moleküllerin kombinasyonundan dolayı, nötral boya solusyonları sıklıkla kolloidaldir. Nötral boyalar alkolde çözünürler, suda ise nadiren çözünürler. Halbuki asidik ve bazik boyalar genellikle her ikisinde de çözünürler. Nötral boyalara en iyi bilinen örnek Romanowsky boyalarıdır ve polychrom metilen blue ve eozinin etkileşimi ile şekillenirler; bu boyalar kan boyaması için çok kullanılırlar. Metilen mavisinin metilen azure oksidasyonu boyaya özel seçicilik özelliğini vermektedir. Bu oksidasyon hematoksilen gibi diğer boyaların olgunlaşmasına analogtur. Amfoterik bir boyama; belli bir pH'nın altında (izo-elektrik nokta) katyonik; bu pH'nın üstünde anyonik olan bir boyadan yapılır. Carminik asit izo-elektrik noktası pH-4.5' de olan bir amfoterik boyadır. Bazik boyalar; nukleuslar gibi asidik doku kompenentlerini renklendirirler. Asidik boyalar ise sitoplazma gibi bazik yapılarla birleşirler. Nötral boyalar ise hücredeki asidofilik ve bazofilik elementlere ilgi duyarlar ve bazı doku kompenentleri aynı zamanda üçlü boyama etkisi veren bileşik nötral boya ile reaksiyona girerler. RENKSİZ LEUCOBAZLAR Bazı boyalar kolaylıkla indirgenebilirler ve eğer bu süreçte kromofor haraplanırsa, boya rengini kaybeder. Böylesi leuco-boyalar (örnek: leuco-metilen blue), vital bir boya yönteminde oksidasyonla tekrar renklenirler. Buna karşılık eğer oksijen gerilimi düşerse metilen mavisi ile vital olarak boyanan hücre yapıları renksiz hale (leucobaza döner) gelir ve oksijene maruz bırakarak tekrar renklenebilir. Oksitleme ajanı için bir test olarak kullanılmadığından Schiff reaktifi ( bir leuco-fuksin) gerçek bir leucobaz değildir. Halbuki kromoforun tekrar yapımı ile renkli hale geldiğinden leucobazlara benzemektedir. METAKROMATİK BOYANMA Bazı doku kompenentleri boyalarla birleştiklerinde boyanın orijinal renginden ve dokunun diğer bölümünde oluşan renkten farklı bir renk oluştururlar. Bu olay metakromazi olarak adlandırılır. Bu şekilde hareket eden boyalar ise metakromatik olarak adlandırılmaktadır. Metakromatik boyanın rengini değiştirebilen madde ise 'Kromotrop'' olarak bilinir. Ortokromatik terimi ise metakromazi göstermeyen doku veya metakromatik olmayan bir boya için kullanılabilir. Metakromatik boyaların birden fazla absorbsiyon spektrumu vardır ve bunlar ortokromatik ve metakromatik doku-boya bileşikleri arasında göze çarpan kontrastı vermek için yeteri kadar farklı olmalıdır. En önemli metakromatik doku kompenentleri kıkırdak, bağ dokusu, epitelyal musin, mast ve bazofil hücre granülleri ve amyloid' tir. Metakromatik olan boyalar esas olarak toluidin blue, thionin gibi thiazinlerdir (Şekil ). Metil viyole de yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu boyalarda kullanılan renk kontrastı mavi-kırmızıdır. Ortokromatik doku ile Toluidin blue nun absorbsiyon spektrumu yaklaşık 630 nm de maksimumdur ve ortaya çıkan renk mavidir; metakromatik madde ile ise maksimum absorbsiyon 480-540 nm dir ve renk kırmızıdır. Gamma metakromazi olarak bilinen kırmızı boyanmaya ek olarak, Toluidin blue dokuları menekşe veya mor renge boyar ve beta metakromazi olarak bilinir. Alfa................. mavi; negatif Beta................. menekşe veya mor; kısmen pozitif Gamma ...........kırmızı ; kuvvetli pozitif Metakromazinin ortaya çıkması için, dokunun yüzeyinde serbest elektronegatif gruplar (genellikle sülfat veya karboksil ) bulunmalıdır. Bu gruplar bol sülfatlı asidik polisakkaritlerde mevcuttur. Asidik grupların sayısında bir düşüş veya protein bağlanması ile bunların kaybı metakromazide düşüşe yol açar. Metakromazinin ilginç bir özelliği ise, alkolün, boyanın polimerize (metakromatik) şeklini, monomerik (ortokromatik) forma dönüştürmesidir. Eğer kesit, boyamadan sonra alkolle dehidre edilirse metakromazi genelikle kaybolur. Hughesdon tekniğinde metakromazi kaybolmaz. Su, metakromatik boyaların büyük bölümü için gereklidir. FLORESANS BOYAMA Fluorochromlar, asidik veya bazik boyalar olarak hareket eden kromoforlu ve auxokromlu quinonoid boyalardır. Bu boyalar dokularla birleştiklerinde ultraviyole ışığı, görünen ışığa çevirme kapasitesine sahiptirler. Ultraviyole ışığın kullanımı ile fluorokromla birleşmiş dokuları tanıyabilirken; dokuları gün ışığında oluşan renkle tanıyamayız. Flurokromlar, floresans olmayan boyalardan daha spesifik değildirler ancak çok hassastırlar. Floresans, bazımaddelerin belirli bir dalga boyunda aydınlatıldığında farklı ve daha uzun ışınları yayma özelliğidir. Floresans teknikler çok kullanılır. Flurokrom boya yöntemleri ise doku bileşenlerinin, bakterilerin, fungusların , ağır metallerin gösteriminde, eksfolyatif sitolojide malign hücrelerin tanınmasında rutin olarak kullanılmaktadır. Floresans mikroskopi, dokulardaki ve serumlardaki antijen ve antikorların gösteriminde kullanılan immüno floresan tekniklerin temelini oluşturmaktadır.İki tip floresan vardır: 1-Primer Floresans (doğal-otofloresans): Vitamin A, riboflavin, porfirin, kloroplast gibi biyolojik materyelin kendi özelliğidir. Dokular, genel mavi floresansa sahip olabilirler ve bu elastik fibrillerde kuvvetlidir. Civa, demir ve iodine gibi bazı maddeler doğal floresansı ortadan kaldırır. 2-Sekonder Floresans (yapay-indüklenmiş): Doğal floresans olmayan maddelerin acridin orange, auramine, thioflavine-T vb bir flurokrom boya ile etkileşimden sonra ortaya çıkar. Yapay floresanla malign hücreler, acridine orange ile birleştiğinde çok hızlı gösterilebilir. Floresan mikroskopi tekniklerinde indüklenerek oluşturulan yapay floresansın birçok avantajı vardır. Çok az bir floresans materyel görülebilir floresans üretir. Çok düşük konsantrasyondaki doku bileşenlerinin çok az floresan boya ile gösterilebilir. Floresan boyalar toksik etki yaratmaksızın canlı hücrelere de verilebilir. Yöntem çok hassastır ve iyi kontrast verir. Yapay floresans da ağır metallerle haraplanır. Bazı tekniklerle başarılı sonuçlar için tamponlanmış flurokrom boya solusyonları gereklidir.

http://www.biyologlar.com/asidik-bazik-ve-notral-boyalar

İzomer Nedir

İzomer aynı kimyasal bileşime sahip olup, atomları arasındaki bağlantı yapıları farklı olan moleküller. Sözcük, Eski Yunan dilinde eşit anlamındaki isos ve parça anlamındaki meros sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. İzomerlerin kullanıldığı enzimlere ise izomeraz denmektedir.Aşağıdaki şekilde, kimyasal formülü C3H8O ya da C3H7OH olan propil alkolün propanolun izomerleri gösterilmiştir.Burada; (1) propil alkol ya da n-propil alkol, (2) izopropil alkol ve (3) metil etil eterdir.

http://www.biyologlar.com/izomer-nedir

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

Öncelikle Bilimfili.com ekibi olarak, uyuşturucu maddelere karşı bilinçlenmeyi artırıcı çalışmaları ve uyuşturucu karşıtı mücadeleleri desteklediğimizi belirtmek isteriz.

http://www.biyologlar.com/en-cok-bagimlilik-yapan-5-uyusturucu-madde

Cilt Nedir? Neden Yaşlanır?

Cilt Nedir? Neden Yaşlanır?

Cilt özetle deridir.Birçok cilt çeşitti vardır.Örnek vermemiz gerekirse normal cilt tipleri,yağlı cilt tipleri,kuru,karma ve hassas cilt tipleri.

http://www.biyologlar.com/cilt-nedir-neden-yaslanir

Beyin hücrelerini öldüren 11 neden

Beyin hücrelerini öldüren 11 neden

Şekerin hafıza bozukluklarına yol açtığını belirten uzmanlar, şekerli gıdaların öğrenme yeteneğini olumsuz etkilediğini söylüyor.

http://www.biyologlar.com/beyin-hucrelerini-olduren-11-neden


<b class=red>Alkolün</b> Doğrudan DNA Hasarına Yol Açabileceğine Dair Yeni Bulgular

Alkolün Doğrudan DNA Hasarına Yol Açabileceğine Dair Yeni Bulgular

Alkol tüketimi ile DNA hasarı ve kanser riskinin artması arasında bir bağlantı olabileceğini gösteren birçok veri bulunuyor. Görsel Telif: Igor Klimov / Shutterstock

http://www.biyologlar.com/alkolun-dogrudan-dna-hasarina-yol-acabilecegine-dair-yeni-bulgular

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0