Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 88 kayıt bulundu.
Hindistanda 4 Minyatür Form İçeren Yedi Yeni Gece Kurbağası Türü

Hindistanda 4 Minyatür Form İçeren Yedi Yeni Gece Kurbağası Türü

Gizli yaşam alanları ve böcek benzeri ses çıkardığı için bu zamana kadar farkedilmedikleri düşünülen 4 yeni minyatür türün bolluğu bilim adamlarını şaşırttı.

http://www.biyologlar.com/hindistanda-4-minyatur-form-iceren-yedi-yeni-gece-kurbagasi-turu

Tatlı Su Protozoonları ve Önemi

Protozoa tek hücreli, ökaryotik mikroorganizmalardır. Özellikle bakteri, tek hücreli alg ve diğer protistler üzerinden beslenirler. 80.000’in üzerinde protozoon türü tanımlanmıştır. Bunların yarıdan fazlası fosil, yaklaşık 10.000 kadarı da simbiyonttur [1]. Protozoon türleri uzun yıllar sadece insanlara verdikleri zarar düşünülerek, parazitolojik açıdan ele alınmış, serbest yaşayan protozoonlar ihmal edilmiştir. Gerçekte çok sayıda parazit protozoon olmasına rağmen, daha da fazla sayıda hem sucul hem de karasal habitatlarda yaşayan serbest protozoon türü bulunmaktadır. Serbest yaşayan protozoonların bulundukları ortamdaki önemlerinin anlaşılmasından sonra, araştırmacılar dikkatlerini tıbbi protozoolojiden, serbest yaşayan protozoonların ekolojisine çevirmişlerdir. Genel limnolojik çalışmalarda heterotrofik protozoa uzun bir süre dikkate alınmamıştır. Kesin olarak ortaya koymak güç olmakla birlikte, bu ihmalin sebebi, muhtemelen uzman eksikliği veya daha büyük olan metazoonlara göre preparasyon işlemlerinin zor ve zaman alıcı olması gösterilebilir [2]. Protozoonların mikrobiyal besin ağında ve organik kirlilik yükü yüksek suların arıtılmasında önemli rolleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra atık su arıtma sistemlerinin performans göstergesi ve doğal suların kirlilik ve ötrofikasyon indikatörü olarak da kullanılmaktadırlar [3-9]. Protozoon türlerinin planktonik besin ağının önemli bir parçası olduğu ve sucul habitatlarda toplam zooplankton biyoması içerisinde önemli bir yere sahip olduğunun anlaşılmasından sonra göl, gölet, akarsu, rezervuar, kaynak suları ve sulak alanlar gibi tatlı su ekosistemlerinde, protozoon biyomas ve tür çeşitliliğinde meydana gelen mevsimsel değişimler, komünite yapıları çeşitli çalışmalarda ele alınmıştır. Ülkemizde değişik ekosistemlerde bulunan farklı organizma gruplarına ait çalışmalarda büyük aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın, protozoonlar ile ilgili çalışmalar yeterli ölçüde değildir. Türkiye tatlı su protozoonları ile ilgili bilgiler yeni, az ve eksiktir. Bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan araştırmalara temel bilgi sağlaması beklenmektedir. Protısta Alemi ve Protozoonlar Önceleri tüm canlılar iki alemli sınıflandırma sistemi (Kingdom: Plantae, Kingdom: Animalia) içerisinde ya bitki ya da hayvan olarak kabul edilmişler ve protozoonlar hayvanlar alemine dahil edilmişlerdir. Uzun bir zamandır kullanılmakta olan Whittaker’in beş-alemli sınıflandırma sisteminde bitki, mantar ya da hayvan tanımına uymayan tüm ökaryotik hücre organizasyonu gösteren tek hücreli canlılar Protista alemini oluşturmaktadır. Moleküler tekniklerin gelişmesi sonucunda canlı türleri arasındaki filogenetik ilişkiler ortaya çıkarılmış ve üç domain (süperkingdom) sistemi (Bacteria-Archaea-Eukarya) bilim dünyasına girmiştir. Bu sınıflandırma sisteminde bütün ökaryotik canlılar üçüncü domain olan Eukarya’ya dahil edilmiş ve domain Eukarya dört aleme (Protista-Plantae-Fungi-Animalia) bölünmüştür. Son zamanlarda bilim adamları bugün yaşayan türler arasındaki filogenetik ilişkilere dayanan sekiz alemden (Archaebacteria-Eubacteria-Archaezoa-Protista-Chromista-Plantae-Fungi-Animalia) oluşan yeni bir sınıflandırma sistemini teklif etmişlerdir [10,11]. Archaezoa olarak sınıflandırılan bir hücreli organizmalar (Archaeamoebae-Metamonada-Microsporidia) gerçek bir çekirdeğe sahiptirler, ancak mitokondri, endoplazmik retikulum ve Golgi aygıtından yoksundurlar. Moleküler verilere göre, Archaezoa üyeleri en eski ökaryotik hücreler olup, anaerobik periyodda, Golgi ve endoplazmik retikulumun gelişimi ve mitokondriyal simbiyontların hücreye dahil olmasından önce, ökaryotik evrim hattından ayrılmışlardır. Kahverengi algler ile klorofil c içeren diğer tek hücreli ökaryotlar Chromista adı altında ayrı bir alem içerisinde toplanmış, geriye kalan bir hücreli ökaryotlar, Protista alemine dahil edilmişlerdir [10-13] . Protista üyeleri yapı ve işlev bakımından çok çeşitlidir ve sınıflandırılması güçlüklerle dolu bir geçmişe sahiptir. Bu alemin sınırı değişik sınıflandırmalar arasında büyük farklılıklar göstermektedir [12, 14-16]. Çoğunluğu tek hücreli ve mikroskobik ökaryot canlılar olmasına karşın, aynı zamanda daha basit çok hücrelileri ve hatta deniz yosunları gibi karmaşık yapılı iri organizmaları da kapsar. Bunları bir araya toplayan asıl faktör hayvan, mantar ya da gerçek bitki olmamalarıdır. Protista aleminin, geleneksel bir yaklaşımla hayvan benzeri (Mastigophora-Sarcodina-Ciliata), mantar benzeri (Sporozoa-Mycetozoa-Gymnomycota), bitki benzeri (Euglenoidea-Dinoflagellata) gruplar şeklinde düzenlenmesi kabul görmektedir. Hayvan benzeri bir hücreliler olarak “Protozoa”, evrimsel ya da sistematik bir anlam ifade etmediğinden, takson olarak kabul edilmez. Protozoa kavramı, fonksiyonel anlamda bir organizasyon düzeyini ifade etmek için kullanılır. Bu grubu oluşturan organizmalar, hayvanlarla aynı tip beslenme stratejisini kullanırlar. Hayvan benzeri bir hücreliler enerji ve besinlerini heterotrofi yoluyla (osmotrofi-fagotrofi) elde ederler. Çok sayıda flagellat miksotrofiktir ve her iki beslenme stratejisini de (heterotrofi-ototrofi) kullanırlar. Bir çok heterotrofik protozoa da sitoplazmalarında fotosentez yapabilen endosimbiyontlar içerirler. Protozoanın olağanüstü çeşitliliğini içeren bir sınıflandırma sistemi düzenlemek oldukça zordur. Finlay ve Esteban [17] belirleyici karakter olarak fagotrofinin önemini vurgulayarak, tatlı suda yaygın olarak bulunan serbest yaşayan protozoonları aşağıda belirtildiği gibi 16 şubeye ayırmışlardır. Bu sınıflandırmada protozoa kavramı, eski sınıflandırmalarda tanımlanan Kingdom Protozoa’yı ve geleneksel bir şekilde protozoon olarak kabul edilen ancak şimdi Archaezoa ve Chromista’ya (esas olarak fototrofik protistler ya da alglerdir) dahil edilen organizmaları içermektedir. ARCHAEAMOEBAE: Mitokondriden yoksun, tek-kamçılı ameboyit hücreler olup, “pelobiont”lar da denir (örneğin Mastigamoeba, Mastiginella, Pelomyxa). Kamçı Pelomyxa cinsinde güçlükle gözlenir, bu nedenle amip olarak da tanımlanmaktadır. Organik madde bakımından zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar. Özel bir besin tercihleri yoktur; bakteri, alg, detritus vs. üzerinden beslenirler. METAMONADA: Mitokondriden yoksun anaerobik kamçılı protistlerdir. İki, dört, sekiz (ya da bazen daha fazla) kamçı taşırlar. Çoğunluğu endokommensal olmasına karşın, parazit türler ve serbest yaşayan diplomonad türleri de (örneğin Hexamita, Trepomonas) içerir. Organik olarak zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar, bakteri üzerinden osmotrofik ve fagotrofik olarak beslenirler. PERCOLOZOA: Genellikle 1-4 (bazen daha fazla) arasında değişen kamçı taşıyan flagellatları (örneğin ameboyit olmayan dört kamçılı Percolomonas, çok kamçılı pseudosiliyatlar), geçici kamçılı safhaları bulunan ameboyit flagellatları (örneğin iki kamçılı Naeglaria, dört kamçılı Tetramitus), kamçılı safha bulunmayan ameboyit formları (örneğin Vahlkampfia) ve modifiye olmuş mitokondri (hidrogenozom) içeren anaerobik flagellatları (örneğin Psalteriomonas) içeren karışık bir gruptur. Bazıları fakültatif patojendirler. Tümü sedimentlerde yaşar ve esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. PARABASALA: Çok sayıda kamçıya sahip hidrogenozom içeren anaerobik, heterotrofik flagellatlardır. Karakteristik olarak parabasal cisimcik (modifiye olmuş Golgi) içerirler. Muhtemelen Ditrichomonas, Pseudotrichomonas hariç, hemen hemen tümü endosimbiyotiktir. İyi bilinmemekle beraber, bakteri üzerinden beslendikleri tahmin edilmektedir. Bazı araştırıcılar Parabasala’yı Archaezoa alemine dahil ederler. EUGLENOZOA: Genellikle iki (nadiren daha fazla) kamçı taşıyan flagellatlardır. Kamçılardan biri ya da her ikisi de anteriyör bir çöküntüden çıkar. Çoğu fagotrofiktir (örneğin Rhyhchomonas, Bodo, Astasia, Paranema, Entosiphon, Anisonema). Fagotrofik türler esas olarak sedimentlerde yaşarlar ve buraya tutunmuş bakteriler ya da su sütununda asılı duran bakteriler üzerinden beslenirler. Entosiphon gibi daha büyük öglenoyitler büyük partiküllerle beslenirler. Kinetoplastid içeren biflagellat bodonidleri de içerir. Serbest yaşayanlara ilaveten simbiyotik olan üyeleri de vardır. Ichthyobodo necator tatlı su balıklarının solungaçlarında ektoparazit olarak yaşar. OPALOZOA: Çoğu biflagellat protistlerdir (Anisomonas, Apusomonas, Cercomonas, Heteromita). Esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. Kathalepharis türleri planktonda küçük algler üzerinden, bazıları ise (örneğin Cercomonas) pseudopod oluşturarak bakteri üzerinden beslenirler. Cyathobodo kendini zemine tespit etmek için sap oluşturur. Bu takson endokommensal olarak yaşayan opalinidleri de kapsar. CHOANOZOA: Serbest yaşayan, tek kamçılı, renksiz flagellatlardır. Hücrelerin apikal yüzeyinde bulunan çok sayıda ince sitoplazmik uzantı, kamçının etrafında yaka benzeri bir yapı oluşturur. Çoğunlukla sesildirler. Soliter ya da koloniyal, çıplak ya da lorikalı olabilirler. Sadece fagotrofik formları içerir, tatlı sudaki süspanse bakteri ve diğer küçük partiküller üzerinden beslenirler (örneğin Codonosiga, Diploeca, Diplosigopsis, Monosiga, Sphaeroeca). DINOZOA: Ekolojik bakımdan önemli olan bir şubedir. Deniz ve tatlı sularda serbest, bir kısmı da diğer protistler veya metazoonlarda simbiyont olarak yaşayan, iki heterodinamik kamçı taşıyan flagellatlardır. Renksiz türler osmotrofiktirler, detritus ya da diğer protistler üzerinden beslenirler. Katadinium, Peridinium, Gymnodium ve Ceratium cinslerinde fagotrofik tatlı su türleri bulunur. CILIOPHORA: Protista içerisinde yer alan şubeler arasında en homojen gruplardan biridir. Nüklear dualizm (makro- ve mikronükleus) göstermeleri, hareket ve beslenme için sil veya bileşik sil yapıları (sir, membranel vs.) taşımaları, homothetogenik (enine) bölünmenin görülmesi (flagellatlarda symmetrogenik bölünme görülür) diagnostik özellikleridir. Bir çoğu kompleks ağız siliyatürüne sahiptir. Çoğu aerobiktir, anaerobik türlerde mitokondri yoktur ya da hidrogenozom bulunur. Siliyatlarda beslenme heterotrofiktir, fakat bazı türler fotosentetik algal protistler içerirler. Çoğunluğu serbest yaşar, çok sayıda türü kommensal veya nadiren de parazit olarak yaşayan simbiyontlardır. Ichthyopthyrius multifiliis balıklarda beyaz benek hastalığı etkenidir. Yumuşak zeminlerde geniş populasyonlar oluştururlar (örneğin Loxodes, Spirostomum, Caenomorpha, Aspidisca, Acineta, Nassula, Cyclidium, Vorticella, Frontonia, Paremecium, Prorodon, Lacrymaria, Actinobolina). Bir çok siliyat serbest, fakat bazı peritrich ve suktorlar sesil yaşarlar. Vorticella soliterdir, fakat Epistylis, Carchesium, Zoothamnium ve Operculaia koloniyaldir. Küçük türler bakteri üzerinden, büyük türler ise büyük tek hücreli algler, flamentöz siyanobakteri, diğer protozoonlar ve nadiren rotifer ve diğer mikrozooplankton üzerinden beslenirler. Halteria viridis gibi miksotrofik türlerin metalimniyonda aşırı çoğalması primer üretim bakımından önemli olabilir. RHIZOPODA: Beslenme ve hareket için pseudopod oluşturan, kamçısız amiplerdir. Yalancı ayaklar lobsu (lopopod), ipliksi (filopod) ya da ağsı (retikulopod) olabilir. Çıplak amipler lobsu (örneğin Amoeba, Acanthamoeba) ya da ipliksi (örneğin Vampyrella) yalancı ayaklara, kabuklu amipler ya lobsu (örneğin Arcella) ya da ipliksi (örneğin Euglypha) yalancı ayaklara sahiptirler. Foraminiferlerin (Granuloreticulosa) tümü hemen hemen denizeldir, kabuk yüzeyindeki deliklerden yalancı ayaklar ipliksi şekilde çıkarlar ve ağsı bir yapı şekillendirirler. Taksonun üyeleri esas olarak serbest yaşarlar, fakat endosimbiyont olarak yaşayanları da vardır (örneğin Entamoeba). Serbest yaşayanların tümü fagotrofik heterotroflardır. Alg, detritus, bakteri vs. üzerinden beslenirler. Vampyrella flamentöz yeşil algler üzerinde parazit yaşarlar. Bazı kabuklular planktoniktirler (örneğin Difflugia). HELIOZOA: Aksopodlu fagotrofik hücrelerdir. Sert, mikrotübüler aksonem içeren aksopodlar hücrenin etrafından ışınsal olarak çıkar. Güneş hayvancıkları da denir. Esas olarak tatlı sularda yaşarlar (örneğin Actinosphaerium, Actinophrys, Clathrulina). Bazıları denizeldir. Alg, protozoa ve rotiferler üzerinden beslenirler. Aksopodlar diffüzyonla beslenmede kullanılır. Esas olarak planktonik protistlerdir ve sap ya da aksopodlar aracılığı ile yüzeye tutunabilirler. BICOSOECA, DICTYOCHAE, PHAEOPHYTA, HAPTOMONADA ve CRYPTOMONADA : Kingdom Chromista’ya ait şubelerdir. Çoğunluğu fototrof olduğu halde, fagotrofik türler de içerirler. Tatlısu formlarında miksotrofi ve fagotrofi özellikle chrysomonadlarda yaygındır. Chrysomonadlar iki kamçılı, sesil ya da hareketli ve soliter ya da koloniyal olabilirler (örneğin Spumella, Uroglena, Dinobryon). Beslenme ile ilgili organelleri başta olmak üzere, protozoon morfolojisi ve fonksiyonel rolleri arasında yakın bir ilişki vardır. Bulundukları habitatlarda fonksiyonel rolleri dikkate alındığında, serbest protozoonlar siliyatlar, sarkodinler (kök bacaklılar) ve heterotrofik flagellatlar olmak üzere üç büyük gruba ayrılırlar. Fonksiyonel gruplar aynı yerde, bir arada yaşadıkları halde, besin yakalama mekanizmaları farklıdır. Flagellatlar genellikle 20μm’den, amipler 50 μm’den, siliyatlar 200 μm’den daha küçüktürler. Ancak bazı amip ve siliyatların büyüklükleri 2 mm’ye kadar ulaşabilir (örneğin Pelomyxa, Actinosphaerium, Stentor). Protozoonlar kendi büyüklüklerine uygun besini tercih ederek, mikrobiyal populasyonları kontrol altında tutarlar. Fonksiyonel özellikler dikkate alındığında, siliyatlar (besin yakalamada sil kullanırlar) yırtıcı beslenenler (örneğin Prorodon, Monodinium, Didinium, Dileptus, Chidonella, Nassula), süzerek beslenenler (Cyclidium, Colpidium, Vorticella, Aspidisca, Eupletes, Strombidium, Strobilidium) ve difüzyon ile beslenenler (Suctoria) olarak ayrılabilirler. Sarkodinler kendi içinde üç fonksiyonel gruba ayrılır: çıplak amipler, kabuklu amipler ve heliozoonlar. Bu protistler gruplara göre çeşitlilik gösteren pseudopodlarla, protistin büyüklüğüne uygun olarak alg yada bakteriler üzerinden, Pelomyxa türleri canlı olmayan organik partiküller üzerinden beslenirler. Heterotrofik flagellatlar diğer gruplara göre daha küçüktürler. Bu nedenle sucul ortamlarda, yüzey ve dipte önemli bakteri tüketicileridir. Yırtıcı beslenme (örneğin chrysomonadlar), süzerek beslenme (örneğin choanoflagellatlar) ve difüzyonla beslenme (örneğin Ciliophrys ve helioflagellatlar) bu grupta da görülür. Taksonomik gruplar ile fonksiyonel gruplar arasında yakın bir ilişki yoktur. Farklı türler, benzer ekolojik fonksiyonları olmasına karşın, farklı taksonomik gruplarda yer alabilirler. Heliozoonlar ve helioflagellatlar morfolojik olarak birbirlerine benzedikleri halde, farklı şubelerde yer alırlar. Bu iki şube benzer beslenme stratejisine sahiptirler. Benzer şekilde farklı beslenme stratejisi geliştiren bir hücrelilere çeşitli taksonomik gruplarda rastlanmaktadır. Örneğin değişik pek çok bir hücreli grubunda fotosentez yapan türler vardır. Bir grup fotosentez yapan türleri, heterotrofik türleri ve miksotrofik türleri içerebilir. Protist çeşitliliği ile ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. Mikrobiyal çeşitliliğin, makroskobik hayvan ve bitki çeşitliliği ile ayırt edici bazı özelliklere sahip olduğunu vurgulayan Finlay ve Esteban [17], tatlı su protozoon türlerinin az sayıda bireyle ya da kist olarak temsil edilse bile, tüm nemli habitatlarda her zaman bulunduklarını ve muhtemelen hiçbir zaman da yok olmadıklarını ifade etmişlerdir. Lokal olarak, birçok tür nadir ya da kriptiktir (gizli türler, kist halinde olanlar). Çevresel koşulların onların tercih ettikleri yönde gelişmesini beklerler. Uzun süre “aktif” durumdan çok “potansiyel” durumda kalırlar. Bundan dolayı aktif biyoçeşitlilikten çok, potansiyel biyoçeşitlilikten söz edilir. Boyutlarının küçük olması, dirençli kistler oluşturmaları ve bir yerden bir yere kolay bir şekilde taşınmalarından dolayı kozmopolit türler olarak kabul edilirler. Mikrobiyal ökaryot türlerin dağılışı nadir olarak coğrafik bariyerlerle sınırlanmıştır. Bu nedenle spesifik coğrafik dağılımları hakkında bilgi vermek oldukça zordur. Endemizm nadirdir,global tür çeşitliliği azdır ve en azından siliyatların çoğu halihazırda tanımlanmıştır [18-21]. Siliyat türlerinin çoğunun kozmopolit olduğu konusunda Finlay ve Fenchel’in görüşlerine katılan Foissner [22] önceki araştırıcıların aksine tür çeşitliliğinin çok fazla olduğunu, halen tanımlanmamış çok sayıda türün olduğunu, endemizmin yaygın olduğu ve spesifik coğrafik dağılış gösterdiklerini ileri sürmüştür. Yüksek yapılı hayvan ve bitkilerle karşılaştırıldığında, küçük oldukları ve yaşamlarının çoğunu kist safhasında geçirdikleri için protistleri tanımlamanın güç olduğunu ifade eden Foissner [23], sadece uygun koşullar oluştuğunda kistten çıktıklarını, birkaç tane her zaman mevcut ve sayısal olarak dominant tür tarafından gizlendiğini ve bu nedenle nadir türlerin gözden kaçırılabileceğini açıklamıştır.

http://www.biyologlar.com/tatli-su-protozoonlari-ve-onemi

Bio-Der Kanun Taslağı

KANUN TEKLİFİ TASLAĞI 657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNUNDA BİYOLOGLARIN SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFINDAN TEKNİK HİZMETLER SINIFINA GEÇİRİLMESİ YÖNÜNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TASARISI Madde 1. 14.07.1995 Tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 36. Maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. II. TEKNİK HİZMETLER SINIFI Bu kanunun kapsamına giren kurumlarda meslekleriyle ilgili görevleri fiilen ifa eden ve meri hükümlere göre yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar, mimar sıfatını almış olanlar ile bunlardan öğretmenlik hizmetinde çalışanlar, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, Erkek Teknik Öğretmen Okulu ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu mezunları, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ile uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu mezunları, Teknik Eğitim Fakültesi (Yüksek Teknik Öğretmen Okulu ve Güzel Sanatlar Fakültesi, İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu), jeolog, jeofizikçi, hidrojeolog, hidrolog, jeomorfolog, kimyager, fizikçi, matematikçi, istatikçi, yöneylemci (hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı (Ekonometrici), Erkek Teknik Öğretmen Okulu mezunları, fen memurları, teknikerler ve yüksek teknikerler, tütün ve müskirat eksperleri, Tarım Alet ve Makineleri Uzmanlık Yüksek Okulu mezunları ile benzeri fen bilimleri ve teknik bilimler lisansiyerleri, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya Bölümlerinden mezun olan şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, yüksek bölge plancısı. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Teknoloji Bölömü İş ve Teknik Anabilim Dalı mezunları, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu mezunları, üniversitelerin Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümlerinin Prehistorya, Protohistorya ve Ön Aysa Arkeolojisi, Klasik Arkeoloji Anabilim Dallarından mezun olanlar üniversitelerin Fen, Fen-Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinden mezun BİYOLOGLAR (Biyolog, Biyoteknolog, Botanikçi, Ekolog, Entomolog, Genetikçi, Hidrobiyolog, Limnolog, Deniz Biyoloğu, Moleküler Biyolog, Mikrobiyolog, Ornitolog, Zoolog, Yaban Hayatı Biyoloğu) ibaresi eklenmiştir. Madde 2: III. SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI Sağlık hizmetlerinde (Hayvan sağlığı dahil) mesleki eğitim görerek yetişmiş olan tabip, diş tabibi, eczacı, veteriner hekim gibi memurlar ile bu hizmet sahasında çalışan yüksek öğrenim görmüş fizikoterapist, tıp teknoloğu, sağlık memuru, sosyal hizmetler mütehassısı, psikolog, diyetçi, sağlık mühendisi, sağlık fizikçisi, sağlık idarecisi ile ebe ve hemşire, hemşire yardımcısı, (Fizik tedavi, laboratuvar, eczacı, diş anestezi, röntgen teknisyenleri ve yardımcıları, çevre sağlığı ve toplum sağlığı teknisyeni dahil) sağlık savaş memuru, hayvan sağlık memuru ve benzeri sağlık personelini kapsar. Biyolog ibaresi çıkarılmıştır. Madde 3: Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.Madde 4: Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu Yürütür. GEREKÇE: Bilindiği üzere sağlık hizmetleri sınıfında yer alan Biyologlar Sağlık Kurumlarının yanı sıra Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Başbakanlık ve Başbakanlığa bağlı kamu, kurum ve kuruluşlarda ve Denizcilik Müsteşarlığı’nda v.b kurum/kuruluşlarda aşağıdaki görevleri yapmaktadır. Biyologların Çalışma Alanları; 1. Sağlık hizmetleri veren kurum ve kuruluşlarda her türlü tıbbi analizlerin yapılmasında, tıbbi araştırma ve destek ünitelerinde, 2. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili alanlarda, 3. Biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, 4. Hidrobiyoloji ve su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, 5. Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Cevre Koruma alanlarında biyoçeşitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, 6. Biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve Biyoloji Programlarının geliştirilmesinde, 7. ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporlarının hazırlanmasında, 8. Tarım ve Ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde, 9. Gıda Kontrol Laboratuvarlarında, 10. Arıtma tesislerinde, 11. Biyolojik Ürünlerle ilgili standartların belirlenmesinde, 12. Kriminoloji Laboratuvarları ve Adli Tıp ile ilgili alanlarda, 13. Gümrük Biyologu olarak, 14. Biyomedikal çalışma alanlarında, 15. İlaç ve hammaddelerinin, kozmetik ürünlerinin üretimi, kalite kontrolünde, araştırma ve geliştirme çalışmalarında, 16. Pest ve vektör canlıların kontrolüne yönelik faaliyetlerde, yerleşkelerdeki haşere mücadelesinin planlanması ve yürütülmesinde, 17. Nükleer tesisler ve radyasyon kullanılan isletmelerde, 18. Hayvanat bahçelerinde, yaban hayvanı rehabilitasyon ve barındırma tesislerinde ve petshop işletmelerinde, 19. Arberatumlar, Botanik Bahçeleri, yabani bitki türlerinin depolandığı ve işlendiği merkezlerde GEREKÇEYE ESAS YÖNETMELİKLER VE BU YÖNETMELİKLERDE BİYOLOGLARIN YETKİ TANIMLARI GIDA ve GIDA İLE TEMAS EDEN MADDE ve MALZEMELERİ ÜRETEN İŞ YERLERİNİN ÇALIŞMA İZNİ ve GIDA SİCİLİ ve ÜRETİM İZNİ İŞLEMLERİ İLE SORUMLU YÖNETİCİ İSTİHDAMI HAKKINDA YÖNETMELİK, Yetki Kanunu:5179, Yayımlandığı R.Gazete: 27.08.2004-25566 EK: 7/A (www.kkgm.gov.tr/yonetmelik/sorumlu_yonetici.html) Gıda İsletmelerinde Üretimin Niteliğine Göre Sorumlu Yönetici Olarak İstihdam Edilecek Meslek Mensupları; 5- Meyve/Sebze Ambalajlayan İş Yerleri (taze/kurutulmuş): Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 7- Unlu Mamüller (simit-yufka-kadayıf-galeta...vb.), Ekmek ve Ekmek Çeşitleri, Pastacılık Ürünleri, Un, Bulgur ve Makarna Üreten İş Yerleri ile Hububat ve Bakliyat İsleyen İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bolümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog.13- Baharat ve Kuru Yemiş İşleyen İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 17- Maya, Fermente ve Salamura Ürünleri Üreten İş Yerleri (sirke-yaprak-turşu, zeytin vb.): Ziraat Mühendisi (Gıda+Sut+Bahçe Bitkileri), Gıda Mühendisi, Biyolog.19- Su Ürünleri İşleyen İş Yerleri: Su Ürünleri Mühendisi, Ziraat Mühendisi (Gıda +Su Ürünleri+Zootekni), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Biyolog. 20- Yumurta Ambalajlayan İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bolümler), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Biyolog, Kimya Mühendisi, Kimyager. 21- Soğuk Hava Depoları, Sade Buz Üreten İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 23- Sadece Gıda Maddelerini Ambalajlayan İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Biyolog, Kimya Mühendisi, Kimyager. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇLAMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK, RESMİ GAZETE:27 OCAK 2005, SAYI:25709, (www.saglik.gov.tr/) Mesul müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesul müdür bulunması zorunludur. Mesul müdür sadece bir işyerinde mesul müdürlük görevini üstlenebilir. Mesul müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog ünvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesul müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesul müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME (ÇED) RAPORU HAZIRLAMADA VE ÇED BÜROSU AÇMAK İÇİN GEREKLİ YETERLİLİK ŞARTLARI HAKKINDAKİ YÖNETMELİK (www.cevreorman.gov.tr/yasa/t/25383.doc) Yeterlik Belgesi Başvurularında Aranacak Koşullar Madde 5 — Yeterlik belgesi almak isteyen kurum ve kuruluşların aşağıdaki koşulları sağlamaları zorunludur: a) Kamu veya özel sektörde mesleği ile ilgili olarak en az iki yıl çalışmış bir çevre mühendisini sürekli olarak istihdam etmeleri, b) Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri, Fen-Edebiyat Fakültelerinin Fizik, Kimya, Biyoloji Bölümleri ile Jeoloji, Hidrojeoloji, Zooloji, Arkeoloji, Veteriner Hekim, Kamu Yönetimi, İşletme, Ekonomi, Maliye, İktisat, Sosyoloji Bölümleri Lisans Mezunlarından farklı meslek grubundan kamu veya özel sektörde mesleği ile ilgili olarak en az iki yıl çalışmış iki personeli sürekli olarak istihdam etmeleri, c) (a) ve (b) bentlerinde belirtilen meslek dallarından; raporu hazırlayacak kurum/kuruluşların Raporunun hazırlanması, incelenmesi veya denetiminde en az üç yıl çalışmış bir personeli rapor koordinatörü olarak ÇED sürecinde görevlendirmeleri, Bu yönetmeliklerden de anlaşılacağı gibi biyologların sağlık sektörü dışında çevrenin korunmasına yönelik her türlü çalışmada Çevre mühendisleri, İnşaat mühendisleri, Şehir plancıları, Mimarlar, Jeoloji mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kimyagerler, Ziraat mühendisleri, Gıda mühendisleri ve benzeri meslek grupları ile birlikte teknik hizmet vermektedirler. Yukarıda saydığımız meslek gruplarıyla aynı koşullarda aynı işleri (Ekolojik planlama, Ekosistem yönetimi, CED raporu hazırlama, Haşere mücadelesi, ve Biyoçeşitliliğin saptanması gibi birçok alanda arazi ve laboratuar çalışmalarına fiilen katılmaktadırlar) yapmaktadırlar. Zira Yönetmeliklerle Belirlenen Yetkilerden ve Biyologların çalışma alanlarından da anlaşılacağı üzere aynı ortamlarda aynı yetkileri paylaşan ve aynı işleri yapan mühendis, yüksek mimar, mimar, jeolog, hidrojeolog, hidrolog, jeofizikçi, fizikçi, kimyager, matematikçi, istatistikçi, yöneylemci (Hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı, ekonomici ve benzeri ile teknik öğretmen okullarından mezun olup da, öğretmenlik mesleği dışında teknik hizmetlerde çalışanlar, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya Bölümlerinden mezun şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, v.b meslek grupları, Biyologlar dışındaki meslek gruplarının Teknik Hizmetler Sınıfında, Biyologların ise (Teknik Hizmet Üretmesine rağmen) Sağlık Hizmetleri Sınıfında olması anlaşılır değildir. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili arazi şartlarında; biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, Hidrobiyoloji ve Su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Cevre Koruma alanlarında biyoçesitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, Biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve Biyoloji programlarının geliştirilmesinde, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporlarının hazırlanmasında, Tarım ve Ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetleri, arıtma tesislerinde çalışan Biyologların sağlık sektörü dışında birçok sektörde de yer aldıkları açıkça görülmektedir. Ayrıca Biyologlar üniversitelerin Fen, Fen-Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinin Biyoloji Bölümlerinden mezun olup, Fizik, Kimya, Matematik, Biyoloji ağırlıklı dersler almışlardır, Kimyager, Fizik, Matematikçi, İstatistikçi gibi birçok meslek grubuyla aynı Fakültelerden ve 4 yıllık bir eğitimle mezun olmuşlardır. EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET POLİTİKASI VE BİYOLOGLARIN MAĞDURİYETİ Sağlık Bakanlığı dışında diğer bakanlıklar ve kamu kurum kuruluşlarında çalışan Biyologlar döner sermaye almamakta, arazi koşullarında çalışmalarına rağmen arazi tazminatından faydalanamamaktır. Bilindiği gibi 21.03.2006 tarih ve 5473 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme yapılması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile kimi kamu personelinin almakta olduğu aylık ücretlere değişik adlar altında iyileştirmeler yapılmış ancak burada BİYOLOGLAR yer almamış ve mağdur edilmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 2006/10344 sayılı söz konusu Kararı, Anayasa’ya ve hukuka açıkça aykırıdır. Aynı süreçte “Biyologlar” tarafından Bakanlar Kurulu’nun 2006/10344 sayılı kararına itirazlarda bulunulmuş, Devlet Personel Başkanlığı, Maliye Bakanlığı ve ilgili kurumlara bildirilmiş gelen cevabi yazı da “Eşit işe eşit ücret” politikası kapsamında söz konusu kanuna atıfta bulunularak yapılacak düzenleme kapsamında denge tazminatı ile durumun düzeltileceği belirtilmesine rağmen yeni düzenleme ile aradaki ücret dengesizliği daha da artmış ve “Eşit ise eşit ücret” politikasına uygun olmayan şekilde meslek grubumuz mağdur edilmiştir. SONUÇ OLARAK; Çevre ve Orman Bakanlığında, Tarım ve Köy işleri Bakanlığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Denizcilik Müsteşarlığı, DSİ v.b kurumlarda görev yapan tüm Biyologlar teknik uzman olarak çalışmakta olmasına rağmen EN DÜŞÜK DEVLET MEMURU MAAŞINA YAKIN MAAŞ ALMAKTA OLUP, BU DURUM “Eşit işe eşit ücret” politikası İLE BAĞDAŞMAMAKTA VE BİYOLOGLAR MAĞDUR EDİLMEKTEDİRLER. Yeni düzenlemeden önce, Çevre ve Orman Bakanlığında çalışan Biyologlar, Mühendis, Veteriner Hekim, Şehir plancısı, Mimar, Jeolog, Kimyager v.b. meslek gruplarından 300,00-350,00 TL az maaş alırlarken yeni düzenleme ile (Denge Tazminatı) birlikte aynı ortamda, benzer işleri yapan hatta aynı Fakülteden mezun ve aldıkları derslerin neredeyse üçte biri ortak olan Kimyagerlerden 500,00-700,00 TL daha az ücret alır hale gelmişlerdir. Sonuçta 1250,00 ila 1400,00 TL arasında maaş almakta olan biyologlar EN DÜŞÜK DEVLET MEMURU MAAŞINA YAKIN MAAŞ ALMAKTADIRLAR. Bu nedenle Biyologların Teknik Hizmet üretmesi nedeniyle TEKNİK HİZMETLER SINIFINA DAHİL EDİLMESİ HUSUSUNDA GEREKLİ YASAL DEĞİŞİKLİKLERİN YAPILMASINI, TÜM HAKLARIMIZ SAKLI KALMAK ÜZERE ARZ VE TALEP EDERİZ. TÜRKİYE BİYOLOGLAR DERNEĞİ

http://www.biyologlar.com/bio-der-kanun-taslagi

GDO Sınırdan Girince

GDO Sınırdan Girince

DOĞADER'in de etkin üyesi olarak çalışmalarına katıldığı GDO'ya Hayır Platformu, ithal edilen GDO'lu ürünlerin tozlaşma yoluyla istemsiz ve denetimsiz çoğalması konusuna dikkati çekmek için bir basın bildirisi hazırladı.GDO SINIRDAN GİRİNCE YAYILMASI ÖNLENEMİYOR!Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi ile Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) tarafından yem amaçlı ithalatı talep edilen GDO’lu 3 kolza ve 1 şeker pancarı çeşidi ile ilgili olarak hazırlanan bilimsel komite raporları 21 Eylül / 12 Ekim 2012 tarihleri arasında Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması vasıtasıyla halkın görüşüne sunulmuştur. Her ne kadar yem amaçlı bir başvuru yapılmış da olsa, dünyadaki örnekler GDO’ların sınırdan içeri girdikten sonra çevreye yayılmasının durdurulamadığını göstermektedir.İsviçre’de GDO’lu kolza tarımı ve ithalatı yasak olmasına karşın, 2011-2012 yıllarını kapsayan bir çalışma, bu ülkede GDO’lu kolzanın çevreye yayılmasının önlenemediğini göstermektedir. GDO’lu kolzanın transit taşımacılığının yapıldığı demiryolu hattı boyunca kendiliğinden yetişen kolzalardan alınan 2403 numunenin 50 tanesinin GDO’lu olduğu tespit edilmiştir.Japon araştırmacıların 2005 yılında gerçekleştirdikleri incelemelerde, o dönemde kolza tarımı yapılmamasına rağmen, uluslararası ticaret yapılan limanların çevresindeki kırsal alanda GDO’lu kolzaların varlığını tespit etmişlerdir. Japonya o zamandan beri GDO’lu kolzalarını yok etmeye çalışmaktadır. Çiftçi yetiştirmekte olduğu turp, brokoli, hardal ve GDO’suz kolzasına GDO’lu kolzadan genetik bulaşıklık olabileceği korkusu ile tarım yapmaktadır.İsveç’te yapılan bir çalışma, GDO’lu kolza tohumlarının çevreye yayılmaları halinde 10 yıl süreyle canlılıklarını devam ettirebildiklerini ve uygun bir ortam bulduklarında çimlenebildiklerini göstermiştir.Halkın görüşüne açılan bilimsel komite raporlarında da belirtildiği üzere kolza yabancı döllenme özelliği olan bir bitkidir. Pek çok araştırma, Kuzey Amerika’da GDO’lu kolza taşıyan araçlardan saçılan tohumların karayolları boyunca yol kenarlarında geliştiklerini göstermektedir. Bu tür GDO’lu ürünler adeta bir GDO havuzu durumundadır ve gerek GDO’suz kolzalarda gerekse yabani akrabalarında gen kaçışı yoluyla bulaşıklık oluşturduğundan biyolojik çeşitlilik bundan olumsuz etkilenmektedir.Yukarıdaki örneklerde net bir şekilde görüldüğü üzere bir ülkeye GDO’lu kolza ister denizyolu isterse de karayolu veya demiryolu vasıtasıyla girsin gen kaçışı ve bulaşıklık kaçınılmazdır. Yabancı ot ilacına dayanıklılık geni içeren bu kolzaları tarım ilacı kullanarak ortadan kaldırmak mümkün olamayacak, günümüzde kullanımı yasaklanmış çok daha zehirli tarım ilaçları kullanılmak zorunda kalınacak, bu da canlı yaşamı ve doğa üzerinde geri dönüşü olmayacak tahribatlara yol açacaktır.Biyolojik çeşitliliği zengin ülkemize GDO’lu kolza hiçbir şekilde sokulmamalıdır.Şeker ihtiyacımızın üzerinde şeker pancarı üretildiği gerekçesiyle ülkemizde 2001 yılında Şeker Yasası yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede 1998 yılında 5 milyon hektar olan şeker pancarı ekim alanımız günümüzde 2,9 milyon hektara kadar düşmüştür. 1998 yılında şeker pancarı üretimimiz 22 milyon ton iken, yasa sonrasında 12 milyon tona gerilemiş, günümüzde ise daha yeni 16 milyon ton düzeyine ulaşabilmiştir. Diğer yandan şeker fabrikalarımız birbiri ardına özelleştirilmekte, şeker üretimimiz sağlık açısından son derece tartışmalı olan mısırdan üretilen Nişasta Bazlı Şeker’e (NBŞ) kaydırılmaktadır.Durum böyle iken daha önce gıda amaçlı, şimdi de yem amaçlı GDO’lu şeker pancarı ithalat talebinin mantığını anlayabilmek mümkün değildir. Ülkemiz kendi şeker pancarı ihtiyacını karşılayabilecek potansiyele sahiptir. GDO’suz şeker pancarı üretimi yasa ile sınırlanan bir ülkede GDO’lu şeker pancarı ithalatının talep edilmesi, tarım politikasında gelinen başarısızlığın önemli bir göstergesidir.GDO’lu şeker pancarı ülkemize hiçbir şekilde sokulmamalıdır.Son derece duyarlı ve titiz bir şekilde hazırlanmış bilimsel komite raporlarına Biyogüvenlik Kurulumuzun da aynı duyarlılıkla yanaşmasını bekliyor, GDO’lu 3 kolza ve 1 şeker pancarına olumsuz görüş verilerek, GDO ile mücadele noktasında önemli bir adım daha atılacağına inanıyoruz.*GDO’ya Hayır Platformu*GDO’ya Hayır Platformu, 2004 yılından bu güne seksenden fazla kurumsal üyesiyle çevre, ekoloji, biyoçeşitlilik, insan ve hayvan sağlığını koruma mücadelesini, bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmalarını yılmadan sürdürmektedir.http://dogader.org

http://www.biyologlar.com/gdo-sinirdan-girince

Biyoteknoloji ve Tarım Güvencesi

Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Özet Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Yeşil devrim olarak da isimlendirilen dönemde hastalık ve zararlılara dayanıklı, yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilacı kullanımının artması, mekanizasyon ve sulama teknikleri son 5 yıl içerisinde önemli verim artışları sağlamış olmakla beraber bu denli yoğun tarımsal faaliyetler çevre üzerinde de önemli baskılar yaratmıştır. Halen mevcut tarım alanları üzerinde ve kullanılan mevcut tarımsal tekniklerle önümüzdeki 20 yıl içerisinde artacak dünya nüfusuna yetecek gıda maddeleri üretimi mümkün görülmemektedir. Bu itibarla tahıllarda birim alana verimin % 80 oranında artırılması gerekmektedir. Bunun için de modern biyoteknolojik yöntemlerin önemli avantajlar sunduğu görülmektedir.Modern biyoteknolojik yöntemler arasında genetik mühendisliği en fazla umut bağlanan ve aynı ölçüde de tartışılan bir yöntemdir. Ancak, diğer moleküler ıslah yöntemleriyle birlikte kullanıldığında genetik mühendisliği teknikleri hastalık ve zararlılara; kuraklık ve tuzluluk gibi çevre koşullarına dayanıklı, bitki besin maddeleri içeriği iyileştirilmiş yüksek kaliteli ve verimli yeni çeşitlerin geliştirilmesi için bitki ıslahçılarına büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Halen A.B.D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin gibi 18 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede yetiştirilen transgenik soya, mısır, pamuk ve kolza bitkileri böceklere ve bazı herbisitlere dayanım özelliği taşımaktadırlar. Bu ürünler, insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri bilimsel esaslara göre değerlendirildikten sonra yetiştirilmelerine ve tüketilmelerine izin verilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin modern biyoteknolojik yöntemlerden yararlanarak tarımsal üretimlerini artıracak çeşitleri geliştirmeleri, belirlenecek sorunların çözümüne yönelik güdümlü projelere yeterli araştırma desteği ve altyapı sağlayarak mümkün olabilir. Ancak, bunun için gerek fikri mülkiyet hakları gerekse biyogüvenlik ile ilgili mevzuatın bir an önce hazırlanarak yürürlüğe girmesi de gerekmektedir. Giriş Avcı-toplayıcı kültürden tarımcı kültüre geçen insanlık, binlerce yıldır seçmiş olduğu bitkileri yetiştirip, geliştirerek ve evcilleştirdiği hayvanları daha da iyileştirerek tarımsal üretimi artırma yönündeki çabalarını sürdürmektedir. Dünya üzerindeki nüfusun artmasıyla birlikte bu çabalar daha da hızlanmış, zamanla yeni teknikler geliştirilmiş ve tarımla uğraşan yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır. Malthus’un insanların yeterli gıda maddesi bulamayarak büyük bir felakete uğrayacakları öngörüsü (Malthus, 1798) de tarımsal tekniklerin gelişmesi ve üretimdeki artış nedeniyle gerçekleşmemiştir. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde hızla artan dünya nüfusunu beslemeye yetecek kadar tarımsal üretimin sağlanmasında şüphesiz “Yeşil Devrim” olarak da adlandırılan gelişmelerin önemli etkisi olmuştur. Yirminci yüzyıl başlarından itibaren, genetik biliminde meydana gelen gelişmelerin bitki ve hayvan ıslahında yaygın olarak kullanılması yüksek verimli bitki çeşit ve hayvan ırklarının geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bunun yanında tarımda mekanizasyonun gelişmesi, kimyasal gübre kullanımının yaygınlaşması, hastalık ve zararlıların neden olduğu kayıpların kimyasal mücadele ilaçları ile önlenmesi ya da en az düzeye indirilmesi, bitkisel üretimde sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ikinci dünya savaşından sonra bitkisel ve hayvansal üretimde % 100’ü aşan artışlara yol açmış, bunun sonucu özellikle gelişmiş ülkelerde üretim fazlası oluşmuştur. “Yeşil Devrim” sayesinde 1960’lı yıllardan itibaren, bu yeni çeşitler ile yeni tarım teknolojileri Türkiye’ye ve diğer çoğu gelişmekte olan ülkelere de kısa sürede girmiş ve genelde yerel nüfusun ihtiyacı olan gıda maddeleri üretiminde yeterlilik sağlanmıştır. Ülkemizdeki tarımsal üretim özellikle ikinci dünya savaşından sonra önemli ölçüde artmış olmakla beraber, verimlilik artışı oranı ekilebilir alanların artışı oranıyla karşılaştırıldığında bu artışın pek de sağlıklı olmadığı söylenebilir. Tarımsal üretim artışındaki temel öğeler incelendiğinde: 1950’lerden itibaren mekanizasyonun artmasıyla mera alanlarının bozularak tarlaya dönüştürüldüğü, aynı şekilde ormanların tahribiyle tarıma müsait olmayan dik eğimli alanlarda ekim yapıldığı, özellikle 1960’lardan itibaren göllerin ve sulak alanların kurutularak yeni tarım arazilerinin yaratıldığı, sulama ve/veya elektrik üretimi amaçlı göl ve göletler oluşturularak vadi içi habitatların tahrip edildiği ve geniş alanlarda sulu tarıma geçildiği ve böylece doğal dengenin olabildiğince bozulduğu ve biyolojik çeşitliliğimizin olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bunların yanında, kimyasal gübrelerin ve tarımsal mücadele ilaçlarının gittikçe artan düzeylerde ve bilinçsizce kullanımı, üretimi artırmış olmakla beraber doğal çevre ve insan sağlığını da olumsuz yönde etkiler hale gelmiştir. Yine bu bağlamda, “Yeşil Devrim” ile birlikte kimyasal gübre kullanımına ve sulamaya iyi tepki veren yeni çeşitlerin kullanılmaya başlamasıyla verim artışı sağlanmış, ancak tarımsal biyoçeşitliliğin belkemiğini oluşturan yerel genotipler verimsiz bulunarak, bunların kullanımı azalmıştır. Dünya genelinde tarımsal üretimin gelişmesine bakıldığında, yine Türkiye’dekine benzer gelişmelerin olduğu ve tarımsal üretimin artırılmasında ekolojik dengenin aleyhine bir gelişme olduğu görülmektedir. Son yıllarda, tarımsal üretim fazlasının olduğu özellikle Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerde aşırı kimyasal gübre kullanımı ve hastalıklarla mücadele ilaçlarının çevre üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaya ve bu tip tarımsal üretimin kısıtlanmasına yönelik tedbirler alınmaya başlanmıştır. Nüfusun hızla arttığı gelişmekte olan ülkelerde ise durum pek de iç açıcı değildir. Nüfus baskısı nedeniyle tarım alanı açmak için tropik yağmur ormanlarının yakıldığı, suların kirlendiği, toprakların çoraklaşıp çölleşmenin hızla arttığı görülmektedir. Ancak, tarımsal alanların böylesi sağlıksız biçimde artması tarımsal üretimin sürdürülebilir şekilde artırılmasına ve bu yörelerdeki insanların gıda ihtiyacını karşılamaya yetmemiştir (SOFA, 2004). Bu nedenle, 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun beslenmesi gerçekten önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekilebilir alanları artırmak pek mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek su kaynakları da hızla azalmaktadır. Dolayısı ile artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişlemesi değil, birim alandan alınan ürün miktarının artırılması gerekmektedir. Bu da, Nobel ödüllü bitki ıslahçısı Norman Borlaug’a göre buğday ve mısır gibi tahıllarda verimin % 80 artırılması demektir (Borlaug, 2003). Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının da artık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ıslah çalışmalarında yeni teknolojilerin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir. Son yıllarda önemli gelişmeler gösteren biyoteknolojik yöntemlerin özellikle de moleküler tekniklerin tarımsal üretimi artırmada önemli avantajlar sağladığı bir gerçektir. Genelde biyoteknoloji olarak adlandırılan ve klasik biyoteknolojiden modern biyoteknolojik yöntemlere kadar uzanan ve gittikçe karmaşıklık düzeyi artan bu teknolojilerin (Şekil 1) ülkelerin bilim ve teknolojideki gelişmişlik durumlarına göre tarımda farklı düzeylerde kullanıldığı görülmektedir. Biyolojik azot fiksasyonu gelişmekte olan ülkelerde kolayca kullanılabilmekte, bitki doku kültürü teknikleri ise birçok ülkede hastalıklardan arındırılmış bitki materyali üretiminde yaygın olarak uygulanmaktadır. Genomik çalışmalar, biyoinformatik, transformasyon, moleküler ıslah, moleküler tanı yöntemleri ve aşı teknolojisi olarak gruplandırılabilen modern biyoteknolojiler ya da gen teknolojileri ise Çin ve Hindistan gibi birkaç gelişmekte olan ülke dışında genelde gelişmiş olan ülkelerde etkin olarak kullanılmaktadır (Persley ve Doyle, 1999). Moleküler teknikler halen hayvan, bitki ve mikrobial gen kaynaklarının karakterize edilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Aynı teknikler kullanılarak hastalık etmenlerinin tanısının yanında veterinerlikte aşı üretimi de yaygınlaşmış bulunmaktadır. Son yıllarda, genom araştırmaları da önemli bir evrim geçirmektedir. Yeni teknolojilerin kullanımı ile artık tek tek genlerin izole edilip tanımlanması yerine, tüm genlerin ya da gen grupların belirli bir organizma içerisindeki işlevlerini belirlemeye yönelik araştırmalar öne çıkmaya başlamıştır. Bu konularda, büyük ölçekli DNA dizinleme yöntemlerinin geliştirilmesi, bilgisayar ve yazılım programlarının oluşturulması bu ölçekteki verilerin değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Burada, biyoinformatik ile “DNA yongaları” gibi teknolojiler biyolojik sistemlerin genetik yapılarına ayrıntılı olarak incelemeye olanak sağlamaktadır. Moleküler tekniklerin tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak, geçtiğimiz 20 yıl içerisinde yenidenbileşen [rekombinant] DNA ya da genetik mühendisliği teknikleri olarak da adlandırılan modern biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş hastalık ve zararlılara dayanıklı bitki çeşitlerinin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun şekilde tartışılmakta, bu yeni teknolojinin sunduğu olanaklar farklı açılardan sorgulanmaktadır. Bu makalede modern biyoteknolojik yöntemlerle elde edilmiş ve genelde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) olarak tanımlanan bu transgenik ürünlerin tarımsal üretimin artırılmasında sunduğu olanaklar, bu ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanında GDO’larla ilgili sosyo-ekonomik kaygılar ele alınmaya çalışılacaktır. Transgenik Ürünlerde Dünya’da Mevcut Durum Bitki biyoteknolojisi ve özellikle gen teknolojisi alanındaki gelişmeler 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmış, ilk transgenik ürün bitkisi olan uzun raf ömürlü domates FlavrSavr adı ile 1996 yılında pazara sürülmüştür. Bunu gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates bitkileri izlemiştir. 1996 yılından itibaren transgenik ürünlerin ekim alanları hızla artmış ve 2005 yılında 90.0 milyon hektara ulaşmıştır (Çizelge 1). Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin ekim alanları incelendiğinde, bu ekim alanlarının % 99’unun A. B. D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin’de olduğu, genetiği değiştirilmiş ürün ekimi yapan ülkelerin sayısı 18’e ulaşmış olmakla beraber (Güney Afrika, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya) bu ülkelerde geniş ekim alanları bulunmadığı görülmektedir (James, 2005). Çin’deki ekim alanları ise özellikle Bt içeren pamuk ile hızla artmaktadır. Yine, Hindistan’da Bt içeren pamuk ekimine izin verilmesiyle bu ülkede de transgenik pamuk ekim alanlarının hızla artması beklenmektedir. Transgenik ürünlerin ekim alanları 2005 yılı itibariyle 90.0 milyon hektara ulaşmış olmakla beraber, bu ekim alanlarının artmasındaki şüphesiz en önemli engel özellikle Avrupa Birliği kamu oyunda bu ürünlere karşı oluşan olumsuz tepkiler, dolayısı ile bunun üreticiler üzerinde oluşturduğu olumsuz beklentilerdir. Aynı şekilde, gelişmekte olan ülkelerde aşağıda daha detaylı olarak değerlendirilecek olan biyogüvenlikle ilgili yasal mevzuatın henüz oluşturulmamasının getirdiği belirsizlik de ekim alanlarının genişlemesine engel olmaktadır. OECD BioTrack On-line verilerine göre 2000 yılı itibariyle transgenik ürünlere ait 15 000 üzerinde tarla denemesi yapılmıştır. Bu ürünler arasında tarla bitkileri, sebzeler, meyve ağaçları, orman ağaçları ve süs bitkileri bulunmaktadır. Burada dikkate değer bir husus ise 100’e yakın transgenik ürün çeşidi için ticari üretim izni alınmış olmasına rağmen bunlardan ancak birkaç tanesi pazara sürülmüştür. Buna paralel olarak, geniş ölçekte yetiştiriciliği yapılan türlerin oldukça sınırlı sayıda olduğu, ancak soya, mısır, pamuk ve kolza gibi önemli ürün türleri olduğu görülmektedir (Çizelge 2). Pazara sürülen ilk transgenik ürün olan uzun raf ömürlü FlavrSavr domatesi pazarlama stratejilerindeki yanlışlıklar ve tüketiciler tarafından fazla tutulmaması nedeniyle üretimden kalkmıştır. Bt patates ise çevrecilerin tepkisinden çekinen büyük “Fast Food” gıda zincirlerinin talep etmemeleri nedeniyle pek geniş ekim alanları bulamamıştır. Herbisitlere dayanıklı transgenik buğday çeşidi de gerek çevrecilerin tepkisi gerekse bu ürünü geliştiren çokuluslu şirketin pazarlama kaygıları nedeniyle henüz ticarileştirilmemiştir. Virüse dayanıklı papaya Hawaii adalarındaki papaya endüstrisini kurtarmış olmakla beraber sadece burada yetiştirilmektedir. Geniş ölçekte yetiştirilen tür ve çeşitlerin yine çok uluslu şirketlere ait tohumculuk şirketleri tarafından pazarlanıyor olması ayrıca dikkat çekmekte olup, bunun nedenleri ileriki bölümlerde incelenmeye çalışılacaktır. Halen ticari olarak üretimi yapılmakta olan transgenik ürünlere aktarılmış özellikler incelendiğinde, bunların daha çok girdiye yönelik, yani doğrudan çiftçiyi ilgilendiren herbisitlere dayanıklılık, böceklere dayanıklılık, virüslere dayanıklılık gibi özellikler olduğu görülmektedir (Çizelge 3). En yaygın olarak aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçilerin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Yine Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin geni (Bt), özellikle mısır ve pamuk yetiştiriciliğinde zararlı olan tırtıllara karşı etkili olmakta; dolayısı ile tarımsal mücadele ilaçları kullanımını azaltmakta böylece hem üretim maliyetini düşürmekte hem de kimyasal ilaçların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktadır. Bundan sonra piyasaya sunulması beklenen transgenik ürünlerin ise üretim maliyetlerini düşürücü özelliklerin yanında tüketicileri doğrudan ilgilendiren özellikler üzerinde de yoğunlaşması beklenmektedir. Bunlara en güncel örnek “altın pirinç” olarak adlandırılan beta karoten/A vitamini içeriği yükseltilmiş çeltiktir. Gelişmiş ülkelerde özellikle Güneydoğu Asya’da A vitamini eksikliği çeken 170 milyon kadar kadın ve çocuğun bu şekilde yeterli A vitamini alması ümit edilmektedir. Greenpeace örgütü ise, Altın Pirinç’in sadece çokuluslu şirketlerin bir pazarlama stratejisi olduğunu, bölgede günlük yaklaşık 300 gram pirinç tüketildiğini, ancak bir insanın önerilen günlük dozda provitamin A alabilmesi için bu miktarın yaklaşık 12 katını yemesi gerektiğini iddia etmektedir. Altın pirinci geliştiren araştırmacılar, Dr. Peter Beyer ve Prof. Ingo Potrykus ise bu hesaplamanın gerçekleri yansıtmadığını söylemektedirler. Onlara göre, çocuklar için günlük tavsiye edilen A vitamini dozajı 0,3 mg/gün’dür. Ancak hastalıklar ve körlükten korunmak için gereken A vitamini miktarı bu dozajın %30-40’ı civarındadır. Altın Pirinç’te bulunan provitamin A miktarı 1,6 – 2,0 mg/kg’dır. Provitamin A’nın A vitaminine dönüşme faktörü Amerikan Ulusal Bilim Akademisi (NAS) Sağlık Enstitüsü’nce (IOH) '12', Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Gıda ve Tarım Örgütü’nce (FAO) '6', Hindistan Sağlık Araştırma Kurulu’nca '4' olarak alınmaktadır. Bu veriler ışığında ve Altın Pirinç’in biyoyararlılık değerleri %100 veya %50 olarak kabul edildiğinde yapılan hesaplamalarda Çizelge 4'teki rakamlar ortaya çıkmaktadır. Hesaplama için bir örnek verelim: IOH'in dönüşüm faktörü olan '12' esas alınırsa: körlükten korunmak için gereken 0,1 mg A vitamini için gerekli provitamin A miktarı 0,1 X 12 = 1,2 mg'dir. Altın Pirincin 1 kilogramında 2 mg provitamin olması hâlinde ve biyoyararlılık oranı %100 ise, bir günde yenmesi gereken Altın Pirinç miktarı 1,2 / 2 = 0,6 kg çıkar. Ancak, Çizelge 4'ten görülebileceği gibi, dönüşüm faktörü ve biyoyararlılık oranına göre bu miktar çok daha küçük olabilmektedir. Hatta Hindistan Sağlık Araştırma Kurumu’nun hesaplamaları kullanılırsa bu miktarda provitamin A alınabilmesi için gereken Altın Pirinç tüketimi 180 gramdır. Kaldı ki, Altın Pirinç İnsani Yardımlaşma Ağı’na (Humanitarian Golden Rice Network) da üye olan Syngenta firmasının yatırımı ile 2005 yılında “Altın Pirinç 2” adı verilen ve öncekine göre yaklaşık yirmi kat daha fazla provitamin A içeren yeni bir pirinç çeşidi geliştirilmiştir. Firma yıllık 10.000 dolardan düşük gelirli çiftçilere tohumları ücretsiz vermeyi planlamaktadır. Ayrıca bu tohumlara sahip olan çiftçiler ileriki senelerde kendi tohumlarını firmaya bedel ödemeden çoğaltabileceklerdir(*). “Altın Pirinç” örneğinin dışında doymuş yağ asit oranı değiştirilmiş yağlı tohumların, gerekli amino asit içeriği yükseltilmiş tahıl ve patateslerin, mikroelementlerce zenginleştirilmiş tahılların, aroma maddeleri yüksek ancak düşük kalorili ürünlerin yakın gelecekte piyasaya çıkması beklenmektedir. Hepatit B aşısı içeren patates ve muz bitkilerinin yanında, transgenik bitkilerin önemli bir kullanım alanı da ilaç hammaddesi ve monoklonal antikor üretimi için büyük potansiyel sunmalarıdır. Gen aktarılmış bu bitkilerin sera ve tarla denemeleri halen devam etmektedir. Bunlara paralel olarak, üzerinde en fazla araştırma yapılan konular arasında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı bitki çeşitleri gelmektedir. Yukarıda da değinildiği üzere, şimdiye kadar sağlanan üretim artışı tarım alanlarının genişlemesi, yaygın kimyasal gübreleme ve sulama ile sağlanmış ve bunlar ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemiştir. Artık herkes tarafından kabul edilen bu sorunlar nedeniyle, bundan böyle tarımsal üretimin artırılmasındaki temel iki hedef sürdürülebilir tarım teknikleri ve birim alandan alınan verimliliğin artırılması yönünde olacaktır. Bunun için de bitkilerin yüksek verimli genotipe sahip olmalarının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı olmaları da istenmektedir (SOFA, 2004). Bunlar arasında hastalık ve zararlılara dayanıklılık özelliği başta gelmektedir. Zira özellikle gelişmekte olan ülkelerde, bitkisel üretimin yarıya yakın kısmı hatta bazen fazlası üretim sırasında veya hasat sonrası hastalık ve zararlılar nedeniyle kaybolmaktadır. Bunlara karşı tarımsal mücadele ilaçlarının kullanıldığı durumlarda ise bu hem üretim maliyetini artırmakta, hem de insan sağlığını ve çevreyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Dolayısı ile hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılık genleri aktarılmış bitkilerin geliştirilmesi verimliliği artırdığı gibi tarımsal üretimin çevre üzerindeki baskısını da azaltacaktır. Bu alanda şimdiye kadar elde edilmiş en başarılı uygulama Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin genleri aktarılmış bitkilerden elde edilmiştir. Ancak, bitkisel üretimde zararlı olan çok sayıdaki diğer zararlı böceklere karşı aynı başarı henüz elde edilememiştir. Aynı şekilde, bazı virüs hastalıklarına karşı dayanıklı bitki çeşitleri geliştirilmişse de bunların sayısı pek fazla değildir. Bitkilerde önemli kayıplara neden olan fungal ve bakteriyel hastalıklara karşı direnç kazandırmaya yönelik araştırmalar da yoğun biçimde devam etmektedir. Ancak, bu hastalıklara dayanıklılık mekanizmalarının karmaşıklığı, dayanıklılık mekanizmalarının bitkiler ve patojenler arasında farklılık göstermesi, patojenlerin özellikle fungusların kendi dayanıklılık mekanizmalarını sürekli geliştirme yetenekleri nedeniyle henüz bakteriyel ya da fungal hastalıklara dayanıklı transgenik bitki çeşitleri üretim zincirine girecek aşamaya gelmemiştir. Bilindiği üzere küresel ısınma ve yanlış arazi kullanımı gibi nedenlerle 21. yüzyılda kuraklığın ve çölleşmenin gittikçe artması beklenmektedir. Bu durumdaki arazilerin çoğu ise Afrika gibi nüfus artış hızının en fazla olduğu ülkelerde bulunmaktadır. Bu nedenle, kurağa dayanıklı ya da az suyla yetişebilen bitki çeşitlerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde tuzlu veya mikroelement eksikliği ve alüminyum gibi metal fazlalığı sorunu bulunan topraklarda yetişebilen bitkilerin geliştirilmesi de bu gibi ülkelerdeki marjinal tarım alanlarında üretim yapılabilmesine olanak sağlayacaktır. Eldeki bilgiler, dünyada mineral eksikliği ve metal (özellikle alüminyum) toksisitesi nedeniyle bitkisel üretimin sınırlandığı toprakların tüm topraklar içerisindeki payının % 60 dolayında olduğunu göstermektedir (Çakmak, 2002). Hem bu tür toprak sorunlarına hem de olumsuz çevre/iklim koşullarına karşı dayanıklılık kazandırmaya yönelik çalışmalar da yoğun bir şekilde devam etmekle beraber, bu özelliklerin birden fazla gen veya gen grupları tarafından belirleniyor olması, bunların gerek belirlenip klonlanmaları gerekse bitkilere aktarma teknolojilerinin yetersizliği sebebiyle henüz beklenen başarı düzeyine ulaşılamamıştır. Moleküler Bitki Islahı Gen teknolojileri denildiği zaman ilk akla gelen transgenik bitkiler ise de yukarıda belirtilen teknik kısıtların yanında transgenik bitkiler konusunda oluşan olumsuz kamu oyu baskıları da göz önünde bulundurularak, bu teknolojilerin klasik ıslah yöntemlerini geliştirerek daha etkin kılacağı alanlara yönelmek belki de daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Çoğu biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanım birden fazla gen tarafından kontrol edildiğinden bunların klasik ıslah yöntemleriyle belirlenmesi mümkün olmamaktadır. Ancak bu alanda gerek ulusal gerekse uluslararası ıslah kuruluşlarında, önemli miktarda bitki gen bankaları oluşturulmuş ve klasik ıslah konusunda önemli deneyimler kazanılmıştır. İşlevsel genomik çalışmalarının yaygınlaşmasıyla oluşan bilgi birikimini klasik ıslah yöntemleriyle birleştirmek mümkün olduğunda, stres koşullarına dayanıklı bitki ıslahı da yeni bir boyut kazanacaktır. Arabidopsis genetik haritasının yanında, çeltik, domates ve Prunus gibi türlerin genetik haritalarından kaydedilen gelişme, çoğu metabolik tepkimeyle ilgili gen dizinlerinin evrim boyunca korunmuş olması, elde edilen bu bilgi birikiminin diğer türlerde kullanım olanağını artırmaktadır. Yine moleküler işaret genleri konusunda oluşan bilgi birikimi moleküler bitki ıslahında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu moleküler teknikler özellikle buğday gibi genomu karmaşık bitki türlerinde hastalıklara dayanım mekanizmaları ve kalite özellikleri açısından ıslahta çok önemli avantajlar sunmaktadır. Benzer şekilde meyve ya da orman ağaçları gibi generatif yaşam evreleri uzun dolayısı ile melezleme ıslah süreçlerinin çok uzun olduğu bitki türlerinde de moleküler işaret genleri çok önemli olmaktadır. Öte yandan, dünyada, özellikle gelişmekte olan ülkelerde insanlarda başta demir ve çinko olmak üzere mikroelement eksiklikleri ve buna bağlı ciddi sağlık sorunları çok yaygın biçimde ortaya çıkmaktadır. Yapılan tahminler problemin dünya nüfusunun yarısını etkilediğini göstermektedir. Sorunun başlıca nedeni olarak, mikroelementlerce çok fakir olan tahıl kökenli gıdaların yoğun biçimde tüketilmesi gösterilmektedir. Tahıllar hem mikroelementlerce fakir hem de mikroelementlerin vücutta kullanımını sınırlayan maddelerce zengindir (Cakmak ve Ark., 2002). Günümüzde birçok araştırma grubu ve konsorsiyumu buğday, çeltik ve mısır gibi bitkilerin mikroelementlerce zenginleştirilmesi için ıslah programları başlatmış ve bu programlarda moleküler markör destekli moleküler teknikler vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmaktadır (www.harvestplus.org). Tüketici Tepkileri ve Biyogüvenlik Düzenlemeleri Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri uzunca süredir tartışılmaktadır. Yukarıda değinildiği üzere, ilk transgenik ürünler A.B.D.’de yetiştirilmeye başlanmış olup, yine en geniş ekim alanları bu ülkede bulunmaktadır. Bu ürünlerin tamamı Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Amerikan Tarım Bakanlığı (USDA/APHIS) ve Çevre Koruma Dairesi (EPA) tarafından çok kapsamlı bilimsel incelemeler yapıldıktan sonra ticari üretimleri yapılmakta ve yine bu ülkede insan gıdası ve/veya hayvan yemi olarak tüketilmektedir. Üretim fazlası olan mısır ve soya gibi ürünler ise Avrupa Birliği dahil diğer ülkelere satılmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği ve diğer bazı ülkelerde transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerine olası olumsuz etkileri çok yoğun bir şekilde tartışma konusu olmaktadır. Bunların bilimsel bazlı tartışmalardan ziyade duygusal, kişisel ve ekonomik tercihler ağırlıklı olduğu yadsınamaz. Örneğin, endişe konusu gerekçelerden bir tanesi transgenik ürün geliştirme çalışmaları sırasında kullanılan antibiyotik işaret genleridir. Avrupa Konseyi’nin 1999 yılında uzman bilim adamlarından oluşan bir panele hazırlatmış olduğu rapor, bu endişenin bilimsel nedenlerle açıklanamayacağını bildirmiş, ancak bundan sonra geliştirilecek transgenik bitkilerde antibiyotik işaret genlerinin kullanılmamasını tavsiye etmiştir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) GDO Paneli ise 2 Nisan 2004 tarihide yayınlamış olduğu Bilim Paneli Görüş Dokümanı’nda antibiyotik işaret genlerini 3 grupta toplamış ve halen üretilip tüketilmesine izin verilen GD ürünlerde bulunan npt II işaret geninin insan ve çevre sağlığı açısından her hangi bir sorun oluşturmayacağını, klinik tedavide kullanılan diğer antibiyotik işaret genlerinin ise araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini bildirmiştir (EFSA, 2004). İnsan sağlığı açısından öne sürülen diğer bir olumsuzluk ise transgenik ürünlere aktarılan genlerin insanlarda alerji yapacağı ve toksik etkileri olabileceğidir. Ancak, bu ürünlerin ticari ekimlerine izin verilmeden önce yoğun ve kapsamlı laboratuar ve klinik testlerin yapılması ve bulguların bağımsız bilim kurulları tarafından inceleniyor olması, bu tip yan etkilerin en az düzeyde olmasını sağlamaktadır. Burada hatırlanması gereken husus, transgenik ürünlerin alerji oluşturma olasılığının klasik ıslah yöntemleri ile elde edilen ürünlerden daha fazla olmamasıdır (König ve ark., 2004) Nitekim, Avrupa Birliği ülkelerindeki yoğun kamuoyu endişelerini giderebilmek amacıyla, 13 AB üyesi ülke’den 65 bilim insanının katılımıyla, 3.5 yıl süren ve 11.5 milyon euro harcanarak yürütülen ENTRANSFOOD projesi, halen üretilip tüketilmekte olan genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koymuştur (Kuiper ve ark., 2004). Transgenik ürünlerin çevresel etkilerini değerlendirmek ise insan sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendirmekten çok daha zor ve karmaşık görünmektedir. Burada şüphesiz tarımsal üretim yapılan ekosistemlerin birbirlerinden çok farklı olması en büyük etkendir. Çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin başında, transgenik bitkilerin ekosistemdeki diğer canlılarla etkileşimi gelmektedir. Örneğin Bt aktarılmış mısır bitkilerini yiyen tırtılların yanında diğer hedef olmayan canlıların örneğin Kral kelebeğinin de olumsuz etkilenebileceği endişesi (Losey, 1999) son birkaç yıldır yoğun tartışma konusu olmuş hatta GDO karşıtı örgütler tarafından hala yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, Bt mısır polenlerinin Kral kelebeği ve diğer hedef dışı organizmalar üzerindeki olumsuz etkilerini tarla koşullarında incelemek üzere yapılan kapsamlı araştırmalar bu riskin çok düşük bir düzeyde olduğunu ve Kral kelebeklerinin yaşam döngüsünü olumsuz etkilemediğini göstermiştir (Oberhauser ve ark., 2001; Pleasants ve ark., 2001; Sears ve ark., 2001; Zangerl ve ark., 2001). Burada genetiği değiştirilmiş organizmaların çevre üzerindeki etkileri tartışılırken, Bt geni aktarılmış bitkiler yerine normal mısır yetiştiriciliğinde kullanılan kimyasal mücadele ilaçlarının hedef olmayan organizmalar üzerinde çok daha fazla olumsuz etkilerinin bulunduğunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır (Gianessi ve ark., 2002). Burada asıl endişe konusu, sürekli Bt aktarılmış mısır ile beslenen tırtılların belirli bir süre içerisinde dayanıklılık mekanizması geliştirmesinin kaçınılmaz olmasıdır. Onun için bu tırtılların dayanıklılık geliştirmelerini geciktiren tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu yine de güncel ve geçerli bir sorun olarak çözüm beklemektedir. Diğer bir husus ise transgenik bitkilerden gen kaçışı yoluyla biyoçeşitliliğin bozulmasıdır. Burada, transgenik bitkilerle akraba türlerin bulunduğu ekosistemlerde transgeniklerin kesinlikle yetiştirilmemesi öngörülmektedir. Ancak, çiftçi eğitim düzeyinin oldukça sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde bunun ne şekilde sağlanabileceği hala bilinmemektedir. Nitekim, mısır bitkisinin gen kaynağı olarak bilinen Meksika’da A. B. D.’den kaçak olarak getirilen transgenik mısırların ekilmesi ve bunlardan Meksika’daki yerel mısır çeşitlerine gen kaçışı biyoçeşitlilik üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun olarak incelenip tartışılmakta olup, buna yönelik çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslar arası mevzuat oluşturma çabaları bulunmaktadır. Ancak ülkeler arasında henüz tam bir uyum sağlandığı söylenemez. Örneğin A.B.D.‘deki biyogüvenlik mevzuatı Avrupa Birliği mevzuatından çok farklı olup mevzuatın uygulanmasında bile ülkeler arasında hala uyum sağlanamamıştır. Ancak, yeni oluşturulan European Food Safety Authority ve 2004 yılında yürürlüğe giren genetiği değiştirilmiş ürünlerin etiketlenmesi ve izlenebilirliğini amaçlayan yönetmelikler bu uyumu sağlamada önemli bir adım sayılabilir. Son olarak, Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması bağlamında hazırlanan ve uzun görüşme ve tartışmalardan sonra 2000 yılında üzerinde anlaşmaya varılan Uluslararası Biyogüvenlik Protokolü, transgenik ürünlerin sınır ötesi taşınmaları ve kullanımı yönünde olumlu bir gelişmedir. Türkiye’nin de imzalamış olduğu bu Protokol 11 Eylül 2003’te yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, Protokol’ün uygulanabilir hale gelmesi daha bir süre alacaktır. Bunun için özellikle gelişmekte olan ülkelerin, kendi biyogüvenlik mevzuatlarını hazırlamalarının yanında, bu mevzuatı uygulayacak laboratuar altyapısını oluşturmaları, bu laboratuarlarda çalışacak teknik elemanları yetiştirmeleri ve en önemlisi karar verici konumdaki bürokratları eğitmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde, bu mevzuat transgenik ürünlerin ticaretini engelleme dışında, gelişmekte olan ülkelerin kendi biyolojik kaynaklarını verimli şekilde değerlendirecek bilimsel ortamı yaratmaları açısından olumlu bir etki oluşturmayacaktır. Fikri Mülkiyet Hakları Giriş kısmında bahsedilen ve tarımsal üretimin artırılmasında oldukça başarılı sayılan “Yeşil Devrim”, büyük ölçüde kamu kuruluşları veya kamu yararına çalışan uluslararası araştırma enstitüleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, gerek yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi gerekse bu tohumlukların çoğaltılarak gelişmekte olan ülke çiftçilerine ulaştırılması normal ticari kurallar içerisinde süregelmiştir. Benzer şekilde, mekanizasyon, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilaçları kullanımı, sulu tarım teknikleri gibi yeni teknolojilerin transferi hatta sulama projelerinin kurulması gibi konularda uluslararası finans kuruluşları veya yardım kuruluşları önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bugünkü “Biyoteknoloji Devrimi” ise büyük ölçüde özel sektör tarafından yapılmaktadır. Halen bu alandaki Ar-Ge çalışmalarının % 80 oranında özel sektör yatırımlarıyla gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Hal böyle olunca, özel sektör yatırımcıları tarafından geliştirilen her teknik veya ürünün hemen patent veya benzeri yöntemlerle korunmaya alınması ve bunlardan kısa sürede ticari gelir sağlanması istenmektedir. Aksi halde, özel sektörün gelir getirmeyecek Ar-Ge faaliyetlerine girmesini beklemek pek gerçekçi olmayacaktır. Örneğin, halen ticarete intikal etmiş transgenik ürünlerin mısır, soya ve pamuk gibi büyük ürün gruplarında olması, gelişmekte olan ülkelerdeki tatlı patates ve sorgum gibi ürünlere özel sektör tarafından pek yatırım yapılmaması şaşırtıcı değildir (SOFA, 2004). Son yıllarda, yine uluslararası yardım kuruluşlarının desteği ile veya biyoteknoloji alanında yoğun Ar-Ge faaliyeti olan çokuluslu şirketlerin işbirliği ile kamu araştırma kuruluşlarında yeni transgenik çeşitlerin geliştirilmesine yönelik araştırma faaliyetlerinin arttığı gözlenmektedir. Ancak, burada da fikri mülkiyet haklarına ilişkin sorunların yoğun olarak tartışıldığı görülmektedir. Bunun en güncel örneklerinden birisi de yukarıda sözü edilen “Altın Pirinç”tir. Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilen ve Prof. Ingo Potrykus ve Prof. Peter Beyer önderliğindeki araştırmacılar tarafından geliştirilen “Altın Pirinç”te 30 civarında farklı şirket ve üniversiteye ait 70 adet patent bulunması, bu ürünün ticari olarak değerlendirilmesinde ve hatta gelişmekte olan ülkelere transferinde önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu konuda, Latin Amerika ülkelerinde yapılan bir çalışma (Cohen ve ark., 1998), bu ülkelerde yürütülen biyoteknolojik araştırmaların ve ürün geliştirme çalışmalarının hepsinde çok sayıda patentli teknik veya materyalin kullanıldığını göstermiştir (Şekil 2). Tüm bunlar, biyoteknolojik araştırmalardan gelişmekte olan ülkelerdeki fakir çiftçilerin ve halkın nasıl yararlanabileceği sorusunu akla getirmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üye ülkelerin imzalamış oldukları TRIPS (Trade Related Intellectual Property Rights) antlaşması, bazı istisnai hükümlerine rağmen, gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketleri korur niteliktedir. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırma kuruluşlarının, biyoteknolojik araştırmalarını planlarken ve yürütürken fikri mülkiyet haklarıyla ilgili konuları yakından izlemeleri ve ona göre tedbir almaları yararlı olacaktır. Bu bağlamda yine transgenik bitkilerden ziyade moleküler bitki ıslahı yöntemlerinin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından daha avantajlı olduğu söylenebilir. Yine burada, Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip ülkelerin, bu gen kaynaklarını tespit edip karakterize ederek, hatta bunlardaki ticari öneme sahip genleri saptayıp patentleyerek önemli bir konum yakalamaları mümkün olabilir. Bu konuda, FAO örgütü tarafından 2001 yılında kabul edilen Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Antlaşması işlerlik kazandığında, zengin gen kaynağı olan ülkelerin bu kaynaklardan daha etkin yaralanmalarına yardımcı olacaktır. Bu alandaki gerek yasal ve gerekse araştırma altyapısının şimdiden oluşturulması yararlı olacaktır. Şekil 2. Latin Amerika Ülkelerinde Kullanılan Patentli Teknikler ve Materyaller (Cohen ve ark., 1998). Türkiye’de Tarımsal Biyoteknoloji ve Transgenik Ürünlerin Durumu Türkiye zengin gen kaynaklarına sahip olması nedeniyle, tarımsal biyoteknoloji alanında çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak, Türkiye’nin modern biyoteknolojik yöntemlerin sunduğu nimetlerden yararlanabilmesi için dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’deki mevcut durum çerçevesinde önceliklerini çok iyi saptaması gerekmektedir. Türkiye’de biyoteknolojinin gelişmesi için mutlak gerekli olan biyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji gibi temel bilim alanlarına gerekli önemin verilmemesi, bu alanda yetişmiş eleman sayısının düşük kalmasına ve dolayısı ile kapsamlı araştırmaları yürütebilecek kritik kitleye sahip araştırma birimlerinin oluşturulmasına engel olmuştur. Bu sorun, 1980 yılından beri hazırlanan tüm 5 yıllık kalkınma planlarında vurgulanmış olmasına karşın, bu konuda henüz belirgin bir gelişme sağlandığı ne yazık ki söylenemez. Burada en önemli sorun, belirli düzeyde bilgi birikimine ve tecrübeye sahip araştırmacıları bir araya getirerek “uzmanlık merkezleri” oluşturmak yerine tek tek laboratuvarların oluşturulmasından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda, yurt dışında moleküler biyoteknoloji alanında eğitim görmüş ya da moleküler bitki ıslahı konusunda eğitim almış genç araştırmacıların sayısı artıyor olmasına rağmen, bunları bir araya getirerek güdümlü projeler üzerinde çalışacak “uzmanlık merkezleri” ya da laboratuvarları oluşturacak bir çaba görülmemektedir. Gerekli tedbirler alınmadığı taktirde, geçtiğimiz 30 yıldır yapılan girişimlere ve harcanan çok önemli miktarda kaynaklara rağmen Türkiye’nin tarımsal biyoteknoloji alanında, bugün bulunduğu noktadan daha farklı bir konuma gelmesi mümkün olamayacaktır. Burada, Türkiye’de bitki doku kültürü yatırımlarının 1974 yılında başlamış olmasına ve halen hemen hemen tüm Ziraat Fakültelerinde ve Tarım Bakanlığı araştırma enstitülerinde birer doku kültürü laboratuvarı kurulmuş olmasına rağmen Türkiye’nin, son derece basit bir teknoloji gerektiren patates tohumluğu ihtiyacını bile, hemen tamamını her yıl milyonlarca dolar ödeyerek yurt dışından karşılaması en çarpıcı örneklerden birisidir. Türkiye’nin biyoteknolojiye ve tarımsal araştırmalara yaklaşımını ortaya koymak amacıyla, 2001-2005 yıllarını kapsayan VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planının ilgili bölümleri incelendiğinde, bilgi toplumu olma amacı doğrultusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeler sağlayarak uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmanın esas olduğu ilkesi dikkati çekmektedir. Bu ilke çerçevesinde biyoteknolojinin de içinde bulunduğu bazı yüksek teknolojiler öncelikli konu olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ekonomik, sosyal, çevresel boyutunu bütün olarak ele alan rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaç olarak tespit edilmiştir. Tarımsal araştırmalarda koordinasyonun sağlanmasının ve araştırma konularının belirlenmesinde üretici ve sanayicinin taleplerinin dikkate alınmasının gerekliliği de vurgulanmaktadır. Hedefler bu şekilde belirlenmekle birlikte, Türkiye’nin Ar-Ge konusunda diğer ülkelere oranla oldukça geride olduğu bilinen bir gerçektir. Halen Ar-Ge harcamalarının GSMH içindeki payı % 0,64 düzeyindedir. Üniversiteler toplam Ar-Ge çalışmalarında ve tarımsal araştırmalarda en fazla payı alan kurumdur. Dolayısıyla, diğer gelişmekte olan ülkelere paralel olarak Türkiye’de de özel sektör araştırmaları kısıtlı olup, üniversiteler % 70’lere varan payla en fazla araştırmanın yapıldığı kurum olmaktadır. TÜBA (2003) tarafından gerçekleştirilen “Moleküler Yaşam Bilimleri ve Teknolojileri Öngörü Projesi” kapsamında Türkiye’nin biyoteknoloji ile ilgili altyapısı ortaya konmaktadır. Çalışma, yaklaşık 150 araştırma biriminin ve 2000 araştırıcının biyoteknoloji konusunda çalıştığını göstermektedir. Bu sayının önemli bir insan altyapısını işaret ettiğini vurgulayan çalışma, araştırıcıların verimliliklerinin bir göstergesi olan araştırıcı başına bilimsel yayın verilerine bakıldığında mevcut altyapının etkin bir şekilde kullanılmadığını, kurumsallaşmanın ve teknoloji üretme kaygısının bulunmadığını .belirtmektedir. Türkiye’de biyoteknoloji alanında yapılan bilimsel yayınların yaklaşık % 42’si endüstriyel biyoteknoloji alanında olup tarımsal biyoteknoloji % 11,5 ile en az yayın çıkarılan biyoteknoloji dalı olmuştur. Stres toleransı, rejenerasyon ve propagasyon, farmasötik ve moleküler markörler en fazla çalışılan tarımsal biyoteknoloji konularıdır (Özcengiz, 2003). Biyoteknoloji araştırmaları için devlet TÜBİTAK, kamu kurumları ve üniversitelere destek verdiği gibi özel sektöre de belli oranlarda destekler sağlamaktadır. Kamu yatırım bütçesinden üniversitelere araştırma projelerinin desteklenmesi amacıyla ödenekler tahsis edilmekte olup, desteklenen projeler arasında genetik kaynakların korunması projeleri, transgenik bitki geliştirilmesine ve üniversitelerin altyapılarını geliştirmeye yönelik projeler önde gelmektedir. Öte yandan, firmaların biyoteknoloji araştırma geliştirme faaliyetlerine de TÜBİTAK bünyesindeki Teknoloji İzleme Değerlendirme Birimi (TİDEB) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) kanalıyla destek sağlanmaktadır. TİDEB firmaların Ar-Ge proje maliyetlerinin en fazla % 60’ı oranında ve hibe şeklinde destek vermektedir. Bu program dahilinde, gen mühendisliği-biyoteknoloji 6 öncelikli konudan biri olarak tespit edilmiş olup biyoteknoloji projelerinin toplam desteklenen projeler içindeki payı % 3,1’dir. TTGV ise proje maliyetinin en fazla % 50’sini karşılamakta ve geri ödemeli bir sistem içinde destek vermektedir. Biyoteknolojinin bu kapsamda desteklenen projeler içerisindeki payı ise % 7’dir. Tarımsal biyoteknolojide gelişme kaydetmiş ülkelerdeki kurumsal yapılanma üniversiteler, kamu Ar-Ge kuruluşları ve özel sektör olmak üzere 3 farklı ayaktan meydana gelmekte ve her bir kurumun kendi kapasiteleri ve görev tanımları içinde belirlenmiş rolleri bulunmaktadır. Örneğin üniversiteler ve kamu Ar-Ge kuruluşları temel araştırma konusunda uzmanlaşırken, özel sektörün uygulamalı araştırma ve ürün geliştirmeye yönelik çalıştığı görülmektedir. Birbirinin tamamlayıcısı olan bu roller içinde bir kurumun eksikliği sistemin iyi çalışmamasına neden olmaktadır. Bu noktadan hareketle Türkiye’deki yapıya baktığımızda, araştırma sistemi içerisinde üniversitelerin temel kuruluş olduğu ve en önemli ayaklardan biri olan özel sektörün sistem içinde yer almadığı dikkati çekmektedir. Dolayısıyla, özel sektörün ve kamu Ar-Ge kuruluşlarının rolünü üstlenecek bir kurumsallaşma olmadığı için hedefe yönelik ve verimli çalışan bir sistem mevcut değildir. Bununla beraber, yukarıda da belirtildiği gibi araştırmaların önemli bir kısmını yürüten üniversitelerin de verim ve etkinlik sorunları bulunmaktadır. Son yıllarda, çok önemli kaynaklar sağlanarak, moleküler biyoloji altyapısına sahip laboratuarların kurulduğu ve yine yeterli yetkin kadroların bulunup bulunmadığı aranmaksızın önemli miktarda proje destekleri sağlandığı görülmektedir. Ancak, bu projeler incelendiği zaman bunların çoğunun gerçekçi hedeflere odaklanmadığı ve ürün geliştirme niteliği taşımadığı da bir gerçektir. Transgenik ürün geliştirmeye yönelik bir kısım araştırma projelerinin başarılı olmaları için gerekli özel sektör katılımı ya da desteğinin olmaması da ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Yine bu bağlamda, geliştirilmesi muhtemel transgenik ürünlerin risk analizleri ve pazara sunumları için gerekli yasal çerçevenin çizilmemiş olması da bunların uygulamaya geçirilme şansını ortadan kaldırmaktadır. İlk defa 1998 yılında yabancı firmalara ait transgenik çeşitlere ait tarla denemelerinin yapılabilmesi için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak yürürlüğe sokulan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” ise bu amaca hizmet etmekten çok uzaktır. Hal böyle iken, söz konusu çeşitlerin tarla denemelerinin 1998 yılından bu yana bizzat Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na ait Araştırma Enstitü’leri tarafından yürütülüyor olmasına rağmen elde edilen sonuçların resmen açıklanmamış olması da üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Türkiye Cartagena Biyogüvenlik Protokolünü imzalayan ilk ülkelerden biri olmuşsa da buna yönelik yasal mevzuat çalışmalarını aynı hızda yürütememiştir. Aynı şekilde, Avrupa Birliği mevzuatına uyum için gerekli yönetmelikler de henüz hazırlanarak yürürlüğe sokulamamıştır. Biyogüvenlikle ilgili bu mevzuat boşluğunun yanında, fikri mülkiyet hakları kapsamında Bitki Islahçı Haklarıyla ilgili mevzuat yıllar sonra oluşturulmuşsa da UPOV üyeliği henüz gerçekleştirilememiştir. Türkiye’de transgenik ürünlerin ticari olarak ekimlerine izin verilmezken, yurtdışından gıda hammaddesi olarak ithal edilen mısır ve soya ürünlerinin transgenik olma ihtimali oldukça yüksek görünmektedir. Sonuç ve Öneriler Kısaca biyoteknoloji olarak da isimlendirilen modern gen teknolojileri, hızla artan dünya nüfusunun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak amacıyla tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunmaktadır. Burada, sürdürülebilir tarım tekniklerinin uygulanmasının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı, yüksek verimli ve kaliteli bitki çeşitlerinin geliştirilmesi önemli bir önceliktir. Bu bitkilerin geliştirilmesinde sadece transformasyon yoluyla elde edilen transgenik bitkiler değil, ağırlıklı olarak moleküler bitki ıslahı teknikleri üzerinde yoğunlaşmak kısa ve orta vadede daha doğru olacaktır. Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip gelişmekte olan ülkelerin, öncelikli alanlarını saptayarak moleküler biyoloji çalışmaları için yeterli altyapıyı oluşturmaları ve kritik kitleyi oluşturacak sayıda yetkin araştırmacı yetiştirmeleri, ellerindeki genetik potansiyeli en iyi şekilde değerlendirmelerine yardımcı olacaktır. Ancak, teknolojik gelişmelere paralel olarak, gerek bu tekniklerin ve ürünlerin geliştirilmesi sırasında gerekse bunların doğaya salımlarında biyogüvenlikle ilgili yasal düzenlemelerin yapılması ve bu mevzuatı uygulayacak yetkin kişilerin eğitilmesi gerekmektedir. Burada, hazırlanacak mevzuatın bilimsel esaslara dayalı olması, yurt içinde yapılacak çalışmaları engelleyici değil kolaylaştırıcı tedbirleri içermesi önem taşımaktadır. Aynı şekilde, biyoteknolojik uygulamalar ve ürünlerle ilgili fikri mülkiyet haklarına yönelik Bitki Islahçı Hakları, Patent Kanunu gibi mevzuatın bir an önce uygulanabilir hale getirilmesi, bu alanlarda araştırmacıları bilgilendirecek ve destekleyecek düzenlemelerin yapılması küreselleşen dünya ticaretinde rekabet edebilecek bir konuma gelebilmemiz için önem taşımaktadır. Prof. Dr. Selim ÇETİNER Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-tarim-guvencesi

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 4

MİKROBİYAL FİTAZLAR Tahıl ve baklagil tohumlarının olgunlaşması sırasında fitik asitin (myo-inositol-1,2,3,4,5,6-hexakis dihidrojen fosfat) önemli bir miktarı birikmekte olup (Honke ve ark. 1998) bu tohumların çoğunda ve yan ürünlerinde %1-2 fitik asit bulunmaktadır (Reddy ve ark. 1982). Fitik asit; tahıl, baklagil ve yağlı tohumlarda fosforun ana depo formudur. Kimyasal olarak tam tarifi myo-inositol 1,2,3,4,5,6-hekza-dihidrojen fosfat’tır (IUPAC-IUB 1977). Moleküler formülü ise C6H18O24P6’dır. Fitik asitin tuzları fitat olarak tanımlanır. Fitat, fitik asitin potasyum-magnezyum ve kalsiyum tuzlarının karışımıdır (Vohra ve Satyanarayana 2003) Fitaz (myo-inositol hexakisphosphate phosphohydrolase), fitik asiti (myo-inositol hekzafosfat), inorganik monofosfat, myo-inositol fosfat ve serbest myo-inositol’e hidrolize eden enzimdir (Kerovuo 2000). Bitkilerde, hayvansal dokularda ve çeşitli mikroorganizmalarda fitaz aktivitesinin olduğu bildirilmiştir (Miksch ve ark. 2002). Fitatı parçalayan enzimler IUPAC-IUB (International Union of Pure and Applied Chemistry and the International Union of Biochemistry) tarafından iki sınıfa ayrılmıştır: Fitatın D3 pozisyonundaki ortofosfatı uzaklaştıran 3-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 3-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.8) ve myo-inositol halkasındaki L-6 (D-4) pozisyonundaki defosforilasyonu sağlayan 6-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 6-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.26). Mikrobiyal fitazlar genellikle 3-fitaz sınıfında yer alırken bitkisel kökenli fitazlar 6-fitaz sınıfında yer almaktadır (Konietzny ve Greiner 2002). Fitaz parçalayan enzimlerle yem hammaddelerinde ve insanlar için hazırlanan gıdalardaki fitat içeriğini azaltmak amacıyla özellikle son yıllarda birçok çalışma yürütülmektedir. Fitatı parçalayan enzimler bitkisel materyalin besleyici değerini artırmak amacı ile tavsiye edilmektedir. Son yıllarda fitaz enzimlerinin özellikle entansif hayvan yetiştiriciliği yapılan alanlarda hayvan gübresiyle ortaya çıkan fosfor kirliliğini azaltmak amacıyla kullanımını da gündeme getirmiştir. Yapılan bir çok çalışmada fitatı parçalayan enzimlerin fitatdan fosfor kullanımını artırmakta olduğu ve çevrede ortofosfat birikimini önemli derecede azalttığı bildirilmiştir (Cromwell ve ark. 1995, Simons ve ark. 1990). Ayrıca bunların yanı sıra myo-inositol fosfatların hazırlanması, kağıt endüstrisi ve toprak iyileştirme alanlarında da fitaz enzimi kullanılmaktadır. Ayrıca son yıllarda biyoteknoloji alanındaki gelişmeler sonucunda heterolog mikrobiyal ekspresyon sistemleriyle büyük miktarlarda ve düşük maliyetli fitaz üretimi de mümkün olabilmektedir. Fitaz enzimi bitkilerde, mikroorganizmalarda ve bazı hayvansal dokularda bulunmasına rağmen yapılan son araştırmalar mikrobiyal fitazların biyoteknolojik uygulamalar için en ümit verici olduğunu göstermiştir (Pandey ve ark. 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). Bakteri, maya ve funguslardan fitaz enzimleri karakterize edilmiş olup, günümüzde ticari olarak üretimde toprak fungusu olan Aspergillus üzerinde durulmaktadır. Ancak substrat spesifitesi, proteolisise karşı direnç göstermesi ve katalitik aktivitesi gibi özelliklerinden dolayı bakteriyel fitazlar, fungal enzimlere alternatif oluşturabilmektedir (Konietzyn ve Greiner 2004). Bakteriyel fitazların ortalama olarak moleküler ağırlığı (40-55 kDa) glukolizasyon farkı olduğu için fungal fitazlardan (80-120 kDa) daha küçüktür (Choi ve ark. 2001, Golovan ve ark. 2000, Han ve Lei 1999, Kerovuo ve ark. 1998, Rodriguez ve ark. 2000a, Van Hartingveldt ve ark.1993). İzole edilen fitazların çoğunun pH optimumu 4.5-6.0 arasında yer almaktadır. Ancak Bacillus sp.’ye ait nötral veya alkali fitazlar da bulunmaktadır (Choi ve ark. 2001, Kim ve ark. 1998). A. niger fitazının (phyA) pH optimumu ise asidik sınırlarda olup 2.5 ve 5.5’dir. Bu iki sınır arasında aktivitede azalma meydana gelmektedir. Mikrobiyal fitazların çoğunun sıcaklık optimumu ise 45-60°C arasında yer almaktadır. Ancak Pasamontes ve ark. (1997a,b) A. fumigatus’a ait sıcaklığa dirençli fitazın 100°C’ye kadar olan sıcaklıklarda 20 dakikalık inkübasyonlarda sadece %10’luk kayıpla aktivitesini koruduğunu bildirmişlerdir. E. coli ve Citrobacter braakii fitazı, ticari olarak kullanılan Aspergillus niger fitazına kıyasla pepsin ve pankreatine daha dirençlidir (Kim ve ark. 2003; Rodriquez ve ark. 1999). Ayrıca C. braakii fitazı tripsine de dirençlidir (Rodriquez ve ark. 1999). E. coli fitazı, Bacillus fitazı ile karşılaştırıldığında, pankreatine benzer hassasiyetlik gösterirken pepsine karşı daha hassastır (Simon ve Igbasan 2002). E. coli ve C. braakii fitazları yem katkısı olarak uygun özelliklere sahiptirler. E. coli fitazı asidik koşullar altında yüksek bir pH stabilitesine sahip olup pH 2.0’de birkaç saat sonunda bile önemli bir aktivite kaybı göstermemektedir (Greiner ve ark. 1993). Fitaz Enziminin Uygulama Alanları 1-) Yem katkısı: Fitat, tohumların çimlenmesi sırasında enerji ve fosfor kaynağı olarak görev alsa da bağlı fosfor tek mideli hayvanlarca çok az miktarda kullanılabilmektedir. Bu nedenle inorganik fosfor yenilenemez ve pahalı bir mineral olup kanatlı, domuz ve balık rasyonlarında fosfor kaynağı olarak ilave edilmektedir (Lei ve Porres 2003). Fitat ve fitata bağlı fosfor tüm kanatlı rasyonlarında bulunmakta ve fitat fosforunun da kısmen kullanıldığı bilinmekteydi (Lowe ve ark. 1939). İlk olarak Warden ve Schaible (1962), broylerde, ekzogen olarak verilen fitazın, fitat fosforunun kullanımını ve kemikteki mineralizasyonu artırdığını bildirmişlerdir. Ancak bundan yaklaşık 30 yıl sonra, yem katkısı olarak, fitata bağlı fosforu serbest bırakacak ve fosfor atığını azaltacak Aspergillus niger fitazının ticari olarak kullanımı başlamıştır. Günümüzde tek mideli hayvanlarda yem katkısı olarak fitaz kullanımı oldukça yaygınlaşmış olup hatta nişasta tabiatında olmayan polisakkaritleri parçalayan enzimlerden daha fazla kullanılmaktadır (Bedford 2003). Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde kanatlı ve domuz rasyonlarında mikrobiyal fitaz kullanımı ile bu konudaki bilimsel çalışmalar ve deneyimler artmakta ve yem katkısı yeni fitaz enzimleri araştırılmakta ve kullanılmaktadır. Bazı kanatlı yem maddelerindeki toplam fosfor, fitat fosforu ve toplam fosfordaki fitat fosfor oranları Çizelge 2’de verilmiştir. Ruminantlar ise, rumendeki mikrobiyal flora tarafından üretilen fitaz enzimi ile fitatı parçalayabilmektedirler (Yanke ve ark. 1998). Fitatın parçalanması ile açığa çıkan fosfor hem mikrobiyal flora hem de konakçı ruminant tarafından kullanılmaktadır. Birçok farklı kaynaktan elde edilen mikrobiyal fitaz ürünleri günümüzde ticari olarak kullanılmaktadır. Bunlar arasında yem katkısı olarak en yaygın olarak kullanılanları A. niger (3-fitaz), Peniophora lycii (6-fitaz) ve Escherichia coli (6-fitaz) fitazlarıdır. Kanatlı rasyonlarına fitaz, granül veya sıvı formda veya yüksek peletleme sıcaklığındaki (>80ºC) enzim denatürasyonu probleminden kaçınmak için peletleme sonrasında uygulanabilmektedir (Selle ve Ravindran 2006). Bitkisel fosfor kaynaklarındaki kullanılmayan fitat fosforu zaman içerisinde birikmekte ve entansif olarak hayvan yetiştirciliği yapılan alanlarda çevre kirliliğine neden olmaktadır. Topraktaki aşırı fosfor deniz ve göllere akmakta ve burada yaşayan canlılarda birikerek insanlarda da nerotoksik etki oluşturmaktadır (Lei ve Porres 2003). Su ürünleri üretiminde, soya küspesi ve diğer bitki kökenli küspeler kullanılarak birçok çalışma yürütülmüştür (Mwachireya ve ark. 1999). Pahalı protein kaynakları yerine daha düşük fiyatlı bitkisel protein kaynakları kullanıldığında masraflarda önemli derecelerde azalmaların olabildiği bildirilmektedir. Balık üretim masraflarının %70’ini yem giderleri oluşturmaktadır (Rumsey 1993). Kanatlı ve domuzlarda olduğu gibi balıklarda yem maddeleri içerisindeki fitin fosforundan yararlanacak sindirim enzimine sahip olmadığından suda fosfor birikimi meydana gelmektedir. Bu nedenle fitaz su ürünleri üretmede, hem düşük fiyatlı bitkisel kökenli maddelerin kullanımını artırmak hem de suda fosforu kabul edilebilir seviyede tutabilmek amaçları ile kullanılmaktadır. Balık beslemesinde, yüksek seviyelerde bitkisel kökenli maddeler içeren yemlerde fitaz enziminin kullanılması ile ilgili birçok çalışma yürütülmektedir (Robinson ve ark. 1996, Mwachireya ve ark. 1999). 2-) Gıda sanayi: Fitik asit tuzları olarak tanımlanan fitatlar, bitki tohumları ve danelerde fosfat ve inositolün başlıca depo formudur. Fitat bitki tohumlarının olgunlaşması sırasında oluşur ve olgun tohumlarda toplam fosfatın %60-90’nını oluşturur (Loewus 2002). Fitat bu nedenle bitkisel kökenli gıdaların başlıca bileşenidir. Bazı bitkisel kökenli gıdalardaki kuru maddedeki fitat miktarı Çizelge 3’de verilmiştir. Diyetlerdeki bitki kökenli gıdaların miktarına ve gıdaların işlenme derecelerine bağlı olarak günlük fitat tüketimi en fazla 4500 mg’a kadar yükselmelidir. Ortalama olarak vejetaryen diyetlerinde ve gelişmekte olan ülkelerde kırsal kesimlerde günlük fitat tüketimi yaklaşık 2000-2600 mg olup bu değer karışık diyetlerde 150-1400 mg’dır (Reddy 2002). Diyetlerde fitatın varlığı ile ilgilenilmesinin nedeni mineral alımındaki negatif etkisidir. Bu mineraller çinko, demir, kalsiyum, magnezyum, manganez ve bakırdır (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002). Fizyolojik pH değerlerinde çözünmez mineral-fitat komplekslerinin oluşumu düşük mineral emiliminin temel nedeni olarak bildirilmektedir. Çünkü bu kompleksler aslında insan sindirim sisteminde absorbe olmamaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin üst kısmında sınırlı miktarda mikrobiyal popülasyonun olması ve içsel fitatı hidrolize edici enzimlerin olmaması nedenleri ile ince bağırsakta, fitat çok sınırlı miktarda hidroliz olabilmektedir (Iqbal ve ark. 1994). Fitat, asidik ve alkali pH’da proteinlerle kompleks oluşturmaktadır (Cheryan 1980). Bu interaksiyon proteinin yapısında değişiklikler meydana getirmekte ve bunun sonucunda enzimatik aktivitede, proteinin çözünürlüğünde ve proteolitik parçalanmada azalmalar meydana gelebilmektedir. Fitaz enzimi yem katkısı olarak kullanılmasının yanı sıra gıda sanayinde de büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak şimdiye kadar marketlerde fitaz enzimi kullanılmış gıdalar bulunmamaktaydı. Bu alandaki çalışmalar, gıda işlemede teknik geliştirmenin yanı sıra bitki kökenli gıdaların besleyici değerlerinin artırılması üzerine yoğunlaşmıştır. Fitat içeriği yüksek diyetler mineral maddelerin absorbsiyonunu oldukça azaltmakta (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002) ve gıdaların işlenmeleri sırasında fitatın defosforilasyonu, sadece kısmen fosforile olmuş myo-inositol fosfat esterlerinin oluşmasına neden olmaktadır (Sandberg ve ark. 1999, Sandström ve Sandberg 1992, Han ve ark. 1994). Myo-inositol fosfat esterleri insanlar için önemli fizyolojik özelliklere sahiptir (Shears 1998). Bu nedenle fitaz enziminin gıda üretimi sırasında kullanılması ile fonksiyonel gıdaların üretilmesi mümkün olacak (Greiner ve ark. 2002) ve böylelikle fitaz enzimi ile biyokimyasal olarak aktif myo-inositol fosfat esterleri oluşacak ve insanlarda mineral maddelerin emilmesi de sağlanmış olacaktır. Gıda sanayinde gıdaların işlenmesi sırasında fitaz ilavesi ekmek yapımı (Haros ve ark. 2001), bitkisel protein izolatlarının üretimi (Fredrikson ve ark. 2001, Wang ve ark. 1999) ve tahıl kepeklerini parçalamada kullanılmaktadır (Kvist ve ark. 2005). Gıda işleme ve hazırlama sırasında, fitat genel olarak, bitkilerde ve mikroorganizmalarda doğal olarak bulunan fitazlarla tamamen hidrolize olmamaktadır. Özellikle demir olmak üzere minerallerin yararlanımını artırmak için fitat çok düşük düzeylere indirilmelidir (Hurrell 2003). Myo-İnositol fosfatların hazırlanması: Günümüzde, transmembran sinyalizasyonunda ve intraselülar kaynaklardan kalsiyumun hareketini sağlamada görev alan inositol fosfat ve fosfolipidlere olan ilginin artması, çeşitli inositol fosfatların hazırlanmasını gündeme getirmiştir (Billington 1993). S.cerevisiae fitazı kullanılarak fitik asitin enzimatik hidrolizi ile D-myo-inositol 1,2,6-trifosfat, D-myo-inositol 1,2,5-trifosfat, L-myo-inositol 1,3,4-trifosfat ve myo-inositol 1,2,3-trifosfatların hazırlandığı bildirilmiştir (Siren 1986a). Ayrıca E. coli fitazı kullanılarak inositol 1,2,3,4,5-pentakisfosfat, inositol 2,4,5-trifosfat ve inositol 2,5-bifosfat da hazırlanmaktadır (Greiner ve Konietzny 1996). İnositol fosfat türevleri enzim stabilizatörü (Siren 1986b), enzim inhibitörü, biyokimyasal ve metabolik araştırmalarda enzim substratı ve ilaç olarak da kullanılmaktadır (Laumen ve Ghisalba 1994). İnositol fosfat karışımları eklem iltihabı ve astım gibi solunum hastalıklarına karşı kullanıldığı ve spesifik inositol trifosfatların ağrı kesici olarak önerildiği de bildirilmiştir (Siren 1998). İnositol veya inositol fosfatların endüstriyel üretiminde, fitik asitten myo-inositol fosfat türevleri, serbest myo-inositoller ve inorganik fosfat eldesinde fitaz enzimi kullanımı önerilmektedir (Brocades 1991). Bu enzimatik hidrolizin avantajı fitaz enziminin spesifitesi ve reaksiyon koşullarına uygun olmasıdır. 3-) Kağıt endüstrisi: Kağıt endüstrisinde bitki fitik asitinin uzaklaştırılması oldukça önemlidir. Günümüzde termostabil fitazlar, kağıt hamuru ve kağıt yapma aşamalarında fitik asiti parçalamak amacıyla kullanılan biyolojik maddelerdir. Fitik asitin enzimatik olarak parçalanması sonucunda kanserojen veya toksik maddeler içeren ürünler oluşmaz. Bu nedenle kağıt endüstrisinde fitaz enzimlerinin kullanımı, daha temiz bir teknolojinin kullanılmış olması ve dolayısıyla çevreyi koruma açısından önem taşımaktadır (Liu ve ark. 1998). 4-) Toprak iyileştirme: Bazı alanlarda toprakta, fitik asit ve türevleri toplam organik fosforun %50’sini oluşturabilmektedir (Dalal 1978). Findenegg ve Nelemans (1993), mısır bitkisi için topraktaki fitik asitten fosforun kullanılabilmesinde fitazın etkisini araştırmışlardır. Toprağa fitaz ilave edildiğinde fitinin parçalanma oranının artmasına bağlı olarak büyümeyi uyardığını bildirmişlerdir. Bu çalışma bitkilerin köklerinde fitaz geninin ekspresyonu ile transgenik bitkilerle topraktaki fosforun kullanılabileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır (Day 1996). 5-) Biyoteknoloji : Geçtiğimiz 20 yıl içerisinde fitaz enzimi, besleme, çevre koruma ve biyoteknoloji alanlarındaki bilim adamlarının dikkatini çekmektedir. Fitazlar özellikle biyoteknolojik uygulamalarda (özellikle yem ve gıdalardaki fitat içeriğini azaltmada) büyük bir önem taşımaktadır (Lei ve Stahl 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). ANTİBİYOTİKLER Ticari olarak üretilen mikrobiyal ürünlerin içerisinde en önemlisi antibiyotiklerdir. Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından üretilen, diğer mikroorganizmaları öldüren veya büyümesini inhibe eden kimyasal maddelerdir. Antibiyotikler tipik sekonder metabolitlerdir. Ticari olarak faydalı antibiyotiklerin birçoğu filamentöz funguslar ile Bacteria’nın aktinomiset grubu tarafından üretilmektedir. Endüstriyel fermentasyonla büyük ölçekte üretilen en önemli antibiyotikler Çizelge1’de gösterilmiştir. Çizelge 1. Ticari olarak üretilen bazı antibiyotikler. Antibiyotik Üreten mikroorganizma* Basitrasin Sefalosporin Kloramfenikol Siklohekzimid Sikloserin Eritromisin Griseofulvin Kanamisin Linkomisin Neomisin Nistatin Penisilin Polimikzin B Streptomisin Tetrasiklin Bacillus licheniformis (EOB) Cephalosporium sp.(F) Kimyasal sentez (daha önce Streptomyces venezuela’ (A)dan mikrobiyal yolla üretilmekteydi) Streptomyces griseus (A) Streptomyces orchidaeus (A) Streptomyces erythreus (A) Penicillium griseofulvin (F) Streptomyces kanamyceticus (A) Streptomyces lincolnensis (A) Streptomyces fradiae (A) Streptomyces noursei (A) Penicillium chrysogenum (F) Bacillus polymyxa (EOB) Streptomyces griseus (A) Streptomyces rimosus (A) *EOB, endospor oluşturan bakteri; F, fungus; A, aktinomiset Günümüzde 8000’in üzerinde antibiyotik maddesi bilinmektedir ve her yıl yüzlercesi keşfedilmektedir. Daha fazla antibiyotik keşfedilmesi beklenmektedir mi, buna gerek var mıdır diye bazı sorular akla geldiğinde bunun cevabı evettir. Bu nedenle Streptomyces, Bacillus, Penicillium gibi birkaç genusa ait mikroorganizmaların çoğu antibiyotik üretip üretmedikleri açısından sürekli olarak incelenmektedir. Antibiyotikler konusunda araştırma yapan birçok araştırıcı, diğer mikroorganizma gruplarının da incelenmesi sonucunda birçok yeni antibiyotiğin keşfedileceğine inandıklarını belirtmektedir. Son yıllarda büyük ilerleme gösteren genetik mühendisliği tekniklerinin yeni antibiyotiklerin yapılmasına izin vereceği ve yeni ilaçlar için kompüter modellemesinin klasik eleme (screening) metotlarının er geç yerini alacağı düşünülmektedir. Fakat günümüzde bunlar henüz çok yaygın bir kullanıma sahip olmadığı için yeni antibiyotikler klasik yol olan “screening” yoluyla keşfedilmektedir. Screening yaklaşımında, çok sayıda muhtemelen antibiyotik üreticisi olan mikroorganizma izolatı doğadan saf kültürler halinde izole edilmektedir (Şekil 1-a) daha sonra bu izolatlar Staphylococcus aureus gibi bir test bakterisinin büyümesini inhibe eden diffüzlenebilen maddeler üretip üretmedikleri açısından test edilmektedir. Şekil 1-a’daki fotoğrafta görülen kolonilerin çoğu Streptomyces türlerine aittir ve antibiyotik üreten bazı kolonilerin etrafında indikatör organizmanın (Staphylococcus aureus) büyüyemediği inhibisyon zonları görülmektedir. Bu amaçla kullanılan test bakterileri çok çeşitli ve genellikle bakteriyal patojenlere yakın veya onları temsil eden türler olup çeşitli literatürlerde tip kültür numaralarıyla belirtilmektedir. Antibiyotik üretimi için yeni mikrobiyal izolatların test edilmesinde, “karşıt-çizgi metodu” (Şekil 1-b) yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde Streptomyces gibi potansiyel üretici olduğu bilinen bir tür petrinin üçte birlik kısmını kaplayacak şekilde bir köşesine ekilir ve petri uygun sıcaklıkta inkübe edilir. İyi bir büyüme elde edildikten sonra sıvı besi yerinde geliştirilmiş olan test bakterileri Streptomyces hücre kütlesine dikey olacak şekilde çizilerek inkübasyona bırakılır. Şekil 1-b’deki fotoğrafta da görüldüğü gibi bazı test bakterilerinin Streptomyces hücre kütlesine yakın kısımlarda büyüyemediği görülmektedir. Bu Streptomyces’in test bakterilerinin büyümesini inhibe eden bir antibiyotik ürettiğini göstermektedir. Fotoğrafta (Şekil 1-b) görülen test organizmaları (soldan sağa): Escherichia coli, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus, Klebsiella pneumonia, Mycobacterium smegmatis’tir. Bu şekilde ekim yapılan izolatlardan antibiyotik üretimi belirlenenler daha sonra daha ileri denemelere alınarak antibiyotiğin yeni olup olmadığı bakımından test edilirler. Çoğu screening (eleme) programlarında elde edilen izolatların çoğu bilinen antibiyotikleri üretmektedir. Bu nedenle endüstriyel mikrobiyologların bilinen antibiyotik üreticilerini çok hızlı belirlemesi gerekmektedir böylece çalışmalarında hem zamanın hem de kaynakların boşa gitmesi önlenecektir. Bir organizmanın yeni bir antibiyotik ürettiği keşfedildiğinde bu antibiyotik yapısal analizler için yeterli miktarlarda üretilmelidir ve daha sonra enfekte olmuş hayvanlarda terapötik aktivite ve toksisite için test edilmelidir. Burada yeni antibiyotiğin selektif toksisiteye sahip olup olmadığı ortaya çıkmaktadır. Maalesef yeni bulunan antibiyotiklerin bir çoğu hayvan testlerini geçemezken sadece birkaç tanesi geçebilmektedir. Bu nedenle her yıl yüzlerce yeni antibiyotik bulunmasına karşılık bunların sadece birkaç tanesinin medikal kullanım için yararlı olduğu kanıtlanabilmekte ve ticari olarak üretilmektedir. VİTAMİNLER VE İLİŞKİLİ BİYOFAKTÖRLER Dengesiz beslenme ve besin işleme alışkanlıkları, gıda kıtlığı, açlıktan dolayı hayvan ve bitki orijinli vitaminlerden başka ekstra vitaminlere ihtiyaç duyulmaktadır. Vitaminlerin kullanım alanları gıda/yem sektörü, sağlık ve tıbbi alanlardır. Ekstra vitaminler günümüzde kimyasal veya biyoteknolojik olarak fermentasyon ya da biyodönüşüm prosesleriyle hazırlanmaktadır. Vitaminler ve diğer biyofaktörlerin çoğu kimyasal olarak veya ekstraksiyon işlemi ile üretilirken bazıları da hem kimyasal hem de mikrobiyal proseslerle üretilmektedir. Bunun yanı sıra vitamin B12 ve B13 gibi vitaminler ise sadece mikrobiyolojik yolla üretilmektedir. Aşırı miktarlarda vitamin üreten mikrobiyal suşların doğadan taranması ve bulunması veya bunların genetik mühendisliği yoluyla yapımı zordur, bunun yerine geliştirilmiş fermentasyon prosesleri ve immobilize biyokatalist biyodönüşümleri önem kazanmıştır. ENZİMLER Bütün organizmalar hücresel faaliyetlerini sürdürebilmek için küçük miktarlarda çok çeşitli enzimleri üretmektedir. Günümüze kadar tanımlanmış olan 3000’den fazla enzimin büyük bir çoğunluğu mezofilik organizmalardan izole edilmektedir. Buna karşılık bazı enzimler bazı organizmalar tarafından çok yüksek miktarlarda üretilmekte ve hücre içinde tutulmayarak hücre dışına salgılanmaktadır. Ekstraselüler enzimler olarak isimlendirilen bu enzimler selüloz, protein, nişasta, vb. gibi suda çözünmeyen polimerleri parçalama yeteneğindedir. Bu ekstraselüler enzimlerin bazıları gıda, tekstil ve ilaç endüstrilerinde kullanılmaktadır ve mikrobiyal sentez yoluyla büyük miktarlarda üretilmektedir. Son yıllarda enzim terminolojisinde ortaya çıkan yeni bir terim olan “ekstremozimler” ise ekstrem çevrelerde yaşayan prokaryotlardan elde edilen enzimleri ifade etmektedir. Ekstremozimler, ekstrem olarak yüksek sıcaklık, düşük sıcaklık, çok yüksek tuz, çok yüksek asit veya alkalin pH’larda yaşayan ve “ekstremofiller” olarak isimlendirilen mikroorganizmalar tarafından üretilmektedir. Bu enzimleri yüksek miktarlarda üreten mikrobiyal kaynakları doğadan izole etmek için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve yeni mikrobiyal kaynakların araştırılması sürekli olarak devam eden bir iştir. Burada biyoçeşitlilik önemli bir konu olup farklı ve yabancı çevrelerden (ekstrem çevreler) izole edilen mikroorganizmalar önemli enzim kaynakları olarak düşünülmektedir. Ülkemiz en önemli ekstrem çevreler olan sıcak su kaynakları (kaplıcalar) açısından çok zengindir. Ayrıca soda gölleri, tuz gölleri, vb. ekstrem çevrelere de sahip olduğumuz göz önüne alınırsa, buralardaki biyoçeşitliliğin bir an önce belirlenerek ortaya konması ülkemiz açısından çok önemli bir konudur. Lipazlar bakteri, maya ve küfleri içeren mikrobiyal flora tarafından bol miktarda üretilmektedir. Lipazlar gıda endüstrisinde, biyomedikal uygulamalarda, biyosensörler ve pestisidlerin yapımında, deterjan ve deri sanayiinde, çevre yönetiminde, kozmetik ve parfüm sanayiinde uygulama alanları bulmaktadır. Endüstriyel olarak en yaygın kullanılan lipaz üreticisi mikroorganizmalar Candida spp., Pseudomonas spp., Rhizopus spp.’dir. Son yıllarda biyoteknoloji alanında lipazların kullanımında eksponansiyel bir artış gözlenmektedir. Bu nedenle lipazların aşırı üretimini sağlamak amacıyla yönlü mutasyonlar yardımıyla suş geliştirme çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Endüstriyel olarak en fazla üretilen enzimlerden biri olan proteazlar ise ekmekçilikte, deterjan ve temizleme sanayiinde, biyomedikal uygulamalarda, gıda sanayiinde etlerin olgunlaştırılmasında, tabaklama sanayiinde, atık arıtımı ve kimyasal endüstride kullanılmaktadır. Son yıllarda alkalofilik mikroorganizmaların ürettiği ve aşırı alkali ortamlarda aktivite gösteren alkalin proteazlar endüstriyel olarak çok önem kazanmıştır.Şu anda alkalin proteazların ticari üretimi Bacillus licheniformis ve diğer alkalofilik Bacillus spp.’den yapılmaktadır. Bu enzimlerin üretimi için öncelikle ümit verici organizmaların seçilmesine olanak sağlayan farklı izolasyon yöntemlerinin belirlenmesi daha sonra endüstriyel suş geliştirilmesi için mutasyon ve/veya rekombinant DNA teknolojisinin kullanımı üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmektedir. α-amilaz, β-amilaz ve glukoamilaz gibi mikrobiyal amilazlar, enzimler arasında en önemlileri olup günümüzde biyoteknolojide oldukça büyük önem kazanmışlardır. Mikrobiyal amilazlar uygun preparasyonlarda hazırlandıktan sonra ilaç sanayiinde analitik kimya alanında, nişastanın sakkarofikasyonu, tekstil ve gıda sanayiinde, bira sanayii ve damıtma endüstrilerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Hayvanlar ve bitkilerde de bulunmasına karşılık amilazlar en yaygın olarak mikroorganizmalarda bulunmaktadır. Amilazların ticari üretiminde birçok bakteri ve fungus türleri kullanılmaktadır. α-amilazın ticari üretiminde Bacillus türleri çok önemlidir. Ticari amilaz üreticisi suşların geliştirilmesinde gen klonlama yöntemleri kullanılmaktadır. Gen klonlmanın en temel amaçları; termostabil enzimlerin ifade edilmesi, yüksek enzim verimliliği ve iki enzimin aynı organizmada ifade edilmesinin sağlanmasıdır. AMİNOASİTLER Organizmaların primer metabolitleri arasında en önemlileri amino asitlerdir. 1950’lerin sonlarına doğru Corynebacterium glutamicum’un bazı suşlarının doğal olarak önemli miktarlarda L- glutamat sentezlediğinin bulunmasının ardından amino asit üreticisi mikroorganizmaların taranması ve ıslah edilmesi çalışmaları büyük hız kazanmıştır. O zamandan beri amino asit salgılama yeteneğinde olan bir çok organizma belirlenmiş ve bu konu endüstriyel mikrobiyolojinin önemli bir konusu olmuştur. Dünya çapında 1.5x106 ton amino asit üretimi gerçekleşmektedir. Amino asitler tıpta, gıda endüstrisinde katkı maddesi olarak, kimya endüstrisinde başlatıcı maddeler olarak kullanılmaktadır. En önemli ticari amino asit lezzet arttırıcı olarak monosodyum glutamat (MSG) formunda kullanılan Glutamik asittir. Diğer iki önemli amino asit diyet içecekler ve yiyeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılan Aspartam’ın bileşenleri olan Aspartik asit ve Fenil alanindir. Bundan başka lisin, glutamin , arjinin, triptofan, treonin, izolösin ve histidin amino asitleri de ticari olarak mikrobiyolojik yolla üretilmektedir.Mikrobiyolojik üretim için Corynebacterium ve Brevibacterium türleri ile Escherichia coli en bilinen ticari türlerdir. Corynebacterium ve Brevibacterium türlerinde metabolizma nispeten basit olduğu için regülasyon sistemlerinin kolaylıkla değiştirilmesiyle, Enterobacteriaceae üyelerinde ise karmaşık rekombinant DNA tekniklerinin kullanımıyla verimli amino asit üreticileri elde edilebilmektedir. Kaynak: Doç. Dr. Rengin ELTEM /Ege Üniversitesi /Mühendislik Fakültesi Biyomühendislik Bölümü POLİMER ÜRETİMİ Modern biyoteknolojiyi komodite amaçlı ürünlerin üretiminde de kullanmak mümkündür. En çarpıcı örneklerden biri, mikroorganizmaları uygun ortamlarda besleyip polimer ürettirmektir. Birçok mikroorganizma besin kısıtlaması koşullarında, tepkisel olarak hücre içinde polimer biriktirir. (Şekil 3’de hücre içindeki beyaz dairesel şekilli olanlar). Bunlar bilimsel adıyla “polialkalonatlar”, “mikrobiyal poliesterler” dir. Polibuturat ve poli(buturat-valarat) teknolojik olarak üretilen mikrobiyal poliesterlerdir. Bunların işlenmesi biraz zor, komodite plastiklere göre biraz pahalı, ancak doğada parçalanabilen türden, dolayısıyla çevre dostu polimerlerdir. Bunlardan üretilen şampuan, parfüm, vb. şişeleri piyasaya sunulmuş durumdadır. Buradaki ilginç gelişme yine genetik modifiye mikroorganizmaların kullanımıdır. Bunlarda hücre içinde polimer birikimi kuru ağırlıkta %99’lara kadar çıkarılmıştır, dolayısıyla verim çok yüksektir. Bu yöntemle üretilen polimerlerin molekül ağırlıkları sentetik yollarla çıkılması çok yüksek değerlerdedir (20 milyon hatta daha fazla). Mikroorganizmalar ile polimer üretimi teknolojisini bitkilere de uygulamak mümkündür. Özellikle mısır’ın çok da değerli olmayan koçanında ve kabuğunda polimerler biriktirilebilir. Faj Yerdeğiştirme “phage display” Teknolojisi Alternatif yöntemlerden biri de genetik modifiye mikroorganizmaları kullanmaktır. Yaygın olarak E.Coli’nin kullanıldığı “faj yerdeğiştirme” (“phage display”) tekniği böyle bir yaklaşımdır. Burada, istenilen üretim bilgisini taşıyan DNA, B lenfositlerinden izole edilir ve bakteriye yerleştirilir. Daha sonra bakteri, filament fajlar (bir çeşit virüs) ile enfekte edilir. Fajlar, bakteri içinde, genellikle çok sayıda antibadi fragmanını da taşıyacak şekilde çoğalır. İstenilen fragmanı taşıyan fajlar, bir biyoafinite sistemi ile ayrılır ve bunlarla yine bakteriyi enfekte edilerek üretimi gerçekleştirilir. Elde edilen monoklonal antibadi fragmanları saflaştırılıp ya doğrudan yada bir antibadi gövdesine takılarak kullanılabilir. Bu teknikte kullanılan reaktörler, hibridoma teknolojisinde kullanılanlardan çok daha düşük fiyatlı ve iyi tanımlanmış klasik fermentörlerdir, dolayısıyla üretim ucuz ve kolaydır. Kaynak: www.biyomedtek.com/bmt-konular-no3.htm Hazırlayanlar: Enver Ersoy ANDEDEN&Ahmet TEZER

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-4

MARMARİS MİLLİ PARKI

MARMARİS MİLLİ PARKI

İli : MUĞLA Adı : MARMARİS MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1996 Alanı : 33.350 ha. Konumu : Milli park alanı Muğla ili, Marmaris ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli park Muğla iline 60 km uzaklıkta olup, E550 ve E400 devlet karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır. Ayrıca deniz yoluyla ulaşım imkanına da sahiptir. Kaynak Değerleri :           Alanın jeolojik yapısı, peridodit ve kireçtaşları ile alüvyon ve yamaç molozlarından oluşmuştur. Sahanın kuzey-batısında mostra veren Kretase yaşlı mağmatik kayaların (peridodit) okside olması kızıl renkli görünümlere yol açmıştır. Kireçtaşları ise sahanın doğusunda geniş bir alanda mostra verirler. Kireçtaşı mostralarının batı kısmı tabakalı, doğu kısmı ise masif durumdadır.           Milli parkın orman formasyonunu kızılçam (Pinus brutia) oluşturmaktadır. Bununla birlikte endemik bir tür olan sığla ağacı (Liguidambar orientalis) sahanın belirli bölgelerinde yayılım gösterir. Sığla ağaçları derin, nemli ve ağır topraklı taban arazilerde yetişir. Vadi içerisinde ise kızılçam, meşe, çınar ve kızılağaç farklı, karışık ve etkileyici peyzaj değerlerini sunar. Ayrıca pırnal meşesi, kermes meşesi, yabani zeytin, kocayemiş, tesbih, sumak, keçiboynuzu, menengiç, zakkum ve defne gibi ağaçcık formlu Akdeniz bitkileri de milli parkta geniş bir yayılım gösterirler.           Milli park, yaban hayatı bakımından da oldukça zengindir. Özellikle Marmaris-Köyceğiz arasında bulunan ve nesli tükenmekte olan yaban keçilerinin yanı sıra ayı, karakulak, tilki, sincap, gelincik, porsuk, yaban domuzu, tavşan vb. memeli hayvanlara da rastlanılmaktadır.         Milli park sahasında; antik Physkos şehri (Marmaris), Amos (Hisarönü) şehri yer almakta olup, antik çağda bu bölge Karia Bölgesi olarak tanımlanmaktadır. Burada Rhodos kolonisi izleri görülmektedir. Amos’da bir tiyatro, tapınak ve bazı heykel kaidelerine rastlanılmaktadır. Bir Karia kenti olan Amos’un etrafı aynı dönemden kalma bir sur duvarı ile çevrilidir. Physkos (Physeus) antik kentinde ise Hellenistik çağda inşa edilmiş sur duvarları yer alır. Görünecek Yerler : Bakir kıyılar, bitki ve hayvan topluluğu açısından zenginliği ile başta Cennet Adası ve diğer adalar görülmeye değerdir. Arkeolojik Physkos şehri, Amos şehri kalıntıları ve doğal peyzajın en güzel örneklerini ziyaretçilerin görmesi mümkündür. Mevcut Hizmetler : Yöreye gelen ve doğa içerisinde bulunmaktan zevk duyan ziyaretçiler için sahil boylarında günübirlik ve kamp alanları mevcuttur. Marmaris, İçmeler yerleşim alanları tatil bölgesi milli parkın ziyaretçilerine konaklama imkanı sunmaktadır. FLORA Milli Parkta tespit edilen 514 bitki türünden 54’ü endemik, 9’u yöresel endemik, 5’i tehlike altında, 74’ü tehlike sınıfı açısından nadir kategorisindedir. Sığla Ağacı yöresel endemik bir türdür ve Milli Parkta kıyı alanlarında yayılış göstermektedir. Milli Park; hem deniz hem orman alanlarına sahip olduğundan korunması ve yönetilmesi deniz ve karasal biyoçeşitlilik için önemlidir. Milli Parkın doğal değerleri; Kızılçam ormanları, bölgeye özgü Günlük ağacı doğal yayılım alanları, orman dışı vejetasyon alanları (Maki, Frigana, Frigana öncesi otsu bitkiler) ekolojik açıdan önemli doğal değerlerdir. Jeomorfolojik yapıya bağlı olarak gelişen kaya blokları, mağara, dolinler, delta ağzı diğer önemli doğal değerlerdir. Saha yer yer kızılçam ormanı olup kızılçam meşçereleri ile yüksek maki florasından oluşmaktadır. Tür olarak bakıldığında; Ağaç olarak; Kızılçam, Karaçam, Sığla, Dallı Akdeniz Servisi, Ağaççık olarak; Kermes meşesi, Pırnal meşesi, Boz pırnal meşesi, Bodur ardıç, Yabani zeytin, Kocayemiş, Tespih, Defne, Sumak, Keçi boynuzu, Sandal, Menengiç, Çalı ve Otsu olarak; Zakkum, Laden, Adaçayı, Eğrelti, Funda, Geven, Hayıt, Kekik, Rezene vb. tespit edilmiştir. FAUNA Milli Parkta; 213 Böcek türü, 35 Balık türü, 21 Memeli türü, 29 Sürüngen türü, 7 Çift yaşar türü, 112 kuş türü tespit edilmiştir. Yaban keçisi, Yaban domuzu, Tilki, Çakal, Porsuk, Karakulak, Ayı, Fare, Kirpi, Oklu kirpi, Yılan türleri, Kertenkele türleri, Güvercin, Şahin, Atmaca, Kerkenez, Kartal, Ada Doğanı, Kınalı keklik, Karatavuk, Ardıç kuşu, Gümüş martı, Karabaş martı, Ada martısı, Kızılgerdan, Çıvgın, Baştankara, Serçe, Saka, İspinoz, Kara kızılkuyruk vb. olarak tespiti yapılmıştır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU   

http://www.biyologlar.com/marmaris-milli-parki

Köprülü kanyon flora ve faunası

Antalya - Köprülü Kanyon Milli Parkı Ülkemizdeki Milli Parklar Yeri:Antalya İli Ulaşım: Akdeniz Bölgesinde, Antalya ili,Manavgat ilçesi sınırları dahilinde yer alan Milli Parka Antalya'nın 49. km ayrılan bir yol ile gidilir.Bu yol Akdeniz sahillerinden ayrılıp Taşağıl'dan geçip Beşkonak'a ulaşır. Özelliği: Milli Parkın rekreasyonel dokusunu Köprü ırmağı teşkil eder. Bu ırmağın değişken karakteri rafting sporu için ideal alanı yaratır.Ağaçlarla gölgelenen nehir kenarında günübirlik ve kamp kullanma alanları Milli Parkın en önemli aktivitelerini teşkil eder. Bölgenin kil, kumtaşı, konglemera ve kalker kayaçlarından meydana gelen jeolojik yapısı karstik yer şekillerinin oluşmasına imkan sağlamaktadır. Milli Parkın ana kaynağını oluşturan Köprü Irmağının, Bolasan Köyü ile Beşkonak arasında meydana getirdiği yarma vadi,14 km uzunluğu ve 100 m.yi aşan duvarlarıyla ülkemizin en uzun kanyonudur. Milli Parkta vadi tabanlarından,dağların çıplak doruklarına doğru çam, selvi, sedir ve çok sayıda yapraklı ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü zengin maki topluluğu ile desteklenmektedir. 400 hektarlık saf Akdeniz selvisi ormanı, flora özelliklerinin en önemli ve en belirgin alanıdır. Milli Parkın yaban hayatının listesinin oldukça geniş olmasına rağmen usulsüz avlanmalar sonucunda türler azalmıştır. Yaban hayatının belli başlı üyeleri;geyik,dağ keçisi, ayı, tilki, kurt, tavşan, sansar, porsuklardır. Köprü kollarında bol miktarda alabalık bulunmaktadır. Görülebilecek Yerler: Milli Park tabii güzellikleri kadar, zengin kültürel kaynağa da sahiptir. MÖ 5. yüzyılda kurulmuş antik Selge şehrinin tiyatrosu, agorası, Zeus ve Artemis tapınakları, sarnıçlar, su kemeri, Köprü ırmağı ve Kocaçay üzerinde bulunan Oluk ve Büğrüm köprüleri ile Selge'yi Pamphlia sahil şehirlerine bağlayan taş kaplamalı tarihi yolu şehrin kalıntılarının en çarpıcı örnekleridir. Rekreaktif öneminden dolayı Köprü ırmağı da görülebilecek yerlendendir. 1970 yılında Milli Park ilan edilen Köprülü Kanyon'un doğallığının bozulmaması için GEF 2 projesi hazırlandı. 36 bin hektarlık bir alanı kapsayan Köprülü Kanyon Milli Parkı'nın içinde 11 tane köyün bulunduğu belirtildi.Antalya'da rafting merkezi olarak bilinen Köprülü Kanyon Milli Parkı'ndaki doğallığın bozulmasını önlemek için hazırlanan GEF 2 Projesi çerçevesinde şu ana kadar gerçekleştirilen 46 projeye 300 bin dolar para harcandı. Proje çerçevesinde bölgeyi çöplerden arındırmak için alınan konteynerlerden bazılarının ise dereye atıldığı ortaya çıktı. Antalya'da içinde 11 köyün yer aldığı Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda Dünya Bankası desteğiyle gerçekleştirilen Global Enviromental Focilty (GEF) Projesi çerçevesi ile ilgili Antalya İl Genel Meclisi'nde bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıda; GEF2 Projesi Müdürü Çevre ve Orman İl Müdürlüğü'nden Orman Yüksek Mühendisi Osman Yöntem, 36 bin hektarlık bir alanı kapsayan Köprülü Kanyon Milli Parkı'nın içinde 11 tane köyün bulunduğunu söyledi. Bölgenin 1970 yılında Milli Park ilan edildiğini hatırlatan Yöntem, “Bir bölgenin milli park olabilmesi için bu yerin doğal ve kültürel açıdan uluslararası turistik bir yer olması gerekiyor. Köprülü Kanyon Milli Parkı bu niteliklerin tümüne sahip olan bir bölge. Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda dünyanın en büyük doğal servi ormanı bulunuyor. 500 hektar büyüklüğünde olan doğal servi ormanının dünyada başka bir eşi yok. Ayrıca bu bölgede servi ormanlarının dışında yine doğal olarak karaçam, göknar ve sedir ormanları yer alıyor. Çok zengin bir floraya sahip olan Köprülü Kanyon da bine yakın bitki yetişiyor. Bunların 29’u endemik. Ayrıca 164 kuş türü, 32 memeli, 22 sürüngen, 7 balık ve böcek türlerinin yer aldığı bu bölgede yaban keçileri ile Akbabalar yaşıyor. Psidia ile Selge kentini de içine alan Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda bu değerlerin korunması için GEF2 Projesi hazırlandı” dedi. Antalya ili ülkemizin bitki zenginliğini barındıran önemli alanlarımızdan birisidir. Türkiye florasının yazarı Davis’in yaptığı karelemede C3 karesi içerisinde yer alan Antalya’nın 2500 civarında bitki türünü barındırdığı bilinmektedir. Bu türlerin 631 tanesinin endemik olduğu ve endemizm oranının %25,5 olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ülkemizin endemizm oranı %30 olduğu düşünülürse Antalya’nın ne denli zengin bitki çeşitliliğine sahip olduğu görülebilir. ***Antalya'nın doğusunda, Köprülü Kanyon Millî parkın Akdenizhavzasındaki yegane servi ormanı (700 hektar) yer almaktadır. Doğu Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarında lokal olarak bulunan kayın ormanı bu ağaç türünün güneye yayılan en uç noktasıdır.   Bir biogenetik rezerv kaynağı Köprülü Kanyon •Doç.Dr.Barbaros ÇETİN Günümüzde düzensiz şehirleşme, trafik, gürültü, sanayileşmenin beraberinde meydana getirdiği yoğun ve çeşitli çevre sorunları, insanlarda bir parçası oldukları doğaya dönme özlemi yaratmıştır. Bu özlemi giderecek, insanın dinlenme ve eğlenme ihtiyacını karşılayacak yabani bitki ve hayvan türlerinin gelecek nesillere ekolojik denge içerisinde bırakılabileceği, doğal alanların başında özel statülerle korunan milli parklarımız gelir. Haziran 1992'de yapılan Dünya Çevre Zirvesi'nin sözleşme metninde en önemli konulardan biri de biyoçeşitlilik olmuştur. Bu sözleşme ülkemiz tarafından da imzalanmıştır. Ne yazık ki milli parklarımız üzerinde yaptığımız çalışmalar (1982-92), uluslararası alanda daha önceleri doğal ortamların ve nesli tükenmekte olan türlerin korunması konusunda imzalamış olduğumuz sözleşmelere, tam manasıyla uymadığımızı ortaya koymuştur. Köprülü Kanyon Milli Parkı, yurdumuzda mevcut 22 milli park arasında özel bir öneme sahiptir. Doğal zenginliği bakımından birçok özellikleri arasında en dikkati çeken nokta, doğal bir Servi (Cupressus Sempervirens) ağaç topluluğunun bulunmasıdır. Türkiye Çiçekli Bitkiler Florası'nın 1. cildinde de belirtildiği bu tür, dünya üzerinde sadece Rodos Adası, Antalya civarı ve İran'da doğal olarak yetişmektedir. Dünyadaki en geniş doğal topluluğu ise bu milli parkımızdadır. Ayrıca bu saha Avrupa Parlamentosu'na biyogenetik rezerv olarak bildirilmiştir. Araştırmacı tarafından bu alan hakkında yazılan makale, İsveç Devlet Doğa Bilimleri Müzesi'nin 84 yıllık Fauna och Flora isimli bilimsel dergisine kapak konusu olmuştur. Akdeniz Servi'si olan C. Sempervirens'in ekolojik önemi ilk kez araştırmacılar tarafından belirtilmiş olup, kızılçam birliği seviyesinde bir fasiyes oluşturduğu tanımlanmıştır. Bu bölgenin çiçekli bitkiler florası ve vejetasyonunun yazılması neticesinde, dünya botanik literatürü için 9 yeni bitki türü ilk defa tespit edilmiştir. Karayosunları (Muscu) ve Ciğerotları (Hapaticae) bitki grupları da tarafımızdan ortaya çıkarılmıştır. Tarafımızdan yapılan çalışmaların sonuçları da, alanın bitki örtüsünün önemini bir başka yönden ortaya koymaktadır. Bu türün taraması ülkemizin Akdeniz bölgesinde yapılmış, ancak milli park sınırları dışında rastlanılmamıştır. Bunun yanında, yurdumuzdaki varlığı sadece bu alanda bilinen bazı karayosunu ve ciğerotları türlerine rastlanmıştır. Bu bitkilerin mutlaka özenle korunup, genetik miras olarak değerlendirilmeleri gereklidir. Ülke olarak Bern Sözleşmesi ve son imzalanan Biyoçeşitlilik Sözleşmesi (Rio De Janeiro, 1992) gereği başta milli parklarımız ve diğer doğal alanlarımızı, topluluğumuzla ilgili diğer işleri uygularken, ekolojik gerekleri ile uyumlu olarak, yabani flora ve fauna populasyonlarının devamlılığı için, hep birlikte korumak ve geliştirmek zorundayız. • MUĞLA ŞAH Gazetesi, Sayı: 116

http://www.biyologlar.com/koprulu-kanyon-flora-ve-faunasi

IV. Ulusal Çevre ve Ekoloji Kongresi

IV. Ulusal Çevre ve Ekoloji Kongresi

2009 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde başlatılan Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi (UÇEK) 2010 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde 2012 yılında ise İstanbul Teknik Üniversitesinde gerçekleştirilmiştir. 2012 Şubat ayında düzenlenen kongrenin son gününde, katılımcı üniversite öğrencileri tarafından oy birliği ile 4.Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresinin Hacettepe Üniversitesi Ekoloji Grubu Topluluğu bünyesinde gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Kongre “Çevre” ve “Ekoloji” alanında ya da bağlantılı bölümlerde öğrenim gören ve bu alanlarda ilgi duyan ulusal çapta lisans, yüksek lisans, doktora öğrencilerine çalışma ve araştırmalarını sunup katılımcı kitlesine aktarabilecekleri bir bilgi paylaşım ortamı sağlanması amaçlanmaktadır. Ekoloji ve Çevre konusunda ulusal alanda önemli bir yere gelmeyi amaçlayan UÇEK’e bilimsel alanda tanınmış, çok sayıda bilim insanı, akademisyen ve öğrenciler katılacaktır. Şubat 2013’de yapılacak olan kongreye; Çevre-Ekoloji ile bağlantılı bakanlıklar; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı; çeşitli çevre dernekleri, kurum ve kuruluşlar davetlidir. IV. Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi’ne 600 kişinin katılımı öngörülmektedir. Kongre Konu Genişliği *Ekoloji *Günümüzde Enerji * Biyoçeşitlilik ve Doğa Koruma *Çevre Politikaları ve Yeşil Binalar Kongre ile ilgili ayrıntılı bilgiye http://ekoloji-grubu.com/iv-ulusal-cevre-ve-ekoloji-ogrenci-kongresi-iv-ucek/ adresinden ulaşabilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/iv-ulusal-cevre-ve-ekoloji-kongresi

Foto Galeri - <b class=red>Biyoçeşitlilik</b>

Foto Galeri - Biyoçeşitlilik

Kuşlar Sucul canlılar Sürüngenler     Memeli Hayvanlar Kelebek Türleri Kurbağa türleri     Böcekler Örümceksiler Bitki Türleri        

http://www.biyologlar.com/foto-galeri-biyocesitlilik


GAP <b class=red>Biyoçeşitlilik</b> Sempozyumu 2013

GAP Biyoçeşitlilik Sempozyumu 2013

Değerli Katılımcılarımız, Ülkemiz, Avrupa ve Orta Doğunun en zengin biyolojik çeşitliliğe sahip ülkesi olup, 7 coğrafi bölgesinin her biri ayrı iklim, flora ve fauna özellikleri gösterir ve dünyanın en önemli gen merkezlerinden biridir. 2010 Ekim ayında Japonya’nın Nagoya kentinde gerçekleştirilen BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS) 10. Taraflar Konferansı’nda 2011-2020 yılları arasının Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Onyılı olarak ilan edilmesine karar verilmiş ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından “2011-2020 Biyoçeşitlilik On Yılı” ilan edilmiştir. Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği ile ilgili lokal düzeyde yapılan çalışmaları GAP ekseninde bir araya getirerek, 23-25 Mayıs 2013 tarihlerinde Şanlıurfa’da gerçekleştireceğimiz “GAP ve Biyoçeşitlilik Sempozyumu” ile siz değerli katılımcılarımıza biyoçeşitliliği ve ekolojik özellikleri ile ön plana çıkan GAP yapısını ve sürdürülebilir biyoçeşitlilik için yapılan araştırmaları ve mevcut projeleri sizlerle paylaşmayı ve fikir alışverişinde bulunmayı amaçlıyoruz. GAP İdaresi bünyesinde bölgenin biyolojik çeşitliliği ile ilgili projeler yapılmış olmasına rağmen, biyolojik çeşitlilikle ilgili bütünsel bir veri tabanına dönüşmemiştir. Sempozyum sonunda, gerek Türkiye’nin gerek GAP Bölgesinin Biyolojik çeşitliliği ile ilgili bilimsel bir veri tabanı oluşturma hedefinin yanında, geleceğe yönelik, yapılması gereken çalışmalara da projelerin oluşturulması beklenmektedir. Sempozyumumuz ışığında, ilgili Bakanlıklar, Üniversiteler ve Sivil Toplum Örgütleri arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, ülkemizin biyolojik zenginliği konusunda farkındalığın artırılmasına yönelik ortak bir platform oluşturulması hedeflenmektedir. Mayıs ayında Tarih ve turizm açısından önemli bir şehrimiz olan Şanlıurfa’mızda görüşmek dileğiyle, Sempozyum BaşkanıYrd.Doç.Dr.Şahin TOPRAK 1- GAP ,TARIM ve ÇEVRE - Çevresel Etkiler - Sosyo-Ekonomik Yapı - Ormancılık - Ekoturizim - Erozyon - Avcılık - Genetik Çeşitlilik - Pestisidler - GAP ve Halk Sağlığı - GAP ve Su Sistemleri 2- GAP ve BİYOÇEŞİTLİLİK A- GAP Fauna Çeşitliliği B- GAP Flora Çeşitliliği 3- TÜRKİYENİN BİYOÇEŞİTLİLİĞİ 4- TARIMSAL BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE EKOLOJİK TARIM Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik Ekolojik Tarım ve Hayvancılık 5- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞE YÖNELİK TEHDİTLER 6- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE SÜRDÜRLEBİLİR KALKINMA YOLUNDA TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI SORUMLULUKLARI 7- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE SÜRDÜRLEBİLİR KALKINMA YOLUNDA TÜRKİYE’NİN ULUSAL YAKLAŞIMI Politikalar, Kalkınma Planları, Stratejiler   http://www.gapbiyo.org   Mutlukent Mahallesi 2432. Cadde No:45/1 Ümitköy Çankaya ANKARA Tel : 0312 442 5270 – 0312 236 4300 Faks : 0312 442 5271 – 0312 236 1881 Seçil DAŞER Proje Koordinatörü GSM : 0549 442 5271 Çağlar ACAR Proje Asistanı GSM : 0549 442 5273

http://www.biyologlar.com/gap-biyocesitlilik-sempozyumu-2013

Küresel Bitki Koruma Stratejisi

Bitkiler, dünyanın vazgeçilmez bir kaynağı ve biyolojik çeşitliliğin yaşamsal bir parçası olarak kabul edilir. Çünkü, dünyanın temel çevresel dengesinin ve ekosistemlerin devamlılığı da diğer canlıların yaşama alanlarının varlığı da bitkilere dayanmaktadır. Dünyadaki bitki türlerinin çok az bir kısmı bile bu gün dünya nüfusunun beslendiği temel gıdaları sağlamaktadır. Binlerce yabani bitki türü, ilaçtan yakıta, giysiden barınmaya kadar insanların temel ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Dünyadaki bitki türlerinin sayısı hala tam olarak bilinmemekle birlikte 400000 (dörtyüzbin) damarlı bitki türü olduğu tahmin edilmektedir. Dünya'nın bu önemli zenginliği ve kaynağı yaşama ortamlarının kaybı, aşırı kullanım, yabancı türler, kirlilik ve iklim değişikliği gibi faktörler nedeniyle tehlike altındadır. Dünya florasının karşı karşıya olduğu tehditlerin boyutuna 1999 yılında yapılan XVI. Uluslararası Botanik Kongresinde dikkat çekilmiş ve kongrede biyolojik çeşitliliğin korunmasında bitki korumanın küresel bir öncelik olarak ele alınması çağrısında bulunulmuştur. Kongrenin bu çağrısına müteakip, biyolojik çeşitliliğin korunmasında rolü olan uluslararası ve ulusal örgütler, kurumlar ve kuruluşlar 2000 yılında İspanya'da (Gran Canaria) toplanarak, bir bildiri yayınlamıştır. Gran Canaria Bildirimi olarak bilinen bu bildiride, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi çatısı altında küresel bir bitki koruma stratejisinin hazırlanması tavsiye edilmektedir. Aynı yıl Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin V. Taraflar Toplantısında bir sonraki taraflar toplantısına kadar böyle bir stratejinin oluşturulması kararlaştırılmıştır. Bu süreç IUCN Dünya Koruma Kongre kararları ile de (karar 25 ve 68) desteklenmiştir. Sözleşmenin 2002 yılında yapılan VI. Taraflar Toplantısına kadar olan süre içinde Sözleşme tarafları arasında gayri resmi istişareler ve uzman grubu toplantıları sonucunda Küresel Bitki Koruma Stratejisi hazırlanmış ve VI. Taraflar Toplantısının 9 numaralı kararı olarak onaylanmıştır. Strateji, 2010 yılında Japonya'da gerçekleştirilen 10. Taraflar Konferansının X/17 nolu kararı ile 2011-2020 yıllarını kapsayan dönem için Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri doğrultusunda güncelleştirilmiştir. Küresel Bitki Koruma Stratejisi insanların bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçlarının karşılanmasında yaşamsal önemi olan bitki çeşitliliğinin korunması amacıyla hazırlanmıştır. Stratejinin gerekçesi bitkilerin iki önemli özelliği üzerinde odaklanmıştır: Bitkiler ekosistemlerin habitat altyapısını sağlar ve birincil üretkenidir; diğer canlı gruplarına göre bitkiler bilimsel olarak daha iyi bilindiğinden koruma hedefleri belirlemek ve uygulamak mümkündür. Küresel Bitki Koruma Stratejisinin temel amacı bitki çeşitliliği kaybını durdurmaktır. Bu temel amaç çerçevesinde beş alt amaç ve on altı hedef belirlemiştir: Amaç I: Bitki çeşitliliği iyi anlaşılmış, belgelenmiş ve tanınmış olacaktır Hedef 1: Bilinen tüm bitkilerin online listesi hazırlanacaktır Hedef 2: Koruma faaliyetine rehberlik etmek için, bilinen tüm bitki türlerinin koruma statüleri mümkün olabildiğince değerlendirilecektir Hedef 3: Stratejiyi uygulamak için gerekli bilgiler araştırmalar ve çıktıları ile metotlar geliştirilecek ve paylaşılacaktır Amaç II: Bitki çeşitliliği acil olarak ve etkin bir şekilde korunacaktır Hedef 4: Her ekolojik bölgenin veya vejetasyon tipinin en az %15'i etkin yönetim ve/veya restorasyon ile güvence altına alınacaktır Hedef 5: Bitkilerin ve genetik çeşitliliklerinin korunması için, her ekolojik bölgede bitki çeşitliliği için en önemli alanların en az %75'i etkili yönetim ile korunacaktır Hedef 6: Her bir sektörde üretim alanlarının en az % 75'i bitki çeşitliliğinin korunmasıyla tutarlı olarak sürdürülebilir olarak yönetilecektir Hedef 7: Bilinen tehlike altındaki bitki türlerinin en az %75'i "in situ" olarak korunacaktır Hedef 8: Tehlike altındaki bitki türlerinin en az % 75'i tercihen orijin ülkesinde "ex situ" olarak korunacaktır ve bunların % 20'si geri dönüşüm ve restorasyon programlarına sağlanacaktır Hedef 9: Yabani akrabaları dahil olmak üzere tarımsal ürünlerin ve sosyo-ekonomik değeri olan diğer bitki türlerinin genetik çeşitliliğinin %70'i korunacaktır ve bunlarla ilgili yerli ve yerel bilgi korunacak ve idame ettirilecektir Hedef 10: Yeni biyolojik saldırıları önlemek ve istila edilmiş önemli bitki çeşitliliği alanlarını yönetmek için etkili yönetim planları uygulanacaktır Amaç III: Bitki çeşitliliği sürdürülebilir ve adil bir şekilde kullanılacaktır Hedef 11: Uluslararası ticaret nedeniyle yabani hiçbir flora türü tehlike altında olmayacaktır Hedef 12: hasat edilen bitki kaynaklı tüm ürünler sürdürülebilir kaynaklara dayanacaktır Hedef 13: Mümkün mertebe geleneksel kullanımı, sürdürülebilir geçimi, yerel gıda güvencesini ve sağlık hizmetlerini desteklemek için bitki kaynakları ile ilgili yerli ve yerel bilgiler, buluşlar ve uygulamalar korunacak veya arttırılacaktır Amaç IV: Bitki çeşitliliği, onun sürdürülebilir geçimdeki rolü ve yeryüzündeki hayat için önemi hakkında eğitim ve haberdarlık desteklenecektir Hedef 14: Bitki çeşitliliğinin önemi ve bunun korunması ihtiyacı, iletişim, eğitim ve halkı bilinçlendirme programlarının içine alınacaktır Amaç V: Stratejiyi uygulamak için gerekli kapasite ve halkın katılımı geliştirilecektir Hedef 15: Bu Stratejinin hedeflerini başarmak için, ulusal ihtiyaçlara göre uygun araç gereçle birlikte bu konuda çalışan eğitilmiş personel sayısı yeterli hale getirilecektir Hedef 16: Bu Stratejinin hedeflerini başarmak için, ulusal, bölgesel ve uluslararası seviyede bitki koruması için enstitüler, ağlar ve birlikler kurulacak veya güçlendirilecektir KAYNAK: www.cbd.int (BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi web sitesi) www.ttkder.org.tr   Hüsniye KILINÇARSLAN Biyolog Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hk_arslan@yahoo.com  

http://www.biyologlar.com/kuresel-bitki-koruma-stratejisi

Douglas Futuyma ile Evrim Kuramı’na dair söyleşi

Douglas Futuyma evrimsel biyoloji alanında çalışan bilim insanlarının ismini sıkça duyduğu, bitki böcek etkileşimleri üzerine çalışan, bilim yapmayı ve anlatmayı kendine yaşam biçimi edinmiş bir bilim insanı. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden lisans derecesini aldıktan sonra yüksek lisans ve doktora ünvanlarını 1969'da Michigan Üniversitesi'nden kazanıyor. Bitki yiyen böcekler ve onların konakçıları olan bitkilerin evrimi üzerine olan akademik çalışmalarını New York Şehri'ndeki Stony Brook Üniversitesi'nde sürdürüyor. Futuyma ortalıkta evrim kuramına dair kitap yokken, dört yıllık hummalı bir çalışmanın ardından 1979'da ilk Evrimsel Biyoloji ders kitabını yayımlıyor. Dünyanın pek çok yerinde dersler vermiş, Kosta Rika'da Tropikal Çalışmalar Organizasyonu'nda tropikal ekoloji ve evrimi eğitiminde aktif rol almış biri. Ayrıca, Evrim Çalışmaları Topluluğunun (Society for the Study of Evolution), Amerikan Doğabilimcileri Topluluğu'nun, Amerikan Biyolojik Bilimler Enstitüsü'nün başkanlığını yapmış olup Evrim adlı akademik derginin editörü ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi'nin de üyesi. Pek çok akademik makalesi var ve kendi araştırmalarının yanısıra gerek yazmış olduğu Evrim ve Evrimsel Biyoloji kitaplarıyla gerekse verdiği ders ve seminerlerle evrim kuramının anlatılmasında, bilim-dışı bir yaklaşım olan yaratılışçılığa karşı mücadelede en ön sıralarda yer alıyor. Kendisiyle Singapur Ulusal Üniversitesi'nde Evrimsel Biyoloji Laboratuvarında bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar, evrimin ışığunda bol bilimli günler! Bilgenur- 1979'da ilk basımı yapılan Evrim ders kitabının yazarısınız. Kitabı yazmanızın hikayesi nedir? Doug Futuyma- 1970'lerde Stony Brook Üniversitesi'ne henüz başlamış ve fakültede genç bir akademisyenken lisans öğrencileri için Evrim dersinin içeriğini oluşturdum. O zaman evrim hakkında hiçbir ders kitabı yoktu. Bu yüzden kendi ders notlarımı hazırlamak ve öğrenciler için oradan buradan ders kaynağı bulmak zorundaydım. Bir gün Andy Sinauer adında biri ofisimde beni ziyaret etti ve birinin ona benim iyi bir ekoloji kitabı yazarı olacağımdan bahsettiğini söyledi. Dedim ki, ben ekoloji için iyi bir ders kitabı yazamam, hem zaten etrafta çok fazla ekoloji kitabı var ama hiç evrimle ilgili olan yok. Bu durum ona benim böylesi bir kitabı yazmam için iyi bir aday olduğumu düşündürdü. Kitabı yazmak 4 yılımı aldı çünkü ilk başta ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Biyoçeşitlilik nasıl oluştu, çevre biyoçeşitliliği nasıl etkiliyor gibi temel sorulardan hareketle böcek-bitki etkileşimleri üzerine çalışıyorsunuz. Hangi soru sizi özellikle bu konuya itti? Başlangıçta sorduğum soru bitki-böcek etkileşimleri üzerine değildi. 1970'lerde evrim kuramı çalışan kişilerin sorduğu temel sorulardan biri proteinlerin jel elektroforezi ile ortaya çıkarılan genetik çeşitliliğinin nereden kaynaklandığı idi. Bir tarafta doğal seçilimin çeşitliliği koruduğunu savunan Balanced School (y.n. Denge Öğretisi) vardı, diğer tarafta da genetik sürüklenmenin bu çeşitliliğe sebep olduğunu savunan klasik öğreti. Seçilimin çeşitliliği açıkladığını öne süren yaklaşıma göre farklı çevre koşullarına, örneğin farklı mikrohabitatlara ya da besin kaynaklarına uyum sağlamış farklı genotipler heterojen seçilime tabi oluyorlar. Ben de bunun tam olarak test edilmediğini düşündüm, yapmamız gereken homojen (özellikleri her yerinde aynı olan) çevre ve heterojen (özellikleri her yerinde aynı olmayan, çoklu) çevrede ayrı ayrı yaşayan türlerin karşılaştırılması olmalıydı. Otçul böceklerin çevrelerinin en önemli parçası da konakçı bitki. Buna göre, sadece bir tür konakçısı olan böcek basit, homojen bir çevrede yaşıyor olmalı. Öte yandan birkaç tane bitkiyle beslenen böcekler de takdir edersiniz ki daha heterojen çevrede yaşıyor olmalı. Böylece soru şuna dönüştü: Birden fazla bitkiyle beslenen ve çoklu çevre koşullarında yaşayan böcekler, tek bitkiyle beslenen böceklere göre genetik olarak daha çeşitli miydi? Bu soruyla birlikte bu ilginç organizmaları ve onların ilginç etkileşimlerini fark ettim. Bir şeyi merak ediyorum. Stony Brook Üniversitesi'nde hala öğretiyorsunuz. Evrim ders kitabının yazarı olarak, evrim kuramını öğretmek nasıl bir şey? Belki de bu soruyu öğrencilerinize sormam gerekir. Tam olarak ne demek istediğini bilmiyorum. Stony Brook'taki öğrencilerin benimle ilgili bir fikirleri yok. Biraz meşhur bir kişi olduğumu düşünüyorsun, öyle değil mi? Aslına bakarsanız, sizin kitabınızı biz de Evrim dersinde ders kitabı olarak kullanmıştık. Stony Brook'taki öğrenciler şöyle düşünüyor: ''Bu adam bu kitabı yazmış. Tamam da ne yani? Onu yine de dinlemek zorundayız.'' Yani onlar için özel biri değilim. Evrim dersini öğretiyorsunuz. Bildiğim kadarıyla ABD'deki bazı okullar iki tarafı da öğretmeye çalışıyorlar (yazar burada yaratılışçılığı diğer taraf olarak belirtiyor). Evrim teorisi – yaratılış tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce ikisi de öğretilmeli mi? Bu sadece üniversite ve yüksekokullarda karşımıza çıkan bir sorun değil. Esas olarak lise ve öncesi ortaöğretim kurumlarında çok büyük bir tartışma bu. Böyle kurumlarda evrim teorisini anlamayan kişiler evrime alternatif bir şeylerin öğretilmesi gerektiğini söylüyorlar. Soru şöyle: O halde ikisini de öğretip öğrencilerin kendi kararlarını vermelerine izin mi vermeli yoksa sadece evrim kuramını mı öğretmeliyiz? ABD'de, ki bu çok önemlidir, Amerikan anayasası herhangi bir dine öncelik tanımayı ya da dini görüşü olan insanı olmayana tercih etmeyi yasaklamıştır. Bu demek oluyor ki din, devlet tarafından desteklenen her şeyin dışında tutulmalıdır. Devlet tarafından desteklenen halk eğitimi de bu nedenle herhangi bir dini temele dayalı öğretiye sahip olamaz. Buna dayanarak yüksek mahkeme de dahil olmak üzere ABD'deki mahkemeler şunu diyor: Yaşamın çeşitliliğini dinî olarak açıklayan hiçbir şeyi öğretemezsiniz. Yaratılışçılar ise ya taklit yoluyla ya da dolaylı yoldan kendi öğretilerini sisteme sokmaya çalışıyorlar. Ben buna tamamen karşıyım. Bilim dersinde sadece bilim öğretmelisiniz. Ve yaşamın çeşitliliğini açıklayan evrim dışında bir bilimsel teori ya da hipotez yok. Eğer biri bilimsel bir alternatifle gelirse, sorun yok. Ama henüz başka bir alternatif yok. Sadece bilimsel camiada bilim insanlarına değil, öğrencilere, halka da evrimi anlatıyorsunuz. Birçok kişi evrim teorisini yanlış biliyor, anlıyor. Bu noktada sizin fikrinizi merak ediyorum, sizce bilimsel cehalet (ing. Scientific illiteracy) ile nasıl mücadele edeceğiz? En önemli konulardan birine parmak bastığını düşünüyorum. Çünkü bu durum sadece evrim teorisi ile ilgili değil. Ve bu sadece bir ülkede biten bir sorun da değil. Örneğin Türkiye'de de çok yaygın bir durum bilimsel cehalet. Biliyorum, çok da iyi biliyorum. Konu bilimsel okuryazarlığın eksik olması. Bu durum örneğin küresel ısınmaya ve bilimi inkar eden insanlara da uzanıyor. Bilim insanları diyor ki esas mesele seragazı etkisi ve insan kaynaklı faaliyetler. Yani mesele bilimsel bilginin eksikliği. Erken yaşlarda bilim öğretiminin geliştirilmesini sağlamak dışında bir çözüm yolu olduğunu sanmıyorum. Örneğin ilk öğretimde öğrenciler temel bilim dersleri almalı. Ama öğretmenler sadece genel kimya ya da hücre biyolojisi öğretmemeli. Bunun yerine öğrencilere bilimin nasıl işlediğini öğretmeliler. DNA'nın genetik madde olduğunu nereden biliyoruz? Kimyasal maddenin atomlardan oluştuğunu peki? Farklı yaklaşımlar, açıklamalar neler? Doğal dünyayı açıklamak üzerine nasıl düşünüyoruz? Bilim sürecinin deneme yanılma üzerinden yürüdüğünü anlıyor muyuz? Hipotezler arasında seçim yaptığımızı ve bu hipotezlere kanıtlar aradığımızı peki? Pek çok kişi böyle bir eğitimden geçmiyor. Eğer çok oldu demezseniz bir sorum daha olacak. Pek çok kişi ekoloji ve evrimi tanımlayıcı bir bilimsel alan olarak görüyor. Tahmin eden/belirleyici bir bilim dalı olmaya ne kadar yakınız sizce? Ne kadar tahmin istediğinize bağlı, ne doğrulukta istediğinize de tabii. Belki çok spesifik ve sayısal olarak değil ama genel anlamda sanırım tahmin edebilme imkanımız var. Bu aslında iklim bilimi ya da bir başka deyişle medyaroloji (y.n. Medyaroloji ya da Medyalaştırma: Bilimsel kavramın/bilginin üreticisinden basına ulaşması, açılımı) gibi. Hava durumu ile ilgili medyaroloji fizik biliminin bir uygulaması. Pek çok kişi fiziğin çok kesin ve öngörme yeteneğine sahip bir bilim dalı olduğunu düşünebilir. Oysa hava kütlelerinin, okyanus akıntılarının, sıcaklık ve başka pek çok parametrenin fiziği oldukça karmaşık. Bu nedenle fizikçiler, ya da medyarologlar bir hafta sonra New York'ta hava sıcaklığının nasıl olacağını tahmin edemeyebilirler ama yılın bu zamanında soğuk olacağını öngörebilirler. Yani genel tahminler yapmak mümkün. Kesinlikle. Ve bu durum ekoloji ve evrimsel biyoloji için de yaklaşık olarak aynı. Zamanınız olmadığı için burada bitirmek zorundayım. Çok teşekkür ederim! Ben teşekkür ederim. Bu röportaj, 1 Şubat 2014'te hayatını kaybetmiş olan, Türkiye'nin ilk evrimsel biyoloğu Prof. Dr. Aykut Kence'ye ithaf edilmiştir. Ne nedir? Balanced school (Denge Öğretisi): Denge öğretisi, genetik polimorfizmlerin yaygın olduğunu vurgular. Bu görüşe göre bireyler belli bir alel çifti ya da alel serisi bakımından birbirine benzemeyen genlerin bulunduğu kromozomları taşır, yani çoğu gen bölgesinde heterozigottur ve böylece polimorfizmin sürekliliği sağlanır. Dolayısıyla 'denge öğretisi' doğal seçilimin dengeleyici bir gücü olduğunu, pek çok gen bölgesinde heterozigotluğu koruduğunu ve az sıklıkta bulunan zararlı alellerin ortadan kaldırılmasında da kimi zaman saflaştırıcı bir etkisi olduğunu savunur. Doğal seçilim: Türlerin çevrelerine uyum sağlama sürecidir. Doğal seçilim, bazı türlerin belli özellikleri nedeniyle daha iyi üreme ve hayatta kalma ihtimaline sahip olmaları durumunda bu türlerde evrimsel değişime sebep olur ve kalıtılan bu genetik değişiklikler sonraki nesillere aktarılır. Klasik öğreti: Bir topluluk içindeki poliformizmlerin ender olduğunu savunur. Bu görüşe göre topluluktaki bireyler çoğu gen bölgesinde (anne ve babadan kalıtılmış) iki özdeş allel bulundurur ve canlıyı her durumda öldüren mutasyonlara sebep olan aleller doğal seçilimle ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla bu görüş doğal seçilimin bir nevi saflaştırıcı bir gücü olduğunu, ölümcül alellerin pek çok gen bölgesindeki homozigotluğu sağlamak için ortadan kaldırıldığını savunur. Yeni alellerin ortaya çıkışını ise genetik sürüklenmeye bağlar ve onların da ya yok olacağını ya da popülasyon içinde zamanla orijinal alelin yerine alacağını vurgular. Genotip: Soyyapı ya da kalıtyapı olarak bilinir. Organizmanın genetik yapısının bütününe verilen isimdir. Bir hücrede birden fazla gen bulunmaktadır. Bu genler, enzim ve protein sentezini yöneterek, bireyin dışyapısını (fenotipini) oluştururlar. Heterojen seçilim: Seçilim, çevre koşulları ve baskınlık-çekiniklik özelliklerine göre farklı çevrelerde farklı genotipleri 'tercih edebilir.' Bu farklı seçilim heterojen seçilim olarak adlandırılır. Jel elektroforezi: Saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin jel elektroforezi DNA moleküllerinin tespiti ve ayrılması için kullanılan bir tekniktir. Elektrik alanı agaroz jele uygulanır ve jel içinde, partiküller yük ve boyutlarına göre ayrılır. Polimorfizm: Genetik biliminde toplumda bir gen lokusun en yaygın varyant ya da allelinin sıklığının %99'u geçmemesi olarak tanımlanır. Biyolojide ise bir türün üyeleri arasında 2 ya da daha fazla fenotipin (dış görünüş) bulunabilme hali olarak kabul edilir. ABO kan grubu sistemi polimorfizme bir örnektir.

http://www.biyologlar.com/douglas-futuyma-ile-evrim-kuramina-dair-soylesi

Türkiyenin Bitki Türleri

Pek çok ülkeyi ve hatta kıtayı kıskandıracak zenginlikteki bitki örtüsüne bakarak, ülkemizin bu konuda ne kadar şanslı bir coğrafyada yer aldığını söylemek mümkündür. Ülkelerin sahip olduğu bitki örtüsü zenginlikleri ile ilgili rakamlar incelendiğinde; tüm Avrupa’da 12 bin bitki türü yer alırken, bu rakamın ülkemiz için 9 bin civarında olması, bu zenginliği ifade etmeye yeterlidir aslında. Türkiye, 9000’i aşan taxon sayısıyla çok büyük bir bitki potansiyeline sahiptir. Bu rakam alttür ve varyetelerle 12,000’i bulmaktadır. Türkiye bitkileriyle ilgili en önemli kaynak 11 ciltlik Davis’in “Flora of Turkey and Aegean Islands” adlı kitabıdır. Kitabın son 2 cildi Türk bilim adamlarınca eklenmiştir. Bunun yanında Türk bilim adamları sayısız çalışma yapmışlardır. Türkiye’de her 5,5 günde bir yeni bitki keşfedilmektedir. Toplam bitki sayısı bakımından; Yunanistan'ın 5000, İran'ın 8000, Fransa'nın 4500, Almanya'nın 2500, İtalya'nın 5600, İspanya'nın 5000 ve İngiltere'nin ise 2000 adet bitkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bitki örtüsü zenginliği söz konusu olduğunda, genel bitki türleri sayısı yanında, “sadece bir ülkeye veya bir bölgeye has” bitkilere verilen isimle, “endemik” türlere de dikkatle bakmak gerekmektedir. Ülkemiz endemik bitki türleri bakımından da oldukça zengin bir varlığa sahiptir. Avrupa’daki 2500 endemik bitki türüne karşılık, tek başına Türkiye’de 3000 endemik tür vardır. Bu konudaki zenginliğimizi vurgulaması bakımından bir kıyaslama yapmak gerekirse; Akdeniz ülkelerinden İspanya ile Eski Yugoslavya 500'er adet endemik bitkiye sahip iken, ülkemizde en çok endemik bitkiye sahip olan 3 ilimiz; 578 bitkiyle Antalya, 478 bitkiyle Konya ve 366 bitkiyle İçel'dir. Türkiye haricinde Avrupa'nın en çok endemik bitkisine sahip ülkesi olan Yunanistan’da bu sayı 800 kadarken; İtalya'nın endemik bitki sayısı 712, Japonya'nın 2000 ve ABD'nin ise 4036'dır. Bu zenginliğin kıymetini henüz tam olarak anladığımız söylenemez. Belki gelecekte daha fazla incelemeler yapıldığında, bugüne kadar ulaşılamamış başka köşelerde de yeni türlerin bulunmasıyla, bu sayının artacağı kuvvetli bir ihtimaldir ama mevcut bitki örtümüzün bile, son 2-3 asır boyunca ülkemize gelen yabancı uzmanlar tarafından tespit edilmiş olması da, klasik vurdumduymazlığımızın güzel bir örneği olsa gerek. Oysa daha Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1546-1549 yılları boyunca Osmanlı topraklarının güney bölümüne ve özellikle Anadolu’ya ilgi duyarak geziler yapan Pierre Belon’dan başlayarak; 1938-1966 yılları arasında 11 kez ülkemizi dolaşıp, topladığı zengin bitki örneklerine dayanarak yayınladığı 10 ciltlik “Türkiye Florası” kitabının yazarı P.H. Davis’e kadar, bu toprakları gezip dolaşan pek çok yabancı gezgin ve bilim adamının incelemeleri sayesinde, Türkiye’nin bitki örtüsünü tanımlayabilmek mümkün olmuştur. Nedense, kendi insanımızın bu tür çalışmalara ilgisi fazla olmamıştır. Az sayıdaki örnekten birisi olarak, ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’nin 1630 yılında başlayan ve 1682’deki ölümüne dek süren gezileri boyunca not ettiği değişik bitki türleriyle ilgili bilgilerin de yer aldığı, 10 ciltlik ünlü seyahatnamesiyle, Türkiye Bitkileri konusuna oldukça önemli katkılar yaptığını belirtmek yerinde olacaktır. Ancak bu kayıtsızlığımızı kıracak şekilde, son 40-50 yılda; Hikmet Birand, Kamil Karamanoğlu, Turhan Baytop, Asuman Baytop ve Tuna Ekim gibi üniversite hocalarımızın konuya yakın ilgi göstermeleri ve sürdürülen yoğun çalışmalar sonunda, bitki örtümüzü tanıtan kaynak eserler yayınlamaları oldukça sevindiricidir. Yine de, daha yapılacak çok şeylerin olduğunu bilmekte yarar vardır. 1753 yılında, ünlü İsveçli doğa bilimci Carolus Linnaeus’un 8 bin bitki türünü kapsayan ve “İkili adlandırma” olarak bilinen sınıflandırma sistemiyle ilgili bilimsel çalışmalarının ardından, bu konudaki çabalar daha bir bilimsel hüviyet kazanmışsa da, yeryüzü bitkilerini toplama ve tanımlama konusundaki öncü çalışmaları genellikle İngilizler yürütmüştür. 1700’lü yıllardan sonra, ülke dışına çıkan her İngiliz elçisinden, gittiği coğrafyaların ilginç bitki ve hayvan örneklerinden toplayıp İngiltere’ye yollamaları istenirmiş. Bu sayede, bugün Londra’da bulunan “Doğa Tarihi Müzesi”, bu alandaki dünyanın en geniş kapsamlı koleksiyonuna sahip müzesi olarak hizmet vermektedir. Kendi ülkelerinin her bir metrekaresini bilimsel çabalarla arşınlayan batılı gelişmiş ülke bilim adamları, gözlerini son bir asırda da başka ülkelerin bitkilerine dikmişler ve dünya üzerinde neredeyse gidilmedik yer bırakmamışlardır. 1900’lü yıllar boyunca süren bu tür teknik gezilerden, Anadolu da bolca nasiplenmiş olup, söz konusu çalışmalar sonunda yayınlanan “Türkiye Florası” konulu yayınlar, bugün bile pek çok botanikçinin başvuru kaynağı olmaya devam etmektedir. Oysa, ülkemiz doğa ananın cömertliğinden en fazla yararlanmış bir coğrafyaya sahiptir ve daha yoğun taramalarla bitki zenginliğimizin belirlenmesi gerekmektedir. Tarih boyunca gelip geçen uygarlıklardan gördüğü inanılmaz ilgi ve sahip olma hırsı da bunun en önemli belgesi olsa gerek. Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyada, üzerleri doğal ormanlarla kaplı yemyeşil dağların karlı zirvelerini, hemen dibindeki bir gölün masmavi sularına düşen yansımasıyla birlikte seyreden hangi kral veya komutan, bu enfes güzelliği es geçip başka diyarlara gidebilmiş ki? Ağaç diplerini süsleyen rengarenk çiçekli bitkilerin katkısı az mıdır, bu cazibeye dayanamayan Attalos’un ordusuna ev sahipliği yaparak kurulan Antalya’nın bugünlere gelmesine. Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarını çevreleyen yeşillik cenneti dağlarımızın barındırdığı binlerce değişik bitki türünün zenginliği her gören gözün malumudur. Güneydoğu ve doğunun ağaçtan yana kısmetsiz tepelerinde bile; çiğdeminden meyanına ve orkidesinden ters lalesine kadar, ne göz büyüleyici çiçekler sergi açarlar bahar ve yaz aylarında da, gelip onları gözleyecek doğa tutkunlarının heveslerini boşu boşuna beklerler mevsimler boyunca. Belki sadece, yorgun çobanların kaval sesleriyle hüzünlenip yola düşen kınalı kuzuların keskin dişleridir hep hatırlarını soran ve değerlendiren (!). Ülkemizin bulunmaz zenginliği olan bu 3 bin civarındaki endemik türlerin arasında neler yok ki? K.Maraş civarında toprak altı yumrularının “Sahlep” adıyla dondurmada kullanıldığı değişik çiçek renklerine sahip türleriyle Orkide; Akdeniz Bölgesine yayılan Kuşkonmaz; gösterişli yaprakları ve sarıdan mora kadar değişen renkteki çiçekleriyle Süsen (İris); hemen tüm dağlarımızı mekan tutan, keskin kokusuyla sofralara lezzet katan Kekik; özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde yayılmış bulunan çok sayıda türüyle Adaçayı; Anadolu’nun her bir köşesine yayılmış durumdaki Çiğdem (Safranbolu civarında yetiştirilen kırmızı-kavuniçi çiçeklilerine safran denilmektedir); ocak-şubat aylarında kar altındaki ılık ortamdan sıkılarak kafasını kar örtüsünden dışarı uzatıp, görenleri hayran bırakan beyaz çiçekli Kardelen; yalnızca Ankara-Gölbaşı yöresinde yetişen Yanardöner; ilkbaharla birlikte buğday tarlalarının ya da tarla kenarlarının baş misafiri olan, kırmızı çiçekleriyle böceklerin gözdesi olan Gelincik ve daha niceleri ... Korunga, ebegümeci, sümbül, devedikeni, lale, akzambak, zakkum ve yabani soğan gibi bir kısmı endemik türlerden oluşan bitki grupları da, ülkemizin bitki örtüsünde bol miktarda yer almaktadır. Bunların yanında, tarımsal üretimleriyle önemli ekim alanlarına sahip olan; buğday, arpa, keten, nohut, kiraz, armut ve badem gibi yaygın olarak kültüre alınmış ve beslenme kültürümüzde geniş yer bulmuş bitkilerin bir çok alt türleri de, anavatanları olan ülkemizin doğal bitki örtüsü içerisinde bol bol bulunmaktadır. Uluslararası Doğa Koruma Örgütü’nün, “Biyoçeşitlilik Sıcak Nokta” listesinde, yeryüzünde belirlenen 34 küresel sıcak noktadan 3’ünün ülkemiz topraklarında bulunduğunu ve topraklarımızın % 77’sini kaplayan, Trakya ve Batı Karadeniz dışındaki bu alanların imdat haykırışları içerisinde olduğunu bilmekte de yarar var. Bir yerin sıcak nokta sayılması için; en az 1500 endemik bitki türüne sahip olması ama doğal yaşam alanının dörtte üçünün kaybedilmiş olması şartı düşünüldüğünde, daha yeni yeni farkına vardığımız bu tür zenginliklerin kıymetine de fazla kulak asmadığımız net bir şekilde belgelenmiş oluyor aslında.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-bitki-turleri

Biyoçeşitlilik Ve İnsan Etkileşimi

İnsan doğaya müdahale etme yeteneğinde olan tek canlı organizmadır, ancak bu durum insanın bitmek tükenmek bilmez tüketim arzusunun ulaştığı ürkütücü boyutları görmesini engellemekte ve doğanın insana sunduğu sayısız faydanın yok sayılmasına neden olmaktadır. Ekosistemlerin kendi doğal ve biyolojik süreçleri içerisinde bizlere sunduğu her türlü fayda/yararlanım “Ekosistem Hizmetleri” olarak tanımlanmaktadır. Ekosistem Hizmetlerini şu temel başlıklarla somutlaştırmak mümkündür; Güvenli Gıda Temini ve Dünya Besin Dağılımının Düzenlenmesi Temiz ve Kullanılabilir Su Temini ve Suya Bağlı Üretimin Düzenlenmesi Verimli, Temiz Toprak ve Bağlı Olarak Tarımsal Üretim Temiz Hava ve Küresel İklim Değişikliğinin Düzenlenmesi Toplum Sağlığının Düzenlenmesi ve Doğrudan Farmakolojik Yararlanım Atıkların Detoksifikasyonu ve Madde Döngüsünün Düzenlenmesi Burada temel sorun şudur; insanlar ekosistemlerin hiçbir karşılık beklemeden kendilerine sunduğu bu hizmetlerin farkında mıdırlar? Bu sorunun yanıtı eğer “evet” olsaydı, bugün; küresel ısınma, kirlilik, güvenilir gıda kaynaklarının azalması vs. gibi sorunlarla karşılaşmazdık. Burada biz biyologlara düşen en önemli görevlerden biri bu farkındalığı yaratmaktır. Dünya toplam ekonomik üretiminin %60’ının doğrudan biyolojik çeşitliliğe dayandığı günümüzde “Ekosistem Hizmetleri”nin farkındalığını yaratmanın yollarından biri de; ekosistem hizmetlerinin ekonomik karşılığının belirlenmesidir.  IUCN’e (International Union for Conservation of Nature) göre, ekosistemler tarafından sağlanan mal ve hizmetlerin maddi değeri, tahminen yıllık 33 trilyon ABD Doları düzeyindedir. Burada vurgulanması gereken asıl konu biyolojik çeşitliliğin piyasalaştırılması değil, tükettiğimiz biyoçeşitlilik kaynaklarının da ekonomik bir değer (biyokıymetlendirme) ifade ettiğini bilmektir. Bunu bilmek, doğal kaynakların sürdürülebilirliği ve ekosistem hizmetlerinin farkındalığı açısından önemlidir. Biyokıymetlendirme, henüz ülkemizde hukuksal ve teknik alt yapısı oluşturulmamış ve yeterli düzeyde çalışılmamış bir konudur. Bu konuda yetkili mercilerin, biyologlar öncülüğünde ve konun diğer uzmanları ile bir strateji belirlemesi ve bir klavuz hazırlaması yerinde olacaktır. Bütün bunlarla beraber, insanın biyolojik çeşitlilik ile etkileşiminin en temel ilkesi; yaşam hakkının yalnızca insanlar için değil, yeryüzündeki tüm canlılar için geçerli olduğunun bilinmesidir. Bio. Tarık PATIHAN

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-ve-insan-etkilesimi

Toprak

oprak iklim değişikliği, su yönetimi ve biyoçeşitlilik kayıpları gibi küresel çevre problemleri arasında oldukça önemli bir bağlantıyı ifade etmektedir José Luis Rubio, Avrupa Toprak Koruma Topluluğu Başkanı Toprağı neden önemsememiz gerekiyor? Toprağı ifade etmek üzere toz, çamur, kil, zemin, yer gibi birçok terim kullanıyoruz, ancak toprağa hak ettiği önemi hiçbir zaman vermiyoruz. Günümüzün sanal dünyasında birçoğumuzun toprakla bağlantısı hemen hemen hiç kalmamıştır. Ancak, toprak dünyanın yaşayan derisidir, aşağıdaki ana kaya örter ve dünya üzerinde yaşanabilmesini mümkün hale getirir. Hava ve su gibi toprak da yaşam destek sistemimizin bir parçasını oluşturmaktadır. Atalarımız toprakla daha yakın bir ilişki içerisindeydiler. Geçmişte birçok insan her gün toprakla uğraşıyordu. Eskide, toprak gıda temini için daha kritik bir görev üstlenmekteydi. Ancak, geçmişte toprağın devasa büyük bir doğal karbon deposu olarak iklim değişikliğindeki kritik rolü bilinmemekteydi. Toprak sınırlı bir kaynaktır Bu elmanın(7) Dünya gezegeni olduğunu kabul edelim. Elmayı dört eşit parçaya bölün ve bunlardan üçünü atın. Kalan çeyrek elma dünyanın kara parçasını temsil eder. Bu kara parçasının yüzde ellisi çöller, kutup veya dağlardan*, bir başka ifadeyle tarım yapılamayacak kadar sıcak, soğuk veya yüksek yerlere karşılık gelir. Bu nedenle, kara parçasını temsil eden çeyreği de ikiye bölün. Kalan elma parçasının yüzde kırkı ise tarım üretimini desteklemeyecek kadar kayalık, sığ, zayıf veya suludur. Bu parçayı da çıkarttığınızda, elmadan geriye çok küçük bir parça kalır. Yüzeyi kaplayan ve koruyan kabuğa dikkat edin. Bu ince katman yeryüzündeki yüzeysel toprak tabakasını temsil eder. Elmanın kabuğunu soyduğunuzu düşünün, bu şekilde dünyanın tüm popülasyonunun beslenmesi için oldukça az miktarda verimli toprak bulunduğunu anlayabilirsiniz. Bu verimli topraklar ayrıca binalar, yollar ve katı atık depolama alanları için de kullanılmaktadır. Ayrıca, kirliliğe karşı ve iklim değişikliği etkilerine karşı da duyarlıdır. Toprağımızı her geçen gün kaybediyoruz. *Tarımsal üretim için uygun olmayan arazilerin büyük bir bölümünün CO2 emilimi açısından önem taşıdığını unutmayın. Toprak ve karbon Toprak, bitkilerin iki katı kadar organik karbonu bünyesinde tutar. AB topraklarında 70 milyar tondan fazla organik karbon bulunmaktadır, bu da toplam küresel karbon bütçesinin yaklaşık %7'sini ifade etmektedir(8). AB'de toprak bünyesinde depolanan karbonun yarısından fazlası Finlandiya, İrlanda, İsveç ve Birleşik Krallık sınırları içerisindeki turba bataklıklarında tutulmaktadır. AB Üye Ülkelerinin her yıl tüm kaynaklardan 2 milyar ton karbon emisyon salınımına neden olduğunu dikkate alırsanız bu rakamı daha doğru değerlendirebilirsiniz. Toprak bu yüzden iklim değişikliğinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Avrupa topraklarından atmosfere gerçekleşecek her %0,1'lik karbon emisyonu, otoyollarda ilave 100 milyon aracın neden olacağı karbon emisyonuna eşittir. Bu da AB'de şu anda mevcut araç sayısının iki katıdır. Biliyor muydunuz? Toprak, kayaçlar ile çürümüş bitkiler ve hayvanlardan meydana gelir(9) Toprak ve içerisinde büyüyen bitkiler küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık %20'sini tutar.(9) Toprak, içtiğimiz suyun ve soluduğumuz havanın bedava temizlenmesine yardımcı olur. (9) Bir hektarlık toprakta beş tona kadar hayvan yaşamı görülebilmektedir. (9) Sağlıklı bir toprak, sel riskini azaltır ve potansiyel kirleticileri nötrleştirerek veya filtreleyerek yeraltı su kaynaklarını korur.(9) Toprak Organik Maddesi (SOM) Toprak ile karbon depolama arasındaki kritik madde ‘toprak organik maddesidir’ (SOM). Bu da topraktaki canlı ve ölü tüm maddelerin toplamıdır ve bitki kalıntılarını ve mikroorganizmaları da içine alır. Çevre ve ekonomi için hayati işlevler yerine getiren, oldukça değerli bir kaynaktır ve mikroskobik ölçekte tüm bir ekosistemi temsil etmektedir. SOM, toprağın verimliliğinde çok önemli bir rol oynar. Özellikle bitkiler için yaşam iksiridir. Besin maddelerini toprağa bağlar, depolar ve ihtiyaç duyulduğunda bitkilerin kullanmasını sağlar. Bakterilerden kurtçuklara ve böceklere kadar tüm toprak organizmalarının yuvasıdır ve bu canlıların bitki artıklarını bitkiler ve ekinler tarafından kullanılabilecek besin maddelerine dönüştürmesine olanak sağlar. Ayrıca, toprak yapısını korur ve böylece suyun filtreleme özelliğini iyileştirir, buharlaşma miktarını azaltır, su tutma kapasitesini arttırır ve toprağın sıkışmasını önler. Ayrıca, topraktaki organik maddeler kirleticilerin parçalanmasını hızlandırır ve kirleticileri partiküllerine bağlayarak, yüzey sularıyla taşınma riskini azaltır. Toprak, bitkiler, karbon Fotosentez mekanizması ile, büyüyen tüm bitkiler kendi biyokütlelerini oluşturmak için atmosferden CO2 absorbsiyonu gerçekleştirirler. Ancak, bir bitki toprağın üstünde büyüdüğü kadar, gizli bir şekilde toprağın altında da eşit miktarda büyür. Kökler sürekli olarak toprağa çeşitli organik bileşikler salarak, mikrobiyal yaşamın beslenmesini sağlar. Bu da topraktaki biyolojik faaliyeti arttırır ve SOM bozunmasını hızlandırır, böylece bitkilerin büyümesi için gerekli olan mineral besin maddeleri salınır. Ayrıca, bu mekanizma tersi yönde de çalışır: bir miktar karbon, karbonu kilitleyen ve yüzyıllar boyunca atmosfere salınmasını önleyen kararlı organik bileşiklere transfer edilir. Çiftçinin tarımsal yönetim uygulamasına, toprağın tipine ve iklim koşullarına bağlı olarak, biyolojik faaliyetin net sonucu, SOM açısından olumlu veya olumsuz olabilir. SOM miktarının artması, (diğer olumlu etkilerine ek olarak) uzun vadede atmosferden karbon emilmesini sağlar. Organik madde miktarının azalması, CO2 salınması, bir başka ifadeyle yönetim uygulamalarımızın insanların neden olduğu toplam emisyon miktarına ilave yük bindirmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle, arazileri kullanım şekli, karbon ile ilgili toprak problemlerinin çözümü ile doğrudan bağlantılıdır. Bir başka önemli husus da otlakların, yönetilen orman arazilerinin veya doğal ekosistemlerin tarım arazilerine dönüştürülmesi durumunda toprağın karbon salmaya başlamasıdır. Avrupa çölleşiyor Canlı ve sağlıklı toprakta besinlerin yaşamı desteklemeyecek ve hatta çoğu zaman yaşamı yok edecek şekilde çekildiği ‘çölleşme süreci’ Avrupa topraklarının karşı karşıya kaldığı problemlerin oldukça dramatik bir sonucudur. ‘Kuraklık, değişkenlik ve yağışların şiddetli doğası ile geçmişteki ve mevcut insan aktiviteleri sonucu hassaslaşan topraklar güney Avrupa'nın büyük bir bölümünün çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösterir.’ José Luis Rubio, Avrupa Toprak Koruma Topluluğu Başkanı ve Valensiya Üniversitesi ve Valensiya Belediyesi tarafından yürütülen bir toprak araştırma biriminin başkanı. Güney, orta ve doğu Avrupa'nın %8'lik bir bölümü, yani 14 milyon hektarlık bir alan mevcut durumda çölleşmeye karşı oldukça yüksek bir hassasiyete sahiptir. Orta düzey hassasiyete sahip alanlar da dikkate alınırsa bu miktar 40 milyon hektara çıkmaktadır. Avrupa'da en çok etkilenen ülkelerin başında İspanya, Portekiz, Güney Fransa, Yunanistan ve Güney İtalya gelmektedir(10). ‘Toprağın kalitesinin erozyon, organik madde kaybı, tuzlanma ve toprak yapısının tahribatı nedeniyle kademeli olarak bozulması spiral bir mekanizma halinde su kaynakları, bitki örtüsü, fauna ve toprak mikroorganizmaları gibi diğer ekosistem bileşenlerine sıçramakta ve bu da terk edilmiş ve verimsiz bir arazi meydana getirmektedir. ‘Çölleşmenin sonuçlarının anlaşılması ve hatta fark edilmesi çoğu zaman oldukça güçtür, çünkü genel olarak bu sonuçlar gizli ve fark edilmeyecek şekilde meydana gelir. Ancak, bataklıkların tarımsal üretim üzerindeki etkisi, sellerin ve toprak kaymalarının artan ekonomik maliyetleri, arazinin biyolojik kalitesi üzerindeki etkiler ve karasal ekosistemin devamı üzerindeki genel etkiler çölleşmenin Avrupa'daki en ciddi çevre problemlerinden biri olmasına neden olmaktadır.’ José Luis Rubio. Avrupa toprağının korunması Toprak, oldukça önemli ve çok karmaşık bir doğal kaynaktır ve toprağın değeri hala büyük ölçüde göz ardı edilmektedir. AB mevzuatı, tüm tehditleri kapsamlı bir şekilde ele almamaktadır ve bazı Üye Ülkelerde toprağın korunmasıyla ilgili özel mevzuat yürürlüğe konmamıştır. Avrupa Komisyonu uzun yıllardır toprak politikasına yönelik öneriler geliştirmektedir. Birkaç Üye Ülke bu önerilere itiraz etmiş ve ardından politika geliştirme süreci duraklamıştır. Bu nedenle, toprağın hava ve su gibi diğer önemli bileşenlerle aynı şekilde korunması mümkün olmamaktadır. Özel konu: Turbalıklar Turba ekosistemleri tüm karasal ekosistemler arasında en verimli karbon depolama sistemidir. Turbalıklar, Dünya yüzölçümünün yalnızca % 3'ünü oluştururlar, ancak dünyadaki tüm toprak karbonunun %30'unu içerirler. Bu da uzun vadede bataklıkları dünyadaki en verimli karbon depoları haline getirir. Ancak, insanlar tarafından yapılan müdahaleler doğal üretim ve çürüme dengesini kolayca bozabilir ve bataklıkların karbon salan alanlar haline gelmesine neden olabilir. Turba drenajlarından, yangınlardan ve üretimlerden kaynaklanan CO2 emisyonlarının yıllık en az 3.000 milyon ton olduğu tahmin edilmektedir; bu da dünya genelindeki fosil yakıtlarından kaynaklanan emisyonların %10'una karşılık gelir. Turbalıkların mevcut yönetimi genellikle sürdürülebilir değildir ve biyoçeşitlilik ve iklim üzerinde olumsuz bazı temel etkilere sahiptir.(11)

http://www.biyologlar.com/toprak

Avrupa toprağının korunması

Toprak, oldukça önemli ve çok karmaşık bir doğal kaynaktır ve toprağın değeri hala büyük ölçüde göz ardı edilmektedir. AB mevzuatı, tüm tehditleri kapsamlı bir şekilde ele almamaktadır ve bazı Üye Ülkelerde toprağın korunmasıyla ilgili özel mevzuat yürürlüğe konmamıştır. Avrupa Komisyonu uzun yıllardır toprak politikasına yönelik öneriler geliştirmektedir. Birkaç Üye Ülke bu önerilere itiraz etmiş ve ardından politika geliştirme süreci duraklamıştır. Bu nedenle, toprağın hava ve su gibi diğer önemli bileşenlerle aynı şekilde korunması mümkün olmamaktadır. Özel konu: Turbalıklar Turba ekosistemleri tüm karasal ekosistemler arasında en verimli karbon depolama sistemidir. Turbalıklar, Dünya yüzölçümünün yalnızca % 3'ünü oluştururlar, ancak dünyadaki tüm toprak karbonunun %30'unu içerirler. Bu da uzun vadede bataklıkları dünyadaki en verimli karbon depoları haline getirir. Ancak, insanlar tarafından yapılan müdahaleler doğal üretim ve çürüme dengesini kolayca bozabilir ve bataklıkların karbon salan alanlar haline gelmesine neden olabilir. Turba drenajlarından, yangınlardan ve üretimlerden kaynaklanan CO2 emisyonlarının yıllık en az 3.000 milyon ton olduğu tahmin edilmektedir; bu da dünya genelindeki fosil yakıtlarından kaynaklanan emisyonların %10'una karşılık gelir. Turbalıkların mevcut yönetimi genellikle sürdürülebilir değildir ve biyoçeşitlilik ve iklim üzerinde olumsuz bazı temel etkilere sahiptir.(11) 7. Doğal Kaynakları Koruma Dairesi, Birleşik Devletler Tarım Bakanlığı 8. Avrupa Komisyonu: Avrupa Komisyonu, 2008, “Toprak ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiler hakkındaki mevcut bilgilerin gözden geçirilmesien 9. ec.europa.eu/environment/pubs/pdf/factsheets/soil.pdfen 10. Akdeniz Havzasında Çölleşme Bilgi Sistemi (DISMED) 11. UNEP Raporu, 2011, Bataklıklar, Biyoçeşitlilik ve İklim Değişikliğine İlişkin Değerlendirme

http://www.biyologlar.com/avrupa-topraginin-korunmasi

ANADOLU PEK ÇOK CANLI TÜRÜNE EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR

Türkiye, orta enlem kuşağında yer alır. Deniz seviyesinden iki bin metre ve üzerine uzanan pek çok farklı yüksekliğe sahip dağları, platoları ve ovalarıyla farklı iklim koşulları isteyen binlerce canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Vadiler ve çöküntü alanlarının yarattığı mikroklima etkisi, tür zenginliğini daha da arttırmaktadır. Eski dünya kıtaları arasında köprü görevi gören Türkiye, son iki milyon yılda yaşanan buzul çağlarında pek çok canlı türü tarafından sığınak olarak kullanılmış ve günümüzdeki biyolojik çeşitliliğine kavuşmuştur. Ancak öncelikle sığınak koşullarını sağlayan yer şekillerinin gelişimini özetlemek gerekir. TÜRKİYE`NİN BİYOCOĞRAFYASI Türkiye, jeolojik açıdan genç bir ülkedir ve halen devam etmekte olan bir dağ oluşum kuşağında yer almaktadır. 65 milyon yıl önce başlayan bu dağ oluşumu hareketleriyle Afrika, Arabistan ve Hindistan kuzeye, Avrupa ve Asya`ya doğru ilerlemekte ve bu ilerlemenin sonucunda temas sağlanan kesimlerde yüksek dağ kıvrımları oluşmaktadır. Bu durum bir dünya haritasında rahatlıkla gözlenebilir. Çevresindeki büyük kıtalarla kıyaslandığında çok geç deniz yüzeyine çıkan Anadolu, Afrika`nın eski Akdeniz`in (Tetis) tabanındaki tortulları itekleyip yükseltmesiyle Toros Dağları`na kavuşmuştur. Anadolu, yaklaşık 12 milyon yıl önce Arap levhasının - yılda iki üç santimetre kadar bir hızla - çarpmasıyla doğu kısmından yükselmeye başlamış, batı kesimi ise gevşeme sonucu kırılmalarla bloklar halinde çökerek Gediz ve Menderes Nehirleri için hazır vadiler oluşturmuştur. İç Anadolu Kapalı Havzası da aynı dönemin eseridir. Yine aynı dönemde Karaman`ın kuzeyindeki Karacadağ`dan Ağrı Dağı`na dek uzanan hat boyunca volkan dağları yükselmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır. Türkiye bu nedenle dağlık ve engebeli bir araziye sahiptir ve bu hareketler halen devam etmekte olduğundan deprem yönünden de aktif durumdadır. İşte Türkiye`nin biyolojik çeşitliliğinin kaderi büyük ölçüde bu dönemlerde yazılmıştır. Oluşan dağ silsileleri hızla yayılmakta olan çiçekli bitki ve böceklere fiziksel bir engel etkisi yapmış ve bu canlıların topluluklarını birbirinden kopararak farklı türlere dönüşmelerini sağlamıştır. Buzul çağlarında Anadolu`ya sığınan ve sonrasında değişen iklim koşullarına uyum sağlayarak evrimleşen türleriyle bu zenginlik daha da artmıştır. Bugün, Avrupalı canlılara daha çok Karadeniz ve Batı Anadolu`da, Afrikalı türlerin topluluklarına Akdeniz Bölgesi`nin sahil şeridi ve Güneydoğu Anadolu`da, Asya kökenli türlere ise Doğu ve Orta Anadolu`da rastlanmaktadır. BUZUL ÇAĞLARI Türkiye`nin biyolojik çeşitliliğini şekillendiren diğer önemli süreç 1 milyon 800 bin yıl ile 10 bin yıl öncesi arasında yaşanmış olan `Buzul Çağları`dır. Bu dönemlerin ardından mikroklimatik özelliğe sahip alanlar daha da önemli bir rol üstlenerek Anadolu`nun tam bir mozaik görüntüsüne sahip olmasını sağlamıştır. Havadaki aşırı soğuma ile karakterli buzul dönemlerinin arasında, bu süreci parçalara bölen buzul arası ısınma dönemleri yaşanmıştır. Soğuma dönemleri sırasında kuzeyde yaşayan canlılar güneye doğru ilerlemeye başlamış ve Anadolu pek çok canlı türü için önemli bir sığınak işlevi görmüştür. Canlıların Türkiye`ye ulaşabilmeleri için iki giriş kapısı işlev görmüştür: Trakya ile Kuzeydoğu Anadolu. Kuzeyde yaşayan canlılar bu kapılardan girerek Anadolu`ya yerleşmiştir. Ancak Anadolu`yu kuzeydoğudan Antakya yönüne doğru ikiye bölen ve yüksek dağ silsilelerinden oluşan `Anadolu Diyagonali` adlı fiziksel engel, bu iki kapıdan giriş yapan bazı canlıların birbirleriyle Anadolu`da yeniden buluşmalarına engel olmuştur. Hareket yeteneği az gelişmiş olan bitki türleri ve bazı hayvanlar, bu diyagonalin batı ve doğusunda birbirlerinden bağımsız olarak çoğalarak farklılaşmaya başlamışlar, bu durum Anadolu`daki biyolojik çeşitliliğin daha da artmasını sağlamıştır. Buzul arası sıcak dönemlerde ise güneydeki canlı toplulukları kuzeye doğru harekete başlamıştır. Bu dönemlerde Antakya, Güneydoğu Anadolu ve Iğdır Ovası, Afrika ve çöl kökenli türler için giriş kapısı işlevi görmüştür. Tüm bu güneye iniş ve kuzeye çıkışlar, Anadolu topografyasından doğan mikroklimatik zenginlik nedeniyle bu topraklar üzerinde çok daha şaşırtıcı izler bırakmıştır. Güneyde olmasına rağmen serin ve nemli bir iklime sahip olan kara parçalarını kuzeyli türler, diğer yandan, kuzeyde olmasına karşın sıcak Akdeniz iklimi özelliklerini taşıyan alanları ise güneyli türler terk etmemişlerdir. Buzul arası dönemlerde kuzeyli türler dağların kuzeye bakan yamaçları ile depresyon kenarlarında korunabilmiş, buzul dönemlerinde de güneyli türler vadilerde, depresyon alanlarında ve dağların güney yamaçlarında korunabilmiş ve uygun iklim koşulları oluştuğunda yeniden çoğalmışlardır. Bugün Akdeniz`in tam yanı başında uzanan Amanos Dağları`nda Karadeniz ikliminin kayın ormanlarını, Çoruh ve Kelkit vadilerinde ise Akdeniz`e özgü kızılçam ve sedir topluluklarını yaşatan şey aslında buzul dönemlerinin izleridir. Buzul dönemleri ve aralarındaki gelgitler sadece Türkiye içindeki canlı topluluklarının yer değiştirmesini değil aynı zamanda Anadolu`dan çok daha kuzeyde yayılmış bazı türlerin buraya yerleşmelerini sağlamıştır. Soğuk koşullara uyum sağlamış pek çok tür buzulların çekilmesiyle büyük ölçüde yeninden kuzeye doğru yayılmaya başlamış olsa da bazı bireyler Anadolu`daki yüksek dağların zirvelerine ve kuzey yamaçlarına yerleşmiştir. Yüksek dağlar açısında çok zengin olan Doğu Anadolu, bugün asıl dağılışı kilometrelerce kuzeyde olan pek çok canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Kadife ördek (Melanitta fusca) bu dönemlerin Türkiye`de bıraktığı izlere en iyi örneklerden biridir. Aslında Avrupa, Asya ve Amerika`nın en kuzey enlemlerinde yaşayan bu tür, şaşırtıcı bir şekilde Doğu Anadolu`daki bazı yüksek rakımlı dağ göllerinde yaşamaya devam etmektedir. Bu gibi esas dağılışından uzakta ve kopuk olarak yaşayan canlı topluluklarına `enklav` denilmektedir. Anadolu, dağlık ve engebeli olmasaydı buzul dönemlerinde tamamen kuzeyli, buzular arası dönemlerde ise tamamen güneyli türler bulunacak ve şimdiki biyoçeşitlilik oluşamayacaktı. Anadolu`nun bugünkü doğası yukarıda konu edilen nedenlerin birleşimi sonucunda her bir taşı ayrı bir tarihsel olayı tarif eden bir mozaik haline dönüşmüştür. Türkiye`nin korunması gereken alanlarını belirleyebilmek için onu oluşturan doğal birimlerin neler olduğunun ve bunların birbiriyle ilişkisinin anlaşılması gerekmektedir. Daha da önemli olansa, Anadolu doğasının tek bir bütün olduğunu, onu oluşturan parçaların ancak tümünün bir arada kaldıkları sürece var olabileceklerini anlayabilmektir. BİTKİ COĞRAFYASI Bitki coğrafyası bitki türlerinin dünyadaki dağılış biçimleri ile coğrafi özellikler arasındaki ilişkileri araştıran bilim dalıdır ve Türkiye`deki canlıların dağılışlarını anlamamız için önemli ipuçları vermektedir. Bu bilim dalına göre dünya 37 ayrı `flora bölgesine` ayrılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre üç farklı bitki coğrafyası bölgesi Türkiye sınırları içinde buluşur. Türkiye gibi dünyanın çok küçük bir bölümünü kaplayan bir alanda üç ayrı bölgenin buluşması çok nadiren görülen bir durumdur. Bitkiler besin zincirinin ilk basamağını oluşturduğu ve hayvan türlerinin dağılışı da büyük ölçüde bitkilere bağlı olduğu için bitki coğrafyasından aldığımız bu bilgiler Türkiye`deki hayvanların çeşitliliğini tam olarak kavrayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türkiye`de buluşan bitki coğrafyası bölgeleri şunlardır: İran-Turan Bölgesi, Akdeniz Bölgesi ve Avrupa-Sibirya Bölgesi. Bu buluşmanın gerçeğe yansımasını şöyle örnekleyebiliriz: Sinop`tan güneye doğru yürümeye koyulan biri, yol boyunca ilk önce Fransa`dan Sibirya`ya kadar uzanan bir coğrafyanın doğal özelliklerini görecektir. Orta Karadeniz`deki dağları aşıp Orta Anadolu düzlüğüne yaklaştıkça üstünde yürüdüğü topraklar İran`ın ve Çin`in doğal manzarasında bir alana dönüşecektir. Orta Anadolu düzlüğünü geçip Toros Dağları`nın kuzey yamaçlarını aştıktan sonra ise bu kişi İspanya`dan Filistin`e uzanan Akdeniz bitki coğrafyasının topraklarına ayak basmış olacaktır. Başka bir deyişle kahramanımızın rotası, Kuzey Afrika`dan Sibirya`ya ve Çin`e kadar uzanan bir bölgenin biyolojik çeşitliliğinden parçalar taşımaktadır. Gerçekten de yeryüzündeki çok az coğrafyada böylesine farklı bir deneyimi yaşamak mümkündür. Bu bitki coğrafyası bölgeleri, "Önemli Doğa Alanları"nın belirlenmesinde kullanılan biyomların tanımlanması açısından da büyük önem taşımaktadır. ENDEMİZM Küçük bir kıta olarak da tanımlanabilecek olan Anadolu`nun benzersiz bir kara parçası olmasını sağlayan diğer bir nokta ise topografya ve iklimindeki çeşitliliktir. Sıradağların, volkanların, kapalı havza göllerinin, taşkın ovalarının, karstik platoların, denizlerin ve büyüklü küçüklü pek çok nehrin birbirlerine olan yakınlıkları, farklı iklimlerin aynı zaman dilimi içinde yan yana görülebilmesine neden olmaktadır. Topoğrafya ve iklimdeki çeşitlilik, Türkiye`deki biyolojik çeşitliliğe iki boyutta yansımaktadır. Bunlardan ilki doğal yaşam ortamlarının çeşitliliğidir. Nemli ve kuru ormanlar, ova ve dağ bozkırları, tuzcul bozkırlar ve kapalı havza gölleri, iki bin metrenin üzerinde uzanan yüksek dağ çayırları, makilikler ve uzun kıyı şeridi boyunca uzanan farklı habitatlar Türkiye`de belki de dünyanın hiç bir yerinde olmadıkları kadar birbirine yaklaşmakta ve geniş alanlar kaplamaktadır. Konunun diğer boyutu ise farklı alanların birbirinden fiziksel ve iklimsel olarak kopmasıdır. İklimsel özelliklerin noktasal değişimine toprak yapısındaki ve jeomorfolojideki farklılıklar da eklendiğinde fiziksel izolasyonun etkisi daha da derinleşmektedir. Tüm bunlar, biyolojik çeşitliliği artıran en temel kavramlardan birini, yani endemizmi oluşturan coğrafi koşulları sağlamaktadır. Yüksek dağ zirveleri, derin nehir vadileri, kapalı havza gölleri, fiziksel izolasyonun en üst düzeyde görüldüğü ve bu nedenle sadece bu alana özgü pek çok canlı türünü, yani endemik türü barındıran alanlardır. Bu alanlar pek çok "Önemli Doğa Alanı"nın seçiminde içerdikleri endemik türler nedeniyle belirleyici olmuştur. (*) Doğa Derneği"nin Genel Müdürü (**) Coğrafi Bilgi Sistemleri Danışmanı (KAYNAK: www.dogadernegi.org)

http://www.biyologlar.com/anadolu-pek-cok-canli-turune-ev-sahipligi-yapiyor

Biyoteknolojinin sürdürülebilir tarım üzerine olası olumsuz etkileri ve türler arası gen alışverişi

Biyoteknoloji alanında yapılan çalışmalar sonucu farklı kaynaklardan organizmalar arasında gen alışverişi mümkün hale gelmiştir. Bu gelişme sonucu hızla artan dünya nüfusunun gıda gereksinimini karşılamak amacıyla geliştirildiği ifade edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO), uzun dönemde biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemek gibi tehlikeleri de vardır. Burada en büyük tehdit doğal evrimleşme sürecinin doğal olmayan yollardan kazanılan genler ile istenmeyen şekilde değişmesi olasılığıdır. Canlıların evrimleşmeleri milyonlarca yıldır devam doğal bir süreçtir. Evrimleşme süreci boyunca canlı türlerinde mikro mutasyonlar ve seyrek de olsa daha büyük doğal mutasyonlar ortaya çıkmaktadır. Bunların sonucu oluşan genotiplerden değişen çevre ve stres koşullarına adapte olabilenleri neslini devam ettirmektedir. Nesiller boyunca ortaya çıkan bu değişimler sonucu, çevre ve stres koşullarına daha iyi uyum sağlayacak fenotipik değişiklikler de oluşmaktadır. Örneğin aynı cinse ait farklı türlerin soğuk bölgelerde yetişenleri nispeten daha kısa boylu ve daha yatık olmaktadır. Benzer şekilde herhangi bir zararlının yoğun olduğu yöreler içinde meydana gelen doğal evrimleşme süreci boyunca bitkiler, hücre duvarını kalınlaştırmak, tüylenmek, sap kısmında mumsu tabaka oluşturmak gibi doğal savunma mekanizmaları geliştirmektedir. Bu arada hastalıklara karşı dayanıklı genotipler de ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık zararlılar da doğal evrimleşme süreçleri içinde kendilerini yenilemekte ve bitkilerin geliştirdikleri doğal dayanıklılık mekanizmalarının üstesinden gelecek yönde gelişimlerini sürdürmektedir. Hastalık etmenleri de oluşan dayanıklılık genlerini aşacak yönde yeni ırklar geliştirmektedir. Bu nedenle belirli bir hastalığa karşı dayanıklılığı için tescil edilen bazı kültür çeşitleri, bazen birkaç yıl gibi kısa süre içinde, aynı hastalığın yeni gelişen ırkları tarafından kırılmaktadır. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalardan kültür çeşitlerine kazandırılan dayanıklılık genleri, alışılmış dayanıklılık mekanizmaları dışında bazı özelliklere sahiptir. Bunlardan özellikle toksin üreten bakteriyel kökenli dayanıklılık genlerinin aktarıldığı çeşitlerin kullanılması durumunda ekolojik dengeye, dolayısıyla da bitki genetik kaynaklarına olabilecek olumsuz etkileri dikkatle izlenmeli, bu tip çalışmalarda bitkisel kökenli genlere öncelik verilmelidir. Doğada türler arasında gen alışverişi olmaktadır. Gen alıp vermenin ötesinde bazı türlerin ortaya çıkması, türler arası genom alışverişi sonucu olmuştur. Canlıların evrim süreci bu gibi örneklerle doludur. Genetik yapısı değiştirilmiş kültür çeşitlerinden yabani akrabalarına gen akışı olanaklıdır. Milyonlarca yıldır süren evrimleşme işlemi, GDO’lardan doğal bitkilere istenmeyen genlerin bulaşması sonucu 40-50 yıl gibi biyoçeşitliliğin ayak uyduramayacağı ölçüde kısa bir zaman dilimi içinde yön değiştirebilir. Evrim süreci mutasyon, melezleme, adaptasyon, seleksiyon vb bir dizi işlemleri içermektedir. Evrimleşme olmadan hiçbir canlı türü değişen çevre koşullarına uyum sağlayamaz. Bunu başaramayanlar geçmiş dönemlerde yok olmuşlardır. GDO’lar evrimleşme sürecini istenmeyen yönde değiştirme riskini taşıdıklarından, biyolojik çeşitlilik ve sürdürülebilir tarım için potansiyel bir tehdit durumundadır. Özellikle gen ve çeşitlilik merkezi durumunda olduğumuz türler için bu durum daha da önemlidir. Doğa, türler arasında meydana gelen gen alışverişi sonucu oluşan melez bitkiler ve hatta yeni türler ile doludur. Evrimleşme sürecine doğal dayanıklılık mekanizmaları dışında kazanılmış dayanıklılık genlerinin, katılması aşamasında bu konu büyük bir önem kazanmaktadır. Doğal flora (ve fauna) elemanlarının dışarıdan alacakları transgenler ile sürdürecekleri evrimin nereye varacağı büyük bir soru işaretidir. Sonuçta doğada baş edilmesi şimdikinden daha güç sorunların ve organizmaların ortaya çıkması olasıdır. Türler arası melezleme bakımından ülkemiz açısından bazı familya ve bitki grupları öne çıkmaktadır. Bunlardan buğdaygiller (Gramineae) familyasına dahil olan buğdayın evrim süreci türler arası gen alışverişine örnekler ile doludur. Bilindiği gibi günümüzde kültürü yapılan tetraploid buğday grubunun; yabani akrabalarından Aegilops speltoides ile Triticum boeoticum türlerinin melezlenmesi sonucu ortaya çıkan Triticum dicoccoides türünün doğal mutasyona uğraması ile önce Triticum dicoccum türüne, daha sonra da kültürü yapılan Triticum durum türüne dönüşmesiyle oluşmuştur. Benzer şekilde hekzaploid olan ekmeklik buğday (Triticum aestivum) da, Triticum dicoccoides türü ile Aegliops tauschii türlerinin doğal melezidir. Buğdayın evriminde diploid yabani akrabaları dışında kalan tüm tetraploid ve hekzaploid kültür çeşitleri ve yabani akrabaları, türler arası doğal melezlemeler sonucu ortaya çıkmış yapay türlerdir. Türler arası melezlemeler sonucu oluşan yeni türler, gen alışverişinden daha fazlası olan genom alışverişine örnektir. Doğanın dikkatlice incelenmesi sonucu buğdayın ana vatanı olduğunu söyleyebileceğimiz Anadolu’nun muhtelif yörelerinde Aegilops columnaris, Ae. biuncialis, Ae. triuncialis ve Ae. cylindrica türlerinin steril melezlerine sıkça rastlanmaktadır. Burada sıralanan buğday yabani akrabalarından Ae. columnaris türü Ae. umbellulata X Ae. comosa türlerinin; Ae. biuncialis türü Ae. umbellulata X Ae. comosa türlerinin; Ae. triuncialis türü Ae. umbellulata X Ae. caudata türlerinin; Ae. cylindrica türü de Ae. caudata X Ae. tauschii türlerinin doğal melezidir. Geçmişte türler arası genom alışverişinin sonucu ortaya çıkan bu türlerin, başka türlerden toz alarak oluşturdukları melezlerin varlığı, doğal evrimleşme sürecinin bir parçası olarak kabul edilebilir. Bu da sözü edilen türlerin, transgenik bitkilerden gen almalarının mümkün olduğunun göstergesidir. Ekmeklik buğday ile yabani akrabası Aegilops cylindrica arasında gen akışı olduğuna ilişkin birçok bildirişler vardır (Morrison, 2002; Wang, 2002; Zemetra ve ark., 2002; Stewart ve ark., 2003). Buğdaygiller familyası içinde türler arası melezlemeye başka cinslere ait örnekler de verilebilir. Türkiye’de doğal olarak bulunan Agropyron, Elymus, Festuca, Lolium, Hordeum, Triticum ve birçok buğdaygil cinslerinin genomlarında 7 kromozom olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu türlerin kendi aralarında doğal ve yapay melezlerinin olduğunu ortaya koyan çok sayıda literatür vardır. Bunlardan Fedak (1984) arpa (Hordeum vulgare) ile mavi ayrık (Agropyron intermedium) arasında % 3.9’a varan oranlarda melez bitkiler oluşturulabildiğini; Belanger ve ark. (2003) tavuz kuyruğu (Agrostis) türleri arasında melezlenmenin olduğunu; Ellstrand (2003) Kuşyemi (Seteria) türleri arasında % 0.50 oranında, gökdarı (Pennisetum) türleri arasında % 39’a varan oranlarda melezlemenin olduğunu; bu oranın Sorghum bicolor ve Sorghum halepense türleri arasında % 100’e kadar ulaştığını bildirmektedir. Quist ve Chapela (2001) mısır bitkisinin ana vatanı olduğu bilinen Meksika’da transgenik kültür çeşitlerinden geleneksel çiftçi çeşitlerine transgenik DNA geçtiği bildirilmiştir. Bu bilgi üzerine Meksika Hükümeti konunun araştırılması için bir ekip görevlendirmiş ve yapılan çalışma sonucu “cry1A” transgenin Oaxaca Eyaletinde yetiştirilmekte olan mısır çiftçi çeşitlerinde yaygın olarak bulunduğu, ancak incelenen örneklerde “cry9C” transgenine henüz rastlanmadığı rapor edilmiştir (Morales, 2002). Buğdaygil familyası dışında ülkemiz açısında risk oluşturan bir başka familya da lahanagiller (Brassicaceae) olmaktadır. Bilindiği gibi bu familyaya ait birçok türün yumrusu, sapı, yaprakları, çiçekleri ve tohumları insan gıdası olarak veya başka amaçlarla kullanılmaktadır. Ayrıca doğal bitki örtüsünde bulunan birçok Brassicaceae türleri süs ve örtü bitkisi olarak (Alyssum saxatile, Brassica oleracea, Cardaria draba, Crambe orientalis, Iberis saxatilis, Isatis glauca, Lobularia maritima, Matthiola incana) (Yücel, 2002), tıbbi amaçlarla (Capsella bursa-pastoris) veya boya bitkisi olarak boya bitkisi olarak (Isatis tinctoria) da kullanılmaktadır. Brassicaceae türleri arasında gen alışverişinin çok yaygın olduğuna ilişkin çok sayıda literatür bildirişleri vardır. Burada üzerinde durulması gereken konu, 2004 yılı itibarıyla dünyada 4.3 milyon hektar ekim alanı ile soya, mısır ve pamuk ardından dördüncü sırayı alan transgenik kanoladan, yabani akrabalarına olası bir gen akışıdır. Elsstrand (2003), Raphanus sativus bitkisinden aynı adı taşıyan yabani akrabasına % 100 oranında gen akışı olabileceğini bildirmektedir. Dünya’da son zamanlarda “biyoyakıt” olarak adlandırılan enerji kaynaklarına yöneliş olmaktadır. Biyoyakıtlar bitki orijinli yağlar, kızartma yağları, ürün artıkları veya odun gibi maddelerden üretilebilmektedir. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde geleceğe dönük biyoyakıt kullanım hedefleri şimdiden belirlenmeye başlamıştır. AB, kullandığı akaryakıtın 2005 yılı sonuna kadar % 2’sinin, 2010 yılı sonuna kadar % 6’sının ve 2020 yılı sonuna kadar da % 20’sinin biyoyakıt olmasını hedeflemiştir. Bu arada çiftçilerine biyoyakıt üretim amacıyla yaptıkları ekimlerde 45 €/ha destek vermektedir. Konuyu İngiltere açısından ele alan Monbiot (2004), % 20 hedefine ulaşabilmek için İngiltere’de ekilebilir alanların tamamının kanola ekimine ayrılması gerektiğini bildirmektedir. Konu diğer AB ülkeleri açısından da düşünüldüğünde, ileride AB ülkeleri ve buna bağlı olarak kanola ekiminin yaygın olduğu ülkelerde, biyoyakıt üretimini amaçlayan kanola ekim alanlarının artması nedeniyle gıda üretim amaçlı ekilişlerin daralması, hem de genişleyen kanola ekim alanlarından dolayı muhtemelen artacak olan transgenik çeşit ekim alanları dolayısıyla doğal bitki örtüsündeki yabani akrabalarına ve kültürü yapılan diğer Brassicaceae türlerine gen akışı gibi olası tehditleri de göz önünde bulundurmak gerekir. İki durumda da tarımsal sürdürülebilirliğin zarar göreceği açıktır. Türkiye açısından önemli olan bir başka familya da sirkengiller (Chenopodiaceae) olmaktadır. Bilindiği gibi ülkemizin temel tarımsal ürünlerinden olan şekerpancarı yanında ıspanak, hayvan pancarı, pazı gibi kültür bitkileri ile yabani florada çok sayıda türleri yanı sıra şeker pancarının yabani akrabaları (Beta spp.) da vardır. Sirkengiller de gen akışının yoğun olarak yaşandığı familyalardan biri olarak bilinmektedir. Desplanque ve ark. (2002) şeker pancarından yabani sirkengil türlerine gen akışının muhtemel ve mümkün olduğunu, bu nedenle herbisite dayanıklı şekerpancarından doğaya kaçacak transgenlerin ortaya çıkarabileceği olumsuzluklara işaret etmektedir. Stewart ve ark. (2003) kültürü yapılan pancardan yabani akrabalarına gen akışının olduğunu bildirmekte; Ellstrand (2003) gen akış oranının türlere bağlı olarak % 1 düzeyine kadar çıkabileceğini ifade etmektedir. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların günümüzde en fazla tepkiye yol açan şekli Genetik Kullanımı Sınırlayıcı Teknolojileridir (Genetic Use Restriction Technologies = GURTs). Genetik materyalin izinsiz kullanımını engellemek amacıyla geliştirilen çeşitler henüz dünya üzerinde kullanım alanı bulmamakla beraber, tarımsal sürdürülebilirliği tehdit eder nitelikte olmaları bakımından önemlidirleri. GDO olmayan bir materyale uygulanmış olsa bile, GURT kullanımı sonucu ortaya çıkan ürün, bir GDO kabul edilmektedir. İki tür GURT vardır. 1. VGURT (Variety Use Restriction Technology); bir sonraki generasyonu steril hale getiren teknolojidir. “Terminatör Teknolojisi” olarak da bilinir 2. TGURT (Trait Use Restriction Technology); bir sonraki generasyonun herhangi bir karakterinin ortaya çıkmasını engeller, bu karakterin çıkması için özel tetikleyiciye gerek duyulur. Yukarıda sıralananlardan VGURT’lerin geliştirilmesinde üç farklı strateji uygulanmaktadır. Birinci stratejide bitkiye embriyo oluşumunu engellemeye şifrelenmiş bir gen verilerek materyalin canlı tohumlar üretmemesi sağlanır. Bu gen de, normal embriyo oluşumunu sağlayabilmek üzere başka gen tarafından engellemektedir. Tohumlar üretici firma tarafından satılırken genleri harekete geçiren bir kimyasalla muamele edilerek ikinci nesil tohumlarda embriyo oluşumunu engelleyen genler harekete geçirilir ve ikinci nesil ürünün cansız (canlanamayan) olması sağlanır. İkinci VGURT oluşturma stratejisi birincisine benzemekle beraber işlemi satış aşaması hariç her aşamasında kimyasal madde uygulanır. Materyal tüm nesiller boyunca kendiliğinden steril tohum verecek şekilde geliştirilmiştir. Kısırlığı ifade eden gen, canlılığı sağlayacak restorer protein veren bir kimyasalla engellenerek üretim sağlanır. VGURT uygulamalarındaki üçüncü strateji de süs bitkilerinin birçoğunda olduğu gibi vegetatif yolla çoğalan, yumrulu bitkilerin depolama veya raf ömrünü uzatmak amacıyla gelişmelerinin bir süre durdurulmasıdır. Burada gelişmeyi engelleyici gen, kimyasal bir madde yardımıyla etkisiz hale getirilir. Her üç stratejide de istenmeyen genlerin doğaya salınması sonucu kısır bitkilerin üretilmesinden, gelişmenin durmasına kadar birçok olumsuzlukların yaşanması olasıdır. Hibrit bitki ıslahında da fertil bitkiler elde edilse bile meydana gelen açılma sonucu, istenen bazı özellikler TGURT’lerde olduğu gibi döllere taşınmaz. Klasik veya moleküler genetik yöntemlerle geliştirilmiş olmalarına bakılmaksızın çiftçiler her iki durumda da her yeni ürün için üretici firmalardan hibrit – TGURT materyal almak zorundadır. Klasik genetik kuralları kapsamı içinde de VGURT’lere benzeyen ürünler elde etmek mümkündür. Örneğin triploid balık, çekirdeksiz karpuz, partenokarp meyveler de kısırdır. Ancak klasik genetik kuralları içinde geliştirilen ürünler getirdikleri katma değer ile üretici ve tüketici tarafından neredeyse hiçbir uyuşmazlığa meydan vermeyecek şekilde geniş kabul görmekle beraber, GURT ürünleri özellikle de VGURT’lar tarımsal üretimi sınırlayıcı materyal olarak algılanmakta; bunların biyoçeşitlilik, tarımsal uygulamalar, tohum güvenliği ve kırsal ekonomi üzerindeki olası olumsuz etkileri nedeniyle de her geçen gün küresel boyutta artan bir reaksiyon görmektedirler. Genetik kullanımı sınırlayıcı teknolojiler konusunda dünya çapında oluşan duyarlılık sonucu Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından bir rapor hazırlanarak 2002 yılında düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 6. Taraflar Konferansına sunulmuştur (UNEP/CBD/COP/6/INF/1, 2002). Bu belgede GURT uygulamalarının detayları yanı sıra bunların (a) tarımsal biyolojik çeşitlilik üzerine etkileri, (b) biyogüvenlik üzerindeki etkileri, (c) çiftlik sistemleri içinde yaratacağı sosyo-ekonomik etkileri, (d) çevresel etkileri ve (e) ekonomik etkileri olacağı ifade edilmiştir. Genetik kullanımı sınırlayıcı teknolojilerin, konunun etik yanı dışında tarımsal sürdürülebilirlik üzerinde olumsuzluklar yaratacağı kesindir. GURT konusu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 7. Taraflar Konferansında da tartışılmaya devam edecektir. Biyoteknoloji tarihsel gelişimi içinde tarımsal sürdürülebilirliğin temeli olan biyolojik çeşitliliğin korunmasında ve artmasında önemli roller oynamıştır. Klasik yöntemlerle muhafazası zor veya olanaksız olan bitkilere ait genetik kaynakların korunmasında biyoteknolojiden yararlanılmış ve yararlanılmaya devam edilmektedir. Bu şekliyle biyoteknoloji, sürdürülebilir tarımın sigortası durumunda olan bitki genetik çeşitliliğinin devamlılığının sağlanması ve yeni çeşitlilik kaynakları oluşturması bakımından vazgeçilmez bir araçdır. Biyoteknolojinin, bitkilere dayanıklılık genlerinin aktarılmasında kullanılan bakteriyel kökenli toksin üreten çeşitlerin geliştirilmesi amacıyla kullanılması durumunda, istenmeyen genlerin doğaya bulaşması sonucu ekolojik dengenin bozulması olasıdır. Doğada türler arası gen alışverişinin olduğuna dair birçok örnekler vardır. Doğa dikkatli bir şekilde gözlendiğinde türler arası gen akışının devam eden bir süreç olduğu, dolayısıyla da GDO’dan da yabani akrabalarına gen akışının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Gen alış verişinin sonuçlarının görülmesi kısa zaman içinde gerçekleşmemektedir. İnsan ömrü bu sonuçları görecek ölçüde uzun değildir. Unutulmamalıdır ki insan ömrü evrim süreci içinde önemsenmeyecek kadar kısadır. Sonuç olarak biyoteknoloji, bazı uygulamalarıyla tarımsal sürdürülebilirlik için vazgeçilmez bir araç, bazı uygulamalarıyla da ciddi bir potansiyel bir tehlike durumundadır. Alptekin KARAGÖZ

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-surdurulebilir-tarim-uzerine-olasi-olumsuz-etkileri-ve-turler-arasi-gen-alisverisi

Biyocoğrafya Nedir

Coğrafya: Herhangi bir yerde mevcut olan elemanların nasıl meydana geldiğini, başka varlıklardan ayrılıp ayrılmadığı, bu varlıkların birbirine benzeyip benzemediğini bütün bu kuralları inceleyen bilim dalıdır. Söz konusu elemanların ve bu varlıkların nerelerde bulunup bulunmadığı Bu elemanların oluşum şekillerini Bu varlıların özelliklerini ortaya koymaya çalışır. Bu varlıkların birbirlerine benzer yakınlıklarını araştırır,ortaya koyar. Tüm bu maddelerin kurallarını açıklar. Bu Varlıkların Özelliklerinin Sınırları Bitki, ve hayvanları ele alıyoruz bunlardan da yalnız makro olan bitki ve hayvanları ele alıyoruz. Ancak dolaylı olarak ta insanları ele alıyoruz. Hayvanların çoğu bitkilere göre tercih yapar. Çünkü bitkiler hayvanlar için durak ve besi yeridir. Bunun için bitkiler Biyocoğrafya’nın başlıca önemli elemanıdır. İnsanlar doğayı koruması için doğanın özelliklerini bilmemiz işleyişini ekolojisini bilmemiz gerekir. İnsanlar doğada kurulmuş olan sistemi ele geçirip işleyişini yok ediyor. A)Biyocoğrafya Canlıların yeryüzünde ilk var oldukları yerleri bu yerlerin özelliklerini var oluşlarının nedenlerini yeryüzünden başka nerelerde bulunduklarını ve bu yerlerin oluşum nedenlerini birbirlerine benzer olup olmamaları durumlarını ve bu yerlerin sınırlarının boyutlarını ve bütün bunların olası kurallarını ortaya koyan bütün canlıların meydana gelmesinin etmenlerini şu şekilde sıralayabiliriz. A.1) Jeolojik oluşum: Yeryüzünün oluşumundan beri geçirdiği değişik evreler. A.2) Bu yerlerin oluşmasında canlılar(bitkiler ve hayvanlar) bu canlıların kendine özgü olan özellikleri: A.3) İklim: Bunların üçünü birden ekolojik birleşme denir. Birbirine benzer özellikleri sahip olan alanlara benzer yerleşim alanları benzer özelliklere sahip olmayan alanlara farklı yerleşim alanları denir. Soru: Bu benzerlik ve farklılıkların kriterleri nelerdir ? A.1) Jeolojik oluşum Dünya’da canlıların geçirdiği jeolojik devirleri açıklamak için 4 teori vardır. Bunlar; A.1.1)Çökmüş Kıtalar Teorisi: Bu görüşe göre bugün birbirinden ayrı olan kıtalar eski jeolojik devirlerde ayrı değil tamamen bitişik olduğu bir bütün olan bu kütlenin hem jeolojik hem canlı olarak hem de iklim etkisi olarak ayrılmaya başlar. Eğer bu görüş varsayılırsa bir bütün iken orada bulunan canlılar bir bütünün ayrılmasıyla onlarda ayrılmaya başlamıştır ve böylelikle canlılar arasında benzerlik ve farklılıklar oluşmuştur. Böylece canlı çeşitliliği artmıştır. (Biyoçeşitlilik). Bu teorinin doğruluğunun iki tane olasılığı vardır. Yani yeni ortama adaptasyon gösterebilirler yada gösteremezler. A.1.2)Köprü Görüşü: Yine çok eski zamanlarda kara bitkilerinin dar ve geniş olduğu kabul ediliyor ve bu kara bitkilerinin birbirlerine köprülerle bağlı olduğu iddia ediliyor ve jeolojik olaylar sonucu bu köprüler su altında kalıyor. Bu köprüler arasında kalan kara kütlelerinde canlı geçişi olmuyor. A.1.3)Wegner Görüşü: Bu gün için birbirinden ayrı ufak veya büyük kara kütlelerinin bugünkü gibi irili ufaklı parçalar olmadığı tamamen tersine bir bütün olduğu söyleniyor ve jeolojik olaylarla ayrılarak bugünkü canlılar oluşuyor. A.1.4)Yer Kabuğunu Açılıp Parçalanması Görüşü: Yer kabuğu bir hareket içerisinde olduğu ileri sürülüyor. Bu hareket içerinden alçalmalar hem de yükselmeler var. Bu yer kabuğunun hareketinde iklimin de etkisi var tüm bu olaylar sonucunda karaların ve denizlerin meydana geldiği buzulların oluştuğu bu kütlede değişimlerin çok hızlı bir şekilde olduğu ve bu değişimlerin yer kabuğunu etkilediği ve bu etkiden de hayvanların ve bitkilerin etkilendiği söylenir. Bu etkilenme sonucunda canlı çeşitliliği(biyoçeşitlilik) meydana geldiği ortaya atılmıştır. En çok kabul edilen teoridir. Buna göre bitki ve hayvanların bugünkü yayılış şeklinin dünyanın 2 milyar yıl süren devamlı evrimi bu süre içinde ki tüm değişimler(kıtaların ayrılması, alçalıp-yükselme, bazı alanların su altında ve üstünde kalması) ve günümüze kadar bitki ve hayvan gruplarının hem değişik yaşlarda hem de farklı ortamda olmaları çok farklı görünümleri ortaya koymaktadır. Bu farklılık jeofizikçiler tarafından şu şekilde açıklanmaktadır. 2 milyar yıl önce 1.zamanda tek bir kütlenin ve tek bir kütle olan karaya ise PANGEA adı veriliyor ve tek bir kütle olan bu yapı permiyenin 1.zaman sonuna doğru çatlamaya başlıyor ve bu çatlama devresi 45 yıl sürüyor sonuç olarak ikiye ayrılıyor. Kuzeyde ki karaya LAVRASİA güneydekine GONDUWANA adı veriliyor. Bu ikiye ayrılan kütlenin arasına ise TETHYİS denizi adı veriliyor. (yok olmuş). Bu olaylar bugüne kadar ve sonuçta kıtalarda yaşayan canlı fosillerinin başka kıtalarda bulunmasına karşılık güncel formlarının bulunmaması da bu durumu gösteren önemli bir kanıt olarak gösteriliyor. Özellikle hayvanlar için ortaya atılan görüşe göre hayvanların bir kısmının önce LAVRASİA’ya daha sonra GONDUWANA’ya göç ettiği bugün bazı fosiller bu görüşü destekler. Köprü görüşünde bu köprülerin 6 tane olduğu söylenmekte bunların özellikle hayvanların göçünde dünyada bir sıcak devre ve sonra soğuk devre geçirdiği ileri sürülmekte ve 4 defa tekrarlanan bir süreç olduğu, bugün için bu buzul devrenin bittiği ve sıcak bir devrenin başladığı ileri sürülmekte ve bütün bu olaylar bitki ve hayvanların dağılmalarını ve yayılmalarını ve göçlerini etkilemekte ve canlıların yaşadığı bölgeleri oluşturmaktadır. A.2) Bu yerlerin oluşmasında canlılar(bitkiler ve hayvanlar) bu canlıların kendine özgü olan özellikleri Bu canlıların yaşadıkları alanların diğer canlılardan ayrı olması lazım. Bitki ve hayvan için ayırt edici özellik endemiklik (nadir,özgü)’ dür. A.2.1)Endemik Canlılar: Eğer bir canlı bir yerde bulunuyor başka bir yerde bulunmuyorsa buna endemik canlılar denir. Türkiye’de bir bitkinin bulunup ta diğer hiçbir Dünya ülkesinde bulunmaması gibi. Bu canlıların endemiklik özelliği kazanması için bunların kategorisi nedir.(tür cins familya…). Bir canlının bir bölgede bulunup bulunmaması yani endemik özelliğini kendi içinde taşır. Bu canlı ana kaya,toprak iklim vb. yönlerden seçicilik gösterebilirler. (Ayrıca bu canlı anatomik, sitolojik yönden öz.).Bir canlının yaşam alanını belirlemek için bu canlının tüm özellikleri ile yaşadığı alan arasında ilişki kurarız. A.2.2)Nadir Olan Canlılar: (Bunlar endemik olarak algılanmaz.) Örn:Amerika’da yaşayan bir bitki Türkiye’de nadir olarak bulunabiliyorsa bu bitki endemik değildir. Endemiklik alana göre kategorize edilir. Alan büyüklük sıralamasına göre tür cins familya takım vb. gibi kategorize edilir. Bitkilerin ve hayvanların yaşama alanların benzeyip benzemediğini ortaya koymak için bitki ve hayvan sistemlerini iyi bilmek gerekir. Bitkinin endemik olup olmadığını söylemek için iyi bir araştırıcı olmak gerekir. Yaşam alanı araştırılacak canlıların, yaşam alanının orda yaşayan canlıların %50 si oraya ait olmalıdır. Bitki orjinine(köken) bakılması önemlidir. Mesela İlk çıktığı bölgede ortam şartlarına adaptasyonun nedenini araştırıp o direnci sağlayan geni dirençsiz olmayan başka bir canlıya aktarabiliriz. Böylece ortama adaptasyon yeteneği yüksek olan yeni yeni türler oluşturulabilir. Soru: Yaşama alanları nasıl meydana gelmiş? A.3) İklim Bugün İçin Canlıların Oluşum Yönünden Kutuplarda buzulların eriyeceği Dünyanın bazı canlıların yerleşim alanlarının su altında kalacağı Dünyada su yüzeylerinin oluştuğu alanların artacağı İklimsel yönden dünya ölçeğinde bir değişim yaşayacağı Tüm bunlara bağlı olarak canlılar aleminde de bir değişim olacağı B)Biyocoğrafya’nın Sınıflandırılması B.1)Konularına Göre B.2)Canlılarına Göre B.3)Yaşama Ortamlarına Göre B.1) Konularına Göre: B.1.1) Dünya ile canlılar arasında ki ilişkiler araştırılıyorsa buna DESKRİPTİF BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.2) Eğer canlıların çevreleriyle ilişkisinin nedenleri araştırılıyorsa buna da EKOLOJİK BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.3) Eğer dünyada canlıların yaşadığı olaylar ve bu olayların tarihleri jeomorfolojik, zoogenetik ve filogenetik çalışmalarla yapılıyorsa buna da HİSTORİK BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.4) Canlıların dünyada ki yayılışları ve yayılışlarının nedenleri hem ekolojik hemde historik açıdan ele alınıp yapılıyorsa buna da NEDENSEL BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.2) Canlı Grubuna Göre: B.2.1) Eğer dünyada bitkilerin dünyada bitkilerin dağıldığı yerler, bulunduğu yerler ele alınıyorsa buna BİTKİ COĞRAFYASI adı verilir.(FİTOCOĞRAFYA) B.2.2) Eğer dünyada hayvanların yayılışları bu yayılışlarda bulunup bulunmadığı yerleri araştırıyorsa buna HAYVAN COĞRAFYASI denir. B.2.3) Dünyada insanların bulunup bulunmadığı yerler araştırılıyorsa buna İNSAN COĞRAFYASI denir. Örn: Tarihsel araştırılıyorsa buna Historik, nedenleri araştırılıyorsa Nedensel Biyocoğrafya. B.3)Yaşama Ortamlarına Göre: B.3.1) Karasal Biyocoğrafya: B.3.2) Denizsel Biyocoğrafya: B.3.1) Karasal Biyocoğrafya: canlıların yaşama istekleri yerleri çok daha uygun ortam olarak karaları seçerler. Karalar büyükten küçüğe doğru kıtalara ayrılır. Karalar bugünkü durumunda 3. zaman olan tersiyer başlangıcında bu günkü durumunu almıştır. Bu bulgular paleontolojik bilgilerden elde edilir. Bu bilgilere göre de bu süre içerisinden çiçekli, bitkilerin, plasentalı ve keseli memelilerin, kuşların ve yılanların, kemikli balıkların böceklerin ilk bu dönemde görüldüğü bu dönemden sonra diğer alanlara yayılmaya başladığı ileri sürülmektedir. Üçüncü zaman olan tersiyer başlangıcı son derece önemlidir. Bitkiler ve hayvanlar arzu ettiği özelliklere göre kıtalar içerisinde birbirleriyle aynı olan bazen de farklı olan alanlara yayıldıkları ve yaşamını sürdürdüğü ileri sürülmüştür. İsteklerine göre canlılar aynı ve farklı yayılma alanlarına ayrılır. Buna göre bu canlılar aynı özellikteki alanlarda yaşayabilir yada farklı özellikleri gösteren yerlerde de olabilir.ve buna göre bu canlı herhangi bir coğrafik bir alana dahil olması için 1. O coğrafik alanın içerisine giren bir yerde bulunması ve o alan içerisindeki canlıların %50 sinin yalnız o alanda bulunması lazım. Yapılan araştırmalar da biyosferde bitkiler için 6-7civarında birbirinden farklı alanın olduğu ileri sürülmektedir. Hayvanlarda ise birbirinden farklı 4 tane alanın olduğu ileri sürülmektedir. Bitki ve hayvanları birlikte ele aldığımızda bunların yaşam alanları 5 tanedir. Afrika’nın güneybatısında olan (lapensis bölgesi) özellikle bitkiler bakımından diğer bölgelere oranla çok büyük ayrıcalıklar gösterir ve böylece Afrika dışında ki hayvanlar (Etiopis) içerisinde yer alır. Bitki ve hayvanların yaşadığı 5 farklı bölge Holoarktis Bölgesi Paleotropis Bölgesi Neotropis Bölgesi Australis Bölgesi Antartis Bölgesi Bunlar biyosferin oluşturduğu yaşam alanlarıdır. 1.Holoarktis Bölgesi: Kuzey yarım küre de tropik bölge dışında ki tüm alanları kapsayan bölgedir. Biz bu bölgeye özellikle tersiyer döneme baktığımız da Kuzey ve Güney Amerika’nın birbirinden ayrı olduğu ancak bunun yanında Kuzey Amerika Avrasya bağlantısının mevcut olduğunu görüyoruz. Bu bölgeyi temsil eden en önemli familyalar Betulaceae, Fagaceae, Ranunculaceae, Brassicaceae, Saxifragaceae, Apiaceae, Primulaceae. Bunların % 50’ si en az burada bulunur. Bu familyalar bu bölgeler için endemiktir.Hayvanlarda ise Turna balıkları, Köstebek, Kunduz ,Dalgıç Kuşları, Penguen, Ren Geyikleri, Kutup Ayılırı. Holoarktis Bölgesi 2’ye ayrılır. Bu iki bölge biyoçeşitlilik bakımından çok zengin bölgelerdir. 1.1)Neoarktik: Keseli fareler bu bölgede endemiktir 1.2)Palearktik: Genellikle bu bölgede geyikler ve saygalar yaşar. Bu bölge İndo-Malaya ve Polinezya alt bölgeleri ile birlikte Afrika’dan Pasifik adalarına kadar uzanır. Bu bölgeyi karakterize eden en önemli bitki familyaları Cycdaceae, Pandonaceae, zingiberaceae, Maraceae, Aloe cinsi’dir. 2.Paleotropis Bölgesi: Bu bölge 2 alt bölgeye ayrılır. Bunlar ; 2.1.) Etiyopya 2.2) Oriental 2.1.) Etiyopya: Etiyopya Afrika’nın Paleotropis bölgesinin arasında ki alanları içine alır ve aynı zamanda bitkiler açısından Kapensis hayvanları açısından Madagaskar gibi 2 alt bölgeye ayrılır. Bunlar içinde Kapensis, Etiyopya içinde çok büyük yer işgal etmez. Bu bölgede özellikle bitki çeşitliliği fazladır. Bu bölgede yaşayan bitkiler içerisin de 5 endemik familya bulunmaktadır.Madagaskar’da, Kapensis’te bulunan hayvanların bir çoğu burada bulunmaz buna karşılık bu bölge canlılar açısından izolasyon özelliğine sahiptir.Örn: Afrika’da bulunan insansı maymun, gerçek maymun ve orangutan burada bulunmaz fakat oklu kirpiler, yarı maymunlar ve misk kedileri yalnız burada bulunur. 2.2) Oriental: Hindistan, Güney Çin, Sunda Adaları ve Filipinleri içine alır. Bu bölgenin en önemli özelliği bazı hayvanların buraya has olmasıdır. Bunların başında Tavuz kuşları, Kaplan, Leopar, Hint Fili, Gergedan, Goril, Çakal, Antilop, Boynuzlu Gergedan, Zebra, Afrika Kurdu gelir. Bunlar Oriental alt bölgeyi Etiyopya’dan ayıran en önemli özelliktir. Ayrıca Oriental alt bölge içerisinde de Wallas dediğimiz bir alan bulunmaktadır ki burası da yine Avusturalya ve de Oriental bölge elementlerine sahiptir ve Avusturalya elementleri bu bölgenin batısında ki Wallas çizgisine kadar yayılış göstermektedir. Buna karşılık Oriental bölgelerde bu bölgenin doğusundan geçen Lyddeck bölgesine kadar yayılış gösterir. Paleotropis bölgesi Etiyopya ve Oriental alt bölgeleriyle beraber dünyada ki en fazla bitki türüne sahip bölgeyi oluştururlar. Hatta burada ki bitki türüne Tropikal Flora adı verilmektedir. Örn: Tropikal yağmur ormanları bu bölgede yer alır. Bunun da en büyük nedeni ortalama sıcaklığın 25-30 C arasında olmasıdır. (Bitkiler için ideal sıcaklık aralığı). 3.Neotropis Bölgesi: Orta ve Güney Amerika’yı içine alır. Familyaları Cactaceae, Borameliaceae, Melatomaceae, Kannoceae, Moronthaceae’dir. Burayı karakterize eden en önemli cinste Agave’dir.Hayvanlarda ise özellikle kuşlar kuşlara ait 6-7 familya burası için endemik bunlar da 6 tane yarasa türü burada endemiktir. Burunlu maymunlar, Elektrikli yılan balıkları, Akciğerli Balıklar, Kertenkele ve Boğa Yılanı. Bu bölgede Kuzey Amerika ile arasında Sonera denilen bir bölge bulunur. Bu bölge Kuzeyle, Güney arasında geçişi sağlar. Sonera bölgesinde Kuzey ve Güney Amerika’ya ait türler bulunur. Bununda nedeni tersiyer dönemde izole olmasıdır. Bu nedenle özellikle pek çok hayvan burada evrimleşmiştir. Bu gruplardan çoğu bu bölgeye özellik vermektedir. Sonera bölgesi ile ilgili bazı tartışmalar vardır. 4.Australis Bölgesi: Avustralya, Tazmanya ve Yeni Gine’yi içine almaktadır. Ne var ki hayvanları ele aldığımızda bu bölgede saydıklarımızın yanı sıra Polinezya’yı, Yeni Ginenin tamamını Yeni Zelanda, ve Malezya’yı da kapsadığını görüyoruz. Hayvanlar alemini de ele aldığımızda bu bölgeye Avustralo-Papua bölgesi adı verilir. Bu bölge uzun yıllar izolasyon yaşamıştır. On binden fazla bitki türü bulunur. %86 civarında endemiktir. İçerisinde 2 cins çok önemlidir. Eucalyptus, bunun 500’den fazla türü vardır. Diğer cins ise Acacia 400 tane türü vardır.Hayvanlar da ise Emu ve Tepeli Kuşla, Cennet Kuşları, Kanguru, Lif Kuşlarının ve Yeni Gine Kaplumbağası adı verilen (buraya özgü), bazı kuşların, baykuşların buraya has olduğu görülür. Burada çok fazla sayıda kuşların olması nedeniyle bu bölgeye Ornithogea (kuş bölgesi) adı verilir. Avustralya kaplumbağası ve yılan, keseli hayvanlar yalnız Avustralya da bulunur. 5.Antartis Bölgesi: Bu bölge Güney Amerika’nın Güney ucu ve Yeni Zelanda’nın kısmen bazı alanları ve de Sub-Antartik Adalarını kapsar ve burada 2 cins son derece önemlidir. Netofagus, Fusksiave bunun yanında hayvanlar da ise tamamen diğer bölgelerden çok farklılıklar görülür. B.3.2) Denizsel Biyocoğrafya: Denizler de tür çeşitliliği azdır ancak populasyon fazlalığı vardır. Nedeni ise tuzluluktan ileri gelmektedir. Deniz Biyocoğrafyasın da olan olumsu bir durum tuzluluk oranını fazlalığıdır. Ancak buna rağmen burada yasayan canlılar da vardır. Denizel ekosistem adaptasyonunun zor olmasıdan dolayı çok fazla çeşitlilik yoktur. Fakat rekabet eden canlı çeşitliliğinin az olması populasyonda ki birey sayısının fazla olmasına neden olur. Dünyanın 2/3 denizlerle kaplıdır. Ve buda 361 milyon km2 alana karşılık gelir. Karalar içerisinde ki kısım vardır ki buda 149 milyon km2 karşılık gelir. Yani su yüzeylerinin dünyada kapsadığı toplam alan 510 milyon km2’dir. Buna göre bitkilerin su yüzeyinden 200 m derinliklere kadar yaşadığı görülür. Ayrıca 47 çiçekli bitki türü bu derinliklerde yaşar. Bütün bu su yüzeyleri içinde yalnız medcezir alanlarını kapsayan 2 tane önemli alan vardır. Bunlardan 1.si Mangrove(sakız ağaçları) özellikle tropikal ve sub-tropikal bölgelerin kıyı kısımlarında korunmuş koylar deltalar lagünler ve ırmak yatakları gibi yerlerde oldukça sık çok özel ve aynı zamanda ilginç bataklık vejetasyonu olan Mangrove Ormanları gelişir. Mangroveler büyük boylu ağaçlardan oluşur. Kıyı düzlükleri üzerinde su ile taşınımı olan diaspor(herhangi bir bitkinin kopan bir parçasından yavru oluşturması) kısa bir zamanda gelişerek alçak ve sı bir orman haline dönüşür. 2.si özel bir deniz yosunu olan sargassum ile kaplı sargassum denizidir. Hayvanlara baktığımızda ise dünyada ortalama 85.000 tür olduğu tahmin edilmektedir. Denizel ekosistemler gerek hayvan gerekse bitki türleri bakımından oldukça fazladır. Bunun diğer bir nedeni ise denizlerde karalarda ki kadar bir izolasyonun olmamasıdır. Bu neden ele alındığında Pasifik ve Atlantik olarak iki okyanus bir bütün teşkil eder. İşte bu bütünlük izolasyonu engeller ve sonuçta bu bölge Biyocoğrafya yönünden bir özellik taşımaz. Biyocoğrafya’nın sınıflandırmasını oluşturan başlıca neden bitki ve hayvan ilk var olduğu yerden (gen merkezi) yayılma ve göç etmesidir. Canlıların yaşayabilmesi ve göç edebilmesi için 2 önemli sebep vardır.1- Populasyonun artması 2- Yaşadıkları ortamın ekolojik özelliğinin değişmesiBütün bunların sebebini ve bu sebepler sonucunda canlıların köken ve dağılışını inceleyen Biyocoğrafya’nın yan dalı Koroloji’dir ve bu dalda Ernest HACKEL tarafından ortaya çıkarılmıştır. Canlıların yayılmasının neden ilk olarak alan kazanma isteğidir. Bu dalda en önemli faktör nesillerin devam etme isteğidir. Populasyonlar artsa bile yada ortamda ki ekolojik koşullar değişse bile eğer canlının çoğalma miktarı ve dağılıma özelliği yoksa bu gerçekleşmez. Canlıların Yaşama Alanları Biyocoğrafya canlı ve canlının yaşadığı yerlerin, bu yerlerin oluşumu ve bu yerlerin nasıl seçildiği ve oluşum etkenlerini inceler. Canlının yaşadığı yer anlamına gelen 2 temel sözcük vardır. 1-Lokalite 2-Habitat 1-Lokalite(coğrafik yer): Canlının yaşadığı yerin adresidir. Biyocoğrafik incelemelerde söz konusu olan bitki veya hayvanın nerede yaşıyor olduğudur. Adresi belli olmayan bir bitki ve hayvandan bhasedilmesinin bilimsel olarak hiçbir anlamı yoktur. Bitki yaşadığı yerin adresi ülkesel bazda, kıtasal bazda, il, ilçe, köy veya mezra bazında olabilir. Burada söz konusu olan tamamen coğrafik niteliklerin taşınıyor olmasıdır. Örneğin Türkiye’de Doğu Akdeniz Bölgesinde Adana İli Çukurova Üniversitesi Kampüsü Fen-Edebiyat Fakültesinin Seyhan Baraj Gölüne bakan yamaçları. Habitata ulaşabilmek için lokaliteden sonra adrese devam edilir. Örneğin Altimetre(bulunan yerin deniz seviyesinden yüksekliğini ölçer) veya Gps(bulunan yerin koordinatlarını gösterir) ile daha açıklayıcı bilgiler verilebilir. 2-Habitat: Kelime karşılığı yerdir. Canlının yaşadığı yere Habitat denir. Bu yer büyük alanları kapsadığı için İstasyonda denilir. Yayılış sırasında canlının durduğu yer onun yaşayabileceği türüne uygun öz sahip yerlerdir. Her canlının yaşadığı yerin kendine göre bir takım istekleri ve kendine özgü bir yaşama tarzı vardır. Canlı doğada tek başına yaşayamaz. Bazı özel yaşam şekilleri de vardır. Habitat incelemelerinde önce incelenen canlı grubu belirlenir. Toprak özelliği ele alınır. Bunun amacı yer yüzünde nerelerde hangi canlıların bulunduğunu tespit etmektir. Veri elde etmede ideal yöntem tek tek gezerek araştırma yapılmasıdır. Elde edilen veriler daha sonra coğrafik haritalar da karşılaştırılarak yer belirlenir. Benzerlikler veya farklılıklara göre daha küçük alanlar gibi sorunlar yüzünden bugün coğrafik alanları tespit edilemeyen birçok canlı vardır. Habitat verilirken floristik ve ekolojik olarak adreste verilebilir. Örneğin floristik olarak maki, Qercus coccifera topluluğu için ekolojik olarak hareketli taşların bulunduğu yerler toprağın olmadığı yerler yada açıklık alanlar. Biyosfer: Canlıların yeryüzünde yaşadığı yere biyosfer denir. Biyosferden itibaren yukarılara çıkıldıkça yada aşağılara inildikçe canlıların gittikçe azaldığı yaşamını devam ettiremediği görülür. Canlıların yaşamadığı alana Parabiysfer denir. Parabiyosfer sonrası canlı bulunmaz. Canlılar parabiyosfer ile biyosfer arasında sürekli olarak hareket halindedir. Bunun sonucunda canlılar ve yeryüzünde bulunduğu alanlar incelediğimizde, bu alanların bazılarının küçük-büyük olduğunu bazılarının hem büyük hem de devamlılık gösterdiğini, bazılarının ise büyük ama devamlılık göstermediği görülür. İşte bu yeryüzüde ki alanları 5 grupta inceleyebiliriz. Kesintisiz Kıtalar Arası Alanlar: Kesintili Kıtalar Arası Alanlar: Rölik Alanlar: Vikaryont Alanlar: Endemik alanlar 1-Kesintisiz Kıtalar Arası Alanlar: Canlıların bulunduğu en büyük alanı aluşturur. Bu büyük alan içerisindeki alanların hiç bir alan aynı özellikte değildir. Yanlız birbirine benzerddir. Canlı grupların arasındaki mesafe yok denecek kadar az olduğu için kesintisiz alanlar diyoruz. Bu kesintisiz alanlar kendi içerisinde Kozmopolit Kutup çevresi alanlar Kuzey kutup çevresi alanlar Pan-Tropik alanlar olmak üzere kendi içerisinde 4'e ayrılır

http://www.biyologlar.com/biyocografya-nedir-1

Biyolojik Çeşitlilik ve Ormancılık

Ormanlar yeryüzündeki biyolojik çeşitliliğin %65’e yakınını barındırırlar. Türkiye, sahip olduğu doğal orman yapısı ve tür çeşitliliğiyle, Dünya’nın 34 sıcak noktasından[1] üçüne sahiptir. Dünya’da ve Türkiye’de orman ekosistemlerini korumanın en yaygın yöntemi yasal bir korunma statüsü altında doğa koruma alanları oluşturmaktır. Ancak bu yolla korunabilen orman alanları var olan alanların %5’ine ancak ulaşmaktadır. Orman biyolojik çeşitliliğin uzun vadede gerçekçi bir şekilde korunabilmesi için, işletilmekte olan orman alanlarının da koruma ve sürdürülebilirliği öne çıkaran bir bakışla planlanması ve işletmeciliğin de buna uygun olarak yapılması gereklidir. Biyolojik Çeşitliliğin Ormancılığa Entegrasyonu Projesi, Türkiye ormanlarının %95’ini oluşturan işletme ormanlarının planlanmasına biyolojik çeşitliliğin de etkin bir şekilde dahil edilmesi için ekonomik, yaygınlaştırılabilir ve uygulanabilir bir çözüme yönelik araçlar geliştirmektedir. OGM’nin 2004 yılından bu yana uygulamaya koyduğu fonksiyonel planlama anlayışına uygun olarak, biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanların tespiti ve buradaki orman işletmeciliğinin korumayı gözetir şekilde yapılmasını sağlamak amaçlanmaktadır. Bu amaca yönelik olarak, proje kapsamında planlamacılara ve uygulamacılara yönelik olarak birer rehber üretilmektedir. Planlamacılara yönelik olarak OGM ile işbirliği içerisinde “Biyolojik Çeşitliliğin Amenajman Planlarına Entegrasyonu Rehberi” hazırlanmaktadır. Bu rehberde, OGM’nin planlama birimleri olan İşletme Müdürlükleri ölçeğinde öncelikli hedef biyoçeşitlilik unsurlarının hangileri olduğu ve bunlara yönelik yapılacak arazi envanter çalışmalarının nasıl yapılacağı açıklanmaktadır. Envanter sonuçları kullanılarak hedef biyoçeşitlilik unsurlarının dağılımının haritalanması ve koruma öncelikli uygulama zonlarının belirlenmesi anlatılmaktadır. Bu çıktıların orman amenajman ekipleri tarafından nasıl plan kararlarına dönüştürüleceği ve amenajman planlarının hangi bölümlerinde ne şekilde yer alacağı konuları da rehberde yer almaktadır. Proje kapsamında üretilen ikinci rehber olan “Biyolojik Çeşitliliğin Ormancılık Uygulamalarına Entegrasyonu Rehberi”nde ise, hedef biyoçeşitlilik unsurlarına yönelik tanıtıcı teknik sayfalar, unsurlara yönelik ormancılık uygulamaları ve ilkeleri yer almaktadır. Türkiye’de bulunan 210’un üzerindeki Orman İşletme Müdürlükleri’nin, 10-20 yıllık periyotları kapsayan amenajman planlarının yenilenmesi sırasında planlamacılar, işletmeciler ve uygulamacılar tarafından kullanılacak olan bu rehberler, orman biyolojik çeşitliliğimizin öncelikli unsurlarının yaygın bir şekilde korunması için önemli bir başlangıç olacaklardır.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-ve-ormancilik

Transgenik ürünler (GDO) ve potansiyel etkileri

Gen aktarımlı ürünlerin, üretim ve kullanımının yaygınlaşmasının, getirileriyle birlikte götürülerinin de olduğu göz önünde bulundurularak halkı doğru bilgilendirmek gerekir. Türkiye’nin transgenik ürünler konusunda kendi sistemli alt yapısını (laboratuar, teknik eleman, personel) geliştirmesi, teknolojisini kendi üretmesi ve küresel sermayenin ülke tarımında bağımlılığa yol açacak zinciri kıracak bir politika izlemesi zorunludur. Tüzün Arık Bıyıklı Transgenik ürünler (GDO) ve potansiyel etkileri DNA teknolojisindeki gelişmeler baş döndürücü hızda ilerlemektedir. Bu teknoloji ile ilgili bir haberin yer almadığı gün sayısı yok gibidir. Bilim insanları DNA teknolojisinin gücünün farkına varır varmaz, potansiyel tehlikeleri konusunda endişe duymaya başlamışlardır. Günümüzde olası tehlikelerle ilgili toplumsal endişe, tarımda kullanılan genetik olarak değiştirilmiş (GD) organizmalar üzerine yoğunlaşmıştır. Yaygın deyimle, bir “GD (veya GM) organizma” doğal olmayan yollardan bir ya da daha fazla geni kazanan canlıdır. Biyoteknolojik yöntemlerle, canlıların sahip olduğu gen dizilimleri biçimlendirilerek (modifiye edilerek) mevcut özelliklerinin değiştirilmesi veya yeni özelliklerin kazandırılması sağlanabilir. Bu tip canlılara transgenik canlılar da denir. GMO (Genetik olarak modifiye edilmiş organizma), GDO (Genetik yapısı değiştirilmiş organizma) ya da transgenik canlı, birbiri yerine sıkça kullanılan terimlerdir. DNA teknolojisinin pratik uygulamaları oldukça geniştir. Bu teknoloji tıp ve eczacılık endüstrisine yeniden şekil vermiş olup; adli, çevresel ve tarımsal uygulamaları da mevcuttur. Bir süreden beri de, tarımsal üretimi artırmak amacıyla bilim insanları DNA teknolojisini kullanmaktadırlar. Tarımsal alanda çalışan bilim insanları geç olgunlaşma, verim artırma, geç bozulma ve hastalıklara karşı direnç gösterme gibi istenen özellikleri kodlayan genlere sahip olan bir takım transgenik ürünler elde etmişlerdir. Bitkileri genetik olarak değiştirmek, pek çok hayvana göre daha kolaydır. Bitkinin tek bir doku hücresi, kültürde gelişerek olgun bir bitki oluşturabilir. Bu yüzden, genetik biçimlendirmeler, tek bir hücre üzerinde yapılabilir ve bu hücre, yeni özelliklere sahip bir canlının elde edilmesinde kullanılabilir (1). Yapay yollarla genetik olarak değiştirilmiş ilk transgenik ürün 1960’lı yılların başında üretilmiş, ilk ciddi üretim 1967 yılında patates üretimi ile başlamıştır. Bu çalışmalar 1979’da süt ineklerine enjekte edilen sentetik büyüme hormonu, 1980’de ABD, Almanya ve Belçika’daki araştırmacıların patojenik bir bakteriyi kullanarak, transgenik bitkilerin üretimi için yeni metotlar bularak, domatesin uzun sürede olgunlaşmasını sağlayan çalışmalar ile devam etmiştir. 1983-1989 yılları arasındaki araştırmalar, bitki ve hayvanların genetik transformasyonuna izin veren daha gelişmiş DNA tekniklerinin ilerlemesini içermiştir. 1990’lı yıllarda genetik mühendisliği yolu ile ilk olarak halkın tüketimine uygun peynir üretilmiş fakat bu üretim fazla dikkat fazla çekmemiştir. Araştırmalar ve uygulamalar; 1993 yılında domuzlardaki yem tüketimini azaltarak et verimini arttırmak ve 1994 yılında yeni bir domates çeşidi (FlavrSavr domatesi) geliştirilmesi şeklinde günümüze ulaşmıştır (2). Yakın zamanda transgenik pirinç bitkisi geliştirilmiştir. “Altın pirinç” adı verilen bu bitki, vücudumuzda A vitamini yapımında kullandığımız beta-karoteni içermektedir. Bu vitamini yapabilme yeteneğini veren genler, nergis ve bir bakteriden gelmektedir. Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde, İsrailli bilim insanları tarafından üretilen içi limon ve gül aroması tadında dışı ise domatese benzeyen genetik harika olarak nitelendirilen bir çeşit domates üretilmiştir. 1960-1970’li yıllarda tarımda “Yeşil Devrim” adı verilen bir değişim başlatılmıştır. Bu amaçla, değişimde sadece verim artışı hedeflenmiş, sentetik kimyasal tarım ilaçları ve mineral gübrelerin kullanımı artmıştır. Bu durumun yarattığı olumsuz etkiler günümüzde GDO’nun bir kurtarıcı olarak görülmesine neden olmuştur. Bunun yanı sıra, artan dünya nüfusuna paralel olarak artan besin ihtiyacını karşılamak için genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin tarımı (tarımsal biyoteknoloji) 21.yüzyıla damgasını vurmuştur. Besin üretiminin artırılması insancıl bir konu olarak görülmektedir. Arazi ve su, besin üretimi için sınırlayıcı kaynaklar olduğundan, en iyi seçenek mevcut araziler üzerindeki ürünü artırmaktır düşüncesinden yola çıkan bir grup bilim insanı, modern tarımsal biyoteknoloji ile üretilen GDO’lu ürünleri savunurken, bir grup bilim insanı ise, bu ürünlerin potansiyel zararlarından söz etmektedir (3, 4). GD ürünlerin getirdiği yararları ve riskleri, madalyonun iki yüzüne benzetebiliriz. GDO’ların yararları toplumda, medyada ve hazırlanan raporlarda geniş bir yelpazede ve süslü bir şekilde sunulurken, potansiyel riskleri göz ardı edilecek kadar azmış gibi, dar bir çerçevede, anlatılmaktadır. GD (GM) ürünlerin yararları arasında şunlar sıralanmaktadır: - Besin miktarının artırılması ve içeriğinin zenginleştirilmesi. - Besinlerin alerjik özelliklerinin azaltılması. - Besinlerin aşılama amacıyla kullanılması. - Besinlerin tedavi amacıyla kullanımı (3). - Hastalık ve zararlılara karşı tarım ilacı (pestisit ve herbisit) kullanımını azaltmak suretiyle tarımsal girdileri düşürmek ve birim alandan daha fazla gelir elde etmek. - Abiyotik stres şartlarına (kuraklık, soğuk, tuzluluk) dayanabilen bitkiler elde etmek suretiyle verimi artırmak. - Endüstri bitkilerinin kullanıldığı yan sanayinin ihtiyacına yönelik yeni bitki çeşitlerini geliştirmek (5). - Besinlerin raf ömrünü uzatmak, bitkisel yağ kalitesini arttırmak. GDO kullanımının riskleri Gen aktarımlı bitkilerin (GDO’ların) kullanımının sağlayabileceği yukarıda belirtilen pratik yararların yanında, bu ürünlerin ekosistemde ve gelişmekte olan ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarında çeşitli sorunlara yol açabileceği düşünülmektedir (6). Bu riskleri üç ana başlık altında toplamak mümkündür: - Sosyoekonomik etkileri. - İnsan ve hayvan sağlığı konusundaki riskleri. - Tarımsal ve doğal biyoçeşitlilik konusundaki riskler; kısacası ekolojik etkiler. GDO kullanımının sosyoekonomik etkilerini şu alt başlıklar altında belirtmek yararlı olacaktır: - Geleneksel tarım sistemlerinin yerine dışa bağlı teknolojilerin gelişmesi. - Tarımsal biyoteknolojinin neden olabileceği ekonomik kayıplar. - Genetik kararsızlık ve beraberinde getirdiği ürün kaybı. - Entelektüel mülkiyet hakları ve tohum ruhsatıyla ilgili kısıtlayıcı uygulamalar; gıda üretimi ile dağıtımının bir tekelin kontrolüne geçmesi sonucunda tarımsal ürün yetiştiricisinin ve tüketicilerin olumsuz etkilenmesi. GDO’nun insan ve hayvan sağlığı konusundaki potansiyel riskleri ise: - Yatay gen transferinin yeni patojen (hastalık yapan) bakteriler ve virüsler yaratma potansiyeli. - Transgenik DNA’nın transgenik besinlerin tüketiminden sonra hücrelere bulaşma, hastalık virüslerini yenileme ve hücre genomuna yerleşme tehlikesi. - Türler arasındaki patojenlerin yatay gen transferi yoluyla güç kazanması. - Transgen ürünlerin neden olduğu toksik ya da alerjik etkiler. - Antibiyotik dirençli genlerin yatay gen transferi yoluyla bağırsak bakterilerine ve patojenlere yayılması. - Pestisit dirençli transgenik ürünler ile birlikte toksin pestisitlerin kullanımının, tarım işçilerinde pestisit kaynaklı hastalıklara ve içme suyu kaynaklarının kirlenmesine yol açacak biçimde artması şeklinde sıralanabilir. Tarımsal ve doğal biyoçeşitlilik konusunda GDO kullanımının sakıncalarını şu şekilde belirtebiliriz: - Transgenlerin çapraz tozlaşma yoluyla yabani türler arasında yayılması. - Herbisit dirençli transgenik bitkilerle birlikte kullanılan etkili herbisitlerin (yabani otları yok etmek için kullanılan kimyasal madde) kontrolsüz uygulamalarının yerli tarımsal ve doğal çeşitliliğe zarar vermesi. - Belli başlı zararlılarda biyopestisit direnci evriminin hızlanması. - Genetik kirlenme riski. - Hedef olmayan türler ile yararlı böcek türlerinin zarar görmesi (7). Tüm bu olası riskler genel olarak değerlendirildiğinde, bir ülkenin ekosistem, tür, gen ve ekolojik olaylar çeşitliliği, yani biyolojik zenginliği tehdit altına girebilir. Sistem, tüm dinamik özelliğini, canlılığını ve güzelliğini kaybedebilir. Belirli bir yaşam ortamında yer alan canlı türlerinin çoğu birlikte evrimleşmişlerdir. Evrimsel ilişkiye bağlı olarak uzun zaman içerisinde ortaya çıkan canlı çeşitliliği yok olursa ya da homojenize olursa (tek tipleşirse) besin zinciri kopar, ekolojik ağ dağılır ve ekosistem görevini yapamaz. Bir bölgenin ekolojik sağlığı, o bölgedeki canlı türü çeşitliliği arasındaki dengeye bağlıdır. Tedbirler Sonuç olarak, gen aktarımlı ürünlerin, üretim ve kullanımının yaygınlaşmasının, getirileriyle birlikte götürülerinin de olduğu göz önünde bulundurularak halkı doğru bilgilendirmek gerekmektedir. Bu nedenle, doğal çevrenin korunması ve ulusal gen kaynaklarının ülke çıkarları için kullanımının mümkün olabilmesi için, bu ürünlerin yönetimini sağlayabilecek etkili bir biyogüvenlik sisteminin uygulanması kaçınılmaz görünmektedir. Bu çerçevede, ulusal gen kaynaklarının küreselleşme baskısına karşı korunabilmesi ve modern biyoteknoloji uygulamalarıyla en iyi şekilde değerlendirilebilmesi için yapılması gerekenler şu noktalarda toplanabilir: - GDO’lu ürünlerin kontrolsüz alanlarda ekimine izin verilmemesi. - Gümrüklerde ve iç piyasada etkin bir denetim sisteminin oluşturulması. - GDO’ların üretim ve kullanımına bağlı olarak ortaya çıkabilecek ekolojik ve sosyoekonomik risklerin en aza indirgenmesi. - Türkiye’nin transgenik ürünler konusunda kendi sistemli alt yapısını (laboratuar, teknik eleman, personel) geliştirmesi, teknolojisini kendi üretmesi ve küresel sermayenin ülke tarımında bağımlılığa yol açacak zinciri kıracak bir politika izlemesi gerekmektedir. KAYNAKLAR 1) Campbell and Reece, “Biyoloji”, Çev. Prof. Dr. Ertunç Gündüz, Prof. Dr. Ali Demirsoy ve Prof. Dr. İsmail Türkan, Palme Yayıncılık. 2008. 2) R. Tunalıoğlu, 2004, “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”, T.E.A.E Bakış, Sayı: 7 Nüsha: 2. 3) İ. Kulaç, Y. Ağırdil ve M. Yakın; 2006, “Sofralarımızdaki Tatlı Dert, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Halk Sağlığına Etkileri”, Türk Biyokimya Dergisi 31(3);151-155. 4) T. Atsan ve T. E. Kaya, 2008, “Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Tarım ve İnsan Sağlığı Üzerine Etkileri”, UÜ Ziraat Fakültesi Dergisi 22 (2), 1-6. 5) İ. Tiryaki ve Z. Acar, 2005, “Genetik Yapısı Değiştirilmiş Bitkiler: Dünü, Bugünü ve Geleceği”, OMÜ Zir. Fak. Dergisi, 20 (2):121-126. 6) O. Özdemir, 2003, “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmaların (GDO’ların) Etkilerinin Küreselleşme Çerçevesinde Ele Alınması”, DOA Dergisi Sayı:9;113-133. 7) Ho Mae-Wan, “Genetik Mühendisliği”, Çev. Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999. Alıntı: bilimvegelecek.com.tr

http://www.biyologlar.com/transgenik-urunler-gdo-ve-potansiyel-etkileri

Gen Aktarımlı Canlılar - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - GDO / GMO

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır(Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir (Ölçü, 2005). GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005). İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır.(Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir (Gillis &Blustein, 2006). Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.(Ölçü, 2005, ) Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı (Ölçü, 2005)düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur. Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğubilinmektedir. (Ölçü, 2005)Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır. İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir. Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün. (Topal, 2005)İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır(Bloomberg, Warren Giles, 2006). Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir. Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır. Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir. Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir( Bayram, 2006 ). Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir. Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık %90) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. En çarpıcı örneklerden birisi “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Texas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar. Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur( GİLLİS & BLUSTEİN , 2006). Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Sygenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir (GİLLİS &BLUSTEİN, 2006) ABD “ticari yasa ihlali” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında( Miller & Kilman, 2006).AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti. (Cage, 2006) Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunubildirmektedir. (GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır. ( POLLACK, 2006) Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar. ( GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.”( POLLACK, 2006) Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır(POLLACK, 2006). Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.(Bloomberg& GİLES, 2006). Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar ( MİLLER & KİLMAN, 2006).Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir(Gürakan, 2005).Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar.1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır ( GİLLİS & BLUSTEİN, 2006). Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005). Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006) Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır ( GİLLİS &BLUSTEİN, 2006). DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var (IATP,2006). Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar. Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro- vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.( ÖLÇÜ,2005) Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir. GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin 11 bin, Avrupa kıtasında ise 14 bin bitki türü bulunmaktadır(ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur. FAO tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni, ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden en önemli faktörler ise politik ve finansal nedenlerdir. Neşe Yılmaz

http://www.biyologlar.com/gen-aktarimli-canlilar-genetigi-degistirilmis-organizmalar-gdo-gmo

Biyoçeşitlilik Üzerine

Biyoçeşitlilik bir ekosistem, biyom veya biyosferin tamamında bulunan tüm yaşam formlarının çeşitliliğidir.Biyoçeşitliliğin tüm öğeleri birbirleriyle etkileşim halindedirler. Ekosistemin bir halkasında gözlenen değişimin etkileri birçok türe yansıyabilmektedir. Bu etkileşimlerde meydana gelebilecek olumsuz değişimler elbette insan (Homo sapiens) türünü de etkileyecektir. Dünyayı küresel olarak değiştirme yeteneğine sahip olan insan türünün tüm dengeleri gözetmesi zorunludur. İnsan türü varlığını sürdürebilmek için biyoçeşitlilik içerisindeki etkileşimleri tanımlayıp, anlayıp, korumakla yükümlüdür. Biyoçeşitliliğin ülkemizdeki durumunu incelediğimizde ise önümüze çok geniş bir biyolojik zenginlik çıkmaktadır. Türkiye, birçok iklim özelliğine sahip olması ve kara köprüsü özelliği göstermesiyle yüksek biyoçeşitliliğe sahip bir coğrafya konumundadır. Endemik bitki türü sayısı ve bu türlerin kaybettikleri yaşam alanının kriter olarak alınmasıyla belirlenen sıcak noktalar (hotspots) olarak tanımlanan havzalar belirlenmiştir (Myers et al., 2000). Ülkemiz sıcak nokta olarak belirlenen İran-Anadolu, Kafkas, ve Akdeniz havzalarının üzerinde konumlanmaktadır ve sınırları içerisinde 3 sıcak nokta havzası bulunduran tek Avrupa ülkesidir (Conservation International). Akdeniz ve Karadeniz arasında karasal bir geçiş yolu oluşturması nedeniyle ülkemiz göçmen canlılar için de vazgeçilmez bir rota oluşturur. Özellikle sulak alanlar göçmen su kuşları için hayati duraklar niteliğindedir, birçok göçmen ötücü kuşun ise üreme, beslenme ve Akdeniz ile Sahra Çölü’nü geçmeden önceki son dinlenme alanlarındandır (S.E.E.N., 2006). Dünya genelinde ise türlerin yok olma hızı yüksek bir ivme kazanmıştır. Kuşlar için yapılan bir çalışmaya göre normaldeyüz yılda bir tür yok olurken; son otuz yıl içerisinde yirmi bir kuş türünün soyu tamamen tükenmiştir (BirdLife International). Canlıların yok oluşunda yaşam alanlarının daraltılması, atık ve kirleticilerin artışı ve küresel ısınma büyük etkenlerdendir. Birleşmiş Milletler bu yok oluşu vurgulamak, biyoçeşitliliğe dikkat çekmek amacıyla bu 2010 yılının ‘Uluslararası Biyoçeşitlilik Yılı’ olarak tüm Dünya’da kutlanması kararını almıştır. Bu karar gereğince birçok ülkede etkinlikler düzenlenmiştir ve kitlelerin farkındalığı arttırılmaktadır. B.E. (Evrim Ağacı) www.unep.org/iyb/ www.biodiversityhotspots.org www.kad.org.tr www.birdlife.org/action/campaigns/species_champions/index.html Keşaplı Can Ö., (2004) A Study of passerine migration at METU (ANKARA, CENTRAL TURKEY) based on the mist-netting method. Myers, N., Mittermeier, R.A., Mittermeier, C.G., da Fonseca, G.A.B., Kent, J., (2000) Biodiversity hotspots for conservation priorities, Nature 403 (2000), pp. 853–858. S.E.E.N. (2006) SE European Bird Migration Network www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-uzerine

Afet yasası <b class=red>biyoçeşitlilik</b> adına bir afettir

Afet yasası biyoçeşitlilik adına bir afettir

Greenpeace Akdeniz, Birleşmiş Milletler (BM), 1993 yılında biyoçeşitlilik konularında farkındalık yaratmak üzere ilan ettiği 22 Mayıs Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü'nde 16 Mayıs günü Meclis'te yasalaşan Afet Yasası'nın ülkemizin zengin biyoçeşitliliği üzerinde yaratacağı tahribata dikkat çekerek Cumhurbaşkanı'nı göreve çağırdı. İnsanların başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamasında vazgeçilmez bir yeri olan canlı kaynakların temeli biyolojik çeşitlilik. Ancak geçtiğimiz günlerde TBMM'de kabul edilen Afet Yasası ülkemizin biyolojik çeşitliliğine büyük darbe vuracak. Bu yasaya göre, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Orman Kanunu, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, Mera Kanunu, Zeytincilik Kanunu, Kıyı Kanunu'nun Afet yasasıyla çelişen hükümlerinin uygulanmayacağı ifade ediliyor. Afet Yasasıyla Cumhuriyet döneminin neredeyse bütün hukuki düzenlemeleri bir gecede işlevsiz hale getirildi. Doğal afetlere dair çıkarılan söz konusu Afet Yasası doğal hayat için bir politik afet niteliğinde! Ülkemizin neredeyse tamamı dünyadaki biyolojik çeşitliliğin en yoğun olduğu 34 biyoçeşitlilik alanının 3'ü tarafından kapsanmakta. Bu durum, dünyada eşi bulunmayan bir özellik. Avrupa'nın sahip olduğu bitki çeşitliliğinin dörtte üçü Türkiye'de bulunmakta. Ülkemizde var olan 9000 bitki çeşidinin üçte biri yerel türler. Fakat bunların bir kısmının nesli tükenmiş veya tükenmek üzere. Bu kadar zengin ve kırılgan biyolojik çeşitliliğe sahip bir ülkenin yasalarını bu özelliğe göre düzenlemesi gerekirken, çıkarılan Afet Yasası ülkemizin biyolojik çeşitliliğini pervasız ve kontrolsüz bir imarlaşmaya kurban etmekte. Sayın Cumhurbaşkanımızın, hem hukuku hem de biyolojik çeşitliliğimizi yok etmeye yönelik bu yasayı onaylamayarak TBMM'ye geri göndermesini istiyoruz. Biyoçeşitlilikle ilgili istatistikler:Türkiye'de ekim yapılabilir tarım alanları 2007'de yüzde 51.3 iken, 2009'da yüzde 50.6'ya düşmüştür. KaynakDünya Tarım Örgütü (FAO) 2010 verilerine göre, 2008'de dünyanın 13 milyon km karelik tarım alanı mevcuttur. Oysaki, 48 milyon km karelik toprak tarımsal alan olarak sınıflandırılmıştır.IUCN'in Ocak 2010'da yayınladığı "Kırmızı Liste" 842 (746'sı hayvan, 96'sı bitki) çeşidi, stoğu ve türü tükenmiş durumdadır. Yine "Kırmızı Liste" 5220 biyolojik türün tehlike altında olduğunu göstermektedir.Türkiye'de 800 cins altında 9000 çeşit bitki türü olduğu da bilinmektedir. Ancak bu türlerden bazılarının nesli tükenmiş bazıları da tehlike altındadır. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/afet-yasasi-biyocesitlilik-adina-bir-afettir

Biyofarmasötik Inovatörlerin Ortaya Çıkışı

Biyofarmasötik Inovatörlerin Ortaya Çıkışı

Biyofarmasötik inovasyonun sağlık ve ekonomi alanlarında küresel ölçüde etkileri vardır. Çoğu inovasyonun kaynağı gelişmiş ülkeler olmuş, ekonomi ve sağlık alanındaki yararları en fazla bu ülkeler elde etmişlerdir.Health Research Policy and Systems dergisinde çıkan bir araştırmaya göre, yükselmekte olan Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’da son birkaç on yıldır biyofarmasötik alanında önemli gelişmeler olmakta ve buna bağlı olarak da, bu ülkelerin kimi şirketleri küresel pazarlarda, gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketlerinin tedarikçi, satıcı ve fason üreticileri olmanın ötesinde, etkin bir şekilde rekabet etmektedirler. Bu dört ülkede farmasötik sektördeki büyüme gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Öte yandan, yükselmekte olan pazarlardaki şirketler, küresel şirketlerden daha fazla olarak, gelişmekte olan ülkelerdeki hastalıklara yönelik tedaviler geliştirmektedir.Araştırmacılara göre, yükselmekte olan ekonomiler ilk aşamada, teknolojik ve finansal olarak daha az zorlayıcı, düşük teknolojili ürünler ürettikten sonra giderek daha karmaşık ürünlere yöneldiler. Mevcut ilaçların tersine-mühendislik süreçleriyle üretilmesi bu ülkelerdeki üreticiler için oldukça öğretici oldu. Teknolojik ilerleme için kilit itici güç, ABD ve Avrupa’daki ihracat pazarlarına olan duyulan ilgiydi. Günümüzde bitmiş ürünlerin ihracatındaki büyümeyle Hindistan ilgi çekmekte olup, geleneksel ilaç sektörünün dış ülkelere satışları yılda %21 artış göstermektedir. Bu ülkede, hızlı büyüyen biyoteknoloji sektörünün gelirlerinin %56’sı ihracat gelirleridir. Çin, Brezilya ve Güney Afrika’dan ihraç edilen bitmiş ürünler az olmakla birlikte, imalat standartlarındaki gelişmelerle birlikte bu trend de değişecektir. Hint firmaları günümüzde, dünyanın önde gelen aşı üreticileri haline gelmişlerdir. Hintli firmalar ayrıca yeni aday ilaçlar keşif ve geliştirmeye de odaklanmış durumdadırlar. Çinli firmalar ise özellikle geleneksel Çin tıbbı bilgileri temelinde inovasyon yapmaktadırlar. Ayrıca gen tedavileri, HIV tedavisi için ilaçlar, akciğer fibrozu ve karaciğer sirozuna yönelik tedaviler de geliştirilmektedir. Çin aşı imalat sektörü üretim hacmi bakımından dünyanın en büyüklerinden biri olup yılda bir milyar dozun üzerinde aşı üretilmektedir. Brezilya ve Çin’de kamu sektörü temel ilaçların önemli bir kısmını üretmektedir. Brezilya’nın sağlık biyoteknoloji sektörü çok genç olup şirketlerin çoğu on yıldan az bir geçmişe sahiptir. Güney Afrika’nın gelişmeye başlayan sağlık biyoteknoloji sektörü, ülkenin üniversite ve araştırma enstitülerinin araştırma alanındaki yeteneklerinden güç almaktadır. Bu ülkelerin hepsinde, yerel biyoçeşitlilik ve geleneksel ilaçlar şirketler için önemli bir başlangıç adımı oluşturmaktadır. Yüksek karlı alanların uluslararası şirketlerce kapılmış olması ve özel sermayenin yetersizliği, görece saf Ar-Ge şirketlerinin hükümetlerden önemli yardımlar alarak işe başlamasına neden olmuştur. İkincisi, bu şirketler büyük ölçüde, üniversiteler ve araştırma enstitüleriyle ve yabancı kurumlarla ortaklıklar kurmaktadır. Üçüncüsü, inovasyona dönük girişimcilerin çoğu, kısa vadede gelir elde etmeye ve uzun vadede büyüme için inovasyona odaklanan yerel büyüme modellerini geliştirmişlerdir. Dördüncüsü, yakın zamanda domestik şirketler inovatif Ar-Ge faaliyetleri için uluslararası ortaklıklarını artırmaya başlamışlardır. Yeni modelde, yabancı müşterilere keşif, geliştirme ve üretim alanlarında hizmet verilmektedir. İnovasyonun önündeki engeller:Eğitilmiş personelBu dört ülkede de özel eğitilmiş personel sıkıntısı çekilmektedir. Beceri sahibi personel kısıtlılığını aşmak amacıyla; Bilim ve teknoloji kapasitesini artırmak için Ar-Ge yatırımları artırılmakta, özel eğitim programları geliştirilmekte, dış ülkelerden eğitilmiş personel getirtilmektedir. Birinci stratejinin sonucu olarak, son yıllarda bu ülkelerin hepsinde bilimsel yayınların sayısında önemli artışlar olmuştur. Günümüzde Çin, dünyada yayın sayısı bakımından beşinci sırada gelir olmuştur. Bilimsel yayınların sayısı 1995-2005 yılları arasında, yıllık bazda, Çin’de %16.5, Hindistan’da %4.7 ve Brezilya’da %8 artış göstermiştir. Ar-Ge altyapısıŞirketlerin şirket içi Ar-Ge yetenekleri ve altyapıları, çoğunlukla ancak son yıllarda inovatif aktivitelere giriştiklerinden dolayı genellikle sınırlıdır. Bu nedenle üniversiteler ve araştırma enstitüleriyle ortaklıklar kurulmaktadır. Üniversitelerde girişimci kültürün tarihsel yokluğu ve kamu ile özel sektör arasındaki geleneksel kopukluk bu stratejinin etkinliğini azaltmaktadır. Çin’de şirketler ile üniversiteleri-enstitüleri bir araya getirmek için devlet aracı olmakta, ayrıca çok sayıda yüksek teknoloji parkı açılmaktadır. Yasal konularİnnovasyoncu şirketlerin önündeki en önemli engellerden biri basit ve anlaşılır bir mevzuatın yokluğudur. Sonuçta, yasal onaylar sıklıkla gecikmektedir. Fikri mülkiyetin korunmasıPatent hakları düşüncesinin altında, geçici monopol yaratarak inovasyon çabalarını teşvik etmek yatmaktadır. Bu dört ülkedeki biyofarmasötik şirketler patentin önemini giderek daha fazla kabul etseler de, fikri mülkiyet haklarının korunması konusunda hala belirsizlikler bulunmaktadır. İnovasyonun finansmanıÖzel sektör kaynaklarının kısıtlı olduğu bu ülkelerde finansman için çoğu şirket devlet desteğine ihtiyaç duymaktadır. Sonuç olarak, Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’da inovatif biyofarmasötik şirketler alanında benzer ulusal yanıtlar gözlenmektedir: inovatif olanaklar artırılmış, inovasyonun karşısına çıkan engeller yıkılmış, inovatif aktiviteler sıklıkla inovatif iş modelleriyle finanse edilmiş, uluslararası şirketlerle iş birliği yapılmış, fikri mülkiyet hakları koruma altına alınmış ve küresel düzeyde rekabete girilmiştir. Araştırmada incelenen şirketlerin çok azı küresel tüketime yönelik yeni tedavileri tamamen kendi olanaklarıyla geliştirmeyi planladığı görülmüştür. Bunda, teknik ve finansal imkanların yetersiz olması rol oynamaktadır. İlaç geliştirmede yeni eğilim, yükselen pazarların aktivitelerin farklı evrelerinde daha fazla katkıda bulunacağı şekilde, ilaç geliştirme değer zincirinin küresel olarak adem-i merkezileşmesidir. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/biyofarmasotik-inovatorlerin-ortaya-cikisi

Su Kuşları Sayıldı

Su Kuşları Sayıldı

Türkiye biyoçeşitlilik bakımından Avrupa ve Ortadoğununen zengin ülkelerinden biri. Tabiikaynaklarımızınn ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve izlenmesi her geçen gündaha da önem kazanıyor. Tabii alanların izlenmesi; barındırdıkları biyolojik çeşitliliğin ortaya konması, sürdürebilirliğinin sağlanması açısından sonderece önem taşıyor. Bu kapsamda Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 4. Bölge Müdürlüğünce 2015 yılı Kış Ortası Su Kuşu Sayımları (KOSK), 4.Bölge Müdürlüğü personeli ile sivil toplum  kuruluşları üyeleri ve çok sayıda gönüllü kuş gözlemcisinin katılımıyla 24 Ocak 2015 tarihinde Aydın İli Bafa Gölü,Büyük Menderes Deltası ve Azap Gölünde, 25 Ocak 2015 tarihinde Muğla İli Köyceğiz Gölü, Dalyan, Milas Metruk Tuzlası ve Milas Güllük Deltası’nda, 27Ocak 2015 tarihinde Manisa İli Marmara Gölü ve Demirköprü Baraj Gölünde ve25 Ocak – 13 Şubat 2015 tarihleri arasında ise İzmir İli Gediz Deltası,İzmir Körfezi, Bakırçay Deltası, Çaltılıdere, Güzelhisar Deltası, Yenişakran,Bozgöl, Tahtalı Barajı, Belevi Gölü, Küçük Menderes Deltası, Kutlu Aktaş Barajıve  Alaçatı da olmak üzere toplam 20 adet sulak alanda  gerçekleştirildi.Yapılan sayım çalışmaları sonucunda 70 farklı türden 199.975 adet kuş tespit edildi. 59.063 adet ile Sakarmeke (Fulica atra) en çok sayılan kuştürü olup bunu 34.721 adetle Flamingo (Phoenicopterus roseus),14.801 adetle Karabaş Martı (Larus ridibundus),11.524 adetle Gümüş Martı (Larusmichahellis), 10.328 adetle Bahri (Podicepscristatus), 8934 adetle Fiyu (Anaspenelope) ve 8729 adetle Karabatak (Phalacrocoraxcarbo) izledi.Kuş sayısının en fazla görüldüğü alanlar 64.579 adet ile İzmir GedizDeltası, 59.197 adet ile Manisa Marmara Gölü, 26.801 adet ile Aydın Bafa Gölü,22.497 adet ile Aydın BüyükMenderes Deltası ve 6.277 adet ile İzmir Körfezi oldu.Kuş türü çeşitliliğinin en fazla görüldüğü alanlar 59 tür ileİzmir Gediz Deltası,40 tür ile Aydın Büyük Menderes Deltası,38 tür ile Manisa Marmara Gölü, 28 tür ile Milas Metruk Tuzlası ve 23 tür ile Demirköprü Baraj Gölü oldu.Bölgemizde yapılan Kış Ortası Su Kuşu Sayımları ile sulak alanlarımızdaki su kuşu popülasyonu, tür çeşitliliği ve ekosistemdeki değişimler izleniyor.Karşılaşılan sorunlar ile ilgili çözüm önerileri geliştirilerek, çözümlerin uygulanması sağlanıyor.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/su-kuslari-sayildi

BİYOÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASI

Biyoçeşitlilik, her düzeyde, çeşitli etkenlerin tehdidi altında bulunmaktadır. Canlı türlerinin yaşadığı habitatların bozulması, yabancı türlerin getirilmesi, aşırı tüketim, toprak su ve hava kirlenmesi, küresel düzeyde iklimsel değişmeler, endüstriyel tarım ve endüstriyel ormancılık bu etkenlerden bazılarıdır. Biyoçeşitliliğin korunmasında iki temel yöntem vardır[2].1.İn Situ (yerinde, doğal habitatı içinde) KorumaBir türün ve onun taşıdığı genlerin korunması işlemi, en iyi şekilde o türün doğal yaşama ortamlarında gerçekleşebilir. Bu doğal ortam, aynı zamanda başka türlerin de yaşadığı bir ekosistemdir ve bu ekosistemde bir hedef tür korunurken bu arada birçok başka tür de korunmuş olur. İn situ koruma, biyolojik çeşitliliğin ve onun bir parçası olan gen kaynaklarının korunması için etkin bir biyolojik yöntemdir. Milli Parklar, Tabiat Parkları, Tabiatı (Doğayı) Koruma Alanları, Habitat/Tür Yönetim ve İşletme Alanları, Gen Yönetim Zonları, Gen Koruma Ormanları, Özel Çevre Koruma Alanları, Tabiat (Doğa) Anıt alanları vb. yerler, başlıca in situ koruma alanlarıdır. Bu alanlar karasal veya sulak ekosistemlerde, ya da her iki çeşit alanı da kapsayacak şekilde bulunabilirler. Türkiye'de, in situ koruma alanlarından sorumlu olan devlet kuruluşu, Orman Bakanlığı’na bağlı olan Milli Parklar ve Yaban Hayatı Koruma Genel Müdürlüğü'dür. Türkiye'de 1997 itibariyle, ülkenin farklı ekosistemlerini kapsayacak şekilde 32 adet milli park, 12 adet tabiat parkı, 32 adet tabiatı koruma alanı, 113 adet yaban hayatı koruma alanı, 40 adet yaban hayatı üretme istasyonu bulunmaktadır. Biyoçeşitliliği korumak için ayrılan bu tip alanların, ülke büyüklüğünün en az yüzde beşi kadar olması önerilmektedir. Türkiye'de ise bu amaçla ayrılan alanların toplamı, ülke yüzölçümünün sadece yüzde biri civarındadır. Türkiye'nin yerküresi üzerindeki coğrafik konumu, biyocoğrafik tarihi, ekosistem ve tür çeşitliliği dikkate alınınca, biyoçeşitlilik amaçları için ayrılması gereken alanların artırılması gerekmektedir[2].2.Ex Situ (doğal habitatı dışında) KorumaTehlike altında olan biyolojik çeşitlilik öğeleri, bulundukları alan dışına çıkarılarak koruma altına alınabilmektedir. Ancak bu öğelerden ekosistemlerin, ex situ korunması mümkün değildir. Genetik kaynakların ex situ korunması, söz konusu genetik materyalin çeşidine ve kaynağına bağlı olarak, botanik bahçelerinde, zooloji bahçelerinde, orijin ve döl deneme alanlarında, tohum bahçelerinde, klon arşivlerinde, doku kültürü, tohum, polen ve DNA saklama bankalarında mümkün olmaktadır. Genetik kaynakların ex situ koşullarda uzun vadeli korunabilmesi için ihtiyaç duyulan maddi kaynaklar çoğu kez yetersiz ya da istikrarsız olmaktadır. Ayrıca, ex situ yöntemlerle, hedef türün tüm populasyonları, yeterli sayı ve oranda koruma altına alınamamakta; ancak sınırlı sayıda korunabilen birey ya da örneklerde türün gen havuzu yeterli ölçüde temsil edilememektedir. Yapay koşullar altında korunan ve üretilen genetik materyal, zamanla kendiliğinden bir seçilime uğramakta; bu seçilimin nitelikleri, çoğu kez doğal koşullarda olan seçilimden tamamen farklı olmaktadır. Ex situ koruma koşullarında korunmuş olarak elde kalabilen genetik materyal, tamamen insana bağımlı olan, ancak insanın onlara sağladığı yapay koşullar altında gelişip yaşayabilen, doğaya bırakılınca kısa sürede nesli tükenebilen gruplar olabilmektedir. Bu nedenlerle, in situ gen koruma yöntemleri, ex situ gen koruma yöntemlerine göre hem daha güvenilir, hem de daha ucuz olmaktadır. Bununla birlikte, ex situ yöntemler, in situ alanların herhangi bir nedenle yok olmasına karşı bir güvence olarak, mümkün olan her durumda, yine de uygulanmalıdır[2]. Ülkemizde bu çalışmalar tarımsal biyolojik çeşitliliği koruma amaçlı olarak 1930’lu yıllarda, orman biyolojik çeşitliliğini koruma amaçlı olarak da 1975 yıllarda başlatılmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığına (TKB) bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü ile Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsünde bulunan gen bankaları, kültür bitkilerinin yabani akrabalarının ve diğer otsu bitki türlerinin ex situ korunmasında en önemli rolü üstlenmiştir. Orman ağaçları için ex situ koruma çalışmaları başta Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü olmak üzere Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı kuruluşlarca yapılmaktadır

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-korunmasi

Biyoçeşitliliğin yayarları ve önemi

Biyoçeşitlilik için bir tanım: 1992'de Rio de Janeiro (Brezilya) kentinde toplanan Dünya Zirvesi'nde, çok sayıdaki ülke tarafından imzalanan 'Biyolojik Çeşitlilik Hakkındaki Sözleşme' (Ref: Internet; 'Convention on Biological Diversity') kapsamında aşağıda verilen bir tanım yer almaktadır: "Biyolojik Çeşitlilik" :- Karasal, denizel ve diğer su ekosistemlerini içeren tüm kaynaklardaki ve parçası oldukları ekolojik ağ dahilindeki canlı organizmalarda gözlenen bir değişkenliktir. Bu kapsamda; türlerin kendi aralarındaki ile, türler ve ekosistemler arasındaki çeşitlilik yer almaktadır. Biyoçeşitlilik Türleri: Biyoçeşitlilik, pek çok çevresel ortam ve türlerle ilgili olabilen geniş kapsamlı bir terimdir. Örneğin, ormanları, tatlı suları, denizi ve ılıman çevreleri, toprağı, ekilen bitkileri, evcil ve yabani türleri, mikroorganizmaları ve doğanın diğer bileşenlerini kapsar. Temel olarak 3 farklı (biyo-) çeşitlilik tanımlanabilir: ekosistemler ve peyzaj ( habitat çeşitliliği ) hayvan, bitki, bakteriyel türler ( tür çeşitliliği ) tüm genler ( genetik çeşitlilik )Taksonomik olarak ayrılan türler, diğer türlere daha az benzemeleri ve genetik yapıda ise eşsiz (benzeri olmayan) özelliklerinin bulunması açısından, ayrı bir önem taşımaktadırlar. Bu türler çoğu zaman, belirli bir bölgeye özgü (endemik) özelliklere sahip bulunmaktadırlar. Birbirine genetik olarak çok yakın (benzer) türler içinden, çok fazla sayılarda bulunabilen (popülasyonu yüksek olan) bir türün yok olmasına nazaran, 'endemik' türlerin ortadan kalkması; küresel biyoçeşitlilik için çok daha büyük bir kayıp olmaktadır. HABiTAT ÇEŞiTLİLİĞİ: PEYZAJ ve EKOSiSTEMLER PEYZAJ ÇEŞiTLiLiĞi: İnsanoğlunun doğadaki izleri - Peyzaj; İnsanoğlunun bıraktığı izler yoluyla şekillendirilen, bir dizi doğal ve kültürel öğelerden oluşmaktadır. Batı ve Orta Avrupa'da dokunulmayan bir peyzaj alanı, neredeyse hiç kalmamıştır. Tarımın geliştirilmesi yoluyla da insanlar, küçük ölçekteki korulukları ortaya çıkarmışlardır. Bazı peyzaj alanları ise, tamamen yapay bir özelliktedir. Örnek olarak; İngiltere'deki 'Minsmere Doğa Parkı' ve belirli bir dereceye kadar da Fransa'daki 'Poitou Bataklığı' (Ref: Internet) ile 'Landes Ormanı' (Ref: Internet) gösterilebilir. - 'Peyzaj Çeşitliliği' kavramı; peyzajlar arasındaki ilişkileri dikkate almaktadır: Burada; peyzajların bölgesel organizasyonu, dinamikleri ve iç-bağlantıları, yerel, bölgesel ve ulusal kültürler yoluyla, bireyler ve toplumlar tarafından görüldüğü şekliyle ortaya çıkan ilişkiler ifade edilmektedir. - Peyzaj alanları; tüm kalite ve çeşitliliği ile, binlerce yıl boyunca sürdürülmekte olan insan faaliyetleri tarafından biçimlendirilmektedir. Peyzaj alanları; farklı toplumların araziyi kullanmalarına bağlı olarak sürekli gelişmektedir. Bu nedenle peyzaj alanları; doğanın ve yerleşimcilerinin ortak belleğini bir araya toplayan, çevrenin karmaşık bir elemanını oluşturmaktadır.  EKOSİSTEM ÇEŞİTLİLİĞİ: Sürekli gelişmekte olan çevreler - Bir ekosistem; bir organizma topluluğu, bunların çevreleri ve aralarındaki ilişkilerden oluşmaktadır. Ekosistemler; mikro alanlardan biyosfere dek, çok farklı olabilen boyutlarda ortaya çıkabilir. Bir ormanın bir ekosistem oluşturabilmesi gibi; ölü bir ağaç gövdesi, bir nehir, bir gölet, bir dağ, bir deniz ve hatta tüm gezegen bir ekosistem ortaya çıkabilir. Bir ekosistem; niteliği, yapısı ve içindeki değişik elemanlarının oynadıkları rollerin, zaman içinde sürekli bir gelişim göstermesi açısından dinamik bir birimdir. - Ekosistemlerin karmaşık yapıları içinde, biyoçeşitliliğin oynadığı rolün tam olarak değerlendirilmesi güçtür. Birincil üretim ve parçalanma gibi belirli ekosistem özelliklerinin korunmasında, biyoçeşitliliğin ne derecede önemli olduğu bilinmemektedir. Ancak yine de belirli 'dominant' (baskın) veya 'anahtar' olarak bilinen türlerin; ekosistem yapıları ve işlevleri üzerinde büyük bir etki yarattığı bilinmektedir.   TÜR ÇEŞİTLİLİĞİ Tür Çeşitliliği Nedir ? - 'Biyoçeşitlilik' sözcüğü; birincil olarak çok farklı sayılardaki hayvan, bitki ve mikrobiyolojik türlerin bulunması anlamına gelen, yaşayan organizmaların çeşitliliği tanımına karşılık kullanılmaktadır.  Tür Çeşitliliğinin Önemi Nedir ? - Bir ekosistem içindeki türlerin kompozisyonu; uzun süreli bir gelişimin sonucu olmaktadır. Her bir tür; (sıcaklık aralığı, besin ve ışık bulunması gibi) belirli özelliklerle tanımlanan kendi 'yuva' formu (niş - 'niche') içinde uyum sağlamaktadır. Böylece türün üremesi ve populasyonun devamlılığı mümkün olabilmektedir. - Türler, bir ekosistem içinde yaşarlarken; çevreleri ile (midyelerin su içindeki maddeleri alması, kamışların kök sistemlerini oluşturması gibi) etkileşimlerde bulunurlar. Bu şekilde; (bitkilerin büyümesi için ışık geçirgenliğinin artması, sediman erozyonunun önlenmesi gibi) belirli işlevler gerçekleştirilir. Doğal isleyen bir yapı dahilinde, bu etkileşimler ve sistem dengede kalabilmektedir. - Bir türün yok olması; pek çok türü de etkileyebilmekte ve denge halinin bozulmasına neden olmaktadır. Bunun sonucu olarak sistem içinde ve dışında, birkaç işlevin artık gerçekleşmediği gözlenir. Yok olan bir türün yuvasını ele geçiren herhangi başka bir tür; büyük bir olasılıkla önceki türün işlevlerini aynen gerçekleştiremez. - Türlerin nesli tükendikçe, bu türlerin evrende biyosfer için yaptığı hizmetler de sonsuza dek yok olacaktır. Bunun yerini alabilecek herhangi bir tür artık mümkün olamaz.  Tür Çeşitliliği, İnsan Faaliyetlerinden Nasıl Etkilenir ? - Aşırı-kullanım, kirlenme ve habitatların dönüşümü; türlerin çeşitliliğine karşı önemli tehditler oluşturmaktadır. Türlerin; yerel, bölgesel ve evrensel düzeylerde kademeli olarak yok olmasına bu tehditler neden olmaktadır. Ayrıca, türlerin yeni ekosistemlere katılması; doğal dengeyi de bozmaktadır. - Gittikçe artan turizm, ulaştırma, (tek tür ürün ile yapılan tarım, tek tür canlı ile gerçekleştirilen kültür balıkçılığı gibi) kar amaçlı besin üretimi ve sanayi eğilimleri; insanları bu faaliyetlere zorlamaktadır. - Küresel ısınma ve nüfus artışı da; biyoçeşitlilik üzerindeki bu baskıları artırmaktadır. Bu konular, "Zorunluluklar" bölümünde daha detaylı olarak tartışılmaktadır.  Tür Çeşitliliğindeki Azalma Niçin Önlenmelidir ? - Türlerin yok olması ile birlikte, doğanın işlevselliğini de kaybedeceği ve bazılarının da insan hayatını önemli derecede etkileyebileceği konusunun açıkça anlaşılması gerekmektedir. İşlevsellik kaybına örnek olarak; ticari balık stoklarının azalması, toprak ve sediman erozyonu gösterilebilir. - Bugüne kadar, bilim-insanları; 1,7 milyon adet yaşayan organizmayı saymış ve tanımlamışlardır. Ancak, gezegenimizdeki toplam sayının 5-30 milyon arasında olduğu tahmin edilmekte, hatta bazı bilim-insanları ise bu sayıyı 80 milyon adet veya daha üzerinde bir değer olarak öngörmektedirler. - Dünya'daki tüm türler için tam bir envanter yapılamadığı gibi; her birinin insanin yaşam kalitesini artıracak görevleri ve potansiyelleri hakkında da oldukça az bilgi bulunmaktadır. Bu nedenle, tür çeşitliliğindeki azalmanın engellenmesi; bu türlerin sunacağı imkanların kaybını önlemek için gereklidir.  GENETiK ÇEŞİTLİLİK   Genetik Çeşitlilik Nedir ? Genetik Çeşitlilik; türler içindeki çeşitliliğe (veya genetik farklılığa) bağlı olmaktadır. Bir türe ait olan her bir birey; kendisine özgü belirli özelliklerin kaynağı olan bir 'gen dizilimi'ne sahip bulunmaktadır. Örnek olarak; insanda gözlenen çok değişken yüz şekillerinin, insanlardaki genetik özellikleri yansıtması gösterilebilir. Bu terim aynı zamanda bir türün; (binlerce köpek yavrusu veya çok çeşitli gül toplulukları gibi) farklı populasyonlarını da (topluluk; oymak; boy; ...) kapsayabilir.  Genetik Çeşitliliği İnsan Faaliyetleri Nasıl Etkiler ? Çevrede 'doğal veya insan kaynaklı' (antropojenik; yapay nedenli) herhangi bir değişim; bir seçilim olgusuna (seleksiyona) yol açabilir. Ekosistem içinde en iyi olan (rekabet eden) bireyler ise, sonuçta yaşamını sürdürebilmektedir. Özellikle kıyı alanında güçlü olan yapay (insani) etkiler; bireyler ve dolayısıyla populasyonlar üzerinde yaratılan değişimlerin sayısını artırır. Böylesi baskıları ortaya çıkaran unsurlar: yapay seçilim (hasat, kültür balıkçılığı), habitatların bozulması (toplam stokların azalması ve dolayısıyla yavrulama olasılığının azalması), ve balık üretme çiftliklerindeki karışık cins balıkların yaban hayatına bırakılması veya diğer yerlerden taşınması. Bu faaliyetler; mevcut genlerin toplamını azaltmakta ve geride, çevredeki doğal veya yapay kaynaklı değişimlere karşı daha az dayanma gücü olan bir populasyon bırakmaktadır.  Genetik Çeşitliliğin Önemi Nedir ? Gen dizilimlerinde görülen aşırı değişkenlik; aynı zamanda bireylerin (veya populasyonların) herhangi bir çevresel etkene bağlı baskılara dayanma yeteneğini de temsil etmektedir. Bazı bireyler artmakta olan kirlilik yüküne dayanma gücü bulabilirken, farklı gen dizilimlerine sahip olan diğer bireyler; çevresel koşulların tamamen aynı olduğu durumlarda bile, üreme güçlüğüne düşebilirler ve hatta ölümlerle karşılaşabilirler. Öncekiler, çevrede yaşamını sürdürürken; sonraki (birey)'ler ise, bu çevreyi terk eder veya ölürler. Bu süreç; 'doğal seçilim' ('natural selection') olarak adlandırılır ve bir habitat içinde genetik çeşitliliğin yokolmasına yol açabilir. Bununla birlikte, habitat içinde artık mevcut olmayan bireyler; 'daha hızlı büyüme sağlayan genleri' veya, 'diğer baskı faktörlerine karşı daha iyi bir direnç gösterebilen genleri' de taşımış olabilir.  Genetik Çeşitliliğin Azalması Niçin Önlenmelidir ? Genetik çeşitliliğin azalması; güçlükle gözlenebilen bir süreç olup, bu değişimin ölçülmesi de çok güçtür. Buna karşın, populasyonların azalması ve neslinin tükenmesi; çok daha kolay görülebilmektedir. Burada üzerinde önemle durulması gereken konu; gözlenebilir nitelikte olan bu tükenişin; yalnızca tüm türlerin kaybını izleyen bir olgu değil, ayrıca bu türler içindeki genetik çeşitliliğin de ortadan kalkmasına öncülük eden süreç olduğudur. Genetik çeşitlilikteki bu kayıplarla, tüm ekosistem içindeki türlerin kalıtsal (irsi) etkilerdeki rolünü uygulama yeteneği de azalmaktadır. Üstelik, bir tür içindeki genetik çeşitliliğin azalması; yararlı veya arzu edilen (parazitlere karşı dirençlilik gibi) özelliklerin kaybolmasına da sebep olmaktadır. Azalan çeşitlilik; besin üretimi, sanayi ve ilaç için hiç el-değmemiş kaynakların kullanılmasına ait seçeneklerin sayısını da azaltabilmektedir.    Ör: Karadeniz Balıkçılık; Karadeniz Bölgesi için her zaman önemli bir gelir kaynağı olmuş ve yöre insanlarının beslenme tarzını belirlemiştir. Mersin Balığı (Sturgeons; Acipenser sp.), Kefal (mullets, dubar; Mugil sp.) ve Uskumru (mackerel; Scomber sp.) gibi pek çok tür, bu bölgede yoğun olarak tüketilmektedir. Ancak, tarım, deniz taşımacılığı ve turizm ile ilgili yapay faaliyetler; özellikle Karadeniz'in kuzey bölümünde büyük oranda bir baskı oluşturmak suretiyle, biyoçeşitliliği etkilemiş ve balık üretiminin ortadan kalkmasına (çökmesine) yol açmıştır. Biyoçeşitliliğe Karsı Tehditler: 'Don', 'Dnepr' ve 'Dnjestr' gibi büyük nehirler boyunca yer alan tarımsal arazilerden, denize doğru çok miktarda gübre artıkları taşınmaktadır. Doğu kıyılarındaki limanlar ve Akdeniz'e geçim yapan tankerler, denize doğrudan bir petrol sızıntısına yol açmaktadır. Kentlerden ve yoğun olarak ziyaret edilen turistik yerleşimlerden kaynaklanan atıksular; herhangi bir arıtma proses uygulaması olmaksızın, doğrudan denize deşarj edilmektedir. Ekosistem Üzerindeki Etkiler: Tüm bu gelişmeler, artan besin yüküne bağlı olarak kirlilik ve ötrifikasyon'a (planktonik alg patlamaları) yol açmıştır. 'Planktonik alg patlamaları' yoluyla, suyun ışık geçirgenliği düşmekte ve diplerde büyüyebilen makrofitler için gereken ışık azalmaktadır. Bu yolla, Karadeniz kıyıları boyunca tabandaki 'doğal vejetasyon bölgesi' tahrip edilmiştir. Örnek olarak; 'Cystoseira spp.' türünün dikey dağılım aralığı, 0-10 metreden 0-2,5 metrelere kadar düşmüştür. Yavrulama ve balık çiftliği faktörleri, bu habitat içinde yaşayan pek çok hayvan türü için hayati bir öneme sahip olduğundan, ekosistem üzerinde ortaya çıkan etkiler çok ağır olmuş, üreme hızları ve balık stokları azalmıştır. 'Mersin Balığı' (Sturgeon) Popülasyonları: Diğer insan faaliyetleri ise; ekonomik bakımdan önemli olan 'Mersin Balıkları'nın üreme hızlarında ani bir düşmeye sebep olmuştur. 'Hidroelektrik güç' üretilmesi amacıyla, tüm büyük nehirler üzerinde barajlar kurulmuş olduğundan, Mersin Balığı'nın göç yolları da kesilmiştir. Denizde yaşamasına karşın bu balık türü; yavrulamak için nehir boyunca yüzmektedir. Daha sonra 1980'lerin başında, etobur bir 'deniz anası' türü olarak 'Mnemiopsis'; büyük tankerlerin safra suları (ballast) ile kazara Karadeniz'e gelmiş ve yüksek sayılara ulaşmak suretiyle bu denize yayılmıştır. Bu denizde yabancı bir tür olan 'Mnemiopsis'; bölge içinde bir avcı tür ile karsılaşmaması nedeniyle, çok hızlı bir şekilde çoğalmış ve Karadeniz'in tüm yüzey alanını kaplayan büyük popülasyonlara ulaşmıştır. Bu deniz anası türü; Mersin Balığı ve diğer balık türleri gibi planktonik yumurtalar ve larvalarla beslendiği için, besin rekabeti artmıştır. Sonuçta ise kazanan tür, 'Mnemiopsis' olmuştur. 'Mnemiopsis' aynı zamanda, balık yavrularını da yiyerek tüketmektedir. Balıkçılıktaki aşırı avlanma ile bir deniz anası ('ctenophore Mnemiopsis leydyi') türünün kazara Karadeniz'e girişi; bölgedeki açık deniz balıkçılığının çökmesine neden olmuştur. Balıkçılıktaki aşırı avlanmanın ortaya çıkarmış olduğu [açık denizdeki balık biyokütle miktarının düşmesi + plankton yiyici balıkların (planktivor) azalması olarak gözlenen] pekiştirici (sinerjistik) etki; 'Mnemiopsis leydyi'nin uygun koşullar bularak, varlığını artırmasına neden olmuştur. Bunun bir sonucu olarak; 'mezo-zooplankton' ve 'ichthyoplankton' türlerinin çeşitliliğinde ve varlığında bir azalma görülmüştür. (Referans: Shiganova, 1998) . Sonuçlar: 'Ichthyoplankton' popülasyonundaki düşüş; ticari balık stoklarının sağlıklı olarak geliştirilmesini ve dolayısıyla toplam biyokütleyi etkilemiştir. Bunun sonucunda ise ticari balık türleri sayısı; 48'den 6'ya inmiş ve ticari olarak avlanan balık miktarı 400.000 tondan 50.000 tona gerilemiştir. Balıkçılık sektörünün çöküşü ile birlikte, pek çok yöre insanı da issiz kalmıştır. 'Mnemiopsis' türünün Karadeniz'e gelişinden sonraki dönemler boyunca, balıkçılık hacmindeki kaybın bedeli, her yıl için yüzlerce milyon dolar olarak tahmin edilmektedir. 'Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetimi (BKAY)'nin Rolü Doğal kapasitenin ve ekolojik etkileşimlerin sürekli olarak ihmal edilmesi nedeniyle, geriye dönülmesi oldukça güç olan ve felaketle sonuçlanan bir gelişme yaşanmıştır. Bununla birlikte en azından, önceki ekosistem dahilindeki bazı işlevlerin yenilenmesi için, sadece insani etkenlerin yararına yönelik yeni yaklaşımlara odaklanmak yerine; diğer sektörlere yönelik etkilerin de (BKAY) dikkate alınması gerektiği unutulmamalıdır. Avrupa'da Biyoçeşitliliğin Dağılımı Biyoçeşitlilik, Avrupa içinde çok dengesiz bir dağılım göstermektedir. Örneğin; Kuzey Avrupa'da en düşük ekosistem çeşitliliğine sahip olan bir yerde, en az sayıda tür çeşitliliği yer alabilmektedir. Biyoçeşitliliğin zengin olduğu merkezi bölgeler olarak, Akdeniz Bölgesi (İtalya, İspanya, Yunanistan, Fransa) ve Avrupa'nın uzantısında yer alan ülkeler (Bulgaristan, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye) dikkate alınabilir. 5000'den fazla endemik bitki türü, sadece bu ülkelerde yer almaktadır. Biyoçeşitlilik açısından Avrupa'nın en zengin denizi ise, 'Akdeniz' olmaktadır. İnsanların başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamasında vazgeçilmez bir yeri olan canlı kaynakların temeli biyolojik çeşitliliktir. Biyolojik çeşitlilik ayrışma, atmosferin kimyasal yapısı ve iklim gibi insanlar için yaşamsal önemi olan ve sadece sağlıklı ve karmaşık ekosistemlerin sürekliliği ile sağlanabilen hizmetler vermektedir. Tıpta kullanılan ilaçların yarısının kökenini yabani canlılar oluşturmaktadır. Üretimi yapılan tüm tarım çeşitlerinin, yani kültüre alınmış bitki ve hayvan türlerinin, temeli doğada bulunan yabani akrabalarına dayanır. Günümüzde de tarımı yapılan bitkilerin yeni çeşitlerini elde etmek veya mevcut olanları insanların ihtiyaçlarına göre iyileştirmek için yabani türlerden yararlanılmaktadır. Ekosistemler de yabani türlerin varlıklarını sürdürmesi, evrimleşmesi, çeşitlenmesi ve yeni genetik özellikler kazanması için canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle ve kendi içlerinde etkileşimleri sonucu, çevresel şartlara da bağlı olarak karmaşık ve her biri diğerinden farklı yapılar ve işlevler kazanmıştır. Ekosistemlerin sahip olduğu bütünlük ve çeşitlilik, iklim, yağış rejimi, tür sosyolojisi gibi doğal dengelerin devamında önemli işlevler görür. Gıda ve tarım için önem taşıyan ve giderek azalan canlı kaynaklar, bugün bir ülkenin sahip olabileceği önemli avantajlar arasında sayılmaktadır. Dünyanın tarım yapılabilecek nitelikteki alanları ve su kaynakları hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır. Bilim adamları yakın gelecekte insanların ciddi bir gıda ve su sorunu ile karşı karşıya kalacağı görüşündedir. Bu gelişmeler ışığında, ülkelerin sahip olduğu biyolojik çeşitlilik, özellikle genetik kaynaklar anlamında büyük bir güç durumuna gelmektedir. Çünkü çevresel baskılara dirençli ve yüksek üretim potansiyeline sahip çeşitlerin geliştirilmesi için yabani canlı kaynaklardan faydalanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-yayarlari-ve-onemi

Kültür-balıkçılığında Biyoçeşitliliğin Yönetilmesi

'Kültür-balıkçılığı'; balık ve diğer su-organizmalarının, besin veya diğer amaçlar için yetiştirilmesidir. Günümüzde, Dünya'daki balık ve diğer su ürünlerinin %13'ü kültür-balıkçılığından sağlanmakta iken, bu oran büyük (yıllık %6-7) hızla artış göstermektedir. Bu ise kültür-balıkçılığının; halihazırda Dünya'daki en hızlı büyüyen bir gıda sektörü olduğu anlamına gelmektedir. Kültür-balıkçılığındaki verimlilik; besinlerin ve su kalitesinin sürdürülmesi açısından, diğer su-organizmalarının geniş (biyo-) çeşitliliğine bağımlı olmaktadır. Diğer bir açıdan, yetiştirilen organizmaların serbest bırakılması veya bir habitatın başka bir yapıya dönüşmesi yoluyla, su-organizmalarının doğal popülasyonlarının çeşitliliği üzerinde ve ekosistemlerin yapısı üzerinde tamamen ters etkiler yaratabilir. Kültür-balıkçılığındaki üretimin çoğunluğu; yaklaşık olarak 200 adet tür ile gerçekleştirilmektedir. Sucul (aquatic) biyoçeşitlilik; doğal sistemlerde ve özellikle iç-sularda dikkati çeken (uyarı verici) hızlarda kaybedilmektedir. Bu düşüşteki en büyük pay ise; kirlenme, sucul habitatlarda yapay yapı değişiklikleri ve üretilen türlerin ortama salınması (serbest bırakılması) unsurlarında bulunmaktadır. Bu kayıplar; su-organizmalarının, kültür-balıkçılığı açısından sahip olabilecekleri potansiyelin değerlendirilmesindeki çabaları sınırlandırmaktadır. Mevcut durumda bile, balık üreticileri için sağlıklı olan veya rölatif olarak bozulmamış olan yaban hayatı popülasyonlarından, genetik malzemenin bulunması ve toplanması giderek daha güç olmaya başlamıştır. Yaban hayatına ait genetik kaynakların ve bunların canlı kalmasına karşı olan tehditlerin belirlenerek belgelendirilmesi; yaban hayatı popülasyonlarının ve çevrelerinin korunması için alınan özel önlemlerin uygulanmasındaki ilk adımdır. Uluslararası Yasayan Sucul Kaynaklar Yönetimi (ICLARM; The International Centre for Living Aquatic Resources) ve FAO; İnsanoğluna doğrudan yararlı olan neredeyse tüm balık türlerini kapsayacak şekilde, bugün yaklaşık Dünya'daki balık ürünlerinin yarısını içine alan bir veri-tabanı altyapısı (FishBase) geliştirmiştir.  Kültür-balıkçılığının, yaban hayatı stokları üzerindeki olumsuz etkisinin en aza indirilmesinde UNEP Önerileri: Kapalı kültür alanları: üretilen organizmanın kaçmasını engellemek için daha iyi bir korunak uygulamak. Sterilizasyon: doğrudan genetik etkilerin önlenmesinde kolayca izlenen bir yol. Yöreselleştirme: çiftliklerin yabani popülasyonlardan uzakta kurulması, yaban hayatı popülasyonlarına gen akışını azaltan ve yayılımı en aza indiren deniz çiftlikleri için yer seçimi. Kıyı parkları: değerli yaban hayatı popülasyonları için tam korunmuş alanların temin edilmesi. Azaltılmış veya seçici balıkçılık: avlanma baskısının azaltılması veya bu baskının kültür-balıkçılığına yönlendirilmesi yoluyla, doğal (yerli) popülasyonların korunması. Ulaşım üzerindeki kısıtlamalar: egzotik genlerin ve hastalıkların yayılımını azaltmak için, canlı balık ve yumurtaların taşınması işlemlerinin kısıtlanması. Gen Bankaları: yöresel popülasyonların yok olmasına karşı, 'gen bankaları'nın kurulması. Yerli popülasyonlardan kaynaklanan genetik farklılıkların en aza indirilmesi: kaçan veya bırakılan balıklar ile, alıcı ortamlardaki yabani popülasyonlar arasındaki genetik farklılıkların en aza indirilmesi yoluyla, gen akışı etkilerinin azaltılması. Çalışanların eğitimi: organizmaların su-ortamına kazara bırakılma riskini en aza indirmek için, (uzman olmayanlar dahil olmak üzere) tüm kültür-balıkçılığı çalışanlarının, 'temel eğitim' almalarının sağlanması.

http://www.biyologlar.com/kultur-balikciliginda-biyocesitliligin-yonetilmesi

Biyoçeşitlilik Yönetimi

Biyoçeşitliliğin Yönetimi kolay bir görev değildir. Özellikle de, ilgili grupların kolay etki altına alınamaması bu süreçte geçerli olmaktadır. Buna örnek olarak uluslararası anlaşmalar ve yönetmelikler gösterilebilir. Çoğu zaman bu anlaşma maddelerinin uygulanması ve tatbik edilmesi için sınırlı miktarda kaynak ayrılmaktadır. Bu kapsamdaki ilgili gruplar içinde idari birimler, Sivil Toplum Örgütleri ve konuyla ilgili yerel halk yer almaktadır. İklim değişikliği gibi gelişmeler biyoçeşitlilik için belirsiz sonuçlara yol açarken, biyoçeşitlilik yönetiminin karmaşık bir hal almasındaki faktörlere katkı sağlamaktadır. Yönetim Basamakları Ancak yine de, biyoçeşitlilik yönetimi işlemini şekillendirmek ve yapılandırmak konusunda yardımcı olmak üzere birkaç basamak ayırt edilebilir. Bu basamaklar: Sorun Tanımlama Planlama İzleme Değerlendirme Biyoçeşitlilik Yönetimindeki Yaklaşımlar 'Yerinde uygulanan' (in-situ; saha; ortam-içi) yaklaşımları; türler, genetik çeşitleri ve yabani ortamdaki habitatları koruyan yöntem ve araçları kapsamaktadır. Bu; habitat ve ekosistemleri korumak için ekologlar ve korumacılar arasında yararlı bir yaklaşım olmaktadır. Ortam-dışı (ex-situ) yaklaşımlar; bitkiler, hayvanlar ve mikrobik türler ile genetik çeşitlerin kendi çevrelerinden çıkarılması yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemler ise; ziraatçılar ile tür biyologları arasında oldukça popüler olup, tür örneklerinin devamlılığına yardım etmektedir. Restorasyon ve rehabilitasyon yaklaşımları; türleri, genetik çeşitleri, toplulukları, popülasyonları, habitatları ve ekolojik süreçleri yeniden kurmak için gereken yerinde uygulanan ve ortam-dışı araçları belirleyen yöntemleri kapsamaktadır. Ekolojik restorasyon genellikle, bozulmuş bölgelerdeki doğal ve yarı-doğal ekosistemlerin yeniden kurulması ile ilgilenir. Bu, ekolojik rehabilitasyon ekosistemin süreçlerini onarırken, çoğu doğal türün tekrar ortama sunulmasını kapsar. Önemli arazi kullanım yaklaşımları; ormancılık, balıkçılık, tarım, yabani hayatın yönetimi ve turizm stratejileri ve araçlarını kapsamaktadır. Bunlar ise; koruma, sürdürülebilir kullanım ve eşitlik kriterleri, hedefler ve uygulamaların yönetimi hakkındaki kılavuzla ilişkilidir. Buradaki arazi kullanım yaklaşımlarının, çoğu peyzaj ve yakın kıyı bölgesini kapsaması nedeniyle, biyoçeşitlilik yönetiminde yatırımcılar için sıklıkla en büyük ödülün bulunduğu yerlerde geçerli yaklaşımlardır. Politika ve kurumsal yaklaşımlar; arazi kaynaklarının kullanımını sınırlayan yöntemleri kapsamaktadır. Bu; belirli arazi kullanım uygulamalarını güçlendirmek ve hizmetin önünü açan arazi tasarruf düzenlemelerini yaratmak ve zorlamak amacıyla, vergi ve teşvik politikalarının kullanımı yoluyla ve bölgelendirme şemaları aracılığıyla olmaktadır. Ayrıca, irtifak (geçiş) hakkının kullanılması ve biyoçeşitlilik lehine olan peyzaj özelliklerinin kurulmasını gözeten özel görüşler ile kamu kurumları arasındaki düzenlemeler önemlidir. Biyoçeşitlilik Yönetiminin Özellikleri Daha spesifik olarak, 'Biyoçeşitliliğin Yönetimi' aşağıda verilen amaçları öngörmektedir: Koruma çabalarını planla ve eşgüdümü sağla; Yerinde (in situ) ve ortam-dışı (ex situ) uygulanan stratejiler kullanmak suretiyle ekosistemi, türleri ve genetik çeşitliliği korumaya al ve restore et; Ormancılık, balıkçılık ve tarım gibi yönetim sistemlerinde biyoçeşitliliğin sürdürülebilir olarak kullan; Biyoçeşitliliğin kazançlarını sosyal ve kültürel araçlarla eşit olarak paylaş; Koruma ve sürdürülebilir kalkınma faaliyetleri için yasal bir zemin hazırla; ve Biyo-bölgesel ölçeklerde önlemlerin bütünleşik yaklaşımla ele alınması için insani ve kurumsal kapasiteyi yapılandır. Yönetim Kavramı ve Planları Yönetim politikasından beklenen sonuçlar; uygulanmakta olan yönetim kavramı ile yakından ilgilidir. Bu çalışmada, aşağıda verilen ve her biri farklı sonuçlar üreten iki kavram incelenmektedir: Ekosistem Yönetimi Kavramı Tür Yönetimi Kavramı Spesifik planların geliştirilmesi; ayrıca biyoçeşitlilik yönetiminin bir parçası olmaktadır: Tür Yönetim Planları Tür Sınıflandırma ve Kurtarma Planları Ekonomik ve Alansal Planlarla Bütünleşim Tür Yönetim Planları 'Tür Yönetim Planları'; hem ulusal, hem de uluslararası düzeylerde oluşturulabilir. Ulusal düzeyde, pek çok ülkede türlerin sürdürülebilir yönetimi ve koruması için yasal bir zemin oluşturmak amacıyla harekete geçilmiştir. Çoğu 'Tür Yönetim Planı' ise başarısız kalmıştır. Çünkü, öncelikle hedefler konusunda bir anlaşmazlık yaşanmıştır. Kaynağı korumak ile, kullanıcı grupların kısa-vadeli ekonomik kazançlarını artırmak arasında çelişkiler ortaya çıkmıştır. Küresel ölçekteki 'Tür Yönetim Planları'; daha yoğun olarak deniz balıkçılığı alanında uygulanmıştır. Çoğu halde ise, kazanılmış ekonomik haklar bu stokların sürdürülebilir yönetimini engellemektedir. Bu davranış, stokların ekonomik varlığının çok ciddi bir tehdit altında kaldığı zamana dek sürmektedir. Bati Atlantik 'morina' stoklarının (Western Atlantic cod stocks) çökmesi ve 'Georges Bank'taki balıkçılık için Kanada ve Avrupa Birliği arasındaki çatışmalar, örnek olarak sunulabilir. 'CITES' (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) Sözleşmesi altındaki yönetim planları; genellikle ihracat kotaları ve çiftçilik programlarını içermektedir. Bu şekilde, ele alınan türlerin sürdürülebilir kullanımları için, emniyetli bir tasarım elde edilmektedir. Bu planlar, biyolojik olarak güvenilir olduğu kadar, ekonomik açıdan da geçerli olması halinde, olumlu beklentilere konu olabilir. Tür Sınıflandırma ve Kurtarma Planları 'Kurtarma Planları'; özel bir yönetim planı olup, çoğu kez tehdit altındaki ve nesli yok olan türler için, özel statülerin verilmesini yasalar dahilinde gerçekleştirir. Planın amacı; türlerin tehdit altında kalmayan alt-kategori sınıflarına inmesine olanak sağlayacak yeterli bir kurtarma oranını başarmaktır. Tehdit Altında Bulunan ve Nesli Tükenen Türlerin Sınıflandırılması 'Türleri Yaşatma Komisyonu' (Species Survival Commission - SSC); türleri, neslinin tükenmesi risk potansiyeli açısından sınıflandırmak amacıyla, çeşitli tehdit kategorileri oluşturmuştur. 'Bu kategorilerden herhangi birine ait olma' kriterini taşıyan türler; Kırmızı Bültenlere ve Kırmızı Veri Kitaplarına (kırmızı-alarm verilen türler için) dahil edilmektedir. Bu çalışmaların amacı, tehdit altındaki türlere ait veri-tabanını geliştirmek, türlerin koruma öncelikleri için temel bir oluşum hazırlamak ve kurtarma çabalarının etkinliğini izlemektir. Yeni kategoriler, 1994 yılında geliştirilmiştir. Bu kategori, 10 adet bölüm altında ele alınmaktadır: - Nesli tükenmiş, - Yaban Örtenimde Nesli Tükenmiş, - Hassas,- Nesli Tehlikede, - Kritik Olarak Nesli Tehlikede, - Korumaya Bağımlı,- Tehlikeye Yakın, - Az İlgi Duyulan, - Eksik Veri,- Değerlendirilmemiş Veri. Kritik Olarak Nesli Tehlikede, Nesli Tehlikede olan ve Hassas kategorileri için, detaylı kriterler oluşturulmuştur. Her bir kategori, aşağıda verilen ayni 5 kriteri kullanmaktadır: - Popülasyon ve Habitat Azalması, - Habitat Alanı, - Popülasyon Bölünmesi veya Ayrılması, - Popülasyon sayısı - Popülasyon Yaşam Analizi. Her bir kategori için, farklı sayısal eşik değerler kullanılmaktadır. Ekonomik ve Alansal Planlarla Bütünleşim Kıyılarımızın nasıl değişim gösterdiği hakkında, ortak ilginin politik terimlere dönüşmesi ve kıyı alanını herkes için güzel bir paylaşım alanı olarak görme dileği, konuyu halkın gündemine de taşımıştır. 'Çeşitlilik'; doğada var olan bir kaynaktır. Farklı şekillerde yansıtılabilir ve biyo-fiziksel çevrenin bir bütünü olarak görülebilir. Doğal kaynakların çeşitliliğinin tahrip edilmeden kullanılması, önemli bir meseledir. Biyolojik ve peyzaj çeşitliliği ile, çok kuvvetli bağları bulunan 'çevre kalitesi'; anahtar bir kavram olmaktadır. Kıyı alanlarının sosyo-ekonomik faydaları, bu kıyısal çevrenin de iyi kalitede olmasına dayanmaktadır. Çevre tahrip oldukça, ziyaretçiler ve turistler için daha az çekici olacaktır. Çevre tahrip oldukça, insanlar alternatif alanlara yöneleceklerdir. Turistlerin, henüz yeni ve bozulmamış olan bölgelere yönelmeleri de iyi bilinmekte olan bir olgudur. Bu durum ise, ekonomi ve doğa açısından bir dezavantaj oluşturmaktadır. Bu halde, turizmden kazanılan gelirler azalmakta, peyzaj ve biyoçeşitlilik tahrip olmaktadır. Böylesi durumları önlemek için, ilgili olan tüm sosyo-ekonomik sektörlerde daha etkin olabilecek ekolojik çözümler araştırılmalı, halkın katılımını, bilinçlenmesini ve korumaya yönelik ilgileri benimsemesi için çalışmalar artırılmalıdır. Kıyı gibi karmaşık bir çevre için en iyi araç; 'başarılı bir yönetim'dir. İyi bir yönetim planı; doğa ile ekonomi arasındaki kurulan bir bağ gibidir. Bu plan, 2 önemli unsuru bir araya getirmelidir: - Yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde sosyal ve ekonomik fırsatların optimal kullanımı yoluyla Avrupa'nın pozitif potansiyel içeren biyolojik ve peyzaj çeşitliliğinin sürdürülebilir yönetimi ve kullanımı, - Biyolojik ve peyzaj çeşitliliği konuları üzerine bilgi birikimi ve bilinçlenmeyi artırmak, bu çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesine yönelik eylemlerde halkın katılımını artırmak.

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-yonetimi

EKOSİSTEM VE MADDE DÖNGÜSÜ ÇIKABİLECEK SORULAR

Biyoçeşitlilik,. bir bölgedeki genlerin, bu genleri taşıyan türlerin, bu türleri barındıran ekosistemlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür.  Yeryüzündeki canlıların büyük bir bölümü toprak yüzeyinden …10m.. derinlik ile yine toprak yüzeyinden …120m.. yükseklik arasında kalan bir tabaka içinde yaşamaktadır. Yerküresini çepeçevre kuşatan bu tabakaya ……biyosfer.. adı verilir. Geçmiş çağlardaki coğrafya olaylarını açıklamaya çalışan bilim dalı …paleocoğrafya.. dır. …Ekosistem. belli bir coğrafi bölgede yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde bulunan canlılar ile bunların cansız çevrelerinin oluşturduğu bütündür.  Ekosistemi oluşturan canlı varlıklar; …bitkiler, …hayvanlar… ve …mikroorganizmalar.. dır. Ekosistemi oluşturan cansız varlıklar; kimyasal maddeler ile fiziksel faktörlerdir. Kimyasal maddeler organik ve inorganik olmak üzere ikiye ayrılır. Canlılar tarafından üretilen …yağ., …protein., …kabonhidrat.. ve …vitamin .organik kimyasal maddelerdir. …su., …oksijen., …karbondioksit, azot.. ve …fosfor. inorganik kimyasal maddeleri oluşturur. Ekosistemdeki canlıların bir bölümü üretici, bir bölümü tüketicidir. ..Bitki ..türleri genel olarak üreticidir. Hayvan .türleri ekosistemin tüketici parçalarıdır. …mikroorganizmalar.. ayrıştırıcıdır. Dünya ekosistemi de denilen ekosferi …litosfer., …atmosfer, hidrosfer…ve …biyosfer..oluşturur. Ekosfer; genel olarak …kara., …deniz.. ve …tatlısu…ekosistemi olarak üç büyük ekosisteme ayrılır. Canlıların yer yüzüne dağılışını etkileyen fiziki faktörler; …iklim.. …yer şekilleri … ve …toprak. dır.  Kendine özgü iklimi, bitki örtüsü ve hayvan topluluğu olan bölgelere …biyom…denir. Bitki ve hayvan türleri , yaşamlarını devam ettirebilmek için bulundukları ortamın iklim şartlarına uyum sağlamak zorundadır. Buna …adaptasyon.. denir. Karasal biyomlar genellikle hakim …bitki örtüsüne... göre, …su biyomları.. ise suyun özelliklerine göre sınıflandırılır. Bir canlının ekosistem içinde hayatını devam ettirdiği bölgeye …habitat.. denir. Yeryüzü ekosistemleri içinde en çeşitli, en dengeli, en istikrarlı ve en sağlıklı ekosistemler …orman.. ekosistemleridir.  Canlılar arasında enerji akışı …besin zinciriyle..sağlanır .  Suyun güneş enerjisi ve yer çekiminin etkisiyle litosfer, hidrosfer ve atmosfer arasındaki hareketine …su döngüsü (hidrolojik döngü)..denir.  Su döngüsü …buharlaşma….. ve …yoğunlaşma….. gibi iki fiziksel olaya bağlı olarak oluşur. Okyanus yüzeylerindeki dalgaların etkisiyle oluşan hava kabarcıklarının patlamasıyla atmosfere tuz kristalleri salınmaktadır. Bu tuz kristallerine …aerosol.. denir. Okyanuslardaki …mercan resifleri..dünya ekosisteminin en karmaşık, en zengin beslenme damarlarıdır. Karasal su ekosistemlerini …akarsu.., …göl.. ve …bataklık.. ekosistemleri oluşturur.  Okyanuslardaki bitki ve hayvan türlerinin çoğu …güneş ışığının….. ulaşabildiği 100 metrelik derinlerde yaşarlar.  …Bitkiler., …algler… ve …bazı bakteriler(öglana). fotosentez yoluyla inorganik maddeleri organik besinlere dönüştürür. Besin zincirinde enerji bir gruptan diğerine aktarılırken …%90…. oranında kayba uğrar.  Akarsuların barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde ; akarsuyun …akış hızı., …fizksel. ve …kimyasal. özellikleri etkilidir. Akarsuyun yeraltına sızan kısmı…akiferleri…., yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve gölleri besler. Bitkiler , algler ve bazı bakteriler …fotosentez… yoluyla inorganik maddeleri organik besinlere dönüştürür. Bu dönüşümün gerçekleşmesi için …güneş.. enerjisine ihtiyaç vardır. Bitkiler karbondioksit ve suyu kullanarak güneş enerjisi yardımıyla glikoz ve …oksijen.. üretir. Bitkilerle beslenen geyik, tavşan, inek , koyun gibi hayvanlar …birincil.. tüketicilerdir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Azot gaz formuyla bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılamaz. …yanardağ.. hareketleri ve …şimşek.. gibi elektrik deşarjları, küçük bir miktar azotun besin döngüsüne girmesini sağlayabilir. Atmosferdeki karbon dioksit karasal besin zincirine …fotosentez.. yoluyla bitkiler aracılığıyla girer . …Ekoloji… canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. …Madde döngüsü….., inorganik maddeleri sürekli olarak cansız ortamdan alıp, canlı unsurlar arasında aktardıktan sonra cansız ortama tekrar verilmesi şeklinde çalışır. Oksijen …fotosentez…ve …fotoliz….. ile üretilirken …solunum……. ve yanma ile tüketilir. Ozon gazı güneşten gelen …zararlı ışınları.. süzer. Atmosferdeki karbondioksit miktarı bütün canlıların solunum yaptığı …gece.. süresince artar. Besin maddelerinin oksijen yardımıyla yakılmasına …oksidasyon.. denir. Karbon döngüsü, …atmosfer., …litosfer,…hidrosfer… ve …biyosfer….. arasında gerçekleşir. Karbon karalarda …kömür..,…petrol..ve…doğalgaz…gibi fosil yakıtlar ile kireç taşlarında bulunur.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-ve-madde-dongusu-cikabilecek-sorular

Biyoçeşitliliğin Korunması

Biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülmesine verilen değeri, objektif bir biçimde belirlemek güçtür. Çünkü bu değerlendirme, değerlendirmeyi yapan kişinin bakış açısına fazlasıyla bağlıdır. Ancak yine de, tanımlanmış olan genel nitelikteki 3 neden; biyoçeşitliliğin yeterince korunması için destek sağlamaktadır; Yararlılık açısından, biyoçeşitliliğin (elemanlarının) biyolojik kaynak olarak kullanımı; en büyük ilgiyi çekmektedir. Bu şekilde biyoçeşitlilik temelde, kazançlı (karlı) işlerin geliştirilmesi için bize imkanlar sağlamaktadır.   Üstelik, biyoçeşitliliğin korunması için yapılan bir seçim; kendi canlı çevremiz için yapılmış bir seçim olmaktadır. İnsanoğlu, ekolojik sistemin bir parçasıdır ve bu yüzden de sisteme saygı duymalıdır. Biyoçeşitliliğin değeri; nihayetinde estetik, kendine özgü ve etik bir yolla karakterize edilebilir. Doğanın, ressamlara, sairlere müzisyenlere ilham verme biçimi ve onlar tarafından kullanım şekli; el ile tutulamaz olan bu servete bağlanmamızı sağlamaktadır.   Biyoçeşitliliğin Korunmasındaki Zorluklar: Ekonomik ; ülkelerin makro-ekonomik göstergeleri arasına biyoçeşitliliğin dahil edilmesi yoluyla, biyolojik çeşitliliğin değeri aşağıdaki şekilde tanımlanabilir: a) gerçek değeri ile (TIP ve genetik mühendisliği), b) faaliyetlerden gelen kazanç ile (eko-turizm, bozulan biyoçeşitliliğin düzeltilmesi maliyeti) idari ; kamusal ve ticari örgütlerin, donanma ve ordunun, sivil toplum örgütlerinin, yerel popülasyonların ve halkın genel katılımı yoluyla ortaklık yapısının oluşturulması Yasal ; biyoçeşitlilik öğelerinin yürürlükteki tüm kanunlara dahil edilmesi, biyoçeşitliliğin korunmasını destekleyen yasaların çıkarılması Bilimsel ; karar-verme sürecine resmi nitelik kazandırılması, biyoçeşitlilik göstergelerinin aranması (biyoçeşitlilik göstergelerine çalışmalarda yer verilmesi), biyoçeşitlilik ölçütlerinin belirlenmesi, izleme sürecinin geliştirilmesi    'Artemia salina' Örneği: ( Biyoçeşitliliğin Potansiyel-Ekonomik Değeri ) 'Artemia' olgusu ve bu türün kültür-balıkçılığı ile ilişkileri; biyoçeşitliliğin ekonomik değeri henüz keşfedilmemiş ve büyük bir potansiyele sahip olan örneklerinden biridir.   'Artemia salina'; kabuklular familyasından bir 'zooplankton'dur. Muhtemelen yıllarca 'tuzlu su karidesi' ('salina shrimp') olarak bilinmektedir. Çünkü bu tür; yaşam döngüsünün tamamını tuzlu sularda geçirmektedir. 'Artemia salina'; tuza oldukça dayanıklı olup, 3-30 ppt tuzluluk değeri ile 15-55 oC sıcaklık değeri arasında yaşamını sürdürebildiği ikili yaşam biçimi (modu) bulunmaktadır: -Mod.1; 'nauplii' ('Artemia salina'nin yüzmedeki ilk safhası) yavrusu olarak; annesinin 'ovisac' dağarcığından canlı olarak doğmaktadır. -Mod.2; 'Artemia salina' türünün yetişkinlerinin yaşadığı ortam dahilindeki habitatın kuruduğu ve tuzluluk oranının yükselmeye başladığı bir durumda, sert bir kapsül veya kist içine alınmaktadır. Böylece embriyolar, bir uyku dönemi yaşayarak, bu esnada tamamen kurumaya, 100 oC 'nin üzeri veya 0 oC sıcaklık değerlerine, yüksek enerjili radyasyona ve çeşitli organik çözücülere karşı bir direnç kazanırlar. Kurumuş olan kistler, yavru popülasyonunda herhangi bir kayıp olmaksızın yıllarca saklanabilmektedir. 'Artemia salina' embriyosunun, normal gelişimini başlatmak için yalnızca su ve oksijen gerekli olmaktadır (Treece, 2000). 1930 yılında bazı araştırmacılar 'Artemia salina'nin, yeni yavrulamış olan balık larvalarınca bir besin maddesi olarak kullanıldığını belirlemişlerdir. 1950 yılında A.B.D.'nin Kaliforniya Eyaletindeki San Francisco Körfezinde bulunan tuz yatakları ile Utah Eyaletindeki 'Büyük Tuz Gölü' ('Great Salt Lake') olmak üzere, iki farklı kaynaktan elde edilen ticari ürünler, 'akvaryum' ticareti için çok düşük kalan bedellerle (1 Kg fiyatı 10 ABD Dolarından daha az) piyasaya sürülmüştür (Dhont ve Sorgeloos, 2002). 1960-1970'lerde ise, kültür-balıkçılığının gelişmesi ile birlikte, 'Artemia salina'nin kullanımı; kolaylığı ve larval organizmalar için bir besin değeri oluşturması açısından daha yaygın bir duruma gelmiştir. 'Artemia salina'nin uyumakta olan kistlerinin, konserve kutuları içinde uzun süreler boyunca saklanabilir özellikte olması ve yalnızca 24 saatlik bir inkübasyon (kuluçka süreci) ile 'hazır besin' elde edilebilir özellikte olması gerçeği; 'Artemia salina' türünü, kültür-balıkçılığı açısından en uygun ve işçiliği düşük bir canlı besin kaynağına dönüştürmektedir (Bengston ve diğerleri, 1991). 1980'lerin ortasından bu yana, 'Artemia salina' kist'i tüketimi; deniz balığı ve karidesinde küresel bir artışın bir sonucu olarak, ticari larva kültürü üretimi yılda birkaç yüz ton'lara ulaşmış bulunmaktadır. Son yıllarda kültür-balıkçılığına aday olabilecek birkaç tür içinden 'Artemia salina'nin kullanılması sonucunda, pilot bölge uygulaması ile başlatılmış olan bir projeden, ticari larva kültürü üretimine doğru başarılı bir geçiş yapılabilmiştir. Örneğin, Akdeniz'de tuza dayanıklı deniz balıkları ile ilgili kültür-balıkçılığında gözlenen ticari patlama; esas olarak 1970'ler sonrasında 'Artemia salina'nin kullanılmasına bağlı kalmıştır (Gerakis ve Koutrakis, 1996). Günümüzde ise yeryüzü üzerindeki 'Artemia salina' kistlerinin ticari yayılımının yaklaşık olarak %90 oranı; A.B.D.'nin Utah Eyaletindeki 'Büyük Tuz Gölü' ('Great Salt Lake')'den karşılanmaktadır (2001 yılındaki ham ürün ağırlığı: 8,150 ton). 'Artemia salina' kistleri; küresel anlamda kültür-balıkçılığını destekleyen bir sektör olarak, kilogram başına 25-150 ABD Doları arasında değişen bir bedel ile satılmaktadır (normalde yüksek kaliteli kistlerin her bir gramında 200.000-300.000 adet 'Artemia salina'nin doğan formu olarak 'nauplii' yavrusu bulunmaktadır).

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-korunmasi-1

Kıyı Alanlarındaki Biyoçeşitlilik

Kıyı alanları; ticari etkinlikler için yüksek bir potansiyel ile birlikte, ayrıcalıklı olarak üretken bir çevre, doğal kaynaklar ve biyolojik çeşitlilik açısından zengin alanlar olmaktadır. Kıyı alanlarındaki biyoçeşitliliğin önemi; Avrupa Birliğince verilen 40 adet vahşi bitki ve hayvan öncelikli kıyısal habitatlarının listesindeki 8 habitat örneğinde ortaya konulmaktadır. Yaklaşık olarak Avrupa Birliğince verilen sulak alanların üçte biri kıyı alanları konumludur. Bu değer, Doğal Kuş Alanlarının Korunması Direktifi ile şekillendirilen Özel Koruma Alanlarının %30'dan fazlası kadardır. Denizel türlerin üretim be bakım alanlarını ekonomik değeri; ayrıca balıkçılık sektöründeki iş hacminin neredeyse yarısına denk düşen oranda bu alanlardan kaynaklanmaktadır (Bakınız; EC, 1997). Kıyı Alanlarındaki Biyoçeşitlilik Üzerinde Baskılar Kıyı Alanları; hem insan etkinliklerinden kaynaklanan baskılara ve hem de doğal güçlere karşı giderek daha duyarlı olmaktadır. Kıyısal alanlardaki insan etkinlikleri, doğal sistemler ve arazi mülkiyetlerinin karmaşıklığı; kıyı kaynaklarının verimli olarak kullanılmasını ve çevresel bozulmanın en aza indirilmesini sağlamak için bütünleşik bir yönetimi gerektirmektedir. Çatışmalardan ve kaynakların bozulmasından kaçınıldığı sürece yapılacak tercihler, birbirine rakip olan kullanım amaçları ve kaynak rezerv limitleri arasında yapılmak zorundadır. Toplumun ve sanayinin biyolojik kaynaklara karşı davranışı; 'doğadan azami ürün sağlanması' ('maximum yield') yaklaşımından, biyolojik çeşitliliği koruma gereğini ve ekolojik bütünlüğün devamlılığını gözeten bir 'ekolojik sürdürülebilirlik' anlayışına kadar değişebilir. Çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler buluşturmak (bütünleştirmek) için, farklı sektörler içinde ve arasındaki yönetim şekillerinin bütünleştirilmesi; sürdürülebilir kalkınmayı başarmak amacıyla gerçekleştirilmelidir. Bütünleşik Yaklaşım Kıyısal kaynakların önerilmesi amacına yönelik olarak bütünleşik politikaların geliştirilmesinde, aşağıda belirtilen unsurlar gerekli olmaktadır; -Devletin tüm kademeleri içinde ve arasındaki etkinliklerin koordine edilmesi, -Kalkınma faaliyetlerine ait tüm sosyal ve çevresel sonuçların (ve maliyetlerin) dikkate alındığının garanti edilmesi ve -Halkın görüşlerinin hesaba katıldığının garanti edilmesi. Bütünleşik politikalar; tüm insanların, eylemlerinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki olası etkilerinin sorumluluğunu kabul etmeleri için ayrıca bir fırsat sağlayacaktır.

http://www.biyologlar.com/kiyi-alanlarindaki-biyocesitlilik

İklim Değişikliği ve Denizler Raporu

Türkiye üç tarafı farklı özellikteki denizlerle çevrili bir ülke. Hem karası, hem de denizleri küresel ısınmadan nasıl etkileneceği üzerine bir öngörü ise mevcut değil. Bilim dünyası okyanus ve denizlerin küresel ısınmadan ne kadar etkileneceği, hangi türlerin yaşam bölgelerini değiştireceği hangi türlerin yok olacağını, biyoçeşitliliğin nasıl bir hal alacağını irdelemesine karşın, doğanın çok bileşenli bir sistemden oluşması nedeniyle tam bir kestirim de yapamamaktadır. Bununla birlikte bazı değişimler, öngörülerin yaşanan gerçekliğe dönüştüğünü de göstermekte. Uluslararası iklim değişimi çalışmaları (IPCC), geçen yüz yılda deniz seviyesinin küresel ölçekte 10 - 20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını, bu yüzyılda ise 40-60 cm daha yükseleceğini belirtmekte. Küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesindeki yükselmelerden etkilenecek ülkelerin başında Maldiv, Tuvalu vb. gibi küçük ada devletleri geliyor. Bu devletler denizden sadece 2 - 5 metre kadar yüksekteler ve deniz suyu seviyesindeki yükselmeler bu ülkelerdeki yaşamın bitmesine neden olacağı düşünülmektedir. Öngörülere göre su seviyesinin yükselmesi, Bengadeş’te, toplam ülke alanın % 12 - 28 sinin kaybına neden olacaktır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin esas etkisi denizlerin en verimli alanları olan kıyılarda görülecektir. Çünkü rüzgar ve yağmurların düzensiz hal alması sonucu besleyici maddelerin deniz ortamına aktarımı da değişecek, değişen akıntı rejimi de göz önüne alındığında günümüzdeki canlı verimliliği ve göç dinamiği kısmen veya tamamen değişecektir. Deniz suyundaki sıcaklık artışı Pasifik ve Hint okyanusundaki mercanların sararması ve toplu ölümüne yol açmıştır. Örneğin Karayiplerde 1989 -1990 yıllarında deniz suyu sıcaklığının 2 derece artması yani su sıcaklığının 28 - 29 C den 30 - 31 C ye yükselmesi, mercanların kitlesel ölümüne neden olmuştur. Oysa mercanların ortadan kalkması sadece denizlerdeki biyoçeşitliliğin yıkımına yol açmaz, ayrıca küresel ısınmadan birinci derece sorumlu olan karbondioksitin denizler tarafından emilimi de azalır. Bu tür süreçler uzmanlar tarafından sistemin küresel çöküşünün işareti olarak yorumlanmaktadır. Benzer olaylar Malezya, Endonezya ve Tayland bölgelerinde de görülmüştür. Dünya denizleri ve okyanuslarında bunlar yaşanırken küresel ısınma ve deniz suyu seviyesindeki değişimler ülkemizi acaba nasıl etkileyecektir? Ne yazık ki bu soruya yeterli cevabı verecek durumda değiliz. Zira ülkemizde bu konuda çalışan interdisipliner bir kadro yoktur. Dahası bu tür bir araştırmaya önem verilmemekte, ulusal bir irade de ortada görülmemektedir. Oysa küresel ısınmanın denizlerimizi çok yönlü etkileyeceği ortadadır. Küresel ısınmanın denizlerimize etkisini sadece biyoçeşitlilikteki değişime indirgeyemeyiz. Bozulan atmosferik ritim ile denizlerimizde daha farklı bir rüzgar ve akıntı sistemi ortaya çıkacak, bazı limanlarımızda ulaşım aksayacak, balıkçı filolarımızın ve her türlü deniz araçlarının seyri zorlaşacak, balık çiftlikleri şiddetli dalgalara maruz kalacak, adalara ulaşım aksayacak, deniz ortamı kara alanından daha riskli bir hal alacaktır. Böylesi bir katastrofa hazırlıklı olanlar denizlerde bayrak gösterirken, hazırlıksız yakalananlar ya ciddi acılar yaşayacak, ya da karaya hapsolarak denizi seyretmek zorunda kalacaktır. 27 ilimizin deniz kıyısında olmasından dolayı bu illerimizdeki kıyı yapıları, balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetleri ciddi zarar görecektir. Nüfus artışının % 2.1 olduğu ülkemizde denizlerimiz hala bir protein deposu iken küresel ısınma ile ortaya çıkacak sorunlar geleneksel balık avcılığına, av türlerine ve yöntemlerine ciddi bir darbe vuracaktır. Bununla birlikte bunun hangi bölgelerde ve hangi şiddette olacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Hazırlık ise yok. Etkinin saptanması sanıldığı kadar da kolay değil. Yani doğanın nasıl bir reaksiyon göstereceğini, değişimlerin hangi bölgelerde nasıl olacağını saptamak ta zor. Bunu önceden kestirmenin tek yolu ise denizlerimiz üzerine yaptığız izlemeleri daha geniş bir alana yaymak ve izlenilen parametreleri de arttırmak olarak özetleyebiliriz. Benzer metodik yaklaşım, karalar içinde geçerli ve küresel iklim değişimin etkisini kara – deniz – atmosfer etkileşimi şeklinde bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu değişimleri takip eden ülkeler elde ettikleri verilere göre ulusal politikalarını oluşturacaklarından karlı çıkacaklar, değişimi takip etmeyenler ise diğerlerine muhtaç kalacaklardır. Küresel ısınmanın ülkemiz denizlerinde başta biyoçeşitliliğe yapacağı etkiye baktığımızda her denizin farklı sorunlarla karşı karşıya kalacağını görürüz. Akdeniz; Cebelitarık Boğazı ile Atlantik Okyanusu’na bağlı ve Atlantik Okyanusundaki ekolojik – oşinografik değişimler Akdeniz’i direk etkilemektedir. Diğer yandan, Akdeniz; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki değişimlere de açıktır. Çünkü 163 km uzunluk, 15 metre derinlik ve 365 m genişlikteki Süveyş Kanalı yoluyla birçok tür Akdeniz e girmiştir ve hala girmektedir. Örneğin Akdeniz’de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 90 tanesi havzanın yeni müdavimleridir. Bunlardan 59 tür Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz’e girmiştir. Bazıları da Atlantik Okyanusundan gelerek yeni ortama uyuma çalışmaktadır. Halen 300 civarında Kızıldeniz kökenli denizel tür Akdeniz’dedir. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint Okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30 un üzerindedir ve bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun Körfezi’nde avlanan yabancı türler toplam avın % 20 sini oluştururken bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Yani, yeni balık türlerinin Akdeniz’e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Başta av türleri değişmiş, Hint Okyanusu kökenli, çok renkli birçok yabancı tür ticari değerinden dolayı avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz’de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Birçok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint Okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir. Bütün bu türlerin doğu Akdeniz’e girmesi ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabetine girmesinin ana nedenlerinden biri Akdeniz’deki su sıcaklığının artışıdır. Akdeniz’de artık tropikalleşme yaşanmaktadır ve bu tüm havzayı etkilemektedir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte, hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz’de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklığı 0.2 C derece artmıştır. Bu artış 13 C gibi sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Akdeniz içinde Doğu Akdeniz her zaman daha sıcak bir bölge olmuştur. Öyle ki bazen yaz aylarındaki yüzey suyu sıcaklığı 28 - 29 C’yi bulur. Bu sıcaklıklar kış aylarında bile her zaman 20 C üstünde su sıcaklıkları bildiğimiz Tropik denizleri yansıtmaktadır. Batı Akdeniz’de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 C yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz’deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm’dir. Akdeniz’deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türleri değil birçok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmaz olacaktır. Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege Denizi’nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilintilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz’de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan etkileneceğini kestirmek şimdilik zordur. Deniz suyu seviyesindeki değişimler Akdeniz’deki uzun ve geniş plajların supralitoral zonu ile gel - git bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyecektir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan veya yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz’de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler hareket yeteneği zayıf sesil ve sedenter türleri daha fazla etkilerken, balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir. Denizel canlılardan özellikle de bazı balık türleri, küresel ısınmanın anlaşılmasında belirteç görevi görürler. Su sıcaklığı; balık türlerinin üremesi ve ideal yaşam alanı oluşturması nedeniyle en belirleyici faktörlerin başında gelir. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığı değişimine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz’de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara’ da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması, hatta İğneada gibi Batı Karadeniz’de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi’nde de görülebilmesi, dağılımının Akdeniz’in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır. Termofilik olarak adlandırılan (Sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara Denizinde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncü işareti olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz’in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi Akdeniz - Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz’in su seviyesi daha yüksek idi. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup bu olaya Mediteranizasyon (Akdenizleşme ) denilmektedir. Akdeniz’den Karadeniz’e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlediğini gösterir. Bununda sebebi ise havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz’de Akdenizleşmenin hızlanması ve bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşebilir. Karadeniz’deki ekolojik değişimde bir diğer belirleyici etmen bu havzadaki organik yüklerin üretim ve tüketim bilançosuna bağlı olacaktır. Bu aşamada küresel ısınmanın plankton üretimini ne ölçüde değiştireceğini bilememekteyiz. Ancak günümüzde Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek, su kolonundaki organik yüklerin denizden emilmesini sonuçlar. Bunun olmadığı yani planktonların diplerde biriktiği bir süreçte dipte H2S oluşumu hızlanacaktır. Dolayısıyla sistemdeki organik maddeleri tüketen balıkların azalmasıyla H2S tabakası daha da yükselecektir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, bariyer ve aklimizasyon görevi gören Türk Boğazlar sisteminin aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek zor olmaz. Ayrıca, Hint Okyanusundan Akdeniz’e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş Kanalının yaptığı görevi İstanbul Boğazı’nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu sorusu cevaplanmayı beklemektedir. Zira yüzey suyunda tuzluluğu %o 40 olan Akdeniz’in , %o 38 olan Ege , %o 20 olan Marmara , % o18 olan Karadeniz , %o 16 olan Kuzey batı, %o 14 olan Azak- Kerç boğazı sisteminde yüzey suyu sıcaklığının artışı, Akdeniz kökenli türlerin bu denize girişini hızlandırabilir. Dış çevredeki değişimin hızına yetişemeyen türlerin kaybolması da olası görülmektedir. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülebilir. Bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine vereceği etki de incelemeye değer bir başka konudur. Çünkü Akdeniz’den Karadeniz’e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz’den gelen düşük tuzlukluklu soğuk üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenler. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz’e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilebilir. Bu olguların ışığında Karadeniz’deki av kompozisyonu ve balık türleri de değişecek, türler de muhtemelen artacaktır. Avlanan balıkların miktarları da değişebilir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz’deki H2S tabakasının kalınlığını değiştirerek en olumsuz etkisini gösterebilir. Zira Akdeniz’den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz’de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak, hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayabilir. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7 lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi sınırlı su yenilenmesine sahip, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz’deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı, alabalık başta olmak üzere bir çok türü de olumsuz etkileyecektir. Küresel ısınmayla Karadeniz su sıcaklığındaki artış dahası, değişen atmosferik ritm nedeniyle yağış rejimi değişecek, denize besleyici yükler birden girecek, böylelikle mevsimsel plankton patlamaları yaşanabilecektir. Günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla üreyen organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedileceği gibi, organik maddelerin karadan gelen sediment yükler altına hapsedilmesiyle tersine yani H2S zonunun daha da inceleceği bir sürece de tanık olabiliriz. Böylesi bir süreçle Karadeniz daha iyi bir ortama da geçebilir. Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm (Mareograf) istasyonlarının sayısı yeterli değildir. Sınırlı mevcut veriler, yılda ortalama 7 mm lik deniz seviyesi artışının olduğunu göstermektedir. Bunun da kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatalara yola açacağı aşikardır. Özellikle dalga zonunda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir. Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de inceleme konusudur. Doğal olarak, Karadeniz’deki hidrolojik değişimler, akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin İlkbaharda Karadeniz’e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama alanları ve dağılımları incelenmeye değer bir konudur. Sulak alanlardaki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesine, eski ile yeni türler arasındaki mücadeleye de sahne olacaktır. Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Bunun küresel boyutta olması da mümkündür. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikedir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Sonuç Küresel ısınma sadece canlı yaşamını direk olarak etkilemeyecek, habitat yıkımlarına da yol açacaktır. Böylece küresel ısınma ekosistem değişikliklerini de beraber getirecektir. Örneğin bu durum özellikle Posidonia oceanica’da ve Mytilus galloprovincialis’de görülecektir. Akdeniz endemiği ve çok üretken bir deniz çiçekli bitkisi olan P. oceanica, Akdeniz havzasında sıcaklığın yüksek olduğu bölgelerde (İsrail, Lübnan kıyıları) dağılım göstermemektedir. Denizsel ortamda sıcaklık artışlarının bu türün dağılım sınırlarını azaltacak ve dolayısıyla birçok bentik ve pelajik canlının üreme ve beslenme alanı ortadan kalkacaktır. Henüz içerdiği biyoçeşitlilik tam olarak ortaya konulmamış bu türün fenolojisindeki değişimler, birçok türün daha tanımlanmadan ortadan kalkması demektir. Aynı durum soğuk suları seven ve ekonomik öneme sahip Mytilus galloprovincialis’de gerçeklecektir. Sıcaklık faktörü nedeniyle ülkemizde güney dağılım sınırı orta Ege olan M. galloprovincialis, sıcaklık artışıyla birlikte dağılım sınırını kuzeye doğru azaltacaktır. Bu türün İzmir Körfezi’nde yüksek sıcaklığın değerlerinin olduğu yaz aylarında sığ sularda toplu ölümlerinin olduğu günümüzde rapor edilmektedir. 1. Küresel ısınma türlerin fizyolojik dengelerinde de değişimlere yol açacaktır. Üreme dönemlerinde ve eşeysel olgunluğa erişme yaşlarında bir değişimin, canlıların kondisyonlarında ve boylarında da değişikliği beraberinde getirebilecektir. 2. Karadeniz’de özellikle soğuk mevsimlerde hamsilerin kuzeye yaptıkları göçler ya azalacak veya duracaktır. Bu da ülkemize milyonlarca liralık zarara ve birçok balıkçı ailenin işsiz kalmasına yol açacaktır. 3. Ülkemizde su ana kadar tespit edilmiş yabancı tür sayısı 277 dir. Ülkemiz denizlerine yabancı türlerin zamana bağlı olarak yerleşim hızlarını inceleyecek olursak, 1961-1980 yılları arasında 1 yabancı türün ülkemiz sularına gelmesi 16 hafta da bir olurken bu oran 1980-2000 yılları arasında 3.7 haftaya kadar düşmüştür (ÇINAR et al., 2005). Periyotlar arasındaki bu büyük farklılık, periyotlar arasında yapılan bilimsel çalışmaların sıklığından kaynaklandığı gibi küresel ısınma nedeniyle sıcak seven Kızıldeniz kökenli türlerin Akdeniz’de girişlerinin artmasından ve Akdeniz baseninde dağılım alanlarını genişletmesinde de kaynaklanmaktadır. Buna en iyi örnek halk arasında Karavida olarak bilinen türlerden Erugosquilla massevensis’in daha önceleri sadece Akdeniz kıyılarımızda bulunurken 2004 yılında Marmara Denizi’ne kaydedilmiştir. 4. Küresel ısınma ve tropikalleşme etkisiyle Akdeniz’e ve Karadeniz’e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili ülkemizde bir veri bankasının oluşturulması gerekir. Böylelikle önümüzdeki dönemdeki ekolojik gelişmelerle ilgili daha doğru tahminlerin yapılması mümkün olabilecektir. 5. GOOS –Med GLOSS olarak bilinen ve UNEP –IOC, UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip etmek, ülkemizde kurulacak birden çok interdisipliner çalışma grubu ile Türkiye denizlerinin vakit geçirmeden izleme çalışmalarına başlanması gerekir. Bu konuda devletin yetkili organları harekete geçmeli, Üniversiteler arasında birkaç on yıl gibi uzun süreli araştırma projelerine başlanılmalıdır. Girişte sözü edildiği gibi izlenmeden değişimleri anlamak mümkün değildir. İzlemek ise geniş bir alanda mümkün olduğunca sık bir ağda ve uzun sürece yayılı olmalıdır. Bu konuda hükümetlerin ve devletin ilgili kurumlarının kararlılığı önemlidir ve ülkenin geleceğini direk ilgilendirmektedir. 6. Öte yandan sadece karı hedefleyen üretim anlayışının dünyayı ve insanlığı bir kaosa götürdüğü de bir gerçektir. Mevcut üretim ilişkisiyle gezegenimizde tüm canlıların geleceği tehlike altına girmiştir. Küresel iklim değişikliği yaklaşık 200 yıllık sanayi devrimi ve bunu izleyen kapitalist üretim süreçlerinin bir sonucu olduğuna göre bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve tüm canlılığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. Aksi takdirde, suyu ısınan okyanuslar, denizler veya dünya değil, buna neden olan biz insanlar ve hiçbir suçu olmayan diğer canlılar olacaktır. www.tudav.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-denizler-raporu

Genetik Çeşitlilik

Genetik çeşitlilik, bir biyolojik çeşitlilik düzeyi olup bir türün gen havuzundaki genetik özelliklerinin toplam sayısını gösterir. Genetik çeşitlilik, çeşitlenen genetik özelliklerin eğilimini tanımlayan genetik değişkenlik terimi ile aynı şey olmayıp bundan ayrılır. Genetik çeşitlilik, popülasyonların değişen çevrelerine uyum sağlamalarına olanak tanır. Daha fazla varyasyon ve genetik çeşitlilik sayesinde, popülasyondaki bazı bireyler, çevre için uygun olan alel varyasonlarına sahip olurlar. Bu bireylerin, aynı alelleri taşıyan döller vererek hayatta kalma olasılığı daha yüksektir. Bu bireylerin başarılı olmaları sonucu popülasyon, daha fazla nesille süre gelmeye devam edecektir. [1] Akademik alanda popülasyon genetiği, genetik çeşitliliğe dair çeşitli hipotez ve teoriler içerir. Moleküler Evrim'in Nötral Teorisi, genetik çeşitliliğin, nötral değişimlerin bir birikimi sonucu meydana geldiğini öne sürer. Çeşitlendirici seçilim, bir türün farklı ortamlarda yaşayan ve belirli bir lokusta farklı aleller için seçilen iki alt popülasyonuna dair bir hipotezdir. Bu, örneğin, bir türün, içindeki bireylerin devingenlik ve hareketliliğinde, görece olarak geniş bir yelpaze aralığına sahip olduğunda meydana gelebilir. Frekansa bağlı seçilim, alellerin ne kadar yaygın olursa o kadar savunmasız hale geldiğine dair bir hipotezdir. Bu, genellikle, konak-patojen etkileşimi olarak adlandırılır ve konukta yüksek frekansta bir koruyucu alel olduğu anlamına gelir. Nitekim bu alel alt edildiğinde, patojenin yayılma olasılığı da yükselecektir. Genetik çeşitliliğin önemi Genetik çeşitliliği belirlemek ve ölçmek için bir çok farklı yollar vardır. Hayvanlardaki genetik çeşitlilik kaybının güncel nedenleri araştırılmış ve tespit edilmiştir.[2][3] Amerikan Ulusal Bilim Vakfı tarafından 2007 yılında yapılan bir çalışmada, bir türün kendi içindeki çeşitliliğin, türler arasındaki çeşitliliğin devam edip sürdürülmesinde veya tersinde, vazgeçilmez ve gerekli olduğu, genetik çeşitlilik ile biyoçeşitlilik arasında bağlantı olduğu ortaya çıkarılmıştır. Çalışmayı yöneten araştırmacı Dr. Richard Lankau'ya göre, "eğer herhangi bir tür sistemden kaybolduğunda döngü çökebilir ve topluluk sadece tek bir türün hakimiyeti altına girer".[4] Genetik ve biyolojik çeşitlilik arasındaki karşılıklı bağımlılık hassastır. Biyolojik çeşitlilikteki değişiklikler, arta kalan türleri adapte olmaya yönlendirerek canlıların yaşam ortamında değişikliklere yol açar. Türlerin kaybolması veya ortadan kalkması gibi genetik çeşitlilikte olan değişiklikler, biyolojik çeşitliliğin kaybına yol açar.[1] Hayatta kalma ve adaptasyon Bir türün yaşadığı çevre değişime uğradığında, zayıf gen varyasyonları, canlının uyum ve hayatta kalabilmesini sağlamak için organizmaların anatomisinde değişimlerin olmasına ihtiyaç duyduklarından, genetik çeşitlilik, canlıların hayatta kalması ve adaptasyonu için çok önemli bir rol oynar. Popülasyon içinde büyük bir genetik çeşitlilik seviyesine sahip bir tür, en uyumlu alellerden seçilen varyasyonlara daha çok sahip olacaktır. Genetik çeşitliliğin artması, bir türün evrimi için de zorunludur. Çok az genetik çeşitliliğe sahip olan türler büyük bir risk altındadır. Çok az gen varyasyonlarına sahip olan türlerin sağlıklı olarak üremesi giderek daha zor hale gelir ve oluşan yavru döller, yakın akraba eşleşmelerinde de gözlemlenen benzer sağlık sorunlarıyla başa çıkmak zorunda kalırlar.[5] Popülasyonun belirli hastalık ve epidemi türlerine karşı zaaflığı, genetik çeşitliliğin azalmasına bağlı olarak artabilmektedir. Tarımdaki önemi İnsanların tarım yapmaya başladığı ilk dönemlerde, ıslah etme ve seçici yetiştirme yoluyla bitkilerin arzu edilen özellikleri devredilip istenilmeyen özellikleri seçilmemiştir. Seçici yetiştirme ve ıslah etme, geniş alana yayılmış çiftliklerde neredeyse bütün bitkilerin genetik olarak birbirleriyle özdeş olduğu monokültürlerin oluşmasına yol açar. Çok az veya hiç bir genetik çeşitliliğin olmaması, ekinleri yaygın hastalıklara karşı son derece hassas hale getirir. Zira bakteriler devamlı olarak form ve şekil değiştirirler. Eğer bir hastalık, bakterinin, genetik bir varyasyona saldırması için değişmesine yol açarsa bu, türlerin büyük miktarda yok olmasına neden olabilir. Eğer bakterinin başarılı şekilde saldırdığı genetik varyasyon, aynı zamanda insanların yetiştirmek için kullandığı ve hasat ettiği bir varyasyon olursa, bu durumda tüm ekin yok olacaktır.[6] Buna benzer bir durum, İrlanda'da büyük bir patates kıtlığına yol açmıştır. Yeni patates bitkileri üreme sonucu oluşmadıkları, daha ziyade ana bitkinin parçaları oldukları için ve aslında tüm bir ürünün tek bir patatesin klonları olması sonucu herhangi bir genetik çeşitlilik geliştirememişler ve bu şekilde bir salgın hastalığa karşı özellikle duyarlı ve hassas hale gelmişlerdir. 1840'larda İrlanda nüfusunun büyük çoğunluğu beslenmek için patatese ihtiyaç duyuyordu. Nitekim İrlandalılar, Phytophthora infestans denilen ve çürümeye yol açan bitki paraziti plasmodiophoride karşı hassas olan "niteliksiz" patates varyasyonunu ekmeyi tercih etmişlerdi.[7] Ve bu plasmodiophorid, patates ekininin büyük çoğunluğunu yok etmiş ve 1 milyon insansın açlıktan ölmesine neden olmuştur. Genetik çeşitliliğin azalmasına karşı önlemler Doğa, genetik çeşitliliğin korunmasında veya artmasında çeşitli yöntemlere sahiptir. Okyanus planktonlarında viruslar, genetik değişimlerin oluşması sürecinde katkıda bulunurlar. Planktonlara bulaşan okyanus virüsleri, kendi genlerinin yanı sıra diğer canlıların genlerini de taşırlar. Bir hücrenin genlerini taşıyan bir virüs, başka bir hücreye bulaşıp enfekte ettiğinde, bu hücrenin genetik yapısı değişir. Genetik yapının bu şekilde sürekli tazelenmesi, karmaşık ve öngörülmeyen çevresel değişikliklere rağmen, planktonların sağlıklı bir popülasyona sahip olmasını ve sürdürmesini sağlar.[8] Çitalar, nesli tehlike altında olan bir türdür. Son derece düşük bir genetik çeşitlilik ve bunun sonucu olarak düşük bir sperm kalitesi, çitalar için üreme ve hayatta kalmayı zor bir hale getirir. Çita yavrularının sadece % 5'i hayatta kalarak yetişkin olabilmektedir.[9] Yaklaşık 10.000 yıl önce, jubatus hariç, çitaların tüm türleri yok olmuştur. Bu türün popülasyonu, genetik çeşitliliğinin çoğunu yitirdiği büyük bir darboğaz yaşadı ve bunun sonucu, geride kalan bireyler, yakın akrabalarıyla veya aile fertleriyle eşleşmek zorunda kaldılar.[10] Ancak, kısa bir süre önce, dişi çitaların, her bir batında doğan yavrular için, birden fazla erkek çita ile çiftleştikleri keşfedildi. Dişi çitalar, bu anlamda, her bir çiftleşmede yeni yumurtalar oluşturabildiği uyarılmış ovülasyona maruz kalmaktalar. Bu şekilde, anne çita, birden fazla erkekle çiftleşerek tek bir batında doğmuş olan yavrularının genetik çeşitliliğini de artırmaktadır. [11] Genetik çeşitliliğin ölçülmesi Bir popülasyonun sahip olduğu genetik çeşitlilik, bazı basit ölçümlerle tespit edilebilir. Gen çeşitliliği, genom üzerindeki polimorfik lokusların oranıdır. Heterozigotizm, polimorfik lokuslara sahip olan bireylerin ortalama sayısıdır. Lokus başına alel sayısı da genetik çeşitliliği göstermek için kullanılır. Kaynakça 1^ a b "National Biological Information Infrastructure". Introduction to Genetic Diversity. U.S. Geological Survey. Retrieved 3/1/2011. 2^ Groom, M.J., Meffe, G.K. and Carroll, C.R. (2006) Principles of Conservation Biology (3rd ed.). Sunderland, MA: Sinauer Associates. Website with additional information 3^ Tisdell, C. (2003). "Socioeconomic causes of loss of animal genetic diversity: analysis and assessment". Ecological Economics 45 (3): 365–376. 4^ Study: Loss Of Genetic Diversity Threatens Species Diversity 5^ Genetic Diversity." National Biological Information Infrastructure. NBII. 16 Mar. 2008 www.nbii.gov 6^ "Introduction to Genetic Diversity." Cheetah Conservation Fund. 2002. 19 Mar. 2008 www.cheetah.org 7^ "Monoculture and the Irish Potato Famine." Understanding Evolution. Berkley University. 19 Mar. 2008 <evolution.berkley.edu> 8^ "Scientists Discover Interplay Between Genes and Viruses in Tiny Ocean Plankton". National Science Foundation. March 23, 2006. Erişim tarihi December 12, 2008 9^ Stephens, Tim. "Currents." University of California, Santa Cruz. 10 Aug. 1998. University of California. 19 Mar. 2008 www.ucsc.edu 10^ "Genetic diversity". Cheetah Conservation Fund. Retrieved December 12, 2008. 11^ Fildes, Jonathan (May 29, 2007). "Cheating cheetahs caught by DNA". BBC News. Retrieved December 12, 2008.

http://www.biyologlar.com/genetik-cesitlilik-1

Ekoloji Vize Soruları

1-)Ekosistem sınıflandırması ilk defa ........tarafından 5 temel gruba ayrlımıştır. Bunlar ..................dır. 2-)Megaekosistemler 5 gruba ayrılır.Bunlar.......................dir. 3-)Azot döngüsünün kırılma noktası..............................................dir. 4,5,6 sorular doğru yanlış soruları 7 ve 8 Test soruları.... 9-)Biyoçeşitlilik. Çevre Kanunu ve Erozyon kavramlarının yaşamla ilişkilerini açıklayınız. 10-)Kükürt döngüsünü çiziniz. Kükürt döngüsünün kırılma noktaları nelerdir? Açıklayınız.

http://www.biyologlar.com/ekoloji-vize-sorulari

Lepus europaeus (yaban tavşanı) hakkında bilgiye ihtiyacım var

Türkiye Yaban Tavşanının Bugünkü Durumu Türkiye zoocoğrafik konumundan dolayı palearktik bölgenin biyoçeşitlilik açısından en zengin ülkelerinden biridir. Türkiye’de böcekçiller (Insectivora), yarasalar (Chiroptera), tavşanlar (Lagomorpha), kemiriciler (Rodentia), deniz memelileri (Cetacea), yırtıcılar (Carnivora), tek toynaklılar (Perissodactyla) ve çift toynaklılar (Artiodactyla) takımına mensup 161 memeli türünün yaşadığı kaydedilmiştir [3,8]. Lagomorpha (Tavşanlar) takımı mensupları bugün dünyada Ochotonidae (Pikalar) ve Leporidae (Ada tavşanları ve yaban tavşanları) familyalarına ait 12 cins ve 91 tür ile temsil edilmektedir [4]. Dünya'daki 91 tavşan türünden 32’si yaban tavşanlarına aittir [4]. "Yaban tavşanı" terimi precocial (doğuştan tamamen kürklü, gözleri açık ve kendi başına hareket edebilen) yavrulara sahip tavşan türleri için kullanılır. Ülkemizde yaban tavşanları tek bir tür, Lepus europaeus(Avrupa kahverengi yaban tavşanı) ile temsil edilmektedir [5]. Yüksek uyum kabiliyeti ve bazı fizyolojik özellikleri nedeniyle yaban tavşanı karasal ekosistemlerde başarı ile yaşayabilmektedir [6,7] Vücut büyüklüğü ve birey sayısı bolluğu yaban tavşanını predatörlerin temel avı haline getirmiştir. Yaban hayatı elemanlarından sansar, gelincik, çakal, samur, kedigiller, tilki ve bazı yırtıcı kuş türleri yaban tavşanı ile beslenir [4]. Yaban tavşanı zookori yoluyla bitki yayılışında önemli rol oynar. Bu sayede Kenya’da 17 bitki türünün yayılış imkânı bulduğu kaydedilmiştir [1]. Yaban tavşanı en önemli av hayvanlarından biridir. Polonya'da her yıl 3.2 milyon olarak tahmin edilen populasyondan yaklaşık 700 bininin avlandığı kaydedilmiştir. Ayrıca yaban tavşanlarının bazen ekinlere, meyve bahçelerine ve genç orman ağaçlarına zarar verdiği kaydedilmektedir [10]. Avrupa’da Lepus europaeus populasyonlarının zayıfladığı ve populasyon yoğunluğunun çeşitli ekosistemlerde 0.1/ha’dan 3.4/ha’a kadar değiştiği belirtilmiştir [6]. Bu tür Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) kırmızı listesinde asgari endişe (LC) tür kategorisinde yer alan yaygın bir tür olmasına karşın son zamanlarda Avrupa’da populasyonların giderek azalması yaban tavşanının Bern Sözleşmesi (Avrupa'nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi)’nde Ek Liste III (Korunan Fauna Türleri )’e alınmasını gerektirmiştir. Yaban tavşanı, Lepus europaeus Norveç, Almanya, Avusturya ve İsviçre'nin Kırmızı Listelerinde tehlike altında veya tehlikeye yakın tür statüsünde yer almaktadır [11]. Bu türü tehdit eden faktörler arasında tarımsal alanların genişletilmesiyle meydana gelen habitat kayıpları, çeşitli salgın hastalıklar ve aşırı avlanma başta gelmektedir [2,13]. Türkiye’de populayonları giderek azalan yaban tavşanı için koruma ve yönetim planını ortaya koymak üzere bazı ekolojik özelliklerinin belirlenmesi bu araştırmanın esas amacını oluşturmaktadır. MATERYAL VE YÖNTEM Bu araştırma, Türkiye’nin çeşitli lokalitelerinde 2006 2011 yılları arasında yaban tavşanı ile ilgili yapılan gözlemlere ve bazı ekolojik kayıtlara dayanmaktadır. Arazide yaban tavşanı varlığını belirlemek için projeksiyon sayım metodundan yararlanılmıştır [9]. Bu metot gece araçtan projektör ile aydınlatılan alanda tavşanların çıplak gözle sayılması esasına dayanmaktadır. Sayımlar yaklaşık 50 ha'lık çalışma alanlarında gerçekleştirilmiştir. Arazide dışkı, yuva, ayak izi ile avcıların verdikleri bilgiler doğrultusunda tavşan varlığı tespit edilmiştir. BULGULAR VE TARTIŞMA Türkiye’de 2006-2011 yılları arasında gerçekleştirilen arazi çalışmaları ile elde edilen ekolojik veriler değerlendirilmiştir. Gece sayımlarında Düzce, Hendek (Sakarya), Mengen (Bolu), Trabzon, Giresun, Ordu, Bandırma (Balıkesir), Eşme (Kütahya), Akseki (Antalya), İmamoğlu (Adana), Kırıkhan ve Reyhanlı (Hatay)’da bir gecede en fazla bir yaban tavşanı görülebilmiştir. Ayrıca bu bölgelerde yaban tavşanı ile ilgili dışkı, yuva ve ayak izine nadiren rastlanmıştır (Şekil 2). Karadeniz'in bazı bölgelerinde (Akçakoca, Mengen, Korgan, Trabzon, Giresun) tarım arazilerinde kullanılan çeşitli kimyasallardan dolayı tavşan populasyonlarının önemli ölçüde zayıfladığı ve son yıllarda tavşana az rastlandığı tespit edilmiştir. Bu yüzden Doğu Karadeniz Bölgesinde Trabzon ve Artvin’in Şavşat ilçesinde yaban tavşanı avı tamamen yasaklanmıştır. SONUÇ VE ÖNERİLER Türkiye'de yaban tavşanının yok olma nedenleri bilinçsiz avcılık ve habitat daralmasıdır. Yüksek üreme potansiyelleri olsa da yaban tavşanları artık nadir olarak görülmektedir. Avcılara göre Türkiye’de son 10-15 yıl içerisinde yaban tavşanı sayısında belirgin bir azalma olmuştur. Tarım ürünleri için kullanılan katı gübre, pestisit ve herbisit ile tarım zararlısı olarak bakılan yaban domuzu ve porsuk gibi hayvanlarla mücadelede kullanılan kimyasalların (temik ve enderin gibi zehirler) yaban tavşanı populasyonlarının azalmasında doğrudan veya dolaylı olarak etkili olduğu düşünülmektedir. Özellikle yaban tavşanının çok nadir görüldüğü Akseki, Akçakoca ve Mengen'de ot ve böcek ilaçları ile zehirlerin aşırı şekilde kullanıldığı belirlenmiştir. Tarım alanlarını genişletme çalışmalarıyla meydana gelen habitat kayıpları da yaban tavşanı populasyonlarını olumsuz şekilde etkilemektedir. Biyolojik çeşitlilik açısından Türkiye’deki yaban tavşanının ve diğer yaban hayatı elemanlarının korunması için bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunun için türün habitatıyla birlikte korunması ekosistem bütünlüğü bakımından önemlidir. Türkiye’de av yasağına rağmen kaçak avlanmanın önüne geçilememiştir. Bununla ilgili denetimin daha etkili olarak yapılması gerekmektedir. Herbisit ve pestisitlerin yeterli dozlarda kullanılması ve gereksiz kimyasalların kullanımına izin verilmemesi çevre kirliliği açısından önemlidir. Türkiye’de yaban hayatı için son derece önemli olan ve Avrupa ile Afrika’da tavşan ölümlerine neden olan Tularemi’nin Türkiye’deki durumu öncelikli araştırma konularından biri olmalıdır. Tavşan populasyonlarının hangi olumsuz etkilerden hangi oranlarda nasıl etkilendiğinin bilimsel olarak tespit edilmesinden sonra daha sağlıklı bir koruma ve yönetim planının hazırlanması mümkün olacaktır.İnsan aktivitesi nedeni ile hızla azalan ve önemli gen kaynaklarımızdan biri olan yaban tavşanında genotiplendirme çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar Türkiye yaban tavşanının filogenisi ve populasyon genetiği hakkındaki bilgi noksanını gidereceği gibi türün taksonomik durumuna açıklık getirmeye de imkân verecektir. KAYNAKLAR [1] Agnew ADQ, Flux C. 1970. Plant Dispersal by Hares (Lepus capensis L.) in Kenya. Ecology. 51 (4): 735-737. [2] Alves PC, Ferrand N, Hackländer K. 2008. Lagomorpha Biology. Springer-Verlag Berlin Heidelberg, Hollanda. [3] Bora MM. 2005. Sürdürülebilir Avcılık İçin Temel Eğitim Kitabı 1. Cilt. Eğitim Yayınları. Ankara. [4] Chapman JA, Flux JEC. 2008 Lagomorpha Biology: Evolution, Ecology, and Conservation. Springer-Verlag Berlin Heidelberg. [5] Demirbaş Y, Aşan N, Albayrak İ. 2010. Cytogenetic study on the European brown hare (Lepus europaeus Pallas, 1778) (Mammalia: Lagomorpha) in Turkey.Turk. J. Biol. 34: 247-252. [6] Flux JEC, Angermann R. 1990. The hares and jackrabbits. 61-94, in: Rabbits, Hares and Pikas. Status Survey and Conservation Action Plan, IUCN/SSC Lagomorph Specialist Group (Ed: by Chapman JA. Flux JEC). Gland, Switzerland, 1-168. [7] Hirakawa H. 2001. Coprophagy in leporids and other mammalian herbivores. Mammal Rev. 31 (1): 61–80. [8] Kiziroğlu İ, Turan L, Adızel Ö, Sertoğlu M, Erdoğan A, Sert H. 2010. Ekolojik Avcılık (Fotosafari) Eğitimi. Gökçe Matbaacılık. Ankara. [9] Klansek E, Vavra I. 1993. Besatzermittlung und Bejagungsplan beim Feldhasen. ÖsterreichsWeidwerk. 93: 48-49. [10] Nowak R. 1999. Walker's Mammals of the World. Sixth Edition. The Johns Hopkins University Press, Baltimore and London. [11] Reichlin T, Klansek E, Hackländer K. 2006. Diet selection by hares (Lepus europaeus) in arable land and itsimplications for habitat management. Eur. J. Wild Res. 52: 109-118. [12] Sert H, Suchentrunk F, Erdoğan A. 2005. Genetic diversity within Anatolian brown hares (Lepus europaeusPallas, 1778) and differentiation among Anatolian and European populations. Mammalian Biology. 70 (3): 171-186. [13] Smith RK, Jennings NV, Harris SA. 2005. Quantitative analysis of the abundance and demography of European hares (Lepus europaeus) in relation to habitat type, intensity of agriculture and climate. Mammal Review. 35 (1): 1-24. [14] www.iucnredlist.org/apps/redlist (2010).   Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Takım: Lagomorpha(Tavşanımsılar) Familya: Leporidae(Tavşangiller) Cins: Lepus Tür: L. europaeus Bayağı tavşan (Lepus europaeus), tavşangiller (Leporidae) familyasından boyu 70 cm'ye varabilen ve kısa mesafede çok hızlı koşabilen bir tavşan türü. Ağırlığı 2-7 kg. arasında değişir. 10 cm. kadar bir kuyruğu olur. Türkiye’deki bayağı tavşanlar, Avrupa’dakilerden biraz daha küçüktür. Kulakları çoğu kez arka ayakları kadar, bazen daha uzundur. Kulaklarını etrafa çevirebilirler. Yılda iki kez kıl değiştirirler. Yazın kahverengi ya da kahverengimsi gri, kışın daha açık ya da beyaz olurlar. Ortalama ömürleri 10-12 yıl kadardır. Otluk, ormanlık ve açık arazilik yerlerde, bataklık çevrelerinde ve 1500 m.’ye kadar dağlarda yaşarlar. Küçük toprak oyukları ve çalıların altına yerleşirler. Orta ve (İber Yarımadası hariç) Güney Avrupa’dan, Çin’e kadar görülebilen bayağı tavşan, Türkiye’nin her bölgesinde boldur. Ancak kısa aralıklarla (ve gözleri açık olarak) uyurlar. Genelde yalnız yaşamakla birlikte hem cinslerine karşı hoşgörülü davranırlar. Sürekli kullandıkları patikaları yanak ve anal bölgelerindeki salgı bezlerini kullanarak işaretlerler. Yazın yeşil bitkiler, mantarlar, meyveler, kışın ağaç kabukları ve kuru bitkileri yerler.Genellikle bitki kökleri ve bitki yumruları ile beslenirler.Ayrıca karpuz kavun gibi meyveleri ve köklerini çok severler.Ve de taze ot ve bitkilerle beslenirler. Hamilelik süreleri 40 gündür. Yılda en az 2-3 en fazla 5-6 defa dogururlar. İlk dogruşların da 1 ayda doğranlarda vardır. Yavru dogduktan sonra ilk 1 hafta insan eliyle ellenirse annesi kıskanır ve öldürür 1 haftayı tamamlayan yavrular ele alına bilir. Tavşanlar genellikle ot yer ama agaç yaprakları agaç kabuğuda yerler. Ayrıca yerlerinin sıcak olması, temiz olması, yaşadıkları alanın büyük olması, yiyeceğin bol olması gibi etmenler sağlıklarında ve doğurğanlıklarında etkili olur. Yavru sayıları doğum yıllarına paralel artış gösterir. Yavrular gözleri kapalı ve tüysüz doğarlar. 4.günde tüylenmeye başlarlar. 1.haftası doldurduğunda gözleri açılmaya başlar ve gözlerinin tamanen açılması 12.gününü bulur. Yuvadan dışarıya çıkmaya 3.haftadan sonra başlarlar. Anne yavrularını göz önünde emzirmemeye dikkat eder. Doğumdan önce birkez daha çiftleşen dişilerde, üst üste gebelik görülür. Erkekler, dişiler için kavga ederler. Yaban tavşanı evcillere göre çok daha saglıklı ve dayanıklıdır, evciller hazır beslenip bütün gün kafeste dururken, yaban tavşanı tam bir atlet ve bir maraton koşucusu gibidir, çünkü doğa ona bu kabiliyeti (koşuculuğu) vermiş Tavşan yumuşak postunun altında kaslarla örgülüdür Yetişkin tavşanın uzunluğu 70-75 cm, ağırlığı da 6 kg kadar ulaşırBu hayvanın en belirgin uzvu kulaklarıdır 10-14 cm kadar ulaşırlar ve gayet haraketlidirler Kulaklar dıştan ince bir tüy, içten ise daha ince bir tüy örtüsü ile kaplıdır, taa ki sade deri kalana kadar Kulak rengi tavşanın rengiyle aynidir, kış günleri biraz daha gri olur Kafatası biraz uzun ve yanlardan hafif dar, gözler biraz büyük , biraz çıkık, kadın blüzunun düğmeleri gibi, ve biraz yanda bulunurlarGöz rengi kahvarengi sarı, turuncumsu Bazı araştırmacılara göre tavşanın gözleri, yan tarafını çok iyi görebilir, hareketli nesneleri de iyi görebilir, hatta hava kararırken de iyi görür ama tam direkt, önünü pek iyi göremez İşitme duyusu mükemmeldir Tavşanda, sanki bunun bilincinde, sık, sık, durur ve seslenirBöyle zamanlarda kafasını kaldırır, kulakları diker ve donup kalır Çok endişeliyse arka ayak üzerine kalkar ve yüksekten dinler, kafasını çevirerek Tavşanın mükemmel kulakları sadece ses algılamak için değil, ayni zamanda Afrika filinin kulaklarının görevini de yaparlarKulaklar kılcal damarlarla donatılmıştır ve çok şıcak havalarda onları hafif dik tutarBöylelikle kulaklar, araba radyatörünün gördüğü görevi görürlerÇok hızlı koşarken de kulaklar ayni görevi görürler, tavşanı, hararet yapmaktan korurlarÖn ayakalrı arkalara göre, kısa ve patilerinde 5 (parmak) vardır, arka ayaklarında ise 4 (parmak) vardır, ön ayak izleri arkalardan 3-4 kat daha küçüktür Koşma esnasında tavşanın güçlü arka ayakları ön ayakların önüne geçip büyük bir güçle onun ileri zıplatabiliyorTavşan mükemel bir hızla koşabilir, bu hız saatte 60-70 km kadar çıkabilir Genelde sırt rengi grı ve ya kahverengi sarıdır Tüy altta gridir ve ucuna dogru sararır gibiEn alttaki tüy gridirKarın altı beyaz ve ya kirşi beyazdır Yaz günlerinde rengi daha çok kurumuş otlara benzeyip daha sarıya bakar, kış günlerinde ise daha gridirTavşanlar senede iki kez tüy değiştirir, ilkbaharda ve sonbaharda Kuyruğu çok kısadır -10cm altında, puftur, üstten siyah, alttan beyazdır Yaban tavşanı poligamdır Çiftleşme zamanında büyük gruplarda toplanırlar ve erkekler, aralarında acımasız savaşlar verirler dişiler için Arka ayak üzerine kalkıp biri birine patilerinle ve tırnaklarıyla vurarlar, bu çekişmelerde ağır yaralı ve ya ölü olmaz Tavşanlar , çftleşmeden, 45-48 gün sonra doğururlar , yavrular doğar doğmaz, koşabilir, işitirler, buna karşın, evcil tavşanlar doğar doğmaz duymaz görmez, koşamaz Yaban tavşanı senede dört kereye kadar yavrulayabilir, bir seferde 2-3 ve ya 3-5 bazen daha da fazla yavrularlarYumuşak kış aylarında, çiftleşme maratonu ocak ortasında dahi başlayabilir Yavrular çok dikatlidirlerGün boyu, içgüdüsel olarak yatarlar ve kıpırdamazlar, böylelikle yırtıcı hayvanlar onları daha zor bulabilirlerÇabuk büyürler ve 6- aydan sonra çiftleşmeye hazırdırlar Böylelikle bu hayvan hayatta kalabiliyor, çok düşmanı olmasına rağmen Yaban tavşanı bu gün bütün Avrupa kıtasında bulunur, kuzeyde taa kutuplara kadar bulunur Güneyde, Kuzey Afrikaya kadar bulunurlarAsya Kıtasında Kazakistana kadar bulunurlar Tavşan akşamları aktiftir,sabaha karşı yatar ve bütün gün dinlenirBu gizlenmeler tavşanlar için olağandır ve onların yaşama şansını büyük ölçüde artırırYatağı birkaç santimetre derin olmasına rağmen, tavşan orada çok iyi gizlenirKedi gibi kendini bu çukura bırakır, bu (akıllının) kulakları sırtına dogru yaslıdır ve sadece tehlike anında onları dikerBu pozisyonda ayakları altına topludur ve onu bu şekildeyken, kopoy bile kokusunu zor alır Sırtı gri sarı ve yapraklarla güzel birleştiği için, yırtıcı kuşlardan da korunabiliyorlar Tavşan yalnız yaşar ve bölgeyi çok iyi tanır,bu bölgede birkaç tane yatak yapar ve tehlike anında ondan, onda değişir. Yağmurlu havalarda tavşanlar ormana ve ya çalılıklar arasına saklanırlar, orada kuruluğa yatarlar ve yağmurun dinmesini beklerler, ondan sonra eski yerlerine dönerler Yaban tavşanı vejetaryandır Onun yiyecek mönüsünde otlar, yonca ve yeni bitmiş buğday vardırYulafa , yere düşmüş meyvelere baylırlarAkşamları tavşan yemek bulmak için, belirlenmiş patikaları kullanır , sabah geri dönüşte ayni yolu kullanır ama yatmadan önce birkaç var gel yapar ki, onu izleyenler olursa onu bulamasın Yeterince taze ot bulamazsa tavşan yaprak, taze filiz ve çalılıklardan da otlayabilirKış aylarında ağaç kabuklarını da kemirirler, hayatta kalabilmek için Tavşanın her yerde bulunduğu için onun yatacağı yeri kestirmek zor, yine de tarlada yatacağı yerler, otlu, rüzgar almayan, küçük çalılıklar, ekili bağ araları, gibi yerlerde onu bulabiliriz Yaban tavşanı yaban besin tablosunda neyazık ki en altta yer alıyorHavadan onun düşmanları baykuşlar, atmacalar, doğanlar ve şahinlerKaradan ,kurtlar genelde kış aylarında karın çok olduğunda onları rahatlıkla yakalayabilirler, tilkiler, çakallar, yaban kedileri ve porsuklar Bir yaban tavşan yavrusu eğer sağ kalır ve onu bir yırtıcı hayvan parçalamaz, bir avcı vurmaz,bir biçerdöver onu yutmaz ise bu tavşan 10 yaşına kadar yaşayabilir ama bu olasılık binde birdir

http://www.biyologlar.com/lepus-europaeus-yaban-tavsani-hakkinda-bilgiye-ihtiyacim-var

Türkiye’nin Ekolojik Varsıllıkları Nelerdir

Tarihsel süreç içerisinde doğadan avcılık ve toplayıcılık ile yararlanan insanoğlunun doğayı kullanma eylemi zamanla biçim ve boyut değiştirmiştir. Gereksinme ve isteklerini süreç içerisinde doğadan tam olarak karşılayamayan insanoğlu yine “doğayı kullanarak ya da eşanlamlısı tüketerek” fayda yaratmaya çabalamıştır. Üretim olarak karşımıza çıkan bu süreç içerisinde insanoğlu doğayı ve doğal varlıkları alabildiğince kullanma/tüketme eğilimine girmiş; bu eğilim yalnızca doğal varlıkları değil, aynı zamanda ekosistemleri de tehlikeli bir sürecin eşiğine getirmiştir. Yenilenebilir ancak sonlu varlıklar olan ekosistemler de, bu üretim ve tüketim artışından olumsuz olarak etkilenmiş ve etkilenmektedirler. Türkiye yersel konumu ve yeryüzü biçimleri ile ekolojik koşulların, dolayısıyla da doğal varlıkların hem yatay hem de dikey olarak son derece değişken olduğu ender coğrafyalardan biridir . 778 milyon dönüm yüzölçümüne sahip olan Türkiye’de, yaklaşık 230 milyon dönüm bitkisel üretim; 212 milyon dönüm ormancılık ve 124 milyon dönüm de hayvancılık etkinlikleri için kullanılmaktadır. Ortalama 504x109 m3/yıl olduğu hesaplanan yağışın %37’si yüzeysel ve %8’i de yer altı suyu olarak karasal çevrime girebilmektedir[9]. Bu verilere göre Türkiye su sıkıntısı çekmeye aday ve kurak/yarıkurak iklime sahip bir ülkedir. Türkiye’de 8300 km deniz kıyısı, 9000 km de ada kıyısı bulunmakta ve bu kıyı uzunluğuna oldukça özgün ekolojik koşullara sahip göl ve göletlerin de katılması gerekmektedir. Denizden yüksekliği 5000 m’den fazla bir(Ağrı dağı); 4000-4999 m arasında üç(Buzul, Uludoruk ve Süphan); 3000-3999 m arasında 103; 2000-2999 m arasında 133 ve 1000-1999 m arasında olan da 81 dağ bulunmaktadır[9]. Yüzey genişliği 8900 km2 olan 48 göl, 3300 km2 olan 60 dolayında gölet, yaklaşık 636 km2 genişliğinde 157 ada ve 400 dolayında da sulakalan ülkemiz topraklarında yer almaktadır. Yağış miktarları ise 2300 mm olan ve en çok yağış alan Rize’den, 325 mm ile en az yağış alan Konya Ovasına kadar çeşitlilik göstermektedir. Bu değişkenlik yenilenebilir doğal varlıkların, yani tarım yapılabilir arazilerin, otlakların, ormanların, tatlı ve tuzlu su varlıklarının niceliği, niteliği ve yersel dağılımı ile biyoçeşitlilik düzeyi üzerinde belirleyici olmuştur. Örneğin ülkemizde yaklaşık 95000 bitki türü bulunmakta; bunların yaklaşık 3000 tanesi endemik tür sınıfına girmektedir. Bu türlerden 1700 kadarı ender görülmekte, 200 kadarı ise yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Öte yandan, ülkemizde otlak olarak kullanılan alanların toplam genişliğinin 21 milyon ha olduğu öne sürülmektedir. Bu alanların yalnızca %14’ü I-IV. sınıf arazilerde bulunmaktadır. Bir hektardaki bir otlakta ortamla kuru ot verimi 300-600 kg ve bu otların içinde iyi nitelikli yem bitkisi oranı ise %5-10 arasında değişmektedir. Genişliği 1 milyon ha’ı aşan 300 ve 100 ha’ı aşan da 80 dolayında sulakalan bulunmaktadır. Türkiye’de rastlanan 400 kuş türünden yaklaşık 250’si göçmen özelliğindedir. Ekolojik koşulların çeşitliliği, hayvansal canlıların hem sayı hem de tür olarak oldukça değişiklik göstermesine yol açmaktadır. Ülkemizde şimdiye kadar 120 bin dolayında omurgasız hayvan türü belirlenmiştir. Bu türlerden 20 bin kadarı yalnızca ulusal sınırlarımızda yaşamaktadır[9]. Diğer yandan 21.2 milyon ha olduğu öne sürülen orman varlığının yarısının verimsiz yapıda olduğu ve 1970 yılından bu yana 1 milyon ha genişlediği belirtilmektedir [10]. Orman ağacı ve ağaççığı yönünden de ülkemiz eşine az rastlanır bir çeşitliliğe sahiptir. Örneğin ormanlarımızda doğal olarak yetişen beş çam, dört göknar, yirmiye yakın meşe, on akçaağaç, yirmiüç söğüt, dört kavak, iki kayın, iki gürgen ve beş huş türü bulunmaktadır. Sonuç olarak Türkiye değişik iklim kuşakları, dağ-deniz konumlarının yatay ve dikey farklılıkları ve buna bağlı olarak bitki ve hayvan varsıllığı yönünden nerdeyse yeryüzünün en özgün ekolojik ve biyolojik çeşitliliğine sahip bulunmaktadır. Ancak buradaki en büyük sorun, bu çeşitliliğin farkında olmamak, yanlış algılamak ve önemini kavramamaktır. Orman Ekosistemi Ormanlar birbirleriyle, yönü ve şiddeti zamana ve ortama göre değişik ilişkiler içinde bulunabilen, sonsuz sayıda alt sistemden oluşmuş, canlı sistemlerdir(ekosistem). Ormanlar, varlığı ve yokluğu ile nitelik ve niceliği cins, tür, sınıf ayrımı yapılmaksızın, tüm canlıları etkileyebilen doğa parçasıdır. Ormanlar doğrudan ve dolaylı etkileri, doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmesi herhangi bir mülkiyet biçimi ve sınırıyla sınırlandırılamayan oluşumdur. Dolayısıyla, ormanlar, tüm canlıların ve bu arada da tüm insanların ORTAK varlıklarıdır[11]. Orman ekosisteminin canlı bileşenleri otsu ve odunsu bitkiler, hayvanlar ve ayrıştırıcılar(bakteriler, mantarlar, solucanlar, vd); cansız bileşenleri ise toprak, su, kayaç, iklim, arazi ve benzerleridir Yasalarımızda ve büyük çoğunlukla ormanlar ise “ağaç ve ağaççık topluluğu” olarak tanımlanmaktadır. Yürürlükteki 6831 sayılı “Orman Yasası” nın 1. maddesine göre de “tabii olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları yerleriyle birlikte” orman sayılmaktadır. Bu türden tanımlar, ormanın yalnızca ağaç ve ağaççıklar öğesini öne çıkarmaktadır. Oysa, ormanı yalnızca ağaç ve ağaççıkların rastgele bir araya geldikleri ya da getirildikleri topluluklar olarak algılamak, yaşamsal önemde eksiklik ve yanlışlıklara yol açabilmektedir. Ormanı ekosistem olarak algılayıp kabul etmemek beraberinde pek çok sorunu getirmekte, ormanların yönetilme biçim ve süreci yönünden de yaşamsal önemde ilkelerin yanlış olarak benimsenmesine dayanak oluşturmaktadır. Örneğin bu sorunlardan biri ormanlarımıza ilişkin verilerde kendini göstermektedir. OGM verilerine göre[10], 21.2. milyon ha ormanlık alanın yaklaşık % 50’sini bozuk(verimsiz), %50’sini ise verimli ormanlar oluşturmaktadır. Ormanlarımızın % 54’ü iğne yapraklı(çam, göknar, ladin gibi), % 46’sı ise geniş yapraklı(meşe,kayın, kızılağaç gibi) ağaç cinslerinden meydana gelmektedir. Ancak, ağaç varlığı ile ilgili bilgiler yalnızca çamlarda tür düzeyinde sayısallaştırılmaktadır. Bu nedenle, diğer ağaç ve ağaççıkların “tür” varlığını yer, alan ve nitelik gibi özellikleriyle belirleyebilme olanakları son derece kısıtlı kalmaktadır. Çünkü, ülkemizde orman envanteri çalışmaları sırasında yalnızca ağaç varlığıyla ilgili bilgiler(alan genişliği, hammadde odun varlığı ve verim gücü gibi) üretilmektedir. Buna karşılık, ağaççıkların yanı sıra, otsu bitkiler ve yabanıl hayvan envanteri hiç yapılmamaktadır. Oysa ekolojik olarak çok hassas bir konumda bulunan Türkiye doğası, iklim ve toprak yapısındaki çeşitlilikten kaynaklanan önemli bir biyolojik zenginliğe sahiptir[12]. Ormanların yanlış algılanış biçimi sonucunda, dünyada kişi başına düşen ortalama orman alanı 0.80 ha iken, ülkemizde bu oran 0.35 ha kadar olmaktadır. Bunun dışında Türkiye kara yüzeyinin yaklaşık % 90’ında erozyon tahribatı bulunmakta; bu oranın yaklaşık %80’inde erozyon “şiddetli” ve “çok şiddetli” düzeyde hüküm sürmektedir. Bundan dolayı ülkemiz her yıl büyük kısmı orman ve diğer bitki örtüsünün yok edilmesinden kaynaklanan yaklaşık “1.4 milyar ton” verimli toprağını yağışlarla ve taşkınlarla göllere ve denizlere sürükleyerek yitirmektedir. Ormanların içinde ve bitişiğinde yerleşik 20430 köyde, yaklaşık 7,5 milyon insan yaşamakta[10]; bu insanlar geçimlerini çevrelerindeki ormanlardan sağlamaktadırlar. Bu geçim sağlama etkinliği sırasında her yıl ortalama 15600 ağaç kesme, 6300 hayvan otlatma suçu işlenmektedir. 23500 dönümü tarlaya ve 6200 dönümü de yerleşim alanlarına dönüştürülerek ormansızlaştırılmaktadır. Ayrıca her yıl ortalama 2000 orman yangını çıkmakta ve yaklaşık her yıl 150 bin dönüm orman yanmakta/yakılmaktadır. Ortalama 18 milyon ton odun yakacak olarak kullanılmakta; bunun % 67’si yasadışı yollarla sağlanmaktadır[11]. Yalnızca ormansızlaşma ve orman varlığı azalmamakta, aynı zamanda biyolojik çeşitlilik hızla kaybolmaktadır. Geleceği tehlike altında olan türlerin toplam tür varlığına oranı Avrupa ülkelerinde %3,8 iken Asya-Afrika ülkelerinde %31 ve Güney Amerika ülkelerinde %16,6 düzeyine erişmektedir. Onca uluslararası anlaşmaya, giderek yaygınlaşan bunca duyarlılığa karşın, Dünyadaki ormansızlaşma sürmekte ve ormansızlaşma hemen hemen yalnızca geri kalmış ülkelerde yaşanmaktadır. Üstelik bu süreç büyük ölçüde uluslar arası ormancılık, hayvancılık ve tarım tekellerinin destekleri, en azından yönlendirmesiyle gerçekleşmektedir. Ülkemizde de durum pek farklı görünmemektedir. OGM kaynakları aksini söylese de, devlet ormanı sayılan alanların genişliği 1950’den günümüze 1,4 milyon ha azalmıştır. Başta orman sayılan alanların tanımlarının değiştirilmesi olmak üzere, çok sayıda hukuksal düzenlemeyle belirli alanlar orman dışına çıkarılmıştır. Mülkiyet düzeni değiştirilmeden, örneğin Orman Kanunu’nun 16, 17, 18 ve 115. maddeleri ile 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca verilen izinler ve irtifak hakları da devlet ormanı sayılan alanların azalmasına yol açmış/açmaktadır. Özellikle son yıllarda maden kanununda yapılan değişiklikler, ormanların üzerindeki önemli yasal baltalardan biri olma özelliği göstermektedir. Tüm bu düzenlemeler kadastro çalışmalarının henüz bitirilmediği, arazi kullanım planlamasının yapılmadığı, ayrıntılı veri/bilgi tabanının bulunmadığı, geçerli arazi mülkiyet ya da kullanım belgelerinin olmadığı bir Türkiye’de yoğun karmaşaya yol açmış ve olan “ormanlarımıza” olmuştur. Söz konusu hukuksal düzenlemelerin yol açtığı belirsizlik ve özendirici tutumlar, başta orman yangınları olmak üzere ormanlara çeşitli biçimlerde zarar veren eylemleri arttırmıştır. 1950’den günümüze değin yaklaşık 2 milyon ha orman ekosistemi yanmış ve 300 bin ha orman ekosistemi de tarım alanına ve yerleşme yerine dönüştürülmüştür. Antalya, Balıkesir, Çanakkale, Muğla, Trabzon, Giresun ve İzmir Orman Bölge Müdürlükleri sınırları içindeki orman alanı genişliği 335 bin ha azalmıştır[11]. Genelde doğanın ve çevrenin özelde ise ormanın yanlış ya da tekdüze algılanması sonucu aşırı gübreleme ve bilinçsiz kimyasal ilaç kullanımı artmakta, bundan dolayı da hem toprağımız hem de su kaynaklarımız kirletilmektedir. Aşırı ve bilinçsiz sulama ile topraklarımız tuzlanmakta, dolayısıyla bitkisel üretimimiz azalmaktadır. Kurak geçen yıllarda yer altı suyuna aşırı yüklenilmesi yer altı suyuna deniz suyunun karışmasına yol açmaktadır. Uygulanan son ekonomik programlarla üretici tembelliğe ve üretimsizliğe teşvik edilmektedir. Su havzaları ve ormanlarımız yapılaşmaya açılarak talan edilmeye çalışılmaktadır. Tüm bunların sonucunda Toprak-Su ve Bitki kaynaklarımız ile bu kaynaklar arasındaki ilişki düzeni giderek bozulmakta ve hatta geri dönülmesi mümkün olmayan bir sürece doğru gidilmektedir. Ormanı bir ekosistem olarak algılamamanın bir sonucu olarak siyasal İktidarlar Anayasanın ormanlarla ilgili 169. ve 170. Maddelerinde köklü değişiklikler yapmak istemekte, Kızılağaçlar ile aşılı kestaneliklerin orman alanı dışına çıkarılması için çaba harcanmakta ve buradan gelir ya da rant sağlanmaya çalışılmaktadır. Tüm bu doğa-çevre ve ormanı olumsuz etkileyen gelişmeler, doğanın ya da ekosistemin büyük çoğunluk tarafından hatta ormanı ekosistem olarak algılamaları gerekenler tarafından yapılmaktadır. Oysa orman ekosistemi bitki, toprak ve su dengesinin kırsal alandaki sosyal istikrarın, barajların uzun ömürlü olmasının ve gıda güvenliğinin temel sigortasıdır. Ormanlar ekonomi bakımından önemli kalkınma aracıdır. Ormanların sürdürülebilirliğinin sağlanması, kaynağın akılcı kullanılması ve geliştirilmesi özellikle gelişmekte olan ülkeler için oldukça önemlidir. Özellikle son yıllarda kendini hissettiren iklim değişiklikleri tüm dünya ülkelerine doğaya verilen zararın ve ormanların yararlarıyla bunu korumak ve geliştirmek için neler yapıldığının üzerine düşünülmesi gerektiğini fark ettirmiştir. Bu nedenle ormanla ilgili sosyo-ekonomik ve çevresel faydalarla istatistiki gerçeklerin bilinmesi uzağı gören, tutarlı ve dengeli kalkınmayı hedefleyen ülkeler için oldukça önemlidir. Bu açıdan bakıldığında 21.2 milyon hektarlık orman kaynaklarımız tarihi gelişim sürecinde bilinçsiz, düzensiz, aşırı ve plansız faydalanmalar sonucu fiziksel ve genetik açıdan tahrip olmuştur. Bitki toprak su dengesi bozulmuş, zengin flora-fauna biyolojik çeşitliliğimiz azalmış, odun arz açığı yanında sel, heyelan, çığ ve toprak erozyonu gibi doğal afetler sosyal yaşamı tehdit eder dereceye gelmiştir. Giderek bozulan ekolojik sistemin dengelenmesi ve korunması açısından ormanlar önemli rol oynamaktadır. Gelişen sanayi/teknoloji ve çevrenin bilinçsizce kullanılması evrenimizdeki dengenin bozulmasına neden olmuştur. Ancak bozulan bu sistemde ormanların gördüğü zararlar da azımsanmayacak kadar fazladır. Ormanların tahribatı genel anlamda insan kaynaklı olup çok az bir kısmı doğal nedenlerden ileri gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-ekolojik-varsilliklari-nelerdir

<b class=red>Biyoçeşitlilik</b> Ekonomisi Paneli

Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli

Müsteşarımız Prof. Dr. Lütfi Akca, Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli'nin Açılışını Yaptı…Müsteşarımız Prof. Dr. Lütfi Akca, Bakanlığımızda düzenlenen Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli'nin açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye'nin biyoçeşitlilik açısından zengin ve şanslı bir ülke olduğunu belirterek, Bakanlık olarak bu zenginliğin korunması için çalıştıklarını” söyledi. “Nuhun Gemisi Veri Tabanı'na, bugüne kadar yaklaşık yarım milyon veri girildiğini ve bu verilerin ilgili uzmanlarca sürekli güncellendiğini aktaran Akca, doğa koruma faaliyetlerinin ise alan ve tür koruma olarak iki ana eksende sürdürüldüğünü” anlattı. “Bakanlığımızın şu ana kadar ilan ettiği 321 koruma alanı bulunduğunu hatırlatan Müsteşarımız Akca, bunların 40'ının milli park statüsünde olduğunu, bu sayının önümüzdeki süreçte 55'e çıkartılmasının planlandığını bildirdi. Türkiye'de karasal sulak alanların yüzde 30'unun koruma altına alındığını belirten Akca, bu konudaki dünya ortalamasının ise yüzde 17 olduğunu” ifade etti. “Bugünkü hesaplamalara göre dünya ekonomisinde, yaklaşık 16 ila 54 trilyon dolarlık bir biyoçeşitlilik ekonomisi bulunduğuna işaret eden Akca, sanayideki gelişme ve nüfus artışı sonucunda ciddi bir çevre kriziyle karşı karşıya kalındığını kaydetti. Bunun sonucunda, sürdürülebilir kavramının ortaya çıktığını anımsatan Akca, sürdürülebilir kalkınmanın bir aracı olarak da yeşil ekonomi ve büyümenin gündeme geldiğini, daha az karbondioksit üreten ekonomik yöntemlerin araştırılmaya başlandığını” söyledi.Akca, ''Gelecekte, bugün nasıl, 'Ne kadar karbondioksit üretiyorsun' diye soruluyorsa muhtemeldir ki ekonomin ne kadar yeşil diye sorulacak'' ifadesini kullandı. ''Ülkemizde doğa korumadaki algıyı değiştirmek istiyoruz'' Genel Müdürümüz Ahmet Özyanık ise Türkiye'nin biyokıymetlendirmesini yapmak istediklerini vurgulayarak, Türkiye'nin bilinmeyen, görülmeyen ve kıymetlendirilemeyen varlıklarını ortaya çıkartmayı amaçladıklarını dile getirdi.Doğa koruma faaliyetlerinin, çoğu zaman ekonominin engeli olarak algılandığını belirten Özyanık, oysa ki doğanın ve biyolojik çeşitliliğin korunmasıyla hem ülkelerin ekonomik refahının artacağını hem de sosyal refahın gelişeceğini vurguladı. Dünyadaki bütün bilimsel çalışmaların da bu durumu desteklediğini kaydeden Özyanık, Türkiye'de biyoçeşitlilik çalışmalarının herhangi bir dış destek alınmadan, Türk uzmanlarca gerçekleştirildiğini anlattı. Evrensel bilgi kaynaklarından faydalanarak, ülkeye özgü bir çalışma ortaya koymanın ve elde edilen verilerin siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve kamu kurumlarınca değerlendirilerek kullanılmasının, biyoçeşitlilik ekonomisi çalışmalarının hedefini oluşturduğuna işaret eden Özyanık, ''Biz bunun neticesinde başka bir şey yapmak, ülkemizde doğa korumadaki algıyı değiştirmek istiyoruz. Eğer doğa korumanın ekonomiye katkı sağladığını düşünürsek ve buna inanırsak, doğayı ve biyoçeşitliliği daha fazla koruruz'' diye konuştu. Konuşmaların ardından Müsteşarımız Lütfi Akca, Genel Müdürümüz Ahmet Özyanık ve DSİ Genel Müdürü Akif Özkaldı, 4. Türkiye Yaban Hayatı Fotoğraf Yarışması Sergisi'nin açılışını yaptı. Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli’nin açılışında birer konuşma yapan Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanı Ayhan Çağatay ve Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığı Araştırma Şube Müdür V. Adem Bilgin “Doğa Korumanın Ekonomik Sisteme Entegrasyonu İçin İlgi Gruplarının Eğitimi ve Kılavuz Oluşturma Projesi” nin  hedefleri, maksatları ve proje çıktıları konusunda katılımcıları bilgilendirdi. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-ekonomisi-paneli

Uludağ Milli Parkı Biyolojik Çeşitlilik İşbirliği Protokolü İmzalandı

Uludağ Milli Parkı Biyolojik Çeşitlilik İşbirliği Protokolü İmzalandı

Uludağ Üniversitesi Rektörlük Binası Toplantı Salonunda Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Kamil DİLEK ile Bölge Müdürümüz Yahya GÜNGÖR arasında Uludağ Milli Parkının tanıtımı, sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi, Uludağ Milli Parkında bilim dünyasına ve Doğa Turizminin hizmetine sunulması maksadıyla endemik bitkilerin yoğunlaştırılarak yetiştirileceği, endemik türlerin yer aldığı Botanik Bahçesinin yapımı ve Biyolojik Çeşitlilik Merkezi ile ilgili İşbirliği Protokolü imzalanmıştır. Bugüne kadar 1320 bitki türünün tespit edildiği, bunlardan 33’ ünün Uludağ endemiği olmak üzere toplam 171 endemik türe ev sahipliğini yaptığı Uludağ bu protokol ile Uludağ’da yetişen ve populasyonları tehlike altında olan bitki türlerinin (başlıca endemik ve nadir) korunacağı ve nesillerinin devamıyla bilim dünyasına katkı sağlanacağı doğal bir Botanik Bahçesinin Uludağ Milli Parkı Kirazlıyayla ve Çobankaya Günübirlik Kullanım Alanlarında yapılması ve Uludağ Milli Park Girişindeki İdare ve Ziyaretçi Merkezinde Uludağ Biyoçeşitlilik Merkezi’nin oluşturulması ve işletilmesi sağlanacaktır.Bölge Müdürümüz Yahya GÜNGÖR “Yapılan protokolle, Uludağ Üniversitesi’nin teknik destek ve bilimsel araştırmalar ışığında Uludağ Milli Parkı’nın endemik türünün korunması, geliştirilmesi, akademik çevrelerde etkin tanıtımının yapılması ve bilimsel araştırmacılar için bir cazibe merkezi haline getirilmesinin hedeflendiği belirtti. Ayrıca, Bölge Müdürlüğümüzün görev ve sorumluluk sahalarında Uludağ Üniversitesince yürütülecek her türlü bilimsel çalışmaya Bölge Müdürlüğü olarak imkânlar ve mer’i mevzuatın imkân tanıdığı ölçüde en geniş desteğin sağlanacağını” belirtti. Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gürcan GÜLERYÜZ “özellikle Uludağ Milli Parkı içerisinde bir araştırma ve geliştirme istasyonun kurulmasının, gözlem ve araştırma yapmak isteyen akademisyenler için Uludağ’ı bir cazibe merkezi haline getireceğini” belirtti.Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Gönül KAYNAK imzalanan protokol kapsamında üretilmesi hedeflenen projelerle ilgili teknik bilgileri paylaştı. Endemik türlerin tabii ortamlarında yetiştirilmesi, bu alanların ziyaretçilere açık olmasının, Uludağ Milli Parkı İdare ve Ziyaretçi Merkezinde Milli Parka ait flora ve faunanın tanıtılmasının ve bu kapsamda yapılacak olan akademik çalışmaların alanın tanıtımı ve korunması konusunda olumlu katkı sağlayacağını ifade etti.Botanik Bahçesi ve Biyolojik Çeşitlilik Merkezi ile Milli Parka gelen ziyaretçilerin Uludağ’ın sahip olduğu tabii kaynak değerleri hakkında doğru ve sağlıklı bilgi edinmeleri sağlanmış olacaktır.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/uludag-milli-parki-biyolojik-cesitlilik-isbirligi-protokolu-imzalandi

Yanlış balıkçılık teknikleri deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Yanlış balıkçılık teknikleri deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Barselona Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, balıkçılar tarafından yanlışlıkla yakalanıp daha sonra doğal hayatlarına bırakılan deniz kaplumbağalarının % 40’ı ölüyor. Deniz Ekolojisi İlerleme Serisi (Marine Ecology Progress Series) dergisinde yayınlanan makaleye göre, İspanya’da balıkçılar tarafından yakalanıp daha sonra denize bırakılan deniz kaplumbağalarının %40’ı birkaç ay sonra ölüyor. Deniz yüzeyinde yapılan parakete ile (çok iğneli av aracı) yakalanan ya da ağa takılan bir kaplumbağa, her ne kadar  ağlardan, misinadan ya da iğnelerden kurtarılsa da, bu yaşaması için yeterli olmuyor. Araştırmanın, yakalanıp denize bırakılan Caretta Caretta (Loggerhead Turtles ) ile ilgili yapılan ve uyduyla takibinin yapıldığı, ilk bilimsel araştırma olduğu belirtiliyor. Araştırmayı Barselona Üniversitesi Hayvan Biyolojisi ve Biyoçeşitlilik Araştırma Enstitüsü’nden (The Department of Animal Biology and the Biodiversity Research Institute of the University of Barcelona (IRBio) Louis Cardona, Irene Alvarez de Quevedo ve Vellmari Formentara’dan Manu San Felix yaptı.  Caretta caretta (Loggerhead Turtle) Caretta caretta (Loggerhead Turtle), Akdeniz’de yaşayan ve dünyada en çok tehdit altında bulunan kaplumbağa türlerinden biri. Göçleri son derece uzun olan Caretta caretta’lar, uzun yolcuklardan sonra yuvalama alanları olan kumlu plajlara geri dönüyor. Caretta Carettaların ana yuvalanma alanları Kuzey Amerika kıyıları, Brezilya, Japonya, Umman, Avustralya, Cape Verde ve özellikle Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs ve Libya’nın bulunduğu Doğu Akdeniz. Araştırmada yer alan bilgiye göre, İspanya sahillerinde görülen Caretta caretta’lar Doğu Akdeniz ve Atlantik kökenli. Elde edilen verilere göre, Akdeniz’de yaklaşık 10.000 kaplumbağa paraketeyle yakalanmış. Kaplumbağalar, yiyecek ararken, oltalardaki yemi ısırarak kancaya takılıyor. Balıkçılar, kaplumbağaların takıldığı olta ipini kesiyor. Fakat kaplumbağalar ağızlarından, çenelerinden kancaya takılıyor, bazılarında ise kancalar ve misinalar kaplumbağaların soluk borusu ya da midesinde kalıyor. Kaplumbağaların bu şekilde denize geri bırakılması onlar için tehdit oluşturuyor.  Kanca değil misina Balıkçılar tarafından bırakılan kaplumbağaların %40’ı üç ay içinde ölüyor. UB Geniş Deniz Omurgalıları Araştırma Grubu (The Research Group on Large Marine Vertebrates of the UB) Üyesi Profesör Louis Cardona kaplumbağalar için esas tehdidin, sindirim sistemine kadar giden misinalar olduğunu belirtiyor. Cardona, yanlışlıkla yakalanma vakalarında, kaplumbağaların uygun bir yere alınarak, misinanın sorguca kadar olan başlık kısmının kesilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu uygulamanın dış etkenli (insan ?) ölümleri yarı yarıya azaltacağını belirten Cardona, nüfusun kabul edilebilir bir seviyeye gelmesinde etkili olacağına dikkat çekiyor.  Akdeniz Atlantik kökenli kaplumbağalar için daha tehlikeli Araştırmada, Akdeniz’de deniz yüzeyinde yapılan parakete avcılığının, 7 bin kilometre uzaklıktan gelen Amerikan kökenli kaplumbağaları daha çok etkilediği belirtiliyor. Cardona, Okyanus akıntıları nedeniyle, Atlantik’ten gelen kaplumbağaların Akdeniz’de mahsur kaldığını anlatıyor. Bu nedenle, Atlantik’ten gelen Caretta Carettalar  kazara yakalanmalara daha çok maruz kalıyor ve çok azı Akdeniz’den geri dönebiliyor. Durumun Akdeniz kökenli kaplumbağalar için daha az risk taşıdığını belirten Cardona, trolcülüğün  onları daha çok etkilediğini sözlerine ekliyor.  Ölümler nasıl önlenebilir? Her sene yüzde 10 ile 20 oranında kaplumbağa, çarpışma, yuvalanma alanlarının tahrip edilmesi, parakete gibi yanlış avlanma gibi nedenlerle ölüyor. Irene Álvarez de Quevedo’ya göre, deniz yüzeyinde yapılan balıkçılık nedeniyle yaşanan ölümlerin önüne geçmek için kanca tasarımında değişiklik yapılabilir. Kaplumbağaların yaşam sürelerinin uzun olduğuna dikkat çeken Quevedo, ölüm oranlarındaki küçük bir düşüşün bile, kaplumbağa nüfusu üzerinde olumlu etkileri olacağını belirtiyor. Louis Cardona, çözüm yollarının olduğunu belirterek “Sadece uygulamak gerekiyor. Ama bunun bir maliyeti var” diyor. Cardona’ya göre, dünya çapındaki balıkçılık örgütleri, sürdürebilirliği sağlamak için gözlemci barındırmalı, ayrıca sürdürülebilir ve etkili bir yüzey balıkçılığı geliştirilmek isteniyorsa, ilave maliyet içeren bazı değişiklikler yapılmalı.  Kaynak: www.yeşilgazete.org    Emre ALTINTAŞ Eğitim ve STK’lar Sorumlusu/Education and Non-Governmental Organizations Representative Faruk Yalçın Zoo

http://www.biyologlar.com/yanlis-balikcilik-teknikleri-deniz-kaplumbagalarini-olduruyor

Yanlış balıkçılık deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Yanlış balıkçılık deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Barselona Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, balıkçılar tarafından yanlışlıkla yakalanıp daha sonra doğal hayatlarına bırakılan deniz kaplumbağalarının % 40’ı ölüyor.Deniz Ekolojisi İlerleme Serisi (Marine Ecology Progress Series) dergisinde yayınlanan makaleye göre, İspanya’da balıkçılar tarafından yakalanıp daha sonra denize bırakılan deniz kaplumbağalarının %40’ı birkaç ay sonra ölüyor. Deniz yüzeyinde yapılan parakete ile (çok iğneli av aracı) yakalanan ya da ağa takılan bir kaplumbağa, her ne kadar  ağlardan, misinadan ya da iğnelerden kurtarılsa da, bu yaşaması için yeterli olmuyor. Araştırmanın, yakalanıp denize bırakılan Caretta Caretta (Loggerhead Turtles ) ile ilgili yapılan ve uyduyla takibinin yapıldığı, ilk bilimsel araştırma olduğu belirtiliyor.Araştırmayı Barselona Üniversitesi Hayvan Biyolojisi ve Biyoçeşitlilik Araştırma Enstitüsü’nden (The Department of Animal Biology and the Biodiversity Research Institute of the University of Barcelona (IRBio) Louis Cardona, Irene Alvarez de Quevedo ve Vellmari Formentara’dan Manu San Felix yaptı. Caretta caretta (Loggerhead Turtle) Caretta caretta (Loggerhead Turtle), Akdeniz’de yaşayan ve dünyada en çok tehdit altında bulunan kaplumbağa türlerinden biri. Göçleri son derece uzun olan Caretta caretta’lar, uzun yolcuklardan sonra yuvalama alanları olan kumlu plajlara geri dönüyor.Caretta Carettaların ana yuvalanma alanları Kuzey Amerika kıyıları, Brezilya, Japonya, Umman, Avustralya, Cape Verde ve özellikle Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs ve Libya’nın bulunduğu Doğu Akdeniz.Araştırmada yer alan bilgiye göre, İspanya sahillerinde görülen Caretta caretta’lar Doğu Akdeniz ve Atlantik kökenli.Elde edilen verilere göre, Akdeniz’de yaklaşık 10.000 kaplumbağa paraketeyle yakalanmış. Kaplumbağalar, yiyecek ararken, oltalardaki yemi ısırarak kancaya takılıyor. Balıkçılar, kaplumbağaların takıldığı olta ipini kesiyor. Fakat kaplumbağalar ağızlarından, çenelerinden kancaya takılıyor, bazılarında ise kancalar ve misinalar kaplumbağaların soluk borusu ya da midesinde kalıyor. Kaplumbağaların bu şekilde denize geri bırakılması onlar için tehdit oluşturuyor. Kanca değil misinaBalıkçılar tarafından bırakılan kaplumbağaların %40’ı üç ay içinde ölüyor. UB Geniş Deniz Omurgalıları Araştırma Grubu (The Research Group on Large Marine Vertebrates of the UB) Üyesi Profesör Louis Cardona kaplumbağalar için esas tehdidin, sindirim sistemine kadar giden misinalar olduğunu belirtiyor. Cardona, yanlışlıkla yakalanma vakalarında, kaplumbağaların uygun bir yere alınarak, misinanın sorguca kadar olan başlık kısmının kesilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu uygulamanın dış etkenli (insan ?) ölümleri yarı yarıya azaltacağını belirten Cardona, nüfusun kabul edilebilir bir seviyeye gelmesinde etkili olacağına dikkat çekiyor. Akdeniz Atlantik kökenli kaplumbağalar için daha tehlikeliAraştırmada, Akdeniz’de deniz yüzeyinde yapılan parakete avcılığının, 7 bin kilometre uzaklıktan gelen Amerikan kökenli kaplumbağaları daha çok etkilediği belirtiliyor. Cardona, Okyanus akıntıları nedeniyle, Atlantik’ten gelen kaplumbağaların Akdeniz’de mahsur kaldığını anlatıyor. Bu nedenle, Atlantik’ten gelen Caretta Carettalar  kazara yakalanmalara daha çok maruz kalıyor ve çok azı Akdeniz’den geri dönebiliyor.Durumun Akdeniz kökenli kaplumbağalar için daha az risk taşıdığını belirten Cardona, trolcülüğün  onları daha çok etkilediğini sözlerine ekliyor. Ölümler nasıl önlenebilir?Her sene yüzde 10 ile 20 oranında kaplumbağa, çarpışma, yuvalanma alanlarının tahrip edilmesi, parakete gibi yanlış avlanma gibi nedenlerle ölüyor. Irene Álvarez de Quevedo’ya göre, deniz yüzeyinde yapılan balıkçılık nedeniyle yaşanan ölümlerin önüne geçmek için kanca tasarımında değişiklik yapılabilir. Kaplumbağaların yaşam sürelerinin uzun olduğuna dikkat çeken Quevedo, ölüm oranlarındaki küçük bir düşüşün bile, kaplumbağa nüfusu üzerinde olumlu etkileri olacağını belirtiyor.Louis Cardona, çözüm yollarının olduğunu belirterek “Sadece uygulamak gerekiyor. Ama bunun bir maliyeti var” diyor. Cardona’ya göre, dünya çapındaki balıkçılık örgütleri, sürdürebilirliği sağlamak için gözlemci barındırmalı, ayrıca sürdürülebilir ve etkili bir yüzey balıkçılığı geliştirilmek isteniyorsa, ilave maliyet içeren bazı değişiklikler yapılmalı. Kaynak: www.yeşilgazete.org   Emre ALTINTAŞEğitim ve STK’lar Sorumlusu/Education and Non-Governmental Organizations RepresentativeFaruk Yalçın Zoo

http://www.biyologlar.com/yanlis-balikcilik-deniz-kaplumbagalarini-olduruyor

Küresel Bitki Koruma Stratejisi

Küresel Bitki Koruma Stratejisi

Küresel Bitki Koruma Stratejisi BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin bir girişimi olarak 2002 yılında yapılan 6. Taraflar Toplantısında onaylanmıştır.

http://www.biyologlar.com/kuresel-bitki-koruma-stratejisi-1

Amanoslar Ve <b class=red>Biyoçeşitlilik</b>

Amanoslar Ve Biyoçeşitlilik

•Amanos Dağları’nın Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik bakımından en değerli ve acil korunması gereken 100 ormanı arasında bulunduğunu, •Özellikle böcek koleksiyonerleri arasında çok revaçta olan altı taraklı Akbez Geyik Böceği’nin, dünyada sadece Amanos Dağları’nda yaşadığını, •“Hatay Sarısı“ adıyla tescillenmiş bir ipekböceği ırkının burada olduğunu, •İskenderun güvercininin saf bir ırk olması sebebiyle Bağdat ırkları içinde benzersiz ırklardan biri olduğunu, Avrupa’ya İskenderun limanından götürülmüş olması sebebiyle de İskenderun (Scandaroon) olarak adlandırıldığını, •Dünyanın en lezzetli deniz ürünü arasında gösterilen “jumbo” karidesin Akdeniz’de en fazla İskenderun kıyılarında avlandığını, •Türkiye genelinde yaşayan yaklaşık 400 kelebek türünden yaklaşık üçte birinden fazlasının Hatay sınırları içerisinde bulunduğunu, Japonlar´ın artan ilgisi nedeniyle başkent Tokyo´dan Amanos Dağları´na böcek arama turları düzenleniyor. Hatta yapılan araştırmalara göre, Türkiye´ye gelen her 2 Japon´dan biri böcek aramak için Amanos Dağları´nı tercih ediyor. Dünyanın en değerli böceklerinden biri olan geyik böceklerinin Japonya´dan ABD´ye ihraç edildiği belirtiliyor. Amerikalı zengin böcek koleksiyoncuları, 12 santimetre büyüklüğünde olan geyik böcekleri için 100 ila 200 bin dolar arasında para teklif ediyor.

http://www.biyologlar.com/amanoslar-ve-biyocesitlilik

Tehlike Altındaki Biyolojik Çeşitliliğine Dikkat Çekildi

Tehlike Altındaki Biyolojik Çeşitliliğine Dikkat Çekildi

CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, "Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü" nedeniyle CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur ve Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ile birlikte basın toplantısı düzenledi. CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, Yale Üniversitesi tarafından yayınlanan Çevre Performansı Endeksi 2012 sonuçlarına göre Türkiye'nin, çevre performansı sıralamasında 132 ülke arasında 109. sırada "zayıf performans" gösteren ülkeler grubunun en alt sırasında yer aldığını belirterek " ülkemiz aynı endeksin Biyolojik Çeşitlilik ve Yaşam Alanları sıralamasındaysa 121. sıradadır. Bir başka deyişle, Türkiye dünyada biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehdidin olduğu 12 ülkeden biridir." dedi CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, sözlerine şöyle devam etti: " Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü 22 Mayıs günü dünyanın dört bir yanında kutlandı. Bu yıl Türkiye'de " Yeryüzünün Yaşam Hazinesi" sloganıyla yürütülen kutlamalar ne yazık ki buruk geçiyor. Bu burukluğun sebebi ise Türkiye'de Doğa'ya ve insana duyarsız uygulamaların yarattığı büyük tahribat. Yale Üniversitesi tarafından yayınlanan Çevre Performansı Endeksi 2012 sonuçlarına göre Türkiye, çevre performansı sıralamasında 132 ülke arasında 109. sırada "zayıf performans" gösteren ülkeler grubunun en alt sırasında yer almaktadır. Ülkemiz aynı endeksin Biyolojik Çeşitlilik ve Yaşam Alanları sıralamasındaysa 121. sıradadır. Bir başka deyişle, Türkiye dünyada biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehdidin olduğu 12 ülkeden biridir. Türkiye'de çevre tahribatının yarattığı tehlikeler ne kadar büyükse, yetişmiş insan kaynağımızın sunduğu olanaklar da bir o kadar büyüktür; yeter ki yararlanmayı bilelim. Bugün ülkemizin yüz akı bilim insanlarından biriyle, Harvard Üniversitesi'nden lisans ve Stanford Üniversitesi'nden doktora derecesini almış Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ile birlikteyiz. Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde kuş bilimci, tropik biyolog ve ekolog olarak görev yapan Çağan Şekercioğlu Angola'dan Uganda'ya, Alaska'dan Kosta Rika'ya ve Türkiye'den Etiyopya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada çok önemli çalışmalara imza atmış bir araştırmacı. National Geographic dergisi tarafından 2011 yılının yükselen kaşifi seçilmiş dünyaca ünlü bir isim. 36 yaşında dünyada en çok bilimsel atıf yapılan çevrebilimcilerden biri olmayı başarmış bir kişi. Gelin bugün hep birlikte bu genç bilim insanına kulak verelim. Doğanın bize atalarımızdan miras kalmadığını, doğayı çocuklarımızdan ödünç almadığımızı bir kez daha anımsatsın bizlere…" Doç. Dr Çağan Şekercioğlu, ise dünyada çoğunluğu 3 biyoçeşitlilik sıcak noktasıyla kaplı olan tek ülke olan güzel ve doğa zengini ülkemizin, çevre performansında sonlardaki konumunu hak etmediğini söyledi. Türkiye'nin doğasını koruma ve vatandaşının ve özellikle de yöneticilerin görevi ve bir numaralı önceliği olması gerektiğini ifade eden Şekercioğlu, "dileğimiz, liderlerimizin Türkiye'nin zengin doğasını korumada ve çevre sağlığını medeni ülkelerin seviyesine getirmede gereken ciddi adımları atmalarıdır." dedi Doç. Dr Çağan Şekercioğlu, sözlerinde şunları kaydetti: "Bu konuda ümit veren gelişme, 2008 yılında önerdiğim ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın hayata geçirmeye karar verdiği, 81 km uzunluğunda, 23,533 hektar büyüklüğünde ve dört ili kapsayan Türkiye'nin ilk Yaban Hayatı Koridoru ağaçlandırma projesidir. Kars, Ardahan, Erzurum ve Artvin'i geçecek olan koridor, Sarıkamış Ormanları - Allahuekber Dağları Milli Parkı'nı bölgedeki diğer ormanlara ve milli parklara bağlayarak, Sarıkamışı'ın izolasyonuna son verecektir. Bu projeyi benimseyen, destekleyen ve ağaçlandırılmasını gerçekleştirecek olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve ilgili genel müdürlükler, Türkiye'de doğa koruma için çok önemli bir ilke imza atmış olacaklardır. 23,533 hektarı kapsayan Türkiye'nin ilk yaban hayatı koridoru, 22,980 hektarlık Sarıkamış Ormanları - Allahuekber Dağları Milli Parkı'ndan daha büyük bir alanın da korunmasını sağlayacaktır. Alanın yaklaşık üçte ikisi halihazırda orman olduğundan, sadece üçte biri ağaçlandırılarak, Kars'tan Gürcistan sınırına kadar 81 km boyunca uzanan bir orman koridoru oluşturulacak ve bölgedeki yaban hayatının Karadeniz, Kaçkarlar ve aşağı Kafkasların geniş ormanlarına ulaşabilmesi sağlanacaktır." CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur ise ormanlarımızı ve çevremizi korumamız gerektiğini belirterek çevrenin ve ormanların insan sağlığı için ne derece önemli unsurlar olduğuna dikkat çekti. Onur," çevre bir şehircilik projesi değildir. Çevre bir insan hakları projesidir ve insan sağlığı için çevremizi, ormanlarımız korumamız gerekiyor." dedi   Kaynak: http://www.meclishaber.gov.tr/develop/owa/haber_portal.aciklama?p1=121857

http://www.biyologlar.com/tehlike-altindaki-biyolojik-cesitliligine-dikkat-cekildi

Çevre gündeminde bu hafta (22-28 Aralık 2012)

Çevre gündeminde bu hafta (22-28 Aralık 2012)

Karadeniz yok oluyor Karadeniz'de küresel ısınma ve bilinçsiz avlanma nedeniyle birçok türün yok olma noktasına geldiğini belirten KTÜ Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Düzgüneş, "Karadeniz'de durum son derece ciddi" dedi. Karadeniz'de küresel ısınma, bilinçsiz avlanma, kirlilik ve hidroelektrik santralları nedeniyle kalkan, çipura, ıstakoz, karides ve kırlangıç gibi birçok türün yok olma noktasına geldiği belirtildi. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Düzgüneş, "Karadeniz'de geçmişte yaşamını sürdüren canlı türlerinde önemli değişiklikler olduğunu ifade ederek "Karadeniz'de biyoçeşitlilik açısından durum son derece ciddi" dedi. Kömür karanlığı-Pelin Cengiz Stockholm'de 1972'de gerçekleştirilen ve uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı olan BM Çevre ve İnsan Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politika arayışlar açısından bir milat olarak kabul edilir. Çevre hakkı açısından, "İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir" ilkesinin yer aldığı bildirinin kabul edilmesi nedeniyle de ayrı bir öneme sahiptir. Çevre hakkına yönelik bu tanımın ilk kullanımının üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen, çevrenin korunması şöyle dursun, özellikle enerji üretimi kaynaklı çevre kirliliği giderek artan bir hızda ilerliyor. Çevre ve doğa korumadan öte, bir insan hakları mücadelesine dönüşüyor. Bu ilkeyi tekrar hatırlatan, Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA), geçen hafta kömür piyasasıyla ilgili açıkladığı rapor oldu. IEA, beş yıl sonra kömürün, dünyada en büyük enerji kaynağı olma konumunu petrolün elinden alacağını ve yüksek derecede kirliliğe yol açan bu enerji kaynağının kullanımının önüne geçmenin tek yolunun daha düşük doğalgaz fiyatları olduğunu açıkladı. Dünyanın, en ucuz ve en kirli fosil yakıtıyla bir başka fosil yakıt arasında kalırken, yenilenebilir enerjinin adının bile geçmemesinden hiç bahsetmeyeceğim. Balık cankurtaranı Türkiye'nin ilk yerli araştırma gemisi 'Seydi Ali Reis' Karadeniz'de nesli tükenmek üzere olan 20 balık türünü yok olmaktan kurtaracak. Sinop Üniversitesi tarafından yaptırılan, ulusal ve uluslararası sularda araştırma yapabilecek kabiliyete sahip Türkiye’nin ilk ve tek yerli araştırma gemisi ‘Seydi Ali Reis’ görev başında. Sinop Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi öğretim üyelerince özel olarak tasarlanan gemi 22 metre uzunluğunda, 135 gros ton ağırlığında ve 7.5 metre genişliğinde. Yapım maliyeti 3 milyon 325 bin lira olan gemi, Karadeniz’de nesli tehlikede olan mersinbalığı, çivisiz kalkan ve minekop gibi balıklarla ilgili araştırmalar yapacak. Üniversiteli genç Tema'cılar 2500 fidan dikti Uşak Üniversitesi'nde eğitim gören genç Tema ekibi, geçtiğimiz yıl içerisinde yanan ormanlık alana 2 bin 500 adet çam fidanı dikti. Uşak Üniversitesi Genç Tema Topluluğu'ndan 150 öğrenci, Uşak merkeze bağlı Kayaağıl köyü İtecik mevkiinde, geçtiğimiz sene içerisinde çıkan orman yangınında zarar gören 2,5 hektarlık alana yaklaşık 2 bin 500 adet çam fidanı dikti. Uşak Orman İşletme Müdürlüğü ekipleri nezaretinde, ellerinde kazmalarla fidan çukuru açan öğrenciler, diktikleri çam fidanlarına isimlerinin yazılı olduğu kartları bağladı. Akkuyu dünyanın çöplüğü olmasın Mersin Akkuyu'da kurulması planlanan nükleer santrale karşı Taş Bina önünde bir araya gelen vatandaşlar, Akkuyu NGS elektrik şirketinin lobi faaliyetlerini koordine etmeyi planladığı büroya kadar yürüdü. Yürüyüşte sendikalar ve siyasi partiler de yerini alırken, BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, CHP Mersin Milletvekili Aytunç Atıcı ve Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk de katıldı. Nükleer karşıtları adına ortak açıklamayı Halkların Demokratik Kongresi (HDK) üyesi Müslüm Tank yaptı. Tank, nükleer santral faaliyete geçtiğinde, bölgenin olumsuz yönde etkileneceğini, insan sağlığına ciddi zararlar vereceğini ifade etti. Akkuyu'nun, Rusya'dan getirilecek uranyum gazının seramikleştirilerek yakıt çubukları haline getirilip dünyaya pazarlanan bir yer olacağını dile getiren Tank, "Daha da önemlisi dünyanın çöplüğü olacağız" dedi. Eylemde Fazıl Türk, Aytunç Atıcı ve Ertuğrul Kürkçü de birer konuşma yaptı. Felaket kapıya dayandı ABD'li iklim uzmanları Antarktika'nın batısındaki büyük buz örtüsünün önceden tahmin edilenin iki katı hızla ısındığını ortaya çıkardı. Uzmanların İngiliz bilim dergisi Nature Geoscience’ta yayımlanan bulguları küresel deniz seviyesinin yükselmesiyle ilgili korkuları artırdı. Ohio State Üniversitesi bünyesindeki bilim insanları, Antarktika'nın batısındaki uçsuz bucaksız buzla kaplı alanda bulunan Byrd Araştırma Merkezi'nde 1958 yılından bu yana ölçülen ortalama sıcaklıkların 2.4 santigrat (4.3 fahrenheit) derece arttığını bildirdi. Frankeştayn somona izin GDO Somon, ABD'nin sağlık otoritesinden onay aldı. Çabuk büyüyen ve dayanıklı olan iki ayrı balıktan alınan genler eklenerek geliştirilen GDO Somon, ABD'nin en büyük sağlık otoritesinden onay aldı. Ancak bu girişimi eleştirenler hormonlu somonun insanlarda alerjiye, denizlerde doğal somon nüfusunun azalmasına yol açabileceğini savunuyor. GDO'lu mısır tartışması tüm dünyada devam ederken şimdi de dünyanın ilk GDO balığı sofralarımıza geliyor. Bundan iki yıl önce bilim adamları dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş somon balığını geliştirdiklerini açıklamıştı. Somon balığını üreten Massachusetts merkezli AquaBounty şirketi, balığın hem tüketim hem de çevreye etkisi açısından güvenli olduğunu savundu. Ancak o açıklamanın ardından balığın satışa sunulmaması için özellikle GDO'lu ürünlere karşı savaş veren örgütler büyük kampanyalar yaptı. Kirletmeye devam ediyoruz Katar'ın başkenti Doha'da gerçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı, Kyoto Protokolünün ikinci yükümlülük döneminin 1 Ocak 2013 tarihinde başlaması kararıyla sonuçlandı. Konferansı Türkiye’den katılan 30 delege dışında 14 gün boyunca TEMA Vakfı Genel Müdürü M. Serdar Sarıgül ile TEMA Vakfı Çevre Politikaları Koordinatörü ve İklim Projeleri Sorumlusu Gökşen Şahin de takip etti. Sarıgül ve Şahin konferansa ilişkin Milliyet'e şu değerlendirmelerde bulundu. Serdar Sarıgül: "Birkaç hafta önce yayımlanan bilimsel raporlarda, sera gazı azaltımları konusunda ülkelerin çok daha hevesli davranmaları gerektiği belirtilmişti. 1 Ocak 2013’te başlayacak Kyoto Protokolü ikinci yükümlülük döneminde, ilk dönemde bazı ülkelere tanınan sera gazı artırım haklarının, yani kirletme haklarının devam etmesine karar verildi. Böyle devam edersek, sera gazı azaltım seviyelerine ulaşmamız imkânsız görünüyor. Dönüşümün rengi sarı olacak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, kentsel dönüşümde ''sıfır atıklı'' yıkımı, sarı biriktirme konteynerleri ve taşıma araçlarıyla sağlayacak. Hafriyat, inşaat ve yıkıntı atıklarının istenmeyen yerlere kaçak olarak dökülmesi, alınacak sıkı tedbirlerle önlenecek. Bu kapsamda yıkımı yapacak firmanın, inşaat alanına sarı renkte atık biriktirme konteynerleri yerleştirmesi zorunlu olacak. Hafriyat ve inşaat atıkları, kaçak faaliyeti önlemek amacıyla geri kazanım merkezlerine sarı araçlarla taşınacak. Atıkların belirlenen yerlerin dışına bırakılmaması için de araçlar uydudan takip edilecek. Kutup ayılarını bitiren avlanma mı? Kutup ayısı ticaretinin uluslararası alanda yasaklanması girişimi, doğal yaşam aktivistlerini ikiye böldü. Kutup ayılarından elde edilen halı ve süs malzemesi pazarının bu hayvanların soyunu tüketmek üzere olduğunu söyleyen aktivistlere karşılık diğer bir grup çevreci, kutup ayılarının tükenmesinde asıl önemli faktörün iklim değişikliği ve kutup buzlarının erimesi olduğunu savunuyor. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/cevre-gundeminde-bu-hafta-22-28-aralik-2012

Türkiye Kaynaklı Mor Havuçta Biyolojik Korsanlık

Türkiye Kaynaklı Mor Havuçta Biyolojik Korsanlık

GDO'ya Hayır platformunun bir parçası olan Buğday Derneği'nin Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir, konuyla ilgili şöyle görüş bildirdi: “Yerli çeşitlerimiz sadece kültürel çeşitliliğimizin bir parçası veya gıda güvenliğimizin garantisi değildir. Yerli çeşitler aynı zamanda üreticiler elinde sürekli olarak kendilerini yenileyen ve ekolojik şartlara uyum sağlayan tohumları içerir. Dolayısıyla tohumlar, onları eken çiftçiler, ekildikleri coğrafya ile bir bütündür. Biyo-korsanlık, çeşitleri sadece genetik malzemeler olarak görmeye, toplumun bütününe ait olan -dolayısıyla da kimseye ait olmayan- bu zenginliği kendilerine mal etmeye, çiftçiliği köleleştirmeye çalışmanın adıdır ve ekolojik yaşam mücadelesi içinde olan herkesin bu konuda uyanık olması gerekir. Mor havuç örneği tohumların sadece çiftçilikle devam ettirilmesi değil aynı zamanda genetik materyal olarak topluma ait olması gerektiğini çok güzel anlatıyor. Yerli çeşitlerin sahiplenilmesi ile ilgili hukuki mevzuatın bu bağlamda ele alınması zaruridir.”Biyoçeşitlilik, tarım, biyogüvenlik gibi konularda danışmanlık hizmeti veren Prickly Research’ın (www.pricklyresearch.com) Genel Müdürü, 1994 yılından beri biyoçeşitlilik üzerinde çalışmalar yürüten Edward Hammond’ın 20 Şubat 2014 tarihinde kaleme aldığı yazıyı, gönüllümüz Ada Sunar'ın çevirisiyle sunuyoruz: "Çoğu insan havucun turuncu olduğunu düşünür. Bu daha çok, 16. ve 17. yüzyıllarda Hollandalı bitki ıslahatçılarının, Hollanda krallığının rengini öne çıkarmak için havucu bu renkte üretmeleri ve böylece, havucun geleneksel rengi olarak turuncu rengin kabulüne yol açmış olmalarının sonucudur. Bitki ıslahçılarının 300 yıldır üzerinde durmadığı mor havucu, Monsanto’nun bağlı kuruluşu Seminis neden şimdi yeniden üretmeye kalkışıyor? Sebebi yoğun bitki yetiştiriciliği mi? Hayır. Genetik mühendislik mi? O da değil.Seminis, mor havucu pazara çıkarmak için dünyada renkli havuç üretimine ara vermemiş bir yer olan Türkiye’nin güneyine giderek buralı çiftçilerden tohum satın aldı. Basit bir eleme sürecinden sonra, şirket bu havucun kendisine ait olduğunu iddia etti ve hem ABD’de (US PVPA Sertifikası 200400327) hem de AB’de (EU CPVO Sertifikası 20050779) bitki çeşit hakkını (PVR) aldı.Sertifika, 1999 yılının Kasım ayında, eski bir Seminis temsilcisi John Wester’in Adana, Türkiye’de bir çiftçi pazarından açık tozlaşma ile üremiş yerel, yani çiftçiye ait havuç tohumu satın aldığını, bu tohumu Seminis havuç yetiştiricisine gönderdiğini, tohum paketinin üzerinde isim yazmadığını, bu nedenle “Türkiye menşeli Siyah Havuç” olarak isimlendirildiğini ifade ediyor.Ardından, kendi talebinden utanmışçasına, tohum derlemeyi aşağıdaki şekilde tarif ederek, köy pazarlarındaki tohumun kendi fikri mülkiyet hakkı için satın alınmış olmasını haklı gösteriyor. ‘’ABD tarım bakanlığının ve uzak, izole bölgelerden yabani bitki gen kaynakları toplayan bu gibi çalışmaları, yeni ve heyecan verici bir çeşitlilik sağladığından çok değerli çalışmalardır.”Yeni ve heyecan verici çeşitlilik deniyor, ama Seminis’in durumunda, tohum derlemesi çeşitliliği korumak amaçlı değil, fikri mülkiyet hakkı ve kar için yapılmıştı. Şunu da belirtmek gerekir ki Seminis, tarım alanın merkezinde yer alan 1,5 milyon nüfuslu Adana’yı uzak ve izole bölge olarak ileri sürmesi doğru değildir. “Türkiye menşeli Mor Havuç” olarak adlandırılan yerel çeşidin, Seminis’in fikri mülkiyeti olan Anthonina’ya dönüşmesi süreci hiç de karmaşık değildi.Mor Havuç herhangi bir türle melezleştirilmedi. Seminis yalnızca Türk tohumunu ekti ve filizlenenler arasından çabucak kendi amacına en uygun olanları, yani istenen kök şeklini sağlayan ve mor renkli bitkileri seçti.2000 yılı sonları ve 2004 yılı başları arasında Kaliforniya’da altı nesil üretilmesi sonrasında, Mor Türk havucundan Anthonina’nın dolaysız elemesi tamamlanmış oldu.Bunun ardından Seminis, önce ABD’de, sonra da AB’de bitki çeşit hakkına başvurup bunu elde etti.Mor Türk Havucunun geçmişi hakkında başka neler biliyoruz?Bitki Çeşidi Hakkı savunucuları muhtemelen, Türkiyeli çiftçilerin Mor Türk Havucunu ekmeye devam edebileceklerini söyleyerek Monsanto’nun Anthonina’yı kendine mal etmesinde yanlış bir şey olmadığını savunacaklardır.Zarar verildi mi? Hayır. Türkiyeli çiftçilerin kendi havuçlarını ekmeye devam edebilecekleri doğru olsa da, konu bu değil.Tartışma bazı kritik konuların etrafından dolanıyor:İlk olarak, Seminis havucu kendine mal etmek için fazla bir işlemden geçirmiş değil. Anthonina, özellikle havucun en çok pazarlanabilir özelliği olan rengi açısından, özünde Türkiyeli çiftçilerinin melezlemiş olduğu tohum ile aynı. Monsanto esasen kendi melezlemediği şeyin Bitki Çeşit Hakkı’na sahip.İkinci olarak, fayda-paylaşımı da tamamen göz ardı edilmiş. Monsanto’nun, genetiği Türkiye’de olan kaynaklara (havuç tohumlarının ABD’ye gönderilmesinden iki yıl önce, 1997 yılında Türkiye Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni imzalamıştı) erişebilmiş olması ve bunlardan yararlanmaya devam etmesi mor havucu melezlemiş olan çiftçilere herhangi bir yarar sağlamıyor.Monsanto’nun, başka birinin getirdiği yeniliği sahiplendiğini belgeleyen bu olayda tohumun kaynağına ilişkin kilit detaylar ifşa oldu. Bitki çeşit hakkına başvuranların daha ağzı sıkı olduğu veya kaynak tohumları nereden elde ettiğinin sorulmadığı durumlarla ise daha sık karşılaşılıyor, bu da bitki çeşidi koruma yasasındaki çiftçilerin kaynaklarının ve getirdiği yeniliklerin çalınabilmesine yol açan kabul edilmez bir eksikliktir.”Çeviri: Ada Sunar, Buğday Derneği gönüllüsü   http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/turkiye-kaynakli-mor-havucta-biyolojik-korsanlik

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Dünya’nın milyarlarca yılda oluşan biyoçeşitliliği tehdit altında olup büyük bir hızla yok olmaktadır. Her yıl canlı türlerin binde 6’sı tükenmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyolojik-cesitliligi-tehlike-altinda

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0