Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 49 kayıt bulundu.

Video Kategorileri

BELGESELLER AVES AMPHIBIA INSECTA REPTİL  ARACHNİDA  PALEONTOLOJİ DENİZ CANLILARI         KONGRE VİDEOLARI  VİDEO ANLATIM  MEZUNİYET    

http://www.biyologlar.com/video-kategorileri

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

TOHUMLU BİTKİLER SINAV SORULARI

1.Temel ilgi alanı taksonomi olan botanik dalı…………………………………..dir. 2.Bitki taksonomisibitkilerin………………..,………………………içeren bir bilim dalıdır 3.Bir kategoriye girecek şekilde diğerlerinden ayrılmış olan gruplar ………………..olarak tanımlanır. 4.Populasyon................................................................................................................. ...................................................................bireyler topluluğudur 5.Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 6.Cins isimleri, tekil bir ……………..veya……………… olarak kabul edilen kelimedir. 7.Bir tür 2 latince kelimeden oluşmuştur. İkince kelimeye……………… denir. Buda bir…………….veya………….. olabilir 8.Bitki türlerinin ……..latince kelime ile adlandılmasına…………………isimlendirme denir. 9.Latince ismin arkasına yazar isminin eklenmesi bitki isminde ……………. sağlamak içindir. 10. Hiçbir taksonun………….yoktur. Ancak isimlerin ………. vardır. Bu isimde bitkinin ………......örneğidir. 11. Tür epitetleri ………….,…………….,ve…………… takılar içerir. 12. Vicia caesarea Boiss et Ball altı çizili kısım a) Bitkiyi ilk bulanlar b) Bitkiyi ilk toplayanlar c) Bitkiyi ilk isimlendirenlerdir. 13. Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………dür. 14. Sınıflandırma kuramları diye bilinen görüşler 5 ayrılır. Bunlar………………..,…………….,…………………,………………..ve ……………………………………dır 15- Tohumlu bitkilere……………………,……………………,………………..,………….. adları da verilir 16- Polen taneleri Gymnospermlerde………… Andiospermlerde……………… üzerine taşınırlar. 17- ……………dan zamanımıza değin Angiospermler in çağıdır 18- YurdumuzdakiPINACEAE familyasına ait cinsler a)................................b)...................... c)...................................... d)..................................................dir. 19- Türkiyedeki pinus türleri a-………………b…………….c……………..d……………e….. 20-Ülkemizde Abies in..................alt türü vardır. A.........................ssp.......................................... .köknarı endemik olup Kazdağında 1200-1300 m’ler de yayılış gösterir. 21-Angiosperm çiçeğinde …………….ve……………. büyük oranda güvence altındadır 22- Ülkemizde yaşayan ….. juniperus türü vardır. Bunlardan yaprakları iğnemsi olanlara 3 örnek J……………………, J………………..J…………………………dir 23- Kuzey Anadolu’nun en geniş yayılışlı çam türü………………………………………’dır 24- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………… Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Adi Ardıç (Cüce Ardıç)………………… Mazı…………………………. 25- Angiosperm çiçeğinde …………………ve…………….. büyük oranda güvence altındadır 26- Yaprak sapının dibindeki yaprakçığa………………, çiçek sapının dibindekine……………… denir. 27- ………… taslağının…………. gelişmesi sonucu oluşan yapıya……………….denir. Döllenmeden sonra ………………. gelişimi sonucu oluşan yapıya……………..adı verilir 28- Tipik bir meyve başlıca 3 kısımdan oluşmuştur. Dışta………………,ortada……………….. .ve içte………… 29- Apokarp ovaryum dan meydana gelmiş meyveler…………………… meyvelardır. 30- Tohum başlıca 3 kısımdan meydana gelmişti.Dışta………………,içte………………… ve ………… 31- Ülkemizde park ve bahçelerde yetişen manolya …………………………………dır. 32-……………………. un meyveları …………………….. kurutulursa karabiber elde edilir. 33-……………………………..(haşhaş)’ın kültürü yapılır ve ……………….adı verilen çeşitli…………………………….oluşan bir drog içerir. 34- Hamamelidaceae familyasından…………………………………..türünde yapraklar derin loplu meyveleri…………adettir. 35- (Girit ladeni)………………………özellikle Batı ve Güney Anadolu’da maki ve friganada yaygındır. 36- Ficus …………….da meyve oluşumu…………………… arısı ile oluşur. 37- Bougainvillea spectabiliste mor, kırmızı, pembe renkte olan ……………çok gösterişlidir 38- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- Caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 39-Ülkemizde………Quercus türü vardır. Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 40- Consalida da foliküller…….adet Delphinium da ise………. adettir. 41- …………………(kardikeni)dağların yükseklerinde yastıkçıklar oluştururlar. 42- Halk arasında…………………..(ıhlamurun)………...ve…………..kulanılmaktadır 43- ………………(kebere) in………………. ları turşu yapılarak yiyeceklere lezzet verir 44- ………… …………….(koca yemiş) in meyveleri etli bir……….. olup yenebilir. 45-……………………. ………………….(abtesbozan) alçak boylu dikenli çalılardır. 46- Çiçek enine kesiti çizin kısımlarını belirtiniz 47- 10 tane maki elementi yazınız 48- 5 tane sanayi de kullanılan bitki ismi (latince –türkçe) yazınız 49- 5 tane sebze bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 50- 5 tane süs bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 51- Sistematik botanik ………..kuralları içinde …… ……….. …….. …………kadar tüm bitkileri …………. ile ……………….sınıfları içinde gruplamaktır. 52- Ficus carica bir ……………dur. …………. ……….. ………. … grubunu ifade etmektedir. 53- Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 54- ......................................... ve…………………………..tür altı kategorileridir. 55- Aile adı,isim gibi kullanılan………………….tır ve sonuna………….ekinin eklenmesi ile yapılır. 56- Pinus nigra da pinus…………..ismidir nigra ise ……. ……………….dir 57- Medicago polymorpha L. Buradaki L. …………………........................................dir 58- Bir yazarın bir……… tanıtırken ..…. olarak seçtiği bitki örneğine……………….denir. 59- Bitkilerin isimlerini bilmek istemenin 3 tanesini yazınız a- b- c- 60- Tohumlu bitkilerdeki aşağıda belirtilenlerin tohumsuz bitkilerdeki karşılıkları stamen……………………….. anterler………………karpeller……………….. polen ana hücresi……………….. polen tanesi……………………. 61- Koniferler……………. bitkilere verilen isimdir. 62- Pinaceae nin yurdumuzda bulunan cinsleri a- b- c d- 63- Abies in 2 endemik taksonu a- b- 64- Boyları 100m. çapları 25 m olan k Amerika da yaşayan taxodiaceae türü… ……………………………………….dir 65- Epigin çiçekte ovaryum……. hipogin çiçekte…….perigin çiçekte……...durumludur 66- …………………………. döllenip gelişmesi sonucu oluşan yapıya…………….. adı verilir . ……kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar: 66- Sarı nilüfer (……………………….) ve beyaz nilüfer(…………………………)ara sındaki ayırt edici fark …………………………….. 67- Ranunculus larda meyve ……………..dir. 68- …………………………….. dan afyon adı verilen drog elde edilir. 69- Doğu çınarı (……………………………..) de meyvelar…….. adet Sığlada (……………………………………..) meyvelar………adettir. 70- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir …………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında…………………… olan bireyler topluluğudur 71- Mezozoik’te ……………………………………..günümüze kadar gelen tek örnektir 72-Holotipin benzeri veya eşi olan etiketinde holotipin kayıtlarını taşıyan örneği………………..denir 73- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 74- Gymnospermlerde çiçekler .......................... ve ...................... dişi kozalaklarda toplanmasına karşın, Angiosperm’lerde çiçekler ................................ çeşitliliğe sahiptir. 75- Juniperus............................................nun yaprakları iğnemsi. J....................................................................... nun ise pulsudur 76- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. 77- Embriyonun çeneklerine…………………………………ilk vejetasyon noktasına …………………………….kökçüke…………………………’de adı verilir 78- Siliqua tipi meyveda………………………………………………………..’dır. 79- Stoma bantları Abies’te…………………………., Picea’da ………………….adettir 80- Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 81- Brakte …………………….yaprakcığıdır. 82- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Laurus nobilis………………………… Nuphar lutea………………………. Anemone blanda……………………….Papaver roheas …………………. Cannabis sativa……………………….. 83- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız Kızıl ağaç………………. ……….. Demir ağacı…………………………… Gürgen…………………………….Kayın…………………………………. Kara ağaç …………………………………………………………………… 84- 2 şer tane yaprakları tüysüz ve tüylü meşeleri yazınız. 85- Angiospermlerde döllenmeyi anlatınız? 86- Bitki taksonomosibitkilerin ....................................................... ..........................................................................içeren bir bilimdir. Yunanca taxis............ ............................nomos............................................................................kelimelerinden oluşmuştur. 87- Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile ............................................................................... ............................................bitki örnekleri............................................dur. Ancak belirli....... .....................................ve..........................................göre toplanmış olması gerekmektedir. 88- Pinus un ülkemizde ............türü bulunmaktadır. Bunlar P....................................................... ...................................................................................................................................................... 89- Angiosperm’lerde içinde.........................yanında çok sayıda................................... üyelerde bulunmaktadır. Gymnosperm’lerin yaşıyan tüm üyeleri ...................................bitkilerdir. 90- Yeni bir bitkiyi verecek olan embriyo 4 Farklı kısımdan meydana gelmiştir. a)........................................ b).............................................. c)................................................ ..............................d).................................................................................................................... 91- Meyvelar 3 grup halinde toplanır. 1.................................. 2............................................... ....................... meyvelar 92- Tozlaşma şekilleri diye bilinen taşınma şekilleri 1................................................................ 2.......................................................................... 3...................................................................... 93- Gymnosperm ....................................... tohumlar Angiospermler ise ................................... ................... tohumlular demektir. 94- Aşağıdakilerin latincelerini yazınız Manolya .............................................. Doğu ladini ........................................ Lübnan Sediri ...................................... Sekoya ................................................. Mazı ..................................................... Adi Servi .............................................. Karabiber .............................................. Defne .................................................... Dağ lalesi .............................................. Haşhaş ................................................... 95- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Platanus orientalis ............................................... Liguidumbar orientalis ........................................ Morus alba ........................................................... Ficus carica .......................................................... Papaver rhoeas ..................................................... Nuphar lutea ......................................................... Araucaria excelsa .................................................. Taxus baccata ........................................................ Ulmus .................................................................... Ficus elastica .......................................................... 96- K ( 5 ) K5 A 4+2 C ( 2 ) formülü ne demektir diyagramını çiziniz. 97- Bir çiçeğin dış halkadan içe doğru isimlerini yazınız ve kısımlarını yazınız? 98- Pinus nigra Arn. Altı çizili kısım; a-Tür b-Tür epitepi c- Otör d-Angram 99- Aile adı, cins isminin sonuna……………………………..ekinin eklenmesi ile yapılır 100-Aile (Familya) adı nasıl oluşturulur? Binomial veriniz……………………………………… 101- Doğada sadece bireylerin varlığını, türün insanoğlunun buluşundan başka bir şey olmadığını savunan………………………………………………..tür kavramıdır. 102-…………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında……………………olan bireyler topluluğudur. 103-Bir yazarın türü tanıtırken………………….olarak seçtiği bitki örneğine…………………… 104- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir. 105- Binomial isimlendirme;…………………………………………………………………… …………………………………………………………………………………..denir. 106- Bir herbaryum etiketinde ……………………………………......................................... ………………………………………………………………………………………………. ………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………bilgileri bulunmalıdır 107-Abies cilicia’nın Batı Toroslarda yayılış gösteren alt türü (ssp.)……………………………………………..’dır. 108- ………………………..larda yapraklar uzun sürgünler üzerinde …………………… ………………………………….kısa sürgünler üzerinde ise………………….halinde bulunur 109-Yurdumuzda doğal yayılış gösteren tek Cupressaceae türü……………………………’dır. denir. 110- Herhangi bir basamaktaki taksonomik gruplara ve birimlere ………………………….adı verilmektedir. 111- Yurdumuzda yayılış gösteren Juniperus türlerinin ikisini yazınız:………………………, ………………………………. 112- Angiospermlerde tipik bir çiçek iç içe şu halkalardan meydana gelmiştir; ……………….., …………………, …………………, ………………….. 113- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. Bir çiçek dıştan içe doğru…………………………………halkadan meydana gelmiştir 114- Angiospermlerde ……………….olayına karşılık Gynospermlerde …………… …………….olayı gerçekleşmektedir 115- Anter………tekadan ibarettir. Bunların her biri……………………içerir. 116- Perigin bir çiçekle ovaryum…………………………………………….’dır. 117- Park ve bahçelerde kullanılan menekşe…………………………………………’dır. …………………………………….ve………………………..dere içlerinde görülen türlerdir. 118- Yol kenarlarında meyvesi basınçla patlayan ve tohumlarını fırlatan tür……………………...............................dır. 119- Turnagagası (………………) ile dönbaba (………………) arasındaki fark a –çiçeklerinden b-meyveden c-gövdeden d- yapraklarındaki özelliklerinden ayırt edilir 120-Apiaceae familyasında ……………...,bazen rasemus,korimboz dur. 121-Nicotianum,Capsicum,Atropa ,………..……………… familyası üyeleridir. 122-Boya elde edilen 3 bitki……………………………………………………………….. 123-Tomurcukları yiyeceklere lezzet veren bitki………………………………(dikenli kebere)dir 124-Brassicaceae familyasından……………………….(çobançantası)da meyveler üç köşelidir. 125-……………………………….(ormangülü)de zehirli bir alkoloid olduğundan balda deli bal oluşur. 126- ………………………(dam koruğu) sukkulent otsudur. 127- Rosaceaden böğürtlen diye bilinen tür……………………………..dir. 128- Isparta ve Budur’da Rosaceae den………………………………….nın kültürü yapılır Oleum Rosal gül yağı elde edilir. 129- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız. Ayva……………………………………. Söğüt…………………………….. Çilek……………………………………..Kavak……………………………. Funda…………………………………….Kocayemiş………………………. Kebere……………………………………Çay………………………………. Binbirdelikotu…………………………….Pamuk 130- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum………………………………… Vitis vinifera …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena…………………Papaver roheas……………………………… 131- Genista,Spartium,Lupinus, Colutea ……………………….. familyası üyeleridir 132- ……………………………..nın hem liflerinden hem de uyuşturucu drogundan faydalanılır. 133-Cinnamomum zeylanicum,………………………………………………familyasına aittir. 134-Havuzlardasüs bitkileri olarak kullanılan sucul türler;…………………………………….. ………………………………………………………………’dır. 135- Ranunculaceae’nin ülkemizde…………………….cins………………….. türü yayılış gösterir. 136- Ranunculus kozmopolit olup, ülkemizde ……………..tür içerir. R…………………………R………………………………..R……………………örneklerdir. 137- Ginkoales ordosunu günümüzde yaşayan tek türü,………………………………….’dır. 138- Taxaceae familyasının ………………………cins ve yaklaşık………………..türü vardır. 139- Angiospermlerle Gymnospermler arasındaki farklar dan 3 ünü yazınız. 140- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 141- Üyelerinin yumrularından salep elde edilen aile; …………………………………’dir. 142- Fabaceae üyelerinde meyve;……………………………………………………….’dir. 143- Türkiye’de yayılış gösteren ladinin Latince tür ismi,………………………………’dir. 144- Üyelerin çoğunu uçucu (eterik) yağ içermesi ile önemli familya hangisidir? Capparaceae b-Lamiaceae c-Cruciferae d-Boraginaceae e-Dipsacaceae 145- Tetradinamus durumlu stamenleri, bilateral simetrili ve 4 petalli çiçekleri, silikua veya silikula meyvesı ile kolayca ayrılan aile……………………………………………..’dir. 146- Citrullus lanatus, a-kabak b-kavun c-salatalık d-karpuz’dur. 147- Ovaryum içindeki tohum taslaklarının düzenlenişine………………………denir. 148-Rosaceaefamilyasına ait iki bitki türü yazınız……………………………………………... 149- Yaprakları vertisillat dairesel çıkışı ile tanınan …………………..familyasıdır. 150-Monodelfus ……………………diadelfus……………….andrekeum demektir 151- Euphorbiaceae’nin çiçekleri spika, panikula veya………………………..durumlarında toplanmıştır. 152- Boraginacea familyasında stilus çoğunlukla……………………tir. 153- Lamiaceae’de stilus……………………………………………..özelliktedir. 154-Liliaceae’de ekonomik olarak kullanılan iki bitki……………………………………….dır. 155- Gymnospermler…………………………………….embriyo taşımaktadır. 156- Poaceae’de yaprak ayasının kın ile birleştiği yerde çoğunlukla küçük, zarsı dik bir ………………………….bulunur. 157- Aşağıdaki bitkilerin Türkçe isimlerini yazınız: Brassica oleracea:………………………… Capsicum annuum:………………………. Fragaria vesca……………………… Helianthus annus:……………………….. Coffea arabica:…………………………… 158- Papaveraceae familyasının iki önemli özelliğini yazınız. a-…………………………………………………………………… b- …………………………………………………………………… 159- Yurdumuzda Cupressaceae familyasına ait…………………………………ve …………………………………….cinsleri yayılış gösterir. 160- Paris quadrifolia botanik isminde epitet, bitkinin; a- Paris’te bulunduğunu b-Dört yapraklı oluşunu c-Dört çiçekli oluşunu d- Hem Paris’te bulunduğunu hem de dört yapraklı oluşunu belirtmektedir. 170-Yurdumuzda en çok tür içeren Gymnosperm cinsi, 8 türü bulunan…………………………’dir. 171- Rosaceae familyasına ait bir çok ağaçsı türün a. Meyveları b. Tohumları c. Çiçekleri d. Tomurcukları gıda maddesi olarak çok önemlidir. 172- Aşağıdakilerden hangisi Pinaceae familyası üyesi değildir? A. Cedrus b.Picea c.Abies d. Sequoia 173- Abies nordmanniana subsp bormülleriana……………………..’de yayılış gösterir. 174- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız: Buğday:……………………… Çiğdem:………………………. Arpa:………………………… Hindistan Cevizi:……………. Papatya:……………………… 175- Cocos nucifera:………………………………………………..familyasının bir üyesidir. 176- Liquidambar orientalis……………………………..familyasına dahil olup, tıpta kullanılan…………………………yağı elde edilir. 177- Monokatil ve dikotil arasındaki farkları (3) yazınız. 178- ………………familya üyeleri uçucu ve aromatik yağ içermelerinden dolayı parfümeri sanayinde önemlidir. 179- Aktinomorf simetri………………………………..demektir. 180- Bilabiat, korollanın kaliksin ……………………………bölünmüş olması demektir. 181- Caryophyllaceae familyasının en belirgin özelliği……………………………..olmasıdır. 182- Ginobazik, stilusun ……………………………..çıkmasıdır. 183- Kapitulum çiçek durumunu………………….familyasınının ayırt edici özelliğidir. 184- Monoik bitki……………………………. ……………………demektir. 185- …………………………………..(hurma) da yapraklar……………….dir. 186- Irıdacea üyelerinde stamenler …. tane, Colchicumlar da ise………..tanedir. 187- Orchis …………………familyası üyesidir ve yumrularından…………elde edilir. 188- ………………… familyası çok tüylü ve korolalarındaki ……………….......dan ayırt edilir. 189- Lamiacea familyasında gövde……….. …,çiçek ……………….tır 190- Monocotyledon larda yaprak damarlanması………………. Kök………………….tır. 191 a-Luzula b-Schoenoplectus,c- Carex, d-Tradescantia Juncaceae familyasındandır. 192-Genellikle bataklık yerlerde yaşıyan a-Panicum b- Phragmites c- Cyperus d-Urginia 193- a- Crocus b-Pancartium c- Narcissus d-Cynodon Liliacea familyasındandırlar 194- a-Allium b- Fritillaria c- Muscari d-Scilla süs bitkisi olarak yetiştirilir. 195- Arecacea familyasından……………….. nun meyvesından Hindistan cevizi yağı elde edilen tür 196- Boya bitkisi olarak bildiğiniz 3 bitki ismi yazınız 197- Cichona,Asperula ……………………..familyasındandır 198- Aslan ağzı olarak bilinen…………………………., ve sığırkuyruğu Scrophulariaceae üyesidir. 199- Kalp kuvvetlendirici glikositler taşıyan bitki a- Scrophularia b- Veronica c- Digitalis d Euphasia dır 200- Oleaceae familyasının 3 üyesini yazınız. 201- Coridothymus, Stachys, Marrubium…………………… familyası üyeleridir. 202- Yapraklarını çay baharat olarak kullandığımız 3 tane bitki ismi yazınız 203- Alkollü içki yapımında kullanılan Apiaceae üyesi…………………….dir 204- Havuç……………………….. kültürü yapılan bir bitkidir. 205-İzmir Çeşmede gövdesi yaralanılarak sakız elde edilen bitki türü………………………..dır. 206-Fabalesin3 familyası 1-…………………..2……………………..3……………………..dır 207- Gövdeleri dikenli çalı olan böğürtlen (………………………………….) dir 208- Spata yı ……………….. familyasında görebiliriz. 209- Yucca ……………………..familyasındandır. 210- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 211- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………….. Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Ardıç (Cüce ardıç)……………………… 212- Türkiye’de………meşe türü vardır bunlardan 3 ü aşağıdakilerdir …………………….. …………………… 212- Hypericum perforatum………………. …..familyasındandır 213- Ihlamur (……………….) nın………………. ve ………………. den çay yapılır. 214- Dere içlerinde yayılış gösteren 3 bitki yazınız 215- 5 tane maki 5 tane orman bitkilerimize örnek veriniz 216- Bir fabaceae çiçeğini çiziniz? 5 tane bu familyaya ait örnek veriniz 217- Boraginaceae familyası tanıtan 2 özelliğini yazınız a…………………………………………… b…………………………. 218- Lamiacea üyelerini tanıtıcı 2 özelliği belirtiniz a…………………. b…………………………………… 219- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız Buğday…………………….Papatya…………….Nohut………….. Portakal……………………Ebegümeci………………….Hardal…………….. Ihlamur…………………….Funda ……………Karabaş……………Karanfil 220- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum…………………………………Verbascum …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena………………… Papaver roheas 221- Salvialarda anterlerin özelliği nedir? (Şekil le de anlatabilirsiniz) 222- Yüksük otu (…………………….) familyasın dandır 223- Arum larda …………….. ….in altında dişi üst kısmında erkek çiçekler bulunur 224- ……………. lerin yumrularından sahlep elde edilir. 225- Bir gramineae çiçeği çiziniz ve kısımlarını belirtiniz? 226- Angiosperm lerle Gymnosperm ler arasındaki 3 farkı yazınız?

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkiler-sinav-sorulari

Taksonomik Karakterler Nelerdir ?

Karakterler her canlı grubu için farklılık gösterebilir. Tüm canlılar için birçok karakter ortaktır. Bir türü diğerlerinden ayırmak için önce onun taksonomik karakterlerine bakmak gerekir. Dünyada yaşayan canlıların birçoğu birbirlerinden birçok yönlerden ayrılabildiği gibi birçok yönden de birbirlerine çok benzerler. Canlıların birbirlerinden farkı az veya çok olabilir. Kısaca söylemek gerekirse, taksonomik karakterler, “bir canlının sınıflandırmadaki yerine belli edecek nitelikteki özellikleridir”dir. İki ayrı cins, tür vs. arasında bulunan bütün değişik morfolojik farklılıkların hepsi taksonomik karakterler sayılmaz. Bütün farklılıkların hepsini dikkate almaya gerek olmadığı gibi buna olanak da yoktur. Çünkü bütün karakterler sıralanacak olursa, herhangi bir canlının orjinal deskripsiyonu yapılırken sayfalarca yazı yazmak gerekir. Birbirine çok yakın iki tür arasında dahi 400-600 arasında değişen miktarda çeşitli karakterler bulunduğunu hatırlarsak durumun ne kadar karışacağı kendiliğinden anlışılmış olur. Bu nedenle, taksonomistler bu kadar değişik karakterlerden ancak o türün sistematikteki yerini tayin edecek nitelik ve nicelikte olanlarını seçer. Burada, yalnız tek bir karakterin de bir türü belirmeye yeterli olmadığını da işaret etmek gerekir. Esas olarak karakterleri bitkisel ve hayvansal karakterler olarak iki gruba ayırabiliriz. Karakterler; 1.Eşit ağırlıkta olmalı (eşit taksonomik değer taşımalı), 2. Diğer karakterlerle uyum göstermelidir. Evrimsel açıdan, taksonomide kullanılan karakterler tek değil, genellikle toplu olarak düşünülmelidir. Bir tek karaktere dayanarak yapılan sınıflandırma genellikle yanlış olur. Bitkileri sınıflandırırken, taşıdıkları karakterlerin ilkel ve ileri oluşlarının büyük rolü vardır. Sınıflamada, ilkel karakterler taşıyan bitkiler başa, ileri karakterler taşıyan bitkiler ise sona konur. Karakterlerin bazıları “iyi”, bazıları “kötü” olabilir. Kötü karakterler genellikle değişken olduğundan sistematikte kullanılmaz. Örneğin tüylülük, boy, renk tonları gibi karakterler yetişme ortamı özelliklerine göre değiştiğinden çoğu canlı için kötü karakterlerdir ve sınıflandırmada pek işe yaramazlar. Sistematikte kullanılan iyi karakterler; 1. İncelenen örnekler arasında büyük değişkenlikler göstermemeli, 2. Genetik yönden kararlı olmalı, ortam modifikasyonundan etkilenmemeli, 3. Kullanılan öteki karakterlerle uyum göstermelidir. Organizma üzerinde bulunan pek çok karakter arasında sadece belirli bir kısmı taksonomik karakter olabilir. Burada önemli olan karakterin ilgili taksonları birbirinden kesinlikle ayırdedebilmesidir. Aynı populasyon içerisinde eşeysel özellikler, mevsimsel ya da nesillere bağlı özellikler, bireysel mutasyonlar, bütün varyasyonlarda görülen karakterler, genetik anormallikler taksonomik karakter olamazlar. Buna karşılık populasyona malolmuş genotipik karakterler taksonları en az % 70 oranında ayırdedebiliyorsa taksonomik karakter sayılır. Ayırma yüzdesi %70-99 ise alttürlere özgü taksonomik karakterlerden bahsedilebilir. Tabii bunun yanında, alttürler için gerekli diğer yan kriterlerin de sağlanması şarttır. Türler için taksonomik karakterler % 100 ayırdedici olmalıdır. Taksonomik karakterler çok çeşitlidir. Bazı çok basit görünen dış morfolojik özellik de taksonomik karakter olabilir, ya da çok zor gözlenebilen özel bir karakterdir. Bir diğer durum, taksonomik karakterlerin türden türe, cinsten cinse değişebilmesidir. Yani iki türü birbirinden ayırdedebilen bir taksonomik karakter başka iki tür söz konusu olunca ayırdedici özellik göstermeyebilir. Nitekim, tohum yüzeyi özellikleri çok benzer iki Silene türü için ayırt edici karekter olarak ortaya çıkarken, bazı gruplarda cins, altcins gibi kategorilerin tayininde önemli rol oynar. CANLILARIN AYRIMINDA KULLANILAN KARAKTERLER • 1. Morfolojik karakterler • a. Genel dış morfolojik özellikler • b. Iç morfolojik özellikler • c. Embriyolojik özellikler • d. Karyolojik özellikler • 2. Fizyolojik karakterler • a. Metabolik • b. Serolojik, protein ve biyokimyasal • c. Vücut salgıları • d. Gene ait kısırlık faktörleri • 3. Ekolojik karakterler • a. Habitat ve konukçu • b. Beslenme • c. Mevsimsel değişimler • d. Parazitler • e. Konukçu reaksiyonları • 4. Etolojik karakterler (davranış) • a. Çiftleşme ve isolasyon mekanizmalarına ait davranış karakterleri • b. Diğer davranışlar • 5. Coğrafik karakterler Kaynak: www.sistematiginesaslari.8m.com Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr Kemal YILDIZ

http://www.biyologlar.com/taksonomik-karakterler-nelerdir-

FİLOGENETİK SİSTEMATİK

Taksonomi yeni taksonların tanımlanması (deskripsiyon), adlandırılması (nomenklatur) ve organizmaların uygun bir sınıflandırma sistemi içerisinde düzenlenmesi (sınıflandırma) gibi bir dizi alanı kapsar. Sistematik, biyolojik çeşitliliği sınıflandırmakla yetinmez “neden” ve “nasıl” sorularını cevaplayabilmek için organizmaların evrimi, özellikle türleşme olgusunu teorik ve pratik yönleri ile ele alır. Bu yönüyle sistematik taksonomiyi de içine alan bir alandır. İlk defa Willim Hennig (1950) tarafından formüle edilen Filogenetik sistematik, taksonomiyi filogenetik yönüyle inceleyen alandır. Daha önce, belirtildiği gibi, amaç filogeni ilişkisi kullanarak doğal taksonlar saptamak ve yine filogeni ilişkisi ile bunları ilişkilendirecek doğal bir sınıflandırma oluşturmaktır. Doğal takson doğada evrimin ürünü ortaya çıkan bir organizma grubunu ifade eder. Türüstü kategorilerinde türleşme süreçleri ile oluştuğu hatırlanacak olursa tür ve monofletik gruplar olmak üzere iki tip doğal taksondan söz edilebilir. Tür evrimsel süreçlerin ürünüdür. Ayrıca, tür evrimin işlediği en büyük birimdir. Türüstü birimler evrimsel süreçte direkt olarak işlenmez. Ancak, türaltı birimler evrimsel sürecin işleyişi içindedir. Bu özellikleri ile türün doğal takson olduğu konusunda şüphe yoktur. Doğal takson kavramını tanımlama ve doğal bir sistemi formüle etme için Darwin bir çıkış noktasına işaret etmiştir. Darwin’e göre “bütün organik çeşitlilik ortak bir kökenden gelir ve kalıtımsal bir olgudur. Doğal taksonlar soy ilişkisini ifade etmelidir. Ortak bir atadan çeşitlenme, türleşme süreçleri ile oluşmuştur. O halde, organik çeşitliliği ilişkilendirecek en önemli kriter türleşme olgusudur. Biyolojik çeşitliliğin geçirdiği türleşme süreçleri anlaşılabildiğinde soy ilişkisi ve sınıflandırmaya yansıtıldığında doğal bir sınıflandırma oluşturulmuş olunacaktır. Doğal bir sistem oluşturmak, soy ilişkisinin ortaya konması ile mümkündür”. Kaynak: www.sistematiginesaslari.8m.com Yrd. Doç. DrKemal YILDIZ

http://www.biyologlar.com/filogenetik-sistematik

7.ULUSAL MOLEKÜLER VE TANISAL MİKROBİYOLOJİ KONGRESİ

7.ULUSAL MOLEKÜLER VE TANISAL MİKROBİYOLOJİ KONGRESİ

Değerli Meslektaşlarımız, Sizleri, Ankara Mikrobiyoloji Derneği ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından düzenlenen 7. Ulusal Moleküler ve Tanısal Mikrobiyoloji Kongresi’ne davet etmenin mutluluk ve heyecanını taşımaktayız. 2000 yılından bu yana her iki yılda bir derneğimiz tarafından düzenlenen ve gelenekselleşen kongremizin, bu yıl da yine alanındaki yenilik ve gelişmelerin tartışılacağı, bilimsel ve sosyal paylaşımların gerçekleşeceği bir ortam yaratacağı inancındayız. Diğer kongrelerimizde olduğu gibi, son derece yoğun ilgi gören moleküler yöntemler ile ilgili bir kursun, bu yıl da yine kongre öncesi düzenleneceği bilgisini de duyurmak isteriz. Son yıllarda popülaritesi artan ve yaygın olarak kullanılan Real-time PCR uygulamalarının konu edileceği kursumuzun, özellikle genç meslektaşlarımızın ilgisini çekeceği ümidindeyiz. Günümüzde gerek içinde bulunduğumuz olumsuz ekonomik koşullar gerekse düzenlenen kongre sayısının fazla olması, hem düzenleyiciler, hem sponsor firmalar, hem de katılımcılar açısından önemli kısıtlamalar getirmektedir. Bu nedenle kongremizin kayıt ücretleri asgari düzeyde tutulmaya çalışılmış ve ulaşılabilir olması hedeflenmiştir. Klinik mikrobiyolojinin temelini oluşturan moleküler ve tanısal yöntemler ile ilgili olarak, bilgi ve deneyim paylaşımında bulunmak ve sosyal ilişkilerimizi pekiştirmek amacıyla gerçekleştireceğimiz kongremizde sizlerle birlikte olmayı diler, 5-8 Haziran 2012 tarihinde Ankara’da buluşmak ümidiyle sonsuz sevgi ve saygılarımızı sunarız. Kongre Düzenleme Kurulu Adına Prof. Dr. Gülşen Hasçelik Kongre Başkanı RESMİ WEB SİTESİ VE MÜRACAATLAR İÇİN : http://www.molekulermikro2012.org Kongre DiliKongre resmi dili Türkçe’dir. İzinler                         Kongre katılımı için kurumlara verilmek üzere talep edilecek izin yazıları, Kongre Yürütme Kurulu aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Talepler için lütfen didem.akyollu@serenas.com.tr e-posta adresinden bağlantıya geçiniz. Kredilendirme            Kongre, Türk Tabipler Birliği “Sürekli Tıp Eğitimi (STE)” Komisyonu tarafından kredilendirilecektir. İptaller                        Kayıt ve konaklama ücretlerinde, 4 Mayıs 2012 tarihine kadar yapılacak iptallerde ücret iade edilir. Bu tarihten sonra yapılacak iptallerde iade yapılmayacaktır. Tüm iadeler kongre bitiminden sonra gerçekleştirilecektir. Kayıt ve Danışma        Kayıt ve Danışma Masası, 5 Haziran 2012 gününden itibaren saat 08:30-18:00 arası hizmet verecektir. Kayıt yaptırmamış olan katılımcılar Swissôtel Ankara’da kurulacak kongre kayıt masasında kayıtlarını yaptırabilirler. Yaka Kartları               Tüm katılımcı, refakatçi ve ticari firma temsilcilerine, kategorilerine uygun yaka kartı dağıtımı, kongre kayıt masasında gerçekleştirilecektir. Yaka kartı bulunmayan katılımcıların kongre aktivitelerine katılımları mümkün olamayacaktır. Yaka kartlarının kongre boyunca tüm bilimsel ve sosyal aktivitelerde takılması gerekmektedir. Katılım Sertifikası Tüm katılımcılar kongre katılım sertifikalarını 7 Haziran 2012 tarihinden itibaren kongre kayıt masası yanında bulunacak dokunmatik ekranlı bilgisayarlara yaka kartlarının arkalarında yer alacak barkodları okutarak alabileceklerdir. Kongre KayıtlarıErken Kayıtlar               Erken kayıt ücretlerinden faydalanılabilmesi amacıyla, kongrenin “web-site” adresinde bulunan kayıt formunun ya da kongre broşürlerinde bulunan formun eksiksiz olarak doldurulup, ödeme detayları ile beraber (banka dekontu ya da kredi kartı detayları) 20 Nisan 2012 tarihine kadar Serenas Turizm’e faks ya da e-posta olarak gönderilmesi gerekmektedir. Her iki yöntemden birisi ile eksiksiz tamamlanarak gönderilen kayıt formları, Serenas Turizm tarafından değerlendirmeye alınacak ve gerekli konfirmasyon en kısa sürede, doldurulmuş kayıt formunda belirtilen e-posta adresine ya da faks numarasına iletilecektir. Tek başına kayıt formu veya banka dekontu ile yapılan başvurular teyit edilmeyecek olup bekleme listesine alınacaktır. Kongre Günü KayıtlarıÖnceden Serenas Turizm ile temasa geçerek yer durumu için onay alınması kaydı ile Swissôtel Ankara’da bulunan kayıt masasında işlem yapılabilir. Konaklama talepleri, kongre tarihlerinden en az iki ay önce Serenas Turizm ile bağlantı kurularak yaptırılmalıdır. Kongre günü gelebilecek konaklama taleplerinde konfirme garantisi verilemeyebilir. Sergi AlanlarıKongreye stand ve/veya sponsorluk başvurusu ile katılmak isteyen kuruluşlar Serenas Turizm ile bağlantıya geçebilirler. Sergi alanı, 5 Haziran 2012 tarihinden, 8 Haziran 2012 tarihine kadar, 08:00-19:00 saatleri arasında, Toplantı Salonu Ana Fuayesi’nde açık olacaktır. RESMİ WEB SİTESİ VE MÜRACAATLAR İÇİN  : http://www.molekulermikro2012.org Kongre MerkeziSwissôtel AnkaraYıldızevler Mahallesi, Jose Marti Cad. No:2Çankaya AnkaraWeb : www.swissotel.com.tr/ankara  

http://www.biyologlar.com/7-ulusal-molekuler-ve-tanisal-mikrobiyoloji-kongresi

Taksonomi ve Sistematik Hakkında Genel Bilgiler

Taksomoni adını verdiğimiz bilim dalı,çok sayıda zengin olan canlı türlerini bir düzen içerisine sokmaya ve bu görevi başarabilmek için de yöntem ve ilkeler geliştirmeye çalışır. Bazı kişiler taksonominin sinonimi yani anlamdaşı olarak kabul edilen,fakat gerçekte tamamen ayrı bir terim olan sistematik sözcüğü de Yunanca olup,organizmaların farklılıklarını,isimlendirilmelerini, deskripsiyonlarını,sıralanmalarını ve akrabalıklarını inceleyen bilim dalıdır. Taksonominin anatomi,morfoloji,fizyoloji,genetik,ekoloji,coğrafya,meteoroloji,matematik ve istatistik gibi bilim dallarıyla yakın ilişkisi vardır. Taksonomik Kategoriler Türkçesi Bilimsel ismi Hayvanlar Alemi Regnum animale ANIMALE Kol,Dal,Şube Phylum CHORDATA Altkol,Altdal,Altşube Subphylum Üstsınıf Superclassis Sınıf Classis MAMMALIA Altsınıf Subclassis Cohort Cohort Üsttakım Superordo Takım Ordo PRIMATES Alttakım Subordo Üstfamilya Superfamilia(-OIDEA) Familya Familia(-IDAE) HOMMIDAE Altfamilya Subfamilia(-INAE) Aşiret,Kabile Tribus(-INI) Cins Genus HOMO Altcins Subgenus Tür Species SAPIENS Altcins Subspecies A)Yüksek kategoriler:Genel olarak familyanın üstünde bulunan takım,sınıf,şube gibi yüksek kategorilerin her şeyden önce sabit olduklarını belirtmeliyiz.Son yıllara kadar bu kategorilerden sadece 1-2 tanesi değişti.Yüksek kategoriler çok iyi bilinmekte olup tam olarak tarif edilmişlerdir.Yüksek kategoriler kıyaslamalı bilgilerle belirlenir. B)Familya:Alttür,tür,altcins,cins,tribü ve alt familyaların bağlı bulunduğu bir yüksek kategoridir. Her familya Type genus adı verilen bir cinsle temsil edilir.Familya ismi,Type genusun sonuna –idae eki getirilmesi ile yapılır.Familyayı,bağlı bulunuduğu takımın diğer familyalarından bir cins veya orijinli cinsler tarafından ayrılabilen taksonomik bir kategoridir. Familyalar kendine bağlı cins sayısına göre 2’ye ayrılır:Bir familyayı tek bir cins temsi ediyorsa “monotipik familya” (Joppeicidae),birçok cinsle temsil ediliyorsa “politipik familya” (Curculionidae). Familya kavramı kendi içerisinde ayrımlarda vardır: o Üstfamilya -Bir takım çok sayıda familya içeriyor ve bu familyaların teşhisinde bu yüzden zorluklar çıkıyorsa birbirine çok benzeyen familyalar bir araya getirilerek oluşturulur.Tip cinsin sonuna –oidae eki getirilerek elde edilir.Homoptera takımına bağlı Aphidoidae,Psylloidae,Coccoidae. o Altfamilya -Bir familya çok sayıda cins içeriyor ve bu cinslerin teşhisinde bu fazlalıktan dolayı zorluklar çıkıyorsa birbirine çok benzeyen cinsler bir araya getirilerek yapılır.Tip cinsin sonuna –inae eklenerek yapılır.Miridae familyasına bağlı Mirinae,Dicyphinae. o Tribü -Alt familya çok sayıda cins içeriyorsa çok benzeyen cinsler bir araya getirilerek oluşturulur. Tip cinsin sonuna –ini getirilir.Mirinae alt familyasına bağlı Mirini,Capsodini.

http://www.biyologlar.com/taksonomi-ve-sistematik-hakkinda-genel-bilgiler

Bitki ve Hayvanların Teşhisi

Eğer elimizde ismi bilinmeyen bir canlı varsa, onu teşhis için önce o canlının özelliklerini belirlemek gerekir. Buna tanımlama denir. Yani canlının hangi yakın türlerle ilişkili olduğunu ve onlardan farkının belirtilmesi gerekir. Toplanan bir canlının tayin edilerek isminin belirlenmesi iki şekilde olur. 1. Flora ve Fauna kitaplarındaki tayin anahtarlarıyla. Coğrafik olarak sınırlandırılmış bitkilerin tümüne Flora, hayvanların tümüne ise fauna denir. Örneğin bir dağın, bir adanın bir ülkenin flora ve faunasından söz edebiliriz. Türkiye Florası, Sipil dağı (Manisa) Florası gibi. 2. Herbaryum (bitki kolleksiyonlarının saklandığı yer) ile hayvan kolleksiyonlarının saklandığı müzeler aracılığı ile. Buralardaki örneklerle elimizdeki örneği karşılaştırmak yoluyla teşhis yapılır. Eğer bu canlı türü flora ve fauna kitaplarında veya herbaryum ve müzelerde yoksa- teşhisi yapılamıyorsa, -ilk önce yakın ülke flora ve fauna kitaplarına bakılır. Burada da yoksa dünya fauna ve flora kitaplarına bakılır. Eğer bu bitki veya hayvan örneğinin teşhisi hiçbir şekilde yapılamıyorsa canlılar dünyası için YENİ TÜR yapılmasına karar verilir. Yeni türü yayınlama işlemi: 1. Yeni bir türü yayınlar iken latince tanımlama (deskripsiyon) yapılır. 2. Bu tanımlamada bitki yada hayvana ait ayırtedici morfolojik özellikler ve üzerinde çalışılmış ölçümler de verilebilir. 3. Sonra hangi türlerle akrabalık ilişkisi olduğu belirtilir. 4. Latince bu tanımdan sonra tanımın altına geçerli dillerden biri ile (İngilizce, Fransızca veya Almanca) tekrar yazılır. 5. Bilimsel dergilerde yayınlanır. 6. Böylece tüm dünya ve özellikle bilim dünyası yeni türden haberdar olur. Teşhis Anahtarları Teşhis, bir canlı örneğin, elimizde bulunan kolleksiyon ve kaynak (kitap, dergi) yardımıyla onun hangi taksonomik kategoriye örneğin hangi cins ve türe ait olduğunu bulmak demektir. Teşhis terimi “tanımak” veya “diagnosis” olarak da ifade edilebilir. Bunun için tüm taksonomik karakterler (morfolojik, sitolojik, moleküler, fizyolojik, ekolojik, coğrafik) önem durumuna göre ele alınıp örneğe uygulanır. Bu uygulamada başvurulan en önemli araç teşhis anahtarıdır. Teşhis anahtarı;“Teşhis için gerekli olan ayırt edici ve birleştirici karakterleri özel bir yol takip ederek gösterme aracıdır”. Anahtar varyete, alttür, tür, cins, altfamilya, familya ve diğer yüksek kategorilerin teşhisinde yardımcı olan bir araçtır. Anahtar yaparken teşhis karakterlerini iyi seçmek ve seçilen bu karakterleri anahtar içine usulüne uygun olarak yerleştirmek gerekir. Anahtar yapacak olan sistematikçi, teşhis için en önemli karakterleri seçmesini bilmeli ve bunların değişik olanlarını ele almalıdır. Araziden alınan canlıyı teşhis etme Yapılan arazi çalışması ile toplanan bireyler, usulsüne uygun şekilde müze (hayvan) yada herbaryum (bitki) örneği haline getirilir. Teşhis için bazı safhalar vardır. İlk önce teşhisi yapılacak olan örneklerin, hayvan ise; literatür bilgilerimize göre hangi yaş grubu veya gelişme dönemine ait bireylerle temsil edilmesi gereği, bitki ise; tüm bitki kısımlarını tam olarak gelişmiş (olgun) halde taşıyıp taşımadığının belirlenmesidir. Yani, teşhis bir hayvan larvasına göre yapılacak ise o türün larvasını toplayarak karşılaştırmalıyız. Bir ergin bireyi larva ile karşılaştırarak bir sonuca varamayız. Yada bitkide teşhis için mutlaka bulunması gereken çiçek, meyve, yaprak gibi kısımların bulunmaması halinde teşhis yapılamayabilir. Tüm bu şartlar sağlandıktan sonra; eğer bir hayvanı teşhis yapıyorsak, ilk olarak dış görünüşleri itibariyle bize göre aynı olan bireyleri ayıklayarak biraraya toplamalıyız. Burada hafif renk ve boy farklılıkları önemsiz görülebilir. Bu işlemin sonunda bazı gruplarımızın bir veya birkaç, bazılarının ise çok sayıda bireyle temsil edildiğini göreceğiz. Daha sonra gruplar içerisinde eşey ve yaş ayrımını yapmalıyız. Bazen aralarında bir karakterle ortaya çıkan normal olmayan bireyler bulunabilir. Bunları ayrı değerlendirmek gerekir. Sonuçta sıra, ayırabildiğimiz grupların hangi bilinen taksona ait olduğunun bulunmasına gelmiştir. Eğer bir bitkinin teşhisini yapıyorsak; herbaryum, flora kitapları, resimli kitaplar ve dergilerden yararlanırız. Bitkinin teşhis anahtarındaki karekterlere uyup uymamasına göre, takibi yapılarak hangi türe ait olduğu bulunur. Teşhisi yapılan bitkinin ait olduğu türünün (takson) doğru olup olmadığını karşılaştırmak için, herbaryum örnekleriyle resimli kitaplardan yararlanılabilir. Bunun için elimizde karşılaştırma materyali varsa ondan yararlanılır, yoksa veya yeterli değilse o zaman ait olduğunu tahmin ettiğimiz canlı grubuna ait sistematik yayınları toplayarak örneklerimizi bunların içinde bulmaya çalışırız. Böyle yayınlara dayanarak yapılacak teşhisler, o canlı grubuna ait düzenlenmiş teşhis anahtarları, bunlarla ilgili tamamlayıcı çizimler ve fotoğraflardan yararlanılarak gerçekleştirilir. Teşhiste örnekler, kısaca, daha önce taksonomik adları belirlenmiş bireylerle karşılaştırılarak ait oldukları takson tayın edilir. Teşhiste sorumluluk, onu yapan kişiye aittir. Bilimsel materyalleri teşhis edenler her örneğe, ait olduğu taksonun adını ve teşhisi yapan kişi olarak kendi adını, teşhis tarihini yazarak eklemelidirler. Canlıların teşhis işlemini yapan, bu konuyla uğraşan kişiler, bilim adamları arasında bile çok azdır. Ancak sistematik ve taksonomi hatta ekoloji ile ilgilenenlerin, teşhis işlemini de yapması şarttır. Ancak Biyolojinin diğer yan dallarıyla uğraşanların, çalıştıkları materyali teşhis ettirmeleri söz konusu olabilir. Sistematikçiler bu bakımdan biyolojinin diğer alanlarına bir anlamada servis hizmeti de sunarlar. Teşhis, eldeki örneğin literatürde mevcut yazılı veya şekil halindeki bilgilerle karşılaştırılmasıyla da gerçekleştirilebilir. Zaman zaman farklı sınıflandırmalar teşhis işlemini karmaşık bir hale sokar gibi görünürse de, farklı yöntemlerin, tartışılarak değerlendirilmesiyle zaman içerisinde en doğru olan sisteme ulaşılmasına katkısı büyüktür.

http://www.biyologlar.com/bitki-ve-hayvanlarin-teshisi

Kozmetik Yönetmeliği

23 Mayıs 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25823 Yönetmelik Sağlık Bakanlığından: Kozmetik Yönetmeliği BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; kozmetik ürünlerin, yanılmaya yol açmayacak ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, doğru ve anlaşılabilir bilgiler ile tüketiciye ulaşmasını sağlamak üzere, sahip olmaları gereken teknik niteliklerine, ambalaj bilgilerine, bildirimlerine, piyasaya arz edilmelerine, piyasa gözetim ve denetimlerine, üretim yeri denetimlerine ve denetimler sonunda alınacak tedbirlere ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, insan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri ile bunların sınıflandırılması, ambalaj bilgileri ve denetimlerine ilişkin esasları kapsar. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununun 7 nci maddesine dayanılarak; Avrupa Birliği Kozmetik Mevzuatının 76/768/EEC sayılı Konsey Direktifi ile 96/335/EC sayılı Komisyon Kararına paralel olarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Kanun: 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununu, Kozmetik ürün: İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri, Kozmetik ürün bileşenleri: Kozmetik ürünün yapısında kullanılan, parfüm ve aromatik bileşim dışında olan, sentetik veya doğal kaynaklı her tür kimyasal madde veya preparatı, Üretici: Bir ürünü üreten, imal eden, ıslah eden veya ürüne adını, ticarî markasını veya ayırt edici işaretini koymak suretiyle kendini üretici olarak tanıtan gerçek veya tüzel kişiyi; üreticinin Türkiye dışında olması halinde, üretici tarafından yetkilendirilen temsilciyi ve/veya ithalatçıyı; ayrıca, ürünün tedarik zincirinde yer alan ve faaliyetleri ürünün güvenliğine ilişkin özelliklerini etkileyen gerçek veya tüzel kişiyi, İyi İmalat Uygulamaları: Bir ürünün veya hizmetin belirlenen kalite şartlarını yerine getirmesine yönelik yeterli güveni sağlamak için gerekli olan bütün planlı ve sistemli faaliyetleri, INCI: "International Nomenclature Cosmetic Ingredients" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası kozmetik ürün bileşenleri terminolojisini, CTFA: "Cosmetic, Toiletries and Fragrances Association" kelimelerinin kısaltması olup; Amerika Birleşik Devletleri Kozmetik Üreticileri Birliğinin derlemiş olduğu kozmetik ürün bileşenleri sözlüğünü, CI: İngilizce "Color Index" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası Boyar Madde Renk İndeks numarasını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Kozmetik Ürünlerin Kategorileri, Teknik Nitelikleri ve Ambalaj Bilgilerine Dair Şartlar Kozmetik Ürünlerin Kategorilerine Ait Liste Madde 5 — Kozmetik olarak değerlendirilen ürünlerin genel kategorilerini gösteren liste, bu Yönetmeliğin Ek-I’inde yer almaktadır. Bu Yönetmeliğin Ek-V’inde sıralanan maddelerden herhangi birini içeren bir kozmetik ürün ile ilgili Bakanlık, gerekli gördüğü tedbirleri alır. Kozmetik Ürünlerin Nitelikleri Madde 6 — Piyasaya arz edilen bir kozmetik ürün, normal ve üretici tarafından öngörülebilen şartlar altında uygulandığında veya ürünün sunumu, etiketlenmesi, kullanımına dair açıklamalara veya üretici tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınarak önerilen kullanım şartlarına göre uygulandığında, insan sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır. Kullanıcıya bilgi ve uyarıların iletilmiş olması, hiçbir şekilde bu Yönetmelik gereklerine uyma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Kozmetik Ürünlerin İçermemesi Gereken Maddeler Madde 7 — Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen genel yükümlülükler saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerin üreticileri, aşağıda belirtilenleri içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz edemezler: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-II’sinde belirtilen maddeler, b) Ek-III’ün Kısım 1’inde verilen listedeki maddelerden, belirtilen limitler ve şartların dışında yer alanlar, c) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilenler dışındaki boyar maddeler, d) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilen boyar maddelerden belirlenen şartlar dışında kullanılmış olanlar, e) Ek-VI’ün, Kısım 1’inde listelenenler dışındaki koruyucular, f) Ürünün tüketiciye sunum şeklinden anlaşılacak şekilde koruyuculuk dışında bir amaçla farklı konsantrasyonların kullanıldığı ürünler hariç olmak üzere, Ek VI’ün, Kısım 1’inde listelenmiş belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alan koruyucular, g) Ek-VII’nin, Kısım 1 dışındaki UV filtreleri, h) Ek-VII’nin, Kısım 1’deki UV filtrelerinden belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alanlar. Bakanlık, bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenleri içeren kozmetik ürünlerin piyasaya arzını engellemek için gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen yükümlülüklere uymak kaydıyla, bu Yönetmeliğin Ek-II’sinde listelenen maddelerin eser miktarda varlığına, bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine istinaden Bakanlıkça çıkarılacak olan İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu koşullarında teknik olarak uzaklaştırılamadıkları takdirde izin verilir. Kozmetik ürünlerin imalatında kullanılan kozmetik madde bileşenleri veya bileşimlerinin, hayvanlar üzerinde deneylerle test edilmesi ve bunların piyasaya arz edilmesi ile ilgili hususlar, Bakanlık tarafından yayımlanacak bir tebliğ ile belirlenir. Kozmetik Ürünlerde Kullanılması Serbest Olan Maddeler Madde 8 — Aşağıdakileri içeren kozmetik ürünler piyasaya arz edilebilir: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-III, Kısım 2’sinde verilen listedeki maddelerden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (g) sütununda verilen tarihe kadar, b) Ek-IV, Kısım 2’sinde listelenenlerden, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun kullanılmış boyar maddeler, aynı Ekte verilen tarihe kadar, c) Ek-VI, Kısım 2’sinde verilen listedeki koruyuculardan, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar, d) Ek-VII, Kısım 2’sinde verilen listedeki UV filtrelerinden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar. Ancak, birinci fıkranın (c) bendinde belirtilen maddelerden bazıları, ürünün tüketiciye sunum şeklinden açıkça anlaşılan özel bir amaçla başka konsantrasyonlarda kullanılabilirler. Boyar maddeler, koruyucular ve UV filtreleri, sözü geçen listelerde verilen tarihlerde; a) Tamamen izin verilmiş veya, b) Tamamen yasaklanmış (Ek-II) olacaklar veya, c) Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’nin ikinci kısımlarında belirlenen sürelere kadar kalacak veya, d) Mevcut bilimsel bilgilere dayanılarak veya artık kullanılmadıkları için Eklerin tamamından silineceklerdir. Eklerin Güncelleştirilmesi Madde 9 — Bu Yönetmeliğin Ekleri üzerinde, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile Avrupa Birliği mevzuatındaki güncellemeler göz önünde bulundurularak, gerekli değişiklikler yapılır. İç ve Dış Ambalajda Yer Alacak Bilgiler Madde 10 — Kozmetik ürünler, iç ve dış ambalajlarında yer alan bilgilerin, silinemez, kolayca görülebilir ve okunabilir olmaları kaydıyla satışa sunulabilir. İç ve dış ambalajda yer alması gereken bu bilgiler aşağıda sıralanmıştır. Ancak, bu fıkranın (g) bendinde belirtilen bilgilerin pratik olarak iç ambalaj üzerine yazılamadığı durumlarda, bu bilgilerin dış ambalajın üzerinde diğer bilgilerin yanında bulunması yeterlidir. a) Ülke içinde yerleşik üreticinin, adı veya unvanı ve adresi veya kayıtlı işyerinin adı veya unvanı ve adresi belirtilir. Bu bilgiler, sorumluya ulaşmayı engellememek kaydıyla kısaltılabilir. İthal edilen ürünlerin menşeinin belirtilmesi gerekir. b) Beş gram veya beş mililitre altındaki ambalajlar, ücretsiz eşantiyonlar ve tek dozluk olan ürünler hariç, ağırlık veya hacim olarak ambalajlama anındaki nominal miktar belirtilir. Ağırlık veya hacim detaylarının önemli olmadığı, birden fazla birim ürünün tek ambalajda satıldığı durumlarda, birim sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesi koşuluyla ambalaj içindeki birimlere miktar yazılması gerekmez. Eğer ambalaj içinde kaç adet ürün bulunduğu dışarıdan görülebiliyor veya ambalajın içindeki her bir ünite normalde sadece ayrı ayrı satılıyor ise, içindeki ürün sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesine gerek yoktur. c) Bir kozmetik ürünün minimum dayanma tarihi; normal şartlar altında depolandığı takdirde, başlangıçtaki fonksiyonlarını yerine getirmeye devam ettiği ve özellikle bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine uyumlu kaldığı süredir. Söz konusu tarih, "minimum dayanma tarihi" ifadesi veya uygun kısaltılmış şeklini takiben; 1) Tarih yazılarak veya, 2) Ambalajın üzerinde tarihin bulunduğu yer hakkında detaylı bilgi verilerek, belirtilmelidir. Eğer gerekir ise, ürünün bu dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilir. Tarih açıkça ve sırasıyla ay ve yıl olarak belirtilir. Minimum dayanma süresi otuz ayı geçen ürünlerde, tarih belirtilmesi zorunlu değildir. Ancak, bu ürünlerde ürünün açılmasından itibaren tüketiciye zarar vermeden kullanılabileceği sürenin bildirilmesi zorunludur. Ürün açıldıktan sonra güvenli kullanılabileceği bu süre hakkında bilgi, Ek-VIII/a’da verilen sembolü takiben kullanma süresi ay ve/veya yıl cinsinden yazılarak belirtilir. d) Kullanımdaki alınması gereken özel tedbirler ve özellikle, bu Yönetmeliğin Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’sinde yer alan ve "etikette belirtilmesi zorunlu olan kullanım şartları ve uyarılar" sütununda listelenenler ve profesyonel kullanım için, özellikle saç bakımı olmak üzere alınması gerekli özel tedbirler, kozmetik ürün etiketinde belirtilecektir. Pratik açıdan buna imkan olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilecektir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya Ek-VIII’deki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. e) Üretim kodu veya üretim şarj numarası belirtilir. Kozmetik ürünün çok küçük olması nedeniyle bunun pratik olarak imkansız olması halinde bu bilgiler, dış ambalajın üzerinde bulunur. f) Ürünün sunum şekli itibariyle açıkça belli olmadığı takdirde, ambalaj üzerinde ürünün fonksiyonu belirtilir. g) Ürün bileşenlerinin listesi, ilave edildiği andaki ağırlıklarına göre azalan sıra ile ambalaj üzerinde belirtilir. Bu liste, "ÜRÜN BİLEŞENLERİ" veya aynı anlama gelen Türkçe veya yabancı dildeki ifadenin altında yer alır. Pratik açıdan bu mümkün olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya bu Yönetmeliğin Ek- VIII’indeki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. Aşağıdakiler ürün bileşeni olarak kabul edilmezler: 1) Kullanılan hammaddelerdeki safsızlıklar, 2) Preparatın yapımında kullanılan, ancak bitmiş üründe bulunmayan yardımcı teknik maddeler, 3) Kesinlikle gerekli miktarda kullanılan çözücüler veya parfüm ve aromatik bileşiklerin taşıyıcıları. Üreticinin, ticari sırların korunması amacıyla ürün bileşenlerinin bir veya birkaçını listeye dahil etmek istememesi durumunda uygulanacak prosedür, Bakanlıkça yayımlanacak bir tebliğ ile düzenlenir. Parfüm ve aromatik bileşikler ve onların hammaddeleri, "parfüm" ve "aroma" kelimeleri ile tarif edilir. Ancak, bu Yönetmeliğin Ek-III, Kısım 2’sinde yer alan "diğer sınırlamalar ve gereklilikler" sütununda belirtilmesi gereken maddelerin mevcudiyeti, ürün içindeki işlevlerine bakılmaksızın listede gösterilir. Konsantrasyonu % 1’den az olan ürün bileşenleri, konsantrasyonu % 1’den fazla olanlardan sonra herhangi bir sırayla listelenebilir. Boyar maddeler, bu Yönetmeliğin Ek-IV’ünde kabul edilen CI numaraları ve isimlendirmeye göre, diğer içerik maddelerinin ardından herhangi bir sıralamaya göre listelenebilir. Birçok renkte piyasaya verilen renkli dekoratif kozmetik ürünlerde kullanılan tüm boyar maddeler, "içerebilir" ifadesi veya "+/-" sembolü konulmak kaydıyla listelenebilir. Bir içerik maddesi öncelikle INCI; bu olmadığı takdirde ise, CTFA veya yaygın olarak kullanılan diğer isimleriyle tanımlanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerinde belirtilen hususların, ebat veya şekli nedeniyle ürüne ekli bir kılavuzda belirtilmesinin pratik veya mümkün olmadığı hallerde bu hususlar, kozmetik ürüne ekli olan etiket, bant veya kartta belirtilir. Sabun, banyo topları ve diğer küçük ürünlerde, ikinci fıkranın (g) bendinde istenen bilgilerin ebat veya şekilden kaynaklanan pratik imkansızlıklar nedeniyle ürüne ekli broşür, etiket, bant veya kartta yer alamaması durumunda, ürünün satışa sunulduğu teşhir raflarının üzerinde veya hemen yakınında bulundurulacak kılavuzda belirtilir. Satışa hazır şekilde ambalajlanmamış, satış yerinde müşterinin isteği ile ambalajlanan veya anında satılmak üzere satış yerinde önceden ambalajlanmış kozmetik ürünler için, bu maddenin ikinci fıkrasındaki bilgilerin belirtilmesi gerekir. Kozmetik ürünlerin dolum yerleri ve dolum şartlarına dair esaslar, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzunda düzenlendiği şekilde uygulanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (f) bendlerindeki bilgilerin Türkçe olması gerekir. Ancak, ürünün dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilmesinin gerektiği durumlarda, ikinci fıkranın (c) bendinde istenen bilginin de Türkçe olması gerekir. Etiketlerde, ürünlerin satış için sergilenmesinde ve reklamlarında kullanılan metin, isimler, ticari marka, resim, figüratif desenler veya diğer şekiller, ürünlerin gerçekte sahip olmadıkları nitelikler varmış gibi kullanılamaz. Ayrıca, bu yönde imada bulunulamaz. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Sorumluluk, Denetim ve Bildirim Sorumluluk Madde 11 — Kozmetik ürünlerin üreticileri, sadece bu Yönetmeliğe ve Eklerine uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla ve İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna göre üretim yapmakla yükümlüdürler. Bakanlık, bu esaslara uygun olan kozmetik ürünün piyasaya arz edilmesini kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve reddetmeye yönelik uygulamalardan kaçınır. Denetim Esasları Madde 12 — Kozmetik ürünlerin üretim yeri denetimleri, piyasa gözetim ve denetimi ile denetim kapsamında numune alma, uyarı, geri çekme, imha, üretim yerinin ıslahı ve kapatılması hususları Bakanlık tarafından belirlenir. Üretici, piyasa gözetim ve denetimi için Bakanlığın talebi halinde aşağıdaki bilgileri içeren Ürün Bilgisini, bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına uygun olan etikette belirtilen adreste üç iş günü içerisinde hazır bulundurmak zorundadır. Bu Ürün Bilgileri; a) Ürünün kalitatif ve kantitatif yapısı; parfüm ve parfüm bileşimi olması halinde, bileşimin kodu ve tedarikçinin kimliği, b) Hammadde ve bitmiş ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyonu ve kozmetik ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyona uygunluğuna ilişkin kontrol kriterleri, c) İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu hükümlerine uygun üretim metodu; üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliliği veya gerekli tecrübesi olduğunu belirleyen eğitim ve çalışma belgeleri, d) Bitmiş üründe insan sağlığı için güvenlik değerlendirmesi; bunun için üretici, ürün bileşenlerinin toksikolojik karakteri, kimyasal yapısı ve maruz kalma seviyelerini göz önüne alır. Bu amaçla, ürünün kullanımına sunulduğu hedef kitlenin veya ürünün uygulanacağı bölgenin belirgin maruz kalma özelliklerini göz önünde bulundurur. Üç yaşından küçük çocukların kullanımı için hazırlanan ürünler ile dış genital organlara haricen uygulanmak amacıyla üretilmiş kişisel hijyen ürünleri için özel güvenlik değerlendirmesi gerekir. Bu değerlendirme, 25/6/2002 tarihli ve 24796 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan İyi Laboratuar Uygulamaları Prensipleri ve Test Laboratuarlarının Belgelendirilmesine Dair Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılır. Ülke sınırları içinde aynı ürünün bir kaç yerde üretilmesi halinde, üretici bu üretim yerlerinden bir tanesini bu bilgilerin hazır bulunduğu üretim adresi olarak seçebilir. Bu durumda üretici, istendiği takdirde denetlenebilmesi için, seçilen bu yeri Bakanlığa bildirmek zorundadır. e) (d) bendindeki değerlendirmeyi yapacak yetkili veya sorumlu kişinin adı ve adresi; bu kişinin, eczacılık, veterinerlik, biyoloji, kimya, biyokimya, toksikoloji, mikrobiyoloji, dermatoloji, tıp veya eşdeğer bir bilim dalında diploma sahibi olması ve yeterli tecrübeyi haiz bulunması gerekir. f) Kozmetik ürünlerin kullanımı neticesinde insan sağlığına olabilecek istenmeyen etkiler hakkında mevcut veriler, g) Kozmetik ürünün veya maddenin iddia edilen etkilerini kanıtlayan bilimsel nitelikte çalışmalara dair belgeler, h) Avrupa Birliği dışındaki ülkelerin mevzuat veya diğer düzenlemelerinin gerekleri nedeniyle hayvanlar üzerinde yapılmış olan testler de dahil olmak üzere, üretici tarafından, ürünün geliştirilmesi veya ürün veya bileşenlerinin güvenlik değerlendirilmesi için hayvanlar üzerinde yapılan testlerle ilgili verilerdir. Özellikle ticari sır ve kişisel hakların saklı kalması kaydıyla, bu maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (f) bentlerinde yer alan veriler kamuya açık ve kolay ulaşılabilir olacaktır. Bu maddenin üçüncü fıkrasının (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki bilgilerin Türkçe veya Avrupa Birliğinde yaygın olarak kullanılan dillerden tercihen birinde olması zorunludur. Sorumlu Teknik Eleman Madde 13 — Üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliğe ve gerekli tecrübeye sahip bir sorumlu teknik eleman bulundurması gerekir. Üretici bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıyorsa sorumlu teknik elemanlık görevini kendisi üstlenebilir. Eczacı veya kozmetik alanında en az iki yıl fiilen çalışmış olduğunu belgelemek kaydıyla kimyager, kimya mühendisi, biyolog veya mikrobiyologlar üretici tarafından sorumlu teknik eleman olarak görevlendirilebilirler. Sorumlu teknik eleman, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna uygunluğun sağlanmasından da sorumludur. Sorumlu teknik eleman, ülke mevzuatını bilmekle yükümlüdür. Bildirim ve Yasak Madde 14 — Piyasaya ilk kez arz edilecek kozmetik ürün için üretici, yeni ürünü piyasaya arz etmeden önce ve piyasaya kozmetik ürün arz etmek amacıyla yeni kurulan veya faaliyet sahasını genişleten imalat ve ithalat müesseseleri, yeni faaliyetine başlamadan önce bunu bildirmek zorundadır. Üreticiler, bu Yönetmeliğin Ek-IX’unda yer alan Kozmetik Ürün ve Üreticileri Bildirim Formunu, bu Yönetmelik hükümleri uyarınca, eksiksiz ve doğru olarak doldurur ve onaylar. Bu Formun Bakanlığa veya İl Sağlık Müdürlüklerine teslim edilmesiyle bildirim yapılmış sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasına uygun şekilde bildirimi yapılmayan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmeleri yasaktır. Zehir Danışma Merkezine Bilgi Verilmesi Madde 15 — Kozmetik ürünün kullanılması sırasında bir sorun çıkması halinde hızlı ve uygun müdahale yapılabilmesi amacıyla, ürün piyasaya arz edilmeden önce, ürünün formülünün ve istenen diğer bilgilerin, bu Yönetmeliğin Ek-X’unda yer alan Zehir Danışma Merkezine Bildirim Formu üzerinde doldurularak, Bakanlık Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı bünyesindeki Zehir Danışma Merkezine verilmesi gerekir. Söz konusu formül, ürün bileşenleri INCI adlarına göre düzenlenerek, hacim veya miktar oranlarının aralıklar şeklinde belirtilmesi suretiyle ve mühürlenmiş kapalı zarf içinde teslim edilir. Bu mühürlenmiş kapalı zarf, Zehir Danışma Merkezine elden teslim edilebilir veya iadeli taahhütlü posta yoluyla gönderilebilir. Bakanlık, bu bilginin yalnız sözü edilen müdahale amacıyla kullanılmasından sorumludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Analiz Metotları ve Kozmetikte Kullanılmasına İzin Verilenler Dışındaki Maddelerin Kullanılmasına İlişkin Özel Esaslar Analiz Metotları Madde 16 — Bakanlık tarafından, güncel teknik gelişmeler paralelinde; a) Kozmetik ürünlerin yapısını kontrol etmek için gerekli analiz metotları, b) Kozmetik ürünlerin kimyasal ve mikrobiyolojik saflık kriterleri ve bu kriterleri kontrol için metotlara dair gerekli tebliğler, yayımlanır. Kozmetik Ürünlerde Kullanılmasına İzin Verilen Diğer Maddelere İlişkin Özel Esaslar Madde 17 — Bu Yönetmeliğin 7 nci ve 9 uncu madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesi dışındaki diğer maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kullanılmasına aşağıdaki şartlarda izin verilebilmesi Bakanlığın yetkisindedir: a) İzin, üç yıllık bir süre ile sınırlandırılır, b) İzin verilen madde veya preparatlardan üretilen kozmetik ürünler, Bakanlık tarafından kontrol edilir, c) Bu tür kozmetik ürünler Bakanlığın belirleyeceği farklı bir şekilde işaretlenir. Bakanlık; bu maddenin birinci fıkrasına göre verdiği yeni izin hakkında, iznin verilmesi tarihinden itibaren iki ay içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu bilgilendirir. Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca verilen üç yıllık sürenin sona ermesinden önce Bakanlık; Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonuna, birinci fıkraya göre ulusal kapsamda izin verdiği maddelerin, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesine alınması için destekleyici bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilir. Bu durumda, Bakanlık tarafından bu maddenin birinci fıkrasına göre verilen izin, birinci fıkranın (a) bendindeki üç yıllık süre dikkate alınmaksızın, listeye alınması için yapılan başvurudan sonra bir karar alınana kadar yürürlükte kalır. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler İdari Yaptırımlar Madde 18 — Bir kozmetik ürünün bu Yönetmeliğin gereklerine uygun olmasına rağmen, sağlık için bir tehlike oluşturduğu tespit edilir ise Bakanlık, Ülke sınırları içinde bu ürünün piyasaya arz edilmesini geçici olarak yasaklar. Kontrol sonucunda ürünün genel sağlık yönünden güvenli olmadığının tespit edilmesi halinde, masrafları üretici tarafından karşılanmak üzere Bakanlık; a) Ürünün piyasaya arzının yasaklanmasını, b) Piyasaya arz edilmiş olan ürünlerin piyasadan toplanmasını, c) Ürünlerin, güvenli hale getirilmesinin imkansız olduğu durumlarda, taşıdıkları risklere göre kısmen veya tamamen imha edilmesini, d) (a), (b) ve (c) bendlerinde belirtilen önlemler hakkında gerekli bilgilerin ülke genelinde dağıtımı yapılan iki gazete ile ülke genelinde yayın yapan iki televizyon kanalında ilanı suretiyle risk altındaki kişilere duyurulmasını Sağlar. Risk altındaki kişilerin yerel yayın yapan gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla bilgilendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda bu duyuru yerel basın ve yayın organları yoluyla risk altındaki kişilerin tespit edilebildiği durumlarda ise bu kişilerin doğrudan bilgilendirilmesi yoluyla yapılır. Böyle bir durumda Bakanlık, Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu, geçici yasaklama kararına esas olan gerekçe ve kanıtları da belirterek ivedilikle bilgilendirir ve yapılacak görüşmelerin sonuçları doğrultusunda gerekli değişiklik ve düzenlemeler Bakanlık tarafından yapılır. Bu Yönetmeliğe uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi hakkında kısıtlama veya yasaklama getirilmesi ile ilgili kararlarda kesin gerekçeler Bakanlıkça belirtilir. Kararlarda, alınması gereken tedbirler ile bu Yönetmeliğe ve diğer ilgili mevzuata uygunluk sağlanmak üzere belirlenen süreler, ilgili tarafa bildirilir. Cezaî Müeyyideler Madde 19 — Bu Yönetmeliğe ve bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerine uymayanlar hakkında fiilin mahiyeti ve niteliğine göre, 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Kılavuz Madde 20 — Bu Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlıkça gerekli kılavuzlar yayımlanır ve yayımlanan kılavuzların hükümleri, bu Yönetmelik ile birlikte uygulanır. Yürürlükten Kaldırılan Yönetmelik Madde 21 — 8/4/1994 tarihli ve 21899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kozmetik Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 — Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kozmetik ürün üretimine veya ithaline dair izin almak üzere Bakanlığa yapılan başvurular, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesine göre piyasaya arz öncesi bildirim olarak kabul edilerek sonuçlandırılır. Geçici Madde 2 — Üretim/ithal izni olan ve piyasada bulunan kozmetik ürünler için, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesi uyarınca, Yönetmeliğin yayım tarihinden itibaren altı ay içerisinde Bakanlığa bildirimde bulunulması zorunludur. Bakanlık, ürün güvenliğine halel getirmemek kaydıyla, üretim veya ithal izni almış, 5324 sayılı Kozmetik Kanununda öngörülen şartları yerine getirmiş ancak bu Yönetmeliğin gereklerine tam olarak uygun olmayan kozmetik ürünlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde satılmasına, bu Yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren otuzaltı aya kadar süre tanıyabilir. Yürürlük Madde 22 — Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 23 — Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kozmetik-yonetmeligi

HOMONİMLİK NEDİR

Eğer farklı taksonlara aynı isimler verilirse, o zaman böyle bilimsel isimler arasında homonimlik’ten söz edilir. Taksonomide homonimlik tür, cins ve familya kategorileri içerisinde söz konusu olup birbirlerinden önemli farklarla ayrılır. Tür grubu taksonlarında homonimlik: Eğer tür veya alttür isimleri, ilk defa tanımlanırken, aynı cins ismi ile birlikte yazılarak yayınlanmışsa böyle tür ve alttür isimleri homonimdir. • Hyles anatolica Rebel, 1930 • Hyles euphorbiae subsp. anatolica Wagner, 1932 Yukarıdaki örnekte görülen anatolica isimleri farklı taksonlar için kullanılmıştır. Ancak bunlar birbirlerinin homonimidir. Orjinal tanımlarında aynı cins ismi içerisinde (Hyles) kullanıldığından böyle homonimliğe primer homonimlik denir. Primer homonim isimlerden genç olanı (junior), (örnekte anatolica Wgn.) ilgili takson için geçerli isim olarak hiçbir zaman kullanılamaz. Bunun yerine, eğer varsa ilgili taksonun sinonim isimleri arasından en yaşlı olanı kullanılmalı, yoksa genç primer homonim isim yerine yeni bir isim (nomen novum) teklif edilmelidir. Örnek: Hyles euphorbiae ssp. turcica (nom.nov) pro Hyles euphorbiae ssp. Anatolica Wagner, 1932, nec Rebel., 1930. Taksonun adı yeni bir isimle değiştirilince, artık bu ismi teklif eden yazar ve tarihle birlikte kullanılır. Eğer orjinalde farklı cinslerde teklif edilmiş isimler, daha sonra aynı bir cins içerisine transfer edilirse, o zaman ortaya çıkan homonimlik, Sekonder homonimlik olarak isimlendirilir. • Örnek: Papilio daplidice subsp. iranica Rebel, 1900 • Pieris glauconome ssp. iranica Bienert, 1870 Yukarıdaki iranica alttürleri farklı taksonlar için teklif edilmiş olup, birbirinin homonimi değildir. Çeşitli taksonomik nedenlerle Papilio daplidice ve Pieris glauconome türleri, alttürleriyle birlikte Pontia cinsi içerisine transfer olursa; • Pontia daplidice subsp. iranica (Rebel, 1900) • Pontia glauconome subsp. iranica (Bienert, 1870) şeklinde yazılır. Bu andan itibaren de iranica isimleri birbiriyle homonim olurlar. Böyle ortaya çıkan homonimlik, sekonder homonimliktir. Bunlardan genç homonim isim değiştirilmelidir. Sekonder homonimlik geçicidir. Homonimliğe neden olan şartlar değişince, sekonder homonimlik ortadan kalkar. Cins ve Familya Kategorilerinde Homonimlik Homonimlik cins kategorisinde kullanılan isimler arasında da görülür. Zooloji ve botanikte kullanılan isimler birbirleriyle aynı olsalar da homonim sayılmazlar. Buna karşılık bir cins ismi örnek olarak zoolojide sadece bir defa kullanılabilir. Aynı yazılan ikinci bir isim, ilgili taksonun geçerli ismi olarak kullanılamaz. Noctua Linnaeus, 1758 [Lep.] ile Noctua V., 1800 [Aves] cins isimleri birbiriyle homonimdir. Genç olan homonim isim varsa sinonimi ile, eğer yok ise, yeni bir isim ile (nomen novum) değiştirilir. Familya kategorisinde de homonim isimlere rastlanır. Zooloji’de örnek olarak: Axia cinsine dayalı bir lepidopter familyası “Axiidae Rebel, 1919” Axius cinsine dayalı bir Crustacea familyası ise “Axiidae Bates,1888” teklif edilmiştir. Axia ve Axius cinsleri homonim olmamasına rağmen familyaları birbiriyle homonimdir. Lepidopter familyası Axiidae yerine kullanılabilecek, üstelik daha yaşlı bir sinonim ismi vardır: • Cimeliidae Chretien, 1916. Buna karşılık Axiidae Bates geçerlidir. Familya isimleri, genç homonim olan bir cins ismine dayalı olarak kurulamaz. Eğer böyle bir familya ismi varsa bu isim geçersizdir. Buna karşılık, bir familya ismi genç sinonim bir cins ismine dayalı olarak kurulmuş olabilir. Ancak bu durum, söz konusu familya isminin geçerliliğini ortadan kaldırmaz.

http://www.biyologlar.com/homonimlik-nedir

TAKSONOMİDE KULLANILAN TİPLER

1. Holotip veya Tip: Yazar tarafından yeni bir tür olarak kabul edilen ve buna dayanılarak orjinal deskripsiyonu yapılmış olan örneğe verilen isimdir. Holotip, tarifinden de anlaşılacağı gibi tek bir örnektir ve sadece orjinal deskripsiyon yoluyla yaratılabilir. 2. İzotip: Holotipin eş örneğidir. 3. Sintip: İçlerinden Holotip ayrılmaksızın orjinal deskripsiyonu yapılmış olan bir seri örnekten herbirine verilen isimdir. 4. Lektatip: Sintip olarak orjinal deskripsiyonu yapıldıktan sonra bunlar arasından birisi o türün kesin tipi olarak ayrıldığında bu örneğe verilen isimdir. 5. Neotip: Holotip’in kaybolması veya herhangi bir nedenle tahrip olması halinde mevcut örnekler içinden tip olarak seçilmiş örneğe verilen isimdir. 6. Paratip: Yeni bir tür olarak kabul edilen ve içlerinden bir tanesinin Holotip olarak ayrılmasından sonra geriye kalan örneklere verilen isimdir. 7. Allotip: Holotip olarak kabul edilen örneğin karşı eşeyde olan bir örneğine verilen isim olup, paratipler arasından seçilir. 8. Paralektatip: Lektatip’in ayrılmasından sonra geri kalan örneklere verilen isimdir. 9. Plesiotip: Redeskripsiyonlarda şekillerin çizildiği örneğe verilen isimdir. Üzerinde yayın yapma zorunluluğu bulunmayan fakat araştırıcı tarafından üzerinde çalışılan örnekler olup, 3 grupta incelenir. 1. Topotip: Holotip’in toplanmış olduğu alanda daha sonra başka araştırıcılar tarafından toplanan örneklere verilen isimdir. 2. Metatip: Holotip’in toplanmış olduğu alanda daha sonra orjinal deskripsiyonu yapan kişi tarafından toplanan diğer örneklere verilen isimdir. 3. Homotip: Holotiple kıyaslanarak teşhisi yapılan örneklere verilen isimdir. Tipleri saptamak, bilim dünyasına tanıtmak, onları etiketlendirmek ve bunları kurallara uygun olarak işlem görür. Daha yüksek kategorilerin tipleri de aynı şekilde seçilir. Bir cinsin tipi ona bağlı türlerden biridir. (=Type species), bir tribü’nün, bir altfamilyanın veya bir familyanın tipi bunlara bağlı bir cinstir (=Type-genus). Bu tip’lerin seçimi ve gösterilme şekilleri Uluslararası İsimlendirme Yasasının gösterdiği kurallar çerçevesinde yapılır.

http://www.biyologlar.com/taksonomide-kullanilan-tipler

İkili Adlandırma

Binominal Nomenklatür, doğada halen yaşayan, ya da nesli tükenmiş olan organizmaların bilimsel isimlendirme sistemidir. Hayvanların isimlendirilmesi zoolojik nomenklatür, bitkiler botanik nomenklatürü, bakteriler ise bakteriyolojik nomenklatür sistemine göre isimlendirilir. Her nomenklatür sistemi diğerinden bağımsızdır. Zoolojik isimlendirme sisteminin başlangıç tarihi 01.01.1758 dir. Bundan önceki tarihlerde yapılmış tanım ve isimlendirmelerin hepsi, bugün geçerli değildir.1707-1778 yılları arasında yaşamış İsveçli bilim adamı Carl Linnaeus, tabii sınıflandırmayı Systema Naturae adlı eserinde en iyi ifade etmiştir. Bu eserin 1. baskısında (1753) bitkiler ilk defa ikili isimlendirme sistemine göre binominal nomenklatür ele alınmıştır. 1758 yılında yayınlanan aynı eserin 10. baskısında ise hayvanlar, ikili isimlendirme sistemine göre değerlendirilmiştir. Bu tarihler bitki ve hayvan sistematiğinin bilimsel olarak başlangıcını oluşturur.Linnaeus tarafından türlere iki parçalı adlar verilmesi, günümüzde kullanılan adlandırma sistemlerinin başlangıcı olarak kabul edilmekle birlikte, zaman içinde ayrıntılarda meydana gelen farklılıkları ortadan kaldırmak, karışıklıkları engellemek ve bilimsel adların uluslararası kabul görmüş kurallarını oluşturmak için 19.yy'ın ortalarından itibaren çeşitli kurumlar tarafından yönergeler hazırlanmıştır.     Günümüzdeki yönergeleri sıralarsak;Botanik için 'Uluslararası Su yosunları, Mantarlar ve Bitkiler Adlandırma Yasası' (International Code of Nomenclature for algae, fungi, and plants – ICN), Temmuz 2011'de kabul edilerek daha önceki 'Uluslararası Botanik Adlandırma Yasası'nın (International Code of Botanical Nomenclature, ICBN) ve daha da eski Uluslararası Botanik Adlandırma Kuralları'nın (International Rules of Botanical Nomenclature) yerini almıştır. Binominal nomenklatür, ikili isimlendirme sistemidir. Yani bir tür en az iki isimden oluşturulur. Birinci isim cins, ikinci ise tür kategorisindeki taksonu yani epiteti ifade eder. Binominal isimlendirme Linnaeus ile 1758 tarihlerinde başlatılmış olup, önceki tarihlerde isimler ya tek (uninominal), ya da çok isimli (plurinominal) idi. Şimdiki sistemde sadece cins ve familya kategorilerindeki taksonlar adlandırılırken tek isim kullanılır. Bilimsel isimler latince veya latinceleştirilmiş kelimeler olup en az iki harften meydana gelir ve daima latin harfleriyle yazılır. Şu harfler bilimsel isimlerde kullanılamaz: ä,é,è,â,ö,ü,ç,ş,ı,ê,ß gibi.Cins ve familya kategorisindeki isimler daima büyük harfle, buna karşılık tür ve alttür isimleri küçük harfle başlar. Üç isimli ise üçüncüsü alttüre aittir. Isimlerin sağında yer alan şahıs soyadları, o taksonun bilimsel isminin yazarını işaret eder. Soyadın sağında yer alan tarih ise ismin yayınlandığı yılı gösterir. Soyad ie tarih arasında daima virgül bulunur. Bir taksonun bilimsel adı bazen birden fazla sayıda yazar tarafından ortak olarak teklif edilmiş olabilir. Bu durumda, taksonun sağında iki, üç veya daha fazla sayıda yazar soyadı bulunabilir.Örnek: Polyommatus daphnis Denis & Schiffermüller,1775.Takım ve familya isimleri çoğuldurlar. Familya adı belli bir cins adına dayandırılarak türetilmelidir. Ranunculaceae familyası Ranunculus, Pinaceae familyası Pinus cinsine dayalı olarak kurulur. Bir takım ismi herhangi bir familya veya cinse dayalı olmayabilir.Familya Grubu Kategorileri, Taksonları ve İsimlendirilmesi:Familya kategorisi zooloji ve botanikte farklı biçimde ve çeşitli alt kategorilere ayrılır. Bunların bilimsel isimleri nominatif (yalın) ve plural (çoğul) olup, birbirlerinden ayırdedilebilmeleri ancak taşıdıkları son ekleri dikkate alınarak mümkündür. Bu kategoride bilimsel isimler daima büyük harfle başlar.Cins Kategorileri, Taksonları ve Isimlendirilmesi:Familya grubu isimlerinden nominatif (yalın) ve singular (tekil) olmalarıyla ve özel bir son-ek taşımamalarıyla ayıredilirler. Bu kategori içerisine cins ve altcins isimleri girer. Bu isimler daima büyük harfle başlar ve en az iki harften oluşur. Altcins, ait olduğu cinsin bazı temel özelliklerini taşır ise de, kendini ayırteden karakterlere de sahiptir. Altcins ismi yazılırken ( ) içerisinde ve cins ile tür adı arasında yer alır. Bir cins, sınıflandırma sonucu çok sayıda altcinse ayrılmış olabilir. İsimlendirmede, sınıflandırma gereği ayrıca seksiyon gibi alt bölümler de cins kategorisi içerisinde yer alabilir.Cins isimlerinin birer gramer eşeyi vardır. Yani, erkek, dişi veya nötr olabilirler. Bu durum, ya cinsin son eki, ya da kelimenin orijininden belirlenebilir. Örneğin; eğer bilimsel isim latince veya yunanca kökenli ise eşeyi o dildeki normal eşeyi ile aynıdır.-ornis (erkek); -caris (dişi); -gaster (dişi); -lepis (dişi); -opsis (dişi).Sonu -us ile biten bazı latince kelimeler dişidir (-acus, -alvus, -domus, -fraus, -humus, -laus, -tellus, -vannus).-gramma, -soma,-stigma, -stoma kelimeleri ise nötr’dür. Sonu -us ile biten bazı kelimeler erkek eşeylidir. Örnek: -cephalus, -cheilus, -chilus, -crinus, -echinus, -gnathus, -rhamphus, -rhynchus,-somus,-stethus,-stomus.Şu son ekler dişidir: -cera, -metopa.cola ile sonlanan bileşik latince kelimeler erkek sayılır: Sylvicola, Monticola, v.s.ops ile sonlanan bütün kelimeler kökü ne olursa olsun erkektir.Sıfat kökenli erkek kelimelerin son ekleri şöyledir: -ides, istes, -ites, odes, -oides.Cins grubu isimlerinin eşeylerine bağlı olarak tür grubu isimlerinin eşeyleri düzenlenmek zorundadır. Yani bir tür ismi, birlikte yazıldığı cins isminin eşeyi ile aynı olmalıdır.Tür Grubu Kategorileri, Taksonları ve Isimlendirilmesi:Bu grupta tür, alttür ve varyasyonlar bulunur. isimlendirme kurallarına göre alttürden daha aşağıdaki bir basamak olan varyasyonlar.

http://www.biyologlar.com/ikili-adlandirma

Doğal Sınıflandırma ve Doğal Takson

İlk defa Aristo (M.Ö. 3. yüzyıl) doğal bir sınıflandırma yapma savı ile bir sistem oluşturmuştur. Aristo, Platon’un tipolojik türünü (eidos) kullanarak üst kategoriler (genos) oluşturmaya çalışır. Eidos, belirli karakterlerle meydana gelen ve bir nihai öze sahip olan bir birim olarak tanımlanır. Başka bir deyişle bağımsız olarak yaratılmış birimlerdir. Bu yaklaşım populasyon kavramının reddi demektir. O halde bağımsız olarak yaratıldığı varsayılan türler hangi doğal kritere göre ilişkilendirilecek (üst kategoriler oluşturulacak) ve doğal bir sınıflandırma yapılmış olacaktır? Bugün hiyerarşik sistemi kullandığımız Linne, temel yaklaşım olarak Aristo’nun tipolojik tür kavramını benimser. Ancak Linné bağımsız olarak yaratıldığını kabul ettiği türleri tuğla olarak kullanarak cins, familya v.b. (Linné, 5 kategori kullanmıştır) üst kategorileri oluşturur. Çünkü, Linné, yeterli sayıda morfolojik benzerliğin ortaya konması ile türleri ilişkilendirerek cinsleri, cinsleri ilişkilendirerek familyaları v.b. üst kategorileri oluşturabileceğini ve bu yolla doğal bir sınıflandırma yapabileceğini varsayar. Linné’nin, Aristo’dan bir farkı vardır. Linné, morfolojik benzerlikleri kullanmakta bir anlamda homolojiden yararlanmıştır. Wiley (1981) ve Brooks ve Wiley (1988)’e göre, doğal takson ve doğal sistem kavramları için önemli olan özellikler; 1- Doğal takson evrim sürecinde kendiliğinden oluşmuştur. Taksonomist tarafından oluşturulmaz. Yani, taksonomist farkına varıp onu isimlendirip sınıflandırsa da, farkına varmasa da doğada vardır. Dolayısıyla, doğal takson icat edilen değil keşfedilebilendir. 2- Doğal taksonlar doğal süreçlerle oluşmuştur. O halde, doğal taksonların doğal süreç ve olgularla uyumlu olmaları gerekir. Organik çeşitlilik ile ilgili ortaya konan tüm doğa yasaları onun için genellenebilir. Örneğin, bir tür açısından düşünülürse, tür, kendisini oluşturan süreçler gibi varyasyon gösterir, farklılaşır çeşitlenir ve yeni türleşme süreçleri geçirir. 3- Doğal takson bir birey değil bir organizma grubudur. 4- Doğal taksonlar, türleşme süreçleri ile oluştuklarından ortak ata ilişkilerine sahiptir. Biyolojik çeşitlilik kalıtımsal bir olgu olduğundan, türeyen taksonlar ortak atalarının genetik mirasına sahiptirler. Populasyon gen havuzunda miras ve kazanılan yeni özellikleri birlikte bulundurur ve taksonun bireylerinde özellikler bu doğrultuda ortaya çıkar. Günümüzde, tüm taksonomistler tür kategorisinin doğal olduğu konusunda anlaşır. Croizat (1964)’ın ifade ettiği gibi her türün kökeninde bir populasyon vardır. Bir tür iki ayrı populasyon olarak var olmaya başlamaz. Oysa, tür üstü kategoriler evrimin direkt olarak işlediği öğeler değillerdir. Ancak, türleşme süreçleri organik çeşitliliği verdiğine göre, türüstü kategoriler de türleşme süreçleriyle oluşmuşlardır ve dolayısıyla doğaldırlar.

http://www.biyologlar.com/dogal-siniflandirma-ve-dogal-takson

FİLOGENETİK SİSTEMATİK

Taksonomi yeni taksonların tanımlanması (deskripsiyon), adlandırılması (nomenklatur) ve organizmaların uygun bir sınıflandırma sistemi içerisinde düzenlenmesi (sınıflandırma) gibi bir dizi alanı kapsar. Sistematik, biyolojik çeşitliliği sınıflandırmakla yetinmez “neden” ve “nasıl” sorularını cevaplayabilmek için organizmaların evrimi, özellikle türleşme olgusunu teorik ve pratik yönleri ile ele alır. Bu yönüyle sistematik taksonomiyi de içine alan bir alandır. İlk defa Willim Hennig (1950) tarafından formüle edilen Filogenetik sistematik, taksonomiyi filogenetik yönüyle inceleyen alandır. Daha önce, belirtildiği gibi, amaç filogeni ilişkisi kullanarak doğal taksonlar saptamak ve yine filogeni ilişkisi ile bunları ilişkilendirecek doğal bir sınıflandırma oluşturmaktır. Doğal takson doğada evrimin ürünü ortaya çıkan bir organizma grubunu ifade eder. Türüstü kategorilerinde türleşme süreçleri ile oluştuğu hatırlanacak olursa tür ve monofletik gruplar olmak üzere iki tip doğal taksondan söz edilebilir. Tür evrimsel süreçlerin ürünüdür. Ayrıca, tür evrimin işlediği en büyük birimdir. Türüstü birimler evrimsel süreçte direkt olarak işlenmez. Ancak, türaltı birimler evrimsel sürecin işleyişi içindedir. Bu özellikleri ile türün doğal takson olduğu konusunda şüphe yoktur. Doğal takson kavramını tanımlama ve doğal bir sistemi formüle etme için Darwin bir çıkış noktasına işaret etmiştir. Darwin’e göre “bütün organik çeşitlilik ortak bir kökenden gelir ve kalıtımsal bir olgudur. Doğal taksonlar soy ilişkisini ifade etmelidir. Ortak bir atadan çeşitlenme, türleşme süreçleri ile oluşmuştur. O halde, organik çeşitliliği ilişkilendirecek en önemli kriter türleşme olgusudur. Biyolojik çeşitliliğin geçirdiği türleşme süreçleri anlaşılabildiğinde soy ilişkisi ve sınıflandırmaya yansıtıldığında doğal bir sınıflandırma oluşturulmuş olunacaktır. Doğal bir sistem oluşturmak, soy ilişkisinin ortaya konması ile mümkündür”.

http://www.biyologlar.com/filogenetik-sistematik-1

Evrimi Destekleyen Kanıtlar ve Analizleri

Evrim,biyolojinin felsefi bir boyutudur. Evrim konusunu anlayabilmek ve yorumlayabilmek için ,biyolojik bilimler bilgisine genel anlamda sahip olunması gerekir. Biyolojik bilimlerde ne kadar iyi bilgi düzeyine sahipseniz,bu konuda o kadar net yorumlar yapabilirsiniz. Evrimi açıklayabilmek için yararlanılan bilimsel verileri aşağıdaki maddeler halinde özetlemek mümkündür. 1.Paleontolojik(fosil) kanıtlar: Jeolojik devirlere ait katmanların incelenmesi sonucu, geçmişten günümüze," basitten karmaşığa doğru" bir değişim sürecinin yaşandığı tespit edilmektedir. 2.Embriyolojik kanıtlar:Omurgalı embriyonlarının, gelişimlerinin ilk evrelerinde gösterdiği şekil benzerliği, "canlıların ortak atadan evrimleşmesine" kanıt olarak gösterilmektedir. 3.Biyokimya ve Fizyolojik kanıtlar:Evrimsel kriterler baz alınarak yapılan sınıflandırmada, birbirine yakın olan taksonomik kategorilerin, türlerinin protein benzerliği söz konusudur. Bu durum aynı zamanda gen benzerliği demektir. Örneğin :Memelilerin sindirim sitemlerindeki enzimlerin çoğunun benzerliği... 4.Morfolojiden elde edilen kanıtlar: Homolog(kökendeş=ortak bir atadan kalıtılan fakat farklı görevler yapan) organların varlığı. Örneğin fok ve kedinin ön üyeleri homolog organlardır. Bu anlamda bazı canlılardaki ön üyeler, örneğin:İnsanda kollar,koyun,at ve kertenkelede ön bacak,fok ve balinada yüzgeç ;kuş ve yarasada kanatlar homolog organlardır. Kuş ve yarasa kanadı bağımsız olarak geliştiğinden kanat olarak homolog organ değillerdir. Ancak her ikisinin anatomisinde homolog kemikler vardır. Bu nedenle kanat olarak analog, ön üye olarak ise homolog kabul edilirler.(Keeton-Gould Genel Biyoloji s520) Anolog (görevdeş=işlev ve çoğunlukla yüzeysel yapıda benzerliği olan fakat kökenleri faklı) organlar bu anlamda kullanılamazlar. 5.Sistematikten elde edilen kanıtlar:Taksonomik kategorilerin oluşturulması sonucu ortaya çıkan düzen ,evrimsel açıdan yakınlıkları da ifade eder. 6.Evcilleştirme olayından elde edilen kanıtlar:Evcileştirilen türlerin, doğal türlerle eşleşebilmeleri, verimli döller oluşturabilmeleri söz konudur. 7.Parazitolojiden elde edilen kanıtlar:Ortak atadan geldikleri var sayılan iç parazitlerin bazılarının ileri derecede farklılaşması söz konusudur. Örneğin insan ve domuz ascaris parazitleri, birbirlerinin konaklarını etkileyemezler. 8.Sitoloji ve genetikten elde edilen kanıtlar:Tüm canlıların hücrelerden oluşması ve hücre içi yapıların ortak olması söz konusudur. Genetik olarak ise şu örnek verilebilir:Hayvanlar (omurgalı(memeliler),omurgasız(böcekler)),bitkiler ve mantarlar alemlerindeki 28 türde mitokondri yapısındaki Sitokrom C'nin amino asit dizisi incelenmiş ve çarpıcı bir benzerlikler gözlenmiştir.(Keeton-Gould Genel Biyoloji s524) 9.Organizmaların coğrafi dağılımlarından elde edilen kanıtlar:Biyocoğrafya da genel olarak kabul edilen bir görüşe göre; "hayvan ve bitki türlerinin tek bir noktadan ve bir defada ortaya çıkmıştır." EVRİMSEL ve EKOLOJİK GENELLEME KURALLARI ALLEN KURALI :Soğuk iklimde yaşayan memeli ve kuşların vücut çıkıntıları ve üyeleri , sıcak iklimde yaşayan akrabalarına göre daha küçüktür. Böylece vücudun dış ortamla temas yüzeyi daha az olduğundan daha az ısı kaybına yönelik bir adaptasyondur. BERGMAN KURALI:Soğuk iklimde yaşayan memeli ve kuşların vücut büyüklükleri ,sıcak bölgelerde yaşayan akrabalarına göre daha büyüktür. Böylece vücut büyüdükçe yüzey/hacim oranı küçülmekte ve daha az sıcaklık kaybı yaşanmaktadır. Klin:Bir türün bir karakterinin coğrafya ile ilişkili göreceli varyasyon göstermesi durumunda ,bu varyasyonlara verilen isimdir."Örnek olarak bir çok memeli ve kuş ortalama vücut büyüklüğü açısından kuzey-güney klinleri gösterirler."(Bergman kuralı) DOLLO KURALI:Evrim bası geri mutasyonların olmasına karşılık,geriye dönük değildir. Sürekli ileriye doğru giden bir düzendedir. COPE KURALI:Omurgalılar, sürekli vücutlarını büyütme eğilimi içindedirler. Vücut büyüdükçe, çevre şartlarına olan bağımlılık(besin açısından) azalacaktır. GLOGER KURALI:Kuzey yarım küredeki kuş ve memeliler,kuzeye doğru gittikçe açık renkli,güneye doğru gittikçe daha koyu renkli olmaktadırlar. GAUS KURALI: Aynı habitatta aynı nişi gerçekleştiren iki tür uzun süre birlikte kalamazlar. Güçlü olan diğerini baskılar ve dışlar.Zayıf olan tür zamanla tükenebilir.

http://www.biyologlar.com/evrimi-destekleyen-kanitlar-ve-analizleri

Tıbbi Cihazlar Direktifi

93/42/EEC sayılı Tıbbi Cihazlar Direktifi, diğerlerinin yanı sıra normal sargılar, bıçaklar, yüzey elektrotları, karışım pompaları, kalp kateterleri, antibiyotikli kemik alçılar, iç optik lensler, tekerlekli sandalyeler, koltuk değnekleri, harici kalp pilleri ve ameliyathanelerdeki donanım ve araçları kapsamaktadır. Direktifin temel gerekleri; genel emniyet ve verimlilik gerekleri ile kimyasal, fiziksel ve biyolojik özellikler, mikrobik kirlenme ve enfeksiyon riskleri, ölçüm özellikleri, çevresel özellikler, radyasyona karşı korunma, mekanik, elektrik ve termal riskler ile ilgili özel hükümleri içerir. Ürünlerin büyük bir kısmı için zorunlu kullanım kılavuzu, ürünü güvenli kullanma yolları ve ürünün özellikleri ile ilgili olarak tüketicileri bilgilendirmelidir. Direktif, ürünlerin temel gereklere uygunluğunun değerlendirilmesini teminen çeşitli ürün kategorileri için ayrıntılı prosedür planı sunmaktadır. Onaylanmış kuruluşların sıkça bu prosedürlere dahil olması öngörülmektedir. CE işareti ve uygunluk prosedürüne dahil olan onaylanmış kuruluşun kimlik numarasının yanında, aşağıdaki veriler de etikette yer almalıdır: •imalatçının ve gerektiğinde ithalatçının adı veya ticari markası ve adresi, •ürünün tanımı ve tip göstergesi, •ürünün parti kodu veya seri numarası, •ürünün en son kullanma tarihi ve bunun uygun olmadığı durumlarda üretim yılı, •saklama ve kullanımla ilgili muhtemel önemli talimatlar ve uyarılar. Tıbbi Cihazlar Direktifinin 14. maddesi Avrupa’da cihazların veya birleşik cihaz paketlerinin piyasaya sürülmesinden sorumlu kişi ve şirketlerin kendi ülkelerinde bu amaçla atanan bir kuruluşa kayıtlı olma zorunluluğunu getirmektedir. İşyerinin kayıtlı adresi ve ilgili cihazların tanımı bu kuruluşa bildirilmelidir. AB’de 93/42/EEC sayılı Direktif 14 Haziran 1993’te kabul edildi. Direktif, 1 Ocak 1995’ten itibaren uygulamaya konuldu. 14 Haziran 1998’den beri de piyasaya sürülmüş bulunan bütün tıbbi cihazlar CE işareti taşımak zorundadır. 76/764/EEC sayılı Direktife uygun olan civalı klinik termometreler 30 Haziran 2004’ten sonra CE işareti taşımak zorundadırlar. Kapsam Tıbbi Cihazlar Direktifinde “tıbbi cihaz”, üretici tarafından insanlar için aşağıda sayılan amaçlarla kullanılmak üzere planlanan ve tam çalışması için gerekli yazılım da dahil olmak üzere alet, aygıt, materyal ve öteki maddeler ve bunların bileşimlerini içeren cihazdır: 1.hastalığın teşhisi, önlenmesi, izlenmesi, tedavisi ve etkisinin azaltılması, 2.bir yaralanma veya engelin teşhisi, izlenmesi, tedavisi, veya giderilmesi, 3.anatominin veya fizyolojik sürecin incelenmesi, yenilenmesi veya değiştirilmesi, 4.doğum kontrolü. Ürünün işlevini eksiksiz yerine getirebilmesi için gerekli olan aksesuar ve bilgisayar yazılımları da bu direktifte yer alır. Ayrıca, bir ilaç vermek amacıyla kullanılan tıbbi cihazlar da bu direktifin kapsamına girer. Bu durumda Tıbbi Cihazlar Direktifinin temel gerekleri sadece cihazın emniyet ve performansını sağlamak için uygulanabilir. İlaç 65/65/EEC sayılı Direktifin gereklerine ve prosedürlerine uygun olmalıdır. Ancak böyle bir cihaz ve ilaç tek bir ürünü oluşturuyorsa, o ürün tümüyle 65/65/EEC sayılı Direktif kapsamına girer. Direktifin kapsamı dışında kalan ürünler ise şunlardır: 1.in vitro diagnostik cihazlar, 2.90/385/EEC’nin kapsamına giren vücuda yerleştirilebilen aktif tıbbi cihazlar, 3.65/65/EEC’nin kapsamına giren ilaçlar, 4.76/768/EEC’nin kapsamına giren kozmetik ürünleri, 5.insan kanı (içeren cihazlar), 6.insan kaynaklı nakledilen organlar veya dokular veya hücreler (içeren ürünler) (veya bunlardan elde edilen ürünler), 7.hayvan dokularından elde edilmiş, hayat belirtisi göstermeyen ürünleri kullanan bir alet imal edilmedikçe, hayvan menşeli hücre, doku veya organlar, 8.89/686/EEC’nin kapsamına giren kişisel koruyucu donanımlar İn vitro diagnostik ürünleri de bu direktifin kapsamına almak için bir değişiklik önerilmiş bulunmaktadır. Bahse konu değişiklik yürürlüğe girene kadar bu ürünler ulusal hükümlere göre piyasaya sürülecektir. İn vitro diagnostik ürünler şunları kapsamaktadır: kan testi araçları, hamilelik testi araçları, laboratuar ekipmanı, ayıraçlar, kalibrasyon ekipmanı ve insan kaynaklı numunelerin teşhisi ile ilgili herşey. Uygulanabilen diğer direktifler Direktifin birinci maddesinin sekizinci bölümüne göre, Tıbbi Cihazlar Direktifi, elektromanyetik uyumlulukla ilgili üye ülke mevzuatının yakınlaştırılmasına dair 3 Mayıs 1989 tarihli ve 89/336/EEC sayılı Direktifin ikinci maddesinin ikinci bölümü anlamında özel bir direktiftir. EMC direktifinin ikinci maddesinin ikinci bölümü şöyle demektedir: “Bu direktifte açıklanan koruma gerekleri özel direktiflerce belli araçlar bakımından uyumlaştırıldığı zaman bu direktif uygulanmayacak veya diğer özel direktiflerin yürürlüğe girmesi üzerine bu araçlar veya koruma gerekleri bakımından uygulanması durdurulacaktır.” Bu, tıbbi cihazların EMC Direktifinin kapsamına girmediği anlamına gelmektedir. Bu kapsamda doğabilecek riskler tamamen Tıbbi Cihazlar Direktifinin temel gereklerinin kapsamına girmektedir. Aynı durum radyoloji ve elektro-tıbbi materyalleri kapsamının dışında tutan 73/23/EEC sayılı Alçak Gerilim Direktifi bakımından da söz konusu olmaktadır. Tıbbi Cihazlar Direktifinin temel gerekleri aynı zamanda bu ürünlerin emniyeti ile de ilgilidir. Uygunluk değerlendirmesi Tıbbi cihazlar Direktifin IX No.lu Ek’inde görüleceği gibi şu sınıflara ayrılmaktadır: Sınıf I, Sınıf IIa, Sınıf IIb ve Sınıf III. Bu alt sınıflandırma ürün listelerine göre değil, çeşitli tercihlerin mümkün olduğu ve istisnaların bulunduğu risk faktörleri ile ilgili birtakım kriterlere dayanmaktadır. Tıbbi cihazların sınıflandırılması ve belgelendirilmesi oldukça karmaşıktır. Bu yüzden bir ürünün sınıflandırılmasını belirlerken her zaman Direktifin ekinde yer alan tanımlara danışma önerilir. Doğru yoruma ulaşmak için ulusal makamlar ve onaylanmış kuruluşlardan yardım istenebilir. Her sınıf için farklı uygunluk değerlendirme prosedürleri izlenmelidir. Sınıf I’deki daha az risk faktörü taşıyan ürünler diğer şeylerle birlikte cerrahi mikroskopları, tekerlekli sandalyeleri ve hasta yataklarını içermektedir. Genelde, imalatçı bu ürünlerin uygunluk değerlendirmesini direktifin VII No.lu Ek’inde tanımlanan iç üretim kontrolü sistemine (Modül A) göre yapabilir. Bu ekte üretim ve üretimin idaresi, ürünün piyasaya sunulmasından sonra yaşanan tecrübeler ve olaylar, teknik dosya ile ilgili bir dizi özel gerek yer almaktadır. Diğer kategorilerin kapsadığı ürünler için daima bir onaylanmış kuruluşun uygunluk değerlendirmesine dahil olduğu prosedürler uygulanmalıdır. Çoğu durumda imalatçı onaylanmış tipe uygunluğu Modül C, D, E veya F’den seçeceği birine göre sağladıktan sonra AT Tip İncelemesini yürütmek zorundadır. Gereçler bir sistem veya prosedürler paketine dahil edilebilirler. Bu durumda aletleri bir araya getiren gerçek veya tüzel kişi aşağıdaki hususları da içeren bir beyan düzenlemelidir: •imalatçının talimatlarına uygun hareket ettiğini ve cihazların karşılıklı uyumunu doğruladığını, •sistemi veya prosedürler paketini bir araya getirdiğini ve tüketici için ilgili bilgiyi eklediğini, •bu faaliyetlerini uygun bir kalite güvence sistemine göre yürüttüğünü. Eğer bu şartlar yerine getirilmezse bir araya getirilen unsurlar bağımsız bir tıbbi cihaz olarak belgelendirilmelidir. Bu cihazları bir araya getiren kişinin söz konusu sistemleri ve prosedürler paketini tüketiciye arz etmeden önce sterilize etmesi durumunda da aynı husus uygulanır. Sistemlere ve prosedürler paketine fazladan bir CE işareti iliştirilmesine gerek yoktur. Ancak bu sistemler ve prosedürler paketine Direktifin I No.lu Ek’inin 13. maddesinde belirtilen gerekli bilgilerin eşlik etmesi zorunludur. Direktif, sipariş üzerine yapılan cihazlar ve klinik deneylerde kullanılmak amacıyla tasarımlanan cihazlar için özel hükümler de içermektedir. Bunlara CE işareti iliştirilmeyebilir. Bunun yerine üretici, “özel kullanım amaçlı cihazlarla ilgili bir beyanat” düzenlemekle ve bu belgeyi ürünle birlikte bulundurmakla yükümlüdür. İmalatçı sipariş üzerine yapılan hangi cihazların hizmete sokulduğunu yetkili kuruluşlara bildirmekle yükümlü kılınabilir. Son Güncelleme Tarihi: 07/06/2006 İletişim Bilgisi: Dış Ticarette Standardizasyon Genel Müdürlüğü Eposta: dts@dtm.gov.tr

http://www.biyologlar.com/tibbi-cihazlar-direktifi

Evrim ve Termodinamiğin İkinci Yasası

Evrim kuramına karşı çıkanlar, inançlarını daha bilimsel bir ambalajla sunmak için termodinamiğin ikinci yasasını çarpıtıyorlar.Termodinamiğin ikinci yasası, doğada hangi süreçlerin olup olamayacağını öngörür. Birinci yasanın (enerjinin korunumu yasası) izin verdiği tüm işlemlerde sadece bazı enerji dönüşüm türleri mümkün olabilmektedir. Aşağıdaki süreç örnekleri, termodinamiğin birinci yasası ile uyumludur; fakat ikinci yasayla kontrol edilen bir düzende olmalıdır: (1) Sıcaklığı farklı iki cisim termal olarak temas ettirilirse, sıcak cisimden soğuk cisme doğru ısı akışı olur, fakat soğuktan sıcağa doğru asla ısı akışı olmaz.. (2) Tuz, suda kendiliğinden çözülür, fakat tuzlu sudan tuzu elde etmek için bazı dış işlemler gerekir. (3) Bir lastik top yere düştüğü zaman bir dizi sıçramadan sonra sonuçta durur; olayı tersine çevirmek mümkün değildir. (4) Bir sarkacın salınım genliği, destek noktasındaki sürtünme ve hava molekülleri ile çarpışmadan dolayı zamanlan azalır ve sonuçta durur. Burada sarkacın başlangıç mekanik enerjisi ısı enerjisinie çevrilir. Burada enerjinin ters dönüşümü mümkün değildir. Bu örnekler, tek yönlü süreçlerdir yani tersinmez süreçlerdir. Bu olayların hiçbiri, kendiliğinden ters yönde oluşmaz. Eğer oluşsaydı termodinamiğin ikinci kanununa aykırı olurdu (Dip not:Daha kesin olarak, zaman tersinmezliği anlamında olaylar beklenmedik sırada oluşur. Bu görüşe göre, olayların bir yönde olma olasılığı diğer yönde olma olasılğından çok çok fazladır.)Termodinamik işlemlerin tek yönlü karakteri, zaman için bir yön oluşturur. Ters yönde gösterilen komik hareketlerle dolu bir filmde olaylar, zaman tersinirli bir dünyadan anlamsız bir sıralamada oluşur. Çok çeşitli şekilde ifade edilebilen termodinamiğin ikinci kanunun, pekçok önemli uygulamalara sahiptir. Mühendislik açısından, belki de en önemli uygulama, bir ısı makinasının veriminin sınırlı olmasıdır. Basit ifadeyle, ikinci kanın ısıyı tümüyle, sürekli olarak başka bir enerjiye çeviren bir makinanın yapılmasının mümkün olmadığını söyler. Entropi kavramının asıl yeri termodinamiktir. Fakat önemi istatistik mekanik alanında daha da artmıştır. Çünkü bu inceleme yöntemi, entropi kavramını başka bir yolla açıklar.İstatistiksel mekanikte bir maddenin davranışı, madde içerisindeki atom ve moleküllerin istatistiksel davranışları ile tanımlanır. Bu şekildek incelemenin ana sonuçlarından biri: Yalıtılmış sistemler düzensizliğe eğlimlidir ve entropileri bu düzensizliğin bir ölçüsüdür. Örneğin odanızdaki havadda bulunan gaz moleklüllerini düşününüz. Eğer bütün moleküller askerler gibi düzenli hareket etselerdi, bu çok düzenli bir hal olurdu. Bu pek olağan olmayan bir haldir. Eğer molekülleri görebilseydik onların rastgele, her doğrultuda hareket ettiklerini, birleri ile çarpıştıklarını, çarpışma sırasında hızlarının değiştiğini, bazılarının daha yavaş bazılarını daha hızlı gittiğini izleyecektik. Bu, hayli düzensiz ve hata en muhtemel olan haldir. Bütün fiziksel olaylar, en olası duruma ulaşma eğilimindedi ve böyle düzensiz bir durum, düzensizliğin daima arttığı bir durumdur. Entropi, düzensizlik ölçüsü olduğu için aşağıdaki gibi anlatılabilir: Bütün doğal olaylarda evrenin entropisi artar. Bu, termodinamiğin ikinci yasasının başka bir biçimde anlatımıdır. Peki bu yasayla evrimin ilişkisi nedir? İkinci yasa ısıyı yokuş yukarı itmeyi yani soğuk cisimden sıcak cisme ısı aktarma olayında olduğu gibi, olasılık dışı bırakmaz ya da düzesizlikten düzenli duruma geçeşe de izin vermektedir. Böyle bir işlem için dışardan enerji gerektiği, örneğin sürekli elektrik verilmesi gibi açıkça ifade etmektedir. Bunun kanıtı çok uzağımızda değildir. Örneğin, mutfaktaki buzdolabı elektrikle çalışarak, daha soğuk olan içerden dışarıya ısı atmaktadır.(Serway, Fizik, 22. Bölüm,587-588) Evrim ve Entropi Enerjinin korunumu yasasını ilk olarak bir fizikçi değil bir tıp adamı açıklığa kavuşturmuştu. Bunun için deneyinde o da fareleri kullanmıştır. “Besinler yandığında ne kadar enerji oluştuğunu saptayabilirsiniz. Bir miktar besini farelere yedirirseniz, tıpkı yanmada olduğu gibi, besin oksijen etkisiyle karbon dioksite dönüşür. Enerjiyi, her iki durumdaki enerjiyi ölçerseniz canlı varlıkların cansızlarla aynı şeyi yaptığını görürsünüz. Enerjinin korunumu yasası öbür olgular için geçerli olduğu kadar yaşam için de geçerlidir Şunu da eklemek isterim: “cansız” olan şeyler için doğru olduğunu bildiğimiz her yasanın yaşam denilen o büyük olgu için sınandığında da doğru çıkması çok ilginç bir şey. Fizik yasaları bağlamında, çok daha karmaşık olan canlı varlıklarda olup bitenlerin yaşamayan varlıklarda olup bitenlerden farklı olmasını gerektiren bir bulgu henüz yoktur...” (R. Feynman, FYÜ s: 80-81) “ Canlı varlıkların en küçük molekülleri proteinlerdir. Bunlarda tirbüşon özelliği vardır ve sağa doğru dönerler. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, aynı şeyleri kimyasal olarak yapabilirsek ve de sağa değil sola doğru yaparsak, biyolojik olarak işlemezler; çünkü, başka proteinlerle karşılaştıklarında uyumu sağlayamazlar. Sol yönlü bir yiv sol yönlü bir yive uyar; fakat sol ve sağ birbirine uymaz. Kimyasal yapılarında sağ yönlü yivi olan bakteriler “sol ve sağ yönlü” şekeri ayırt edebilirler. Bunu nasıl başarıyorlar? Fizik vi kimya iki tür molekülü de üretebilir; ancak onları ayırt edemez. Ama biyoloji ayır edeilyor. Şöyle bir açıklama akla yakın görünüyor: Çok, çok eskiden, hayat daha yeni başladığında, raslantı sonucu bir molekül ortaya çıktı ve üreyerek yayıldı vs. Uzun yıllar boyunca bu tuhaf görünümlü, çatallı yumruları olan damlacıklar birbirleriyle gevezelik edip durdular İşte bizler de başlangıçtaki bu birkaç molekülün evlatlarından başka bir şey değiliz. Bu ilk moleküllerin öyle değil de böyle bir şekil almaları tesadüf sonucunda oldu. Ya bu ya diğeri ya sağ ya da sol olmak zorundaydı. Sonra kendilerini çoğalttılar ve hala da çoğalmaya devam ediyorlar.Bu, bir atölyedeki vidalara benzer. Sağ yönlü vidalar kullanarak sağ yönlü vidalar yaparsınız, vs. Bu gerçek, yani bütün canlı moleküllerde aynı tür yiv bulunması, moleküler düzeye kadar inen canlı soyunun hep aynı niteliği taşıma özelliğinin belki de en anlamlı ifadesidir.(R. Feynman, FYÜ, s: 113-114) Entropi İki şey aynı sıcaklıkta olduğu zaman bir denge oluştuğunu söyleriz, ancak bu onların enerjilerinin de aynı olduğu anlamına gelmez; sadece, birinden enerji çıkarmanın öbüründen çıkarmak kadar kolay olduğunu belirtir. Sıcaklık “enerji verme kolaylığı” gibi bir şeydir. Onları yanyana koyarsanız, görünürde hiçbir şey olmaz. Enerjiyi eşit olarak ileri geri birbirlerine geçirirler; ancak, net sonuç sıfındır. Öyleyse, nesnelerin hepsi aynı sıcaklığa ulaşınca, bir şey yapmak için kullanabileceğimiz enerji yoktur. Ters-çevrilmezlik ilkesi öyledir ki, eğer cisimlerin sıcaklıkları farklı ise ve kendi hallerine bırakılırsa zaman geçtikçe sıcaklıkları birbirine yaklaşır ve enerjinin kullanılabilirliği giderek azalır. Bu, entropinin durmadan arttığını söyleyen entropi yasasının değişik bir ifadesidir. Sözcükler üstünde durmayalım. Bir başka deyişle, kullanılabilir enerji durmadan azalıyor da diyebeliriz. Bu, düzensiz molekül hareketleri kaosunun yol açtığı bir dünya özelliğidir. Farklı sıcaklıktaki şeyler kendi hallerine bırakılırlarsa aynı sıcaklıkta olmaya yönelirler. Aynı sıcaklıktaki iki şeyiniz, örneğin yanmayan bir ocak üstüne konulmuş su varsa, ocak ısınıp su donmayacaktır. Ancak, yanan bir ocak ve buz varsa tersi olacaktır. Demek ki tek yönlülük, her zaman kullanılabilir enerjinin kaybedilmesine yol açar. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Ancak bazı temel özellikler hakında birkaç noktaya da değinmek isitiyorum. Burada ters-çevrilmezlik gibi bir sonucu apaçık olan, ancak yasaların aşikar bir sonucu olmayan, temel yasalardan farklı bir örneğimiz var. Bunun nedenini anlamak birçok analizi gerektirir. Bu sonuç, dünyanın ekonomisi ve aşikar görünen her konudaki gerçek davranışı bakımından çok önemlidir. Belleğim, özelliklerim, geçmiş ile gelecek arasındaki fark tamamen bununla içiçedir. Ancak yasaları bilmek bunu kolayca açıklamaya yetmiyor; birçok analiz de gerekiyor. Fizik yasalarıyla olgular arasında aşikar ve doğrudan bir uyum olmaması sık karışlaşılan bir durumdur. Yasalar, değişik ölçülerde, deneyimlerrden soyutlanmışlardır. Bu özel durumda, yasal ters-çevrilebilir oldukları halde olguların çerilememesi buna örnektir. Ayrıntılı yasalarla gerçek olguların temel özelllikleri arasında çoğu zaman büyük uzaklıklar vardır. Örneğin, bir buzula uzaktan bakıp denize düşen kayaları, buz hareteldreni vb, gördüğünüzde onun küçük altıgen buz kristallerinden oluştuğunu hatırlamanız gerekli değildir. Fakat, buzun yürümesinin gerçekten de altıgen buz kristallerinden kaynaklandığını biliyoruz. Buzulun rdavranışlarını anlamak için uzun zaman gerekir (gerçekte, kristalleri ne ölçüde incelemiş olursa olsun hiç kimse buz hakkkında yeterli bilgi sahibi değildir). Buna karşın, kristalleri gerçekten anlarsak sonunda buzulları da anlayacağımızı umuyoruz. Bu derslerde fizik yasalarının temel öğelerinden sözetmemize karşın, hemen ekleyelim ki temel fizik yasalarını bugün bilebildiğimiz kadar bilmek, herhangi bir şeyi hemen anlamamızı sağlamıyor. Bunun için zaman gerekiyor., yine de ancak kısmen anlayabiliyoruz. Sanki doğa, gerçek dünyadaki en önemli şeylerin, bir sürü yasanın karışık bir rastlantısal sonucuymuş gibi göründükleri bir şekilde düzenlenmiş. Bir örnek gerekirse, proton ve nötron gibi bazı nükleer parçacıkları içeren atom çekirdekleri çok karmaşıktırlar. Enerji düzeyi dediğimiz bir şeylere sahiptirler ve değişik enerji değerleri olan durum veya koyullarda bulunurlar. Farklı çekirdeklerin enerji düzeyleri de birbirinden farklıdır. Enerji düzeylerinin durumunu saptamak karmaşık bir matematiksel problemdir; bunu ancak kısmen çözebiliyoruz. Düzeylerin kesin durumu son derece karmaşık bir şeyin sonucudur. Bu nedenle, içinde 15 parçacık bulunan nitrojen 2.4 milyon voltluk bir düzeyi, bir başkasının da 7.1 düzeyi vb olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Doğa hakkında çok ilginç olan bir şey vardır: Tüm evrenin kendine özgü yapısı belirli bir çekirdekteki özel bir enerji düzeyinin durumuna bağımlıdır. Karbon-12 çekirdeğinde 7.82 milyon voltluk bir düzey olduğu saptanmıştır. Bu da akla gelebilecek her şey için çok büyük önem taşımaktadır. Durum şöyledir: Hidrojenle başlayalım. Başlangıçta Dünya neredeyse tümüyle hidrojenmiş gibi görünüyor. Çekimin etkisiyle hidrojen sıkışıp ısınıyor ve nükleer reaksiyon gerçekleşiyor; helyum oluşuyor.. Sonra helyum hidrojenle kısmen birleşerek daha ağır birkaç element oluşturuyor. Ancak, daha ağır olan bu eylementler hemen dağılıp helyuma dönüşyorlar.Bu nedenle bir ara, dünyadaki bütün diğer elementlerin nasıl ortaya çıktıkları anlaşılamıyordu. Çünkü, yıldızlardaki üretim süreci, hidrojenle başlayarak helyum ve yarım düzineden az başka elementten fazlasını ortaya çıkaramazdı. Bu problem karşısında Fred Hoyle (İnrgiliz astoronum) ve Edwin Salpeter (Amerikalı fizikçi), bir çıkış yolu bulunduğunu öne sürdüler. Buna göre, üç helyum atomu bir leşip bir karbon atomu yapabiliyorsa, bir yıldızda bunun ne sıklıkta oluşabileceğini kolayca hesaplayabiliriz. Sonuç şunu ortaya çıkardı: karbon ancak tek bir rastlantısal olanakla oluşabelirdi. Eğer karbonda 7.82 düzeyi olmadığı zamankinden biraz daha uszun bir süre beraber kalabilirlerdi. Biraz daha uzun kaldıklarında, başka bir şeylerin oluşması ve yeni elementler yapılması için gerekli zaman sağlanacaktı. Eğer karbonda 7.82 milyon voltluk bir enerji düzeyi varsa, periyoduk tablodaki diğer elementelerin nereden geldiği anlaşılabilirdi. Böylece dolaylı ve tepetaklak bir irdeleme ile karbonda 7.82 milyon voltluk bir düzey varolduğu tahmin edildi; laboratuvar deneyleri de bunun gerçek olduğunu gösterdi. Bu nedenle dünyada, bütün öbür elementelerin varolaması, karbondaki bu özel düzeyin varlığı ile yakından ilişkilidir. Karbondaki bu üzel düzeyin varlığı ise fizik yasaların bilen bizlere, etkileşim içinde bulununan 12 karmaşık parçacığın çok karmaşık bir rastlanıtsal sonucu olduğu izlenimini veriyor. Bu örnek fizik yasalarını anlamanın dünyadaki önemli şeyleri doğrudan anlamayı gerektirmediğini çok güzel gösteren bir örnektir. Gerçek deneyimler çoğunlukla temel yasalardan çok uzaktırlar. Dünya hakkında tartışırken onu hiyerarşik bir düzen içinde ve muhtelif düzeylerde ele alırız.Bundan kastettiğim, dünyayı sınırları kesin ve belirli düzeylere ayırmak değil. Fikirlerin hiyerarşisinden ne anladığımı bir grup kavramı açıklayarak göstereceğim. Örneğin, bir uçta fiziğin temel yasaları bulunuyor. Kesin açıklamalarının temel yasalarla yapılacağını düşündüğümüz yaklaşık kavramlar için başka başka terimler icat ederiz; örneğin “sıcaklık”. Sıcaklığın titreşim olduğunu düşünüyoruz; sıcak bir şey için kullandığımız sözcük de titreşen atomlar kütlesi için kullandığımız sözcüktür. Fakat sıcaklık hakkında konuşurken titreşen atomları unuttuğumuz da olur. Tıpkı buzullar hakında konuşunrken altıgen buzları ve ilk başta yağan kar taneciklerini unuttuğumuz gibi. Aynı şeye başka bir örnek de tuz kristalleridir.Bunlar temelde bir sürü proton, nötron ve elktrondan oluşur. Ancak bütün temel etkileşim düzenini içeren bir “tuz kristali” kavramımız vardır. Basınç da aynı türden bir kavramdır. Buradan bir üst basamağa çıkarsak, bir başka düzeyde maddelerin özelliklerini buluruz. Örneğin, ışığın bir şey içinden geçerken ne kadar büküldüğünü gösteren “kırılma endeksi” veya suyun kendini biradrada tuttuğunu gösteren “yüzey gerilimi”. Bunların her ikisi de sayılarla ifade edilir. Bunun atolmların çekimlerinden vb. kaynaklandığını görmek için bir çok yasa taramak gerektiğini sizlere hatırlatırım. Ama yine de “yüzey gerilimi” terimini kullanırız ve bunu tartışırken içerilerde ne olup bittiğine her zaman pek aldırlmayız. Hiyerarşide bir basamak daha yukarı çıkalım.Su konusunu ele alırsak dalgalar, bir de fırtına diye bir şey çıkıyor karşımıza. “Fırtına” sözcüğü de çok büyük bir olaylar topluluğunu ifade eder. Sonra “güneş lekeleri”, birer nesneler topluluğu olan “yıldızlar” var. Her zaman fazla geriye giderek düşünmeye değmez. Gerçekten bunu yapamayız da. Çünkü yukarılara çıktıkça araya gittikçe zayıflayan yeni basamaklar girer. Hepsini birden ele alarak düşünmeyi henüz başaramadık. Bu karmaşıklık sıralamasında yukarılara çıktıkça, fiziksel dünhyada son derece karmaşık bir şey olan, maddeyi son derece incelikli bir karmaşıklıkla düzenlemeyi gerektiren, kas-seğirmesi veya sinir uyarısı gibi şeylerle karşılaşırız. Daha sonra da “kurbağa” gibi şeyler gelir. Çıkmaya devam ediyoruz; “insan”, “tarih”, “politika” vb. sözcük ve kavramlara, daha üst düzeydeki şeyleri anlamak için kullanığımız bir dizi kavrama geliyoruz; çıkmayı sürdürerek kötülük, güzellik, umut gibi şeylere ulaşıyoruz. Dinsel bir mecaz yaparsak, hangi uç Tanrı’ya daha yakındır? Güzellik ve umut mu, yoksa temel yasalar mı? Söylenmesi gerekinin şu olduğunu sanıyorum: Varlığın içiçe geçmiş bağlantılarının tümüne bakmamız gerekir. Bütün bilimler, yalnız bilimler değil bütün entellektüel kökenli çabalar, hiyererşik basamaklar arasında aşağıya ve yukarıya doğru olan bağlantıları bulmaya; güzellikle tarih, tarihle insan psikolojisi.insan psikolojisiyle beyinin işlevleri, beyihnsel isinrsel uyarılar, sinirsel uyarılarla kimya vb arasında bağlantı kurmaya yönelik çabalardır. Bugün bunu yapkmıyoruz. kendimiz kandırıp bu şeyin bir ucundan öbüüne uzanan birdoğru çizebileceğimiz sanmanın yararı yoktur; çünkü, böyle bir göreceli hiyerarşinin varolduğunu yeni yeni görmeye başladık. İki uçtan birinin Tanrı’ya daha yakın olduğunu da sanmıyorum. İki uçtan birinde durmak, iskelenin yalnızca o ucunda yürüyüp olan bitenleri tam olarak anlamanın o yönde ggerçekleşeceğine inanmak yanlıştır. Kötülük, güzellik ve umuttan yana veya temel yasalardan yana olmak; bütün dünyayı derinliğine kavramanın yalnız o yolla olacağını ummak doğru değildir. Bir uçta uzmanlaşanın öbür uçta uzmanlaşanı önemsememesi akla uygun değildir. Bu iki ucun arasında çalışan büyük kütle sürekli olarak, bir adımı diğeri ile birleştirerek, dünyayı gittikçe daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu yolla, hem iki uçta hem de ortada çalışarak yavaş yavaş bu içiçe hiyerarşinin olağanüstü büyük dünyasını anlamaya başlıyoruz. (R. Feynman, Fizik YasalarıÜzerine,TÜBİTAK y, s: 140-147) Krallıklar ve Karanlıklar “Demiştik ki, Australantrop ya da türdeşlerinden birinin, artık yalnızca somut ve gerçek deneyini değil de bir öznel deneyini bir kişisel “benzerleştirme” nin içeriğini iletmeyi başardığı gün yeni bir dünya doğmuştu:Düşünler dünyası. Yeni bir evrim, kültür evrimi olanak kazanıyordu.İnsanın fiziksel evrimi, artık dilin evrimiyle sıkı bir bilik içinde, onun ayıklanma koşullarını altüst eden etkisine derinden bağlı larak daha uzun süre devam edecektir. Modern insan bu ortak yaşarlığın ürünüdür. Onu başka yoldan anlamak ya da yorumlamak olanaksızdır. Her canlı varlık bir taşıldır da. İçinde proteinlerinin mikroskopik yapısına dek atalarının damgasını değilse ible, izleri taşır: Bu insanın kalıtçısı olduğu fiziksel ve “düşünsel” ikilikten dolaylı, bütün hayvan türlerinden çok onun için doğrudur. Yüzbinlerce yıl boyunca, düşünsel evrimin, ancak hayatın hemen korunmasına doğrudan bağlı olaylar için önlem almaya elverişli bir beyin kabuğunun yavaş gelişmesinin baskısı altında, fiziksel evrimin ancak çok az önünde yürüdüğü düşünülebilir:Benzerleştirme gücüyle işlemleri ortaya çıkaran dili gelişmeye itecek olan ayıklanmamnın yoğun baskısı burdan gelir. taşılların tanıklık ettiği bu evrdimin şaşırtıcı hızı da yine buradan gelir. Fakat bu birlikte evrim sürdükçe, doğrudan maddi sinir sitmenin gelişmesinin baskıları gtigide yok etmesiyle, düşünsel ibleşimin daha çok bağımsızlık kazanması kaçınılmazdı. Bu evrimin sonucunda insan, insan-altı evrene egemenliğini yayıyor ve orada gizlenen tehlikelerden daha az etkileniyordu. Evrimin birinci aşamasına son veren ayıklama baskısı da artık azalacak, hiç olmazsa başka bir niteliğe bürünecekti. Bir kez çevresine gemen olduktan sonra insanın artık kendinden başka önemli düşmanı kalmıyordu. Doğrudan tür içinde ölümüne kavga artık insan türünde ayıklanmanın başlıca etmeni oldu. Hayvanların evriminde son derece seyrek rastlanan bir olgu. Günümüzde hayvan türleri içinde, belirli ırk ve topluluklar arasında, tür içi savaş bilinmez. Büyük memelilerde erkekler arasında sık görülen çarpışmaların bile, yenilenin ölümüyle sonuçlandığı çok seyrektir. Bütün uzmanlar, doğrudan kavganın yani yani Spencer’ın “struggle for life” ının, türlerin gelişiminde pek küçük bir işlevi olduğunu kabul etme konusunda birleşirler. İnsanda durum böyle değil. türün, hiç olmazsa belli bir gelişme ve yayılma düzeyinden sonra, kabile ya da ırk kavgası, evrim etmeni olarak, kuşkusuz önemli bir iş görür. Neandertal adamının birden bire yok oluşunun, atamız Homo sapiens ‘in uyguladığı bir soy kırımının sonucu olması çok olasıdır. Bunun son olduğu da söylenemez: Bildiğimiçz tarihsel soy kırımlarının sayısı az değil. Bu ayıklanma baskısı insanı hangi yönde etkiler? Bunun daha çok zeka, imgelem, irade ve tutku taşıyan ırkların yayılmasını kolaylaştırması olabileceği açıktır. Fakat bu, bireysel gözüpeklik yerine çete bağlılığını ve takım saldırganlığını, girişkenlikten çok kabile yasalarının sayfın tutulmasını da geliştirmiş olmalı. Bu yalınlaştırıcı şemaya yapılacak bütün eleştirileri kabul ediyorum. İnsan evriminin iki ayrı evreye ayrıldığını da ileri sürmüyorum. Benim yaptığım, insanın yalnız kültürel değil, fizik evriminde de kuşkusuz önemli bir işlevi olan başlıca ayıklanma baskılarını sıralamaya çalışmaktır. Buradaki önemli nokta, yüz binlerce yıl boyunca, kültürel evrimin fiziksel evrimi etkilemekten geri kalamayacağıdır; her tür hayvandan çok insanda ve doğrudan onun sonsuz özerkliği nedeniyle, ayıklama baskısını yönlendiren şey davranıştır . Davranış, genellikle otomaik olmatan çıkıp da kültürel olduktan sonra, kültürel özelliklerin de genomun evrimi üzerine baskı yapması gerekir. Bu da, kültürel evrimin gittikçe artan hızının onu genomdan tümüyle koparmasına dek sürer.(s:145) *** Açıktır ki, modern toplumlarda bu kopma toptandır. Burada ayıklanma ortadan kalkmıştır. Hiç olmazsa Darwinci anlamıyla “doğal” bir yanı kalmamıştır. Bizim toplumlarımızda, ayıklanma, henüz bir işlev gördüğü ölçüde, “en yeterlinin varkalması”nı yani daha çağdaş terimlerle “en yeterli” olanın kalıtsal varkalaşını, soyun daha çok yaylılması yoluyla, kolaylaştırmaz.Zeka, tutku, gözüpeklik ve imgelem gerçi modrn toplumlarda da her zaman başarı öğeleridir. Fakat bu kalıtsal değil kişisel başarıdır. Oysa evrimde önemli olan yalnızca birincidir. tersine, herkesin bildiği gibi istatistikler, zeka bölümü (ya da kültür düzeyi) ile aile başına düşen çocuk sayısı arasında tersi bir ilişki bulunduğunu gösreriyor. Buna karşı aynı istatistikler, evli çiftiler arasındaki zeka bölümü için olumlu bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Bu, en yüksek kalıtsal gizilgücü, göreli sayıları gittikçe azalan bir azınlığa doğru toplama olasılığı gösteren tehlikeli bir durumdur. Dahası var: Yakın zamanlara dek görece “ileri” toplumlarda bile, hem fiziksel hem de düşünsel açıdan en az yeterli olanların elenmesi özdevinimli ve acımasızdı. Çoğu erginlik çağına uluşamazdı. Günümüzde bu kalıtsal sakatlardan birçoğu, döl vermeye yetecek kadar yaşıyor. Bilginin ve toplumsal törenin ilerlemesi sonucurnda, türü, doğal ayıklanmanın yok olmasıyla kaçınılmazlaşan alçalmaya karşı savunun mekanizma, artık eğer en ağır kusurlar dışında işlemez olmuştur. Sık sık sergilenen bu tehlikelere karşı moleküler kalıtımdaki son ilerlemelerden beklenen çareler öne sürülüyor. Kimi yarı-bilginelrden yayılan bu yanılgıyı dağıtmak gerek. belki de kalıtsal kusurlar iyileşirilebilir, fakatbu, kusurlu kişinin yalnızca kendisi içindir, soyundan gelenler için değil. . Çağdaş moleküler kalıtımbilim bize, bir “üstün insan”yaratmak üzere kalıtsal birikimi yeni niteliklerle zenginleştirmek, bir yol göstermek şöyle dursun, böyle bir umudun boşluğunu açıklıyor: Genomun mikroskopik oranları bugün için, kuşkusuz her zaman olduğu gibi, bu tür oyunlara elverişli değildir. Bilimkurgu kuruntuları bir yana, insan türünü “iyileştirme”nin tek yolu, bilinçli ve sıkı bir ayıklama uygulaması olabilir. Bunu kim ister, buna kim yürek bulur? tür için, iler toplumlardaki ayıklanmama ya da ters ayıklanma tehlikesinin sürdüğü bir gerçektir. Ancak tehlikenin önemli boyutlar kazanması uzun bir süreye bakar: Diyelim on ya da on beş kuşak, yan birçok yüzyıl. Oysa modern toplumlar, başka yönden de ivedi ve ağır tehditlerle karşıkarşıyadır.(s:146) *** Burada sözünü ettiğim şey, ne nüfus patlaması, ne doğanın yıkımı, hatta nede megatonlardır (1 milyon ton TNT’ninkine eşit patlama gücü) bu daha derin ve daha ağır bir hastalık ruhun hastalığıdır. Bu, o hastalyğı yaratıp gittikçe de ağırlaştıran düşünsel evrimin en büyük dönüm noktasıdır. Üç yüz yıldan beri bilimde ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler, bugün insanı, gerek kendisi ve gerekse evrenle ilişkisi üzerine kurduğu ve on binlerce yıldır kök salmış olan anlayışı, çok acılı biçimde değiştirmeye zorlamaktadır. Oysa ruh hastalığı olsun megatonlar olsun, hepsi de yalın bir düşüncenin sonucudur: Doğa nesneldir, gerçek bilginin tek kaynağı mantıklı deneyin sistematik karşılaşmasıdır. nasıl olmuş da, düşünceler ülkesinde, böylesine yalın ve açık bir düşünce, Homo sapiens’in doğşundan ancak yüz bin yıl sonra gün ışığına çıkabilmiş; nasıl olmuş da Çin’deki gibi çok yüksek uygarlıklar, Batı’dan öğrenmedin önce bunu bilememişler; yine nasıl olmuş da, Batı’da da o düşüncenin, sonunda mekanik sanatların arı pratiği içindeki tutsaklığından krtulabilmesi için Thales ile Pythagoras’tan Galilei, Descartes ve Bacon’a dek 2500 yıla yakın zaman geçmesi gerekmiş, bütün bunları anlamak çok zor.(s:146) Bir biyolog için kavramların evrimiyle canlı katmanlarının (dirimyuvarını) evrimin karşılaştırılması çekici olabilir. çünkü soyutun evreni dirimyuvarını, bunun cansız evreni aştığından daha çok aşmış bile olsa, kavramlar, organizmaların özelliklerinden bir bölümünü saklamıştır. Düşünceler de organizmalar gibi yapılarını yineleyip çoğaltmaya yönelirler; onlar gibi içeriklerini kaynaştırır, yeniden birleştirir ve ayırırlar ve sonunda onlar gibi evrim gösterirler ve kuşkusuz bu evrimde ayıklanmanın payı büyüktür. düşüncelerin evrimi üzerine bir kuram önerme denemesine girişmeyeceğim Fakat hiç olmazsa orada işlev alan başlıca etmenleri tanımlama yoluna gidilebilir. Bu ayıklanmanın, zorunlu olarak, iki düzeyde işlemesi gerekir: Düşüncenin kendi düzeyi, edim (davranış) düzeyi. Bir düşüncenin edim değeri, onu kabul eden bireye ya da topluluğa getirdiği davranış değişikliğine bağlıdır. Kendisini benimseyen insan topluluğuna daha çok tutarlılık, tutku ve kendine güven veren düşünce, bunun sonucu olarak topluluğun yayılma gücünü de artıracaktır ve bu, düşüncenin kendisinin de yükselmesi demektir.Bu yükselme değerinin, düşüncenin içerdiği nesnel doğrunun niceliğiyle zorunlu bir ilişkisi yoktur. Bir dinsel ideolojinin bir toplum için oluşturduğu güçlü dayanak, gücünü kendi yapısından değil, bu yapının kabul edilişinden, kendini benimsetmesinden alır. Bunun için de böyle bir düşüncenin yayılma gücünü edim gücünden ayırmak zordur. Yayılma gücünün kendi içinde çözümlenmesi çok daha zordur.Bu gücün, zihinde daha önceden kurulmuş olan yapılara ve bunlar arasında, daha önce kültürün taşımış olduğu düşüncelere ve kuşkusuz, saptanması bizim için çok zor olan kimi doğuştan yapılara da bağlı olduğunu söylemekle yetinelim. Fakat görülüyor ki, en üstün yayılma gücü taşıyan düşünceler, insanı, içinde bunalımından kurtulabileceği içkin bir yazgıdaki yerini belirleyerek açıklayanlardır (s:147) *** Yüzbinlerce yıl boyunca bir insanın yazgısı, onun dışında hayatını sürdüremeyeceği kendi toplumunun, yani oymağının yazgısından ayrılamazdı. Oymağa gelince, o da yalnızca birliğine dayanarak kendini savunabilir, yaşayabilirdi. Bu birliği örgütleyen ve güvenceye alan yasaların büyük öznel gücü buradan gelir. Birisinin çıkıp bunlara aykırı davrandığı durumlar olabilir; fakat kuşkusuz hiç kimsenin onları yadsıması düşünülemez. Bu tür toplumsal yapıların zorunlu olarak ve öylesine uzun bir süre boyunca kazandığı çok (s:147) büyük açıklayıcı önem düşünüldüğünde, bunların insan beyninin doğuştan kategorilerinin kalıtsal evrimini etkilemediklerini kabul etmek kolay değildir. Bu evrim yalnızca oymak yasasının kabulünü kolaylaşttırmakla kalmayıp, ona üstünlük sağlayarak onu kuran mitik açıklama gereksinimini de yaratmış olmalı. Biz o insanların torunlarıyız. Bu açıklama dileği, varoluşun anlamını bulmaya bizi zorlayan bunalım, kuşkusuz bize onların kalıtıdır. Bütün mitlerin bütün dinlerin, bütün felsefelerin ve bilimin kendisinin yaratıcısı da bunalımdır. Bu buyurucu gereksinimin, doğuştan, kalıtsal yabsanın diliyle bir yerde yazılı olduğundan ve kendi kendine geliştiğinden, ben kandi payıma şüphe etmiyorum. İnsan türünün dışında, karıncalar, beyaz karıncalar ve arılar bir yana, hayvanbal alanın hiçbir yerinde böylesine yüksek düzeyde ayrımlaşmış toplumsal örgütlenmeler bulunmaz. Toplumsal böceklerde kuruluşların değişmezliğini sağlayan hiçbir şey kültürel kalıtımdan gelmez, hepsi kalıtsal aktarımdan gelir. Toplumsal davranış onlarda tümüyle doğuştan, özdevinimseldir. İnsanda toplumsal kuruluşlar, salt kültürel olarak, hiçbir zaman böyle bir dengeliliğe ulaşamayacaktır; ayrıca, bunu kim ister ki? Mitleri ve dinleri bulmak, geniş felsefe sistemleri kurmak, insanın, toplumsal hayvan olarak arı bir özdevinimliliğe boyun eğmeden hayatını sürdürebilmek için ödemek zorunda kaldığı bedeldir. Fakat salt kültrel kalıt, toplumsal yapılara destek vurmak için, kendi başına yeterince güçlü olamazdı. Bu kalıta, düşünce için gerekli besini sağlamak üzere, bu kalıtımsal destek gerekirdi. Eğer böyle olmasaydı, türümüzde, toplumsal yapının temelindeki din olayının evrenselliği nasıl açıklanabilirdi? Yine, mitlerin, dinlerin ve felsefi ideolojilerin tükenmez çeşitliliği içinde hep aynı “biçim” in bulunmasını nasıl açıklamalı? Kolayca görülebilir ki, bunalımı yatıştıracak yasayı kurmaya yönelik “açıklama” ların hepsi de “tarih”, daha doğrusu, bireyoluştur(Ontogenie). İlkel mitlerin hemen hepsi, davranışları, topluluğun kaynaklarınıaçıklayan ve onun toplumsal yapısını dokunulmaz geleneklere oturtan, az ya da çok tanrısal kahramanlarla ilgilidir: tarih yeniden yapılmaz. Büyük dinler de aynı biçimde, esinli bir peygamberin öyküsüne dayanır; peygamber kendisi her şeyin kurucusu değilse de, kurucuyu temsil eder, onun yerine konuşur ve insanların tarihini ve yazgılarını anlatır. Bütün büyük dinler içinde kuşkusuz Yahudi-Hıristiyan geleneği, bir tanrı (s:148) peygamberiyle zenginleşmeden önce bir çöl oymağının davranışlarına doğrudan bağlı olan tarihselci yapısıyla, en “ilkel” olanıdır. Budacılık ise, tersine, daha yüksek dereceden ayırmlaşmıyş olarak, özgün biçimi içinde yalnızca Karma’ya, bireysel yazgıyı yöneten aşkın yasaya bağlanır. Budacılık insanların değil, ruhların öyküsüdür. Platon’dan Hegel ve Marx ’a dek, büyük felsefe sistemlerinin hepsi, hem açıklayıcı hem kuralcı bireyoluşlar önerirler. Gerçi Platon’da bireyoluş terisne dönmüştür. Tarihin akışında; o, ideal biçimlerin gittikçe çözülüşünü görürü ve Devlet ’te özet olarak, bir zamanı geri çevirme makinesi işletmeye çalışır. Hegel gibi Marx için de tarih, içkin, zorunlu ve iyiye yönelik bir tasarıya göre açılır. Marksist ideolojinin ruhlar üzerindeki büyük gücü, yalnızca İnsanın kurtuluşu için verdiği sözden değil, aynı zamanda ve kuşkusuz hepsinden önce, bireyoluşsal yapısından, geçmiş şimdiki ve gelecekteki tarih için yaptığı tam ve ayrıntılı açıklamadan gelir. Bununla birlikte, insan tarihiyle sınırlanmış olarak, “bilim”in verileriyle bezenmiş de olsa, tarihsel maddecilik yine de eksik kalmıştı. Buna, düşüncenin gerekli gördüğü toptan yorumu getirecek diyalektik maddeciliği de eklemek gerekiyordu: Bunda, insanlığın ve evrenin tarihleri aynı öncesiz-sonrasız yasalar altında birleşmiştir. *** Eğer, yokluğu derin bir iç bunalımına neden olacak bir tam açıklama gereksiniminin doğuştan olduğu doğruysa; eğer iç daralmasını yatıştırabilecek tek açıklama biçimi, İnsanın anlamını, ona doğanın tasarı içinde zorunlu bir yer vererek anlatacak olan bir toptan tarih açıklama biçimiyse; eğer doğru, anlamlı ve yatıştırıcı görünmek için “açıklama”nın uzun canlıcı (animist) gelenek içinde erimesi gerekiyorsa; işte o zaman, düşünce dünyasında, tek bozulmamış doğru kaynağı olarak nesnel bilgi kaynağının görülebilmesi için neden binlerce yıl geçmesi gerektiği anlaşılır. Hiçbir açıklama önermeden, başka her türden düşünsel besin karşısında bir çileci vazgeçişe zorlayan bu düyşünce, doğuştan iç daralmasını yatıştıramazdı; tersine onu ağırlaştırırdı. Bu düşünce insan doğasının doğrudan özümsediği yüz bin yıllık bir geleneği bir çırpıda sileceğini öne sürüyordu; insanın doğayla olan eski canlıcı (s: 149) bağlaşmasının bozulduğuhnu bildiriyor; bu değerli bağlaşmanın yerine, yalnızlıktan donmuş bir evrende tasalı bir arayıştan başka bir şey getirmiyordu. Katı etik bir büyüklenme dışında hiçbir desteği görünmeyen böyle bir düşünce nasıl kabul edilebilirdi? kabul edilmedi, kabul edilmiyor da. Her şeye karşın yine de etkinlik gösteriyyorsa, bu yalnızca onun olağanüstü edimsel gücüne dayanıyor. Üç yüz yılda, nesnellik boyutuna göre kurulan bilim, ruhlarda olmasa bile pratikte, toplumdaki yerini buldu. Modern toplumlar bilim üzerine oturur. Bu toplumlar, zenginliklerini, güçlerini ve eğer istenirse insan için daha büyük zenginlik ve güçlülüklerin de olabileceği inancını bilimden alır. Fakat bunun yanında da, nasıl ki bir türün biyolojik evrimindeki ilk “seçim” bütün soy sopunun geleceğini bağlayabildiyse, başlangıçtaki bir bilimsel uygulamanın bilinçsiz seçimi de kültürün evrimini tek yönlü bir yola çevirdi; öyle bir yol ki,19. yy ilericiliği, bunun şaşmaz biçimde insanlığın olağanüstü gelişmesine götürdüğünü düşünüyordu; oysa bugün önümüzde bir cehennem çukuru açıldığını görüyoruz. Modern toplumlar, bilimin kendilerine sağladığı zenginlik ve güçleri aldılar, fakat yine bilimin en derin anlamlı bildirisini almadılar, belki işitmediler bile. Bildirinin istediği: Yeni ve tek bir bilgi kaynağı tanımı, törel temellerin toptan gözden geçirilmesi, canlıcı gelenekten tam bir kopma, “eski bağlaşım” ın kesinlikle bırakılıp yeni bir anlaşmaya gidilmesi zorunluluğunun kabulü. Bilimden aldıkları bütün güçlerle donanmış olarak bütün zenginliklerden yararlanan bu toplumlar, o bilimin temelden yıktığı değer sistemlerine göre yaşamak, çocuklarına onları öğretmek istiyorlar. Bizden önce hiçbir toplum böyle bir acı çekmedi. İlkel kültürlerde de, klasiklerde de, bilgilerle değerlerin kaynakları canlıcı gelenek içinde kaynaşmıştır. tarihte ilk kez uygarlık, bir yandan değerlerini korumak için canlıcı geleneğe umutsuzca bağlı kalıp, bir yandan da bir bilgi ve doğru kaynağı olarak ona sırt çevirmeye ve kendini biçimlendirmeye çalışıyor.Batı’nın “özgürlükçü” toplumlarının, kendi töre kaynakları olarak bugün de yarım ağızla öğrettikleri şeyler, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin, bilimci ilericiliğin, insanın “doğal” haklarına inanmanın ve yaratıcı pragmacılığın tiksindirici bir karışımıdır. Marksist toplumlar da sürekli olarak, maddeci ve diyalektik bir tarih dini öğretiyorlar; görünüşte özgürlükçülerinkine göre daha sağlam bir çerçeve, fakat belki de bugüne dek ona gücünü vermiş olan esnemezlik yüzünden; ötekinden (s: 150) daha da çürük. Ne olursa olsun, canlıcılık içinde kök salmış bu sistemlerin hepsi nesnel bilginin dışında, doğrudan dışındadırlar; saygı duymadan ve hizmet etmeden kullanmak istedikleri bilime kesinlikle karşıdırlar .kopma öylesine büyük, yalan öylesine açıktır ki, bu durum, biraz kültürü olan, biraz düşünüebilen ve her türden yaratmanın kaynağındaki törel bunalımı duyabilen herkesin vicdanına saplanmakta ve acı vermektedir. Bu acıyı çekenler, insanlar arasında, toplumun ve kültürün, evrim için izleyecekleri yolun sorumluluğunu duyan ya da duyacak olanlardır. Modern ruhun hastalığı, törel ve toplumsal varlığın kökündeki bu yalandır. Bugün bilimsel kültür karşısında pek çok kimsede, kin değilse bile korku, daha doğrusu yabancılaşma duygusu uyandıran şey, az çok bulanık biçimde tanılanmış olan bu hastalıktır.Çokluk kızgınlık, bilimin teknolojik alt ürünlerine, bombalara; doğanın yıkımına, nüfustan gelen tendide yönelik görünür.Doğal olarak, teknolojinin bilim olmadığı, bir yandan da atom gücünün kullanılmasının insanlığın yaşaması için vazgeçilmez duruma geleceği türünden bir yanıt bulmak kolaydır; doğanın yıkımının, teknolojinin ileri gittiğini değil yetersiszliğini gösterdiği söylenebilir; nüfus patlaması her yıl milyonlarca çocuğun ölümden kurtarılmasının sonucu olduğuna göre, çocukları yeniden ölüme mi bırakmalı, diye sorulabilir. Bunlar, hastalığın belirtileriyle nedenlerini birbirine karıştıran yüzeysel söylevlerdir. karşı çıkma, gerçekte, bilimin esas iletisinedir. korku, günah korkusudur: Kutsal değerleri kirletme korkusu, haklı bir korku. Bilimin değerlere saldırdığı doğrudur. Bunu doğrudan yapmaz, çünkü yargoıç değildir ve onları görmemesi gerekir : Fakat Avusturalya yerlilerinden diyalektik maddecilere dek hepsinde, canlıcı geleneğin, değerleri, töreleri, ödevleri, hakları ve yasakları üzerine oturttuğu mitik ya da felsefi bireyoluşları yıkar. İnsan bu iletiyi bütün anlamıyla kabul ediyorsa, demek binlerce yıllık düşündün iuyanmış ve kendi mutlak yalnızlığı, kökten yabancılığıyla karşı karşıya gelimştir. Artık bir çingene gibi, içinde yaşadığı evrenin bir kıyısında bulunduğunu bilir: müziği karşısında sağır, umutlarına da, acılarına da, suçlarına da ilgisiz bir evren. O zaman da suçu kim tanımlayacak? İyiyi kötüden kim ayıracak? Bütün geleneksel sistemler töreye ve değerleri insanın erimi dışında tutmuşlardır. Değerler insanın değildi: Onlar vardılar ve insana egemendiler. Fakat insan, o değerlerin de, onlara egemen olanın da kendisi olduğunu öğrenince, şimdi de onları, evrenin (s:151) duygusuz boşluğu içinde eriyip dağılmış görüyor. İşte o zaman modern insan, yalnız cisimler değil ruhun kendisi üzerindeki korkunç yıkım gücünü de artık öğrenmiş olduğu bilime dönüyor, daha doğrusu ona karşı çıkıyor. *** Nereye başvurmalı? Nesnel doğru ile değerler kuramının birbirine yabancı, birinden ötekine geçilemeyen iki alan olduğunu bir kez ve kesin olarak kabul mü etmeli? Yazar olsun, filozof olsun, hatta bilim adamı olsun, modern düşünürlerin büyük bölümünün tutumu budur: Ben bu tutumun insanların büyük bölümündeki iç daralmasını besleyip artıracağına, bu yüzden deo onlar için kabul edilmmez olduğuna inanmakla kalmıyorum, aynı zamanda iki önemli açıdan bunu mutlak olarak yanlış buluyorum: -Öncelikle, değerler ile bilginin, gerek eylem, gerekse sylemde, her zaman ve mutlaka birbirine bağlı oluşu. - Sonra ve özellikle de, “doğru” bilginin tanımının, son çözümlemede, etik düzeyde bir koyuta dayanması yüzünden. Bu iki noktadan her biri birer kısa açıklama ister. Etik ile bilgi, eylemde ve eylem yoluyla, kaçınılmaz biçimde birbirine bağlıdır: Eylem, bilgi ile değerleri birlikte ortaya sürer ya da sorguya çeker. her eylem bir etiği anlatır, belli değerlere yarar ya da zarar verir, bir değerler seçimi yapar ya da öyle görünür. Öte yandan, her eylemde bir bilginin bulunması zorunlu görünür ve buna karşı eylem de bilginin iki kaynağından biridir. Bir canlıcı sistemde, etik ile bilginin birbirine karışması çatışma yaratmaz, çünkü canlıcılık bu iki kategori arasındaki her türlü kökten ayırımı ortadan kaldırır, onları aynı gerçeğin iki görünüşü sayar. İnsanın “doğal” sayılan “hak”ları üzerine kurulmuş bir toplumsal etik düşüncesi bu tutumu yansıtır ve bu tutum Marksizmin getirdiği moralin tanımlanması girişimlerinde, hem de çok daha sistemli ve vurgulanmış biçimde ortaya çıkar. Nesnellik koyutunun, bilginin doğruluğunun zorunlu koşulu olduğu bir kez kabul edildiğide, doğrunun kendisinin aranmasında vazgeçilmez olan kökten bir ayırımı, etik alanıyla bilgi alanı arasına yerleşmiş olur. Bilginin kendisi ("epistemolojik değer” dışında) her değer yargısının dışındadır, buna karşı etik, özünde öznel olduğuna göre, bilgi alanının her zaman dışında kalır.(s:152) Bilim son aşamada, bir belit (axiome) olarak konmuş olan bu kökten ayırım yaratmıştır. Burada belirtmekten kendimi alamıyorum, eğer kültür tarihinde biricik olan bu olay, başka bir uygarlıkta değil de Hıristiyan batıda ortaya çıkmışsa; bu belki de bir bölümüyle, kilisenin kutsal alan ile dindışı alan arasındaki ayırımı kabul etmiş olmasındandır. Bu ayırımı yalnızca bilime (dinsel alan sınırı dışında kalarak) kendi yolunu arama olanağı vermekle kalmıyor, düşünceyi, nesnellik ilkesinin ortaya koyduğu çokdaha kökten bir ayrılık için de haırlamış oluyordu. Batılılar kimi dinlerde dinsel ile dindışı arasında bir ayırımı bulunmayışını, bulunamayacağını anlamakta güçlük çekerler. Hinduizmde her şey dinsel alanda kalır; hatta “dindışı” kavramı anlaşılmaz bir şeydir. Bunları ayıraç içinde söylemiştik, konumuza dönelim. Nesnellik koyutu, “eski bağlaşım” ın yıkılışını belirterek, aynı zamanda bilgi yargılarıyla değer yargıları arasındaki her türlü karışıklığı da önlüyor.Fakat geride yine de bu iki kategorinin, söylem de içinde olmak üzere eylemdeki kaçınılmaz birliği kalıyor. İlkeden ayrılmamak için, her türlü söylemin (ya da eylemin) yalnızca, birleştirdiği iki kategorinin ayırımını koruyup açıklaması durumunda ya da ölçüde, anlamlı ya da gerçeğe uygun olduğunu kabul edeceğiz.Böyle tanımlandığında, gerçeğe uygunluk kavramı, etik ile bilginin örtüştükleri ortak alan oluyor; burada değerlerle gerçeklik, birlikte fakat kaynaşmamış olarak, bu sesi duyabilecek dikkatli insana bütün anlamlarını açıklar. Buna karşı, iki kategorinin karışıp kaynaştığı gerçeğe uymayan söylem, en zararlı anlamsızlıkla, bilinçsiz de olsa, en büyük yalandan başka bir yere ulaştırmaz. Görülüyor ki, bu tehlikeli karışımın en sürekli ve en sistemli uygulama alanı ("söylem”i Descartesçı anlamında alarak) “siyasal” söylemdir. Bu yalnız meslekten politikacıların durumu da değildir. Bilim adamaları da, kendi alanları dışında, değerler kategorisiyle bilgi kategorisi arasındaki ayırımı görmekte tehlikeli bir yetersizlik gösterirler. Fakat bu da başka bir ayraçtı. Bilginin kaynağına dönelim. Demiştik ki, canlıcılık, bilgi önermeleriyle değer yargıları arasında bir ayırma yapmak istemez, ayrıca yapamaz da; çünkü Evren’de ne denli özenle gizlenmiş olursa olsun bir amaç bulunduğu kabul edildiğinde böyle bir ayırmanın anlamı kalmaz. nesnel bir sistemdeyse tersine, bilgiyle değerler arasındaki her kaynaşma yasaklanmıştır.(s: 153)Fakat ( bu en önemli noktadır; bilgiyle değerlerin mantıksal olarak kökten bağlantılı olduğu sorunu) b u yasaklama, nesnel bilgiyi kuran bu “ilk buyruk”, kendisi nesnel değildir, olamaz da: Bu bir ahlak kuralı, bir disiplindir. Gerçek bilgi değerleri tanımaz; fakat gerçek bilgiyi kurmak için bir yargı, daha doğrusu, bir değer beliti(axiome) gerekir. Açıktır ki, nesnellik koyutunu doğru bilginin koşulu olarak almak, bir bilgi yargısı değil, bir etik seçimdir, çünkü koyutun kendisine göre bu yargıcılı (arbitral) seçimden önce doğru bilgi bulunamaz.. Nesnellik koyutu, bilginin yasasını belirlemek üzere, bir değer tanımlıyor ve bu değer nesnel bilginin kendisidir. demek nesnellik koyutunu kabul etmek, bir etiğin, yani bilgi etiğinin, temel önermesini ortaya koymak oluyor. Bilgi etiğinde, bilgiyi kuran, bir ilksel değerin etik seçimidir. Onun, hepsi de insanlarca kabul erdillmesi gereken, içkin, dinsel ya da “doğal” bilgi üzerinde kurulduğu savında olan canlıcı etikten kökten ayrıldığı nokta buradadır.Bilgi etiği insana kendini kabul ettirmez, tersine, onu her söylemin ya da her eylemin gerçeğe uygunluğunun belitsel koşulu yaparak kendine kabul ettiren insandır. Discous de la Methode bir kuralcı epistemoloji önerir, ancak herşeyden önce onu bir kez de bir moral düşünme ve meditasyon olarak okumak gerek. Gerçeğe uygun söylem ise bilginin temelidir, insanlara büyük güçler sağlar ve bu güçler günümüz insanını hem zenginleştirip hem de tehdit eder, ona özgürlük sağladığı kadar tutsaklık da getirebilir. Bilimle örülmüş olan ve onun ürünleriyle yaşayan modern toplumlar, aşşırı ilaçtan zehirlenen birisi gibi onun tutsağı olmuşlardır. Maddi güçleri, bilginin temelindeki bu etikten, ahlaki zayıflıkları ise yine de başvurmaktan çekinmedikleri, fakat bilginin bozmuş olduğu değer sistemlerinden gelir. Bu çatışma öldürücüdür. Ayaklarımızın dibinde açıldığını gördüğümüz uçurumun nedeni budur. Modern dünyanın yaratıcısı olan bilgi etiği, o dünya ile uyuşabilecek, kavranmış ve kabul edilmiş duruma geldiğinde de onun evrimine yön verebilecek tek etiktir. *** Kavranmış ve kabul edilmiş dedik. Buna olanak var mı? Eğer yalnızlık kaygısı ve zolayıcı bir toptan açıklmama gerekisnimi, benim sandığım gibi doğuştansa; çağların derinliklerinden gelen bu kalıt yalnız kültürel değil, doğal olarak kalıtımsalsa; bu çetin, soyut ve (Raslantı ve Zorunluluk, s: 154) gururlu etik, kaygıyı yok edebilir, istekleri karşılayabilir mi? Bilemem.Fakat herşeye karşın büsbütün de olanaksız olmadığı düşünülemez mi? İnsanda, bilgi etiğinin sağlayamadığı bir “açıklama”dan da öte, belki bir aşma, bir üstünlük gereksinimi de vardır. Ruhlarda her zaman yaşayan büyük toplumcu düşün gücü bunun tanığı gibi görünüyor. Hiçbir değer sistemi, gereektiğinde uğruna kendini vermesini doğru gösterecek biçimde bireyi aşan bir ülkü önermedikçe, gerçek bir etik oluşturduğunu öne süremez. Bilgi etiği, doğrudan tutkusunun yüksekliği nedeniyle, belki de bu aşma gereksinimini karşılayabilir. Aşkın bir değer olarak doğru bilgiyi tanımlar ve insana, artık onu kullanmayıp, özgür ve bilinçlmi bir seçimle ona hizmet etmeyi önerir. Nedir ki bu da bir insancılıktır(humanisme), çünkü insana, bu aşkınlığın yaratıcısı ve koruyucusu olarak saygı duyar. Bilgi etiği bir anlamda da “etiğin bilgisi” dir, yani tutkuların, dileklerin ve biyolojik varlığın sınırlarının bilgisi: İnsanın içinde, saçma olmasa da olağandışı ve salt bu olağadışılığından dolayı değeril olan hayvanı görür; öyle bir hayvan ki, dirimyuvarı ve düşünceler dünyası gibi iki alanda birden yaşadığı için, einsan sevgisiyle birlikte sanat ve şiirde kendini gösteren bu acılı ikiliğin hem işkencesi altında hem de zenginliği içindedir. Canlıcı sistemlerin hepsi de, tersine, biyolojik insanın görmezden gelinmesini, alçaltılması ya da bastırılmasını, onun hayvanal koşullarına bağlı kimi özelliklerinden tiksinme ve korku duyulmasını az çok yeğlemişlerdir.Buna karşı bilgi etiği, insanı, yerine göre ona egemen olmayı bilmek koşuluyla, bu kalıta saygı gösterip onu kabul etmeye özendirir: İnsanın en yüksek niteliklerine, özgeciliğe, yüce gönüllülüğe ve yaratıcı tutkuya gelince, bilgi etiği bunların hem toplumsal biyolojik kaynaklaranı bilir hem de kendi tanımladığı ülküye yararlı aşkın değerlerini kabul eder. **** Sonuç olarak bilgi etiği benim gözümde, gerçek bir toplumculuğun(sosyalizm) üzerine urulabileceği hem ussal hem de bilinçili olarak ülkücü tek tutumdur. 19. yy’ın bu büyük düşü genç ruhlarda, acı veren bir yoğunlukla yaşamaktadır. Acı vericiliği, bu ülkünün uğradığı ihanetler ve kendi adına işlenen cinayetler yüzündendir. Bu derin özlemin, felsefi öğretisini canlıcı bir (Raslantı ve Zorunluluk, s: 155) ideolojiiçinde bulması acıklı, ancak belki de kaçınılmazdır. Diyalektik maddecilik üzerine kurulan tarihsel kehanetçiliğin, daha doğşundan büyük tehditlerle dolu olduğunu görmek kolaydı, nitekim bunlar gerçekleşmiştir. Diyalektik maddecilik, bütün öteki canlıcıklarından da daha çok, değer ve bilgi kategorilerinin birbiriyle karıştırılmasına dayanmaktadır. Onun, temelden gerçekdışı bir söylem içinde, yokluğa düşmek istemeyen her insanın, önünde boyun eğmekten başka yapacak ya da başvuracak bir şeyinin bulunmadığı tarih yasalarını “bilimsel” olarak kurmuş olduğunu ileri sürebilmesinin nedeni bu karışıklıktır. öLdürücü olmadığı zaman çocukça olan bu yasalardan kesinlikle kurtulmak gerek. Gerçeğe uygun bur toplumculuğun, yandaşlarının ruhuna kök salmış olduğunu savunduğu, bilimin alay konusu ve özünde gerçekdışı olan bir ideoloji üzerine kurulması olanağı var mı? topluculuğun tek umudu, bir yüzyıldanberi kendine egemen olan ideolojinin “düzeltilmesinde” (revizyonunda) değil, bu ideolojinin toptan bırakılmasındadır. Bu durumda gerçekten “bilimsel” bir toplumcu hümanizma, doğrunun kaynağını ve ahlakını eğer bilginin kendisinin kaynaklarında, bilgiyi özgür bir seçimle bütün öteki değerlerin ölçüsü ve güvencesi olarak en büyük değer yapan etikte değilse nerede bulabilir? Bu etiğin ahlaksal sorumluluğu, doğrudan bu beltisel seçimin özgürlüğüne dayanır. toplumsal vi siyasal kurumların temeli ve bu nedenle de onların gerçeğe uygunluğunun ölçüsü olarak, yalnızca bilgi etiği gerçek bir toplumculuğa götürebilir. düşüncenin, bilginin ve yaratıcılığın aşkın cennetinin savunulmasına, genişletilmesine ve zenginleştirilmesine adanmış kurumları o kabul ettirir. İnsan bu cennette oturu. ve canlıcığını hem yalancı tutsaklıklarından hem de maddi baskılarından gitgide kurtularak, kendisine, o cennetin hem uyruğu hem de yaratıcısı diye en değerli ve en biricik özünde hizmet eden kurumların koruyuculuğunda, sonunda gerçeğe uygun olarak yaşayabilir. Bu belki de bir ütopyadır. Fakat tutarsız bir düşde değildir. Bu, bütün gücünü mantıksal tuturlığından alan bir düşüncedir. Bu, gerçeği araşyışın zorunlu olarak varacağı sonuçtur. Eski bağlaşma çözüldü; insan artık bir rastlantıyla içine düştüğü bu evrenin duygusuz enginliği içinde yalnız olduğunu biliyor. Yazgısı gibi görevi de bir yerde yazılı değildir. Bir yanda cennet (krallık), bir yanda cehennem (karanlıklar): Seçmek kendine kalmış.”(Kitap bu satırlarla bitiyor) (J.Monod,Raslantı ve Zorunluluk s:143-156)

http://www.biyologlar.com/evrim-ve-termodinamigin-ikinci-yasasi

Bitki Teşhisi

Bitki Teşhisi

Bitki teşhisi; “Bitki Sistematiği”’nin en önemli konularından birisidir. İki bitki numunesi arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya konulmasıdır.

http://www.biyologlar.com/bitki-teshisi

Bitki Teşhis Yöntemleri

Burada öncelikle araziden toplanan bitkinin tam ve eksiksiz olması; yani vejetatif (kök, gövde, yaprak) ve generatif organları (çiçek, meyve, tohum) gibi karakteristik ve ayırdedici kısımlarının mevcut olması gerekir. 1. Bitki teşhisinde en önce bitkinin toplandığı yöreye, bölgeye veya ülkeye ait Flora’ dan faydalanılır. 2. Bitkinin familyası, familya anahtarından bulunur. 3. Daha sonra cins anahtarından cinsi tespit edilir. 4. Sonra; tür anahtarından tür teşhis edilir. 5. Var ise; tür altı kategorileri yine teşhis anahtarı yardımıyla tanımlanır. Bu şekilde bitki teşhisi tamamlanmış olur. Eğer elimizdeki bitkinin familyası biliniyorsa direkt olarak cins anahtarına, cinsi biliniyorsa yine hemen tür anahtarına bakılabilir.

http://www.biyologlar.com/bitki-teshis-yontemleri

Yüksek Kategoriler - Regnum - Diviso - Ordo

Kategorilerin en altından başladık ancak bunları sıralarken büyükten küçüğe doğru olması daha doğru olacaktır Her kategorinin bir alt (sub) ve üst (süper) katego­risi de bulunabilir. Genelde alt kategori kullanma sıklığı diğerine oranla daha fazladır Bu kategoriler büyükten küçüğe doğru şöyle sıralanabilir Regnum=alem Diviso=bölüm Filum=kök, anaç, Klassis=sınıf Ordo=takım, dizi Familya=aile Genus=cins ve Species=tür Daha önceleri filum ile klassis arasında bir de kladus=dal kategorisi kullanıl­maktaydı. En son sistematikçiler doğrudan doğruya filumu baz olarak ele almaktadır­lar.

http://www.biyologlar.com/yuksek-kategoriler-regnum-diviso-ordo

Metazoa’ nın Yapı Planı ve Ortaya Çıkışı

Çok hücreli hayvanlarda hücreler görecekleri işe göre farklılaşarak dokuları, dokuların bir araya gelmeleri ile de belli bir işi yapmaktan sorumlu organlar oluşur Bu da hayvan gruplarında farklı yapı planlarının ortaya çıkmasına neden olur. Yapı planları her hayvan grubunda farklı olmasına karşın belli hayvanları bünyesinde barındıran hayvan gruplarında ise temel bir yapı vardır Bu filum içine giren hayvan alt kategorilerinde yapı, bu ana yapıdan az farklar içerir. Burada sorun böylesine yapı farklılığının ortaya çıkışının nedenidir. Bunun için konuyu iki yönden ele almak gerekir. Bunlardan birincisi olayın filogenetik yönü, diğeri de ontogenetik tarafıdır. Ontogenezi takip ederken canlının bugünkü oluşumunu görürüz. Ancak bu gelişim sırasında özünde anlam verilemeyen bir takım değişiklikler kısa da olsa ontogenez sırasında gözlenebilmektedir Bunlar araştırıldığında filogenezin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Hayvan türü ortaya başka bir şekilde çıkmış, günümüze kadar değişerek ve bazen çatallanmalar göstererek gelmiştir. Eksik parçalar yerine konulduğunda bu hayvanın ortaya çıkışından günümüze kadar geçirdiği yaşam öyküsü (filogenezi) ortaya çıkmaktadır. Burada daha çok günümüzdeki yapıyı; oluşturan ontogenez öncelikle ele alınacak ama yeri geldiğinde filogeneze de değinilecektir. Üreme Çok uzun yaşayan bitkiler ve bazı hayvanlar da dahil hiçbir canlı ölümsüz değildir. Ölüm ile o organizmanın varlığı da sona erecektir. Ancak organizmanın ölümü bile onun devamını engellememelidir. Bunu sağlayan da üreme olayıdır Özünde üremeyi çoğalma gibi ele almamak gerekir. Burada esas amaç, canlının üzerinde taşı­dığı kalıtsal materyalin daha sonraki döllere aktarılmasıdır. Bunun için de üreme gibi^ bir olay gerçekleşir. Burada asıl olan populasyonun sahip olduğu genlerin bireysel ölümlerle yok olmaması, bir başka canlı bünyeye aktarılarak devamının sağlanmasıdır. Metazoa’ da biri eşeyli diğeri eşeysiz olmak üzre 2 tip üreme görülür. Metazoa da en yaygın üreme şekli eşeyli ya da seksüel üremedir. Burada farklı tipte eşey hücreleri gelişir. Gamet adı verilen bu hücrelerin diğer hücrelerden farkı, kalıtım materyalinin yarısına sahip olmalarıdır. Normalde her hücre biri anne diğeri babadan olmak üzere 2 kromozom takımına (2n, diploid) sahiptir. Normal diplo­id bir hücre meiosis (mayoz, redüksiyon) denilen hücre bölünmesi ile kromozom sayı­sını takım halinde yarıya (n) indirir ve gamet oluşur. Ancak olay bu kadar basit değildir. Özünde meiosis olan bu olay birbirini takip eden iki bölünme (oogenez ve spermatogenez gibi) şeklindedir Bunun için ayrıntılı bilgiler genel biyoloji ve diğer ilgili derslerde verilecektir. Gamet oluşumu kısaca gametogami olarak bilinir. Gametler oluştukları eşey bezlerine göre erkek ya da dişi gamet şeklinde farklılaşırlar. Bu da iki farklı kavram ortaya çıkarır. Biri her iki çeşit gameti üzerinde toplayan, diğeri de her birinden sadece birini üzerinde bulunduran bireyler. Erkek gametleri bulunduran erkek birey ile dişi gametleri üzerinde bulunduran dişi birey gibi iki farklı eşeyde aynı türe ait bir eşey farklılaşması olur. Bu ayrı eşeylilik ya da gonokorizm olarak bilinir. Gonokorizm büyük bir olasılıkla Metazoa’nın ilkin bir özelliğidir Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Kromozom sayısı niçin yarıya indirilir? Kromozom sayısı yarıya indirilmezse, hücre bölündüğü zaman yavru hücreler­deki kromozom sayısı da yarıya inecektir. Bu da o türe ait özelliklerin yeni bireyde görülmemesine, belki de bu yeni yavrunun hiç yaşamamasına ya da çok ayrı bir formun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu durumda mitoz aklımıza gelebilir. Hücre kromozom sayısını önce ikiye katlar sonra da bölünür ve yeni yavrular ilk hücrenin aynısı olur. Fakat burada tıpa tıp aynılık söz konusudur. Yani yeni yavrular birbirinin aynıdır. Buna klon adı verilir ve bu eşeysiz üremedir. Burada amaç kromozom sayısını yarıya indirdikten sonra tekrar birleştirilirken yeni yeni kombinasyonlara olanak sağlamaktır. Bunun sonunda da aynı anne babanın yavruları birbirinden farklılıklar gösterir. Varyasyon denilen bu olay sayesinde hayvanlarda böylesine bol bir çeşitlilik görülür. O halde önce yarıya indirilen kromozom sayısı, sonra bu yarımların birleşmesi (döllenme) olayı gerçekleşir. Böylece başlangıçtaki gibi yine 2 takım kromozoma sahip ancak farklı gen kombinasyonlarıyla bir döllenmiş hücre (zigot) oluşur. Döllenmenin özü iki aynı türe ait ve kromozom sayısı yarıya inmiş eşey hücre­sinin çekirdeklerinin birleşmesidir. O halde bu olayın iki aşaması vardır. Birinci aşama iki eşey hücresinin birbirini bulrVıası, diğeri de iki çekirdeğin birleşmesi ve 2n kromo- zomlu bir çekirdek (synkarion) oluşturmasıdır. Dişi eşey hücrelerinin Gynogamon adı verilen ve spermleri kendilerine çeken kimyasal salgıları, erkek eşey hücrelerinin androgamon adı verilen salgıları ile etkileşirler. Bu döllenmeyi hızlandırıcı rol oynar. Bu olay ilk kez deniz kestanesi yumurtasında Oskar Hertwig ve Richard Hertwig (1875) tarafından gözlenmiştir. Döllenme süreci ilk olarak su içinde ve vücut dışında, aynı anda suya bırakılan yumurta ve spermlerin birbirini bulması şeklinde olmaktaydı. Bunun en güzel örneğini çok sayıda deniz omurgasızlarında (özellikle Echinodermata da) ve balıklarda görmek­teyiz. Bu şekilde döllenmenin bir bedeli vardır. Bu bir risktir ve birçok yumurtanın döllenememesi ile eş anlamlıdır. Bu da kayıp demektir. Bunun için de daha çok sayıda yumurta ve sperm üretilmesi gerekir. Birçok organizma bu gibi durumlarda kayıpları azaltıcı önlemler alırlar. Böylece olay daha ekonomik duruma getirilir. Önlemlerin başında kuluçkayı koruma ve bakma davranışları gelir. Bazılarında kuluçka ve yavru bakımı çok kısa sürer. Bu ne kadar uzun sürerse, verim de o denli fazla olur. Bundan daha önemli bir durum erkek ve dişi hayvanın çift oluşturmasıdır. Bu­rada döllenme dişi hayvanın içinde olur. Bunun için spermlerin transferi gerekir ve birçok mekanizmalar gelişmiştir. Bunlardan biri erkek hayvanın sperma paketi (spermatofor) oluşturmasıdır. Birçok erkek hayvan sperma paketini dişinin belirli bir yerine bırakır. Dişi bu spermatofor içindeki spermlerden döllenebilir. Bazı türlerde ise sperm­ler direkt olarak dişi hayvanın eşeysel açıklığına bırakılır. Döllenme ovidukt ya da direkt olarak ovaryum içinde (iç döllenme) olur. Dişi ve erkeğin bu amaçla birleşmesi olayına kopulasyon adı verilir. Bazı türlerde saniyelerle ölçülen böyle kopulasyon olayları bazılarında saatlerce sürebilir. Bu tip kopulasyon olayı kural olarak daha çok kara hayvanlarında görülür. Başka türlere ait bireylerle kopulasyon bazı morfolojik farklılıklarla önlenmiştir. Erkeklerde dişiyi tutmak için birçok organ gelişmiştir. Örneğin makas, çengel, kıl grupları, vücut uzantıları, yakalama ve tutma organları gibi. Bu yapılar nedeniyle erkek ve dişi bireyler arasında morfolojik farklılıklar ortaya çıkar. Seksüel dimorfizm denilen bu olay sadece morfolojik farklılıklarla sınırlı kalmaz, değişik renklenme ve farklı vücut büyüklüğü gibi daha değişik özelliklerde de farklılıklara neden olur. Örneğin Bonelia viridis isimli deniz solucanının erkeği dişinin yanında adeta nokta gibi kalır (cüce erkek). Eklembacaklılarda genellikle kopulasyon aparatı geli­şir. Bununla spermler dişinin eşeysel açıklığına bırakılır. Bu aparat bazen oldukça komplike bir yapıda olur. Dişi ve erkek üreme organları genellikle bir anahtar kilit gibi birbirine uyumludur. Böylece başka türlerle döl alış verişi de önlenmiş olur. Bazen erkek organı dişinin negatifi gibi onunla uyumludur. Böylesine özel olan bu organlar türe özgü oldukları için çoğu kez tür ayırımında taksonomistler tarafından kullanılır. Örneğin çekirgelerin erkek kopulasyon organı olan aedeguslar. Eşeyli üremede normal olarak erkek ve dişi gametler ayrı ayrı bireylerde bulunur. Bu gibi durumlar için gonoko- rismustan söz edilir. Ama bazı durumlarda her iki gamet aynı birey üzerinde bulunur. Böyle bireylere erselik ya da hermafrodit denir. Bunlarda genel olarak erkek ve dişi gonadlar birbirinden ayrıdır ve olgunlaşma zamanları da farklıdır. Bireyde önce erkek daha sonra da dişi gonad olgun­laşır. Böylece birey, önce erkek sonra da dişi görevi (protandrik erselik) görür. Ender olarak aksi olur. Böylece bireyin kendini döllemesi olanaksız olur. ender olarak örneğin, kara salyangozlarında gonadlar aynı bez içinde olgunlaşırlar. Aynı anda olgunlaşan gonadlar, ürünlerini iki bireyin karşı karşıya gelmesiyle birbirlerine aktarırlar. Bunun en güzel örneğini toprak solucanlarında görmek olasıdır. İki toprak solucanı klitellum adı verilen yüksük gibi ve birkaç segmenti kapsayan vücut kısımları birbirine değecek hatta birbiri ile kaynaşacak şekilde, birinin ön ucu diğerinin aksi yönüne gelecek şekilde karşı karşıya gelir. Böylece her ikisinin farklı eşey bezlerinin açıklığı (dişi açıklığın karşısında diğerinin erkek eşey açıklığı gelir) karşı karşıya gelir. Böylece birbirlerini döllerler. Burada her birey diğeri için farklı eşey rolünü üstlenmiştir. Yumurtanın döllenmeden de geliştiği görülür. Partenogenez (yunanca parthe- nos=bakire, bakirenin döl vermesi anlamında kullanılır) adı verilen bu üreme birçok hayvanda (Rotatoria, Cladocera, Aphidina vs.) görülür. Bazılarında sadece bu tür üre­me görülürken, bazılarında eşeyli üreme zaman zaman yerini bu tür üremeye bırakır. Genellikle uygun olmayan koşullarda görülen bu olay döl değişimine neden olur. Böyle eşeyli partenogenetik üreme şekline heterogoni denir. Bunlarda parte- nogenetik evre kural olarak meiosis (redüksiyon) bölünmesi görülmez. Güney Avrupa’da yaşayan hayvanların bazılarında daha değişik bir durum görülür. Bu hayvanlar normalde eşeyli olarak ürerler. Ancak kuzeye doğru gidildikçe erkeklerin populasyondaki sayısı giderek azalır. Bu durumda dişiler partenogenetik olarak üremeye başlarlar. Ama aynı populasyon, aynı zamanda güney de ayrı eşeyli olarak üremeye devam eder. Şekil : Toprak solucanında eşeyli Ureme a-Şematik. b-Klitellumlardan birbiri ile kaynaşmış iki toprak solucanı. Köprü kurulan bölgelerden birbirine döl alışverişi yapılmakta At erkek eşey alıklığı (penis ve atrium) Dp salgı pupilleri, Hp temporer deri papilleri. Pr reccptaculum semınıs poru Hymenoptera ve bazı diğer hayvan gruplarında ise d rıh a değişik bir partenogenez görülür. Bu haploid partenogenezdır. Bunlarda normal olarak mayoz bölünmede haploid gametler oluşur. Haploid yumurtaların döllenmesi ile diplioid zigot oluşur, kraliçe arı ile işçi arılar böyledir. Burada isteğe bağlı bir durum da söz konusu olur, kraliçe arı erkekten aldığı spermleri sperm kesesinde (receptaculum seminis) toplar, bu kesenin ağzı kapalı olduğu sıralar yaptığı yumurtalar döllenmemiş olur. Bunlar erkek arılardır ve haploiddirler. Kraliçe yeni kraliçe ve işçi gereksiniminde kesenin ağzını açar ve bazı yumurtaların döllenmesine olanak sağlar Partenogenezin çok özel bir şekli de pâdogenez (yunanca paidos=çocuk, amos=düğün) olarak bilinir. Burada henüz (döllenmemiş) larva halinde iken üreme öz konusudur. Gal sinekleri buna iyi örnektir. Eşeysiz üreme ya da aseksüel üreme ana hücrenin özellikle tüm protozoonlarda boyuna ve enine olarak 2 ya da daha fazla sayıda bölünmesi şeklinde olur, letazoonlarda ana hücreden büyük ya da küçük hücre kompleksleri şeklindeki ayrılmalarla olur Daha sonra bu hücre kompleksleri yem bir birey oluşturur. Bu bir vejetatif üreme olarak ta ele alınabilir. Bu hayvanlar aleminde sık görülen ve ikincil bir üreme şeklidir Ekstrem durumlarda enine ya da boyuna bölünmelerle (bazı Actinaria e Turbellarıa da) de yeni bireyler oluşabilir. Sık görülen bir üreme şekli de tomurcuklanmadır. Genelde ana hayvanın vücudundan dışa doğru bir çıkıntı (tomurcuk) olur, bu çıkıntının ana hayvandan ayrılmasıyla yeni bir birey oluşur. Bu yolla çok sayıda eni birey meydana gelir. Bu yeni bireyler daha sonra vejetatif olarak üreyebilirler. Birçok türde örneğin tatlı su poliplerinde ve Actinia’larda tomurcuklar ana hayvandan ayrılarak tamamen serbest bir yaşama geçebilirler. Bir başka tür hayvanlarda ise tamamen aksine ana hayvandan ayrılmayan tomurcuklar adeta bir hayvan kolonisi oluştururlar. Koloni olarak genelde bir araya toplanmış hayvanlar akla gelir. Burada vejetatif olarak değil eşeysel olarak üremiş hayvanlar akla gelir, örneğin , Cirripedia (Crustacea) larvaları deniz kenarlarında yan yana durarak öylesine sıkı bir doku oluştururlar ti, daha sonra burada sadece onların erginlerini görmek olası olur. Kolonilere daha çok sayıda, değişik örnekler vermek olasıdır. Vejetatif çoğalmada da tomurcukların ana hayvanla birlikte kalarak onunla morfolojik ve fizyolojik birlikteliklerini sürdürdükleri görülebilir. Böylece bir hayvan stoğu oluşur. Bu yolla binlerce hayvan bir araya toplanabilir. Hayvan stoklarına sifonlu hayvanlar (Siphonophora), taş mercanlar (Madreporaria) ile diğer Anthozoa ve yosun hayvancıkları (Bryozoa) en tanınmış örnek olarak verilebilir. Bu oluşuklarda çok değişik yapıda hayvan bir araya geldikleri için bir polymorfizm den söz edilir. Eşeyli ve eşeysiz üreme birbiri ardı sıra da gerçekleşebilir. Döl değişimi ya da metagenez adı verilen bu olay en güzel örneğini Hydrozoada verir. Eşeysiz üremede bazen embriyo erken evrelerde dağılarak ikincil embriyoları onlar da üçüncül embriyoları meydana getirir. Buna polyembriyoni denir. Hymenopte­ra, Strepsiptera, Bryozoa da sık görülen bu olay bazen insanlarda da ikiz, üçüz (ya da daha fazla) olaylarında da görülür. Gelişim Süreci Çok hücreli hayvanların yaşamları çeşitli evrelerden oluşur Bunlar genellikle embriyonal, larval, gençlik ve ergin evrelerdir Bu 4 evreli gelişim şekli indirekt gelişim olarak nitelendirilir. Çünkü larval evre bazen birden çok sayıda basamaklarda gerçekleşir Bu evre genelde ilkin olarak özellikle denizel yaşam formlarında görülür Bazılarında larval evre olmayabilir. Bu durumda ise direkt gelişimden söz edilir. Bilindiği gibi organizmanın bireysel gelişimi, başından (zigottan) ergin hale ge­lene kadar ontogenez olarak isimlendirilir. Bu filogenetik gelişim ile birlikte ilişkilendirilerek, karşılaştırmalı gelişim süreci adı altında araştırılır. Özel zooloji ile çalışanlar için bu konudaki bulgular çok ayrı bir öneme sahiptir. Ontogenezin ilk basamağı embriyonal evredir. Bu evre zigotun bölünerek, serbest yaşayan form haline gelene kadar (bazılarında doğuma kadar) geçirdiği evredir Bu yumurtanın döllendiği yere bağlıdır. Dişi hayvan içinde döllenmiş ve embriyonal gelişimini orada tamamlamışsa sonuçta doğum söz konusudur. Döllenme vücut dışında olmuş ise, yumurta içinde tamamlanan gelişme yumurtadan çıkınca sona erecektir. Ontogenez, henüz bitmemiştir. Yeni yavru ergin hale gelip kendisi gibi bir yavru üretebilecek duruma geldiğinde ya da diğer bir anlatımla eşeysel olgunluğa eriştiğinde, ontogenez de son bulacaktır. Bu sırada olası larva ve genç evreler bazen anne hayvan (bazen vücut içinde) bazen de baba tarafından bir süre bakılır (yavru bakımı). Larval evre, kural olarak başkalaşım (metamorfoz) olayının bir parçasıdır, ergin hayvan ile larva arasında sadece morfolojik farklar değil, yaşam biçimi ve beslenme şekli bakımından da farklılıklar vardır. Çoğu kez yaşam alanları da farklıdır Gençlik evresi, indirekt gelişimde metamorfozun sona ermesiyle başlar Direkt gelişim ise embriyonal gelişim ile bu noktada birleşir ve bundan sonra devam eder. Bu her şeyden önce bir büyüme evresidir, özünde gençler ergin bireylerin adeta birer küçültülmüş kopyalarıdır Bazı hayvan gruplarında bu evre nymph olarak adlandırılır (örneğin Ephemeroptera). Larval ve genç evreler birlikte postembriyonal gelişim olarak isimlendirilir. Ergin evre, tüm organ sistemlerinin gelişmesi ve eşeysel olgunluğa erişilmesi ile başlar. Bir çok eklembacaklı hayvanda (Arthropoda) bu evreler değişik zamanlar­daki deri değişimleri ile kendini gösterir. Tüm hayvanlarda bu evre ölüm ile son bulur. Çok hücreli hayvanlarda gelişim, tek bir hücrenin arkası arkasına bölünmeleri ve sonuçta çok hücreli oluncaya kadar devamı ile olasıdır. Bu olay özünde tek aşamalı gibi görünse de kendi arasında 3 ayrı evre görülür. Bunlar seri bölünmeleri içine alan segmentasyon, deri tabakalarının oluşumu (gastrulasyon) ve doku, organ oluşumu (histogenez ve organogenez). Döllenme ve Segmentasyon Yumurta döllenir döllenmez bölünmeye başlar (yumurta bir de büyüdüğü .-.iman yüzeyin hacme oranı küçüldüğü için bölünür ve böylece yüzey genişletilmiş olur). Bölünme sonunda meydana gelen yavru hücreler, blastomer adını alır. Metazoa için tipik olan bu bölünmeler (segmentasyon) her hayvan turu icin farklı şekilde olur ve blastomerler yan yana kalırlar. Blastomerlerin çeperde dizilmeleri ile ortası boş bir küre oluşur. Bu blastuladır. Ancak her türlü yumurtada blastula böyle oluşmayabilir. Bölünme süreci, yumurtanın içindeki yedek besin (yumurta sarısı, vitellüs) miktarına, kalitesine ve yumurta içindeki dağılımına bağlıdır Bu durum da farklı yumurta tiplerinin ortaya çıkmasına neden olur Her yumurta tıpı ise farklı segmentasyon şekli gösterir. Yumurta sarısı az olan yumurtalara oligolesital, fazla olanlara da polylesital yumurta denir. Bu arada ne az ne de çok denilebilecek durumda olanları da vardır. Bunlar da mesolesital yumurta adını alırlar Yumurta sarısının miktarı dışında yumurta içindeki dağılımı da önemlidir demiştik. Yumurta içindeki homojen dağılım isolesital yumurtalarda görülür. Bu tip yumurtalarda sarı azdır ve hücre çekirdeği de ortadadır. Çekirdek adeta yumurtaya küsmüş gibi etrafında konsantre olmuş plazma ile bir köşeye çekilmiş durumda ise perilesital yumurta, çekirdek ortada ve etrafında yoğun plazma (Hpl) ve yumurtayı çepeçevre saran ayrı ve yoğun bir plazma (Ppl) var ise Centrolesital yumurta olarak adlandırılır. Besin maddesinin çok birikmesi halinde yumurta sarısı vejetatif kutupta toplanır, böylece çekirdek ve protoplazma animal kutupta yoğunlaşır. Bu durumda telolesital yumurta adını alır. Zayıf telolesital yumurtada protoplazma daha fazladır ancak kuvvetli telolesital de ise oldukça azdır.

http://www.biyologlar.com/metazoa-nin-yapi-plani-ve-ortaya-cikisi

Evrim ve Yeni Türlerin Oluşumu

Günümüzde türleşme,ayrı bir bilim dalı haline gelmiştir.Sınıflandırmada zorunlu bir rolü olmamakla beraber,türleşme bilimi,taksonominin bir alt birimi olarak kabul edilebilir.Türleşme çeşitleri: 1)      Irklardan yeni türlere:Genel olarak bir türün,birbirinden belirgin şekilde farklı olan populasyonları ırk olarak nitelendirilir.Taksonomistler ırk kavramı yerine,bir türün içerisinde farklı populasyonları nitelendirmek için alttür,varyete ve subvaryete kavramlarını kullanırlar.Bu değişik terimler arasındaki evrimsel ve biyolojik farkları belirlemek zor olduğundan evrimciler ırk kavramını tercih eder. 2)      Ani ve dereceli türleşme:Bu terimleri ilk VALANTINE(1949) ifade etmiştir.             Ani ekotür:Kromozom sayısı ile birbirinden ayrılan,aralarında belirgin ekolojik ve coğrafik farklar olduğundan sınırlı gen değişimi olan gruplardır.             Dereceli ekotür:Aynı kromozom sayına sahip,aralarında çok iyi tanımlanan morfolojik,ekolojik ve coğrafik farklar bulunan,yapay ve doğal koşullarda sınırlı gen değişimi kapasitesine sahip gruplardır.             Ani ekotür kavramından türetilen ani tür oluşumu,kromozom sayısındaki ani değişimlerin sonucu olarak ortaya çıkar.Kromozom sayısı değişmeleri,populasyonlar arasında,geriye dönüşü olmayan bariyerlerin ortaya çıkmasını ve izolasyonu sağlar.Bu ani kromozom değişiklikleri çoğunlukla poliploididir.             Birçok araştırmacı ani ve dereceli türleşme yerine Allopatrik türleşme,Parapatrik türleşme ve Simpatrik türleşme ayrımını tercih eder. àAllopatrik türleşme:Bir türün yayılış alanı,fiziksel ayrılırsa,bu tür zamanla iki ayrı türe farklılaşır. àParapatrik türleşme:Parapatrik türleşmede yeni türler,tamamen ayrılmış populasyonlardan değil,bitişik populasyonlardan meydana gelir.İki populasyonun arealinin çakıştığı kesime hibrit zonu denir.Hibrit zonu,bir türün,önemli derecede farklı iki formu arasında hibritleşmenin meydana geldiği temas alanıdır. Hibrit zonunun her iki tarafındaki formlar,ayrı tür olarak sınıflandırılacak kadar farklıdır. àSimpatrik türleşme:Bir türün coğrafik alnında herhangi bir ayrılma olmaksızın iki ayrı türe farklılaşmasıdır.Simpatrik türleşmenin bir şekli ani türleşmedir.Simpatrik türleşme,dereceli türleşme şeklinde de gerçekleşebilir.Farklı besine yönelme,farklı habitata uyum,üreme zamanının ayrılması gibi etkenlerle simpatrik türleşme gerçekleşir. 3)      İzolasyon çeşitleri: a)     Coğrafik İzolasyon:Populasyonun çeşitli coğrafik engellerle ayrılması ve gen değişiminin önlenmesidir. b)     Ekolojik İzolasyon:Populasyonlar ve türler aynı alanda bulunabilirler.Ancak farklı habitatları işgal ederek ekolojik olarak ayrılır. c)    Mevsimsel İzolasyon:Aynı alanı işgal eden yakın akraba türlerin,yılın farklı zamanlarında eşeyli üreme evresine geçmesidir. d)    Zamansal İzolasyon:Aynı zamanda çiçek açan yakın akraba türlerin polenleri günün farklı saatlerinde anterden ayrılır ya da stigma farklı saatlerde polen kabul eder. e)Mekanik İzolasyon:Yapısal olarak yapay yöntemlerle döllenmenin engellenmesidir. f)    Davranış İzolasyonu:Bitkilerin ve hayvanların yakın akraba türlerinin bireyleri aynı lokalitede bir arada bulunabilirler.Bu gibi türler arasında çiftleşme mümkün olsa bile davranış farklı döllenmeyi etkiler. Bu gibi türlerin kur yapmaları ve sevişmeleri çok farklı olduğundan farklı türlerin bireyleri ile çiftleşemezler g)      Gametofit İzolasyonu:Erkek(polen) ve dişi(ovül) gametofitin uyumsuzluğudur. h)    Gamet İzolasyonu:Bir türün poleni,başka bir türün stigmasında çimlenip,polen tüpü embriyo kesesine ulaşsa bile gametler ve endosperm çekirdekleri birleşemez. i)        Tohum Uyuşmazlığı:Türler arasında melez oluşur,tohum meydana gelmez. j)        Hibritlerin Yaşayamaması: k)      F1 Hibritlerinin Sağlıksız Oluşu: l)        F1 Hibritlerinin Kısırlığı: m)    F2 Hibritlerinin Yaşayamaması Ya da Kısırlığı: n)      F2 Hibritlrinin Sağlıksız Oluşu:             Bu maddelerden a-g arası dışsal,h-n arası ize içsel mekanizmadır.                                                       First Zone Finished Taksonomi ve Sistematik Hakkında Genel Bilgiler             Taksomoni adını verdiğimiz bilim dalı,çok sayıda zengin olan canlı türlerini bir düzen içerisine sokmaya ve bu görevi başarabilmek için de yöntem ve ilkeler geliştirmeye çalışır.             Bazı kişiler taksonominin sinonimi yani anlamdaşı olarak kabul edilen,fakat gerçekte tamamen ayrı bir terim olan sistematik sözcüğü de Yunanca olup,organizmaların farklılıklarını,isimlendirilmelerini, deskripsiyonlarını,sıralanmalarını ve akrabalıklarını inceleyen bilim dalıdır.             Taksonominin anatomi,morfoloji,fizyoloji,genetik,ekoloji,coğrafya,meteoroloji,matematik ve istatistik gibi bilim dallarıyla yakın ilişkisi vardır. Taksonomik Kategoriler Türkçesi Bilimsel ismi Hayvanlar Alemi Regnum animale               ANIMALE Kol,Dal,Şube Phylum                               CHORDATA Altkol,Altdal,Altşube Subphylum Üstsınıf Superclassis Sınıf Classis                                 MAMMALIA Altsınıf Subclassis Cohort Cohort Üsttakım Superordo Takım Ordo                                         PRIMATES Alttakım Subordo Üstfamilya Superfamilia(-OIDEA) Familya Familia(-IDAE)                     HOMMIDAE Altfamilya Subfamilia(-INAE) Aşiret,Kabile Tribus(-INI) Cins Genus                                      HOMO Altcins Subgenus Tür Species                                   SAPIENS Altcins Subspecies               A)Yüksek kategoriler:Genel olarak familyanın üstünde bulunan takım,sınıf,şube gibi yüksek kategorilerin her şeyden önce sabit olduklarını belirtmeliyiz.Son yıllara kadar bu kategorilerden sadece 1-2 tanesi değişti.Yüksek kategoriler çok iyi bilinmekte olup tam olarak tarif edilmişlerdir.Yüksek kategoriler kıyaslamalı bilgilerle belirlenir.             B)Familya:Alttür,tür,altcins,cins,tribü ve alt familyaların bağlı bulunduğu bir yüksek kategoridir. Her familya Type genus adı verilen bir cinsle temsil edilir.Familya ismi,Type genusun sonuna –idae eki getirilmesi ile yapılır.Familyayı,bağlı bulunuduğu takımın diğer familyalarından bir cins veya orijinli cinsler tarafından ayrılabilen taksonomik bir kategoridir.             Familyalar kendine bağlı cins sayısına göre 2’ye ayrılır:Bir familyayı tek bir cins temsi ediyorsa “monotipik familya” (Joppeicidae),birçok cinsle temsil ediliyorsa “politipik familya” (Curculionidae).             Familya kavramı kendi içerisinde ayrımlarda vardır: o ÜstfamilyaàBir takım çok sayıda familya içeriyor ve bu familyaların teşhisinde bu yüzden zorluklar çıkıyorsa birbirine çok benzeyen familyalar bir araya getirilerek oluşturulur.Tip cinsin sonuna –oidae eki getirilerek elde edilir.Homoptera takımına bağlı Aphidoidae,Psylloidae,Coccoidae. o AltfamilyaàBir familya çok sayıda cins içeriyor ve bu cinslerin teşhisinde bu fazlalıktan dolayı zorluklar çıkıyorsa birbirine çok benzeyen cinsler bir araya getirilerek yapılır.Tip cinsin sonuna –inae eklenerek yapılır.Miridae familyasına bağlı Mirinae,Dicyphinae. o TribüàAlt familya çok sayıda cins içeriyorsa çok benzeyen cinsler bir araya getirilerek oluşturulur. Tip cinsin sonuna –ini getirilir.Mirinae alt familyasına bağlı Mirini,Capsodini.

http://www.biyologlar.com/evrim-ve-yeni-turlerin-olusumu

Türkiyenin Floristik Özellikleri

Yurdumuz florasının zenginliğine sebep yukarıda belirtilen ekolojik özellikler yanında bazı floristik nedenler de vardır. Bunlar şu şekilde özetlenebilir. · Türkiye cins ve tür sayısı bakımından zengin bir floristik yapıya sahiptir. · Türkiye bazı cins, seksiyon, tür ve diğer bazı taksonomik grupların (kategorilerin) primer ya da sekonder oluşma merkezi kabul edilir. Salvia, Phlomis, Draba, Isatis v.b. · Türkiye florası yakın ve uzak geçmişteki göçler ile ilgili aydınlatılması gereken problemlere sahiptir. · Türkiye florası, ortadoğu ülkeleri arasında diğer otsu endemik türlerde olduğu gibi aynı zamanda odunsu türler açısından da zengindir. Ağaç yüksek boylu çalı türleri 300 civarında olup bunlar arasında Rosaceae familyası üyeleri oldukça dikkat çekicidir. · Türkiye’nin zengin bir yüksek dağ vejetasyon tipine ve bu tipi oluşturan zengin bir floraya da sahiptir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-floristik-ozellikleri

Bitki Etiolojisi

Bitkilerde hastalığa neden olan etmenlerin sınıflandırılmaları, isimlendirilmeleri, yaşayış ve zarar şekilleri ve hayat dönemleri etioloji içinde ele alınmaktadır. Hastalık etmenleri iki grup altında incelenebilir. Olumsuz çevre ve yetiştirme koşullarının ele alındığı cansız hastalık etmenleri ve bitkiler üzerinde yada çevresinde çoğalarak bitki gelişimini sınırlayan canlı hastalık etmenleri, bu iki grubu oluşturmaktadır. Cansız hastalık etmenlerinin neden olduğu hastalıklar geri dönüşümlüdür; yani hastalığa neden olan olumsuz koşul ortadan kaldırıldığında hastalık belirtilerinde gerileme olabilir, bitki yeniden sağlıklı gelişimini sürdürebilir. Ayrıca, bu gruptaki hastalık etmenleri hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkiye bulaştırılamaz. Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık sebebi olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca bulaşabilir ve bu suretle hastalık bir bölge içindeki bütün bitkilere yada bir yerden bir yere taşınıp yayılabilir. Bitkilerde hastalık meydana getiren etmenleri şu şekilde sınıflandırılabilir; A- Cansız hastalık etmenleri; 1. Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar, 2. Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar, 3. Zararlı atmosfer olayları, 4. Işık azlığı veya fazlalığı, 5. Uygun olmayan toprak sıcaklığı, 6. Toprak reaksiyonu, 7. Toprak neminin azlığı veya fazlalığı, 8. Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları, 9. Zararlı endüstriyel atıklar, 10. Hatalı tarımsal uygulamalar, B- Canlı hastalık etmenleri; 1. Funguslar 2. Bakteriler, 3. Virüsler, 4. Parazit bitkiler ve yabancı otlar. 1. Cansız Hastalık Etmenleri Her bitki türünün kendi genetik yapısından kaynaklanan ekolojik istekleri vardır. Çevre faktörlerinden biri yada birkaçı uygun olmadığında bitki fizyolojisinde olumsuz değişiklikler meydana gelir ve hastalık durumu ortaya çıkar. Olumsuz faktörün şiddetine ve süresine bağlı olarak bitkilerde ortaya çıkan hastalık belirtileri bazen hafif olarak görülebilir, koşullar normale döndüğünde bitki sağlıklı gelişimini sürdürebilir, bazen de bitkinin ölümüne neden olabilecek kadar şiddetli olur. - Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar Bitkilerin büyük bir çoğunluğu 15-30 °C dereceler arasında sağlıklı gelişmelerini sürdürürler. Farklı tür ve yaştaki bitkiler ile, değişik bitki organlarının sıcaklık istekleri ve buna bağlı olarak da ekstrem sıcaklıklardan etkilenmeleri farklılık göstermektedir. Genelde yüksek sıcaklık bitkilerde daha ani ve şiddetli zarar meydana getirmektedir. Fakat doğada bu tip zarar sık görülmez. Yüksek sıcaklıkta bitki fizyolojisinde önemli işlevi olan bazı enzimlerin ve bitki hücrelerindeki proteinlerin yapıları bozulur. Bitki hücrelerinin ani olarak su kaybetmesi sonucu protoplazmanın yapısı bozulur, hücre zarı yırtılır. Ayrıca hücrelerde bazı toksik bileşikler oluşur. Bütün bu etkiler sonucu bitkilerin değişik organlarında solma, kuruma, yanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar. - Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar Doğada bitkiler için asıl zararlı olan, toprak neminin eksik yada çok fazla oluşudur. Nispi nem o kadar önemli değildir. Fakat, ender de olsa nispi nem eksikliğinin de bitkilerde zararlı etkisi görülebilir. Nispi nem düşüklüğü, yüksek sıcaklık ve rüzgarla birlikte olduğunda, bitkilerde aşırı su kaybı nedeniyle, yaprak uçlarında ve kenarlarında yanıklıklar, genel solgunluk ve meyvelerde pörsüme ortaya çıkar. Saksı bitkilerinde, özellikle kaloriferli evlerde, nispi nemin % 15'e kadar düşmesi sonucu solgunluk, alt yapraklarda yanıklık, yaprak dökümü, çiçeklerde solma ve dökülme olur. Yüksek nispi nem bitkilerde doğrudan ve dolaylı zararlara neden olmaktadır. Nispi nemle birlikte toprak neminin fazla olması sonucu, bitkilerde parankima hücreleri uzayarak "entümesans" denilen çıkıntılar meydana gelir. Bunlar yaprakların alt yüzünde, dallarda, nadiren de çiçek, meyve ve meyve saplarında görülür. Yüksek nispi nemin dolaylı etkisi de fungusların enfeksiyonu için uygun ortam oluşturmasıdır. Bazı funguslar, özellikle mildiyö hastalığı etmenleri, ancak çok yüksek nispi nem koşullarında, yapraklar üzerinde su damlası olduğunda enfeksiyon yapabilirler. Aşırı nem sonucu oluşan sis de fungal hastalıkların gelişimini teşvik eder. Yağmur ise hasada yakın dönemde bitkiler için zararlı olur. Ekinlerin hasadını geciktirir ve tarlada kalan ekinlerde aşırı nemin etkisi ile başaklarda saprofit funguslar gelişir. Meyvelerde ise olgunlaşma döneminde kabuk çatlamaları görülebilir. Şiddetli yağmur ekinlerin yatmasına, bitkilerin yapraklarının yırtılmasına neden olur. Ayrıca hastalık etmenlerinin sporlarının taşınmasını sağlar. Dolu, aynı şekilde bitki dokularında yaralar açar, yaprak, çiçek ve meyveleri tahrip eder. Açılan yaralar patojenlere giriş kapısı olur. Kar ise fazla yağdığı zaman ağaçlar üzerinde ağırlık yaparak ince dalların kırılmasına neden olur. - Zararlı atmosfer olayları Hava hareketlerinin yani rüzgarın dolaylı etkisi, yine hastalık etmenlerinin sporlarını ve yabancı ot tohumlarını uzun mesafelere taşımak şeklindedir. Ayrıca hastalıklı bitkiler rüzgar vasıtasıyla sağlıklı bitkilere temas eder, böylece virüs hastalıkları bitkiden bitkiye mekanik olarak taşınır. Şiddetli rüzgarın zararı daha fazladır. Yaprak, çiçek ve meyve dökümüne, dalların kırılmasına, ekinlerin yatmasına neden olur.Yıldırımlar ise düştükleri alanlarda bulunan bitki örtüsünün yanarak tahrip olmasına neden olurlar. - Işık azlığı veya fazlalığı Bitkilerin gelişmesi için en önemli faktörlerden biri de ışıktır. Işık fazlalığı çok sık görülen bir durum değildir. Ancak yüksek, dağlık yerlerde, bazı bitkilerde zararlı olabilir. U-V ışınlar yeterince süzülemediği için yapraklarda yanıklıklara neden olur. Işık eksikliği daha sık görülen bir durumdur. Yeterli miktarda klorofil oluşamadığı için bitkilerin doğal yeşil rengi kaybolur, açık yeşil, sarı yapraklar oluşur. Bitki gelişimi geriler, boğum araları uzar, gövdeler incelir. Bazen yaprak ve çiçek dökümü olur. Işık azlığı nedeniyle ortaya çıkan bu duruma "etiolasyon" denir. Kapalı havalarda seralarda, sık ekilmiş bitkilerde veya meyve bahçelerinde ağaçlar altında yetiştiricilik yapıldığında bitkiler etiole olabilir. Evde yetiştirilen süs bitkilerinde de zaman zaman bu durum görülebilir. Etiole olmuş bitkiler zayıf geliştikleri için hastalıklara da kolaylıkla yakalanırlar. - Uygun olmayan toprak sıcaklığı Ortam sıcaklığına bağlı olarak toprak sıcaklığı da değişiklik gösterir. Toprak sıcaklığının fazla olması yumrulu bitkilerde, yumruların iç kısmında nekrozlara neden olur. Atmosfer ısısına bağlı olarak toprak ısısının normalin altına düşmesi tohumların çimlenmesini geciktirir. Bu da tohumların daha uzun süre toprak patojenlerinin saldırısına maruz kalmasına neden olur. Toprak içinde bulunan suyun donması da bitki köklerinin sıkışıp yaralanmasına veya ince köklerin kopmasına neden olur. Bu şekilde yaralanmış köklerden sekonder patojenlerin girişi kolaylaşır, bunlar da kök çürüklüğüne neden olurlar. Ayrıca toprak sıcaklığı toprakta bulunan mikroorganizmalar açısından önemlidir. Bunlardan bazıları sıcak topraklarda, bazıları ise nispeten serin topraklarda daha iyi gelişirler. Bunun sonucunda bazılarının popülasyonları artarken, diğerlerininki azalır. Eğer popülasyonu artan mikroorganizmalar bitki patojeni ise bitkilerin aleyhine bir durum ortaya çıkar. - Toprak reaksiyonu Toprakta anyon veya katyon halinde çok sayıda element bulunmaktadır. Bunların farklı bölge topraklarındaki miktarları değişiktir. Elementlerden bazılarının az, bazılarının daha fazla bulunması toprağın asit yada alkali karakterde olmasına neden olur. Bazı bitkiler asit’e, bazıları ise alkaliliğe duyarlıdır. Genellikle 4 ile 8 arasındaki pH aralığında bitkiler iyi gelişirler. Asit topraklarda bazı bitkilerde gelişme yavaşlar. Ayrıca, böyle topraklarda mineral tuzlar yüksek oranda çözündükleri için bitkilere toksik etki yaparlar, yada bitkilerin ihtiyacı olan elementlerin alımını engelliyerek besin noksanlığı belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Asit topraklarda toksisitesi görülen elementler bor, bakır, mangan, alüminyum ve demirdir. Bakır ve mangan toksisitesi aynı zamanda demirin bitki tarafından alımını önler ve demir noksanlığına neden olur. Sodyum tuzlarının, özellikle sodyum klorür, sodyum sülfat ve sodyum karbonatın toprakta fazla miktarda bulunması ise toprak pH 'sini yükseltir ve alkali zararına neden olur. Şekerpancarı, yonca gibi bitkiler alkali toksisitesine dayanıklı oldukları halde, buğday ve elma gibi bazı bitkiler oldukça duyarlıdırlar. Alkali zararı hassas bitkilerde kloroz, cüceleşme, yaprak yanıklığı, solgunluk ve fide ölümleri şeklinde görülebilir. Toprağın asit yada alkali karakterde oluşu toprakta bulunan patojenler açısından da önem taşır. Bakteriler asit’e oldukça dayanıksızdır, bu nedenle nötr veya hafif alkali toprakları tercih ederler. Funguslardan bazıları, örneğin Pythium türleri alkali topraklarda, Plasmodiophora brassicae gibi bazı funguslar ise asit topraklarda daha iyi gelişirler. - Toprak neminin azlığı veya fazlalığı Toprak nemi yada toprakta bulunan su miktarı ve buna bağlı olarak da toprağın hava kapasitesi bitkiler için hayati önem taşır. Bitkilerin normal olarak gelişebilmesi için toprakta yeterli miktarda su ve havanın olması gerekir. Bu dengenin bozulması, yani toprağın susuz kalması yada çok fazla miktarda su bulunması nedeni ile hava kapasitesinin düşmesi bitkilerde hastalıklara neden olur. Toprakların su tutma durumu toprak yapısı ile de ilgilidir. Ağır, killi topraklar fazla su tuttuğu için kökler yeterince hava alamaz, bitkiler zayıf gelişir ve kök çürüklüğüne neden olan patojenlerin saldırısına karşı koyamaz. Köklerin çürümesiyle bitkinin üst kısmına su iletimi durur. Bu durum bir süre devam ederse bitkiler tamamen solarak ölebilirler. Toprak havasının çok az olduğu koşullarda, anaerobik mikroorganizmaların gelişmesi sonucu nitrit’ler gibi bitkilere toksik olan maddeler oluşur. Bunun yanında, oksijen eksikliğinden zarar gören hücreler seçici geçirgenliklerini kaybederler ve toksik metaller bitki tarafından alınır. Bu nedenlerle bitkilerde solgunluk görülür. Fazla sulanan saksı bitkilerinde de toprak nemi fazlalığı sonucu zarar ortaya çıkabilir. En tipik belirti alt yapraklardan başlayan ani yaprak dökümüdür. Ayrıca yapraklarda sararma olur. Bazı bitkilerde gövdede ve yapraklarda kahverengi veya siyah sulu lekeler meydana gelebilir. Köklerde ise siyahlaşma ve ölüm görülebilir. Rutubetli dönemlerde fazla sulamanın etkisiyle bitkilerde şişkinlikler de görülebilir. Genellikle gövdelerde veya yaprakların alt yüzeyinde damarlar boyunca, yeşilimsi beyaz, daha sonra kahverengileşip mantarımsı bir yapıya dönüşen, büyüyüp çoğalan hücre kitlelerinden oluşan şişkinlikler oluşur. Bunları önlemek için bitkiler düzenli olarak toprak kurudukça azar azar sulanmalıdır. Killi toprakların aksine kumlu topraklar su tutmazlar, hava kapasiteleri yüksektir. Böyle topraklarda veya kayalık, eğimli arazilerde toprak rutubetinin azlığı nedeniyle bazı bitkiler zarar görebilir. Yapraklarda açık yeşil-san renk oluşumu, cüceleşme, yapraklarda küçülme ve azalma, çiçek ve meyve dökümü olur. Kuraklık devam ederse bitkiler ölebilir. Tek yıllık bitkiler kuraklığa daha hassastır. Bununla birlikte çok yıllıklarda da, gelişmede gerileme, yaprak ve filizlerde küçülme, yanıklık, yaprak dökümü, solgunluk ve ölüm görülebilir. Hafif kumlu topraklar nem içeriği açısından çok dengesizdirler. Toprakta suyun bir az, bir fazla olması, sulamanın dengesiz yapılması bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olur. Domateslerde çiçek dibi çürüklüğü, salatalıklarda acılaşma, marullarda uç yanıklığı görülür. Yine domateslerde bir süre kurakta kaldıktan sonra olgunlaşma döneminde birden sulanırsa meyvelerde çatlaklar oluşur Elmalarda ise su düzensizliği sonucu acı çürüklük (bitter pit) denilen belirti ortaya çıkar. - Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları Bitkiler normal gelişmelerini sürdürebilmek için bazı elementlere ihtiyaç duyarlar. Azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt gibi bitkilerin fazlaca kullandığı elementlere makro elementler; demir, bor, mangan, çinko, bakır, molibden ve klor gibi daha az kullanılanlara ise mikro elementler denir. Bu elementlerin toprakta yeterli miktarda bulunmaması bitkilerde besin maddesi noksanlığı hastalıklarına neden olur. Bunların normalden fazla bulunması ise toprak reaksiyonunu nötrden uzaklaştırır ve bitkilere toksik etki yapar. Elementlerin fazlalığında meydana gelen zarar esasen, elementin hücre üzerindeki doğrudan etkisi sonucudur. Bunun yanında bir elementin fazlalığı diğer bir elementin bitki tarafından alımını yada fonksiyonunu engelleyebilir. Böylece bitki element eksikliğinden ötürü de zarar görür. Örneğin, normalden fazla sodyum, bitkilerde kalsiyum eksikliğine yol açmaktadır. Bitkiler için önemli elementler, bunların fonksiyonları ve eksiklik ya da fazlalıklarından ileri gelen hastalıklar şunlardır: Azot: Bitkiler tarafından fazla miktarda kullanılan bir elementtir. Bu nedenle yetiştiricilik sırasında gübre halinde toprağa verilmesi gerekir. Bitkiler azotu genellikle nitrat şeklinde, bazen de amonyak şeklinde alırlar. Bitki hücrelerindeki birçok maddenin içeriğinde; proteinlerde, enzimlerde, klorofilde ve solunum sisteminde bulunmaktadır. Azot noksanlığında bitkiler zayıf ve açık yeşil renkte gelişirler. Bitkiler bodurlaşır, çiçek ve meyve oluşumu azalır. Azot noksanlığı belirtilerini ortadan kaldırmak için toprağa düzenli olarak azotlu gübreleme yapılması gerekir. Rotasyonda baklagillere yer verilmesi topraktan aşırı azot kaybını önler. Gereğinden fazla azot vermek de sakıncalıdır. Bitkiler gevrek ve sert bir yapıda olur, vegetatif gelişme ağırlık kazanır, çiçeklenme ve meyve oluşumu gecikir. Ayrıca bitkiler hastalık ve zararlıların saldırısına hassas hale gelirler. Fosfor: Bitki hücrelerindeki birçok madde içinde; DNA ve RNA 'da, ADP ve ATP içinde enerji mekanizmasında, solunum enzimlerinde, fosfolipitlerde (zarlarda) ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Noksanlığında ortaya çıkan belirtiler azot noksanlığı belirtilerine benzer. Bitkiler yine zayıf, ince gelişir. Yapraklar normal yeşil rengini kaybeder, koyu donuk, mavimsi yeşil bir renk alır, antosiyan birikimi sonucu yer yer mor lekelenmeler görülür. Bazen alt yapraklarda bronzlaşma olabilir. Sürgünler ince, uzun, dik ve dönük gelişir. Fosfor normalden fazla olduğunda ise bitkiler çinkoyu alamaz ve çinko noksanlığı belirtileri görülür. Potasyum: Hücredeki birçok kimyasal reaksiyonda katalizör görevi yapar, enzimleri aktivite eder. Hücre geçirgenliğini, hücredeki iyon dengesini sağlar. Noksanlığında bitkilerde boğumlar arasında kısalma, sürgünlerde incelme, yaşlı yapraklarda kloroz ve uçlarda kahverengileşme, yaprak kenarlarına yakın kısımlarda kahverengi lekeler, etli dokularda uçlarda nekroz görülür. Şiddetli olduğunda geriye doğru ölümle sonuçlanır. Potasyum eksikliği daha çok süzek topraklarda ortaya çıkar. Toprağa potasyumlu gübre verilerek önlenir. Potasyum fazlalığında ise magnezyum noksanlığı ortaya çıkabilir. Magnezyum: Kloroplastlarda klorofilin yapı maddesi olarak, mitokondrilerde ve birçok enzimin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak klorofil kaybı sonucu kloroz görülür. Önce yaşlı , sonra genç yapraklarda damarlar arasında kloroz oluşur, yaprak kenarları yeşil kalır. Yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılıp sonunda yapraklar dökülebilir. Magnezyum noksanlığı genelde kumlu topraklarda ortaya çıkar. Potasyum fazlalığında da magnezyum bitki tarafından almayabilir. Şeker pancarı, patates, domates ve meyveler hassastır. Yaprağa veya toprağa MgS04 halinde birkaç uygulama şeklinde verilebilir. Kalsiyum: Hücre zarlarının geçirgenliğini ayarlar. Birçok enzimin aktivitesiyle de ilgilidir. Noksanlığında özellikle bitkilerin büyüme uçları, sürgünler zarar görür. Genç yapraklarda şekilsizleşme, kenarlarında kıvrılma ve nekroz, kahverengi benekler oluşur. Bitkilerin kök sistemleri de zayıf olur. Ayrıca değişik bitkilerde farklı belirtilere neden olur. Patateslerde uçtan itibaren siyahlaşma, çok sayıda şekilsiz yumru oluşumu, çileklerde uç kısımda yanıklık ve ölüm,elma ve daha birçok meyvede acı çürüklük, marulda uç yanıklığı, kirazlarda ve havuçlarda çatlamalar, bakla gibi büyük daneli baklagillerde tohum bağlamama veya tohumlarda çökme, buruşma, tahıllarda yeni çıkan yaprağın kıvrık kalması, domateslerde çiçek dibi çürüklüğü gibi hastalıklar oluşur. Elma ve domateslerde ışık şiddeti azaltılarak kalsiyum noksanlığı belirtileri azaltılabilir. Bunun dışında toprağa kireç uygulaması da olumlu sonuç verir. Bor: Hücre içindeki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte, şekerlerin taşınması ve hücre duvarı oluşumunda, kalsiyumun kullanılmasıyla ilgili rolü olduğu düşünülmektedir. Noksanlığında uç sürgünlerindeki genç yaprakların dip kısımlarında renk açık yeşile döner, gövde ve yapraklarda şekil bozukluğu olur. Bitkiler bodurlaşır. Meyve, yumru, kök veya gövdelerde yüzey çatlakları yada öz çürüklükleri meydana gelir. Değişik bitkilerde farklı belirtiler ortaya çıkar. Kerevizlerde gövde çatlakları, şeker pancarında öz çürüklüğü, turunçgillerde sert meyve oluşumu, elmalarda rozetleşme, geriye doğru ölüm ve meyvelerinde mantarımsı öz, yoncada sarılık ve tütün, domates, keten ve daha birçok bitkide tepe ölümleri görülür. Eksikliği daha çok kumlu, kireçli topraklarda ortaya çıkmaktadır.Toprağa veya yapraklara boraks uygulaması yapılabilir. Bor, topraklarda gereksinimden beş kat fazla bulunduğunda bitkilere toksik etki yapar. Yapraklarda kloroz ve uçlarda koyu-kahverengi, siyah yanıklık olur. Patates, mısır, turunçgiller, çilek ve şeftali çok duyarlıdır. Kükürt: Bitkilerde bazı amino asitlerin ve ko-enzimlerin yapısında bulunur. Protein sentezinde rolü vardır. Eksikliğinde ortaya çıkan belirtiler azot eksikliği belirtilerine benzer.Tek fark genç yaprakların daha hassas olmasıdır.Yapraklar uçuk yeşil veya açık sarı renkte olur. Gerektiğinde toprağa kükürt verilerek noksanlık giderilebilir. Demir: Klorofil sentezinde katalizör olarak rol alır. Birçok enzimin, özellikle solunum enzimlerinin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak genç yapraklarda damarlar arasında kloroz ortaya çıkar, damarlar yeşil kalır. Şiddetli olduğunda damarlar da sararıp yapraklar tamamen kuruyabilir. Bitkilerin gelişmesinde gerileme olur. Demir noksanlığı daha çok kireçli topraklarda görülür. Demirli bileşikler kireç tarafından tutulup bitkinin yararlanamayacağı forma girdikleri için demir noksanlığı ortaya çıkar. Toprakta suyun fazla olması ve köklerin havasız kalmasıyla yada ışığın çok fazla oluşuyla hücre özsuyunun alkali hale gelmesi de demirin bitki tarafından alımını engeller. Alkali topraklarda toprağı asit hale getirmek için bol ahır gübresi kullanılmalı, fazla güneş ışığını önleyecek şekilde budama yapılmalı ve toprağa veya yapraklara demirli preparatlar verilmelidir. Bu amaçla, karaboya (FeS04,1-3 kg / ağaç) yada hazır demirli preparatlardan biri (Sequestrene 138 Fe, % 0.05 -% 1; Fetrilon, %0.1-0.3) kullanılabilir. Çinko: Şekerlerin oksidasyonuyla ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında yaprak damarları arasında kloroz görülür. Daha sonra bu yapraklar nekrotikleşir ve morumsu renge dönüşürler. Boğum araları kısalır, yapraklar küçülür, şekilsizleşir, rozetleşme veya kamçılaşma belirtileri ortaya çıkar. Meyve verimi de düşer. Hastalık birkaç yıl devam ederse kamçılaşan sürgün ve dallar kuruyarak ağaç ölüme doğru gidebilir. Ağaçlara durgun dönemde %5'lik (100 litre suya 5 kg), yapraklı dönemde %1'lik çinko sülfat (100 litre suya 1 kg ZnS04 + 0.5 kg sönmemiş kireç) püskürtülerek noksanlık giderilebilir. Bakır: Birçok oksidatif enzimin yapısında yer alır. Noksanlığında bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Tahıllarda genç yaprakların uçlarında kuruma, kenarlarında kloroz meydana gelir. Yapraklar tam olarak açılamaz, kıvrık kalır, solgunluk oluşur. Başaklar normalden kısa ve şekilsiz olur, daneler buruşur. Turunçgillerde, yumuşak ve sert çekirdekli meyve ağaçlarında, yazın sürgünlerde geriye doğru ölüm, yaprak kenarlarında yanıklık, kloroz, rozetleşme gibi belirtiler ortaya çıkar. Sebzeler ise normal gelişme gösteremez. Meyve ağaçlarını paraziter hastalık etmenlerinden korumak için atılan Bordo Bulamacı (CuSO4) veya diğer bakırlı preparatlar, bakır noksanlığını kısmen giderir.Toprağa da bakır sülfat uygulanabilir. Bakırın fazlası da bitkilerde toksik etki yapar. Yapraklarda yanıklıklara neden olur. Manganez : Solunum, fotosentez ve azot metabolizması ile ilgili enzimlerin yapısında yer alır.Noksanlığında, demir noksanlığına benzer şekilde yapraklarda kloroz ortaya çıkar.Yalnız farklı olarak damarların olduğu kısımlar kalın bir bant halinde normal rengini muhafaza eder.Ayrıca yapraklar üzerinde nekrotik lekeler oluşabilir. Şiddetli durumlarda yapraklar kahverengileşerek kururlar. Organik, turba, kumlu topraklarda, yüksek pH 'da mangan eksikliği görülür. Yapraklara MnS04 püskürtülmesi tavsiye edilir. Toprak asilliğinin çok yüksek olduğu yerlerde magnezyum ve kalsiyumun alamayışı nedeni ile mangan toksisitesi ortaya çıkar. Özellikle karnabahar, lahana ve arpa hassastır. Damarlar arasında düzensiz klorotik lekeler oluşur, daha sonra koyu kahve, mor veya siyah nekrotik lekelere dönüşür. Lekeler yaprak kenarlarında yoğundur ve yaprak kenarları içe doğru kıvrılabilir. Molibden: Nitraz redüktaz enziminin önemli bir yapıtaşı olduğu bilinmektedir. Azot fiksasyonunda da rolü vardır. Noksanlığında şiddetli sararma ve cüceleşme görülür. Özellikle kavun bitkisi hassastır, meyve vermez. Haçlıgillerde şekilsiz, parçalı yaprak oluşumuna neden olur. Diğer birçok bitkide ise yapraklarda damarlar arasında parlak san-yeşil beneklenmeler, yaprak kenarlarında kıvrılmalar ve sonunda yapraklarda kuruma ve çökme şeklinde belirtiler oluşur. Toprağa amonyum molibdat uygulanarak bu belirtiler önlenebilir. Bazı bitkilerde klor ve sodyum noksanlığı zararı görülebilir. Domates, marul ve lahana klor noksanlığına, semizotu ise sodyum noksanlığına duyarlıdır. Halojenlerin noksanlığında ortaya çıkan belirtiler birbirine benzer. Yapraklarda sararma, solgunluk ve yaprak kenarı nekrozu görülür. Toprak asitliğinin fazla olduğu durumlarda alüminyum toksisitesi görülebilir. Arpa, şekerpancarı ve fasulye buna duyarlıdır. Köklerde lobutlaşma, büyümede gerilik ortaya çıkar. Zararlı endüstriyel atıklar Dünyamızı saran atmosfer tabakasında; azot % 78, oksijen %21, karbondioksit, su buharı ve diğer gazlar ise %1'lik bir oranda bulunurlar. Ancak insan aktiviteleri sonucu değişik gazlar atmosfere karışarak, bu oranlar bitkilere zararlı olacak şekilde değişebilmektedir. Isınma, enerji üretimi ve endüstri faaliyetleri sırasında hidrojen florür, azot oksitleri, ozon, kükürt dioksit, peroksiasil nitratlar gibi gaz ve kurşun, demir oksit, bor partikülleri, yol tozları, çimento tozları gibi partikül halindeki kirleticiler atmosfere karışarak bitkilerde çeşitli zararlara neden olurlar. Kirleticilere karşı bitkilerin tepkisi, gözle görülür belirtilerin oluşması, büyümenin yada gelişmenin engellenmesi, fizyolojik ve metabolik dengenin bozulması ve belirli bazı elementlerin ve metabolitlerin birikmesi şeklinde olabilir. Etkinin şiddeti, bitkinin kirleticiye maruz kalma süresine, kirleticinin dozuna ve ışık şiddeti, nispi nem, toprak nemi, sıcaklık ve diğer kirleticilerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Birden fazla kirletici bir arada bulunduğunda değişik şekilde etkileşim gösterebilirler. Bazen birlikte etkileri, tek tek etkilerinin toplamına eşit olabilir ki, buna eklemeli etki denir (EAB=EA+EB). Bazen de birlikte etkileri, etki toplamından büyük olur ki buna sinerjitik etki denir (EAB>EA+EB), yada küçük olur, buna da antagonistik etki denir (EAB Doğada yaygın olarak bulunan kirletici gazlardan biri kükürtdioksittir (SO2). Fabrika bacalarından (bakır, gübre, demir-çelik, kurşun-çinko, petrol arıtım, deri işleme, kağıt vs.), otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan kaynaklanır. Birçok bitki, özellikle yonca, bezelye, pamuk, fasulye ve ibreliler hassastır. Kükürtdioksit 0.3-0.5 ppm konsantrasyonlarda fitotoksiktir. Düşük konsantrasyonları genel kloroza neden olur. Yüksek konsantrasyonlarda ise yapraklarda damarlar arasında kalan bölgeler beyazlaşır. Klorofili parçalayarak fotosentezi engellemektedir. Ozon stratosferde doğal olarak bulunur. Bunun dışında, otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan çıkan NC>2, güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle oksijenle reaksiyona girerek ozonu meydana getirir (NÛ2+02 güneş ışığı Os+NO). Ozonun 0.1-0.5 ppm'lik dozları birkaç saatte bitkilere zarar verebilir. Stomalardan yaprağa girerek hücrelerin ölümüne ve beyaz nekrotik alanların oluşumuna neden olur. Turunçgiller, yonca, fasulye, soya fasulyesi, asma, patates, tütün, buğday, çam ve kavak gibi bazı bitkiler ozona çok duyarlıdır. Ozonun oluşumu sırasında açığa çıkan NO, otomobil eksozlarından çıkan tam yanmamış hidrokarbonlarla birleşerek yine bitkilere toksik olan peroksiasilnitratlan (PAN) meydana getirir. Bunlar da Stomalardan yaprak dokusuna girerler ve 0.001-0.02 ppm kadar küçük dozları bile hassas bitkilere zarar verebilir. Yapraklar gümüşi bir renk alır. Bunun nedeni de yaprakların alt yüzünün parlak beyaz-bronz renge dönüşmesidir. Zarar gören yaprakların mezofil hücrelerindeki protoplastlar çöker, buraya hava dolar. Bu hava boşlukları yapraklara gümüşi rengi verir. Ispanak, domates, marul en hassas bitkilerdir. Azot oksitlerinin asıl kaynağı biyolojik olarak bakteriler tarafından oluşturulan NO 'dir. Fakat bu şekilde oluşan NO dünyada homojen olarak dağıldığı için bitkilere zarar vermez. Halbuki şömine, soba gibi ısınma araçlarından yada iç yanmalı motorlardan çıkan azot oksitleri belirli alanlarda yoğunluk kazanarak bitkilere toksik etki yaparlar. Bunların 2-3 ppm 'de fitotoksik oldukları belirlenmiştir. En duyarlı bitkiler; fasulye, domates, yulaf, buğday ve bezelyedir. Bitkilerdeki zararı SO2 zararına benzer. Yapraklarda renk açılması, bronzlaşma görülür. Ayrıca gelişmeyi de olumsuz yönde etkiler. Flor ve floritler, maden ve petrol işleyen fabrikalardan kaynaklanır. Mısır, şeftali, lale, fasulye gibi hassas bitkilerde 0.1 ppm 'de toksik etki yapabilir. Dikotiledonlarda yaprak kenarlarından, monokotiledonlarda yaprak uçlarından itibaren kahverengileşme olur. Rafineri ve cam fabrikaları çevresinde bazen Cl2 ve HCI zararı görülebilir. Klor 0.1 ppm 'de toksiktir. Yine yaprak kenarlarında yanıklıkla kendini gösterir. Kapalı yerlerde, soğutma depolarında amonyak ve etilen gibi gazlar da zararlı olabilirler. Meyvelerde değişik lekeler meydana gelir. Doğada gazların tek tek etkilerinden çok, kombine etkilerine rastlanır. Ozon, SO2 ve NO2 kombinasyonları en çok zarar oluşturan kirleticilerdir. SO2 ve NO2 , rüzgarla uzun mesafelere taşınabilirler ve sülfirik ve nitrit asitlere dönüşerek asit yağmurları şeklinde de etkili olurlar. Asit yağmurları doğrudan yapraklar üzerinde lezyonlar meydana getirerek zararlı oldukları gibi, toprağın kimyasal ve biyolojik yapısını değiştirerek dolaylı olarak da bitki sağlığını tehdit ederler. Gaz kirleticiler ve asit yağmurlarından başka partikül halindeki kirleticiler de bitkilerde önemli zararlara neden olmaktadır. Bunlardan en önemlileri çimento fabrikalarından çıkan çimento fırın tozları, kireç ocaklarından çıkan kireç tozları, kurşun ve bor partikülleri, mozaik fabrikaları tozları ve yol tozlarıdır. Bunlar bitki yapraklarının üzerini kaplayarak fotosenteze engel olur, bunun sonucunda bitki verimi düşer. Ayrıca pH 'yi etkileyerek normal hücre yapısının bozulmasına neden olur, bitki besin maddelerinin alımını engeller. Ülkemizde de sanayinin yoğun olduğu bölgelerde, çevreye zararlı gazların yayıldığı fabrikaların çevresinde bulunan tarım alanlarında önemli zararlar meydana gelmektedir. Örneğin Murgul ve Samsun 'daki bakır işletmeleri çevrede bulunan tarım alanlarında neden oldukları zararlar için üreticilere her yıl milyonlarca lira tazminat ödemektedirler. Hatalı tarımsal uygulamalar Pestisitlerin hatalı kullanımlarından dolayı bitkilerde çeşitli zararlar meydana gelmektedir, ilaçların tavsiye edilen normal kullanım dozlarının üzerinde kullanılması, uygulama zamanının iyi ayarlanmaması nedeni ile yanlış dönemde uygulanması, topraktaki kalıcılığının dikkate alınmaması, uygulama sırasında rüzgarla istenmeyen yerlere taşınması ve çevre koşullarının ilaçlamaya uygun olmadığı durumlarda, pestisitler kültür bitkilerine zarar verebilirler. Seçici özellikleri nedeniyle pestisitler içinde en çok herbisitlerin fitotoksisitelerine rastlanır. 2,4 D ester formülasyonlu herbisitler buharlaşma özelliklerinden dolayı rüzgarla taşınarak, uygulama alanının dışındaki geniş yapraklı kültür bitkilerini etkileyebilirler. Bu durumda yapraklarda şekil bozukluğu meydana gelir. Yaprak damarları birbirine paralel, yaprak kenarları ise parçalı bir görünüm alır. Diğer bazı herbisitler de yanlış kullanıldıklarında fotosentezi, lipit sentezini, hücre bölünmesini önleyebilirler. Bazı bitkilerde bir fungisit veya insektisite hassasiyet görülür, özellikle süs bitkilerinde ilaç kullanımına dikkat edilmelidir. Kabakgillerin bakirli, şeftalinin çinkolu ilaçlara hassas olduğu bilinmektedir. Ayrıca kükürtlü veya yazlık beyaz yağlı preparatlar 30 °C' nin üzerindeki sıcaklıklarda bitkilere toksik etki yaparlar. Derin dikim, derin veya sık ekim, aşın yada hatalı toprak işleme, gübreleme, sulama, budama işlemleri ve uygun olmayan koşullarda depolama gibi kültürel işlemler de bitkilerde birtakım zararlara yol açarlar. Derin dikim, ağaç köklerinin yeterince hava alamamasına ve bitkilerin kök çürüklüklerine daha hassas hale gelmesine neden olur. Kök sistemi görevini yapamaz. Bunun sonucunda ağaçların gövdelerinde zamklanma görülebilir. Ekimde derinlik önemlidir. Her tohumun istediği bir ekim derinliği vardır. Fazla yüzmek yada derin ekilen tohum normal çimlenemez veya toprak yüzeyine çıkamaz, yada gelişen bitki zayıf olur. Aynı şekilde sık ekimde bitkilerin zayıf gelişmesine neden olur. Sık ekim sonucu bitkilerin havalanması önlenecek ve fazla nem patojenlerin enfeksiyonuna uygun bir ortam oluşturacaktır. Aşırı toprak işleme topraktan fazla su kaybına neden olur. Sıra arası çapalamanın dikkatsiz yapılması bitki köklerinin yaralanmasına yada kopmasına neden olur. Aşırı veya düzensiz sulama bitkilerin sağlıksız gelişmesine yol açar. Hıyar gibi bazı bitkilerde acılaşma olur. Gübrelemenin az yada fazla olması da besin maddesi noksanlığı veya toksisitesi belirtilerini ortaya çıkarır. Aşın ve yanlış budama ağaçlarda zararlanmalara bunun sonucunda da verim düşüklüğüne neden olur. Budama yaralarının kapatılmaması sonucu buralardan giren patojenler bitkileri hastalandırır. Uygun olmayan koşullarda depolama bitkisel ürünlerde fizyolojik ve patojenlerin neden olduğu bozulmalarla sonuçlanır, ürünlerin kalitesi ve pazar değeri azalır. Bu bölümde ele alınan ve bunların dışında kalan tüm tarımsal işlemlerden her birinin uygun şekilde ve zamanında yapılmaması halinde bitkiler zayıf gelişir ve sekonder etmenlerin hücumuna duyarlı hale gelirler. 2. Canlı (Paraziter) Hastalık Etmenleri Funguslar, bakteriler ve virüsler bitkilerde hastalık meydana getiren canlı etmenlerdir. Parazit bitkiler ve yabancı otların da bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkiledikleri için paraziter hastalık etmenleri içinde ele alınırlar. Bu grup içinde çok sayıda etmen olduğu için bunlarla ilgili çalışmaları kolaylaştırmak ve araştırıcılar arasında birlik sağlamak açısından, bunlar belli bir düzene göre isimlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Sınıflandırma birbirine benzeyen canlıları aynı kategoriler içinde ele almaktır. Canlıların sınıflandırılmasında belirli bazı kategoriler kullanılır: * Alem (Regnum veya Kingdom) * Bölüm (Şube) (Phylum, Division) * Sınıf (Classis) * Takım (Ordo) * Familya (Family.Familia) * Cins (Genus) * Tür (Species) Bu kategoriler arasında, gerektiğinde ara kategoriler de kullanılmaktadır. Bunlar; altbölüm, altsınıf, alttakım, altfamilya, altcins ve alttür olarak isimlendirilirler. Bu sınıflandırma kategorilerine verilen isimler Latince'den yada Yunanca'dan alındığı için isimlendirmelerde yine bu dillerden gelen bazı ekler kullanılır. * Alem - ae * Bölüm - mycota * Altbölüm - mycotina * Sınıf - mycetes * Altsınıf - mycetidae * Takım - ales * Familya - aceae Tür isimleri cins ve türün adı olmak üzere iki isimli (binomial) olarak kullanılır ve bunlar italik harflerle veya altı çizilerek yazılır. Alttür isimleri ise üçlü (trinomial) olarak yazılır, isimlerden sonra bu türün ilk tanımını yapan araştırıcının adı veya kısaltması yazılır. Eğer sonradan başka bir araştırıcı aynı türü başka şekilde isimlendirirse ilk tanımlayanın adı parantez içinde, son isimlendirenin adı ise en sonra yazılır (Örneğin: Bipolaris oryzae (Breda de Haan) Shoemaker). Bitkilerde hastalığa neden olan funguslar, bakteriler ve virüsler, canlılar aleminin iki ana grubu olan bitkiler ve hayvanlara hem benzer, hem de farklı özellikleri nedeniyle her iki gruba da dahil edilememiş, Protista adı altında ayrı bir alem olarak ele alınmışlardır. Protistler hücre yapıları birbirinden farklı iki alt gruba ayrılırlar: Prokaryonlar (ilkel protistler) ve Ökaryonlar (yüksek protistler). Prokaryonlar tek hücreli canlılardır. Stoplazmalan ya sadece hücre zarı ile, yada hücre zarı ve hücre duvarı ile çevrilidir ve küçük (70 S*) ribozomlar içerir. Genetik materyal yani DNA, bir zarla çevrili değildir, stoplazma içinde tek bir iplikçik halinde, serbest olarak bulunur. Ökaryonlar gelişmiş mikroorganizmaları içine alan gruptur. Hücrede, etrafı zarla çevrili gerçek bir çekirdek bulunur. DNA prokaryonlarda olduğu gibi tek bir kromozomdan ibaret değil, kromozom dizeleri halindedir. Stoplazma zarı, endoplazmik reticulum ile çekirdek zarına kadar uzanmaktadır ve stoplazma büyük (80 S) ribozomlar içerir. Bakteriler prokaryonlar arasında, funguslar Ökaryonlar arasında yer alırlar. Virüsler ise her iki gruba da dahil edilemeyen farklı yapıda canlılardır. Prokaryonlar ve Ökaryonlar gibi hücresel bir yapıları yoktur ve çoğalmaları için canlı bir hücreye gerek duyarlar. Bitki Patojeni Funguslar Funguslar klorofil içermeyen ve genellikle sporlarıyla çoğalan mikroorganizmalardır. Eskiden benzer bir takım özellikleri nedeniyle bitkiler aleminde ele alınarak, kök, gövde ve yaprak gibi organları olmayan bitkiler olarak tanımlanırlarken, günümüzde Protista üst alemi içinde, Mycetae (Fungi) adı verilen kendi alemleri içinde ele alınmakta ve kendilerine has özellikleri olan ayrı bir grup organizma olarak düşünülmektedirler. Yaklaşık 100.000 fungus türü tanımlanmıştır ve her yıl buna yeni türler eklenmektedir. Şapkalı mantarlar, kav mantarları, küfler ve mildiyö fungusları hemen herkes tarafından bilinmektedir. Fungusların bir çoğu insanlar için yararlıdır. Gıda olarak tüketilebilir veya gıda ve ilaç endüstrisinde kullanılabilirler. Yemeklik kültür mantarları taze olarak yada konserve veya çorba halinde hemen tüm marketlerde bulunabilmektedir. Ekmek, bira, şarap, soya sosu gibi gıda ve içeceklerin yapımında özel funguslar kullanılmaktadır. Birçok hayatı kurtaran penisilin adlı antibiyotik ise 1929 yılında Fleming adlı araştırıcının laboratuarında, kültürde çoğalan bir fungustan elde edilmiştir. Ayrıca funguslar bakterilerle birlikte çürüme olayının başlıca etkenleri olarak, organik maddenin parçalanması yoluyla bitkilerin beslenmesinde önemli ve mutlak bir rol alırlar. Tüm funguslar karışık yapıdaki organik besinleri daha basit bileşiklere ayırma ve bu bileşikleri enerji kaynağı olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Çürümekte olan organik madde üzerinde yaşayabilen funguslar saprofit olarak isimlendirilirler. Funguslar; kitaplar, giyecekler, meyveler, deri, et, kağıt, depolanmış tohum ve diğer bitkisel materyal ve odun gibi çok değişik maddeleri parçalayabilirler. Bazı funguslar bitki kökleriyle simbiyotik (her iki organizmaya da fayda sağlayan bir ortak yaşam) bir birlik oluştururlar. Bu yapıya "mikoriza" (mycorrhiza) denir. Funguslar bitki köklerinin üzerinde (ektomikoriza) veya içinde (endomikoriza) yaşarlar. Fungus bitki köklerinden besin maddeleri ihtiyacını karşılarken, fosfor gibi belirli bazı besin elementlerini de bitki köklerinin alabileceği forma çevirir. Bazı mikoriza fungusları, zararlı patojenik fungusların bitki köklerini enfekte etmesine karşı bitkiyi koruyabilir. Zararlı funguslar insan , hayvan ve özellikle de bitkilerde hastalıklara neden olurlar. 8000 kadar fungus türünün bitkilerde hastalıklara neden olduğu ve her bitkinin bazı funguslar tarafından hastalandırıldığı bilinmektedir. Bazı bitki patojeni funguslar çok sayıda bitki türüne zarar verebilir, bazıları ise yalnızca bir tek konukçuya sahiptir. Bazı funguslar da yalnızca canlı bir konukçu üzerinde çoğalıp yaşayabilir, bunlara "obligat (mecburi) parazitler" denir. "Fakültatif parazitler" ise ölü organik madde ile beslenerek de yaşamlarını sürdürebilirler. Bitki paraziti bazı funguslar tarafından gıdalar üzerinde üretilen ve "mikotoksin" denilen bazı maddeler hayvanlara ve insanlara zararlıdır. Buğday, arpa, mısır gibi bazı gıdalar depolandığında, uygun sıcaklık ve nem mevcutsa bunlar üzerinde bazı funguslar gelişir. Mısır daneleri üzerinde Aspergillus flavus fungusunun gelişmesi sonucu aflatoksin üretimi gerçekleşir. Aflatoksin seviyesi yüksek olduğunda bu danelerden yapılan gıdayı tüketen hayvan veya insanlar zarar görür. Hububat tohumları üzerinde gelişen bazı Fusarium türleri de tehlikeli toksik maddeler üretirler. Claviceps purpurea fungusunun neden olduğu "çavdar mahmuzu" hastalığında ise daneler fungusun canlılığını sürdürmesini sağlayan yapılar olan sklerotlarla bulaşır ki bunlar da oldukça zehirli maddeler içerirler. Fungusların neden olduğu bitki hastalıkları her yıl ürün kaybına neden olmakta ve bu hastalıkları önlemek için kullanılan fungisitler için de milyarlarca lira harcanmaktadır. Morfolojik özellikleri Bir fungusun vücudu veya vegetatif dönemdeki yapısı "hif adı verilen (hyphae, çoğulu: hypha) dallanmış ipliksi yapılardan ibarettir. Hifler bir araya gelerek "misel" (mycelium, çoğulu: mycelia) meydana getirirler. Gelişmiş funguslarda hifler, "septum" (çoğulu: septae) denilen bölmelerle, içleri protoplazma dolu hücrelere bölünmüştür. Protoplazma yarı geçirgen stoplazmik zarla çevrili ve bir veya daha fazla çekirdek içermektedir. İlkel fungusların hifleri bölmesizdir, bunlar protoplazma içeren uzun tüpler şeklindedir ve mikroskop altında sıvı protoplazmanın hif içinde ileri geri akışı görülebilmektedir. Bir hif genellikle bir sporun çimlenmesi ile oluşur. En basit sporlar, bir çekirdek ve stoplazma içeren, mikroskobik boyutlarda tek hücreli yapılardır. İlkel fungusların sporları kamçıları ile yüzerek hareket etme kabiliyetindedir. Bir spor hücre duvarındaki ince bir yerden tüp yada iplik şeklinde bir çim borusu çıkararak çimlenir. Çim borusu gelişerek bir hife dönüşür ve hif de dallanarak miseli oluşturur. Gelişme büyük ölçüde hiflerin ucunda olur ve sıvı maddelerin doğrudan doğruya hücre duvarından emilmesi ile gerçekleşir. Miselyum genellikle fungusun geliştiği ortam içinde gizlidir. Gelişmekte olan hif uçları, en sert odun dokusu da dahil olmak üzere birçok bitki dokusunun hücre duvarından doğrudan bitki hücreleri içerisine girebilme yeteneğindedir. Bu giriş enzim" denilen ve gelişmeleri sırasında çıkardıkları organik maddeler yolu ile olur. Enzimler hücre duvarlarını ve diğer hücre kısımlarını oluşturan yapılan çözebilir veya parçalayabilirler. Fungusların konukçu dokuları içine girişi mekanik basınç yoluyla da olabilir. Bu amaçla hifler özel işleve sahip bazı yapılara dönüştürülürler. Hiflerin konukçu dokuları içine girebilmek için oluşturduğu ucu çivi şeklinde sivrilmiş yapılara "apressoryum" (appressorium, çoğulu: appressoria) denir. Appressorium konukçu epidermisi üzerine oluşturduğu basınçla epidermisi delerek doku içine girer. Fungus hiflerinin oluşturduğu özel yapılardan bir diğeri "haustoryum"dur (haustorium, çoğulu: haustoria). Tüp veya parmak şeklinde olan bu yapı, fungusun konukçu hücreleri içinden besin maddelerini alabilmesi için meydana getirilmektedir. Misel, konukçu bitkinin veya çürüyen organik maddenin üzerinde yada içinde oluşabilir ve fungusun teşhisine yarayan değişik yapı ve organları oluşturabilir. Fungus miselleri yoğun bir şekilde gelişerek fungal dokuları "plektenkima" (plectenchyma) meydana getirirler. Misellerin düzensiz ve sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara "psödoparankima" (pseudoparanchyma) denir. Bu tip dokulara örnek olarak, bazı funguslarda oluşturulan ve "sklerot" (sclerotium, çoğulu: sclerotia) adı verilen dormant yada dinlenici yapılar verilebilir. Bunların boyutları birkaç hücreden (mikrosklerotlar) binlerce hücreye kadar değişebilir. Bazıları 4 kg ağırlığa kadar ulaşabilirken çoğu küçüktür. Renk (şeffaf, açık sarı, kahverengi, siyah) ve şekil (düzensiz şekilli, küresel, uzunumsu) bakımdan da değişiktirler. Funguslar, soğuk, kurak, sıcak veya konukçu yokluğu gibi olumsuz koşullarda sklerot halinde canlılıklarını koruyabilirler. Uygun koşulların yeniden ortaya çıkmasıyla sklerot konukçuyu enfekte edecek olan hifi oluşturur, yeni bir miselyum meydana getirir, yada başka bir üretken yapıya dönüşür. Fungus misellerinin biri birine paralel olarak sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları ip veya halat şeklindeki yapılara "rizomorf" (rhizomorph) denir. Rizomorf fungusun hem uygun olmayan koşulları geçirmesini, hem de bir konukçudan diğerine ulaşmasını sağlar. Misellerin düzenli ve gevşek bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara ise "prosenkima" (prosenchyma) denir, içinde değişik çoğalma yapılarının oluştuğu "stroma" bu tip fungal dokulardandır. Fungus miselleri konukçu bitki dokuları üzerinde veya içinde gelişebilirler. Konukçu yüzeyinde gelişen funguslara "ektoparazit funguslar" denir Ektoparazit funguslar haustoryumları ile bitki hücrelerinden besinlerini alırlar. Bitki dokuları içinde gelişen funguslara ise "endoparazit funguslar" denir. Bunlarda misel gelişimi bitki hücreleri arasında (intercelluler) veya hücre içine girmek suretiyle olur (intracelluler). Üremeleri Funguslarda üreme, eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki tipte gerçekleşir. Eşeysiz veya aseksüel üreme, somatik yapının belirli bir dönemde kendi benzerlerini oluşturmasına denir. Eşeysiz üreme değişik fungus gruplarında dört farklı şekilde olabilmekte ve bunun sonucunda değişik tipte sporlar oluşmaktadır. Eşeysiz üreme tiplerinden biri olan "fragmentasyon"da, hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücreler hifden kopup ayrılmakta ve yeni bireyleri oluşturmaktadır. Hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücrelerin çeperleri kalınlaşıp, yuvarlaklaşarak hif den ayrılmasıyla oluşan sporlara "klamidospor" (chlamidospor) denir. Bunlar genellikle fungusların olumsuz koşulları geçirmek için oluşturdukları sporlardır. Belirli bir olgunluğa ulaşan hiçlerin uç kısımlarındaki hücrelerin tespih tanesi gibi koparak hinden ayrılmasıyla oluşan sporlara ise "arthrospor" denir. Bu iki spor tipi hif hücrelerinden yani, thallusdan oluştukları için bunlara "thallospor" da denilmektedir. Somatik yapısı tek hücreden oluşan funguslar, hücrelerinin uzayarak ortadan bölünmesiyle eşeysiz çoğalmayı gerçekleştirirler. Buna "bölünerek çoğalma" denir. Bazı funguslarda, protoplazma ve çekirdeğin hücrenin uç kısmında oluşan tomurcuk içine geçerek, tomurcuğun ana hücreden koparak ayrılmasıyla oluşan üreme şekli görülmektedir. Bu tip eşeysiz üremeye "tomurcuklanma" denir. Bazı funguslar ise doğrudan doğruya farklılaşmış miseller üzerinde yada misellerin oluşturduğu özel çoğalma yapıları üzerinde veya içinde, Spor oluşturmak suretiyle çoğalırlar. Funguslarda eşeysiz dönemde iki tip spor oluşumu görülmektedir. Dallanmış hiflerin ucunda bulunan ve içinde çok sayıda spor taşıyan kese şeklindeki çoğalma organlarına "sporangium" (çoğulu: sporangia), spor keseleri içinde oluşan sporlara ise "sporangiospor" denir. Nemli koşullarda yaşayıp gelişen funguslar bir veya birkaç kamçıya (flagellum, çoğulu: flagella) sahip hareketli sporlar üretirler, bunlara "zoospor" denir . Bununla birlikte fungusların çoğu rüzgar, yağmur sulan yada toprakla taşınan hareketsiz sporlar üretirler. Sporangium içinde oluşan hareketsiz sporlara "aplanospor" denir. Funguslarda eşeysiz dönemde oluşan ikinci tip sporlar ise "konidi"lerdir (conidium, çoğulu: conidia). Bunlar konidiofor (conidiophore) adı verilen farklılaşmış hiflerin ucunda oluşurlar, tek veya çok hücrelidirler. Konidiler bazen doğrudan doğruya hiflerin ucunda oluşur, bazen de daha kompleks yapılar içinde kitle halinde meydana gelirler. Stromatik doku içinde gömülü halde oluşan, kese şeklindeki konidi taşıyan organlara "piknit" (pycnidium , çoğulu: pycnidia) denir. Bazı fungus gruplarında konidiler "aservulus" (acervulus, çoğulu: acervuli) denilen yatak şeklindeki organlar içinde, bazılarında ise "sporodokyum" (sporodochium, çoğulu: sporodochia) adı verilen yastık şeklinde kabarık yapılar üzerinde oluşur. Bazen de konidioforlar çiçek demeti gibi yan yana gelerek uçlarında konidiler toplu halde oluşur, bu yapıya da "sinnema" (synnema) denir. Funguslarda seksüel (eşeyli) üreme üç aşamada; plasmogami, karyogami ve mayoz bölünme şeklinde gerçekleşmektedir. Plasmogami, farklı karakterde iki eşey hücresinin (gamet) veya eşey organının (gametangium, çoğulu: gametangia) plasmalarının birleşmesi olayıdır. Plasmogamide rol alan gametler birbirinin benzeri olabildiği gibi, birbirinden farklı büyüklük ve yapıda olabilirler. Karyogami ise iki gametin çekirdeklerinin birleşmesi olayıdır. Bundan sonra mayoz bölünme ile diploid çekirdek bölünerek haploid hücreler oluşturulur. Funguslar eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapı ve organlara göre sınıflandırılırlar. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Fungusların bitki dokularına girebilmeleri için yaralar yada doğal açıklıklar olması gerekmez. Fungus hifleri mekanik veya kimyasal yollarla sağlıklı bitki dokularına girebilme yeteneğindedirler. Fungus (liflerinin bitki dokusuna mekanik olarak girişi enfeksiyon çivisi yada apressoryum denilen sivri hif uçlarının basınçla bitki dokusunu delmesiyle gerçekleşir. Kimyasal giriş ise fungus emzimlerinin bitki hücre duvarlarını eritmesiyle olur. Bitki içine giren fungus hifleri hücreler arasında, hücreler içinde yada iletim dokularında yayılarak bitkiyi istila ederler. Fungusların bitkiden bitkiye taşınmaları aktif yada pasif taşınma şeklinde olur. Aktif taşınma, hareketli fungus sporlarının toprak suyunda yüzerek sağlıklı bitki köklerine ulaşmasıdır. Pasif taşınmada ise rüzgar, yağmur ve sulama suları, böcekler ve diğer hayvanlar, insanlar rol oynarlar. Aktif taşınma yalnızca hareketli zoosporları olan Myxomycetes, Chytridiomycetes ve Oomycetes sınırlarındaki funguslarda görülür. Bunların dışında kalan ve fungusların çoğunluğunu oluşturan gruplarda ise pasif taşınma söz konusudur. Fungusların ertesi yıla geçişleri toprakta yada bitki artıklarında kalan dayanıklı miseller, sklerotler, dinlenici sporlar veya eşeyli üreme sonucu oluşan dayanıklı yapılarla olur. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Funguslar bitkilerde çok değişik tipte belirtiler meydana getirirler. Bitki hücrelerini yada dokularını öldürerek neden oldukları nekrotik simptomlar; yaprak lekeleri, yanıklıklar, gövde veya dal kanserleri, geriye doğru ölüm, kök çürüklüğü, çökerten, gövde veya sap çürüklükleri, etli dokularda kuru veya yumuşak çürüklükler, antraknoz ve uyuz belirtileridir. Bundan başka lobut köklülük, gal veya siğil oluşumu, yaprak kıvırcıklığı gibi hiperplastik ve cücelik gibi hipoplastik belirtiler de oluştururlar. Funguslarla mücadele Mücadelede esasen kültürel tedbirler önem taşır. Sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi, ara konukçu ve vektörlerin ortadan kaldırılması, rotasyon ve dayanıklı bitki çeşitlerinin yetiştirilmesi gibi önlemler her hastalığın önlenmesinde etkili olabilecek uygulamalardır, Ama yinede bazı fungal hastalıklarla mücadelede kimyasal preparatların kullanılması gerekebilir. Toprak kökenli etmenler için toprak fümigasyonu, tohumla taşınan etmenler için sistemik fungusitlerle ilaçlaması, bitkinin toprak üstü kısımlarında zararlı etmenler için de yeşil aksam ilaçlaması önerilir. Funguslarda sınıflandırma ve bitkilerdeki önemli fungal hastalıklar Funguslar, eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapılar dikkate alınarak sınıflandırılırlar (Şekil 2.6). Mycota yani funguslar alemi iki bölüme ayrılır: Myxomycota ve Eumycota. * Bölüm 1. Myxomycota: Bunlara akışkan veya sümüksü funguslar denir. Bu grup funguslarda gerçek bir misel yapısı yoktur. Bunun yerine çıplak, amipsi, çok çekirdekli "plasmodium" denilen yapıya sahiptirler Bu bölümde bitki patojeni funguslar iki sınıfta toplanmıştır. * Sınıf 1. Myxomycetes: Miselleri yoktur. Yapılan plasmodiumdan ibarettir. Çoğalmaları hareketli zoosporlarla olur. * Takım 1. Physarales: İki kamçılı zoosporları vardır. Fuligo, Mucilago ve Physarum cinslerine bağlı funguslar otsu bitkilerde akışkan çürüklüğe neden olurlar. * Sınıf 2. Plasmodiophoromycetes * Takım 1. Plasmodiophorales: Plasmodiumlarim konukçu bitki kök ve gövde hücrelerinde oluştururlar, iki kamçılı zoosporları vardır. Plasmodiophora brassicae: Haçligillerde kök uru hastalığına neden olur. Polymyxa graminis. Hububatta kök çürüklüğü yapar. Polymyxa betae: Şeker pancarlarında kök çürüklüğüne neden olur. Spongospora subterranea: Patateslerde tozlu uyuz hastalığı etmenidir. Bölüm 2. Eumycota: Gerçek funguslar denir. Thallus, dallanmış ipliksi miselyumdan ibarettir. Beş altbölümde incelenir. Altbölüm 1. Mastigomygotina: Eşeysiz çoğalma zoosporlarla olur. Miselyum bölmesizdir. Sınıf 1. Chytridiomycetes: Zoosporlar tek kamçılıdır. Eşeyli üremede meydana gelen gametler morfolojik olarak birbirinin aynıdır. Takım 1. Chytridiales: Hücre duvarı vardır; fakat, gerçek bir miselyumu yoktur. "Rhizomycelium" denilen kök şeklinde uzantıları vardır. Olpidium brassicae : Lahanalarda kök çürüklüğü yapar. Physoderma maydis : Mısırlarda kahverengi leke hastalığı etmenidir. Synchytrium endobioticum : Patateslerde siğil hastalığına neden olur. Patates x virüsünün de vektörüdür. Urophlyctis alfalfae : Yoncalarda siğil hastalığı etmenidir. Sınıf 2. Oomycetes: Zoosporlar sporangium içinde oluşur. Zoosporlar çift kamçılıdır. Eşeyli üremeden sonra oluşan dinlenme sporları (oosporlar) morfolojik olarak birbirinden farklı gametlerin (dişi gamet: oogonium, erkek gamet: antheridium) birleşmesiyle oluşur. Takım 1. Saprolegniales : Zoosporlar uzun, silindirik sporangiumlar içinde oluşur. Aphanomyces spp. . Birçok bitkide kök çürüklüğüne neden olurlar. Takım 2. Peronosporales : Bu takımda önemli bitki patojenleri bulunmaktadır. Familya 1. Pythiaceae : Bu grupta, yaşamlarının bir kısmını toprakta geçiren fakültatif parazitler yer almaktadır. İki önemli cins vardır; bunlar Pythium ve Phytophthora cinsleridir. Pythium spp.: Bu cinse ait funguslarda zoosporlar vesicle içinde oluşur. Dünyanın her yerinde yaygın olarak bulunan bitki patojenleridir. Kültür bitkilerinde tohum, kök, gövde veya meyve çürüklüğüne neden olan 100 'den fazla türü vardır. Dünyada ve ülkemizde en yaygın türlerden biri P. ultimum 'dur. Pythium türlerinin bitkilerin fide döneminde neden oldukları tohum ve kök çürüklüğüne, çıkış öncesi veya sonrası "çökerten hastalığı" adı da verilmektedir. Sebze ve tütün fidelikleri hastalığın en çok dikkat çektiği yerlerdir. Fidelerde solgunluk ve sararma ortaya çıkar, bir süre sonra bu bitkiler kök boğazından devrilerek toprağa düşer ve ölürler. Sararmış bitkiler topraktan çekildiklerinde kolayca çıkarlar. Bunların kök boğazlarının inceldiği ve kahverengileştiği, ince köklerin tamamen tahrip olduğu görülür. Bunun sonucunda fidelikte yer yer boşluklar meydana gelir. Tohum ve fide ölümleri sonucu ekonomik kayıp ortaya çıkar. Hastalık ağır, fazla su tutan topraklarda, nemli ve serin koşullarda daha sık görülmektedir. Mücadelesi: Küçük alanlarda (fidelik ve seralarda) toprak dezenfeksiyonu önerilebilir. Ayrıca rekabetçi mikroorganizma yoğunluğunun artırılması etkili olabilir. Phytophthora türleri ise tek ve çok yıllık bitkilerde mildiyö, kök ve gövde çürüklüğü veya kök boğazı yanıklığı gibi değişik hastalıklara neden olabilirler. Çoğu obligat parazittir. Zoosporları doğrudan doğruya sporangium içinde oluşur. Ülkemizde bulunan önemli türler; domates ve patateste mildiyö hastalığı etmeni P. infestans, biberlerde kök boğazı yanıklığı etmeni P. capsici ve turunçgillerde kahverengi meyve çürüklüğü ve gövde zamklanma hastalıkları etmeni P. citrophthora 'dır. Phytophthora infestans: Patates mildiyösü (Geç yanıklık) Etmen Solanaceae familyasında bulunan bitkilerde, özellikle domates ve patateslerde zararlı olmaktadır. Hastalık, bitkilerin yaprak ve gövdelerinde, patateslerde bunlara ek olarak yumrularda etkili olur. Herhangi bir mücadele yöntemi uygulanamadığında ürünü tamamen yok edebilir. Zararın şiddeti çoğunlukla hava koşullarına bağlı olarak değişmektedir. Hastalığın ilk belirtileri alt yaprakların özellikle uç ve kenar kısımlarında oluşan yuvarlak yada düzensiz şekilli lekelerdir. Bunlar hızla gelişerek daha geniş, kahverengi nekrotik alanları oluştururlar. Yaprağın alt yüzeyinde ise lekeli kısımlarda beyazımsı gri renkte fungal gelişme dikkati çeker. Nemli koşullarda hastalık hızla ilerleyerek, yaprakların esmerleşerek çürümesine neden olur. Kuru havalarda hastalık daha yavaş gelişir, yapraklar kıvrılarak kururlar. Uygun koşullarda birkaç gün gibi kısa bir sürede hastalık yaprakları tamamen öldürebilir. Yumrularda önce dış tabakada kahverengileşme dikkati çeker. Bu koyu renkli lekeler hızla yumrunun iç kısmına doğru gelişir, geniş alanlar halinde sert, kahverengi çürük dokular meydana gelir. Hastalık depolanmış yumrularda gelişmeye devam eder; fakat, genelde sağlıklı yumrulara bulaşmaz. Nemli, ılık ve havalanması iyi olmayan depolarda hastalıklı yumrular sekonder bakteriler tarafından istila edilir ve yumuşak çürüklük oluşur. Etmen bulaşık yumrularda misel halinde kışı geçirir. Uygun koşullarda, tarlada kalan bulaşık yumrularda bulunan misellerinin ucunda sporangioforlar ve limon şeklinde sporangiumlan oluşur. Yağmur suları ve rüzgarla bunlar etrafa yayılır ve %90'ın üzerinde nispi nemde çimlenerek enfeksiyonu gerçekleştirirler. Daha nemli koşullarda sporangiumlar içinde oluşan çift kamçılı zoosporlar toprak suyunda yüzerek sağlıklı yumrulara ulaşır ve enfeksiyonu oluştururlar. Birbiriyle uyuşabilen ırklar bir arada bulunduğunda etmenin eşeyli çoğalma organları olan oogonium ve antheridiumlar oluşur; Bunların birleşmesiyle meydana gelen oospor dayanıklı bir yapıdır ve etmen bu şekilde toprakta canlılığını sürdürebilir. Mücadelesi: Öncelikle kültürel tedbirler alınmalıdır. Sağlıklı yumrular kullanılmalı, geç olgunlaşan çeşitleri yetiştirmekten kaçınılmalıdır. Nispeten dayanıklı çeşitler tercih edilmelidir. Hastalıklı bitki artıkları tarladan uzaklaştırılarak imha edilmelidir, ilk belirtiler ortaya çıktığında kimyasal mücadeleye başlanmalıdır. Hastalığın her yıl ve şiddetli olarak görüldüğü yerlerde ise, belirtiler görülmeden, günlük ortalama sıcaklığın 16 °C 'yi bulması kile ilaçlamaya başlanır ve 10-15 gün ara ile 2-3 ilaçlama yapılır. Kimyasal ı mücadelede, hazır bakirli preparatlar, yada organik veya sistemik fungisitlerden herhangi biri uygun dozda kullanılabilir. Familya 2. Albuginaceae (Beyaz paslar): Sporangiumlar zincir şeklinde oluşur. Obligat parazitlerdir. Albugo spp. : Lahana, turp, semiz otu gibi bitkilerde beyaz pas denilen hastalığa neden olur. Hastalık belirtileri bitkilerin bütün toprak üstü organlarında görülebilir. Yaprak yüzeylerinde, özellikle alt yüzeyde, beyaz veya krem-san renkte, değişik büyüklükte püstüller oluşur. Bazı bitkilerde yapraklar etli, kalın kıvrık bir yapıya dönüşür. Enfeksiyon şiddetli olduğunda yapraklar küçük kalır, hatta tüm bitki cüceleşebilir. Etmen genç gövde ve çiçekleri enfekte ederse sistemik enfeksiyon başlar ve anormal doku gelişmelerine neden olur. Çiçeklerde şişkinlik ve şekil bozukluğu görülür. Etmen hücre büyümesini, bölünmesini, klorofil ve nişasta oluşumunu teşvik eder. Miselleri konukçu epidermisinin altında hücreler arasında gelişir ve kısa, dik, lobut şeklinde sporangiumlar ucunda zincir şeklinde sporangiumlan oluşur. Oluşan Sporangiumlar konukçu bitki epidermisin! iterek küçük bir çıkıntı halinde görünmesini sağlar: Daha sonra da epidermisin yırtılmasıyla krem-beyaz sporangiumlar açığa çıkar. Pas hastalıklarını andıran bu görüntü nedeniyle hastalığa beyaz pas denir. Bazı konukçular üzerinde ve belirli koşullarda etmenin oogonium ve antheridiumlarmin birleşmesiyle oosporları meydana gelir ve etmen hastalıklı bitki artıklarından toprağa geçen oosporlarla kışı geçirir. Mücadelesi: Kültürel tedbirler mücadelede önemlidir. Etmenin konukçusu olmayan Cruciferae dışındaki bitkilerle yapılacak rotasyon etkili olur. Ayrıca çevrede bulunan ve etmene konukçuluk yapabilecek yabancı otlar ortadan kaldırılmalıdır. Familya 3. Peronosporaceae (Mildiyö funguslan): Sporangioforlann uç kısmında bulunan ve "sterigma" denilen küçük çıkıntıların ucunda limon şeklinde sporangiumlar oluşur ve bunlar rüzgarla taşınırlar. Obligat parazitlerdir. Bu familyada bulunan funguslar değişik bitkilerde mildiyö hastalıklarına neden olurlar. Bremia, Basidiophora, Sclerophthora, Sderospora, Peronospora, Pseudoperonospora, Plasmopara cinslerine bağlı türler farklı konukçularda zarara neden olurlar. Plasmopara viticola: bağ mildiyösü, Bremia lactucae: marul mildiyösü, Sderospora graminicola: buğdaygillerde mildiyö, Basidiophora entospora: Compositae familyasına bağlı bitkilerde mildiyö, Pseudoperonospora cubensis : hıyar mildiyösü etmenleridir. Peronospora tabacina: Tütün Mildiyösü (Mavi küf) Hastalık fide döneminde başlar. Genç tütün yapraklarının üst yüzeyinde önce küçük sarı lekeler halinde görülür. Nemli koşullarda lekelerin yaprağın alt yüzeyine gelen kısmında grimsi-mavi renkte etmenin misel, sporangiofor ve sporangiumlannda oluşan bir küf tabakası dikkati çeker. Uygun koşullarda (nispi nem yüksek olduğunda) hastalık tarladaki bitkilerde de görülür. Zamanla bitkilerin tüm yaprak alanı etkilenir, genç bitkiler ölebilir. Daha yaşlı bitkilerde ise yaprak lekeleri zamanla genişler, birbiriyle birleşir, başlangıçta sarı olan lekeler nekrotikleşir, kahverengiye dönüşür. Şiddetli enfeksiyonlarda yapraklar kahverengileşir ve kurur, bitki yavaş yavaş ölüme doğru gider. Etmen kışı tarlada kalan bitki artıkları üzerinde oospor halinde geçirir, ilkbaharda, uygun koşullarda oosporlar çimlenerek misel ve sporangiumlan oluşturur, bunlar enfeksiyonları başlatır ve sürdürür. Mücadelesi: Kültürel önlemler alınmalıdır. Ayrıca fidelikte ve tarlada koruyucu ve sistemik fungisitlerden biri kullanılır Altbölüm 2. Zygomycotina: Eşeyli çoğalmada oluşan zygospor, (+) ve (-) karakterli iki hifin birleşmesiyle oluşur. Miselleri bölmesizdir. Eşeysiz üremede ise sporangiumlar içinde hareketsiz aplanosporlar oluşur. Sınıf 1. Zygomycetes (Ekmek küfleri) Takım 1. Mucorales: Hareketsiz eşeysiz sporlar terminal sporangia içinde oluşur. Rhizopus nigricans: Meyve ve sebzelerde yumuşak çürüklük yapar. Mucorspp: Çürüyen gıdalar üzerinde oluşur. Choenophora cucurbitarum : Kabakta yumuşak çürüklük yapar. Takım 2. Endogonales: Mycorizal funguslardir. Sporlarını toprakta tek tek yada zygospor, klamidospor veya sporangia içeren sporokarplar (spor muhafaza organı) içinde oluşturur. Endogone ve Glomus cinclerine bağlı türler en yaygın mikorizal funguslardandır. Altbölüm 3. Ascomycotina : Eşeysiz çoğalma konidilerle olur. Eşeyli çoğalmada sporlar "askus" (ascus) denilen kesecikler içinde oluşur. Askuslar genellikle 8 adet askospor taşırlar, bunlar olgunlaşmca basınçla fırlatılırlar. Askuslar genellikle "askokarp" (ascocarp) denilen koruyucu organlar içinde oluşur. Sınıf 1. Hemiascomycetes : Askuslar açıkta oluşur, askokarp yoktur. Takım 1. : Endomycetales (Mayalar) Saccharomyces cerevisiae : Ekmek mayası Takım 2. Taphrinales : Askuslar çift çekirdekli askogen hücrelerden çıkar. Taphrina pruni: Eriklerde cep hastalığına, Taphrina cerasi: Kirazlarda cadı süpürg

http://www.biyologlar.com/bitki-etiolojisi

Hayvanlarda Morfolojik Karakterler

Taksonomik çalışmalarda en çok başvurulan karakterler, morfolojik karakterlerdir. Kuru müze materyali üzerinde çalışmasına olanak sağlaması, fazla zaman ve işgücüne gerek göstermemesi bu karakterlerin tercih edilmesinin en önemli nedenlerdir. 1. Genel dış morfoloji Morfolojik karakterler içinde teşhiste en çok başvurulan karakterler grubunu oluşturur. Genellikle her canlının kendine özgü bir dış morfolojisi vardır. Ancak populasyonlarda görülen bazı sapmalar teşhiste yanlış sonuçlara varmaya neden olabileceğinden bu karakterleri dikkati bir şekilde kullanmak gerekir. Genellikle populasyonu en iyi temsil eden bireylerle çalışmak sayısız yarar sağlar. Dış morfolojik karakterler hakkında aşağıda kısa bilgiler verilmiştir. Boy: Her canlının kendine özgü bir boyu vardır. Taksonomik çalışmalarda daima metrik sistem kullanılmalıdır. Eski taksonomik yayınlarda rastlanılan inç (=2,54 cm) ve line (=1\12 inc=2.11 mm) gibi birimler daima metrik sisteme çevrilmelidir. Bir canlının boyu, başın ucundan abdomen’in sonuna kadar olan uzunluktur. Lepidoptera türlerinde ise boy yerine kanat açıklığı ölçüsü kullanılır. Seksüel dimorfizm dikkate alınarak erkek ve dişi boylarının ayrı ayrı alınması gerekir. Genel Yapı : Vücudun ince, uzun, oval, yassı, küresel olma durumudur. Renk : Değişik renk ve desenler morfolojik karakterlerin en önemlilerindendir. Örneğin Lepidoptera türleri bu renk karakterleriyle kolayca tanınabilir. Ancak renk, canlının yaşı, beslenme durumu ve iklim koşullarıyla çok sıkı ilişkili olduğundan incelenen populasyonu en iyi temsil eden örnekler arasından seçilmesi gerekir. Ayrıca kurumuş müze materyalini oluşturan örneklerin zamanla renklerini kaybedebileceklerini hatırdan çıkarmamak gerekir. Vücut örtüsü: Böceğin vücudunu kaplayan kütikulanın inceliği veya kalınlığı, üzerinde yer alan suture ve sclerite’lerin şekli ve sayısı önemli morfolojik karakterlerdendir. Kıllanma durumu: Vücut üzerinde bulunan tüy, kıl, sert kıl ve pulların renk ve yoğunluklarıyla vücut üzerindeki dağılışları taksonomide yararlanılan önemli özelliklerdir. Başın durumu: Başın ileri uzanmış (Prognathous), aşağıya yönelmiş (=hypognathous) veya ikisi arasında bir durumda oluşu (=orthognathous) teşhiste oldukça kullanılan karakterlerdir. Morfometrik ölçümler: Morfometri, vücut şeklinin ölçülmesi ve analizi demektir. Vücut kısımlarının ayrı ayrı ölçülmesi ve birbirine oranlanmasıyla elde edilen değerlerdir. Örneğin, anten segmentlerinin oranı; boyun ene organı, üst kanadın femur’a oranı; tarsus segmentlerinin birbirine oranı vb. Morfometrik ölçüm uygulaması, yüksek taksonomik kategorilerin sınıflandırılmasında ve türiçi varyasyonların analizinde kullanılır. Seksüel dimorfizm hariç, aynı türün bireyleri arasında görülen morfometrik farklılıklar, kalitatif olanlardan daha önemlidir. Morfometrikanaliz sonuçları, taksonomistler tarafından tür düzeyinde yeni taksonların ve sinonimlerinin saptanmasında kullanılmaktadır. Birbirine çok yakın olan populasyonlar arasındaki belirgin farklar morfometrik yolla gösterilebilir. Baş ve vücut bitleri bu şekilde ayrılabilmiştir. Alttür tayinlerinde de morfometri yaygın olarak kullanılmaktadır. Bal arısı ırklarının birbirinden ayrılmasında kullanılan en önemli kriter morfometrik analizlerdir. 2. Genital organlar Böceklerde genital organlar, özellikle erkek genital organları böceklerin teşhislerinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Çünkü genital organların yapıları genellikle değişmez karakterler gösterir. Erkek genital organları içinde pygophore yapısı, paramere’lerin şekli vb. karakterler kullanılır. Bazı böcek gruplarında örneğin Coccoidea üstfamilyası türlerinde dişi genialia’sı tüm diğer özelliklerden en çok yararlanılanıdır. Pygidium adı verilen kısımda bulunan seta’ların tip ve dağılışı, loblar çıkıntıların oransal durumu, mum bezlerinin çeşit ve dağılışı, salgı bezlerinin yapısı türlere özgü olmak üzere değişiklik gösterir (Şekil 5). Dişilerin erkeklerden daha çok kullanılmasının bir diğer nedeni dişilerin her zaman kolayca bulunabilmesi, erkek ömrünün ise birkaç saatten (1) güne kadar olmasıdır. 3. Anatomi Anatomi diğer bir deyimle iç morfoloji daha çok yüksek taksonomik kategorilerin teşhisinde yararlanılan karakterlerdir. Ancak bu karakterlerin kullanılması bir gruptan diğer gruba göre önemli değişiklikler gösterir. Alçak taksonomik kategorilerde anatomik karakterler ihmal edilmiş olup, henüz keşfi yapılacak çok sayıda karakter mevcuttur. Omurgalıların birçok gruplarında iskeletin tamamı veya bir kısmı, Rodentia grubunda kafatası iskeleti yaygın olarak kullanılan karakterlerdir. Taksonomik çalışmalarda genellikle sert anatomik kısımlar daha çok kullanılırsa da yumuşak doku ve organlar da kullanılabilir. Örneğin, kalbin durumu, akciğerlerin durumu, barsak uzunluğu, Onychophora’da cizgisiz kas, Myriapoda ve Hexapoda’da çizgili kaslar bulunur. Ayrıca tükrük salgı bezlerinin pompa yapısı kabuklubit teşhislerinde kullanılmaktadır. Bu arada dişi labium’u, clypeolabral kılıf ve tarsus’a ait campaniform sensilla’ların da önemli olduğu anlaşılmıştır.Gastropoda takımına bağlı türlerde radula denilen dişli dilin yapısı teşhiste yaygın olarak kullanılan karakterlerdendir. 4. Ergin öncesi dönemler ve embriyoloji Bazı böcek gruplarında yumurta, nimf, larva ve pupa gibi ergin öncesi dönemlerinin özellikleri ergin karakterlerinden çok daha emin bir şekilde kullanılabilir. Hatta bazı böcek gruplarında, özellikle sibling species’lere sahip türlerde ergin öncesi dönemler, teşhiste yararlanılan yegane karakterlere sahiptir. Örneğin, çok sayıda sibling species’e sahip olan Anopheles maculipennis complex’te tür teşhisi, yumurta yapılarındaki farklılıklara dayanılarak yapılmaktadır. Aynı şekilde Aleurodidae familyası türlerinin teşhisi tamamen pupalarından yapılabilmektedir. Pupaların genel şekli, diken ve çıkıntıların durumu, pupa yüksekliği,rengi ve ergin çıkış yarığının şekli teşhiste kullanılan özelliklerdir. Toprakta yaşayan bazı böcek larvaları toprakta yaşamalarından dolayı bazı vücut kısımları sürtünmeden dolayı aşınır. Bu nedenle de larvadan teşhis olanaksız olur. Bu duruma Elateridae familyası larvalarında sık rastlanır. Embriyo dönemlerinin gösterdiği özellikler daha çok taksonomik kategorilerin akrabalıklarını saptamada yani filogenetik çalışmalarda büyük yarar sağlar. 5. Kromozom özellikleri Hücreyle ilgili araştırmalar, bugün taksonomistlerin ağırlıklı olarak önem verdiği konulardır. Hücre içinde de en çok ilgilenilen kısım çekirdek ve kromozomlardır. Hayvan Taksonomisinde yararlanılan kromozom özellikleri şunlardır : · Kromozom sayısı · Kromozom tipleri · Kromozom boyutları · Kromozom heterokromatik bölgeleri ve DNA miktarları · İnversiyonlar * Kromozom sayıları : Türlerin kendilerine özgü kromozom sayıları olup, bunlar değişmez özellikler gösterir. Nitekim Finlandiya’da tamamen kromozom sayılarına dayanılarak 56 Lygaeidae türünün teşhisi yapılmıştır. Kromozom sayılarının teşhiste ne derece önemli rol oynadığı şu örnekte belirgin bir şekilde görülebilmektedir: Lepidoptera takımına bağlı Melinea mneme isimli türün 16 bireyi üzerinde yapılan sitolojik incelemelerden bunlardan bir kısmının n=22, diğer bir kısmının ise n=16 olduğu saptanmıştır. Bu belirgin farklılığın tür farkından ileri gelebileceği üzerinde duran araştırıcılar,örnekleri daha dikkatli olarak incelediklerinde n=16 ve n=22 kromozomlu örneklerin dış morfolojilerinde farklılıklar saptamışlardır. Örneğin, n=22 kromozomlu bireylerin arka kanatlarında, n=16 kromozomlu örneklerde bulunmayan bazı değişmez desenler görmüşler ve n=22 kromozomlu örnekleri yeni bir tür olarak nitelemiş ve M. mediatrix ismini vermişlerdir. Böcek gruplarında görülen farklı kromozom tipleri bazı böcek gruplarının teşhisinde yardımcı olabilmektedir. Örneğin, Grylidae familyasına bağlı Acheta desertus ve domesticus farklı kromozom tiplerine sahip olup, bu özelliklerinden dolayı kolayca birbirlerinden ayrılabilmektedir. Kromozom özelliklerinden yararlanılarak sibling speciesler birbirinden ayrılabilir. *Kromozom boyutları : Kromozomun toplam uzunluğu; kromozom kollarının ayrı ayrı uzunlukları; kromozom kollarının uzunluklarının birbirine oranı; kromozom kollarının kromozom toplam uzunluğuna oranı yaygın olarak kullanılan özelliklerdir. Bu oranlar belirlendikten sonra “idiogram”denilen şekiller çizilir. Elde edilen şekillerin kıyaslanması sonucunda teşhisler yapılabilir. Diğer kromozom özelliklerinden de zaman zaman yararlanılabilir. Kromozomları küçük ve sayıca çok olmasından dolayı Lepidoptera türleri üzerinde sitolojik araştırmalar yapmak güç, buna karşılık dev kromozomlara sahip Diptera ve Orthoptera türleri üzerinde çalışmak nisbeten daha kolaydır. Nitekim larva tükrük bezlerinin kromozomlarından yararlanılarak Diptera teşhisleri yapılmaktadır. Filipinler’de çeltiklerde zarar yapan Nephotettix virencens, N. nigropictus ve N.malayanus isimli türler testislerinden elde edilen kromozomlarına göre birbirlerinden ayırd edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-morfolojik-karakterler

Bitki Hastalıkları - Fitopatoloji

Bitki Koruma içinde yer alan anabilim dallarından biri olan fitopatoloji, kelime anlamı olarak bitki hastalıkları bilimi olarak ifade edilir. Bitki Koruma; Bitkilerde hastalığa neden olan canlı ve cansız faktörleri, hastalıkların oluşumunu, hastalık etmenleriyle hasta bitkiler arasındaki ilişkileri, bitkileri hastalık etmenlerinden koruma yolları ile bitki hastalıklarının tedavi yöntemlerini araştıran bilim dalıdır. Fitopatoloji, bitki hastalıklarını 5 ana bölümde incelemektedir. 1. Simptomatoloji: Hastalık belirtileri bilimi 2. Etioloji: Hastalık sebepleri bilimi 3. Patoloji: Hastalık oluşumu bilimi 4. Epidemiyoloji: Hastalık salgınları bilimi 5. Hijyen ve Terapi: Bitkileri hastalıklardan koruma ve tedavi yöntemleri 1. Simptomatoloji Cansız ve canlı hastalık etmenlerinin zararlı faaliyetleri sonucu bitki fizyolojisinde ortaya çıkan anormallikler, bitkilerde yapısal bazı değişikliklere neden olmaktadır. Bir bitkide, herhangi bir hastalık etmeninin etkisi sonucu, hastalığın belirli bir döneminde ortaya çıkan ve o hastalık için karakteristik olan belirtilerin tümüne birden "sendrom", sendromu oluşturan belirtilerin her birine ise "semptom" denir. Hastalık etmenleri bitkilerin kök,gövde,yaprak, meyve gibi değişik organlarında gözle görülebilir belirtiler oluşturabildikleri gibi hücre ve dokularda gözle görülemeyen ancak mikroskop altında incelendiğinde fark edilebilen belirtiler de meydana getirebilirler. Hastalıkların teşhisinde yol gösterdiği için önem taşıyan, gözle görülebilen morfolojik simtomlar üç grup altında incelenmektedir; nekrotik, hipoplastik ve hiperplastik semptomlar. 1.1. Nekrotik Simptomlar Protoplastların tahrip olması sonucu hücre veya dokuların ölmesi ile ortaya çıkan koyu renkli ölü alanlara "nekroz" denir. Hücre ölümlerinden hemen önce oluşan sararma, solgunluk ve sulanma gibi belirtilerde bu grup içinde ele alınmaktadır. Nekrotik simptomların başlangıçları şunlardır: Sararma (Kloroz) : Bitkilere yeşil rengini veren klorofil oluşumundan sorumlu kloroplastların tahrip olması sonucu, normalde yeşil renkte olan doku ve organların sarı renk almasıdır. Solgunluk: Bitkilerin transpirasyonla kaybettikleri suyu karşılayamamaları sonucu hücrelerinin turgorunu kaybederek pörsümesidir. Çeşitli sebeplerle bitki bünyesinden aşın su kaybı, iletim demetlerinin tıkanmasıyla su iletiminin aksaması yada topraktan yeterince su alamama gibi durumlarda solgunluk ortaya çıkar. Sulanma (Hidrosis): Çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalanan hücrelerden çıkan suyun hücreler arasındaki boşluklara dolması sonucu, dokuların sulumsu şeffaf bir görünüm almasıdır. Bunu çürüklük, lekelenme gibi diğer nekrotik simptomlar izler. Yanıklık : Canlı veya cansız çeşitli hastalık etmenlerinin etkisi sonucu bitki dokularının hızla su kaybederek kurumasıdır. Lekeler: Bitkilerin yaprak, çiçek ve meyve gibi organlarında görülen ve genellikle daha koyu renkte bir sınırla çevrili olan, açık veya koyu renkli belirgin nekrotik alanlardır. Hastalık etmenleri değişik tip ve büyüklükte lekelere neden olabilirler. Bazen küçük lekeler birbirleriyle birleşerek daha büyük lekeler oluşturabilirler. Lekeyi oluşturan ölü doku çatlayıp dağılarak saçma deliği şeklinde delikler meydana gelebilir. Yaprak ve çiçeklerde yüzeysel lekeler oluşurken, dal ve meyvelerdeki lekeler daha çökük tipte olur. Kanser yaraları : Gövde veya köklerdeki kabuk ve korteks dokularında çeşitli etmenlerin etkisi ile oluşan sınırlı nekrozlara kanser yarası denir.Bu nekrotik yara dokusu genellikle kallusla çevrilidir ve bu şekilde etrafındaki sağlıklı dokudan ayrılır. Patojenlerin neden olduğu kanserlerde, patojenin ve yarayı kapatmaya çalışan kallus dokusunun karşılıklı faaliyetleri sonucu iç içe şişkinlikler şeklinde, derin ve açık kanser yaraları oluşur. Çökerten : Genç bitkilerde kök boğazında yani toprak seviyesine yakın gövde kısmında patojenlerin etkisi ile oluşan şiddetli nekroz sonucu bitkilerin aniden solarak kök boğazından kıvrılıp toprağa devrilmesidir. Bu hastalık fideliklerde daha dikkat çekicidir. Fideliğin bazı kısımlarındaki toprakta patojenlerin daha yoğun olarak bulunmaları ve etkinliklerinin fazla olması sonucu bu kısımlarda bulunan bitkilerin topluca devrilip ölmeleriyle fidelikte yer yer boşluklar meydana gelebilmektedir. Çürüklük : Tohum, soğan, yumru, kök, meyve gibi değişik bitki organlarında, dokuların yapılarının bozulması suretiyle dağılmasına "çürüme" denir. Çürüyen doku üzerindeki değişik renklerdeki gelişme ve çürüklüğün sulu yada kuru oluşu bize çürüklüğe neden olan etmenler hakkında fikir verebilir. Bazı meyve hastalıklarında, meyveler çürürken hızla su kaybederek büzüşür ve kururlar, buna "mumyalaşma" denir. Akıntı : Çeşitli nedenlerle zarar görmüş bitki dokularından çıkan sıvılara akıntı denir. Akıntılar, bitki hücre zarlarının erimesiyle hücre öz suyunun akması şeklinde olabildiği gibi bazı bakteriyel hastalıklarda nemli koşullarda yaralardan bakteri hücrelerini içeren sümüksü sıvının akması şeklinde de olabilir. Olumsuz çevre koşullarının neden olduğu fizyolojik bozukluklarda ise şekerli maddeler içeren bir akıntı görülür. Nemli koşullarda bu akıntı üzerinde saprofit fungusların çoğalmasıyla ortaya çıkan siyahlaşmaya ise fumajin denir. Geriye Doğru Ölüm : Çok yıllık bitkilerde sürgünlerde uçtan başlayıp aşağıya doğru gelişen geniş nekrozlar şeklindeki belirtiye denir. 1.2. Hipoplastik Simptomlar Bitki organ ve dokularının tam olarak gelişememesi ve hastalıklı kısımların normalden daha küçük yada açık renkli olmasına hipoplasya denir. Cüceleşme : Bitkilerin normal büyüklüklerine ulaşamaması halidir. Canlı ve cansız birçok etmen bitkilerde cüceleşmeye neden olabilir. Rozetleşme : Bitkilerde boğum aralarının uzayamaması halidir. Yapraklar kısa gövdelerin ucunda çiçek taç yaprakları gibi bir arada oluşurlar. Bu belirtiye kamçılaşma da denir. Durgunluk : Bitki organlarının tam olarak gelişememesi durumudur. Bitkinin çiçek veya meyvelerinin gelişememesi şeklinde belirli bazı organlarda oluşabildiği gibi bitkinin tümünü de etkileyebilir. Beyazlaşma (Albikasyon) : Bitkilerde klorofilin oluşamaması nedeniyle tamamen renksizleşme halidir. Bu durumda normalde yeşil olan renk beyaza döner. Sarılık (Kloroz) : Klorofilin tam olarak oluşamaması nedeniyle ortaya çıkan sararmadır. Etiolasyon : Yeterli miktarda ışık almayan bitkilerde yaprakların normalden küçük, gövdenin ince, uzun ve dokuların klorozlu veya beyazlaşmış olmasıdır. 1.3. Hiperplastik Simptomlar Bitkilerin bazı organlarında yada tamamında boy veya renk bakımından normalin üzerinde bir gelişme yada bitki organlarında şekil değişikliği olması, veya bazı organların zamanından önce gelişmesi hiperplastik simptomları oluşturmaktadır. Bir dokuyu oluşturan hücrelerin sayısındaki anormal artışa "hiperplasya", bunun sonucunda bir organın aşırı gelişmesine ise "hipertrofi" denir. Aşırı Büyüme (Gigantizm) : Hücre, doku yada organların aşırı büyümesidir.Yaprak, meyve veya yumrularda, epidermis ve altındaki dokuların aşırı gelişmesiyle kabarık, pürüzlü, sertleşmiş yapılar oluşur ki bu belirtiye uyuz denir. Hastalık etmenlerinin zararlı etkisiyle, gövde ve köklerde ortaya çıkan aşırı büyüme sonucu oluşan şişkinliklere "ur" veya "gel", yaprak damarları üzerinde oluşan kulak şeklindeki çıkıntılara ise "enasyon" denilmektedir. Anormal Renklenme : Normal olarak klorofil bulunmayan dokularda klorofil oluşumu, klorofil fazlalığı sonucu mavi-yeşil renk oluşumu veya antosiyanin pigmentlerinin fazlalığı nedeni ile kırmızı yada mor renk oluşmasıdır. Bazı Dokuların Zamanından Önce Oluşması : Sürgünlerin normal zamanından önce gelişmesi yada yaprak ve meyve saplarının dip kısımlarındaki süberin dokusunun erken oluşmasıdır, Dokularda Anormal Gelişme : Çiçek organlarının yaprak haline dönüşmesi, olgun bitkilerde fide yaprakları gibi küçük, genç yaprakların gelişmesi yada tohumların normalden farklı bir yerde oluşmasıdır. 2. Etioloji Bitkilerde hastalığa neden olan etmenlerin sınıflandırılmaları, isimlendirilmeleri, yaşayış ve zarar şekilleri ve hayat dönemleri etioloji içinde ele alınmaktadır. Hastalık etmenleri iki grup altında incelenebilir. Olumsuz çevre ve yetiştirme koşullarının ele alındığı cansız hastalık etmenleri ve bitkiler üzerinde yada çevresinde çoğalarak bitki gelişimini sınırlayan canlı hastalık etmenleri, bu iki grubu oluşturmaktadır. Cansız hastalık etmenlerinin neden olduğu hastalıklar geri dönüşümlüdür; yani hastalığa neden olan olumsuz koşul ortadan kaldırıldığında hastalık belirtilerinde gerileme olabilir, bitki yeniden sağlıklı gelişimini sürdürebilir. Ayrıca, bu gruptaki hastalık etmenleri hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkiye bulaştırılamaz. Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık sebebi olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca bulaşabilir ve bu suretle hastalık bir bölge içindeki bütün bitkilere yada bir yerden bir yere taşınıp yayılabilir. Bitkilerde hastalık meydana getiren etmenleri şu şekilde sınıflandırılabilir; A- Cansız hastalık etmenleri; 1. Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar, 2. Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar, 3. Zararlı atmosfer olayları, 4. Işık azlığı veya fazlalığı, 5. Uygun olmayan toprak sıcaklığı, 6. Toprak reaksiyonu, 7. Toprak neminin azlığı veya fazlalığı, 8. Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları, 9. Zararlı endüstriyel atıklar, 10. Hatalı tarımsal uygulamalar, B- Canlı hastalık etmenleri; 1. Funguslar, 2. Bakteriler, 3. Virüsler, 4. Parazit bitkiler ve yabancı otlar. 2.1. Cansız Hastalık Etmenleri Her bitki türünün kendi genetik yapısından kaynaklanan ekolojik istekleri vardır. Çevre faktörlerinden biri yada birkaçı uygun olmadığında bitki fizyolojisinde olumsuz değişiklikler meydana gelir ve hastalık durumu ortaya çıkar. Olumsuz faktörün şiddetine ve süresine bağlı olarak bitkilerde ortaya çıkan hastalık belirtileri bazen hafif olarak görülebilir, koşullar normale döndüğünde bitki sağlıklı gelişimini sürdürebilir, bazen de bitkinin ölümüne neden olabilecek kadar şiddetli olur. - Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar Bitkilerin büyük bir çoğunluğu 15-30 °C dereceler arasında sağlıklı gelişmelerini sürdürürler. Farklı tür ve yaştaki bitkiler ile, değişik bitki organlarının sıcaklık istekleri ve buna bağlı olarak da ekstrem sıcaklıklardan etkilenmeleri farklılık göstermektedir. Genelde yüksek sıcaklık bitkilerde daha ani ve şiddetli zarar meydana getirmektedir. Fakat doğada bu tip zarar sık görülmez. Yüksek sıcaklıkta bitki fizyolojisinde önemli işlevi olan bazı enzimlerin ve bitki hücrelerindeki proteinlerin yapıları bozulur. Bitki hücrelerinin ani olarak su kaybetmesi sonucu protoplazmanın yapısı bozulur, hücre zarı yırtılır. Ayrıca hücrelerde bazı toksik bileşikler oluşur. Bütün bu etkiler sonucu bitkilerin değişik organlarında solma, kuruma, yanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar. - Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar Doğada bitkiler için asıl zararlı olan, toprak neminin eksik yada çok fazla oluşudur. Nispi nem o kadar önemli değildir. Fakat, ender de olsa nispi nem eksikliğinin de bitkilerde zararlı etkisi görülebilir. Nispi nem düşüklüğü, yüksek sıcaklık ve rüzgarla birlikte olduğunda, bitkilerde aşırı su kaybı nedeniyle, yaprak uçlarında ve kenarlarında yanıklıklar, genel solgunluk ve meyvelerde pörsüme ortaya çıkar. Saksı bitkilerinde, özellikle kaloriferli evlerde, nispi nemin % 15'e kadar düşmesi sonucu solgunluk, alt yapraklarda yanıklık, yaprak dökümü, çiçeklerde solma ve dökülme olur. Yüksek nispi nem bitkilerde doğrudan ve dolaylı zararlara neden olmaktadır. Nispi nemle birlikte toprak neminin fazla olması sonucu, bitkilerde parankima hücreleri uzayarak "entümesans" denilen çıkıntılar meydana gelir. Bunlar yaprakların alt yüzünde, dallarda, nadiren de çiçek, meyve ve meyve saplarında görülür. Yüksek nispi nemin dolaylı etkisi de fungusların enfeksiyonu için uygun ortam oluşturmasıdır. Bazı funguslar, özellikle mildiyö hastalığı etmenleri, ancak çok yüksek nispi nem koşullarında, yapraklar üzerinde su damlası olduğunda enfeksiyon yapabilirler. Aşırı nem sonucu oluşan sis de fungal hastalıkların gelişimini teşvik eder. Yağmur ise hasada yakın dönemde bitkiler için zararlı olur. Ekinlerin hasadını geciktirir ve tarlada kalan ekinlerde aşırı nemin etkisi ile başaklarda saprofit funguslar gelişir. Meyvelerde ise olgunlaşma döneminde kabuk çatlamaları görülebilir. Şiddetli yağmur ekinlerin yatmasına, bitkilerin yapraklarının yırtılmasına neden olur. Ayrıca hastalık etmenlerinin sporlarının taşınmasını sağlar. Dolu, aynı şekilde bitki dokularında yaralar açar, yaprak, çiçek ve meyveleri tahrip eder. Açılan yaralar patojenlere giriş kapısı olur. Kar ise fazla yağdığı zaman ağaçlar üzerinde ağırlık yaparak ince dalların kırılmasına neden olur. - Zararlı atmosfer olayları Hava hareketlerinin yani rüzgarın dolaylı etkisi, yine hastalık etmenlerinin sporlarını ve yabancı ot tohumlarını uzun mesafelere taşımak şeklindedir. Ayrıca hastalıklı bitkiler rüzgar vasıtasıyla sağlıklı bitkilere temas eder, böylece virüs hastalıkları bitkiden bitkiye mekanik olarak taşınır. Şiddetli rüzgarın zararı daha fazladır. Yaprak, çiçek ve meyve dökümüne, dalların kırılmasına, ekinlerin yatmasına neden olur.Yıldırımlar ise düştükleri alanlarda bulunan bitki örtüsünün yanarak tahrip olmasına neden olurlar. - Işık azlığı veya fazlalığı Bitkilerin gelişmesi için en önemli faktörlerden biri de ışıktır. Işık fazlalığı çok sık görülen bir durum değildir. Ancak yüksek, dağlık yerlerde, bazı bitkilerde zararlı olabilir. U-V ışınlar yeterince süzülemediği için yapraklarda yanıklıklara neden olur. Işık eksikliği daha sık görülen bir durumdur. Yeterli miktarda klorofil oluşamadığı için bitkilerin doğal yeşil rengi kaybolur, açık yeşil, sarı yapraklar oluşur. Bitki gelişimi geriler, boğum araları uzar, gövdeler incelir. Bazen yaprak ve çiçek dökümü olur. Işık azlığı nedeniyle ortaya çıkan bu duruma "etiolasyon" denir. Kapalı havalarda seralarda, sık ekilmiş bitkilerde veya meyve bahçelerinde ağaçlar altında yetiştiricilik yapıldığında bitkiler etiole olabilir. Evde yetiştirilen süs bitkilerinde de zaman zaman bu durum görülebilir. Etiole olmuş bitkiler zayıf geliştikleri için hastalıklara da kolaylıkla yakalanırlar. - Uygun olmayan toprak sıcaklığı Ortam sıcaklığına bağlı olarak toprak sıcaklığı da değişiklik gösterir. Toprak sıcaklığının fazla olması yumrulu bitkilerde, yumruların iç kısmında nekrozlara neden olur. Atmosfer ısısına bağlı olarak toprak ısısının normalin altına düşmesi tohumların çimlenmesini geciktirir. Bu da tohumların daha uzun süre toprak patojenlerinin saldırısına maruz kalmasına neden olur. Toprak içinde bulunan suyun donması da bitki köklerinin sıkışıp yaralanmasına veya ince köklerin kopmasına neden olur. Bu şekilde yaralanmış köklerden sekonder patojenlerin girişi kolaylaşır, bunlar da kök çürüklüğüne neden olurlar. Ayrıca toprak sıcaklığı toprakta bulunan mikroorganizmalar açısından önemlidir. Bunlardan bazıları sıcak topraklarda, bazıları ise nispeten serin topraklarda daha iyi gelişirler. Bunun sonucunda bazılarının popülasyonları artarken, diğerlerininki azalır. Eğer popülasyonu artan mikroorganizmalar bitki patojeni ise bitkilerin aleyhine bir durum ortaya çıkar. - Toprak reaksiyonu Toprakta anyon veya katyon halinde çok sayıda element bulunmaktadır. Bunların farklı bölge topraklarındaki miktarları değişiktir. Elementlerden bazılarının az, bazılarının daha fazla bulunması toprağın asit yada alkali karakterde olmasına neden olur. Bazı bitkiler asit’e, bazıları ise alkaliliğe duyarlıdır. Genellikle 4 ile 8 arasındaki pH aralığında bitkiler iyi gelişirler. Asit topraklarda bazı bitkilerde gelişme yavaşlar. Ayrıca, böyle topraklarda mineral tuzlar yüksek oranda çözündükleri için bitkilere toksik etki yaparlar, yada bitkilerin ihtiyacı olan elementlerin alımını engelliyerek besin noksanlığı belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Asit topraklarda toksisitesi görülen elementler bor, bakır, mangan, alüminyum ve demirdir. Bakır ve mangan toksisitesi aynı zamanda demirin bitki tarafından alımını önler ve demir noksanlığına neden olur. Sodyum tuzlarının, özellikle sodyum klorür, sodyum sülfat ve sodyum karbonatın toprakta fazla miktarda bulunması ise toprak pH 'sini yükseltir ve alkali zararına neden olur. Şekerpancarı, yonca gibi bitkiler alkali toksisitesine dayanıklı oldukları halde, buğday ve elma gibi bazı bitkiler oldukça duyarlıdırlar. Alkali zararı hassas bitkilerde kloroz, cüceleşme, yaprak yanıklığı, solgunluk ve fide ölümleri şeklinde görülebilir. Toprağın asit yada alkali karakterde oluşu toprakta bulunan patojenler açısından da önem taşır. Bakteriler asit’e oldukça dayanıksızdır, bu nedenle nötr veya hafif alkali toprakları tercih ederler. Funguslardan bazıları, örneğin Pythium türleri alkali topraklarda, Plasmodiophora brassicae gibi bazı funguslar ise asit topraklarda daha iyi gelişirler. - Toprak neminin azlığı veya fazlalığı Toprak nemi yada toprakta bulunan su miktarı ve buna bağlı olarak da toprağın hava kapasitesi bitkiler için hayati önem taşır. Bitkilerin normal olarak gelişebilmesi için toprakta yeterli miktarda su ve havanın olması gerekir. Bu dengenin bozulması, yani toprağın susuz kalması yada çok fazla miktarda su bulunması nedeni ile hava kapasitesinin düşmesi bitkilerde hastalıklara neden olur. Toprakların su tutma durumu toprak yapısı ile de ilgilidir. Ağır, killi topraklar fazla su tuttuğu için kökler yeterince hava alamaz, bitkiler zayıf gelişir ve kök çürüklüğüne neden olan patojenlerin saldırısına karşı koyamaz. Köklerin çürümesiyle bitkinin üst kısmına su iletimi durur. Bu durum bir süre devam ederse bitkiler tamamen solarak ölebilirler. Toprak havasının çok az olduğu koşullarda, anaerobik mikroorganizmaların gelişmesi sonucu nitrit’ler gibi bitkilere toksik olan maddeler oluşur. Bunun yanında, oksijen eksikliğinden zarar gören hücreler seçici geçirgenliklerini kaybederler ve toksik metaller bitki tarafından alınır. Bu nedenlerle bitkilerde solgunluk görülür. Fazla sulanan saksı bitkilerinde de toprak nemi fazlalığı sonucu zarar ortaya çıkabilir. En tipik belirti alt yapraklardan başlayan ani yaprak dökümüdür. Ayrıca yapraklarda sararma olur. Bazı bitkilerde gövdede ve yapraklarda kahverengi veya siyah sulu lekeler meydana gelebilir. Köklerde ise siyahlaşma ve ölüm görülebilir. Rutubetli dönemlerde fazla sulamanın etkisiyle bitkilerde şişkinlikler de görülebilir. Genellikle gövdelerde veya yaprakların alt yüzeyinde damarlar boyunca, yeşilimsi beyaz, daha sonra kahverengileşip mantarımsı bir yapıya dönüşen, büyüyüp çoğalan hücre kitlelerinden oluşan şişkinlikler oluşur. Bunları önlemek için bitkiler düzenli olarak toprak kurudukça azar azar sulanmalıdır. Killi toprakların aksine kumlu topraklar su tutmazlar, hava kapasiteleri yüksektir. Böyle topraklarda veya kayalık, eğimli arazilerde toprak rutubetinin azlığı nedeniyle bazı bitkiler zarar görebilir. Yapraklarda açık yeşil-san renk oluşumu, cüceleşme, yapraklarda küçülme ve azalma, çiçek ve meyve dökümü olur. Kuraklık devam ederse bitkiler ölebilir. Tek yıllık bitkiler kuraklığa daha hassastır. Bununla birlikte çok yıllıklarda da, gelişmede gerileme, yaprak ve filizlerde küçülme, yanıklık, yaprak dökümü, solgunluk ve ölüm görülebilir. Hafif kumlu topraklar nem içeriği açısından çok dengesizdirler. Toprakta suyun bir az, bir fazla olması, sulamanın dengesiz yapılması bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olur. Domateslerde çiçek dibi çürüklüğü, salatalıklarda acılaşma, marullarda uç yanıklığı görülür. Yine domateslerde bir süre kurakta kaldıktan sonra olgunlaşma döneminde birden sulanırsa meyvelerde çatlaklar oluşur Elmalarda ise su düzensizliği sonucu acı çürüklük (bitter pit) denilen belirti ortaya çıkar. - Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları Bitkiler normal gelişmelerini sürdürebilmek için bazı elementlere ihtiyaç duyarlar. Azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt gibi bitkilerin fazlaca kullandığı elementlere makro elementler; demir, bor, mangan, çinko, bakır, molibden ve klor gibi daha az kullanılanlara ise mikro elementler denir. Bu elementlerin toprakta yeterli miktarda bulunmaması bitkilerde besin maddesi noksanlığı hastalıklarına neden olur. Bunların normalden fazla bulunması ise toprak reaksiyonunu nötrden uzaklaştırır ve bitkilere toksik etki yapar. Elementlerin fazlalığında meydana gelen zarar esasen, elementin hücre üzerindeki doğrudan etkisi sonucudur. Bunun yanında bir elementin fazlalığı diğer bir elementin bitki tarafından alımını yada fonksiyonunu engelleyebilir. Böylece bitki element eksikliğinden ötürü de zarar görür. Örneğin, normalden fazla sodyum, bitkilerde kalsiyum eksikliğine yol açmaktadır. Bitkiler için önemli elementler, bunların fonksiyonları ve eksiklik ya da fazlalıklarından ileri gelen hastalıklar şunlardır: Azot: Bitkiler tarafından fazla miktarda kullanılan bir elementtir. Bu nedenle yetiştiricilik sırasında gübre halinde toprağa verilmesi gerekir. Bitkiler azotu genellikle nitrat şeklinde, bazen de amonyak şeklinde alırlar. Bitki hücrelerindeki birçok maddenin içeriğinde; proteinlerde, enzimlerde, klorofilde ve solunum sisteminde bulunmaktadır. Azot noksanlığında bitkiler zayıf ve açık yeşil renkte gelişirler. Bitkiler bodurlaşır, çiçek ve meyve oluşumu azalır. Azot noksanlığı belirtilerini ortadan kaldırmak için toprağa düzenli olarak azotlu gübreleme yapılması gerekir. Rotasyonda baklagillere yer verilmesi topraktan aşırı azot kaybını önler. Gereğinden fazla azot vermek de sakıncalıdır. Bitkiler gevrek ve sert bir yapıda olur, vegetatif gelişme ağırlık kazanır, çiçeklenme ve meyve oluşumu gecikir. Ayrıca bitkiler hastalık ve zararlıların saldırısına hassas hale gelirler. Fosfor: Bitki hücrelerindeki birçok madde içinde; DNA ve RNA 'da, ADP ve ATP içinde enerji mekanizmasında, solunum enzimlerinde, fosfolipitlerde (zarlarda) ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Noksanlığında ortaya çıkan belirtiler azot noksanlığı belirtilerine benzer. Bitkiler yine zayıf, ince gelişir. Yapraklar normal yeşil rengini kaybeder, koyu donuk, mavimsi yeşil bir renk alır, antosiyan birikimi sonucu yer yer mor lekelenmeler görülür. Bazen alt yapraklarda bronzlaşma olabilir. Sürgünler ince, uzun, dik ve dönük gelişir. Fosfor normalden fazla olduğunda ise bitkiler çinkoyu alamaz ve çinko noksanlığı belirtileri görülür. Potasyum: Hücredeki birçok kimyasal reaksiyonda katalizör görevi yapar, enzimleri aktivite eder. Hücre geçirgenliğini, hücredeki iyon dengesini sağlar. Noksanlığında bitkilerde boğumlar arasında kısalma, sürgünlerde incelme, yaşlı yapraklarda kloroz ve uçlarda kahverengileşme, yaprak kenarlarına yakın kısımlarda kahverengi lekeler, etli dokularda uçlarda nekroz görülür. Şiddetli olduğunda geriye doğru ölümle sonuçlanır. Potasyum eksikliği daha çok süzek topraklarda ortaya çıkar. Toprağa potasyumlu gübre verilerek önlenir. Potasyum fazlalığında ise magnezyum noksanlığı ortaya çıkabilir. Magnezyum: Kloroplastlarda klorofilin yapı maddesi olarak, mitokondrilerde ve birçok enzimin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak klorofil kaybı sonucu kloroz görülür. Önce yaşlı , sonra genç yapraklarda damarlar arasında kloroz oluşur, yaprak kenarları yeşil kalır. Yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılıp sonunda yapraklar dökülebilir. Magnezyum noksanlığı genelde kumlu topraklarda ortaya çıkar. Potasyum fazlalığında da magnezyum bitki tarafından almayabilir. Şeker pancarı, patates, domates ve meyveler hassastır. Yaprağa veya toprağa MgS04 halinde birkaç uygulama şeklinde verilebilir. Kalsiyum: Hücre zarlarının geçirgenliğini ayarlar. Birçok enzimin aktivitesiyle de ilgilidir. Noksanlığında özellikle bitkilerin büyüme uçları, sürgünler zarar görür. Genç yapraklarda şekilsizleşme, kenarlarında kıvrılma ve nekroz, kahverengi benekler oluşur. Bitkilerin kök sistemleri de zayıf olur. Ayrıca değişik bitkilerde farklı belirtilere neden olur. Patateslerde uçtan itibaren siyahlaşma, çok sayıda şekilsiz yumru oluşumu, çileklerde uç kısımda yanıklık ve ölüm,elma ve daha birçok meyvede acı çürüklük, marulda uç yanıklığı, kirazlarda ve havuçlarda çatlamalar, bakla gibi büyük daneli baklagillerde tohum bağlamama veya tohumlarda çökme, buruşma, tahıllarda yeni çıkan yaprağın kıvrık kalması, domateslerde çiçek dibi çürüklüğü gibi hastalıklar oluşur. Elma ve domateslerde ışık şiddeti azaltılarak kalsiyum noksanlığı belirtileri azaltılabilir. Bunun dışında toprağa kireç uygulaması da olumlu sonuç verir. Bor: Hücre içindeki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte, şekerlerin taşınması ve hücre duvarı oluşumunda, kalsiyumun kullanılmasıyla ilgili rolü olduğu düşünülmektedir. Noksanlığında uç sürgünlerindeki genç yaprakların dip kısımlarında renk açık yeşile döner, gövde ve yapraklarda şekil bozukluğu olur. Bitkiler bodurlaşır. Meyve, yumru, kök veya gövdelerde yüzey çatlakları yada öz çürüklükleri meydana gelir. Değişik bitkilerde farklı belirtiler ortaya çıkar. Kerevizlerde gövde çatlakları, şeker pancarında öz çürüklüğü, turunçgillerde sert meyve oluşumu, elmalarda rozetleşme, geriye doğru ölüm ve meyvelerinde mantarımsı öz, yoncada sarılık ve tütün, domates, keten ve daha birçok bitkide tepe ölümleri görülür. Eksikliği daha çok kumlu, kireçli topraklarda ortaya çıkmaktadır.Toprağa veya yapraklara boraks uygulaması yapılabilir. Bor, topraklarda gereksinimden beş kat fazla bulunduğunda bitkilere toksik etki yapar. Yapraklarda kloroz ve uçlarda koyu-kahverengi, siyah yanıklık olur. Patates, mısır, turunçgiller, çilek ve şeftali çok duyarlıdır. Kükürt: Bitkilerde bazı amino asitlerin ve ko-enzimlerin yapısında bulunur. Protein sentezinde rolü vardır. Eksikliğinde ortaya çıkan belirtiler azot eksikliği belirtilerine benzer.Tek fark genç yaprakların daha hassas olmasıdır.Yapraklar uçuk yeşil veya açık sarı renkte olur. Gerektiğinde toprağa kükürt verilerek noksanlık giderilebilir. Demir: Klorofil sentezinde katalizör olarak rol alır. Birçok enzimin, özellikle solunum enzimlerinin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak genç yapraklarda damarlar arasında kloroz ortaya çıkar, damarlar yeşil kalır. Şiddetli olduğunda damarlar da sararıp yapraklar tamamen kuruyabilir. Bitkilerin gelişmesinde gerileme olur. Demir noksanlığı daha çok kireçli topraklarda görülür. Demirli bileşikler kireç tarafından tutulup bitkinin yararlanamayacağı forma girdikleri için demir noksanlığı ortaya çıkar. Toprakta suyun fazla olması ve köklerin havasız kalmasıyla yada ışığın çok fazla oluşuyla hücre özsuyunun alkali hale gelmesi de demirin bitki tarafından alımını engeller. Alkali topraklarda toprağı asit hale getirmek için bol ahır gübresi kullanılmalı, fazla güneş ışığını önleyecek şekilde budama yapılmalı ve toprağa veya yapraklara demirli preparatlar verilmelidir. Bu amaçla, karaboya (FeS04,1-3 kg / ağaç) yada hazır demirli preparatlardan biri (Sequestrene 138 Fe, % 0.05 -% 1; Fetrilon, %0.1-0.3) kullanılabilir. Çinko: Şekerlerin oksidasyonuyla ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında yaprak damarları arasında kloroz görülür. Daha sonra bu yapraklar nekrotikleşir ve morumsu renge dönüşürler. Boğum araları kısalır, yapraklar küçülür, şekilsizleşir, rozetleşme veya kamçılaşma belirtileri ortaya çıkar. Meyve verimi de düşer. Hastalık birkaç yıl devam ederse kamçılaşan sürgün ve dallar kuruyarak ağaç ölüme doğru gidebilir. Ağaçlara durgun dönemde %5'lik (100 litre suya 5 kg), yapraklı dönemde %1'lik çinko sülfat (100 litre suya 1 kg ZnS04 + 0.5 kg sönmemiş kireç) püskürtülerek noksanlık giderilebilir. Bakır: Birçok oksidatif enzimin yapısında yer alır. Noksanlığında bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Tahıllarda genç yaprakların uçlarında kuruma, kenarlarında kloroz meydana gelir. Yapraklar tam olarak açılamaz, kıvrık kalır, solgunluk oluşur. Başaklar normalden kısa ve şekilsiz olur, daneler buruşur. Turunçgillerde, yumuşak ve sert çekirdekli meyve ağaçlarında, yazın sürgünlerde geriye doğru ölüm, yaprak kenarlarında yanıklık, kloroz, rozetleşme gibi belirtiler ortaya çıkar. Sebzeler ise normal gelişme gösteremez. Meyve ağaçlarını paraziter hastalık etmenlerinden korumak için atılan Bordo Bulamacı (CuSO4) veya diğer bakırlı preparatlar, bakır noksanlığını kısmen giderir.Toprağa da bakır sülfat uygulanabilir. Bakırın fazlası da bitkilerde toksik etki yapar. Yapraklarda yanıklıklara neden olur. Manganez : Solunum, fotosentez ve azot metabolizması ile ilgili enzimlerin yapısında yer alır.Noksanlığında, demir noksanlığına benzer şekilde yapraklarda kloroz ortaya çıkar.Yalnız farklı olarak damarların olduğu kısımlar kalın bir bant halinde normal rengini muhafaza eder.Ayrıca yapraklar üzerinde nekrotik lekeler oluşabilir. Şiddetli durumlarda yapraklar kahverengileşerek kururlar. Organik, turba, kumlu topraklarda, yüksek pH 'da mangan eksikliği görülür. Yapraklara MnS04 püskürtülmesi tavsiye edilir. Toprak asilliğinin çok yüksek olduğu yerlerde magnezyum ve kalsiyumun alamayışı nedeni ile mangan toksisitesi ortaya çıkar. Özellikle karnabahar, lahana ve arpa hassastır. Damarlar arasında düzensiz klorotik lekeler oluşur, daha sonra koyu kahve, mor veya siyah nekrotik lekelere dönüşür. Lekeler yaprak kenarlarında yoğundur ve yaprak kenarları içe doğru kıvrılabilir. Molibden: Nitraz redüktaz enziminin önemli bir yapıtaşı olduğu bilinmektedir. Azot fiksasyonunda da rolü vardır. Noksanlığında şiddetli sararma ve cüceleşme görülür. Özellikle kavun bitkisi hassastır, meyve vermez. Haçlıgillerde şekilsiz, parçalı yaprak oluşumuna neden olur. Diğer birçok bitkide ise yapraklarda damarlar arasında parlak san-yeşil beneklenmeler, yaprak kenarlarında kıvrılmalar ve sonunda yapraklarda kuruma ve çökme şeklinde belirtiler oluşur. Toprağa amonyum molibdat uygulanarak bu belirtiler önlenebilir. Bazı bitkilerde klor ve sodyum noksanlığı zararı görülebilir. Domates, marul ve lahana klor noksanlığına, semizotu ise sodyum noksanlığına duyarlıdır. Halojenlerin noksanlığında ortaya çıkan belirtiler birbirine benzer. Yapraklarda sararma, solgunluk ve yaprak kenarı nekrozu görülür. Toprak asitliğinin fazla olduğu durumlarda alüminyum toksisitesi görülebilir. Arpa, şekerpancarı ve fasulye buna duyarlıdır. Köklerde lobutlaşma, büyümede gerilik ortaya çıkar. Zararlı endüstriyel atıklar Dünyamızı saran atmosfer tabakasında; azot % 78, oksijen %21, karbondioksit, su buharı ve diğer gazlar ise %1'lik bir oranda bulunurlar. Ancak insan aktiviteleri sonucu değişik gazlar atmosfere karışarak, bu oranlar bitkilere zararlı olacak şekilde değişebilmektedir. Isınma, enerji üretimi ve endüstri faaliyetleri sırasında hidrojen florür, azot oksitleri, ozon, kükürt dioksit, peroksiasil nitratlar gibi gaz ve kurşun, demir oksit, bor partikülleri, yol tozları, çimento tozları gibi partikül halindeki kirleticiler atmosfere karışarak bitkilerde çeşitli zararlara neden olurlar. Kirleticilere karşı bitkilerin tepkisi, gözle görülür belirtilerin oluşması, büyümenin yada gelişmenin engellenmesi, fizyolojik ve metabolik dengenin bozulması ve belirli bazı elementlerin ve metabolitlerin birikmesi şeklinde olabilir. Etkinin şiddeti, bitkinin kirleticiye maruz kalma süresine, kirleticinin dozuna ve ışık şiddeti, nispi nem, toprak nemi, sıcaklık ve diğer kirleticilerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Birden fazla kirletici bir arada bulunduğunda değişik şekilde etkileşim gösterebilirler. Bazen birlikte etkileri, tek tek etkilerinin toplamına eşit olabilir ki, buna eklemeli etki denir (EAB=EA+EB). Bazen de birlikte etkileri, etki toplamından büyük olur ki buna sinerjitik etki denir (EAB>EA+EB), yada küçük olur, buna da antagonistik etki denir (EAB Doğada yaygın olarak bulunan kirletici gazlardan biri kükürtdioksittir (SO2). Fabrika bacalarından (bakır, gübre, demir-çelik, kurşun-çinko, petrol arıtım, deri işleme, kağıt vs.), otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan kaynaklanır. Birçok bitki, özellikle yonca, bezelye, pamuk, fasulye ve ibreliler hassastır. Kükürtdioksit 0.3-0.5 ppm konsantrasyonlarda fitotoksiktir. Düşük konsantrasyonları genel kloroza neden olur. Yüksek konsantrasyonlarda ise yapraklarda damarlar arasında kalan bölgeler beyazlaşır. Klorofili parçalayarak fotosentezi engellemektedir. Ozon stratosferde doğal olarak bulunur. Bunun dışında, otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan çıkan NC>2, güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle oksijenle reaksiyona girerek ozonu meydana getirir (NÛ2+02 güneş ışığı Os+NO). Ozonun 0.1-0.5 ppm'lik dozları birkaç saatte bitkilere zarar verebilir. Stomalardan yaprağa girerek hücrelerin ölümüne ve beyaz nekrotik alanların oluşumuna neden olur. Turunçgiller, yonca, fasulye, soya fasulyesi, asma, patates, tütün, buğday, çam ve kavak gibi bazı bitkiler ozona çok duyarlıdır. Ozonun oluşumu sırasında açığa çıkan NO, otomobil eksozlarından çıkan tam yanmamış hidrokarbonlarla birleşerek yine bitkilere toksik olan peroksiasilnitratlan (PAN) meydana getirir. Bunlar da Stomalardan yaprak dokusuna girerler ve 0.001-0.02 ppm kadar küçük dozları bile hassas bitkilere zarar verebilir. Yapraklar gümüşi bir renk alır. Bunun nedeni de yaprakların alt yüzünün parlak beyaz-bronz renge dönüşmesidir. Zarar gören yaprakların mezofil hücrelerindeki protoplastlar çöker, buraya hava dolar. Bu hava boşlukları yapraklara gümüşi rengi verir. Ispanak, domates, marul en hassas bitkilerdir. Azot oksitlerinin asıl kaynağı biyolojik olarak bakteriler tarafından oluşturulan NO 'dir. Fakat bu şekilde oluşan NO dünyada homojen olarak dağıldığı için bitkilere zarar vermez. Halbuki şömine, soba gibi ısınma araçlarından yada iç yanmalı motorlardan çıkan azot oksitleri belirli alanlarda yoğunluk kazanarak bitkilere toksik etki yaparlar. Bunların 2-3 ppm 'de fitotoksik oldukları belirlenmiştir. En duyarlı bitkiler; fasulye, domates, yulaf, buğday ve bezelyedir. Bitkilerdeki zararı SO2 zararına benzer. Yapraklarda renk açılması, bronzlaşma görülür. Ayrıca gelişmeyi de olumsuz yönde etkiler. Flor ve floritler, maden ve petrol işleyen fabrikalardan kaynaklanır. Mısır, şeftali, lale, fasulye gibi hassas bitkilerde 0.1 ppm 'de toksik etki yapabilir. Dikotiledonlarda yaprak kenarlarından, monokotiledonlarda yaprak uçlarından itibaren kahverengileşme olur. Rafineri ve cam fabrikaları çevresinde bazen Cl2 ve HCI zararı görülebilir. Klor 0.1 ppm 'de toksiktir. Yine yaprak kenarlarında yanıklıkla kendini gösterir. Kapalı yerlerde, soğutma depolarında amonyak ve etilen gibi gazlar da zararlı olabilirler. Meyvelerde değişik lekeler meydana gelir. Doğada gazların tek tek etkilerinden çok, kombine etkilerine rastlanır. Ozon, SO2 ve NO2 kombinasyonları en çok zarar oluşturan kirleticilerdir. SO2 ve NO2 , rüzgarla uzun mesafelere taşınabilirler ve sülfirik ve nitrit asitlere dönüşerek asit yağmurları şeklinde de etkili olurlar. Asit yağmurları doğrudan yapraklar üzerinde lezyonlar meydana getirerek zararlı oldukları gibi, toprağın kimyasal ve biyolojik yapısını değiştirerek dolaylı olarak da bitki sağlığını tehdit ederler. Gaz kirleticiler ve asit yağmurlarından başka partikül halindeki kirleticiler de bitkilerde önemli zararlara neden olmaktadır. Bunlardan en önemlileri çimento fabrikalarından çıkan çimento fırın tozları, kireç ocaklarından çıkan kireç tozları, kurşun ve bor partikülleri, mozaik fabrikaları tozları ve yol tozlarıdır. Bunlar bitki yapraklarının üzerini kaplayarak fotosenteze engel olur, bunun sonucunda bitki verimi düşer. Ayrıca pH 'yi etkileyerek normal hücre yapısının bozulmasına neden olur, bitki besin maddelerinin alımını engeller. Ülkemizde de sanayinin yoğun olduğu bölgelerde, çevreye zararlı gazların yayıldığı fabrikaların çevresinde bulunan tarım alanlarında önemli zararlar meydana gelmektedir. Örneğin Murgul ve Samsun 'daki bakır işletmeleri çevrede bulunan tarım alanlarında neden oldukları zararlar için üreticilere her yıl milyonlarca lira tazminat ödemektedirler. Hatalı tarımsal uygulamalar Pestisitlerin hatalı kullanımlarından dolayı bitkilerde çeşitli zararlar meydana gelmektedir, ilaçların tavsiye edilen normal kullanım dozlarının üzerinde kullanılması, uygulama zamanının iyi ayarlanmaması nedeni ile yanlış dönemde uygulanması, topraktaki kalıcılığının dikkate alınmaması, uygulama sırasında rüzgarla istenmeyen yerlere taşınması ve çevre koşullarının ilaçlamaya uygun olmadığı durumlarda, pestisitler kültür bitkilerine zarar verebilirler. Seçici özellikleri nedeniyle pestisitler içinde en çok herbisitlerin fitotoksisitelerine rastlanır. 2,4 D ester formülasyonlu herbisitler buharlaşma özelliklerinden dolayı rüzgarla taşınarak, uygulama alanının dışındaki geniş yapraklı kültür bitkilerini etkileyebilirler. Bu durumda yapraklarda şekil bozukluğu meydana gelir. Yaprak damarları birbirine paralel, yaprak kenarları ise parçalı bir görünüm alır. Diğer bazı herbisitler de yanlış kullanıldıklarında fotosentezi, lipit sentezini, hücre bölünmesini önleyebilirler. Bazı bitkilerde bir fungisit veya insektisite hassasiyet görülür, özellikle süs bitkilerinde ilaç kullanımına dikkat edilmelidir. Kabakgillerin bakirli, şeftalinin çinkolu ilaçlara hassas olduğu bilinmektedir. Ayrıca kükürtlü veya yazlık beyaz yağlı preparatlar 30 °C' nin üzerindeki sıcaklıklarda bitkilere toksik etki yaparlar. Derin dikim, derin veya sık ekim, aşın yada hatalı toprak işleme, gübreleme, sulama, budama işlemleri ve uygun olmayan koşullarda depolama gibi kültürel işlemler de bitkilerde birtakım zararlara yol açarlar. Derin dikim, ağaç köklerinin yeterince hava alamamasına ve bitkilerin kök çürüklüklerine daha hassas hale gelmesine neden olur. Kök sistemi görevini yapamaz. Bunun sonucunda ağaçların gövdelerinde zamklanma görülebilir. Ekimde derinlik önemlidir. Her tohumun istediği bir ekim derinliği vardır. Fazla yüzmek yada derin ekilen tohum normal çimlenemez veya toprak yüzeyine çıkamaz, yada gelişen bitki zayıf olur. Aynı şekilde sık ekimde bitkilerin zayıf gelişmesine neden olur. Sık ekim sonucu bitkilerin havalanması önlenecek ve fazla nem patojenlerin enfeksiyonuna uygun bir ortam oluşturacaktır. Aşırı toprak işleme topraktan fazla su kaybına neden olur. Sıra arası çapalamanın dikkatsiz yapılması bitki köklerinin yaralanmasına yada kopmasına neden olur. Aşırı veya düzensiz sulama bitkilerin sağlıksız gelişmesine yol açar. Hıyar gibi bazı bitkilerde acılaşma olur. Gübrelemenin az yada fazla olması da besin maddesi noksanlığı veya toksisitesi belirtilerini ortaya çıkarır. Aşın ve yanlış budama ağaçlarda zararlanmalara bunun sonucunda da verim düşüklüğüne neden olur. Budama yaralarının kapatılmaması sonucu buralardan giren patojenler bitkileri hastalandırır. Uygun olmayan koşullarda depolama bitkisel ürünlerde fizyolojik ve patojenlerin neden olduğu bozulmalarla sonuçlanır, ürünlerin kalitesi ve pazar değeri azalır. Bu bölümde ele alınan ve bunların dışında kalan tüm tarımsal işlemlerden her birinin uygun şekilde ve zamanında yapılmaması halinde bitkiler zayıf gelişir ve sekonder etmenlerin hücumuna duyarlı hale gelirler. 2.2. Canlı (Paraziter) Hastalık Etmenleri Funguslar, bakteriler ve virüsler bitkilerde hastalık meydana getiren canlı etmenlerdir. Parazit bitkiler ve yabancı otların da bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkiledikleri için paraziter hastalık etmenleri içinde ele alınırlar. Bu grup içinde çok sayıda etmen olduğu için bunlarla ilgili çalışmaları kolaylaştırmak ve araştırıcılar arasında birlik sağlamak açısından, bunlar belli bir düzene göre isimlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Sınıflandırma birbirine benzeyen canlıları aynı kategoriler içinde ele almaktır. Canlıların sınıflandırılmasında belirli bazı kategoriler kullanılır: * Alem (Regnum veya Kingdom) * Bölüm (Şube) (Phylum, Division) * Sınıf (Classis) * Takım (Ordo) * Familya (Family.Familia) * Cins (Genus) * Tür (Species) Bu kategoriler arasında, gerektiğinde ara kategoriler de kullanılmaktadır. Bunlar; altbölüm, altsınıf, alttakım, altfamilya, altcins ve alttür olarak isimlendirilirler. Bu sınıflandırma kategorilerine verilen isimler Latince'den yada Yunanca'dan alındığı için isimlendirmelerde yine bu dillerden gelen bazı ekler kullanılır. * Alem - ae * Bölüm - mycota * Altbölüm - mycotina * Sınıf - mycetes * Altsınıf - mycetidae * Takım - ales * Familya - aceae Tür isimleri cins ve türün adı olmak üzere iki isimli (binomial) olarak kullanılır ve bunlar italik harflerle veya altı çizilerek yazılır. Alttür isimleri ise üçlü (trinomial) olarak yazılır, isimlerden sonra bu türün ilk tanımını yapan araştırıcının adı veya kısaltması yazılır. Eğer sonradan başka bir araştırıcı aynı türü başka şekilde isimlendirirse ilk tanımlayanın adı parantez içinde, son isimlendirenin adı ise en sonra yazılır (Örneğin: Bipolaris oryzae (Breda de Haan) Shoemaker). Bitkilerde hastalığa neden olan funguslar, bakteriler ve virüsler, canlılar aleminin iki ana grubu olan bitkiler ve hayvanlara hem benzer, hem de farklı özellikleri nedeniyle her iki gruba da dahil edilememiş, Protista adı altında ayrı bir alem olarak ele alınmışlardır. Protistler hücre yapıları birbirinden farklı iki alt gruba ayrılırlar: Prokaryonlar (ilkel protistler) ve Ökaryonlar (yüksek protistler). Prokaryonlar tek hücreli canlılardır. Stoplazmalan ya sadece hücre zarı ile, yada hücre zarı ve hücre duvarı ile çevrilidir ve küçük (70 S*) ribozomlar içerir. Genetik materyal yani DNA, bir zarla çevrili değildir, stoplazma içinde tek bir iplikçik halinde, serbest olarak bulunur. Ökaryonlar gelişmiş mikroorganizmaları içine alan gruptur. Hücrede, etrafı zarla çevrili gerçek bir çekirdek bulunur. DNA prokaryonlarda olduğu gibi tek bir kromozomdan ibaret değil, kromozom dizeleri halindedir. Stoplazma zarı, endoplazmik reticulum ile çekirdek zarına kadar uzanmaktadır ve stoplazma büyük (80 S) ribozomlar içerir. Bakteriler prokaryonlar arasında, funguslar Ökaryonlar arasında yer alırlar. Virüsler ise her iki gruba da dahil edilemeyen farklı yapıda canlılardır. Prokaryonlar ve Ökaryonlar gibi hücresel bir yapıları yoktur ve çoğalmaları için canlı bir hücreye gerek duyarlar. Bitki Patojeni Funguslar Funguslar klorofil içermeyen ve genellikle sporlarıyla çoğalan mikroorganizmalardır. Eskiden benzer bir takım özellikleri nedeniyle bitkiler aleminde ele alınarak, kök, gövde ve yaprak gibi organları olmayan bitkiler olarak tanımlanırlarken, günümüzde Protista üst alemi içinde, Mycetae (Fungi) adı verilen kendi alemleri içinde ele alınmakta ve kendilerine has özellikleri olan ayrı bir grup organizma olarak düşünülmektedirler. Yaklaşık 100.000 fungus türü tanımlanmıştır ve her yıl buna yeni türler eklenmektedir. Şapkalı mantarlar, kav mantarları, küfler ve mildiyö fungusları hemen herkes tarafından bilinmektedir. Fungusların bir çoğu insanlar için yararlıdır. Gıda olarak tüketilebilir veya gıda ve ilaç endüstrisinde kullanılabilirler. Yemeklik kültür mantarları taze olarak yada konserve veya çorba halinde hemen tüm marketlerde bulunabilmektedir. Ekmek, bira, şarap, soya sosu gibi gıda ve içeceklerin yapımında özel funguslar kullanılmaktadır. Birçok hayatı kurtaran penisilin adlı antibiyotik ise 1929 yılında Fleming adlı araştırıcının laboratuarında, kültürde çoğalan bir fungustan elde edilmiştir. Ayrıca funguslar bakterilerle birlikte çürüme olayının başlıca etkenleri olarak, organik maddenin parçalanması yoluyla bitkilerin beslenmesinde önemli ve mutlak bir rol alırlar. Tüm funguslar karışık yapıdaki organik besinleri daha basit bileşiklere ayırma ve bu bileşikleri enerji kaynağı olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Çürümekte olan organik madde üzerinde yaşayabilen funguslar saprofit olarak isimlendirilirler. Funguslar; kitaplar, giyecekler, meyveler, deri, et, kağıt, depolanmış tohum ve diğer bitkisel materyal ve odun gibi çok değişik maddeleri parçalayabilirler. Bazı funguslar bitki kökleriyle simbiyotik (her iki organizmaya da fayda sağlayan bir ortak yaşam) bir birlik oluştururlar. Bu yapıya "mikoriza" (mycorrhiza) denir. Funguslar bitki köklerinin üzerinde (ektomikoriza) veya içinde (endomikoriza) yaşarlar. Fungus bitki köklerinden besin maddeleri ihtiyacını karşılarken, fosfor gibi belirli bazı besin elementlerini de bitki köklerinin alabileceği forma çevirir. Bazı mikoriza fungusları, zararlı patojenik fungusların bitki köklerini enfekte etmesine karşı bitkiyi koruyabilir. Zararlı funguslar insan , hayvan ve özellikle de bitkilerde hastalıklara neden olurlar. 8000 kadar fungus türünün bitkilerde hastalıklara neden olduğu ve her bitkinin bazı funguslar tarafından hastalandırıldığı bilinmektedir. Bazı bitki patojeni funguslar çok sayıda bitki türüne zarar verebilir, bazıları ise yalnızca bir tek konukçuya sahiptir. Bazı funguslar da yalnızca canlı bir konukçu üzerinde çoğalıp yaşayabilir, bunlara "obligat (mecburi) parazitler" denir. "Fakültatif parazitler" ise ölü organik madde ile beslenerek de yaşamlarını sürdürebilirler. Bitki paraziti bazı funguslar tarafından gıdalar üzerinde üretilen ve "mikotoksin" denilen bazı maddeler hayvanlara ve insanlara zararlıdır. Buğday, arpa, mısır gibi bazı gıdalar depolandığında, uygun sıcaklık ve nem mevcutsa bunlar üzerinde bazı funguslar gelişir. Mısır daneleri üzerinde Aspergillus flavus fungusunun gelişmesi sonucu aflatoksin üretimi gerçekleşir. Aflatoksin seviyesi yüksek olduğunda bu danelerden yapılan gıdayı tüketen hayvan veya insanlar zarar görür. Hububat tohumları üzerinde gelişen bazı Fusarium türleri de tehlikeli toksik maddeler üretirler. Claviceps purpurea fungusunun neden olduğu "çavdar mahmuzu" hastalığında ise daneler fungusun canlılığını sürdürmesini sağlayan yapılar olan sklerotlarla bulaşır ki bunlar da oldukça zehirli maddeler içerirler. Fungusların neden olduğu bitki hastalıkları her yıl ürün kaybına neden olmakta ve bu hastalıkları önlemek için kullanılan fungisitler için de milyarlarca lira harcanmaktadır. Morfolojik özellikleri Bir fungusun vücudu veya vegetatif dönemdeki yapısı "hif adı verilen (hyphae, çoğulu: hypha) dallanmış ipliksi yapılardan ibarettir. Hifler bir araya gelerek "misel" (mycelium, çoğulu: mycelia) meydana getirirler. Gelişmiş funguslarda hifler, "septum" (çoğulu: septae) denilen bölmelerle, içleri protoplazma dolu hücrelere bölünmüştür. Protoplazma yarı geçirgen stoplazmik zarla çevrili ve bir veya daha fazla çekirdek içermektedir. İlkel fungusların hifleri bölmesizdir, bunlar protoplazma içeren uzun tüpler şeklindedir ve mikroskop altında sıvı protoplazmanın hif içinde ileri geri akışı görülebilmektedir. Bir hif genellikle bir sporun çimlenmesi ile oluşur. En basit sporlar, bir çekirdek ve stoplazma içeren, mikroskobik boyutlarda tek hücreli yapılardır. İlkel fungusların sporları kamçıları ile yüzerek hareket etme kabiliyetindedir. Bir spor hücre duvarındaki ince bir yerden tüp yada iplik şeklinde bir çim borusu çıkararak çimlenir. Çim borusu gelişerek bir hife dönüşür ve hif de dallanarak miseli oluşturur. Gelişme büyük ölçüde hiflerin ucunda olur ve sıvı maddelerin doğrudan doğruya hücre duvarından emilmesi ile gerçekleşir. Miselyum genellikle fungusun geliştiği ortam içinde gizlidir. Gelişmekte olan hif uçları, en sert odun dokusu da dahil olmak üzere birçok bitki dokusunun hücre duvarından doğrudan bitki hücreleri içerisine girebilme yeteneğindedir. Bu giriş enzim" denilen ve gelişmeleri sırasında çıkardıkları organik maddeler yolu ile olur. Enzimler hücre duvarlarını ve diğer hücre kısımlarını oluşturan yapılan çözebilir veya parçalayabilirler. Fungusların konukçu dokuları içine girişi mekanik basınç yoluyla da olabilir. Bu amaçla hifler özel işleve sahip bazı yapılara dönüştürülürler. Hiflerin konukçu dokuları içine girebilmek için oluşturduğu ucu çivi şeklinde sivrilmiş yapılara "apressoryum" (appressorium, çoğulu: appressoria) denir. Appressorium konukçu epidermisi üzerine oluşturduğu basınçla epidermisi delerek doku içine girer. Fungus hiflerinin oluşturduğu özel yapılardan bir diğeri "haustoryum"dur (haustorium, çoğulu: haustoria). Tüp veya parmak şeklinde olan bu yapı, fungusun konukçu hücreleri içinden besin maddelerini alabilmesi için meydana getirilmektedir. Misel, konukçu bitkinin veya çürüyen organik maddenin üzerinde yada içinde oluşabilir ve fungusun teşhisine yarayan değişik yapı ve organları oluşturabilir. Fungus miselleri yoğun bir şekilde gelişerek fungal dokuları "plektenkima" (plectenchyma) meydana getirirler. Misellerin düzensiz ve sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara "psödoparankima" (pseudoparanchyma) denir. Bu tip dokulara örnek olarak, bazı funguslarda oluşturulan ve "sklerot" (sclerotium, çoğulu: sclerotia) adı verilen dormant yada dinlenici yapılar verilebilir. Bunların boyutları birkaç hücreden (mikrosklerotlar) binlerce hücreye kadar değişebilir. Bazıları 4 kg ağırlığa kadar ulaşabilirken çoğu küçüktür. Renk (şeffaf, açık sarı, kahverengi, siyah) ve şekil (düzensiz şekilli, küresel, uzunumsu) bakımdan da değişiktirler. Funguslar, soğuk, kurak, sıcak veya konukçu yokluğu gibi olumsuz koşullarda sklerot halinde canlılıklarını koruyabilirler. Uygun koşulların yeniden ortaya çıkmasıyla sklerot konukçuyu enfekte edecek olan hifi oluşturur, yeni bir miselyum meydana getirir, yada başka bir üretken yapıya dönüşür. Fungus misellerinin biri birine paralel olarak sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları ip veya halat şeklindeki yapılara "rizomorf" (rhizomorph) denir. Rizomorf fungusun hem uygun olmayan koşulları geçirmesini, hem de bir konukçudan diğerine ulaşmasını sağlar. Misellerin düzenli ve gevşek bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara ise "prosenkima" (prosenchyma) denir, içinde değişik çoğalma yapılarının oluştuğu "stroma" bu tip fungal dokulardandır. Fungus miselleri konukçu bitki dokuları üzerinde veya içinde gelişebilirler. Konukçu yüzeyinde gelişen funguslara "ektoparazit funguslar" denir Ektoparazit funguslar haustoryumları ile bitki hücrelerinden besinlerini alırlar. Bitki dokuları içinde gelişen funguslara ise "endoparazit funguslar" denir. Bunlarda misel gelişimi bitki hücreleri arasında (intercelluler) veya hücre içine girmek suretiyle olur (intracelluler). Üremeleri Funguslarda üreme, eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki tipte gerçekleşir. Eşeysiz veya aseksüel üreme, somatik yapının belirli bir dönemde kendi benzerlerini oluşturmasına denir. Eşeysiz üreme değişik fungus gruplarında dört farklı şekilde olabilmekte ve bunun sonucunda değişik tipte sporlar oluşmaktadır. Eşeysiz üreme tiplerinden biri olan "fragmentasyon"da, hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücreler hifden kopup ayrılmakta ve yeni bireyleri oluşturmaktadır. Hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücrelerin çeperleri kalınlaşıp, yuvarlaklaşarak hif den ayrılmasıyla oluşan sporlara "klamidospor" (chlamidospor) denir. Bunlar genellikle fungusların olumsuz koşulları geçirmek için oluşturdukları sporlardır. Belirli bir olgunluğa ulaşan hiçlerin uç kısımlarındaki hücrelerin tespih tanesi gibi koparak hinden ayrılmasıyla oluşan sporlara ise "arthrospor" denir. Bu iki spor tipi hif hücrelerinden yani, thallusdan oluştukları için bunlara "thallospor" da denilmektedir. Somatik yapısı tek hücreden oluşan funguslar, hücrelerinin uzayarak ortadan bölünmesiyle eşeysiz çoğalmayı gerçekleştirirler. Buna "bölünerek çoğalma" denir. Bazı funguslarda, protoplazma ve çekirdeğin hücrenin uç kısmında oluşan tomurcuk içine geçerek, tomurcuğun ana hücreden koparak ayrılmasıyla oluşan üreme şekli görülmektedir. Bu tip eşeysiz üremeye "tomurcuklanma" denir. Bazı funguslar ise doğrudan doğruya farklılaşmış miseller üzerinde yada misellerin oluşturduğu özel çoğalma yapıları üzerinde veya içinde, Spor oluşturmak suretiyle çoğalırlar. Funguslarda eşeysiz dönemde iki tip spor oluşumu görülmektedir. Dallanmış hiflerin ucunda bulunan ve içinde çok sayıda spor taşıyan kese şeklindeki çoğalma organlarına "sporangium" (çoğulu: sporangia), spor keseleri içinde oluşan sporlara ise "sporangiospor" denir. Nemli koşullarda yaşayıp gelişen funguslar bir veya birkaç kamçıya (flagellum, çoğulu: flagella) sahip hareketli sporlar üretirler, bunlara "zoospor" denir . Bununla birlikte fungusların çoğu rüzgar, yağmur sulan yada toprakla taşınan hareketsiz sporlar üretirler. Sporangium içinde oluşan hareketsiz sporlara "aplanospor" denir. Funguslarda eşeysiz dönemde oluşan ikinci tip sporlar ise "konidi"lerdir (conidium, çoğulu: conidia). Bunlar konidiofor (conidiophore) adı verilen farklılaşmış hiflerin ucunda oluşurlar, tek veya çok hücrelidirler. Konidiler bazen doğrudan doğruya hiflerin ucunda oluşur, bazen de daha kompleks yapılar içinde kitle halinde meydana gelirler. Stromatik doku içinde gömülü halde oluşan, kese şeklindeki konidi taşıyan organlara "piknit" (pycnidium , çoğulu: pycnidia) denir. Bazı fungus gruplarında konidiler "aservulus" (acervulus, çoğulu: acervuli) denilen yatak şeklindeki organlar içinde, bazılarında ise "sporodokyum" (sporodochium, çoğulu: sporodochia) adı verilen yastık şeklinde kabarık yapılar üzerinde oluşur. Bazen de konidioforlar çiçek demeti gibi yan yana gelerek uçlarında konidiler toplu halde oluşur, bu yapıya da "sinnema" (synnema) denir. Funguslarda seksüel (eşeyli) üreme üç aşamada; plasmogami, karyogami ve mayoz bölünme şeklinde gerçekleşmektedir. Plasmogami, farklı karakterde iki eşey hücresinin (gamet) veya eşey organının (gametangium, çoğulu: gametangia) plasmalarının birleşmesi olayıdır. Plasmogamide rol alan gametler birbirinin benzeri olabildiği gibi, birbirinden farklı büyüklük ve yapıda olabilirler. Karyogami ise iki gametin çekirdeklerinin birleşmesi olayıdır. Bundan sonra mayoz bölünme ile diploid çekirdek bölünerek haploid hücreler oluşturulur. Funguslar eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapı ve organlara göre sınıflandırılırlar. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Fungusların bitki dokularına girebilmeleri için yaralar yada doğal açıklıklar olması gerekmez. Fungus hifleri mekanik veya kimyasal yollarla sağlıklı bitki dokularına girebilme yeteneğindedirler. Fungus (liflerinin bitki dokusuna mekanik olarak girişi enfeksiyon çivisi yada apressoryum denilen sivri hif uçlarının basınçla bitki dokusunu delmesiyle gerçekleşir. Kimyasal giriş ise fungus emzimlerinin bitki hücre duvarlarını eritmesiyle olur. Bitki içine giren fungus hifleri hücreler arasında, hücreler içinde yada iletim dokularında yayılarak bitkiyi istila ederler. Fungusların bitkiden bitkiye taşınmaları aktif yada pasif taşınma şeklinde olur. Aktif taşınma, hareketli fungus sporlarının toprak suyunda yüzerek sağlıklı bitki köklerine ulaşmasıdır. Pasif taşınmada ise rüzgar, yağmur ve sulama suları, böcekler ve diğer hayvanlar, insanlar rol oynarlar. Aktif taşınma yalnızca hareketli zoosporları olan Myxomycetes, Chytridiomycetes ve Oomycetes sınırlarındaki funguslarda görülür. Bunların dışında kalan ve fungusların çoğunluğunu oluşturan gruplarda ise pasif taşınma söz konusudur. Fungusların ertesi yıla geçişleri toprakta yada bitki artıklarında kalan dayanıklı miseller, sklerotler, dinlenici sporlar veya eşeyli üreme sonucu oluşan dayanıklı yapılarla olur. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Funguslar bitkilerde çok değişik tipte belirtiler meydana getirirler. Bitki hücrelerini yada dokularını öldürerek neden oldukları nekrotik simptomlar; yaprak lekeleri, yanıklıklar, gövde veya dal kanserleri, geriye doğru ölüm, kök çürüklüğü, çökerten, gövde veya sap çürüklükleri, etli dokularda kuru veya yumuşak çürüklükler, antraknoz ve uyuz belirtileridir. Bundan başka lobut köklülük, gal veya siğil oluşumu, yaprak kıvırcıklığı gibi hiperplastik ve cücelik gibi hipoplastik belirtiler de oluştururlar. Funguslarla mücadele Mücadelede esasen kültürel tedbirler önem taşır. Sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi, ara konukçu ve vektörlerin ortadan kaldırılması, rotasyon ve dayanıklı bitki çeşitlerinin yetiştirilmesi gibi önlemler her hastalığın önlenmesinde etkili olabilecek uygulamalardır, Ama yinede bazı fungal hastalıklarla mücadelede kimyasal preparatların kullanılması gerekebilir. Toprak kökenli etmenler için toprak fümigasyonu, tohumla taşınan etmenler için sistemik fungusitlerle ilaçlaması, bitkinin toprak üstü kısımlarında zararlı etmenler için de yeşil aksam ilaçlaması önerilir. Funguslarda sınıflandırma ve bitkilerdeki önemli fungal hastalıklar Funguslar, eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapılar dikkate alınarak sınıflandırılırlar (Şekil 2.6). Mycota yani funguslar alemi iki bölüme ayrılır: Myxomycota ve Eumycota. * Bölüm 1. Myxomycota: Bunlara akışkan veya sümüksü funguslar denir. Bu grup funguslarda gerçek bir misel yapısı yoktur. Bunun yerine çıplak, amipsi, çok çekirdekli "plasmodium" denilen yapıya sahiptirler Bu bölümde bitki patojeni funguslar iki sınıfta toplanmıştır. * Sınıf 1. Myxomycetes: Miselleri yoktur. Yapılan plasmodiumdan ibarettir. Çoğalmaları hareketli zoosporlarla olur. * Takım 1. Physarales: İki kamçılı zoosporları vardır. Fuligo, Mucilago ve Physarum cinslerine bağlı funguslar otsu bitkilerde akışkan çürüklüğe neden olurlar. * Sınıf 2. Plasmodiophoromycetes * Takım 1. Plasmodiophorales: Plasmodiumlarim konukçu bitki kök ve gövde hücrelerinde oluştururlar, iki kamçılı zoosporları vardır. Plasmodiophora brassicae: Haçligillerde kök uru hastalığına neden olur. Polymyxa graminis. Hububatta kök çürüklüğü yapar. Polymyxa betae: Şeker pancarlarında kök çürüklüğüne neden olur. Spongospora subterranea: Patateslerde tozlu uyuz hastalığı etmenidir. Bölüm 2. Eumycota: Gerçek funguslar denir. Thallus, dallanmış ipliksi miselyumdan ibarettir. Beş altbölümde incelenir. Altbölüm 1. Mastigomygotina: Eşeysiz çoğalma zoosporlarla olur. Miselyum bölmesizdir. Sınıf 1. Chytridiomycetes: Zoosporlar tek kamçılıdır. Eşeyli üremede meydana gelen gametler morfolojik olarak birbirinin aynıdır. Takım 1. Chytridiales: Hücre duvarı vardır; fakat, gerçek bir miselyumu yoktur. "Rhizomycelium" denilen kök şeklinde uzantıları vardır. Olpidium brassicae : Lahanalarda kök çürüklüğü yapar. Physoderma maydis : Mısırlarda kahverengi leke hastalığı etmenidir. Synchytrium endobioticum : Patateslerde siğil hastalığına neden olur. Patates x virüsünün de vektörüdür. Urophlyctis alfalfae : Yoncalarda siğil hastalığı etmenidir. Sınıf 2. Oomycetes: Zoosporlar sporangium içinde oluşur. Zoosporlar çift kamçılıdır. Eşeyli üremeden sonra oluşan dinlenme sporları (oosporlar) morfolojik olarak birbirinden farklı gametlerin (dişi gamet: oogonium, erkek gamet: antheridium) birleşmesiyle oluşur. Takım 1. Saprolegniales : Zoosporlar uzun, silindirik sporangiumlar içinde oluşur. Aphanomyces spp. . Birçok bitkide kök çürüklüğüne neden olurlar. Takım 2. Peronosporales : Bu takımda önemli bitki patojenleri bulunmaktadır. Familya 1. Pythiaceae : Bu grupta, yaşamlarının bir kısmını toprakta geçiren fakültatif parazitler yer almaktadır. İki önemli cins vardır; bunlar Pythium ve Phytophthora cinsleridir. Pythium spp.: Bu cinse ait funguslarda zoosporlar vesicle içinde oluşur. Dünyanın her yerinde yaygın olarak bulunan bitki patojenleridir. Kültür bitkilerinde tohum, kök, gövde veya meyve çürüklüğüne neden olan 100 'den fazla türü vardır. Dünyada ve ülkemizde en yaygın türlerden biri P. ultimum 'dur. Pythium türlerinin bitkilerin fide döneminde neden oldukları tohum ve kök çürüklüğüne, çıkış öncesi veya sonrası "çökerten hastalığı" adı da verilmektedir. Sebze ve tütün fidelikleri hastalığın en çok dikkat çektiği yerlerdir. Fidelerde solgunluk ve sararma ortaya çıkar, bir süre sonra bu bitkiler kök boğazından devrilerek toprağa düşer ve ölürler. Sararmış bitkiler topraktan çekildiklerinde kolayca çıkarlar. Bunların kök boğazlarının inceldiği ve kahverengileştiği, ince köklerin tamamen tahrip olduğu görülür. Bunun sonucunda fidelikte yer yer boşluklar meydana gelir. Tohum ve fide ölümleri sonucu ekonomik kayıp ortaya çıkar. Hastalık ağır, fazla su tutan topraklarda, nemli ve serin koşullarda daha sık görülmektedir. Mücadelesi: Küçük alanlarda (fidelik ve seralarda) toprak dezenfeksiyonu önerilebilir. Ayrıca rekabetçi mikroorganizma yoğunluğunun artırılması etkili olabilir. Phytophthora türleri ise tek ve çok yıllık bitkilerde mildiyö, kök ve gövde çürüklüğü veya kök boğazı yanıklığı gibi değişik hastalıklara neden olabilirler. Çoğu obligat parazittir. Zoosporları doğrudan doğruya sporangium   Streptomyces scabies : Patates uyuzu Patateslerde yaygın bir hastalıktır. Özellikle nötr veya hafif alkali ve kumlu topraklarda görülür. Patatesten başka pancar, şekerpancarı gibi bazı bitkilerde de hastalık görülebilmektedir. Ürün miktarını ekonomik önemde azaltmamakla birlikte, kaliteyi düşürmektedir. Hastalığın en tipik belirtileri yumrular üzerinde küçük, kahverengimsi, hafif tümsek şeklinde, mantarsi lekelerdir. Bunlar zamanla genişleyip birleşerek yumru yüzeyinin büyük bir kısmını kaplayabilirler. Lekeler birkaç mm derinliğe ilerleyerek yumruyu etkiler. Etmen miselimsi iplikçikler veya sporlar halinde toprakta saprofit olarak yaşamını sürdürebilir. Vegetatif yapısı yassı dallanmış iplikçiklerden ibarettir. Sporlar ise silindirik yapıdadır ve spiral şeklinde, bölmeli bir hif üzerinde üretilirler. Sporların çimlenmesi ile vegetatif misel oluşur. Etmen toprak suyu veya bulaşık yumrularla taşınır. Doğal açıklıklardan veya yaralardan yumruyu enfekte eder, hücreler arasında veya içinde gelişir, hücrelerin ölmesiyle onlar üzerinde saprofit olarak yaşamaya devam eder. Aynı zamanda sentezlediği bazı kimyasal maddeler çevredeki hücreleri hızla bölünmeye ve birkaç kat hücreden meydana gelen bir mantar tabakası oluşturmaya teşvik eder. Mücadelesi: Sertifikalı, hastalıksız yumru kullanımı etkili bir önlem olarak tavsiye edilir. Dayanıklı çeşit yetiştirmek veya toprak pH 'sini kükürt uygulaması ile 5.3 civarında tutmak da yararlı olur. Kimyasal mücadelede PCNB ile toprak veya tohumluk ilaçlaması uygulanabilir. Kısım 5. Mollicutes : Hücre duvarı bulunmayan prokaryotlar Familya 1. Mycoplasmataceae ( Bitki patojeni MLO'lar) Asteryellovvs : yıldız çiçeklerinde sarılık hastalığı Tomato big bud : domates ve patateste iri yumru hastalığı Familya 2. Spiroplasmataceae Spiroplasma citri: Turunçgillerde palamutlaşma (Stubbom) Portakal, greyfurt gibi turunçgillerin üretimini tehdit eden bir hastalıktır. Yavaş geliştiği için başlangıçta teşhisi zordur. Hastalıklı bitkilerde verim düşer, çok küçük, pazar değeri olmayan meyveler oluşur. Ağaçların yaprak, meyve ve dallarında belirtiler ortaya çıkar. Bulaşık ağaçlarda dal ve sürgünlerin yukarı doğru gelişmesi ve boğum aralarının kısalmasıyla çalımsı bir görünüm dikkati çeker. Bazı sürgünlerde geriye doğru ölüm olur. Kabuk kalınlaşır ve bazen toplu iğne başı büyüklüğünde delikler oluşabilir. Ağaçlar cüceleşir ve tepe kısımları düzleşir. Yapraklar küçük, klorotik veya benekli ve bozuk şekilli olur. Bulaşık ağaçlar çiçek açar fakat az sayıda meyve oluşturur. Meyveler küçük ve bozuk şekillidir, meyve kabuğu, sapa bağlantı kısmından meyvelerin ortasına kadar normalden kalın, buradan meyvenin dip kısmına kadar ise incedir. Hastalıklı meyveler dökülür ve birçoğu mumyalaşır, acı veya ekşi lezzette ve kötü kokulu meyvelerdir, bozuk şekilli ve renkli, iyi gelişmemiş tohumlara sahiptirler. Etmen, hastalıklı turunçgil ağaçlarının floem kalbur borularından tespit edilmiştir. Özel seçici ortamlarda yetiştirilebilmiştir. Aşı gözü ve kalemi ile veya cüce ağustos böcekleriyle taşınır. Mücadelede indeksleme yoluyla hastalıksız aşı kalemi veya gözü kullanılması ve hastalıklı bitkilerin ortadan kaldırılması etkili olur. Genç bitkilerin kökleri tetrasiklin çözeltileriyle muamele edildiğinde bitkilerin korunduğu yada bulaşık alanlarda belirtilerin hafiflediği belirlenmiştir. Bitki patojeni viruslar Hastalık etmeni olarak virüslerin keşfi bilimsel açıdan büyük bir adımdır. Günümüzde insan, hayvan, bitki, fungus ve bakteri gibi değişik canlılarda virüslerin hastalık oluşturabildiği bilinmektedir. Sadece bitkilerde 500'den fazla virüs hastalığı saptanmıştır. Bitki virüs hastalıklarıyla ilgili ilk bulgular 1880'li yıllarda yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Araştırıcılar bazı hastalıkların; hastalıklı bir bitkiden aşı kaleminin sağlıklı bir bitkiye aşılanmasıyla veya özsuyunun sağlıklı bitki dokuları üzerine sürülmesiyle bulaşabildiğin! tespit etmişlerdir. 1890'lı yıllarda tütünlerde mozaik hastalığına bulaşıcı bir canlı sıvının neden olduğu ileri sürülmüştür. Bundan çok sonra ancak 1935'de Stanley adlı bir araştırıcı mozaik hastalığı ile bulaşık tütün bitkilerinin yapraklarından küçük, beyaz kristaller halinde etmeni izole etmiş ve saflaştırmıştır. Hastalık etmeninin çoğalabilmek için canlı hücrelere ihtiyaç duyan bir protein olduğunu ortaya atan araştırıcı, bu buluşuyla 1946 yılında kimya dalında Nobel ödülünü kazanmıştır. Daha sonra yapılan araştırmalar virüslerin gerçekte protein ve nükleik asitten oluştuğunu, enfeksiyona nükleik asitin neden olduğunu, proteinin ise sadece onu koruma işlevini yüklendiğini ortaya koymuştur. 1945'de elektron mikroskobun keşfiyle, araştırıcılar virüs partiküllerini görebilmişler ve viruslar hakkındaki bilinmeyenler yavaş yavaş aydınlanmıştır. 1971'de ise protein kılıfı olmayan, sadece nükleik asitten ibaret olan hastalık etmenleri, yani "viroidler" tanımlanmıştır. Morfolojik özellikleri Viruslar, ışık mikroskobu ile görülemeyecek kadar küçük (enleri 200 nm'den küçük, boyları ise en fazla 2000 nm) ve konukçu organizmayı daha fazla virüs sentezlemeye teşvik eden bir dizi genetik koddan ibaret, obligat parazitler olarak tanımlanmaktadırlar. Hücresel yapıları yoktur. Tek veya çift sarmal RNA veya DNA partikülleri ile bunları saran koruyucu protein kılıftan oluşmuşlardır. Virüs partiküllerinin şekilleri değişik olabilir. Uzun sert çubuklar, kısa bakteri benzeri çubuklar, bükülebilir iplikçikler şeklinde olabildikleri gibi küre veya çok yüzlü (polihedral) de olabilirler (Şekil 2.10). Protein kılıf alt ünitelerden oluşmuştur. Değişik şekillere sahip virüs partiküllerinin protein ve nükleik asit içerikleri farklıdır. Çubuk veya ipliksi virüsler genelde daha az miktarda nükleik asit ve daha fazla miktarda protein içerirler. Küresel virüslerde ise aksine nükleik asit oranı daha yüksektir. Genel olarak bir virüs partikülünün % 5-40 kadarını nükleik asit, % 60-95'ini ise protein oluşturmaktadır. Bitki patojeni virüslerin büyük bir çoğunluğunda nükleik asit RNA'dir. Nükleik asiti DNA olan 25 kadar fitopatojen virüs saptanmıştır. Üremeleri (Replikasyonları) Virüslerde üreme, virüslerin konukçu hücrelerini kendi çoğalmaları için kullandıkları biyokimyasal bir olaydır. Bir virüs partikülü konukçu hücreye girdikten sonra önce nükleik asit protein kılıftan ayrılır. Konukçu hücresinde virüsün teşvikiyle RNA polimeraz ve RNA replikaz enzimleri salgılanır. Bu enzimler virüs RNA'sının benzerinin sentezlenmesini sağlarlar. Yeni oluşan virüs nükleik asitleri, üzerlerinde taşıdıkları genetik şifre yardımıyla, konukçu için gerekli proteinlerin sentezlenmesinde kullanılan bilgileri taşıyan ribozomları, virüs proteinlerini sentezlemeye teşvik ederler. Virüslerin konukçu metabolizmasındaki bu temel işleve karışmaları sonucu bitkilerde çeşitli hastalık belirtileri ortaya çıkmaktadır. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Virüsler konukçu bitki dokularına sadece yaralardan girebilirler. Söz konusu yaralar böcek emgileri yada dolu veya çeşitli tarım aletleri tarafından açılmış yaralar olabilir. Virüs bitki içine girdikten sonra hücreden hücreye geçerek hızlı bir şekilde çoğalır. Bazı virüsler ise doğrudan iletim demetlerine geçerek buradan bitkinin büyüme noktalarına (uç meristem) veya yumru, rizom gibi diğer kısımlarına ulaşırlar ve böylece sistemik enfeksiyonu gerçekleştirirler. Virüslerin bitki içindeki hareketleri virüse ve konukçuya bağlı olarak değişebilmektedir. Bazı sistemik enfeksiyonlarda virüsler bitkilerin bütün canlı hücrelerine yayılabilirler. Bazen de virüs bitki içinde virüssüz alanlar bırakarak ilerler. Bazı virüsler ise bitkinin bazı hücrelerini etkiler ve bu kısımda lokal olarak kalırlar. Virüsler hastalık oluşturdukları bitki dokularından dışarı çıkmazlar. Bu nedenle de bitkiden bitkiye taşınmalarında rüzgar veya su rol oynamaz. Virüs taşınmasında böcekler, akarlar, nematodlar, funguslar gibi bitki zararlıları etkili olmaktadır. Virüsleri konukçudan konukçuya taşıyan bu canlılara "vektör" denir. Böceklerden özellikle Homoptera takımının Aphididae, Cicadellidae ve Aleyrodidae familyalarına bağlı türler önemlidir. Akarlardan Tetranychidae ve Eriophyiidae familyalarına bağlı türler virüs taşınmasında rol oynamaktadırlar. Nematodlardan ise çoğu toprak kökenli Longidorus, Trichodorus, Paratrichodorus ve Xiphinema türleri önemli virüs vektörleridir. Funguslardan da yine toprak kökenli ve toprak suyunda yüzerek hareket eden zoosporlara sahip olan Olpidium, Spongospora, Polymyxa ve Pythium cinslerine bağlı türler virüsleri taşırlar. Bunlardan başka, parazit bir bitki olan küsküt de virüsleri bitkiden bitkiye bulaştırabilmektedir. Hastalıklı bitkilerden elde edilen tohum, yumru, rizom, soğan, aşı kalemi, aşı gözü gibi üretim materyalleri virüs taşınmasında önemli rol oynamaktadır.özellikle meyve ağaçları ve süs bitkilerinde bu şekilde taşınma önemlidir. Ayrıca bazı virüsler bulaşık bitki özsuyu ile mekanik olarak, yani hastalıklı bitki dokularının sağlıklı bitkiye teması ile de taşınabilmektedir. Bu taşınma şekli doğada çok yaygın olmamakla birlikte önemli bir bitki patojeni olan Tütün Mozaik Virüsü (TMV) bu şekilde taşınmaktadır. Mekanik taşınma virüslerin teşhisinde kullanılan indikatör bitkilere virüslerin bulaştırılmasında da önem taşımaktadır. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Virüslerin konukçularında meydana getirdiği en yaygın ve bazen de tek belirti bitki gelişimindeki azalma ve buna bağlı olarak bazı bitki organlarında yada bitkinin tümünde görülen cüceleşmedir. Virüsle bulaşık bitkilerde ortaya çıkan en belirgin simptomlar genelde bitkilerin yapraklarında görülmektedir. Bununla birlikte, bazı virüsler bitkilerin gövde.kök veya meyvelerinde tipik belirtiler oluşturabilirler. Virüslerin bitki içindeki yayılışlarına bağlı olarak lokal ve sistemik olmak üzere genel anlamda iki tip belirti görülmektedir. Lokal enfeksiyonlarda virüs sadece bitki dokusuna girdiği noktada küçük nekrotik lekeler oluşturur. Viral enfeksiyonların çoğunluğunu oluşturan sistemik enfeksiyonlarda ise virüs bitkinin tamamında etkili olarak sistemik belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Sistemik belirtilerden en yaygın olanlar; mozaik ve halkalı lekelerdir. Yaprak, çiçek veya meyvelerde sağlıklı doku rengi yanında açık yeşil, san ve beyazın değişik tonlarında alacalı bir görünümün ortaya çıkması "mozaik" belirtisi olarak anılır. Beneklenme, çizgi ve damarlarda renk açılması gibi belirtiler, mozaik simptomunun hastalığın şiddetine ve yayılma şekline bağlı olarak ortaya çıkan değişik tipleridir. "Halkalı leke" ise bitki dokularında virüs enfeksiyonu sonucu oluşan halka şeklinde klorotik veya nekrotik alanlara denir. Bunlardan başka; yaprak damarlarında çekilme, yapraklarda şekil bozukluğu, çalılaşma, gövde nekrozu, gal oluşumu, odun dokusunda diken benzeri çıkıntılar, meyvelerde çatlama, sertleşme, tohum oluşmaması gibi belirtiler de virüs simptomlan arasındadır. Virüs belirtileri virüs hastalıklarının teşhisinde yardımcı olan kriterlerdendir. Ancak belirtiler, virüsün tipine, konukçunun hassasiyetine, yaşına ve çevre koşullarına bağlı olarak değişebilmektedir. Bazen bir bitkide virüs enfeksiyonu olduğu halde belirtiler ortaya çıkmayabilmektedir. Bu şekilde konukçusunda enfeksiyon yaptığı halde belirti oluşturmayan virüslere "latent virüsler" denir. Bazen de virüs latent olmadığı halde çevre koşulları uygun olmadığından simptomlar maskelenebilmektedir. Virüslerle mücadele Virüs hastalıklarının mücadelesi zordur. Herhangi bir bitki virüsle bulaştıktan sonra virüsün bitki dokularından arındırılması mümkün olmadığı ve bu bitki çevredeki sağlıklı bitkilere virüsün yayılmasında rol oynayacağı için mücadelede amaç virüsün bulaşmasını ve yayılmasını önlemektir. Bu bakımdan kültürel önlemler viruslarla mücadelede en çok başvurulan yöntemlerdir. En başta virusla bulaşık olmayan üretim materyalinin kullanılması gerekir. Bu amaçla son yıllarda özellikle turunçgil ve süs bitkileri yetiştiriciliğinde meristem doku kültürü tekniği yaygın olarak kullanılmaktadır. Fidelik, sera gibi küçük alanlarda toprak dezenfeksiyonu, çevrede bulunan ve virusa konukçuluk yapabilecek olan yabancı otların ortadan kaldırılmasını sağlaması bakımından yararlı olur.Aynca vektörlerle taşınan viruslarm yayılmasını önlemek için vektörler de ortadan kaldırılmalı, bunlara karşı etkin bir mücadele yapılmalıdır. Bazı bitkiler virüs enfeksiyonlarına karşı genetik olarak dayanıklıdırlar. Bazı bitkilerde ise viruslarm hafif enfeksiyon oluşturan ırkları aşılanmak suretiyle şiddetli enfeksiyona neden olan ırklara karşı bağışıklık oluşabilmektedir.Sonradan kazanılmış bağışıklık, biyolojik mücadele içinde ele alınmaktadır. Viruslara karşı fiziksel mücadele yöntemi olarak sıcaklık uygulaması iyi sonuç verebilmektedir. Bu amaçla, virusla bulaşık üretim materyali 35-54° C'de, virusa ve bitkinin türüne bağlı olarak, birkaç dakikadan birkaç saate kadar değişen sürelerde tutulabilir. Aynı şekilde, gelişmekte olan bitkiler de sera koşullarında yüksek sıcaklığa maruz bırakılarak bitki bünyesinde bulunan virüs partiküllerinin inaktive olması sağlanır. Virüs belirtilerinin şiddetini azaltan veya viruslan ortadan kaldirabilen bazı kimyasal maddeler bulunmasına karşılık, pratikte kimyasal mücadelede kullanılabilecek etkili bir preparat yoktur. Süt bazı viruslan, örneğin TMV'nu, inaktive ettiği için bazı bitkilere sulandırılmış süt püskürtülerek enfeksiyonlar azaltabilmektedir. Viruslarda sınıflandırma ve önemli viral bitki hastalıkları Viruslar Protista üstalemi içinde Vira (Viruslar) aleminde yer almaktadırlar. Fakat viruslarm sınıflandırma ve isimlendirilmeleriyle ilgili olarak tam olarak yerleşmiş bir sistem yoktur. Bu nedenle hala konukçulan ve bunlar üzerinde meydana getirdikleri belirtiler dikkate alınarak isimlendirilmektedirler. Örneğin; tütün bitkilerinde mozaik hastalığına neden olan virüs "tütün mozaik virüsü" olarak adlandırılmıştır. Bu şekilde verilen isimler genelde birkaç kelimeden oluştuğu için, kolaylık sağlaması amacıyla, virüslerin İngilizce isimlerindeki kelimelerin ilk harfleri alınarak ortaya çıkarılan kısaltma yaygın olarak kullanılmaktadır. Buna göre; tütün mozaik virüsü TMV, patates Y virüsü PVY, tütün nekroz virüsü TNV olarak isimlendirilmektedir. Bu kısaltmalara "akronim" (acronym) adı verilir. Viruslar değişik özellikleri dikkate alınarak gruplara ayrılmıştır. Sınıflandırmada kullanılan özellikler arasında; nükleik asit tipi, protein özellikleri, virüs partikülünün yapısı, fiziksel ve kimyasal özellikleri, bitkiden bitkiye taşınmalar! sayılabilir. Uluslararası komite tarafından bitki patojeni viruslar 27 grupta toplanmışlardır: 1. Luteovirus : Arpa sarı cücelik virüsü (BYDV), 2. Mısır klorotik cücelik virüsü : (MCDV), 3. Sobemovirus : Fasulye güney mozaik virüsü (SBMV), 4. Tütün nekroz virüsü : (TNV), 5. Tombusvirus : Domates cüce çalılık virüsü (TBSV), 6. Tymovirus : Lale sarı mozaik virüsü (TYMV), 7. Comovirus : Yem bezelyesi mozaik virüsü (CpMV), 8. Dianthovirus : Karanfil halkalı leke virüsü (CRSV), 9. Nepovirus : Tütün halkalı leke virüsü (TobRV), 10. Bezelye enasyon mozaik virüsü : (PEMV), 11. Yonca mozaik virüsü : (AMV), 12. Bromovirus : Brom mozaik virüsü (BMV), 13. Cucumovirus : Hıyar mozaik virüsü (CMV), 14. Ilarvirus : Tütün çizgi virüsü (TSV), 15. Kadife tütün benek virüsü : (VTMV), 16. Tobravirus : Tütün ratil virüsü (TRV), 17. Tobamovirus : Tütün mozaik virüsü (TMV), 18. Hordeivirus : Arpa bant mozaik virüsü (BSMV), 19. Potexvirus : Patates X virüsü (PVX), 20. Carlavirus : Karanfil latent virüsü (CLV), 21. Potyvirus : Patates Y virüsü (PVY), 22. Closterovirus : Turunçgil tristeza virüsü (CTV), 23. Rhabdovirus : Şekerpancarı yaprak kivircikliği virüsü (BLCV), 24. Domates lekeli solgunluk virüsü (TSWV), 25. Reovirus : Çeltik cücelik virüsü (RDV), 26. Geminivirus : Şekerpancarı tepe kivircikliği virüsü (CTV) : Şekerpancarında ekonomik önemde zarara neden olan bir virüstür. Fasulye, domates, ıspanak , kavun gibi bitkiler de konukçulan arasındadır. Domateslerde sarılık hastalığına neden olmaktadır. Etmenin oluşturduğu ilk belirtiler genç yaprakların damarlarında renk açılması ve şişmedir. Daha sonra yapraklar içe doğru kıvrılır. Genç bitkiler enfekte olursa gelişemez, bir süre kivirciklaşmiş cüce bir bitki olarak yaşar ve sonunda ölür. Gelişmiş bitkilerde de cüceleşme belirgindir ve çok miktarda küçük yaprak oluştururlar. Yapraklar kıvrılır ve damarları şişer. Yaprakların alt yüzünde meme gibi çıkıntılar oluşur. Bazen damarlardan yapışkan kahverengimsi bir akıntı çıkabilir. Hasta yapraklar önce koyu yeşil renktedir, sonra sarıya ve kahverengiye dönerler. Gelişmiş yapraklar enfekte olursa bunlarda kıvırcıklaşma olmaz, fakat sarararak ölürler. Hastalıklı bitkilerde sağlıklı bir kök gelişimi olmaz. Kesit alındığında iletim demetlerinin kahverengileştiği görülür. Etmen cüce ağustos böcekleriyle taşınmaktadır. Kuru yapraklarda 4 ay, kurutulmuş böcek vektörün vücudunda ise 6 ay enfeksiyon yeteneğini kaybetmeden kalabilmektedir. Bitkilerde floemde ve buna komşu parankima hücrelerinde çoğalmaktadır. Bulaşık bitki artıkları ve yabanciotlar üzerinde kışı geçirir. Mücadelesi: Dayanıklı çeşit yetiştirmek, yabanciot ve böcek vektörle etkin bir mücadele yapmak, başvurulan yöntemlerdir. 27. Caulimovirus : Karnabahar mozaik virüsü (CaMV) Günümüze kadar bitkilerde hastalık meydana getiren 10 kadar da viroid tesbit edilmiştir. Küre şeklinde tek sarmal RNA molekülleridir.Bunlarm konukçularmda nasıl hastalık oluşturduğu ve nasıl çoğaldıkları hala tam olarak anlaşılamamıştır. Bulaşık üretim materyaliyle veya mekanik olarak taşınmaktadırlar. Yüksek sıcaklığa viruslardan daha dayanıklıdırlar. Viroidlerin neden olduğu önemli bitki hastalıkları arasında; patates iğ yumru, turunçgil cücelik ve krizantem cücelik hastalıkları sayılabilir. Turunçgil Cücelik (Exocortis) Viroidi (CEV)Akdeniz, Ege ve Karadeniz Bölgesindeki turunçgil alanlarında değişik oranlarda bulunan ve portakal, limon ve Rize mandarinlerinde zarara neden olan bir hastalıktır. Etkilenen ağaçlarda ölüm nadiren görülür, meyve kalitesi de etkilenmez, fakat bulaşık kalemler hassas anaç üzerine aşılandığında verim önemli oranda azalır. Hastalıkla bulaşık ağaçların değişik seviyelerde cüceleştiği görülür. Bazı bitkilerde yaprak deformasyonu ve damar nekrozları oluşabilir. Belirti göstermeyen bulaşık ağaçlardan alınan kalemler hassas anaçlar üzerine aşılanırsa, anaçta kabuk çatlaması ve soyulmalar ortaya çıkar. Bazen bu durum toprak altındaki köklere kadar ulaşabilir ve büyük kökler ölebilir. Soyulan kabuk tabakasının altında zamklanma da olabilir.Etmen tek sarmal bir RNA molekülünden oluşan bir viroiddir. Işığa ve kimyasallara oldukça dayanıklıdır. Uzun süre kuru dokuda canlılığını koruyabilir. Taşınması çoğunlukla aşı yoluyla olur. Ayrıca aşılamada ve budamada kullanılan bıçak ve makaslarla mekanik olarak da taşmabilmektedir. Mücadele açısından bu malzemenin, sodyum hipoklorit gibi bir dezenfektanla temizlenmesi önemlidir. Ayrıca sürgün ucu aşılama tekniği ile hastaliksiz bitki elde edilebilir. Yabanciotlar ve Çiçekli Parazit Bitkiler Kültür bitkilerinde zarara neden olan canlı etmenler arasında yabanciotlar ve parazit bitkiler de bulunmaktadır. Bunlar hem kültür bitkilerinin besinine ortak olarak doğrudan zarar oluşturur, hem de hastalık etmenlerine konukçuluk ederek veya onları sağlıklı bitkilere taşıyarak dolaylı olarak da bitkisel verimin azalmasına neden olurlar. Kültür bitkilerinin yetiştirildiği alanlarda veya su kanalları, havaalanları, demiryolları gibi yerlerde bulunması istenilmeyen bitkilere yabanciot denilmektedir. Yabanciotlar yaşam süreleri bakımından; tek yıllıklar, iki yıllıklar ve çok yıllıklar olmak üzere 3 grupta ele alınmaktadır. Tek yıllık yabanciotlar yazlık tek yıllıklar ve kışlık tek yıllıklar olarak iki gruba ayrılmışlardır. Yazlık tek yıllık yabanciotlarm tohumlan ilkbaharda çimlenir. Bunlar gelişmelerini sonbaharda tamamlarlar ve tohumlarını oluşturarak kışı bu şekilde geçirirler. Kışlık tek yıllıkların ise tohumları sonbaharda çimlenir, gelişmeleri kış boyunca sürer, ilkbaharda hızlanır ve sonbaharda tohum vererek ölürler. Tek yıllık yabanciotlara örnek olarak, yabani hardal (Sinapis arvensis) ve tilki kuyruğu (Alepecurus myosuroides) verilebilir. İki yıllık yabanciotlar gelişmelerini iki yıl içinde tamamlar, ikinci yıl tohum vererek ölürler. Yabani havuç (Daucus carota) iki yıllık bir yabanciottur. Çok yıllık yabanciotlar ise 1-2 yıl içinde ölmez, stolon, rizom gibi yapıları ile yaşamlarını sürdürür, ayrıca tohum oluşturarak da yoğunluklarını artırırlar. Tarla sarmaşığı (Convolvulus arvensis), ayrık (Agropyron repens) ve köy göçüren (Circium arvense) çok yıllık yabanciotlardan bazılarıdır. Yabanciotlar morfolojik yapıları bakımından pratikte geniş yapraklılar ve dar yapraklılar olmak üzere 2 grupta ele alınırlar. Geniş yapraklı yabanciotlar botanikte çift çenekliler olarak isimlendirilmekte ve Dicotyledoneae sınıfında yer almaktadırlar. Dar yapraklılar ise tek çenekliler olup Monocotyledoneae sınıfında ele alınırlar. Yabanciotlarm yaşam süreleri, biyolojileri, tohum, stolon ya da rizomlan ile çoğalıp çoğalmamaları ve morfolojik özellikleri, yani dar veya geniş yapraklı olmaları oniarla mücadele açısından önem taşımaktadır. Yabancıotlar gelişimleri sırasında kültür bitkilerine, hasattan sonra da onları tüketen canlılara çeşitli şekillerde zarar vermektedirler. Bu zararlar şu şekilde sıralanabilir: 1. Yabanciotlar kültür bitkilerinin suyuna ortak olurlar. Kültür bitkilerine oranla çok daha fazla su tüketen yabanciotlar, özellikle yeterli miktarda su içermeyen topraklarda kültür bitkilerinin su alımını büyük oranda azaltırlar. 2. Kültür bitkilerinden daha kuvvetli kök sistemine sahip olduklarından topraktan daha fazla miktarda bitki besin elementi alırlar. Bu şekilde kültür bitkilerinin zayıf gelişmesine neden olarak verimi azaltırlar. 3. Yoğun olarak geliştikleri alanlarda yabanciotlar toprak sıcaklığını birkaç derece düşmesine neden olarak kültür bitkilerinin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilirler. Kültür bitkilerinin gelişme ve olgunlaşma süreleri düşük toprak sıcaklığında daha uzun sürede olacağından, bitkiler olumsuz koşullardan, hastalık ve zararlılardan daha uzun süre etkilenirler ve verimleri azalır. 4. Yabanciotlar kültür bitkilerinden çok daha hızlı geliştikleri için kültür bitkilerinin yeterli ışık almasına da engel olurlar. Bunun sonucunda aynı tarlada gelişen kültür bitkilerinden bazıları daha az ışık alarak gelişmesi geri kaldığından, kültür bitkileri arasında heterojen bir gelişme söz konusu olmaktadır. 5. Bazı yabanciotlar salgıladıkları maddelerle çevrelerinde bulunan kültür bitkilerine olumsuz etkide bulunabilirler. Örneğin ayrık isimli yabanciot köklerinden salgıladığı maddelerle bazı kültür bitkilerinin çimlenme ve gelişmesini engellemektedir. 6. Yabanciotlar, ilaçlama, hasat gibi tarımsal uygulamaları da büyük ölçüde zorlaştırmakta, özellikle hasat sırasında kalite ve kantite bakımından kayıplara neden olmaktadır. 7. Kültür bitkilerine zarar veren hastalık ve zararlılara konukçuluk ederek onların yoğunluklarının artmasına ve böylece bitkilerde daha fazla zararlı olmalarına neden olurlar. 8. Sözü edilen tüm bu zararlılar nedeniyle mücadeleyi gerektirdiklerinden tarımda ilave yatırım ve işgücü ihtiyacı ortaya çıkarmak suretiyle ekonomik kayba neden olurlar. 9. Mücadele yapılmadığı takdirde hasat sırasında yabanciotlann ürüne karışmaları sonucu toksik maddeler içeren bazı yabanciotlar onları tüketen kişilerde zehirlenmeye neden olabilirler. Ayrıca otlaklarda bulunan bu zehirli bitkiler hayvanlarda da öldürücü etki yaparlar. 10. Tarım alanlarında sözü edilen bu zararları dışında, yabanciotlar havalanlan, karayolları, demiryolları, su kanalları ve binaların dış yüzeylerindeki çatlaklarda çimlenip gelişerek bunların çatlayıp bozulmasına neden olabilirler. Bu nedenle zaman zaman yol ve kanallarda bulunan yabanciotlarla da mücadele edilmesi gerekmektedir. Herhangi bir yerdeki yabanciot tür sayısı ve yoğunluğu, o bölgede hakim olan iklim faktörlerine, toprak özelliklerine ve orada yetiştirilmekte olan kültür bitkisi türüne bağlı olarak değişmektedir, iklim ve toprak istekleri bölgeye uyum sağlayan ve kültür bitkisi ile rekabet edebilecek türlerin yoğunluğu artacak, diğer türler ise zamanla azalacaktır. Kültür bitkisi değiştiğinde buna bağlı olarak yoğunluğu azalmış olan türlerden bazıları yeniden artış gösterebilir. Azalan türler tamamen ortadan kalkmazlar, tohumları toprakta çimlenmeden bir süre canlılığını koruyabilir. Yabanciot türüne göre değişen ve tohumların çimlenmeden toprakta bekledikleri bu süreye "dormansi" denir. Dormansi dönemi, tohumların olgunlaşmak için beklediği primer dormansi ile, çimlenmek için uygun koşulları beklediği sekonder dormansi olmak üzere 2 bölümde ele alınmaktadır. Tohumun çimlenmesinden sonra vegetatif ve generatif gelişme dönemleri gelir ve gelişimini tamamlayan yabanciot yeniden tohum oluşturarak dormansiye girer. Ülkemizde yetiştirilmekte olan çeşitli tarımsal ürünlerde verimi azaltan önemli yabanciot türleri şunlardır: * Sinapis arvensis: Yabani hardal, * Cirsium arvense: Köygöçüren, * Convolvulus arvensis: Tarla sarmaşığı, * Chenopodium albüm: Kazayağı (Sirken), * Papa ver rhoeas: Gelincik, * Galium aparine: Yapişkanotu, * Boreova orientalis: Sariot, * Bifora radians: Kokarot, * Avena spp.: Yabani yulaf, * Cynodon dactylon: Ayrık, * Echinocloa crus-galli: Dancan, * Sorghum halepense: Kanyaş (Geliç), * Yaşaması için gerekli besin maddelerini kendisi sentezleyen veya mineralleri topraktan alamayan, beslenip gelişebilmek için konukçu bitkilere gerek duyan ve bu bitkiler üzerinde parazit olarak yaşayan bitkilere "parazit çiçekli bitkiler" denir. Bunlardan bazılarının kök sistemleri gelişmiştir ve klorofil sentezi de yapabilirler, fakat su ve mineral maddeler bakımından konukçuya bağımlıdırlar. Bunlara "yarı parazitler" denir. Bazılarının ne kök sistemleri ne de klorofilleri vardır. Tamamen konukçuya bağımlı olan bu bitkilere ise "tam parazitler" denir. Ülkemizde 3 farklı familyadan 3 parazit bitki, kültür bitkilerinde zararlı olmaktadır. * Familya 1. Cuscutaceae * Cuscuta spp.: Küsküt * Küsküt tam parazit bir bitkidir. Yaprak ve kök gibi organlara sahip değildir. Bu nedenle besinini emeçleriyle konukçu bitkiden temin ederek yaşamını sürdürür. Tropik ve subtropik bölgelerde gelişebilen 100 'den fazla türü vardır. Gri veya kırmızı kahverengi tohumlar vardır. Tohumları toprakta 5 yıl kadar canlı kalabilir. Tohum çimlenince spiral şeklinde gelişen sarı renkli bir sürgün oluşturur. Sürgünün ucu konukçu bitkinin gövdesine temas edince, gövdenin etrafına sarılarak gelişir ve oluşturduğu "haustoryum" (haustorium) denilen emeçleriyle bitki özsuyunu emerek beslenir. Hızlı bir şekilde gelişerek çeverdeki bitkinin üzerini sarı veya turuncu, iplik benzeri gövdesiyle sararak ağ şeklinde örter. Sürgünleri konukçu bulamazsa birkaç hafta canlılığını sürdürebilir, beslenemediği için daha sonra ölür. Konukçulan arasında yonca, soğan, şekerpancarı, patates, tütün ve süs bitkileri sayılabilir. Bulaşık bitkiler iyi bir gelişme göstermez, verimleri düşer. Parazit yoğun olursa bitkiler ölebilir, ilkbahar sonu veya yaz başlarında parazit, kitle halinde beyaz, pembe veya sarımsı renkte çiçeklerini oluşturur. Birkaç hafta sonra oluşan tohumları toprağa düşerek burada hemen çimlenir ya da ertesi yıla kadar dormanside kalırlar. Küsküt tohumları suyla, tarım aletleriyle, hayvanlarla veya bulaşık tohumla uzak mesafelere taşınabilir. Bu parazit doğrudan zararı yanında bazı virüs hastalıklarını taşımak suretiyle de kültür bitkilerine zarar vermektedir. * Mücadelesi: Temiz tohum kullanımı, evcil hayvanların bulaşık alanlardan temiz alanlara hareketini önlemek, tarım aletlerinin bulaşık olmamasına dikkat etmek gibi kültürel önlemler başta gelmektedir. Bulaşık alanlarda küsküt tohum oluşturmadan önce kimyasal veya mekanik mücadele yapılması gerekir. Toprak ilaçlaması da tohumun çimlenmesinden hemen sonra paraziti öldürerek konukçuya ulaşmasını engeller. * Familya: Orobanchaceae * Orobanche spp.: Canavar Otu * Canavar otu, tek yıllık tam parazit bir bitkidir. Etli bir gövdesi, pul benzeri yaprakları ve çok sayıda, sarımsı beyaz veya leylak rengi güzel çiçekleri vardır. Birkaç milimetre uzunlukta oval tohum kapsülleri içinde yüzlerce küçük tohum oluşturur. Parazit bitki kışı tohum halinde geçirir. Tohumları olumsuz koşullarda toprakta 10 yıldan daha uzun süre canlı kalabilmektedir. Tohumların yakınında uygun bir konukçu bitki geliştiğinde tohum çimlenir ve konukçu bitkinin köküne doğru gelişir ve oraya tutunarak disk şeklinde "apressoryum" (appressorium) adı verilen bir kökçük oluşturur. Apressoryum kökü sararak penetrasyonu gerçekleştirir, ksileme ulaşarak su ve besin maddelerini buradan temin eder. Daha sonra toprak üzerinde parazitin gövdesi gelişir. Toprak altında ise sekonder kökler oluşarak çevredeki konukçulann köklerini enfekte eder ve yeni yeni gövdeler toprak üzerinde oluşmaya başlar. Aynı konukçu kökünde birkaç canavar otu aynı anda bulunabilir, iki aydan daha kısa bir süre içinde çiçek ve tohumları oluşarak tohumlar yeniden toprağa karışır. Konukçulan arasında tütün, domates, patates, yonca gibi bitkiler bulunmaktadır. Bitkiler sağlıklı gelişemez, cücelik görülür, verim azalır. Bazen üründe % 10-70 arasında değişen kayıplara neden olabilmektedir. * Mücadelesi: Tohumun bulaşması önlenmeli, konukçusu olmayan bitkiler yetiştirilmeli ve görülen parazit bitkiler tohum oluşturmadan imha edilmelidir. Küçük alanlarda metil bromitle toprak dezenfeksiyonu yapılabilir. Ayrıca glyphosate etkili maddeye sahip herbisitler de kullanılabilir. * Familya: Viscaceae * Viscum albüm: Ökse Otu Ökse otu klorofil sentezi yapabilen, yan-parazit bir bitkidir. Küçük yeşil yaprakları ve 1-2 cm çapında gövdesi, küçük çiçekleri ve içinde tek tohum taşıyan küçük meyveleri vardır. Yaprakları fotosentez yapabilir. Fakat su ve mineral maddeleri, kökleri olmadığı için haustoryum benzeri emeçleriyle, konukçu bitkinin dallarından temin eder. Kuşlar tohumlarını severek yedikleri için yapışkan tohumlarını ağaçların tepe kısımlarına dışkılarıyla bulaştırırlar. Tohum çimlenerek konukçu bitkinin gövdesini enfekte eder. Haustoryumlan ile beslenerek gelişir. Ağaçların gövdesinde enfekte olmuş kısımlarda şişkinlikler meydana gelir. Daha sonra bu kısımlarda ökse otu bitkileri gelişir. Bazen ağaçların değişik kısımlarında enfeksiyon sonucu ağaç üzerinde büyük kitleler halinde yeşillikler dikkati çeker. Özellikle kış aylarında ağaç sanki yaprak dökmemiş gibi görünebilir; fakat gelişmeleri geriler, enfekte olmuş kısımlarda gelişme bozukluğu ve ölüm görülebilir. Konukçulan arasında elma, kiraz, turunçgiller, ardıç gibi çok yıllık meyve ve süs ağaçlan bulunmaktadır. Mücadelesi. Bulaşık kısımlar budanarak imha edilmelidir. Yabancı otlarla Mücadele Yabancı otlarla mücadelede çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bazen birden fazla yöntemin bir arada kullanılması daha iyi sonuç vermektedir. Öncelikle yabancı otların bulunmadığı alanlara taşınmalarını, bulundukları yerlerde de yoğunluklarını artırmalarını önlemek için dikkat edilmesi gerekli hususlar kültürel mücadele içinde ele alınır. Yabancı ot tohumlarının kültür bitkisi tohumuna karışmaları önlenmeli, temiz tohumluk kullanılmalıdır. Hasat artıkları da bol miktarda yabancı ot tohumu içerdiğinden, bunların tarlada bırakılmaması gerekir. Yabancı ot tohumları hayvan yemi olarak kullanılan kültür bitkisi tohumlarına karışabilir. Bunlardan bir kısmı sindirim sırasında canlılığını kaybeder; fakat, büyük bir kısmı gübre ile birlikte yeniden tarım alanlarına bulaşabilir. Bu nedenle hayvan gübresi iyice fermente olduktan sonra kullanılmalıdır. Ayrıca bulaşmada rol oynayabilecek tarım aletlerinin temizliğine de dikkat edilmelidir. Kültür bitkilerinin yabancı otlarla rekabette üstün olmaları için bazı kültürel uygulamalar etkili olabilmektedir. Örneğin kültür bitkilerini ekerken normalden biraz fazla tohum kullanmak, ekim tarihini öne alarak yada geciktirerek kültür bitkilerinin yabancı otlardan mümkün olduğunca az etkilenmelerini sağlamak, bu uygulamalar arasında sayılabilir. Rotasyonda rekabet gücü yüksek bitkileri kullanmak da oldukça etkili bir kültürel uygulamadır. Yabancı ot mücadelesinde, özellikle de kültür bitkilerinin bulunmadığı alanlarda, yabancı otları yakmak, su altında bırakmak, biçmek gibi mekanik uygulamalar tercih edilebilir. Fidelik, sera gibi küçük alanlarda az miktarda yabancı ot varsa bunlar elle yolunarak temizlenebilir. Sıraya ekilerek yetiştirilen kültür bitkilerinde ise yabancı ot temizliğinde çapalama oldukça etkili bir yöntemdir. Ancak iş gücünün pahalı olduğu yerlerde ve çok geniş alanlarda uygulanması zordur. Yabancı otların ortadan kaldırılmasında sıcaklık veya değişik dalga boyundaki ışığın yada elektromanyetik dalgaların kullanılması fiziksel mücadele içinde ele alınır. Bugün içinde pratikte uygulanan tek fiziksel mücadele yöntemi sıcaklık uygulamasıdır. Bu da, toprak üzerinin özellikle sıcak yaz aylarında koyu renk plastik örtülerle kapatılarak, örtü altında toprak sıcaklığının yükselmesini sağlamak suretiyle yapılmaktadır. Bu şekilde yabancı otlar ışık alamayacakları için de zarar görürler. Yabancı ot yoğunluğunun ekonomik zarar seviyesinin altında tutulması amacıyla, yabancı otlar üzerinde beslenen böcek veya patojenlerin kullanılması, biyolojik mücadele uygulamalarıdır. Bugüne kadar pratikte uygulanan çok az sayıda örnek olmasına rağmen, bu yöntemle ilgili olarak hala çok sayıda araştırma yapılmaktadır. Biyolojik mücadelede başarıya ulaşmış yabancı otlardan bazıları Frenk inciri (Opuntia sp.) ve Koyun kıran (Hypericum perforatum) 'dır. Frenk inciri ile savaşta bir kelebek (Cactoblastis cactorum), koyun kıran bitkisiyle savaşta ise iki kın kanatlı böcek (Chrysolina hypericive C. quadrigemina) kullanılmıştır. Patojenlerle ilgili olarak da başarılı örnekler vardır. Cyperus esculentus'a karşı Puccinia canaliculata, Malva pusilla'ya karşı ise Colletotrichum gloeosporioides fungusları biyolojik mücadelede kullanılmaktadır. Biyolojik mücadelede başarılı olabilmek için uygulanan zararlı veya patojenin yabancı otlara özelleşmiş olması gerekir. Ayrıca yabancı otun bulunduğu alana adapte olabilmelidir. Böyle bir adaptasyon söz konusu olursa biyolojik mücadelede kullanılacak etmenin bir kez bulaştırılması yeterli olacaktır. Aksi halde mücadele gerektiğinde kimyasallarda olduğu gibi tekrar tekrar uygulama yapma durumu ortaya çıkar. Şimdiye kadar genelde fungal patojenler bu şekilde uygulanmışlar ve "miko herbisit" olarak isimlendirilmişlerdir. Bir patojenin miko herbisit olarak kullanılabilmesi için laboratuvar koşullarında kolay ve ucuz bir şekilde üretilebilmesi ve preparat haline getirilebilmesi gerekir. Kimyasal preparatlarin çevre üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle biyolojik mücadele ve miko herbisit kullanımı önemini korumakta ve bu konuda çalışmalar sürdürülmektedir. Herbisit kullanılarak yabancı otların ortadan kaldırılması kimyasal mücadele olarak ele alınmaktadır. Şu anda yabancı otlara karşı en çok kullanılan mücadele yöntemidir. Kimyasal mücadelede kullanılan herbisitler iki kısma ayrılmıştır: Bunlar Total herbisitler ve Seçici herbisitlerdir. "Total herbisitler" kullanıldıkları alanda bulunan bütün bitkileri etkileyen herbisitlerdir. Bu nedenle daha çok yol ve meydanlarda ortadan kaldırılması istenen yabancı otlara karşı kullanılırlar. Kültür bitkilerinin bulunduğu alanlarda kullanılan ve kültür bitkilerine zarar vermeden sadece yabancı otları etkileyen herbisitler ise "selektif yani seçici herbisitlerdir". Selektif herbisitlerin seçiciliği çeşitli faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu faktörler 3 grupta incelenebilir: 1. Bitkinin özelliklerinden kaynaklanan selektivite: Kültür bitkisi ve yabancı ot arasında genetik yapıları bakımından ortaya çıkan farklılıklar selektiviteye neden olabilir. Aynı kimyasal maddeye bir bitki tepki göstermezken, aynı gruptan bir başka bitki bu maddeden etkilenebilmektedir. Aynı şekilde bitkilerin gelişme dönemleri, morfolojik yapılan ve fizyolojilerindeki farklılıklar da selektiviteyi ortaya çıkarabilir. Örneğin dar yapraklı bir kültür bitkisi herbisitten etkilenmezken, geniş yapraklı yabancı otlar kolaylıkla etkilenip ölebilirler. 2. Herbisitin özelliklerinden kaynaklanan selektivite: Herbisitlerin kimyasal yapıları, formülasyonları ve uygulama şekilleri selektivite de rol oynayabilir. 3. Çevre koşullarından kaynaklanan selektivite: Sıcaklık, nem, ışık, toprağın fiziksel ve kimyasal özellikleri herbisitlerin seçiciliği üzerinde önemli rol oynamaktadır. Herbisitler kullanım zamanlarına göre de gruplandırılmışlardır. Kültür bitkilerinin ekilisi ve toprak yüzeyine çıkışı dikkate alındığında herbisitler; Ekim öncesi (Pre-plant), Çıkış öncesi (Pre-emergence), Çıkış sonrası (Post-emergence), kullanılan herbisitler olmak üzere 3 grupta incelenirler. Ancak bazı herbisitler değişik zamanlarda da uygulanabilmektedirler. 3. Patoloji Bitkilerde hastalığın oluşabilmesi için öncelikle bir patojenle veya abiotik bir faktörle bitkinin karşı karşıya gelmesi gerekir. Bu karşılaşma anında yada sonrasında çevre koşullan uygun değilse; çok soğuk, çok sıcak ve kurak koşullarda hastalık etmeni canlı çoğalamayacağı için, hastalık oluşamaz. Hastalığın oluşabilmesi için bitkinin dispozisyonu uygun olmalı, bitki immun yani bağışık olmamalı, hastalık etmeninin virülensi yüksek olmalı, yani hipovirülent olmamalı ve çevre koşulları da hastalık oluşumuna uygun olmalıdır Bu üç faktörün etkileşimi bir üçgen halinde gösterilir ve buna "hastalık üçgeni" denir. Bu üç faktör ne kadar uygun olursa, hastalık o kadar şiddetli olur. 3.1. Hastalıkların Gelişim Devreleri Bitkilerde hastalığın oluşumu belirli evrelerde gerçekleşir. Bu olaylar zincirine "hastalık çemberi" denir. Hastalık çemberi bazen patojenin hayat çemberine bağlı olarak gelişir. Hastalık çemberindeki başlıca olaylar; inokulasyon, penetrasyon, enfeksiyon, inkubasyon ve fruktifikasyon 'dur. "inokulasyon" herhangi bir patojenin konukçu bitkiye temasıdır. Konukçu dokuları üzerine ulaşarak bitki ile temasa geçen patojenlere veya patojenlere ait spor, misel parçası gibi parçacıklara "inokulum" denir, inokulum, konukçu üzerinde çimlenerek enfeksiyonu başlatır. Bakteri, mikoplasma, virüs ve viroidlerde inokulum mikroorganizmanın tamamıdır; fakat, funguslarda bir spor, misel parçası, sklerot gibi çimlenerek fungusu oluşturabilecek herhangi bir yapıl olabilir, inokulum çeşitli çevresel faktörler yardımıyla taşınarak konukçu bitkiye ulaşır. Bitki yüzeyine ulaşan inokulumun bitki dokuları içine girmesine F "penetrasyon" denir. Patojenlerin bitki dokuları içine girişi yaralardan, doğal açıklıklardan veya doğrudan doğruya epidermisten olabilir. Bazen penetrasyonda vektörler rol oynayabilir. Penetrasyon mutlaka enfeksiyonlaI sonuçlanmaz. Konukçu bitki dayanikhysa, penetrasyon gerçekleşse bile bitki hastalanmayabilir, patojen hastalığı oluşturamadan ölür. Penetrasyondan sonra patojenin hassas konukçu hücre ve dokularına ulaşarak burada beslenmeye başlamasına ve gelişerek çoğalmasına "enfeksiyon" denir. Başarılı enfeksiyonlar konukçu dokularında belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bazı enfeksiyonlarda bir süre belirti oluşmayabilir. Bu süre "latent dönem" olarak adlandırılır. Birçok hastalıkta belirtiler inokulasyondan birkaç gün veya birkaç hafta sonra oluşmaktadır. * Bazen bu süre birkaç yıl kadar da sürebilmektedir. İnokulasyondan feelirtilerin ortaya çıkmasına kadar geçen bu süreye "inkubasyon dönemi" denir. Enfeksiyondan sonra patojen konukçu dokularına veya organlarına yayılarak gelişmeye devam eder. Bazı patojenler hücreler arasında, bazıları hücre içinde, bazıları da iletim demetlerinde çoğalır ve yayılırlar. Birçok enfeksiyon lokaldir; yani, patojen konukçunun bir yada birkaç hücresinde veya bitki üzerindeki küçük bir alanda etkili olur. Bazı enfeksiyonlar ise sistemiktir; yani, patojen girdiği noktadan bitkinin tüm hassas hücre ve dokularına yayılır. Enfeksiyonlar sonucunda patojenlerin bitki dokuları içinde gelişerek, eşeyli veya eşeysiz çoğalma yapılarını oluşturmalarına "fruktifikasyon" veya "sporulasyon" denir. Koşullar hastalık oluşumuna uygun devam ettiği sürece hastalık çemberi tekrarlanır. Koşullar uygunsuz hale gelince patojenler dayanıklı yapılarını oluşturarak bitki artıklarında veya toprakta canlılıklarını sürdürür ve ertesi yıla bu şekilde geçerler. Patojenlerden bazıları hastalık çemberini bir yılda (monocyclic), bazıları birkaç yılda (polyetic) tamamlayabilir. Bazı hastalık etmenleri ise bir yıl içinde birkaç döl verebilir, defalarca hastalık çemberini tekrarlar ve inokulum miktarlarını kat kat artırırlar (polycyclic). 3.2. Patojenlerin Hastalık Oluşturma Mekanizmaları Tüm canlılar gibi bitkiler de hücrelerden oluşurlar. Çevreleri ile temasta olan yüzeyleri; köklerin epidermis hücrelerinde ve yaprak parankima hücrelerinin hücreler arası boşluklarında selülozdan, toprak üstü kısımlarında ise epidermis duvarını kaplayan kutikuladan ibarettir. Özellikle genç dokularda kutikulanın dışında mum tabakası bulunur. Patojenler bitki hücrelerini istila edebilmek için öncelikle bu dış tabakayı aşmak zorundadırlar. Funguslar ve parazit bitkiler genellikle appressorium oluşturarak mekanik bir basınçla kutikulayı ve hücre duvarını aşarlar. Fakat yine de patojenlerin bitki bünyesi içindeki faaliyetleri esasen kimyasaldır. Bitkilerde hastalıkların oluşumunda patojenler tarafından salgılanan enzim, toksin, büyüme düzenleyicisi ve polisakkaritlerin önemli rolleri vardır. Yumuşak çürüklüklerde enzimler, tütünlerde vahşi ateş hastalığında toksinler, kök uru oluşumunda ise büyüme düzenleyicileri yani hormonlar rol oynar Patojenlerden sadece virüsler ve viroidler bu maddeleri salgılayamazlar. Fakat bunlar, bitki hücrelerinde doğal olarak oluşan bazı maddelerin, bitkilere zarar verecek düzeyde salgılanmasını teşvik ederler. Enzimler bitki hücrelerindeki yapı maddelerini eritir, hücredeki ana gıda maddelerini parçalar yada doğrudan protoplasti etkileyerek işlevini engellerler. Toksinler doğrudan protoplasmayı etkiler, stoplasma zarının geçirgenliğini ve fonksiyonunu bozarlar. Hormonlar hücre bölünmesi yada hücre boyutları üzerinde etkili olurlar. Polisakkaritler ise sadece iletim demeti hastalıklarında rol oynar, su ve mineral maddelerin taşınmasını etkileyerek zararlı olurlar. 3.3. Bitkilerdeki Savunma Mekanizmaları Bitkiler patojenlerin saldırısına karşı kendilerini savunurlar. Savunmada bitkinin yapısal özellikleri yada bitki bünyesinde gerçekleşen biyokimyasal reaksiyonlar rol oynar. Savunma mekanizmalarının bir kısmı bitkide doğal olarak bulunur, bazıları ise patojenle temastan sonra oluşturulur. Bitkilerde doğal olarak bulunan savunma mekanizmalarından ilkini bitkinin yüzeysel yapısı oluşturmaktadır. Epidermis üzerinde mum tabakasının veya tüylerin olup olmaması yada bunların yoğunluğu, kütikulanın kalınlığı, stomaların açık kalma süresi, sayıları ve yapıları, bitkilerdeki morfolojik dayanıklılık unsurlarından bazılarıdır. Bitkilerde doğal olarak bulunan bazı kimyasal bileşiklerin de savunmada önemli rolleri vardır. Bir bitki türünde bazı kimyasal maddelerin bulunup bulunmaması yada bunların miktarları, bitkinin patojenlere karşı dayanıklı veya duyarlı olmasında etkili olur. Örneğin konukçuda polisakkarit, protein veya glikoprotein (lektin) yapısında maddelerin bulunması, patojenlerin konukçu bitkiyi tanıyarak appressorium yada enzimlerini oluşturmasını sağlar. Bitki bünyesinde patojenlerin gelişebilmesi için gerekli besin maddelerinin olup olmaması ve bunların konsantrasyonları da hastalık oluşumunda önem taşımaktadır. Bitkilerde doğal olarak bulunan ve patojenlerin gelişmesini önleyen kimyasal maddeler arasında, fenolik bileşikler ve taninler sayılabilir. Bunlar genç yaprak ve meyve hücrelerinde yüksek konsantrasyonlarda bulunan bileşiklerdir. Patojenlerin pektolitik enzimlerinin işlevini önleyerek etkili olurlar. Bitki dokuları yaşlandıkça hücrelerin içerdiği inhibitör madde miktarı ve buna bağlı olarak dayanıklılık azalır. Ayrıca bitkilerde bulunan bazı enzimler (glukanaz, kitinaz) patojenlerin hücre duvarının yapısını bozmak suretiyle savunmada rol oynarlar. Bitki bünyesinde doğal olarak bulunan savunma yapılarına ve kimyasal bileşiklere rağmen, bazı patojenler konukçularına penetrasyonu gerçekleştirerek değişik seviyelerde enfeksiyona neden olurlar Bitkilerde ise enfeksiyondan sonra, yani bitki patojen saldırısına uğradıktan sonra değişik savunma mekanizmaları devreye girer. Patojenin geliştiği bitki hücrelerinin yakınındaki hücrelerde birtakım değişiklikler ortaya çıkar. Bu hücrelerde dokusal savunma yapıları oluşur. Bazı bitkilerde enfeksiyon noktasının hemen ilerisinde, patojen tarafından salgılanan maddelerin teşvikiyle, birkaç tabaka halinde mantar hücreleri meydana getirilir. Mantar tabakası patojenin ve onun oluşturduğu zararlı bileşiklerin ilerideki sağlıklı hücrelere ulaşmasını önlemektedir. Ayrıca sağlıklı hücrelerden patojenin bulunduğu kısma besin maddelerinin geçişini de engelleyerek onun besinsiz kalmasına neden olur. Bazen, özellikle sert çekirdekli meyve ağaçlarının genç, gelişmekte olan yapraklarında, enfeksiyondan sonra, enfekte olan hücrelerin etrafında ayırıcı doku oluşturulur. Bunun sonucunda lekeli kısım koparak uzaklaşır. Böylece patojen uzaklaştırılarak yaprakların diğer kısımları sağlıklı kalmış olur. Enfeksiyondan sonra oluşan savunma yapılarından biri de bitkilerin iletim demetlerinde içe doğru meydana gelen ve "tylose" adı verilen çıkıntılardır. Bunlar iletim demetine komşu parankima hücrelerinin protoplastlarının aşırı büyümesi sonucu oluşur ve iletim demetini tamamen tıkayabilirler. Böylece patojen burayı aşıp yukarı doğru ilerleyemez. Enfeksiyondan sonra çok hızlı bir şekilde tylose oluşturan bitkiler solgunluk hastalıklarına dayanıklı olurlar. Bazı bitkiler ise enfeksiyondan sonra, zarar gören dokuların çevresine zamk salgılarlar. Zamk salgısı enfeksiyon noktasının etrafındaki hücrelerin içini ve hücreler arası boşlukları doldurarak, patojenin aşamayacağı bir engel oluşturur. Bitkilerde enfeksiyondan sonra hücresel bazı değişiklikler de söz konusudur. Patojenle karşılaşan parankima hücrelerinin duvarlarının dış tabakası şişkinleşir, hücre duvarı kalınlaşır veya yine hücre duvarının iç yüzeyinde "papilla" denilen çıkıntılar oluşur. Bunlar bazen appresoriumun hücre içine girişini önleyerek penetrasyonu geciktirirler. Bitki hücrelerinin protoplazmasının yoğunlaşarak tanecikli bir yapı kazanması özellikle fungal patojenlerin misellerinin hücre içinde gelişmesini önler. Patojenle karşı karşıya geldikten sonra bitkilerde ortaya çıkan savunma mekanizmalarından biri de aşırı duyarlılık reaksiyonudur (hypersensitive reaksiyon). Patojen hücre duvarından girdikten sonra hücre çekirdeğinin ve protoplazmasının yapısı hızlı bir şekilde bozularak hücre ölür. Böylece patojenin orada gelişerek çevredeki hücreleri etkilemesi önlenmiş olur. Patojenle karşılaştıktan sonra bitki bünyesinde bazı kimyasal bileşiklerin oluşması veya normalde bulunan bazı bileşiklerin miktarlarının artması, savunmada önemli rol oynar. Enfeksiyondan sonra birçok bitkide klorogenik asit, kafeik asit, skopoletin gibi fenolik bileşiklerin miktarlarının arttığı belirlenmiştir. Bunlar patojen enzim ve toksinlerinin işlevini önler, yüksek konsantrasyonları ise patojenlere toksik etki yapar. Daha önce bitkide bulunmayan, enfeksiyondan sonra oluşan ve patojenlere toksik etki yapan kimyasal bileşiklere ise "fitoaleksin" denir. Bunlar patojenlerin bitkiye girişinden sonra, kimyasal yada mekanik zararın başlangıcında oluşurlar. Patojenlerin hücre duvarında bulunan glukan, kitosan, glikoprotein ve polisakkaritler, bitkilerde fitoaleksin oluşumunu teşvik ederler. Fitoaleksinler, oluştukları bitki türüne göre isimlendirilmişlerdir, örnek olarak, fasulye bitkilerinde oluşan phaseolin, bezelyelerde pisatin ve pamukta gossypol verilebilir. 4. Epidemiyoloji Bir tarım alanında, gelişme mevsimi boyunca sadece birkaç bitkide düşük şiddette belirti görülüyorsa, bu durumda ekonomik önemde bir hastalık oluşumundan söz edilemez. Çevre koşulları hastalık oluşumuna uygun, konukçu duyarlı ve patojenin virülensi yüksek olduğunda ise hastalık geniş alandaki bitkileri şiddetli bir biçimde etkileyebilir. Bu şekilde hastalıkların bir gelişme döneminde belirli bir konukçu populasyonunda şiddeti gittikçe artacak ve yayılacak tarzda ortaya çıkmasına, yani salgın oluşturmasına "epidemi" denir. Hastalık epidemilerine neden olan faktörleri, epidemiyoloji bilimi incelemektedir. Hastalık oluşumuyla ilgili, yani konukçu, patojen ve çevreye bağlı faktörler aynı şekilde epidemilerin ortaya çıkmasında da etkili olurlar. 4.1. Epidemi Oluşumunda Etkili Faktörler Konukçunun belirli bir yoğunlukta ve hastalığa duyarlı olması, konukçuya bağlı faktörler olarak sayılabilir. Uygun konukçunun yeterli yoğunlukta olmadığı durumlarda hastalıkların salgın oluşturması söz konusu olamaz. Aynı şekilde konukçunun hastalık etmenine karşı duyarlı olması da gerekir. Dayanıklı bitkilerde hastalık etmenleri salgın oluşturacak kadar hızlı ve yoğun bir gelişme gösteremezler. Epidemilerin oluşabilmesi için patojenin hastalandırma gücünün, yani virülensinin yüksek olması gerekir. Ayrıca patojen söz konusu alanda yeterli miktarda inokuluma sahip olmalıdır. Kısa sürede ne kadar fazla sayıda inokulum konukçuya ulaşırsa, epideminin oluşma şansı o kadar yüksek olur. Ayrıca bir gelişme mevsiminde çok sayıda döl veren patojenlerin epidemi yapma şansı daha yüksektir. Fusarium, Alternaria gibi funguslar vegetasyon dönemi süresince birkaç döl verirler, bu nedenle epidemilere neden olurlar Tilletia ve Ustilago türleri gibi funguslar ise hayat döngülerini ancak bir yıl içinde tamamlayabildiklerinden, bunlarda inokulum yıldan yıla artış gösterir ve epidemiler birkaç yıl içinde oluşabilir. Hayat çemberini birkaç yılda tamamlayabilen patojenler ise daha uzun sürede epidemi oluşturabilirler. Patojenin üreme gücü, yani bir defada meydana getirdiği inokulum miktarı da önemli bir faktördür. Ayrıca söz konusu inokulum kolayca bir konukçudan diğerine taşınabilmelidir. Bu bakımdan sporları hava akımıyla taşınan patojenler daha avantajlıdır. Vektörlerle taşınan patojenlerin yayılarak epidemi oluşturabilmeleri için vektörlerinin yoğunluğu ve hareket yeteneği yüksek olmalıdır. Hassas konukçu ve virülent patojenin bulunduğu tarım alanlarında her zaman hastalık epidemileri oluşmaz. Bu da çevre koşullarının epidemilerin oluşumu üzerindeki etkisini göstermektedir. Çevre koşulları konukçunun yoğunluğunu, duyarlılığını, gelişme dönemini etkileyebildiği gibi, patojenin çoğalma oranını, spor yada inokulum sayısını, canlı kalma yeteneğini, virulensini, yayılma gücünü, spor çimlenmesini ve penetrasyonunu da etkileyebilmektedir. Ayrıca vektörün yoğunluğunu ve aktivitesini de etkiler Bitki hastalıkları epidemilerini etkileyen en önemli faktörler; nem, sıcaklık ve insanlar tarafından yapılan tarımsal uygulamalardır. Nem, konukçunun yeni ve hassas organlar oluşturmasını sağladığı gibi patojenlerin çoğalmasını da teşvik eder. Fungus sporları ve bakteriler su damlacıkları ile taşınır ve yine su içinde hareket ederler. Yeterli oranda nispi nem olmadığında birçok fungusun sporları çimlenip enfeksiyonu oluşturamaz. Nem, virüs ve mikoplazmalar üzerinde dolaylı bir etkiye sahiptir. Vektörün aktivitesini etkileyerek hastalığın yayılmasında rol oynarlar. Sıcaklık bitki gelişimi için uygun olmadığında, bitkinin dayanıklılığı üzerinde olumsuz etki yaparak hastalık epidemilerine neden olabilir. Bazen de patojenin inokulumunu, virülensini veya vektörleri etkileyerek epidemi oluşumu üzerinde rol oynar. Genelde düşük sıcaklık vektör aktivitesini ve patojenlerin inokulum miktarını azaltır. Fakat sıcaklığın asıl önemli etkisi patojen sporlarının oluşumu ve çimlenmesi üzerinde olur. Sıcaklık uygun olduğunda patojen en kısa sürede hayat döngüsünü tamamlar ve bir mevsim içinde çok sayıda döl verebilir. Monokültür tarım, hastalıkla bulaşık üretim materyali kullanma, hassas çeşit yetiştirme, aşırı azotlu gübreleme, yağmurlama sulama, gibi tarımsal uygulamalar da epidemi oluşumunu teşvik ederler. 4.2. Tek ve Çok Döngülü Hastalıklar Belirli bir zaman süresi içindeki artışları bakımından patojenler arasında belirgin farklılıklar vardır. Basit faizde olduğu gibi artış gösteren hastalıklarda başlangıçtaki inokulum miktarı önem taşımaktadır. Bunlar "tek döngülü", yani bir gelişme mevsiminde yalnız bir döl veren, hayat çemberini bir kez tamamlayabilen patojenlerin meydana getirdiği hastalıklardır. Çoğu toprak kökenlidir ve hastalığı başlatan primer inokulum toprakta veya bitki artıkları üzerinde bulunan dinlenici yapılardan (chlamidospor, sclerotium, vs.) oluşur. Bu patojenlerin neden olduğu epidemiler yavaş gelişir. Fakat aynı konukçunun, ortamda sürekli olarak bulunduğu durumlarda, inokulum yıldan yıla artarak, uzun vadede ciddi boyutlara ulaşabilir. Verticillium ve Fusarium türleri basit faiz şeklinde artış gösteren hastalıklara neden olan funguslardır. Böyle bir hastalığın zamana karşı artışı grafikle gösterilecek olursa, ortaya bir doğru çıkar. Hastalık oranı zamana bağlı olarak doğrusal bir artış göstermektedir . Bazı hastalıklarda ise, patojen bir mevsim içinde çok sayıda döl verdiği, hayat çemberini birkaç kez tamamlayabildiği için, kısa sürede daha hızlı bir artış gösterir. Phytophthora infestans, Erysiphe graminis gibi üreme gücü yüksek, yani fazla miktarda spor oluşturan ve döl sayısı fazla olan patojenler bileşik faiz şeklinde artış gösteren hastalıklara neden olurlar. Böyle bir hastalığın zamana bağlı olarak artışı sigmoid bir grafikle gösterilir. Başlangıçta sınırlı miktardaki inokuluma bağlı olarak yavaş bir artış görülür inokulumun belli bir oranda artmasından sonra konukçunun da yeterli miktarda bulunmasıyla hastalık oranı hızlı bir şekilde yükselir ve üçüncü fazda ortamda enfekte edilmemiş konukçu sayısının azalmasıyla epidemi yavaşlar ve hastalık artış oranı sabit kalır. Hastalık epidemileri matematiksel olarak, x = xoert formülüyle ifade edilirler. Bu formülde, x = herhangi bir zamandaki hastalık oranını, x0 = başlangıçtaki inokulum miktarını, r = ortalama enfeksiyon oranını, t = enfeksiyonun oluştuğu zaman süresini ve e = doğal logaritma tabanını ifade etmektedir. Belirli bir zaman dilimi içinde, bir hastalığın enfeksiyon artış oranı ise şu formülle gösterilir: r = 1/ t2-t1 log e x2/x1 Hastalıklarla mücadelede Xo,yani başlangıçtaki inokulum miktarı, yada r, enfeksiyon artış oranı azaltılmaya çalışılır. Tarla temizliği, hastalıklı bitki artıklarının imhası, tohum ilaçlaması gibi uygulamalar x0'ı, dayanıklı çeşit kullanımı ve yeşil aksam ilaçlaması ise r’yi azaltmaya yönelik uygulamalardır. Aynı konukçu bitkiye ait hastalıkların veya değişik konukçu-patojen ilişkilerinin karşılaştırılmasında da r değeri kullanılmaktadır. Bileşik faiz tipi hastalıklarda r değeri, basit faiz tipi hastalıklara göre belirgin ölçüde yüksektir. 5. Hijyen ve terapi Bitkilerde hastalık oluşumuna neden olan cansız ve canlı etmenlerin zararlı etkilerinden bitkileri korumak ve hastalanan bitkileri yeniden sağlıklı hale getirmek için çeşitli yöntemlere başvurulmaktadır. Bitki hastalıklarına karşı etkin bir mücadele yapabilmek için öncelikle hastalık etmeninin doğru olarak teşhis edilmesi gereklidir. Etmen tanındıktan sonra onun özellikleri ve hastalık oluşturma mekanizması dikkate alınarak nasıl bir mücadele programı uygulanması gerektiğine karar verilir. Uygulanacak olan yöntemin ekonomik ve kolay uygulanabilir olması da önemlidir. Hastalık etmenlerine karşı uygulanan başlıca mücadele yöntemleri; yasal, kültürel, mekanik, fiziksel, biyolojik ve kimyasal mücadeledir 5.1. Yasal Önlemler Canlı hastalık etmenlerine karşı uygulanan bir yöntemdir. Herhangi bir patojenin daha önce bulunmadığı bir alana girmesini önlemek için kanuni yasaklar düzenlenmiştir. Bir ülkede bulunmayan herhangi bir hastalık etmeninin bulaşmasını önlemek için dış karantina uygulanır. Etmenle bulaşık olma olasılığı taşıyan bitki veya bitki parçalarının ülkeye girişi kontrol altındadır. Hastalıksız olduğuna dair sertifika taşımayan bitkisel materyalin girişi yasaktır. Bununla ilgili olarak Avrupa ve Akdeniz Ülkeleri Bitki Koruma Organizasyonu (EPPO), düzenli olarak çıkardığı bültenlerle yeni tespit edilen hastalıklar ve bunlardan korunmak için yapılması gerekli düzenlemelerle ilgili bilgi vermektedir. Üye ülkeler ithal edilen bitkisel materyalle ilgili olarak bu düzenlemelere uymak durumundadırlar. Bulaşık olan bitkisel materyalin ithali kesinlikle yasaklanmış olan hastalıklar belirlenmiştir. Ayrıca ithal edilen bitkisel materyalin taşıması gerekli sağlık sertifikasının nasıl düzenleneceği de kararlaştırılmıştır. Bu işlemler ülkemizde 1957 'de kabul edilen 6968 sayılı Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. Bu kanun, dış karantina yanında, ülke içinde hastalıkların bir bölgeden diğer bir bölgeye bulaşmasını önlemek için uygulanan iç karantina düzenlemelerini de içermektedir. Buna göre, turunçgil dal kanseri (Xanthomonas citri), çilek kök çürüklüğü (Phytophthora fragariae) gibi hastalık etmenleri dış karantina, bakteriyel solgunluk (Pseudomonas solanacearum) ayçiçeği mildiyösü (Plasmopara helianthi) gibi diğer bazı hastalıklar ise iç karantina listelerinde yer almaktadır. Ancak yasal önlemler hastalıkların yayılmasını önlemede tam anlamıyla etkili olamamaktadır, örneğin daha önce ülkemizde bulunmayan ve dış karantina listesinde yer alan Ateş Yanıklığı (Envinia amylovora) Hastalığı 1985 'de ülkemize de bulaşmıştır. 5.2. Kültürel Mücadele Bu mücadele yöntemi, bitkilerde hastalık oluşumunu etkileyebilecek, bitki yetiştiriciliğiyle ilgili tüm işlemleri içermektedir. Ekim, dikim, gübreleme, sulama, toprak işleme, budama, hasat gibi tarımsal uygulamaların hastalık oluşumunu azaltıcı ya da ortadan kaldırıcı tarzda yapılmasıdır. Ekim veya dikim zamanı hastalık etmeninin biyolojisi dikkate alınarak öne veya geriye alınmak suretiyle hastalık oluşumu önlenebilir. Salma sulama ile yayılabilecek bir toprak patojeninin zararını önlemek için yağmurlama sulamanın, bakteriyel bir hastalığın yayılmasını önlemek içinse salma sulamanın tercih edilmesi, kültürel mücadele içinde ele alınabilir. En etkili kültürel metotlardan biri de rotasyondur. Zarara neden olan hastalık etmeninin konukçusu olmayan bitki türlerinin bir süre yetiştirilmesi etmenin yoğunluğunu azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Örneğin Gaeumannomyces graminis ile konukçulan olan Graminae bitkilerinin bir iki yıl yetiştirilmemesiyle etkin bir mücadele yapılabilir. Hastalıklı bitki artıklarının ortadan kaldırılması patojen inokulumunu azaltmak suretiyle etkili olur. Meyvelerde karaleke ve monilya hastalıkları bu şekilde azaltabilmektedir. Hububat pasları gibi bazı hastalıklarda ise patojenin ara konukçusu olan bitkileri ortadan kaldırmak etkili bir kültürel önlemdir. Örneğin, buğday tarlaları kenarında bulunan Berberis çalılarını ortadan kaldırmak kara pas hastalığını önemli oranda azaltabilmektedir. Bitki hastalıklarının önlenmesi yada azaltılması açısından önem taşıyan kültürel uygulamalardan biri de uygun gübrelemedir. Kültür bitkilerinin sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesini sağlayarak onların hastalık etmenlerine karşı duyarlılıkları azaltılabildiği gibi, gübreleme yada uygun kimyasal maddelerin katılmasıyla toprak özellikleri patojenler için uygun olmayan hale de getirilebilir. Örneğin alkali ya da nötr koşulları seven Streptomyces scabies 'e karşı toprağın asitliğini artıran gübreler kullanılır. Haşatın uygun zamanda, uygun şekilde yapılması ve depo koşullarının, patojenlerin gelişimi için uygun olmaması da bitkileri ve hasat edilen ürünü hastalıklardan korur. Birçok odunsu bitkide dallara vurmak suretiyle yapılan hasat sonucunda açılan yaralardan patojenler rahatça girerek enfeksiyonları oluştururlar. Üretimde kullanılan bitkisel materyalin hastalıksız olması, en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biridir. Tohum, soğan, yumru, aşı kalemi, aşı gözü, fide, fidan gibi üretim materyalinin herhangi bir hastalık etmeni ile bulaşık olması hastalığın bir bölgede yaygın olarak ortaya çıkmasına, hatta daha önce bulunmadığı yerlere taşınmasına neden olur. Bu bakımdan kontrol edilerek sertifika verilmiş olan materyal tercih edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/bitki-hastaliklari-fitopatoloji-1

TÜR KATEGORİSİNDE TRANSFERLER ve SİNONİMLİK

Doğadaki taksonlar bilim alemi içinde ilk defa tespit edildikleri zaman elde edilen ilk örneklere dayanarak morfolojik özellikleri tanımlanır ve takson isimlendirme kurallarına uygun biçimde isimlendirilir. Verilen ismin binominal olmasının yanısıra, bir tanıma sahip olması da şarttır. • A- Aricia agestis ssp. agestis Schiff., 1775 • B- Aricia agestis ssp. asiatica Ob., 1900 (stat.n.) • C- Aricia agestis ssp. anatolica Wt., 1910 (stat.n.) • D-Aricia agestis ssp. afghana (Br.,1950) (stat.n.,comb.n) • E- Aricia agestis ssp. iberica Rebel, 1960 Yukarıdaki örnekte transferler sonrasında yeni durumlar görülüyor. Bu arada (D) taksonu transfer olurken farklı isim kombinasyonu da değişmiştir. Ilk defa tanımlanırken kullanıldığı cinsten başka bir cinse transfer olursa bu yeni kombinasyon da bir defalık belirtilir. “comb. novum”. Tabii olarak, bu türe, sonradan bulunan yeni alttürler tanımlanmak şartıyla ilave edilebilir (E). Tür kategorisinde bir takson, orjinalde tanımlandığı cinsten alınarak bir başka cinse transfer edilirse, o taksonun yazarı ve yayın tarihi, bundan sonraki yayınlarda parantez içinde yazılır. Ancak, tekrar orjinal cinse transfer edildiği takdirde, söz konusu taksonun yazar ve yayın tarihi parantezden çıkartılır. SİNONİMLİK Sinonim, aynı taksona verilen farklı isimler demektir. Sinonim isimler içinde tarihi en eski olanı, öncelik prensibi gereği “senior sinonim”, tarih olarak en yenisine de “junior sinonim” adı verilir. Örneğin: Sinonimlik, geçtiğimiz yüzyıllarda iletişim araçlarının henüz yaygınlaşmadığı zamanlarda sık sık ortaya çıkan bir durumdu. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan araştırıcılar, buldukları aynı canlıya farklı isimler vermişler ve bu şekilde yayınlamışlardır. Böylece uzun yıllar literatürde aynı canlıya verilen farklı isimler ayrı ayrı birer tür ismiymiş gibi işlem görmüştür. Ancak özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda familya, altfamilya, cins vb. düzeylerinde revizyon yapan araştırıcılar, bu araştırmayı yaparken tüm türleri aynı anda inceleme olanağı bulmuşlar ve farklı tür olarak nitelenen ve isimlendirilen canlıların birbirinin aynısı olduğunu görmüşlerdir. Sinonim olarak saptanan isimlerden en eski tarihli olanı, o türün gerçek ismi olmakta, tarihi daha yeni olanlar ise sinonim olarak kabul edilmektedir. Sinonimlerin saptanması ve sıralanmasında öncelik prensibi uygulanır. Buna göre: • Yıl üstünlüğü, • Aynı yılda yayınlanmışsa ay üstünlüğü, • Aynı ayda yayınlanmışsa gün üstünlüğü, • Aynı dergide yayınlanmışsa sayfa üstünlüğü, • Aynı sayfada yayınlanmışsa satır üstünlüğü söz konusudur. Buna göre geçerli tür, senior ve junior sinonimler sıralanmış olur. HOMONİMLİK Eğer farklı taksonlara aynı isimler verilirse, o zaman böyle bilimsel isimler arasında homonimlik’ten söz edilir. Taksonomide homonimlik tür, cins ve familya kategorileri içerisinde söz konusu olup birbirlerinden önemli farklarla ayrılır. Tür grubu taksonlarında homonimlik: Eğer tür veya alttür isimleri, ilk defa tanımlanırken, aynı cins ismi ile birlikte yazılarak yayınlanmışsa böyle tür ve alttür isimleri homonimdir. • Hyles anatolica Rebel, 1930 • Hyles euphorbiae subsp. anatolica Wagner, 1932 Yukarıdaki örnekte görülen anatolica isimleri farklı taksonlar için kullanılmıştır. Ancak bunlar birbirlerinin homonimidir. Orjinal tanımlarında aynı cins ismi içerisinde (Hyles) kullanıldığından böyle homonimliğe primer homonimlik denir. Primer homonim isimlerden genç olanı (junior), (örnekte anatolica Wgn.) ilgili takson için geçerli isim olarak hiçbir zaman kullanılamaz. Bunun yerine, eğer varsa ilgili taksonun sinonim isimleri arasından en yaşlı olanı kullanılmalı, yoksa genç primer homonim isim yerine yeni bir isim (nomen novum) teklif edilmelidir. Örnek: Hyles euphorbiae ssp. turcica (nom.nov) pro Hyles euphorbiae ssp. Anatolica Wagner, 1932, nec Rebel., 1930. Taksonun adı yeni bir isimle değiştirilince, artık bu ismi teklif eden yazar ve tarihle birlikte kullanılır. Eğer orjinalde farklı cinslerde teklif edilmiş isimler, daha sonra aynı bir cins içerisine transfer edilirse, o zaman ortaya çıkan homonimlik, Sekonder homonimlik olarak isimlendirilir. • Örnek: Papilio daplidice subsp. iranica Rebel, 1900 • Pieris glauconome ssp. iranica Bienert, 1870 Yukarıdaki iranica alttürleri farklı taksonlar için teklif edilmiş olup, birbirinin homonimi değildir. Çeşitli taksonomik nedenlerle Papilio daplidice ve Pieris glauconome türleri, alttürleriyle birlikte Pontia cinsi içerisine transfer olursa; • Pontia daplidice subsp. iranica (Rebel, 1900) • Pontia glauconome subsp. iranica (Bienert, 1870) şeklinde yazılır. Bu andan itibaren de iranica isimleri birbiriyle homonim olurlar. Böyle ortaya çıkan homonimlik, sekonder homonimliktir. Bunlardan genç homonim isim değiştirilmelidir. Sekonder homonimlik geçicidir. Homonimliğe neden olan şartlar değişince, sekonder homonimlik ortadan kalkar. Cins ve Familya Kategorilerinde Homonimlik Homonimlik cins kategorisinde kullanılan isimler arasında da görülür. Zooloji ve botanikte kullanılan isimler birbirleriyle aynı olsalar da homonim sayılmazlar. Buna karşılık bir cins ismi örnek olarak zoolojide sadece bir defa kullanılabilir. Aynı yazılan ikinci bir isim, ilgili taksonun geçerli ismi olarak kullanılamaz. Noctua Linnaeus, 1758 [Lep.] ile Noctua V., 1800 [Aves] cins isimleri birbiriyle homonimdir. Genç olan homonim isim varsa sinonimi ile, eğer yok ise, yeni bir isim ile (nomen novum) değiştirilir. Familya kategorisinde de homonim isimlere rastlanır. Zooloji’de örnek olarak: Axia cinsine dayalı bir lepidopter familyası “Axiidae Rebel, 1919” Axius cinsine dayalı bir Crustacea familyası ise “Axiidae Bates,1888” teklif edilmiştir. Axia ve Axius cinsleri homonim olmamasına rağmen familyaları birbiriyle homonimdir. Lepidopter familyası Axiidae yerine kullanılabilecek, üstelik daha yaşlı bir sinonim ismi vardır: • Cimeliidae Chretien, 1916. Buna karşılık Axiidae Bates geçerlidir. Familya isimleri, genç homonim olan bir cins ismine dayalı olarak kurulamaz. Eğer böyle bir familya ismi varsa bu isim geçersizdir. Buna karşılık, bir familya ismi genç sinonim bir cins ismine dayalı olarak kurulmuş olabilir. Ancak bu durum, söz konusu familya isminin geçerliliğini ortadan kaldırmaz.

http://www.biyologlar.com/tur-kategorisinde-transferler-ve-sinonimlik

GENEL OLARAK TAKSONOMİDE KULLANILAN TİPLER

1. Holotip veya Tip: Yazar tarafından yeni bir tür olarak kabul edilen ve buna dayanılarak orjinal deskripsiyonu yapılmış olan örneğe verilen isimdir. Holotip, tarifinden de anlaşılacağı gibi tek bir örnektir ve sadece orjinal deskripsiyon yoluyla yaratılabilir. 2. İzotip: Holotipin eş örneğidir. 3. Sintip: İçlerinden Holotip ayrılmaksızın orjinal deskripsiyonu yapılmış olan bir seri örnekten herbirine verilen isimdir. 4. Lektatip: Sintip olarak orjinal deskripsiyonu yapıldıktan sonra bunlar arasından birisi o türün kesin tipi olarak ayrıldığında bu örneğe verilen isimdir. 5. Neotip: Holotip’in kaybolması veya herhangi bir nedenle tahrip olması halinde mevcut örnekler içinden tip olarak seçilmiş örneğe verilen isimdir. 6. Paratip: Yeni bir tür olarak kabul edilen ve içlerinden bir tanesinin Holotip olarak ayrılmasından sonra geriye kalan örneklere verilen isimdir. 7. Allotip: Holotip olarak kabul edilen örneğin karşı eşeyde olan bir örneğine verilen isim olup, paratipler arasından seçilir. 8. Paralektatip: Lektatip’in ayrılmasından sonra geri kalan örneklere verilen isimdir. 9. Plesiotip: Redeskripsiyonlarda şekillerin çizildiği örneğe verilen isimdir. Üzerinde yayın yapma zorunluluğu bulunmayan fakat araştırıcı tarafından üzerinde çalışılan örnekler olup, 3 grupta incelenir. 1. Topotip: Holotip’in toplanmış olduğu alanda daha sonra başka araştırıcılar tarafından toplanan örneklere verilen isimdir. lign: justify; text-indent: 18.0pt; line-height: 150%"> 2. Metatip: Holotip’in toplanmış olduğu alanda daha sonra orjinal deskripsiyonu yapan kişi tarafından toplanan diğer örneklere verilen isimdir. 3. Homotip: Holotiple kıyaslanarak teşhisi yapılan örneklere verilen isimdir. Tipleri saptamak, bilim dünyasına tanıtmak, onları etiketlendirmek ve bunları kurallara uygun olarak işlem görür. Daha yüksek kategorilerin tipleri de aynı şekilde seçilir. Bir cinsin tipi ona bağlı türlerden biridir. (=Type species), bir tribü’nün, bir altfamilyanın veya bir familyanın tipi bunlara bağlı bir cinstir (=Type-genus). Bu tip’lerin seçimi ve gösterilme şekilleri Uluslararası İsimlendirme Yasasının gösterdiği kurallar çerçevesinde yapılır.

http://www.biyologlar.com/genel-olarak-taksonomide-kullanilan-tipler

Fonotip Nasıl Ortaya Çıkar

Fenotip, bir canlının sahip olduğu özelliklerin (karakterlerinin) tamamını ifade eder. Ancak fenotip deyince, bir canlının belirli bir veya birkaç karakterinin görünümü anlaşılır. Bu durumda, çalışma amacına bağlı olarak, karakter gruplarına giren özelliklerin tamamı ya da herhangi birisi, fenotipi açıklamada kullanılır. Taksonomistler, çalıştıkları bireyler ya da birey toplulukları hakkındaki ilk bilgileri, onların fenotiplerine bakarak elde ederler. Fenotip, çıplak gözle de görülebilir, moleküler düzeyde de araştırılıp incelenebilir. Örneğin, bir çiçekli bitkinin gözle görülebilen morfolojik özelliklerin bütünü, ya da hergangi biri, o bitkinin fenotipi olabildiği gibi, aynı bitkinin DNA molekülünün dizilim sırası da o bitkinin fenotipini, adı geçen karakteler bakımından tanımlamada kullanılabilir. Her fenotip, ya da bir bireyin her karakteri, o bireyin genotipi ile çevresinin birbirleriyle değişik derecelerde etkileşimi sonucu ortaya çıkmaktadır. Bunu bir model şeklinde özetlersek; Model 1. Basit genel bir modeldir. Bu modele göre bir canlının fenotipi [ölçülüp, gözlenebilen karakter(ler)i], potansiyel olarak canlının genotipi (genleri) tarafından ortaya çıkarılmaktadır. Başka bir deyişle, genotip, fenotipi ortaya çıkaran potansiyel bir etkendir. Bu potansiyel etken, çevre faktörlerinin de devreye girmesiyle, canlının fenotipinin ortaya çıkmasını sağlar. Örneğin, karaçam (Pinus nigra) oluşumunda, tohumun anne-babasından aldığı kalıtsal özeliklere bağlı olarak 20-30 metre boy kadar varan bir karaçam ağacını ortaya çıkarma potansiyeli vardır. Eğer bu oluşum, zigot oluşumundan itibaren, çok uygun çevre koşullarında gelişip büyümüşse genotipinde yazılı olan en yüksek potansiyele olaşacak görünüş bakımından boylu poslu bir ağaç olacaktır. Öte yandan, eğer aynı tohum gelişiminden itibaren fidan ve/veya genç ağaç safhalarında, uygun olamayan çevre koşullarında gelişmişse, bozuk yapılı, zayıf, kısa boylu bir ağaç olarak ortaya çıkacaktır. Ama, yetiştiği çevre koşulları ne olursa olsun, ağaç yine karaçam olacaktır. Çevre farklığı ağacın boyunu, tepe çatısını, kalınlığını, genel görünüşünü, erkek çiçek, dişi çiçek, kozalak ve tohum büyüklüğünü, tohum verimini vb. etkilemekte, fakat “karaçama” özgü olan ve kalıtsal olan özelliklerini değiştirememekte, ya da çok dar sınırlar içinde değiştirebilmektedir. Model 2. Model 1’deki verilen modeli biraz daha ayrıntılarıyla, gen düzeyinden başlayıp ara kademeleri de belirterek, model 2 şeklinde de gösterebiliriz. Burada, bir DNA molekülü veya onun bir parçası olan gen, fenotipi ortaya çıkarmadan önce, bir çok başka ara işlevlerin yerine getirilmesini sağlamaktadır. DNA molekülü, hücre içinde mevcut bir çok başka kimyasalların da katkısıyla, önce RNA molekülünü üretmekte, RNA molekülü, enzim ve proteinlerin üretilmesinde görev almakta, bu enzim ve proteinler, çok çeşitli metabolik, fizyolojik, biyokimyasal işlemlerden ve olaylardan geçtikten sonra, en sonunda ilgili fenotipin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Tabii ki, bu işlemlerin yürütülmesi sırasında, canlının içinde bulunduğu çevrenin de önemli bir etkisi olmaktadır. Örneğin, değişik metabolik ve fizyolojik etkinliklerin yerine getirilmesi sırasında, canlının bünyesinde bazı mineral besin elementlerinin bulunmaması, ya da yetersiz olması; yetişme ortamının sıcaklığının veya pH derecesinin optimal değerden aşırı yüksek ya da düşük olması vb. çevre faktörleri canlı vücudunda olması gereken söz konusu etkinliklerin ve kimyasal reaksiyonların aksamasına ya da yerine getirilmesine yol açacaktır. Bu ve benzeri çevre faktörlerinin, canlının değişik gelişim aşamalarında, değişik derecelerde ve farklı yönlerde etki yapmasıyla, genetik potansiyel, kendisini fenotipte tam olarak gösterememektedir. Sonuç olarak aynı genotipe sahip olsalar bile, gelişim süreçlerinin ve/veya yaşamlarının şu ya da bu evresinde, zaman ya da mekan içinde, farklı çevre faktörlerine maruz kaldıkları için, daha farklı fenotiplere sahip olabilmektedir. Model 3. Yukarıda verilen Model 1 ve Model 2, tek bir lokus (bir kromozomda belirli bir noktada varolan gen) tarafından kontrol edilen fenotipler için geçerli olabilir. Oysa, canlıların karakterlerinin büyük bir bölümü, bir değil, çok sayıda gen tarafından kontrol edilir. Başka bir deyişle, belirli bir fenotipin ortaya çıkmasında birden fazla gen, değişik ölçülerde ve değişik yönlerde katkılar yapmaktadır. Bu etkileşimler daha ziyade, sıra ile birbirini izleyen biyosentetik reaksiyonların yerine getirilmesi sırasında katalizör olarak görev alan enzimlerin (ve bu enzimleri üreten genlerin) etkisinden ileri gelmektedir. Model 3, sadece tek bir genin değil, bir çok genin etkisiyle ortaya çıkan bir fenotipin modelini göstermektedir. Bu modelde, birden fazla sayıda genin, hem birbiriyle hem çevre faktörleriyle etkileşimler yaparak, bir fenotipin ortaya çıkışı izlenebilir SİSTEMATİK HİYERARŞİ 1. Tüm Dünya’da gerçek ve etkili bir iletişimin sağlanabilmesi için standart bir hiyerarşi gereklidir. 2. Belirli bir kategorik tür, organik çeşitliliği kavrayabilmemiz için esastır. Bundan dolayı hiyerarşideki bütün diğer kategoriler doğrudan ya da dolaylı olarak bu düzeyle ilişkilidir. 3. Bütün canlıların, aynı genel yolla türedikleri kabul edilir (doğal seçim yoluyla evrimsel olarak). MANTIKSAL YAPI Linné’nin sisteminde, hiyerarşik yapı sınıf sınıf içinde (veya kutu kutu içinde) bir sistem olarak gözlenir. Linné tarafından geliştirilen hiyerarşinin başarısı tesadüfi değildir. Başarılı kurgusunun ve kullanımının nedenlerinden birisi, o zamanlar kullanılan daha basit hiyerarşilere dayanmasıdır, yani birdenbire keşfedilip ortaya konmamış olmasıdır. Bu ilk hiyerarşiler, başta Aristo olmak üzere eski Yunanlılar tarafından geliştirilen kavramlara dayanır. Linné hiyerarşisinin başarısının ikinci nedeni, Linné’nin ansiklopedik dehasıdır. Linné bizzat kendisinin bildiği bütün bitki ve hayvanları sınıflandırarak göstermiştir. Fakat Linné hiyerarşisinin etkenliğini sağlayan üçüncü ve temel bir neden vardır. İster ilkel, isterse gelişmiş olsun, tüm toplumlar çevrelerindeki nesneleri sınıflandırırlar. İnsan beyni, nesne veya fikirleri koordine veya subordine etmeden aralarındaki bağlantı veya ilişkileri takdir edemez. İnsanın bütün ürünleri, bilgisi, aletleri, gelenekleri, hatta bilimsel teorileri ve ilişkileri bile hiyerarşik olarak kurgulanmıştır. Böyle birkaç nedenden dolayı, Linné hiyerarşisi öğeleri arasında belirli bir kurguya ve ilişkiye sahiptir. Bu hiyerarşinin öğeleri, bir birey, takson ve kategori mantıki olarak analiz edilebilir. Hiyerarşide iki türlü ilişki söz konusudur: Dikey ve yatay İki türlü dikey ilişki vardır. a. Bireyle dahil olduğu takson ve taksonla bulunduğu kategori, b. Yüksek bir taksonla alçak bir takson arasındaki. Birinci tip dikey ilişki bir üyelik ilişkisidir. Örneğin bir insan, Hasan Taş, yüksek düzeydeki Memeliler ile alçak düzeydeki Homo sapiens arasındaki çeşitli taksonların üyesidir (tablo), Buna karşılık, her biri birer kategorinin üyesidir; Memeliler sınıf kategorisinin; Homo sapiens tür kategorisinin üyesidir. İkinci tip dikey ilişki, içerme veya dahil olmadır ki, yüksek ve alçak taksonlar arasındaki bağlantıdır. Örneğin Homo sapiens Homo’ya aynı biçimde Homo’da Hominidae’ye dahildir. (tablo). Yatay ilişki, bireylerde kategoriler arasında olanıdır. Kuşkusuz, hiyerarşinin amaçları bakımından, tüm bireyler denk kabul edilir. Benzer şekilde kategoriler de denktir ve basitçe hiyerarşideki basamakları işaretler. Kategorilerin dikey olarak birbirini içermesi, esasen hiyerarşinin merdivensi yapısı ve faydasını bozar. Linné hiyerarşisinin, yukarıdaki mantıksal analizinden kaynaklanan zorluklardan birisi “Gregg paradoksu” denilen çelişkili durumdur. Bu monotipik taksonların (yani bir tane alt birimi olan takson) mantıki kabulünden kaynaklanır. Problem mantıksal açıdan şöyle bir ilişki vardır. Ginkgo = cins, Ginkgo biloba = tür, Ginkgo = Ginkgo biloba ve bundan ötürü cins = tür. Eğer bu iki kategori aynı ise, o zaman hiyerarşinin merdivensi yapısı, bozulur. Böyle sorunların bir çözümü olarak, monotipik taksonların en az bir tane bilinmeyen veya fosil takson daha içerdiğini kabul etmek görekmektedir. Böylece “çelişki”den kaçınılabilir. KAYNAK: www.sistematiginesaslari.8m.com/5.htm

http://www.biyologlar.com/fonotip-nasil-ortaya-cikar

Doğal Sınıflandırma

İlk defa Aristo (M.Ö. 3. yüzyıl) doğal bir sınıflandırma yapma savı ile bir sistem oluşturmuştur. Aristo, Platon’un tipolojik türünü (eidos) kullanarak üst kategoriler (genos) oluşturmaya çalışır. Eidos, belirli karakterlerle meydana gelen ve bir nihai öze sahip olan bir birim olarak tanımlanır. Başka bir deyişle bağımsız olarak yaratılmış birimlerdir. Bu yaklaşım populasyon kavramının reddi demektir. O halde bağımsız olarak yaratıldığı varsayılan türler hangi doğal kritere göre ilişkilendirilecek (üst kategoriler oluşturulacak) ve doğal bir sınıflandırma yapılmış olacaktır? Bugün hiyerarşik sistemi kullandığımız Linne, temel yaklaşım olarak Aristo’nun tipolojik tür kavramını benimser. Ancak Linné bağımsız olarak yaratıldığını kabul ettiği türleri tuğla olarak kullanarak cins, familya v.b. (Linné, 5 kategori kullanmıştır) üst kategorileri oluşturur. Çünkü, Linné, yeterli sayıda morfolojik benzerliğin ortaya konması ile türleri ilişkilendirerek cinsleri, cinsleri ilişkilendirerek familyaları v.b. üst kategorileri oluşturabileceğini ve bu yolla doğal bir sınıflandırma yapabileceğini varsayar. Linné’nin, Aristo’dan bir farkı vardır. Linné, morfolojik benzerlikleri kullanmakta bir anlamda homolojiden yararlanmıştır. Wiley (1981) ve Brooks ve Wiley (1988)’e göre, doğal takson ve doğal sistem kavramları için önemli olan özellikler; 1- Doğal takson evrim sürecinde kendiliğinden oluşmuştur. Taksonomist tarafından oluşturulmaz. Yani, taksonomist farkına varıp onu isimlendirip sınıflandırsa da, farkına varmasa da doğada vardır. Dolayısıyla, doğal takson icat edilen değil keşfedilebilendir. 2- Doğal taksonlar doğal süreçlerle oluşmuştur. O halde, doğal taksonların doğal süreç ve olgularla uyumlu olmaları gerekir. Organik çeşitlilik ile ilgili ortaya konan tüm doğa yasaları onun için genellenebilir. Örneğin, bir tür açısından düşünülürse, tür, kendisini oluşturan süreçler gibi varyasyon gösterir, farklılaşır çeşitlenir ve yeni türleşme süreçleri geçirir. 3- Doğal takson bir birey değil bir organizma grubudur. 4- Doğal taksonlar, türleşme süreçleri ile oluştuklarından ortak ata ilişkilerine sahiptir. Biyolojik çeşitlilik kalıtımsal bir olgu olduğundan, türeyen taksonlar ortak atalarının genetik mirasına sahiptirler. Populasyon gen havuzunda miras ve kazanılan yeni özellikleri birlikte bulundurur ve taksonun bireylerinde özellikler bu doğrultuda ortaya çıkar. Günümüzde, tüm taksonomistler tür kategorisinin doğal olduğu konusunda anlaşır. Croizat (1964)’ın ifade ettiği gibi her türün kökeninde bir populasyon vardır. Bir tür iki ayrı populasyon olarak var olmaya başlamaz. Oysa, tür üstü kategoriler evrimin direkt olarak işlediği öğeler değillerdir. Ancak, türleşme süreçleri organik çeşitliliği verdiğine göre, türüstü kategoriler de türleşme süreçleriyle oluşmuşlardır ve dolayısıyla doğaldırlar. Kaynak: www.sistematiginesaslari.8m.com/7.htm

http://www.biyologlar.com/dogal-siniflandirma

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin Önemi

Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı (UBSEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin uygulanmasına rehberlik etmek amacıyla ulusal bir strateji hazırlanması yükümlülüğüne yanıt teşkil etmektedir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin metni, dünyadaki sanayileşme, şehirleşme gibi biyolojik çeşitlilik üzerindeki baskıları artıran süreçlerin hızlanması ile birlikte doğan ihtiyaç üzerine, 1987 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından başlatılan ve dört yıl süren bir çalışma sonunda oluşturulmuştur. Rio de Janerio'da 1992 yılında gerçekleştirilen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi'nde biyolojik çeşitliliğin azalmasının önemli bir sorun olduğu ve bu azalmanın uluslararası çaba sarf edilmeden önlenemeyeceği kabul edilmiştir. Zirve, Türkiye'nin de taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin aralarında bulunduğu önemli küresel sözleşmelerin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye bu Sözleşmeyi 1992'de imzalamış ve 29 Ağustos 1996 tarih ve 4177 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Sözleşme 14 Mayıs 1997 yılında ülkemizde yürürlüğe girmiştir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS)'nin üç temel amacını; • Biyolojik çeşitliliğin korunması, • Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı; • Genetik kaynakların kullanımından kaynaklanan faydaların adil ve hakkaniyete uygun paylaşımı oluşturmaktadır. Sözleşme her ülkenin özel koruma tedbirlerine ihtiyaç duyan biyolojik kaynaklar ile sürdürülebilir kullanım için daha büyük potansiyele sahip olan biyolojik kaynaklarını belirlemesini; koruma ve sürdürülebilir kullanım üzerinde olumsuz etkiye sahip olabilecek eylemlerin kategorilerinin ve süreçlerinin belirlenmesini ve izlenmesini gerektirmektedir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ülkelerin sınırları dahilinde biyolojik kaynakları üzerindeki hükümranlığını kabul eder. Bu kaynaklara erişim ülkelerin salahiyetinde karşılıklı anlaşmaya dayalı olarak gerçekleştirilecektir. Söz konusu karşılıklı anlaşmalar teknolojiye erişim ve genetik materyallerin kullanımından sağlanan faydaların paylaşımı için de bir temel ve fırsat oluşturmaktadır. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin genetik kaynakları uluslararası bir anlaşmada bağlayıcı yükümlülüklerle ele alan ilk anlaşma olması, zengin genetik kaynakların sahibi olan ülkemiz için bu Sözleşmenin önemini artırmaktadır. Taraflar Konferansı Sözleşme'nin karar organıdır. Sözleşme'nin uygulanması ile ilgili kararlar iki yılda bir yapılan Taraflar Konferansında alınır. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO'ların) biyolojik çeşitlilik üzerindeki olası olumsuz etkilerinin kontrol altına alınması amacıyla, Sözleşme'ye ek olarak Cartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve 2003 yılında dünyada yürürlüğe girmiştir. Sözleşme altında bu güne kadar çeşitli iş programları ve rehberler onaylanmıştır. İş programları farklı ekosistemleri ele almaktadır. Ekosistemlerin yönetimi ile ilgili olan ve her tematik alanı ilgilendiren sürdürülebilir kullanım, teşvik tedbirleri, genetik kaynaklara erişim ve yarar paylaşımı gibi konularda ise rehberler geliştirilmiştir. İş programları ve rehberler Sözleşmenin uygulanmasında uluslar arası seviyede eşgüdüm sağlanmasını amaçlamaktadır. İş programlarının uygulanması kapsamında ulusal seviyede hedef ve önceliklerin belirlenmesi gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sozlesmesinin-onemi

Gergedan Böceği Yakalayana Para Cezası

Gergedan Böceği Yakalayana Para Cezası

Son günlerde bazı basın-yayın organlarında sıkça yer alan, maddi değeri olduğu gerekçesiyle vatandaşlarca tabiattan toplanarak, alıcı bulmaya çalışılan gergedan böcekleri ile ilgili aşağıda yer alan açıklamanın yapılması uygun görülmüştür.Gergedan Böceği, Avrupa’daki en büyük kınkanatlı türlerden biridir. Larvaları, odun artıkları içinde gelişir ve özellikle çürümüş gübre yığıntıları içinde bulunurlar, çürümüş ağaç bağımlısı türler arasındadır.  Avrupa, Akdeniz Havzası, Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’da bulunur. Sanıldığı gibi nadir görülen bir tür olmamakla birlikte, arazi çalışmalarında rahatlıkla rastlanabilen bir türdür. Türler için tehdit kategorilerinin yer aldığı Kırmızı Liste’de bu türle ilgili bir değerlendirme henüz bulunmamaktadır. Dolayısıyla herhangi bir parasal değeri bulunmamaktadır.Orman ve Su İşleri Bakanlığı(Bakanlık) Doğa Koruma ve Milli Parklar(DKMP) Genel Müdürlüğü 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve 2872 Sayılı Çevre Kanunu’na istinaden bu türü doğadan toplayan ve ticarete konu yapanlara para cezası uygulamaktadır.5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’na göre böcekler dahil doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.Kanunun 10. Maddesine göre yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Bakanlıkça Kara Avcılığı Kanunu kapsamındaki bazı av ve yaban hayvanlarının üretimi ve bunlardan elde edilen ürünlerin ticareti “Av ve Yaban Hayvanları ile Bunlardan Elde Edilen Ürünlerin Bulundurulması, Üretimi ve Ticareti Hakkında Yönetmelik” ile düzenlenmiş olup, böceklerin de dahil olduğu omurgasız hayvanların doğadan alınmasına, bulundurulmasına ve ticaretine izin verilmemektedir.Sonuç olarak böceklerin ticaretini yapanlara Hayvanları Koruma Kanunu 28. Maddesi (g) fıkrası gereğince 1.673 TL idari para cezası verilebileceği gibi, bu böceklerin toplanmasının biyolojik çeşitliliği tahrip ettiğinin tespit edilmesi halinde 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 20(k) fıkrası kapsamında 38.751 TL idari para cezası uygulanmaktadır.Vatandaşlarımızın, gergedan böceğinin 90.000 Dolar değeri olduğu yönündeki asılsız ve yanlış bilginin dolandırıcılar için fırsat yaratacağını akılda tutularak, bu bilgilere itibar etmemeleri, gergedan böceği veya başka bir yabani hayvanın doğadan toplanmasının biyolojik çeşitliliğimize zarar vereceğini; doğadan toplanması veya ticaretinin yapılması halinde cezai işlem uygulanacağını bilmeleri önem arz etmektedir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/gergedan-bocegi-yakalayana-para-cezasi

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Bilim çevrelerinin en iyimser tahminlerine göre, 20-30 yıl içinde dünyadaki canlı türlerinin beşte biri, soylarının tükenme tehlikesi altında bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-bitki-ve-hayvanlar

TOHUMSUZ BİTKİLER SİSTEMATİĞİ VİZE SORULARI

DOĞRU YANLIŞ SORULARI ( )Cyanobacteria ve Bacillariophyta kamçılı değildir. ( )Bacillariophyta da çok hücreli algler bulunur. ( )Rhodophyta da bütün algler çok hücrelidir. ( )Tüm Phaeophyta makroskobik algleri içerir. ( )Tetrasporlar Rhodophyta nın gametofitleri tarafından mayoz sonucu üretilir. ( )Cyanobacteria su içerisinde yüzerek hareket eden organizmalardır. ( )Akinetler ve heterosistler azot fikse etmek amacıyla başkalaşmış hücrelerdir. ( )Bütün Chlorophyceae haploid hayat siklusuna sahiptir. ( )Alglerde mayoz sonucu her zaman gamet meydana gelir. ( )Diplontlarda gametofit gamet haline indirgenmiştir. ( )Rhadophytler diplohaplontlardır. ( )Bütün fotosentetik alglerde klorofil a bulunur. ( )Phaeophyta da klorofil b , Cyanophyta da da Fucaoxanthin en fazla bulunan pigmenttir. ( )alglerdeki pigment çeşitliliği farklı ışık dalga boylarındafotosentezi mümkün kılar. ( )Nostoc türleri havanın serbets azotunu baglar. ( )Peridinium cinsinde ventral 2 kamçı bulunur. ( )Caulerpa tallusunda bölme çeper yoktur. ( )Aplonospor kalın çeperli, kamçısız spor çeşididir. ( )iki faklı uzunlukta kamçıya sahip alglere heterekont denir. ( )bütün algler ökaryotiklerdir. ( )Cyanobacteria haplontlara örnek olarak verilebilir. ( )Oscillatoria heterosist ve akinet oluştururken Nostoc hormogonium oluştur. AŞAĞIDAKİ TERİMLERİ AÇIKLAYINIZ. -Fogotrof -Frustul -Sönositik hücre -Rafe -Coccolit -Sinzoospor -Avkospor -Konjugasyon DOĞRU SEÇENEĞİ İŞARETLEYİNİZ. 1. Aşağıdakilerden hangisi toksin üretir? a. haptophyta b. rhodophyta c. dinoflagellata d. chrysophyta 2. Aşağıdaki alg guruplarının hangisinde konjugasyon görülür? a. Cyanobacteria b. Euglonida c. Zygnematales d. Clebsormidiales 3. Alginiz asit ve laminarin aşağıdaki canlılardan hangisinde bulunur? a. Haptophyta b. Chrysophyta c. phaeophyta d. rhodophyta 4. Hangisi fakültatif heteretrof olup yetersiz ışıkta heteretrof duruma dönüşür? a. Haptophyta b. Chrysophyta c. Dinoflagellata d. Euglonida 5. Sadece akarsulara adapte olmuşplanktonlara ne denir? a. Rheophilio b. Potamoplankton c. Epilitik algler d. Epipelik algler 6. Aşağıdakilerden hangisisin eşeyli üremelerinde kamçılı hücreye rastlanmaz? a. Phaeophyta b. Rhodophyta c. Chiorophyta d. Dinoflagellata 7. Aşağıdakilerden hangisi haplontlara örnek organizma olarak verilebilir? a. Chlomydomans b. Fucus c. Pleurocapsa d. Chorococcus 8. Denizin derinlerinde yaşayan Rhodophyta ların bu derinlikte fotosentez yapmalarını sağlayan piğment aşağıdakilerden hangisidir? a. Fikosiyatin b. fikoeritrin c. Fucoxanthin d. Myxoxanthin AŞAĞIDAKİ BOŞLUKLARA UYGUN KELİMEYİ YAZINIZ. 52P 1. Cyanobacterler mavi-yeşil rengi ................. verir. 2. Microcystic cinsi .................. alt alemi içindedir. 3. .................. ve ..................... Cyanobacterlerden toksin salgılayan cinslerdir. 4. .................. cinsi ilkel hayvanların protoplazmasında simbiyotik olarak yaşar. 5. SCenedesmus cinsinde ............. üreme görülmez. 6. Ulva lactuca ........... vitamini içeri. 7. Caulerpa'da genusunda hücre çeperi dayanıklılık için .................... oluşturur. 8. Caulerpa'da tallusta tutunmaya yarayan ........... kısım bulunur. 9. bitkilerde en fazla kromozom sayısına sahip sınıf ............ 10. Korteks tüpleri ........... cinsinde bulunurken ...... cinsinde yoktur. 11. GÖvde yumrucukları ................. divizyosunda görülür. 12. ............ , .............. ve ............. divizyoları bitkiler alemine dahildir. 13. Euglenophyta divizyosunda hücre çeperi görevini ................ yapar. 14. yakamoz yapan cinsler ........., ......... ve ............... dir. 15. ...........larla beraber Diatomeler okyanuslarda besin zinciririnin ilk halkasını oluştururlar. 16. Xantophyta üyelerinde besin depo maddesi olarak .................. bulunur. 17. Chrysophyta divizyosunda besin depo maddesi olarak............. bulunur. 18. Chrysophyta divizyosunda hücreler................. denen kın içerisindedir. 19. ......... , k. rengi alglerde kloroplastlara denir. 20. Laminariales ve fucales ordolarında ....... vitamini boldur. 21. .................. tip tallus demet halinde iplikçiklerden oluşur. 22. ............. Chondrus crispus türünden elde edilen jel kıvamında bir maddedir. 23. Haploit gametofit bir dölü diploid sporofit bir dölün takip ettiğ hayat evresine sahip olan organizmalara.......................... denir. 24. Haptophyta da iki kamçı arasında bulunan kamçıya benzer organa........ denir. 25. suyun serbest ve açık bölgesine.................. bölge denir. 26. Phaeophyta hücre çeperlerinde ............. DEPO MADDESİ OLARAKDA ....... biriktirir. 27. ............ ve .............. takımları Charophytlerin bitkilere en fazla benzeyen takımlarıdır. 28. Diplontlarda haploit safha sadece ............... dönemine özgüdür ve mayoz ............... meydana gelir. 29. Morfolojik olarak birbirine benzeyen ancak aralarında üreme engeli olan türelere ............ türler denir. 30. Alt tür içinde bulunan yerel populasyonlara ............ denir. 31. ............. sistematikte temel kategoridir. 32. Aynı örneğe verilen farklı adlara ............. , farklı örneklere verilen aynı adlara ................... denir. 33. Sistematikçilerden ............... ilk olarak genus kavramını ortaya atmıştır. 34. Linneus .............. isimlendirmeyi ortaya atmıştır. 35. Alglerde sistematik kategorilerden ............. ve ............ kategorilerinin son eklerinde farklılık vardır. 36. Aynı bireyden meydana gelen gametlerin birleşmesine .............. denir. 37. Homofazik döl almaşında, diplont organizmalarda gametofit döl ................. haline indirgenmiştir. 38. Algler ........... adı verilen vücut yapılarına sahiptir. 39. ............... ve ................ divizyolarında tek hücreli organizma yoktur. 40. ............... divizyosunun bütün üyeleri tek hücrelidir. 41. .......... tip ipliksi tallusa sahip alglerde tallus tutunucu bir kısım üzerinde dallanmış bir kısım bulundurur. 42. ............... Rhadophyta nın karakteristik piğmentidir. 43. ............... göllerde 0-10m derinlikteki kısımdır. 44. Kar ve buz üzerinde yaşayan alglerin oluşturduğu topluluğa .......... denir. 45. Yüksek bitkilerin dal ve yaprakları üzerinde bulunan fitoplanktona ...... denir. 46. küçük taş ve kum üzerinde yaşayan algler............... alglerdir. 47. sediment çamuru üzerinde serbest olarak bulunan alglare. denir. 48. alginik asit elde edilen cinsler ....., ....., ve ........ 49. Akdenizde yetişen ve agar agar elde edilen tür ............. 50. Kselgur ülkemizde ..........., .......... ve .......... illerinde çıkarılır. 51. Diatom toprağı .... alanında kullanılmaz. 52. Nekrit ................ oluşumunu sağlar. 53. Aynı kökenli ve aynı coğrafyayı paylaşan türlere............. denir? 54. Diplohaplontlarda görülen döl almaşına...................denir?

http://www.biyologlar.com/tohumsuz-bitkiler-sistematigi-vize-sorulari

Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Yorumu ile Reçete yazılır

In vitro antibiyotik duyarlılık testleri, bir bakteriyel patojenin bir antibiyotiğin tedavi sırasında ulaşılan in vivo düzeylerine duyarlı olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla uygulanmaktadır. Rutin duyarlılık testleri, doğru antibiyotik seçiminde yardımcı olmasına karşın, yüksek düzeyde dirence yol açmayan, sessiz direnç mekanizmalarını gözden kaçırabilmektedir. Bu durumda, bazı özel testlerin de katkısıyla antibiyotik duyarlılık test sonuçlarının yorumu, bu mekanizmaların ve bunlardan etkilenen diğer antibiyotiklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır. Antibiyotik duyarlılık testlerinin yorumlanması, belirli antimikrobiklere direnç veya duyarlılığa göre direnç mekanizmasının ve bu direnç mekanizmasından etkilenecek diğer antibiyotiklerin tahmin edilmesidir. Bu yaklaşım doğal direnç özellikleri ile birleştiğinde bakterinin tanınmasına yardımcı olduğu gibi, duyarlılık test sonuçlarının doğruluğunun denetlenmesinde de bir kalite kontrolü işlevi görmektedir. Duyarlılık testlerinin yorumlanması ve antibiyogram sonuçlarının buna göre değiştirilmesi mikrobiyologların görevi olmasına rağmen, doğru tedavi seçimi için, bu sonuçlarla sık karşılaşan ve antibiyotik tedavisi uygulayan kliniklerde görevli hekimlerin de direnç mekanizmalarının epidemiyolojik ve terapötik önemi ile duyarlılık testlerinin kısıtlılıkları konusunda fikir sahibi olmaları gerekmektedir. Antibiyotik direnci gerek toplum gerekse hastane kökenli infeksiyonların tedavisinde sorun oluşturan ve giderek büyüyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni antibakteriyel ilaçların klinik tedaviye girmesi kaçınılmaz olarak bunlara dirençli mikroorganizmaların ortaya çıkması ile sonlanmaktadır. Direnç nedeniyle tedavi başarısızlıklarının en aza indirgenmesi, ancak duyarlılık testlerinin standart bir yöntem ile uygulanması ve sonuçlarının doğru yorumlanması ile mümkündür. Antibiyotik duyarlılık sonuçlarının yorumu, uygulamayı yapan Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarının görevidir. Ancak, sık antibiyotik tedavisi uygulayan bir klinikte çalışan hekimlerin de fazla ayrıntılı olmasa bile, antibiyogram yorumuna ilişkin genel bilgilerinin olması doğru tedavi seçeneklerinin uygulanması açısından yararlı olacaktır. Son 10-15 yıl içinde klinik açıdan önemli bakteri türlerinin çoğu, infeksiyonlarının tedavisinde ilk seçenek olarak kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirmiştir (Tablo I) 1,2. Örneğin, Staphylococcus aureus suşları vankomisin dışında hemen tüm antiyotiklere direnç kazanmış, stafilokok ve streptokok türlerinin makrolid direnci dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Yine antibiyotiklerin en yaygın olarak kullanıldığı infeksiyonlar olan solunum yolu infeksiyonlarının önde gelen etkenlerinden Streptococcus pneumoniae’de penisilin direncinin bazı ülkelerde %50’ye ulaştığı, Haemophilus influenzae izolatlarının yaklaşık üçte biri ile Moraxella catarrhalis izolatlarının %90’ının ise b-laktamaz üretimi nedeniyle aminopenisilinlere direnç kazandığı gözlenmektedir 3-6. Antibiyotik duyarlılık testleri Bir infeksiyonun sağaltımı ile ilgili uygun antimikrobik ajanın seçiminde; olası infeksiyon etkeni, infeksiyon etkeninin antibiyotik duyarlılığı, ilacın in vivo aktivitesini etkileyebilecek konak faktörleri, infeksiyonun yeri, ilacın farmakodinamik ve farmakokinetik özellikleri gibi bir dizi faktörün değerlendirilmesi gereklidir 7-10. Antimikrobik ajanın etken mikroorganizma üzerinde in vitro aktivitesi tedavide göz önüne alınması gereken faktörlerden biridir. Bir antibiyotiğin antimikrobik aktivitesinin saptanması için uygulanan in vitro işlemlere genel olarak duyarlılık testleri adı verilmektedir 11,12. Duyarlılık testleri, klinik açıdan önemli, hızlı üreyen aerop ve fakültatif anaerop bakterilerin tedavide uygulanacak antibakteriyel ajana duyarlılığının öngörülemediği durumlarda yapılır. Başka bir deyişle, mikroorganizmanın sağaltımında ilk seçenek olan antibiyotiğe duyarlılığı biliniyorsa test uygulanmamaktadır. Örneğin Streptococcus pyogenes suşlarının tümü penisiline duyarlı olduğu için, bu antibiyotiğe karşı duyarlılığın in vitro testlerle değerlendirilmesine gerek yoktur. Ancak, aşırı duyarlılık gibi bir nedenle penisilin kullanılamıyorsa, direnç bulunabilmesi nedeniyle ikinci seçenek olan eritromisine karşı duyarlılığın saptanması uygun olur. Antimikrobik ilaçlara karşı duyarlılık birçok yöntem ile saptanabilmektedir. Rutin laboratuvarlarda uygulanan testlerle genellikle ilaçların inhibitör (bakteriyostatik) aktivitesi değerlendirilir. Bu amaçla uygulanan yöntemler: 1. Katı veya sıvı besiyerlerinde seyreltme (dilüsyon) yöntemleri 2. Disk difüzyon yöntemi 3. Gradiyent difüzyon (Etest®) yöntemi 4. Antimikrobik ajanları inaktive eden enzimlerin saptanması olarak sıralanabilir 11,12. Seyreltme yöntemlerinde standart sayıda bakteri topluluğu (inokulum), iki katlı dilüsyonlar şeklinde değişen yoğunluklarda antimikrobik ajan ile karşılaştırılır. İnkübasyon süresi sonunda gözle görünür üremeyi engelleyen en düşük antimikrobik ilaç yoğunluğu saptanır. Buna Minimum İnhibitör Konsantrasyon (MİK) denir ve (mg/L) şeklinde ifade edilir. MİK değerinin duyarlılığı mı yoksa direnci mi temsil ettiğini belirlemek için, bulunan konsantrasyon duyarlılık sınırı adı verilen bir değer ile karşılaştırılır. MİK, bu sınırdan düşük ise mikroorganizma söz konusu ajana “duyarlı” olarak değerlendirilir. Bunun dışında “orta” ve “dirençli” kategorileri de saptanır. Duyarlılık sınırları, sağaltım sırasında ulaşılan serum ve doku düzeyleri ile, duyarlılık özelliği kesin olarak bilinen bakterilerin MİK değerleri göz önüne alınarak belirlenmektedir. Her antimikrobik ajan için bakteri türüne göre de değişen ayrı bir sınır değer söz konusudur. Genel olarak sağaltımın başarısı için MİK değerinin serum düzeyine (Cmax) kıyasla 4-16 kez düşük olması istenmektedir 10. Seyreltme temeline dayanan testler kantitatif sonuç verdiği için yeğlenmektedir. Sıvı besiyerindeki seyreltme yöntemleri, tüpte uygulanılıyorsa makro (tüp) dilüsyon, mikrodilüsyon plaklarında uygulanıyorsa mikrodilüsyon olarak adlandırılır 11-13. Disk difüzyon yönteminde belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylelikle, diskteki antibiyotik agar içerisine yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonucunda, disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur. Bu alanın çapı ölçülerek “duyarlı”, “orta” ve “dirençli” olacak şekilde duyarlılık kategorileri belirlenir. Bu kategoriler ile ilgili sınır değerleri, her antimikrobik ajan için MİK ile korele edilerek ve erişilebilir serum düzeyleri göz önüne alınarak saptanır 11,12,14. Etest: Difüzyon temeline dayanan ancak diskler yerine belirli ve sürekli bir konsantrasyon değişimi olacak şekilde antibiyotik içeren plastik striplerin kullanıldığı bir yöntemdir. İnkübasyon süresi sonunda, elips şeklindeki inhibisyon alanının stripi kestiği konsantrasyon MİK olarak belirlenir. Bu yöntem özellikle Haemophilus influenzae, Streptococcus pneumoniae, Neisseria gonorrhoeae gibi güç üreyen bakteri türlerinin MİK değerlerinin saptanmasında yaygın olarak kullanılmaktadır 11,15. Enzim üretiminin saptanması: Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis, N. gonorrhoeae gibi türlerde nitrosefin ile b-laktamaz aktivitesinin saptanması ya da H. influenzae izolatlarında kloramfenikol asetil transferaz enzimi aktivitesinin biyokimyasal yöntemlerle gösterilmesi, antibiyotik direncinin klasik yöntemlere kıyasla daha hızlı saptanabilmesini sağlamaktadır 11. Bakteriyostatik aktiviteyi gösteren testler dışında bakterisidal aktiviteyi gösteren testler de bulunmaktadır. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gereklidir. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçları birçok faktörden etkilenebilmektedir. Bu nedenle testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı kalite kontrol suşları ile denetlenir. Kalite kontrol suşları, sonuçlarının tekrarlanabilirliği %95’in üzerinde olan suşlardır. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir 13,14,16. Bazı direnç mekanizmaları ise rutin duyarlılık testleri ile saptanamayabilir. Bunlar için özel ölçütler ve testler uygulanması gerekir. Örneğin, enterik bakterilerin 3.-4. kuşak sefalosporinler ve monobaktamlara dirençli olmasına yol açan GSBL’ler, özel duyarlılık kategorileri ve enzimin klavulanik asit ile inhibisyonuna dayanan özel yöntemlerle saptanabilmektedir 17,18. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarının yorumlanması Yeni antibakteriyellerin ve bunlara karşı direnç oranlarının gelişimine paralel olarak, son 10 yıl içerisinde bakterilerin direnç mekanizmaları ile ilgili bilgilerin de çok arttığı görülmektedir. Direnç mekanizmalarının daha iyi anlaşılması, standart antibiyotik duyarlılık testlerinin yorumlanmasına ve dolayısıyla akılcı tedavi seçimine katkıda bulunmaktadır. Sürekli yeni antibiyotikler geliştirilmesine rağmen, genel olarak, bir antibiyotik ailesindeki üyelerden birine karşı duyarlılık veya direnç bulunması, diğerleri ile ilgili yorum yapılabilmesini sağlamaktadır (Tablo II). Örneğin, başta streptokoklar olmak üzere Gram pozitif koklarda eritromisin direnci, klaritromisin, azitromisin gibi yeni makrolidlere karşı da direnç bulunduğunu göstermektedir 19. Benzer şekilde antibiyotiğin hedefini değiştiren bir direnç mekanizması yapı olarak farklı, ancak aynı hedefe etkili tüm antibiyotiklere direnç gelişimine neden olmaktadır. Yine Gram pozitif koklarda eritromisin ve klindamisin direncinin birlikte saptanması, rRNA’daki hedef bölgesinin metilasyonunu ve bunun sonucunda, yapı olarak makrolidlerle ilişkisiz, ancak aynı hedefe etkili linkozamidler ve streptogramin B’ye karşı da direnç varlığını göstermektedir 20. Bunlardan başka, Gram pozitif koklarda gentamisin direnci bulunması, 2ıı fosfotransferaz/6ı asetil transferaz enzimi varlığını gösterir ki, in vitro olarak duyarlı bulunsa da bu suş tüm aminoglikozidlere dirençli olarak yorumlanmalıdır. Gram pozitif koklarda amikasin ve netilmisin ile alınan in vitro sonuçlar klinik sonuçlarla uyumsuz olduğu için duyarlılık testlerinde kullanılması anlamsızdır. Bu tip mikroorganizmalarda kanamisin direnci, amikasin için de değerlendirilebilir 19. Duyarlılık test sonuçları mutlaka identifikasyon sonuçları ile birlikte değerlendirilmelidir. Bazı bakteri türleri genetik özellikleri açısından bir antibiyotiğin hedefi olan yapıyı hiç içermediği ya da antibiyotiğin hedefe ulaşmasını engelleyecek bir yapıyı veya antibiyotiği inaktive edecek enzimleri taşıdığı için o antibiyotiğe dirençlidir. Buna doğal direnç adı verilmektedir 12. Örneğin Gram negatif bakteriler hücre duvarındaki dış membran yapıları nedeniyle vankomisin gibi glikopeptidlere doğal olarak dirençlidir. Benzer şekilde, stafilokokların hücre duvar sentezinde görevli enzimleri (PBP) aztreonamı bağlamadığı için, stafilokoklar bu antibiyotiğe doğal olarak dirençlidir. Aminoglikozidlerin hücre içine alınması oksijene bağımlı aktif transport sistemi aracılığıyla olduğu için bu antibiyotikler anaerop bakterilere karşı etkisizdir. Çeşitli bakteri türlerinin doğal direnç özellikleri Tablo III’te özetlenmiştir. National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) önerileri Ülkemiz Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarlarında antibiyotik duyarlılıklarının saptanmasında yaygın olarak National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) önerileri uygulanmaktadır. Bu nedenle, bu yazıda antibakteriyel duyarlılık değerlendirilmesinde NCCLS yönteminin uygulanması ve yorumlanması üzerinde durulacaktır. Gram pozitif bakterilerin duyarlılık testleri için antibiyotik seçimi Tedavide kullanılabilecek antibakteriyel ajanların sayısının her geçen gün artması, rutin duyarlılık testleri için denenecek antibiyotikler arasında bir seçim yapılmasını gerekli kılmıştır. Bu seçimde, klinik etkinliğinin kanıtlanmış olması, teste uygulanabilir formunun bulunması, rutin test ve saklama koşullarında dayanıklılık, değerlendirme ölçütlerinin ve alınan sonuçların aynı aileden diğer ajanlara uygulanabilirliğinin bilinmesi gibi antibakteriyel ajana ait özelliklerin yanı sıra, hastanın yaşı, infeksiyon bölgesi, hastane formüleri gibi bilgiler etkili olmaktadır 7. NCCLS listelerinde etki spek- trumları açısından eşdeğer ajanlar “veya” bağlacı ile ve genellikle aynı bölümde yer alır. Bu şekilde belirtilen ajanlar için duyarlılık test sonuçları ortak değerlendirilmelidir. Sonuçlar duyarlı (S), orta düzeyde (intermediate; I) veya dirençli (R) olarak belirtilir. Duyarlı kategorisi, başka bir kontrendikasyon yoksa belirtilen etkene bağlı olan infeksiyonun denenen ilacın uygun dozları ile tedavi edilebileceğini gösterir. I kategorisi, MİK değerlerinin ilacın doku veya kan düzeylerine yakın olduğunu belirtir. Bu tip ilaçlar fizyolojik olarak konsan-tre edildikleri vücut bölgelerindeki infeksiyonların tedavisinde kullanılabilir (ör., kinolonlar ve b-laktamlar için idrar yolu infeksiyonlarında olduğu gibi). R kategorisi ise, bu izolatların ilacın normal sistemik düzeyleri ile inhibe edilemeyeceğini gösterir 13,14,22. S. aureus ve koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu A. S. aureus için disk difüzyon ve dilüsyon testleri 1880’li yıllarda bir yara akıntısından izole edildiğinden beri önemli bir insan patojeni olarak bilinen S. aureus, içerdiği virulans faktörleri nedeniyle, tüm organ sistemlerinde infeksiyona neden olabilmektedir 23. Bu mikroorganizmanın nozokomiyal patojenler arasında da ön sıralarda bulunması ve antibakteriyel ajanlara direnç özelliğinin giderek artması, hastane kökenli infeksiyonların tedavisinde önemli bir sorun oluşturmaktadır. Günümüzde S. aureus suşlarındaki direnç sorununun odağını metisilin direnci oluşturmaktadır 1,2,23-25. Metisilin, nafsilin, oksasilin gibi penisilinazlara dirençli penisilinlere duyarlılığı azalmış olan S. aureus suşları 3 gruba ayrılabilir 24-26: a. Metisiline dirençli S. aureus (MRSA): Bu suşlar mecA genince kodlanan yeni ve düşük afiniteli bir penisilin bağlayan protein (PBP2a) yapan suşlardır. b. PBP’lerinde nokta mutasyonu veya aşırı üretim gibi bir değişiklik olan suşlar. c. Aşırı b-laktamaz üretimi sonucunda metisilin duyarlılığı sınırda olan suşlar (Borderline methicilline susceptible [BSSA] veya borderline oxacilline resistant S.aureus [BORSA]. Metisilin (oksasilin) direncinin saptanması NCCLS önerilerine göre 22, stafilokok suşlarının penisilin ve oksasilin duyarlılıklarının saptanması ile tüm b-laktam ajanlar için yorum yapılabilmesi sağlanmaktadır. Bu nedenle bunlar dışındaki b-laktam ajanların, duyarlılık testlerinde yer almasına gerek yoktur: 1. Eğer izolat penisiline duyarlı ise, tüm penisilin türevleri, sefemler, karbapenemlere duyarlıdır. 2. İzolat penisiline dirençli, oksasiline duyarlı ise, b-laktamaz varlığı düşünülür. Bu tip suşlar, penisilin G, ampisilin, amoksisilin, azlosilin, karbenisilin, mezlosilin, piperasilin, tikarsiline dirençli, penisilinazlara dirençli penisilinler, b-laktamaz inhibitörlü b-laktam kombinasyonları, sefemler ve karbapenemlere duyarlıdır. Nitrosefin hidrolizi gibi direkt b-laktamaz testi uygulaması ile de b-laktamaz üretimi ve yukarıda sayılan ajanlara direnç saptanabilir. 3. İzolat oksasiline dirençli ise tüm b-laktam ajanlara dirençlidir. Bu tip suşlar, in vitro olarak sefemlere, b-laktam/b-laktamaz inhibitör kombinasyonlarına, imipeneme duyarlı olarak görünebilir. Ancak bu ajanlarla klinik tedavi sonuçları başarısız olduğu için tüm b-laktam ajanlara dirençli olarak rapor edilmelidir. Stafilokoklarda disk difüzyon ve dilüsyon testleri ile ilgili uygulama koşulları ve oksasilin duyarlılık sınırları Çizelge 1’de yer almaktadır. Şekil 1: Çizelge 1: Stafilokoklarda metisilin direncinin saptanması için disk difüzyon ve mikrodilüsyon testlerinin uygulanımı ve değerlendirilme ölçütleri • Disk difüzyonda direnç değerlendirilirken disk etrafındaki silik veya tek koloni şeklindeki üremeler de dikkate alınır. • Test sonucu ‘orta düzeyde’ ise sadece S. aureus suşları için oksasilin-tuz agar tarama testi (Çizelge 1) uygulanır. Bu test KNS için önerilmemektedir 22. • Metisiline dirençli suşların birçoğu diğer b-laktamlar, aminoglikozidler, makrolidler, klindamisin, tetrasiklin gibi ajanlara da dirençlidir. Bu nedenle, stafilokoklarda çoğul dirençlilik saptanması metisilin direncini düşündürmelidir. • mecA geni içermeyen, ancak oksasilin MİK değeri 2-8 mg/L olan suşlar BORSA olarak değerlendirilmektedir. BORSA suşlarının daha çok laboratuvar şartlarına bağlı olarak gözlenen bir fenotip olduğuna ilişkin bulgular mevcuttur ve bu fenotipin klinik tedavi açısından önemi de kesin değildir 27. Glikopeptidlere duyarlılığı azalmış S. aureus (GISA) suşlarının saptanması Glikopeptid grubu antibakteriyel ajanlar, çoğul dirençli Gram pozitif bakteriler ile gelişen ciddi infeksiyonların tedavisinde en güvenilir seçenekler olmalarına rağmen, 1997 yılında ilk kez Japonya’da daha sonra da Avrupa ve ABD’de vankomisine duyarlılığı azalmış (MİK 8 mg/L) S. aureus suşları bildirilmiştir 28-30. GISA saptanması için: 1. Vankomisinli (6 mg/L) beyin-kalp infüzyon agarda tarama testi 22 2. Vankomisinli (5 mg/L) Mueller Hinton agarda tarama testi yapılması, bunlarda üreme olursa MİK değerlerinin saptanması önerilmektedir 37. B. Koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) duyarlılık testleri Koagülaz negatif stafilokoklar, özellikle yabancı cisimlerle ilişkili bakteriyemi etkeni olan geniş bir grubun ortak adıdır 24. KNS türleri arasında S. epidermidis, S. hominis, S. simulans, S. warneri, S. haemolyticus’da mecA geni varlığı bildirilmiştir. Bu türler için önerilen duyarlılık testleri S. aureus ile benzer olmakla birlikte, 1999 yılında metisilin direnci ile ilgili duyarlılık sınırları değiştirilmiştir (bkz. Çizelge 1). Enterokoklarda antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu Enterokoklar özellikle hastane kökenli kan, yara ve idrar yolu infeksiyonlarının önde gelen etkenlerindendir. Son yıllarda enterokok türlerinde penisilinler, aminoglikozidler ve vankomisine dirençli suşların çıkması ve giderek artan oranlarda bildirilmesi, infeksiyonlarının tedavisi açısından sorun yaratmaktadır 32-34. Ayrıca, bu bakterilerin S. aureus’a laboratuvar koşullarında bile olsa, vankomisin direncini aktarabilmesi, tehlikenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, özellikle vankomisine dirençli enterokokların (VRE) hastane ortamlarında gelişmesinin ve yayılmasının önlenmesi için sürekli olarak duyarlılık paternlerinin izlenmesi gereklidir. Ülkemizde VRE infeksiyonlarının oranı düşük olmakla birlikte, bu konudaki bildirimler yayılma açısından düşündürücüdür 35. Enterokokların duyarlılık testlerinin yorumunda genel ilkeler: 1. Sefalosporinler, aminoglikozidler (yüksek düzeyde direnç taraması hariç), klindamisin, trimetoprim-sülfametoksazol in vitro olarak etkin görünseler de klinik olarak enterokoklara etkisizdir. Bu nedenle enterokoklar bu ajanlara duyarlı olarak rapor edilmemelidir. 2. b-laktamaz üretmeyen enterokok suşları için penisilin duyarlılığı ampisilin, amoksisilin, sulbaktam/ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, piperasilin ve piperasilin/tazobaktam için genelleştirilebilir. 3. Beyin omurilik sıvısı ve kan izolatları için mutlaka nitrosefin hidrolizi ile b-laktamaz üretimi değerlendirilmelidir. b-laktamazı pozitif bulunan suşlar, açilamino, karboksi ve üreidopenisilinlere dirençlidir. 4. İzolat, penisiline veya ampisiline duyarlı bile olsa endokardit gibi ciddi bir infeksiyon söz konusu ise tedavide mutlaka bir hücre duvarı sentez inhibitörü ile bir aminoglikozid birarada kullanılmalıdır. Aminoglikozid kombinasyonunun etkin olup olmayacağının anlaşılması için yüksek düzey gentamisin veya streptomisin direnci belirlenir. Bu amaçla, 120 µg’lık gentamisin ve 300 µg’lık streptomisin diskleri kullanılarak difüzyon testi ya da gentamisin (500 mg/L) veya streptomisin (1000 mg/L) içeren beyin-kalp infüzyon (BKİ) besiyeri kullanılarak mikrodilüsyon testi uygulanır. Bu ajanlara karşı yüksek düzeyde direnç sözkonusu ise sinerjik etki ortadan kalkar. 5. Vankomisin duyarlılığı 24 saat inkübasyondan sonra değerlendirilir. Disk difüzyonda plak ışığa tutularak inhibisyon zonu içerisindeki ince üreme de değerlendirilmelidir. Ayrıca vankomisine direnç araştırılmasında vankomisin-agar tarama testi de uygulanabilir. Bu amaçla 6 mg/L vankomisin içeren BKİ agarı kullanılmaktadır. Bazı enterokok türleri (E. gallinarum, E. casseliflavus, E. flavescens) vankomisine doğal olarak dirençlidir (Van C1-C3 tipi direnç) 12,36. Bu türler in vitro testlerde vankomisine duyarlı da olsa ‘orta düzeyde’ kategoride kabul edilmelidir. Vankomisine dirençli bulunan enterokoklarda doğru tür tanımının yapılması infeksiyon kontrolü açısından önem taşımaktadır. Van C tipi direnç elemanlarını taşıyan türler, ancak kısıtlı olarak yayılmakta, hastane salgınları açısından tehlike oluşturmamaktadır. Buna karşın, tür identifikasyonunun kazanılmış ve hareketli direnç elemanları içeren E. faecalis veya E. faecium olması, infeksiyon kontrolü için hızla önlem alınmasını gerektirmektedir. Enterokoklarda yüksek düzey aminoglikozid direnci ve vankomisin direncinin saptanması için NCCLS tarama testi önerileri Tablo VI’da gösterilmiştir 22. Tablo 6: Enterokoklarda yüksek düzey aminoglikozid direnci ve vankomisin direnci saptanmasında önerilen tarama testleri Pnömokoklarda antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu Başta penisilin grubu olmak üzere b-laktam ajanlara dirençli Streptococcus pneumoniae kökenleri tüm dünyada giderek artan oranlarda bildirilmektedir 37. Bu türde b-laktam direncinin rutin testlerle ve erken olarak tanınabilmesi klinik tedavi açısından çok önemlidir. Çünkü pnömokok infeksiyonlarının tedavisinde ilk seçenek penisilindir ve penisiline duyarlılık azalmışsa, özellikle menenjit gibi infeksiyonlarda, tedavi başarısızlıklarının oranı çok artmaktadır 38,39. Pnömokoklarda penisilin direncinin taranması amacıyla oksasilin (1 µg) ile disk difüzyon testi uygulanmaktadır. Ancak sefalosporin duyarlılığının taranması için kullanılabilecek yöntem arayışları sürmektedir. Oksasilin disk tarama testinde inhibisyon zon çapı ³20 mm olan suşlar, penisiline duyarlıdır (MİK £0.06 mg/L); buna karşın inhibisyon zon çapı £19 mm olan suşlar, penisiline dirençli (MİK ³2 mg/L), orta (düşük düzeyde dirençli) (MİK 0.12-1 mg/L) veya duyarlı olabilmektedir. Bu nedenle inhibisyon zonu çapı 19 mm ve daha küçük olan suşlarda penisilin ve ayrıca seftriakson veya sefotaksim MİK değerleri güvenilir bir seyreltme yöntemi ile ölçülmelidir. Kanada’da yapılan bir çalışmada, ancak disk etrafında hiç inhibisyon zonunun bulunmadığı durumlarda suşların yüksek ya da düşük düzeyde dirençli olduğu, bu nedenle de böyle bir durumla karşılaşıldığında sonucun “penisiline dirençli” olarak kabul edilebileceği öne sürülmektedir 14. ABD’de yapılan bir çalışmada ise, penisilin MİK değerlerinin amoksisilin, amoksisilin /klavulanik asit ve seftriakson MİK değerlerini de yansıttığı belirtilmektedir. Pnömokoklar için NCCLS’ce önerilen duyarlılık test yöntemleri Tablo VII’de gösterilmiştir. Tablo 7: NCCLS’ye göre pnömokoklar için önerilen disk difüzyon ve seyreltme test koşulları Pnömokoklarda antibiyogram sonuçlarının yorumunda genel ilkeler 1. Pnömokok infeksiyonlarının tedavisinde amoksisilin, ampisilin, sefepim, seftriakson, sefotaksim, sefuroksim, imipenem/meropenem kullanılabilir. Ancak bunlar için henüz güvenilir bir disk difüzyon testi bulunmamaktadır. Oksasilin diski ile tarama yapılır. İnhibisyon zon çapı 19 mm ve daha darsa penisilin MİK değerleri saptanır. Buna karşın zon çapı 20 mm ve üzerinde olanlar penisilin G ve amoksisilin, ampisilin, sefepim, seftriakson, sefotaksim, sefuroksim, imipenem/meropenem, seftibuten, sefaklor, sefdinir, seftizoksim, lorakarbefe duyarlı kabul edilir. Bu ajanlar ayrıca test edilmemelidir. 2. Kan ve BOS izolatları için penisilin, seftriakson/sefotaksim, meropenem/imipenem ve vankomisin MİK değerleri rutin olarak bildirilmelidir. 3. Penisiline düşük veya yüksek düzeyde direnç saptandığında sefotaksim ve seftriakson MİK değerleri belirlenmelidir. 4. Pnömokoklarda eritromisin duyarlılığı diğer makrolidlere duyarlılık veya direncin yorumlanması için kullanılabilir. 5. Ofloksasin duyarlılığı, levofloksasin duyarlılığını da göstermektedir. Penisilin MİK değerleri ile ilgili olarak solunum yolu izolatları için duyarlılık sınırlarının S £1 µg/ml; I 2 µg/ml; R³ 4 µg/ml olarak değiştirilmesi önerilmektedir 42. S. pneumoniae dışı streptokok türlerinde antibiyotik duyarlılık testleri S. pneumoniae dışındaki streptokok türleri için önerilen duyarlılık testi uygulama koşulları, agar seyreltme yöntemi dışında S. pneumoniae için bildirilenlerle genel olarak aynıdır 22. b-hemolitik streptokoklar içerisindeki en önemli tür olan S. pyogenes’in penisilin duyarlılığına bakılması gerekmez. Çünkü S. pyogenes suşları halen penisiline duyarlıdır. Buna karşın S. agalactiae suşlarında penisilinlere azalmış duyarlılık söz konusudur. Streptokok suşları penisiline duyarlı ise, diğer b-laktamlara da duyarlı kabul edilir. Eğer penisilin veya ampisilin duyarlılığı “orta düzeyde” çıkarsa, tedavide bakterisidal etkinliğin gerektiği durumlarda bir aminoglikozid ile kombinasyon uygulanması önerilir. Steril boşluklardan üretilen viridans streptokokların penisilin duyarlılığı seyreltme yöntemleriyle saptanmalıdır. Pnömokoklarda olduğu gibi diğer streptokoklarda da eritromisin duyarlılığı ile ilgili sonuçlar tüm makrolidler için genelleştirilebilir. Ayrıca son yıllarda gerek pnömokoklar gerekse diğer streptokok türlerinde makrolid direncinin dikkate değer boyutlara ulaştığı gözlenmektedir. Bu nedenle S. pyogenes ve diğer b-hemolitik streptokoklarla S. pneumoniae izolatlarında eritromisin için duyarlılık testi yapılmalıdır. Bilindiği gibi streptokok türlerinde makrolid direnci ribozomal hedefin değişiminden kaynaklanıyorsa, makrolidlerle aynı hedefe bağlanan linkozamidleri ve streptograminleri (B) de etkilemektedir. Seppala ve arkadaşları tarafından önerilen basit bir disk difüzyon testi streptokok türlerinde makrolid direncinin hedef değişiminden mi (erm metilazlarına bağlı MLSB tipi direnç) yoksa aktif pompa sistemlerinden mi (mef genlerine bağlı M tipi direnç) kaynaklandığını anlamak için kullanılabilmektedir 43. Testte eritromisin (15 µg) ve klindamisin (2 µg) diskleri, duyarlılığı incelenecek suşun yayıldığı koyun kanlı agar yüzeyine, diskler arası mesafe 15-20 mm olacak şekilde yerleştirilir. Her iki disk etrafında inhibisyon zonunun bulunmaması erm metilazlarının sürekli olarak yapıldığını gösterir (cMLS) 44. Bu tip suşlar 14, 15, 16 üyeli makrolidlere, ketolidlere, linkozamidlere ve streptogramin B’ye dirençlidir. Eritromisin diski etrafında inhibisyon alanı bulunmaması ve klindamisin zonunun eritromisine bakan tarafta düzleşmesi indüklenebilir tipte MLS direncini göstermektedir. Bu suşlar da yukarıda sayılan antibiyotiklere dirençli olarak bildirilmelidir. Buna karşın, eritromisine direnç olduğu halde klindamisin zonunda herhangi bir daralma görünmüyorsa makrolid direncinin aktif pompa sistemlerine bağlı olduğu düşünülür (M tipi). Bu direnç mekanizmasından sadece makrolidler etkilenmektedir 45. Gram negatif bakterilerin duyarlılık testleri için antibiyotik seçimi Gram negatif bakterilerdeki güncel direnç mekanizmaları ve NCCLS’nin bunlar için önerdiği liste Tablo VIII’de özetlenmiştir. Tablo 8: Gram negatif bakteriler için duyarlılıklarının değerlendirilmesi gereken antibiyotikler Haemophilus türleri için genel öneriler: 1. Duyarlılık testi Haemophilus Test Medium (HTM) kullanılarak uygulanmalıdır. İnokulum direkt koloni süspansiyonu ile hazırlanmalıdır. İnkübasyon koşulları, %5 CO2’li ortamda, 35°C’de, 16-18 saat şeklinde düzenlenmelidir. 2. Menenjit, bakteriyemi, epiglotit gibi yaşamı tehdit edici nitelikteki infeksiyonlarda elde edilen H. influenzae kan ve BOS izolatları için sadece ampisilin, 3. kuşak sefalosporinlerden biri ve kloramfenikol duyarlılık sonuçları rutin olarak bildirilmelidir. 3. Amoksisilin/klavulanat, azitromisin, klaritromisin, sefaklor, sefprozil, sefuroksim aksetil gibi oral ajanlar solunum yolu infeksiyonlarının sağaltımında ampirik olarak uygulanmaktadır. Genellikle bu ajanlarla duyarlılık test uygulamasının hasta açısından bir yararı yoktur ama epidemiyolojik açıdan yapılabilir. 4. Ampisilin testi sonuçları amoksisilin için de göstergedir. Ayrıca, direkt b-laktamaz testi uygulanarak bu ajanlara karşı direnç saptanabilir. 5. Nadir olmakla birlikte b-laktamaz negatif, ancak ampisiline dirençli suşlar (BLNAR) amoksisilin/klavulanat, ampisilin/sulbaktam, sefaklor, sefuroksim, lorakarbefe dirençli olarak rapor edilmelidir. Bush grup I b-laktamaz üreten Gram negatif bakteriler Kromozomal Bush Grup I b-laktamazları (Amp C tipi enzimler) yüksek oranda üreten bazı Gram negatif bakterilerde geniş spektrumlu penisilinlere ve sefalosporinlere direnç görülmektedir. Bu durum en sık Enterobacter türleri, Citrobacter freundii, Serratia marcescens, Morganella morganii, Proteus vulgaris, Pseudomonas aeruginosa’da görülmektedir 17,46. Grup I b-laktamazlar indüklenebilir özelliktedir 47. Yani normalde bakteri tarafından az miktarda sentezlenen enzim, ortamda bulunan bir indükleyicinin etkisi ile yüksek miktarlarda sentezlenmeye başlar. Farklı b-laktam ajanların bu b-laktamazları indükleme yeteneği ve indükledikleri enzimlere dayanıklılıkları farklıdır. Normalde indüksiyon etkisi geçici olup indükleyicinin etkisi kalkınca tekrar bazal düzeye dönülür. Ancak bu tip b-laktamazları üreten türlerde esas sorun, indüksiyona gerek olmaksızın yüksek oranda b-laktamaz üreten (dereprese) mutantların bulunmasıdır. Bu mutantlar bakteri topluluğunda 10-5-10-8 sıklığında bulunur. 2. kuşak, 3. kuşak sefalosporinler, aztreonam ve üreidopenisilinler bu tip b-laktamazlar için zayıf indükleyiciler olmalarına karşın, üretilen enzim tarafından parçalanır. Dolayısıyla, bu ajanlar, tedavide tek başlarına kullanılmaları halinde dereprese mutantları seçme özelliğindedir. Bunun sonucunda tedavi başarısızlıkları ortaya çıkmaktadır. Üçüncü kuşak sefalosporinlerle bakteriyemi tedavisi sırasında dereprese mutantların seçilme sıklığı %20-40 olarak bildirilmektedir 47. İndüklenebilir b-laktamaz (İBL) varlığı disk indüksiyon testi ile gösterilebilir 48. Bu testte kuvvetli indükleyiciler olan imipenem veya sefoksitin diskleri 3. kuşak sefalosporin diskleri ile aralarındaki mesafe 1.5-2 cm olacak şekilde yan yana agar yüzeyine yerleştirilir. Sefalosporin diskinin zonunda indükleyiciye bakan tarafta bir düzleşme olması İBL varlığı açısından pozitif olarak değerlendirilir. • Laboratuvardan İBL varlığı bildirilmese bile yukarıdaki türlerin bu özellikte olduğu bilinmelidir. • Bu türlerle gelişen infeksiyonlarda 2.-3. kuşak sefalosporinlerin ve aztreonamın tek başına kullanılmasından kaçınılmalıdır. • Uzun süreli tedavi söz konusu ise bu türlerin antibiyotik duyarlılık testleri 3-4 günde bir tekrarlanmalıdır. Genişlemiş spektrumlu b-laktamaz üreten Enterobacteriaceae üyeleri Genişlemiş spektrumlu b-laktamazlar, TEM-1, TEM-2, SHV-1 gibi enzimlerden birkaç nokta mutasyonu ile gelişmiş ve penisilinler, 3. ve 4. kuşak sefalosporinlerle monobaktamları inaktive edebilme özelliğinde enzimlerdir 46,49-51. Günümüzde TEM 3-69, SHV 2-24 olmak üzere 90 civarında GSBL bulunmaktadır. GSBL üreten suşlarla gelişen infeksiyonların sağaltımında genişlemiş spektrumlu b-laktamların kullanılması halinde tedavi başarısızlıkları görülmektedir 42. Bu nedenle GSBL’lerin saptanabilmesi önemlidir. • GSBL üretimi normal duyarlılık testleri ile saptanamayabilir. Bu nedenle etkilenen antibiyotiklere azalmış duyarlılık GSBL göstergesi olarak kabul edilir. • GSBL üreten suşlar bazı genişlemiş spektrumlu b-laktam ajanlara duyarlı gibi görünseler de MİK değerlerinde inokulum etkisi görülür. İnokulum etkisi, GSBL üreten mikroorganizmaların bakteri sayısının yüksek olduğu durumlarda, direnç düzeylerinin de yükseldiğini açıklayan bir tanımdır. Önerilen inokulum düzeylerinde (5x105 bakteri/ml) MİK değerleri düşüktür, ancak inokulum bir infeksiyon bölgesinde olduğu gibi 107’ye çıkarıldığında MİK değerleri 100-500 kat yükselmektedir. Bu durum, neden in vitro testlerde duyarlı gibi görünseler de GSBL yapan bakterilerin etken olduğu infeksiyonlarda genişlemiş spektrumlu b-laktam kullanımından kaçınılması gerektiğini gösterir. • Enzimin substrat profili değişik olabildiği için tutarsız veya mantıksız sonuçlar görülebilir. Bu nedenle antibiyogramlarda indikatör antibiyotiklerin hemen hemen tümünün yer alması önerilmektedir 17. • 3. kuşak sefalosporinlerden herhangi birinin MİK değeri ³2 mg/L olarak saptandığında ya da seftazidim ve sefpodoksim inhibisyon zon çaplarının £22 mm; aztreonam ve sefotaksim zon çaplarının £27 mm; seftriakson zon çapının £25 mm olduğu durumlarda GSBL varlığı için doğrulama testi yapılmaktadır 22. • Doğrulama testlerinde söz konusu enzimlerin klavulanik asit ile inhibisyonu temeline dayanan yöntemler uygulanır 17,22,53: 1. Çift disk sinerji testi: GSBL varlığı araştırılan mikroorganizmanın yayıldığı Mueller-Hinton besiyeri yüzeyine bir amoksisilin/klavulanik asit diski ile bundan 2 cm uzaklıkta olacak şekilde sefotaksim, seftazidim, aztreonam ve sefepim diskleri yerleştirilir. 35°C’de 18 saat inkübasyondan sonra genişlemiş spektrumlu b-laktam disklerinden herhangi birinin inhibisyon zonunun AMC diskine doğru genişlemesi, 2. Mikrodilüsyon testinde 4 mg/L klavulanik asit eklenmesiyle genişlemiş spektrumlu b-laktam ajanların MİK değerlerinde ³8 kat azalma saptanması, 3. Bir tarafında seftazidim diğer tarafında seftazidim ve klavulanik asit bulunan E-Test striplerinde klavulanik asit etkisiyle MİK değerinde ³8 kat azalma saptanması, 4. Üzerine klavulanik asit (10 µg) damlatılan genişlemiş spektrumlu b-laktam disklerinin zon çaplarında ³5 mm genişleme saptanması GSBL üretimi açısından pozitif kabul edilir. • Doğrulama testleri bu suşların Amp C tipi üreten suşlardan ayırımı için önemlidir. Amp C tipi b-laktamazlar b-laktamaz inhibitörlerinden etkilenmez. Ayrıca daha önce de belirtildiği gibi Amp C tipi b-laktamazlar 3. kuşak sefalosporinlerin yanı sıra, sefoksitin direncine de yol açar. • GSBL üreten suşlar genellikle gentamisin ve SXT’ye de dirençlidir. Çoğul direnç özelliği de bu tip enzimler için bir diğer ipucu olabilir. • Bir izolatın GSBL ürettiği saptandığında in vitro duyarlılık sonucu ne olursa olsun, tüm sefalosporinler, penisilin türevleri ve monobaktamlara dirençli olarak rapor edilmelidir 22. Ancak b-laktamaz inhibitör kombinasyonları ve sefamisinler bu enzimlerden etkilenmedikleri için duyarlılık sınırlarına göre değerlendirilirler 17. Metalloenzim üreten Gram negatif bakteriler Metalloenzimler karbapenemler dahil olmak üzere tüm b-laktam ajanları parçalayabilen enzimlerdir 44. Sadece aztreonam üzerinde etkileri daha azdır. Karbapenemlerin yaygın olarak kullanılması bu tip enzimleri üreten mutantların seçilmesi ile sonlanmıştır. Metalloenzimler Stenotrophomonas maltophilia’da intrinsik olarak bulunmaktadır. Bunun dışında P. aeruginosa, A. baumannii ve S. marcescens suşlarında da bildirilmiştir. Metalloenzimler aktif bölgelerinde bir Zn iyonu taşıdığından tanımlanmalarında bu çinko iyonuna bağlanarak enzimi inaktive eden EDTA, 2-merkaptopropionik asit gibi bileşikler kullanılır 45,56. Hastane salgınları açısından önemli bakteri türlerinde bulundukları için tanımlanmaları infeksiyon kontrolü açısından önemlidir. Sonuç olarak; sık karşılaşılan, klinik açıdan önemli bakteri türlerinin antibakteriyellere direnç mekanizmaları ile ilgili bilgilerimiz ışığında, doğru uygulanan ve doğru yorumlanan antibiyotik duyarlılık test sonuçlarının klinik tedavi açısından en akılcı seçimin yapılmasına olanak sağlayacağı görülmektedir. Kaynaklar 1) Bassetti D, Bassetti M, Montero E. Strategies for antibiotic selection in empirical therapy. Clin Microbiol Infect 2000; 6 (suppl 3):98-100. 2) Moellering RC Jr. Problems with antimicrobial resistance in Gram positive cocci, Clin Infect Dis 1998; 26: 1177- 8. 3) Lister PD. Emerging resistance problems among respiratory tract pathogens. Am J Manag Care 2000; 6 (suppl 8):S409-18. 4) Blondeau JM, TilloranGS. Antimicrobial susceptibility patterns of respiratory pathogens; a global perspective. Semin Respir Infect 2000; 15:195-207. 5) Hsueh PR, Liu YC, Shyr M et al. Multicenter surveillance of antimicrobial resistance of Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis in Taiwan during 1998-1999 respiratory season. Antimicrob Agents Chemother 2000;44:1342-5. 6) Gür D, Özalp M, Sümerkan B, et al. Prevalance of antimicrobial resistance in respiratory tract pathogens from five centers in Turkey. 8th International Congress of Infectious Diseases, Boston, 1998; Abst.no. 82011. 7) Arman D. Etkene göre antibiyotik seçimi. Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Standardizasyonu (ADTS) Çalışma Grubu, Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Standardizasyonu Toplantısı kitabında, Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Yayını No. 33, İstanbul, 1998, s: 9. 8) Moellering RC. Principles of antinfective therapy. In: Mandell GL, Bennett JG, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases, 4th ed, New York, Churchill Livingstone, 1995, pp:199-212. 9) Kaygusuz A. Antibiyotik seçimini etkileyen faktörler ANKEM Derg 2000;14: 497-581. 10) Craig WA. Pharmocokinetic/pharmacodynamic parameters: rationale for antibacterial dosing of mice and men. Clin Infect Dis 1998;26:1 11) JorgensenJH. Laboratory issues in the detection and reporting of antibacterial resistance. Infect Dis Clin North Am 1997; 11:785-802. 12) Gülay Z. Antimikrobiyal ilaçlara direnç. In: Mutlu G, İmir T, Cengiz T, Ustaçelebi Ş, Tümbay E, Mete Ö (editörler). Temel ve Klinik Mikrobiyoloji. Ankara. Güneş Kitabevi. 1999, 91-108. 13) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Methods for dilution antimicrobial susceptibility testing for bacteria that grow aerobically. Approved standart M7-A4, Wayne Pa, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 1997 14) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Performance standarts for antimicrobial disk susceptibility tests. Approved standart M2-A5, Wayne Pa, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 1997 15) Baker CN, Stocker SA, Culver DM et al. Comparison of E-test to agar dilution, broth microdilution and agar difusion susceptibity testing techniques by using a special challenge set of bacteria. J Clin Microbiol 1991;29:533-8. 16) Kaygusuz A. Hastanede sık rastlanılan antibiyogram örnekleri. ANKEM Derg 2000; 14:512-7. 17) Jorgensen JH, Ferraro MJ. Antimicrobial susceptibility testing: special needs for fastidious organisms and difficult-to-detect resistance mechanisms. Clin Infect Dis 2000;30:799-808. 18) Tenover FC, Mohammed MJ, Gorton TS, Dembek ZF. Detection and reporting of organisms producing extended spectrum b-lactamases: survey of laboratories in Connecticut. J Clin Microbiol 1999;37:4065-70. 19) Courvalin P. Interpretive reading of in vitro antibiotic susceptibility tests (the antibiogramme). Clin Microbiol Infect 1996; 2(suppl 1): S26-34. 20) Seppala H, Skurnik M, Soini H, Roberts MC, Huovinen P. A novel erythromycin resistance methylase gene (ermTR) in Streptococcus pyogenes. Antimicrob Agents Chemother 1998; 42: 257-62. 21) Kaygusuz A. Antibiyogram duyarlılık sonuçlarının doğru yorumu. Flora 2000;5:13-23. 22) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Performance standarts for antimicrobial susceptibility testing; 11th informational supplement M 100- S11, Villanova, PA, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 2001. 23) Archer GL. Staphylococcus aureus; a well armed pathogen. Clin Infect Dis 1998; 26: 1179-81. 24) Hackbarth CJ, Kocagöz T, Kocagöz S, Chambers HF. Point mutations in Staphylococcus aureus PBP 2 gene affect penicillin-binding kinetics and are associated with resistance. Antimicrob Agents Chemother 1995;39: 103-6. 25) HenzeUU, Berger-Bachi B. Penicillin binding protein 4 overproduction increases b-lactam resistance in Staphylococcus aureus. Antimicrob Agents Chemother 1996;40: 2121-5. 26) Song M, Wachi M, Doi M, Ishimo F, Matsuhashi M. Evolution of an inducible penicillin-target protein in methicillin resistant Staphylococcus aureus by gene fusion. FEMS Lett 1987;221: 167 -70. 27) Petersson AC, Kamme C, Miörner H. Disk with high oxacillin content discriminates between methicillin-resistant and borderline methicillin –susceptible Staphylococcus aureus strains in disk diffusion assays using a low salt concentration. J Clin Microbiol 1999;37: 2047-50. 28) Centers for Disease Control and Prevention. Update: Staphylococcus aureus with reduced susceptibility to vancomycin- United States, 1997. Morbid Mortal Weekly Rep 1997;46: 813. 29) Hiramatsu K, Hanaki T, Ino T, Yabuta K, Oguri T, Tenover FC. Methicillin-resistant Staphylococcus aureus strain with reduced vancomycin susceptibility. J Antimicrob Chemother 1997;40: 135 –136. 30) Howe RA, Bowker KE; Walsh TR, Feest TG, MacGowan AP. Vancomycin-resistant Staphylococcus aureus. Lancet 1998; 351: 602. 31) Hubert SK, Mohammed JM, Fridkin SK, Gaynes RP, Gowan JE, Tenover FC. Glycopeptide-intermediate Staphylococcus aureus, evaluation of a novel screening method and results of a survey of selected US hospitals. J Clin Microbiol 1999;37: 3590-3. 32) Handwerger S, Raucher B, Altarac D et al. Nosocomial outbreak due to Enterococcus faecium highly resistant to vancomycin, penicillin and gentamicin. Clin Infect Dis 1993; 16: 750-5. 33) Montecalvo MA, Horowitz H, Gedris C et al. Outbreak of vancomycin, ampicillin, and aminoglycoside resistant Enterococcus faecium bacteremia in an adult oncology unit. Antimicrob Agents Chemother 1994; 38: 1363-7. 34) National Nosocomial Infections Surveillance System. National Nosocomial Infections Surveillance System report, data summary fro October 1986-April 1996. Am J Infect Control 1996; 24: 380. 35) Gültekin M, Günseren F. Vankomisin dirençli enterokoklar. Hastane İnfeksiyon Derg 2000;4:195-204. 36) Kaye KS, Fraimow HS, Abrutyn E. Pathogens resistant to antimicrobial agents; epidemiology, molecular mechanisms, and clinical management. Infect Dis Clin North Am 2000; 14: 293-319. 37) Campbell GC, Silberman R. Drug-resistant Streptococcus pneumoniae. Clin Infect Dis 1998; 26: 1188-95. 38) Klugman KP, Madhi SA. Emergence of drug resistance; impact on bacterial meningitis. Infect Dis Clin North Am 1999;637-46. 39) Kaplan SL, Mason EO. Management of infections due to antibiotic resistant Streptococcus pneumoniae. Clin Microbiol Rev 1998;11: 628-44. 40) Jette LP, Sınave C. Use of an oxacillin disk screening test for detection of penicillin and ceftriaxone-resistant pneumococci. J Clin Microbiol 1999; 37: 1178-7. 41) Brueggemann AB, Pfaller MA, Doern GV. Use of penicillin MICs to predict in vitro activity of other b-lactam antimicrobial agents against Streptococcus pneumoniae. J Clin Microbiol 2001;39:367-9. 42) Heffelfinger JD, Dowell SF, Jorgensen JH, et al. Management of community acquired pneumonia in the era of pneumococcal resistance; a report from the Drug Resistant Streptococcus pneumoniae Therapeutic Working Group. Arch Intern Med 2000; 160:1399-1408. 43) Seppala H, Nissinen A,Yu Q, Huovinen P. Two different phenotypes of erythromycin resistant Streptococcus pneumoniae in Finland. J Antimicrob Chemother 1993;32:885-91. 44) Weisblum B. Erythromycin resistance by ribosome modification. Antimicrob Agents Chemother 1995; 39:577-81. 45) Sutcliffe J, Tait-Kamradt D, Wondurack L. Streptococcus pneumoniae and Streptococcus pyogenes resistant to macrolides but sensitive to clindamycin a common resistance pattern mediated by an efflux system. Antimicrob Agents Chemother 1995;40:1817-24. 46) Bush K. New b-lactamases in Gram negative bacteria, diversity and impact on selection of antimicrobial therapy. Clin Infect Dis 2001; 32:1085-9. 47) Livermore DM. b-lactamases: quantity and resistance. Clin Microbiol Infect 1997; 3(suppl 4): 4S10-19. 48) Sanders CC, Sanders W Jr. b-lactam resistance in Gram negative bacteria global trends and clinical impact. Clin Infect Dis 1992; 15: 824-39. 49) Bush K, Jacoby GA, Medeiros AA. A functional classification scheme for b-lactamases and its correlation with molecular structure. Antimicrob Agents Chemother 1995; 39:1211-33. 50) Rahal JJ. Extended spectrum b-lactamases; how big is the problem. Clin Microbiol Infect 2000; 6 (suppl 2): 2-6. 51) Rice L. Evolution and clinical importance of extended spectrum b-lactamases. Chest 2001; 119: 391S-396S. 52) Paterson DL, Kow C, Gottberg A, et al. Outcome of cehalosporin treatment for serious infections due to apparently susceptible organisms producing extended spectrum b-lactamases; implications for the clinical microbiology laboratory. J Clin Microbiol 2001; 39: 2206-12. 53) Jarlier V, Nicoles MM, Fornier G, Philippon A. Extended broad spectrum b-lactamases conferring resistance to newer b-lactam agents in Enterobacteriaceae; hospital prevalance and susceptibility patterns. Rev Infect Dis 1988; 10: 867-71. 54) Bush K. Metallo b-lactamases; a class apart. Clin Infect Dis 1998; 27 (suppl 1): S49-53. 55) Lee K, Chong Y, Shin HB, Kim YA, Yong D, Yun JH. Modified Hodge and EDTA synergy tests to screen metallo b-lactamase producing strains of Pseudomonas and Acinetobacter species. Clin Microb Infect 2001; 7: 88-102. 56) Arakawa Y, Shibata N, Shibayama K et al. Convenient test for screening b-lactamase producing Gram-negative bacteria by using thiol compounds. J Clin Microbiol 2000;38:40-43. toraks.dergisi.org

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-duyarlilik-testlerinin-yorumu-ile-recete-yazilir

Biyoçeşitlilik Yönetimi

Biyoçeşitliliğin Yönetimi kolay bir görev değildir. Özellikle de, ilgili grupların kolay etki altına alınamaması bu süreçte geçerli olmaktadır. Buna örnek olarak uluslararası anlaşmalar ve yönetmelikler gösterilebilir. Çoğu zaman bu anlaşma maddelerinin uygulanması ve tatbik edilmesi için sınırlı miktarda kaynak ayrılmaktadır. Bu kapsamdaki ilgili gruplar içinde idari birimler, Sivil Toplum Örgütleri ve konuyla ilgili yerel halk yer almaktadır. İklim değişikliği gibi gelişmeler biyoçeşitlilik için belirsiz sonuçlara yol açarken, biyoçeşitlilik yönetiminin karmaşık bir hal almasındaki faktörlere katkı sağlamaktadır. Yönetim Basamakları Ancak yine de, biyoçeşitlilik yönetimi işlemini şekillendirmek ve yapılandırmak konusunda yardımcı olmak üzere birkaç basamak ayırt edilebilir. Bu basamaklar: Sorun Tanımlama Planlama İzleme Değerlendirme Biyoçeşitlilik Yönetimindeki Yaklaşımlar 'Yerinde uygulanan' (in-situ; saha; ortam-içi) yaklaşımları; türler, genetik çeşitleri ve yabani ortamdaki habitatları koruyan yöntem ve araçları kapsamaktadır. Bu; habitat ve ekosistemleri korumak için ekologlar ve korumacılar arasında yararlı bir yaklaşım olmaktadır. Ortam-dışı (ex-situ) yaklaşımlar; bitkiler, hayvanlar ve mikrobik türler ile genetik çeşitlerin kendi çevrelerinden çıkarılması yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemler ise; ziraatçılar ile tür biyologları arasında oldukça popüler olup, tür örneklerinin devamlılığına yardım etmektedir. Restorasyon ve rehabilitasyon yaklaşımları; türleri, genetik çeşitleri, toplulukları, popülasyonları, habitatları ve ekolojik süreçleri yeniden kurmak için gereken yerinde uygulanan ve ortam-dışı araçları belirleyen yöntemleri kapsamaktadır. Ekolojik restorasyon genellikle, bozulmuş bölgelerdeki doğal ve yarı-doğal ekosistemlerin yeniden kurulması ile ilgilenir. Bu, ekolojik rehabilitasyon ekosistemin süreçlerini onarırken, çoğu doğal türün tekrar ortama sunulmasını kapsar. Önemli arazi kullanım yaklaşımları; ormancılık, balıkçılık, tarım, yabani hayatın yönetimi ve turizm stratejileri ve araçlarını kapsamaktadır. Bunlar ise; koruma, sürdürülebilir kullanım ve eşitlik kriterleri, hedefler ve uygulamaların yönetimi hakkındaki kılavuzla ilişkilidir. Buradaki arazi kullanım yaklaşımlarının, çoğu peyzaj ve yakın kıyı bölgesini kapsaması nedeniyle, biyoçeşitlilik yönetiminde yatırımcılar için sıklıkla en büyük ödülün bulunduğu yerlerde geçerli yaklaşımlardır. Politika ve kurumsal yaklaşımlar; arazi kaynaklarının kullanımını sınırlayan yöntemleri kapsamaktadır. Bu; belirli arazi kullanım uygulamalarını güçlendirmek ve hizmetin önünü açan arazi tasarruf düzenlemelerini yaratmak ve zorlamak amacıyla, vergi ve teşvik politikalarının kullanımı yoluyla ve bölgelendirme şemaları aracılığıyla olmaktadır. Ayrıca, irtifak (geçiş) hakkının kullanılması ve biyoçeşitlilik lehine olan peyzaj özelliklerinin kurulmasını gözeten özel görüşler ile kamu kurumları arasındaki düzenlemeler önemlidir. Biyoçeşitlilik Yönetiminin Özellikleri Daha spesifik olarak, 'Biyoçeşitliliğin Yönetimi' aşağıda verilen amaçları öngörmektedir: Koruma çabalarını planla ve eşgüdümü sağla; Yerinde (in situ) ve ortam-dışı (ex situ) uygulanan stratejiler kullanmak suretiyle ekosistemi, türleri ve genetik çeşitliliği korumaya al ve restore et; Ormancılık, balıkçılık ve tarım gibi yönetim sistemlerinde biyoçeşitliliğin sürdürülebilir olarak kullan; Biyoçeşitliliğin kazançlarını sosyal ve kültürel araçlarla eşit olarak paylaş; Koruma ve sürdürülebilir kalkınma faaliyetleri için yasal bir zemin hazırla; ve Biyo-bölgesel ölçeklerde önlemlerin bütünleşik yaklaşımla ele alınması için insani ve kurumsal kapasiteyi yapılandır. Yönetim Kavramı ve Planları Yönetim politikasından beklenen sonuçlar; uygulanmakta olan yönetim kavramı ile yakından ilgilidir. Bu çalışmada, aşağıda verilen ve her biri farklı sonuçlar üreten iki kavram incelenmektedir: Ekosistem Yönetimi Kavramı Tür Yönetimi Kavramı Spesifik planların geliştirilmesi; ayrıca biyoçeşitlilik yönetiminin bir parçası olmaktadır: Tür Yönetim Planları Tür Sınıflandırma ve Kurtarma Planları Ekonomik ve Alansal Planlarla Bütünleşim Tür Yönetim Planları 'Tür Yönetim Planları'; hem ulusal, hem de uluslararası düzeylerde oluşturulabilir. Ulusal düzeyde, pek çok ülkede türlerin sürdürülebilir yönetimi ve koruması için yasal bir zemin oluşturmak amacıyla harekete geçilmiştir. Çoğu 'Tür Yönetim Planı' ise başarısız kalmıştır. Çünkü, öncelikle hedefler konusunda bir anlaşmazlık yaşanmıştır. Kaynağı korumak ile, kullanıcı grupların kısa-vadeli ekonomik kazançlarını artırmak arasında çelişkiler ortaya çıkmıştır. Küresel ölçekteki 'Tür Yönetim Planları'; daha yoğun olarak deniz balıkçılığı alanında uygulanmıştır. Çoğu halde ise, kazanılmış ekonomik haklar bu stokların sürdürülebilir yönetimini engellemektedir. Bu davranış, stokların ekonomik varlığının çok ciddi bir tehdit altında kaldığı zamana dek sürmektedir. Bati Atlantik 'morina' stoklarının (Western Atlantic cod stocks) çökmesi ve 'Georges Bank'taki balıkçılık için Kanada ve Avrupa Birliği arasındaki çatışmalar, örnek olarak sunulabilir. 'CITES' (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) Sözleşmesi altındaki yönetim planları; genellikle ihracat kotaları ve çiftçilik programlarını içermektedir. Bu şekilde, ele alınan türlerin sürdürülebilir kullanımları için, emniyetli bir tasarım elde edilmektedir. Bu planlar, biyolojik olarak güvenilir olduğu kadar, ekonomik açıdan da geçerli olması halinde, olumlu beklentilere konu olabilir. Tür Sınıflandırma ve Kurtarma Planları 'Kurtarma Planları'; özel bir yönetim planı olup, çoğu kez tehdit altındaki ve nesli yok olan türler için, özel statülerin verilmesini yasalar dahilinde gerçekleştirir. Planın amacı; türlerin tehdit altında kalmayan alt-kategori sınıflarına inmesine olanak sağlayacak yeterli bir kurtarma oranını başarmaktır. Tehdit Altında Bulunan ve Nesli Tükenen Türlerin Sınıflandırılması 'Türleri Yaşatma Komisyonu' (Species Survival Commission - SSC); türleri, neslinin tükenmesi risk potansiyeli açısından sınıflandırmak amacıyla, çeşitli tehdit kategorileri oluşturmuştur. 'Bu kategorilerden herhangi birine ait olma' kriterini taşıyan türler; Kırmızı Bültenlere ve Kırmızı Veri Kitaplarına (kırmızı-alarm verilen türler için) dahil edilmektedir. Bu çalışmaların amacı, tehdit altındaki türlere ait veri-tabanını geliştirmek, türlerin koruma öncelikleri için temel bir oluşum hazırlamak ve kurtarma çabalarının etkinliğini izlemektir. Yeni kategoriler, 1994 yılında geliştirilmiştir. Bu kategori, 10 adet bölüm altında ele alınmaktadır: - Nesli tükenmiş, - Yaban Örtenimde Nesli Tükenmiş, - Hassas,- Nesli Tehlikede, - Kritik Olarak Nesli Tehlikede, - Korumaya Bağımlı,- Tehlikeye Yakın, - Az İlgi Duyulan, - Eksik Veri,- Değerlendirilmemiş Veri. Kritik Olarak Nesli Tehlikede, Nesli Tehlikede olan ve Hassas kategorileri için, detaylı kriterler oluşturulmuştur. Her bir kategori, aşağıda verilen ayni 5 kriteri kullanmaktadır: - Popülasyon ve Habitat Azalması, - Habitat Alanı, - Popülasyon Bölünmesi veya Ayrılması, - Popülasyon sayısı - Popülasyon Yaşam Analizi. Her bir kategori için, farklı sayısal eşik değerler kullanılmaktadır. Ekonomik ve Alansal Planlarla Bütünleşim Kıyılarımızın nasıl değişim gösterdiği hakkında, ortak ilginin politik terimlere dönüşmesi ve kıyı alanını herkes için güzel bir paylaşım alanı olarak görme dileği, konuyu halkın gündemine de taşımıştır. 'Çeşitlilik'; doğada var olan bir kaynaktır. Farklı şekillerde yansıtılabilir ve biyo-fiziksel çevrenin bir bütünü olarak görülebilir. Doğal kaynakların çeşitliliğinin tahrip edilmeden kullanılması, önemli bir meseledir. Biyolojik ve peyzaj çeşitliliği ile, çok kuvvetli bağları bulunan 'çevre kalitesi'; anahtar bir kavram olmaktadır. Kıyı alanlarının sosyo-ekonomik faydaları, bu kıyısal çevrenin de iyi kalitede olmasına dayanmaktadır. Çevre tahrip oldukça, ziyaretçiler ve turistler için daha az çekici olacaktır. Çevre tahrip oldukça, insanlar alternatif alanlara yöneleceklerdir. Turistlerin, henüz yeni ve bozulmamış olan bölgelere yönelmeleri de iyi bilinmekte olan bir olgudur. Bu durum ise, ekonomi ve doğa açısından bir dezavantaj oluşturmaktadır. Bu halde, turizmden kazanılan gelirler azalmakta, peyzaj ve biyoçeşitlilik tahrip olmaktadır. Böylesi durumları önlemek için, ilgili olan tüm sosyo-ekonomik sektörlerde daha etkin olabilecek ekolojik çözümler araştırılmalı, halkın katılımını, bilinçlenmesini ve korumaya yönelik ilgileri benimsemesi için çalışmalar artırılmalıdır. Kıyı gibi karmaşık bir çevre için en iyi araç; 'başarılı bir yönetim'dir. İyi bir yönetim planı; doğa ile ekonomi arasındaki kurulan bir bağ gibidir. Bu plan, 2 önemli unsuru bir araya getirmelidir: - Yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde sosyal ve ekonomik fırsatların optimal kullanımı yoluyla Avrupa'nın pozitif potansiyel içeren biyolojik ve peyzaj çeşitliliğinin sürdürülebilir yönetimi ve kullanımı, - Biyolojik ve peyzaj çeşitliliği konuları üzerine bilgi birikimi ve bilinçlenmeyi artırmak, bu çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesine yönelik eylemlerde halkın katılımını artırmak.

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-yonetimi

FİLOGENETİK SİSTEMATİK

Taksonomi yeni taksonların tanımlanması (deskripsiyon), adlandırılması (nomenklatur) ve organizmaların uygun bir sınıflandırma sistemi içerisinde düzenlenmesi (sınıflandırma) gibi bir dizi alanı kapsar. Sistematik, biyolojik çeşitliliği sınıflandırmakla yetinmez “neden” ve “nasıl” sorularını cevaplayabilmek için organizmaların evrimi, özellikle türleşme olgusunu teorik ve pratik yönleri ile ele alır. Bu yönüyle sistematik taksonomiyi de içine alan bir alandır. İlk defa Willim Hennig (1950) tarafından formüle edilen Filogenetik sistematik, taksonomiyi filogenetik yönüyle inceleyen alandır. Daha önce, belirtildiği gibi, amaç filogeni ilişkisi kullanarak doğal taksonlar saptamak ve yine filogeni ilişkisi ile bunları ilişkilendirecek doğal bir sınıflandırma oluşturmaktır. Doğal takson doğada evrimin ürünü ortaya çıkan bir organizma grubunu ifade eder. Türüstü kategorilerinde türleşme süreçleri ile oluştuğu hatırlanacak olursa tür ve monofletik gruplar olmak üzere iki tip doğal taksondan söz edilebilir. Tür evrimsel süreçlerin ürünüdür. Ayrıca, tür evrimin işlediği en büyük birimdir. Türüstü birimler evrimsel süreçte direkt olarak işlenmez. Ancak, türaltı birimler evrimsel sürecin işleyişi içindedir. Bu özellikleri ile türün doğal takson olduğu konusunda şüphe yoktur. Doğal takson kavramını tanımlama ve doğal bir sistemi formüle etme için Darwin bir çıkış noktasına işaret etmiştir. Darwin’e göre “bütün organik çeşitlilik ortak bir kökenden gelir ve kalıtımsal bir olgudur. Doğal taksonlar soy ilişkisini ifade etmelidir. Ortak bir atadan çeşitlenme, türleşme süreçleri ile oluşmuştur. O halde, organik çeşitliliği ilişkilendirecek en önemli kriter türleşme olgusudur. Biyolojik çeşitliliğin geçirdiği türleşme süreçleri anlaşılabildiğinde soy ilişkisi ve sınıflandırmaya yansıtıldığında doğal bir sınıflandırma oluşturulmuş olunacaktır. Doğal bir sistem oluşturmak, soy ilişkisinin ortaya konması ile mümkündür”.

http://www.biyologlar.com/filogenetik-sistematik-2

Sistematiğin Esasları Soruları

1-Sistematikte hayvanların taksonomok kategorileri ve ekleri ve örnekleri tablosunu sordu 2-Varyete ve alt tür nedir, 3-Modern sistematik araştırmaları neyi amaçlar 4-Adlandırma nasıl yapılır binomial adlandırma

http://www.biyologlar.com/sistematigin-esaslari-sorulari

TOHUMSUZ BİTKİLER SİSTEMATİĞİ 2007 VİZE SORULARI ERCİYES ÜNİVERSİTESİ

A. AŞAGIDAKİ SORULAR İÇİN UYGUN SEÇENEĞİ İŞARETLEYİNİZ.(3Y= -1D)5P 1. Aşağıdakilerden hangisi toksin üretir? a. haptophyta b. rhodophyta c. dinoflagellata d. chrysophyta 2. Aşağıdaki alg guruplarının hangisinde konjugasyon görülür? a. Cyanobacteria b. Euglonida c. Zygnematales d. Clebsormidiales 3. Alginiz asit ve laminarin aşağıdaki canlılardan hangisinde bulunur? a. Haptophyta b. Chrysophyta c. phaeophyta d. rhodophyta 4. Hangisi fakültatif heteretrof olup yetersiz ışıkta heteretrof duruma dönüşür? a. Haptophyta b. Chrysophyta c. Dinoflagellata d. Euglonida 5. Sadece akarsulara adapte olmuşplanktonlara ne denir? a. Rheophilio b. Potamoplankton c. Epilitik algler d. Epipelik algler 6. Aşağıdakilerden hangisisin eşeyli üremelerinde kamçılı hücreye rastlanmaz? a. Phaeophyta b. Rhodophyta c. Chiorophyta d. Dinoflagellata 7. Aynı kökenli ve aynı coğrafyayı paylaşan türlere............. denir? 8. Diplohaplontlarda görülen döl almaşına...................denir? 9. aşağıdakilerden hangisi haplontlara örnek organizma olarak verilebilir? a. Chlomydomans b. Fucus c. Pleurocapsa d. Chorococcus 10. DEnizin derinlerinde yaşayan Rhodophyta ların bu derinlikte fotosentez yapmalarını sağlayan piğment aşağıdakilerden hangisidir? a. Fikosiyatin b. fikoeritrin c.Fucoxanthin d. Myxoxanthin B. AŞAĞIDAKİ BOŞLUKLARA UYGUN KELİMEYİ YAZINIZ. 52P 1. Cyanobacterler mavi-yeşil rengi ................. verir. 2. Microcystic cinsi .................. alt alemi içindedir. 3. .................. ve ..................... Cyanobacterlerden toksin salgılayan cinslerdir. 4. .................. cinsi ilkel hayvanların protoplazmasında simbiyotik olarak yaşar. 5. SCenedesmus cinsinde ............. üreme görülmez. 6. Ulva lactuca ........... vitamini içeri. 7. Caulerpa'da genusunda hücre çeperi dayanıklılık için .................... oluşturur. 8. Caulerpa'da tallusta tutunmaya yarayan ........... kısım bulunur. 9. bitkilerde en fazla kromozom sayısına sahip sınıf ............ 10. Korteks tüpleri ........... cinsinde bulunurken ...... cinsinde yoktur. 11. GÖvde yumrucukları ................. divizyosunda görülür. 12. ............ , .............. ve ............. divizyoları bitkiler alemine dahildir. 13. Euglenophyta divizyosunda hücre çeperi görevini ................ yapar. 14. yakamoz yapan cinsler ........., ......... ve ............... dir. 15. ...........larla beraber Diatomeler okyanuslarda besin zinciririnin ilk halkasını oluştururlar. 16. Xantophyta üyelerinde besin depo maddesi olarak .................. bulunur. 17. Chrysophyta divizyosunda besin depo maddesi olarak............. bulunur. 18. Chrysophyta divizyosunda hücreler................. denen kın içerisindedir. 19. ......... , k. rengi alglerde kloroplastlara denir. 20. Laminariales ve fucales ordolarında ....... vitamini boldur. 21. .................. tip tallus demet halinde iplikçiklerden oluşur. 22. ............. Chondrus crispus türünden elde edilen jel kıvamında bir maddedir. 23. Haploit gametofit bir dölü diploid sporofit bir dölün takip ettiğ hayat evresine sahip olan organizmalara.......................... denir. 24. Haptophyta da iki kamçı arasında bulunan kamçıya benzer organa........ denir. 25. suyun serbest ve açık bölgesine.................. bölge denir. 26. Phaeophyta hücre çeperlerinde ............. DEPO MADDESİ OLARAKDA ....... biriktirir. 27. ............ ve .............. takımları Charophytlerin bitkilere en fazla benzeyen takımlarıdır. 28. Diplontlarda haploit safha sadece ............... dönemine özgüdür ve mayoz ............... meydana gelir. 29. Morfolojik olarak birbirine benzeyen ancak aralarında üreme engeli olan türelere ............ türler denir. 30. Alt tür içinde bulunan yerel populasyonlara ............ denir. 31. ............. sistematikte temel kategoridir. 32. Aynı örneğe verilen farklı adlara ............. , farklı örneklere verilen aynı adlara ................... denir. 33. Sistematikçilerden ............... ilk olarak genus kavramını ortaya atmıştır. 34. Linneus .............. isimlendirmeyi ortaya atmıştır. 35. Alglerde sistematik kategorilerden ............. ve ............ kategorilerinin son eklerinde farklılık vardır. 36. Aynı bireyden meydana gelen gametlerin birleşmesine .............. denir. 37. Homofazik döl almaşında, diplont organizmalarda gametofit döl ................. haline indirgenmiştir. 38. Algler ........... adı verilen vücut yapılarına sahiptir. 39. ............... ve ................ divizyolarında tek hücreli organizma yoktur. 40. ............... divizyosunun bütün üyeleri tek hücrelidir. 41. .......... tip ipliksi tallusa sahip alglerde tallus tutunucu bir kısım üzerinde dallanmış bir kısım bulundurur. 42. ............... Rhadophyta nın karakteristik piğmentidir. 43. ............... göllerde 0-10m derinlikteki kısımdır. 44. Kar ve buz üzerinde yaşayan alglerin oluşturduğu topluluğa .......... denir. 45. Yüksek bitkilerin dal ve yaprakları üzerinde bulunan fitoplanktona ...... denir. 46. küçük taş ve kum üzerinde yaşayan algler............... alglerdir. 47. sediment çamuru üzerinde serbest olarak bulunan alglare. denir. 48. alginik asit elde edilen cinsler ....., ....., ve ........ 49. Akdenizde yetişen ve agar agar elde edilen tür ............. 50. Kselgur ülkemizde ..........., .......... ve .......... illerinde çıkarılır. 51. Diatom toprağı .... alanında kullanılmaz. 52. Nekrit ................ oluşumunu sağlar. C) DOĞRU YANLIŞ SORULARI 2Y= -1D 11P ( )Cyanobacteria ve Bacillariophyta kamçılı değildir. ( )Bacillariophyta da çok hücreli algler bulunur. ( )Rhodophyta da bütün algler çok hücrelidir. ( )Tüm Phaeophyta makroskobik algleri içerir. ( )Tetrasporlar Rhodophyta nın gametofitleri tarafından mayoz sonucu üretilir. ( )Cyanobacteria su içerisinde yüzerek hareket eden organizmalardır. ( )Akinetler ve heterosistler azot fikse etmek amacıyla başkalaşmış hücrelerdir. ( )Bütün Chlorophyceae haploid hayat siklusuna sahiptir. ( )Alglerde mayoz sonucu her zaman gamet meydana gelir. ( )Diplontlarda gametofit gamet haline indirgenmiştir. ( )Rhadophytler diplohaplontlardır. ( )Bütün fotosentetik alglerde klorofil a bulunur. ( )Phaeophyta da klorofil b , Cyanophyta da da Fucaoxanthin en fazla bulunan pigmenttir. ( )alglerdeki pigment çeşitliliği farklı ışık dalga boylarındafotosentezi mümkün kılar. ( )Nostoc türleri havanın serbets azotunu baglar. ( )Peridinium cinsinde ventral 2 kamçı bulunur. ( )Caulerpa tallusunda bölme çeper yoktur. ( )Aplonospor kalın çeperli, kamçısız spor çeşididir. ( )iki faklı uzunlukta kamçıya sahip alglere heterekont denir. ( )bütün algler ökaryotiklerdir. ( )Cyanobacteria haplontlara örnek olarak verilebilir. ( )Oscillatoria heterosist ve akinet oluştururken Nostoc hormogonium oluştur. D) AŞAĞIDAKİ TERİMLERİ TEK CÜMLEDE AÇIKLAYINIZ. 16 P -Coccolit -sinzoospor -avkospor -konjugasyon -fogotrof -frustul -sönositik hücre -rafe E) KLASİKLER (KISA CEVAPLA AÇIKLAYINIZ.) - DÖL ALMAŞI NEDİR?3P - ALGLERİN ÖNEMİNİ BAŞLIKLAR HALİNDE YAZINIZ.4P - - TÜRÜ BİR CÜMLE İLE İFADE EDİNİZ. 3P - MUSİLAJ ALGLERDE NE İŞE YARAR?3P - SENTROPLAZMA NEDİR? HANGİ ALG GURUBUNDA GÖRÜLÜR? 3P

http://www.biyologlar.com/tohumsuz-bitkiler-sistematigi-2007-vize-sorulari-erciyes-universitesi

Bitki sosyolojisi final SORULARI 2012

1. Sintaksonların sınıflandırılmasında kullanılan sintaksonomik kategorileri son ekleriyle birlikte sırasıyla yazınız? 2.Bitki sosyolojisinde sadakat ve karakter tür kavramını açıklayınız. Braun Blanquet'in belirlemiş olduğu sadakat sınıflarını tablo halinde yazınız? 3.Vejetasyonda Braun-Blanquet ekolüne göre araştırılmasında örnek parsel kavramının anlamı ve fonksiyonu nedir? 4.Bitki fonksiyonel tip nedir? Vejetasyon sınıflandırılmasında nasıl kullanılır? 5.Bitki yaşam formu nedir? Raunker bitki yaşam formu tipini tablo halinde gösteriniz. 6.Süksesyon nedir? Tipleri nelerdir?

http://www.biyologlar.com/bitki-sosyolojisi-final-sorulari-2012

Sistematik Dersi Çıkmış Final Vize Soruları

Biyoloji açısından sistematiği açıklayınız. Taksonomi neden yapılır, amacı nedir? Sınıflandırma çeşitlerini yazınız, açıklayınız. Sınıflandırma kullanılan takson kategorileri yazınız.Eklerini yazınız. Genius nedir? Genius nasıl yazılmalıdır? Genius ICBN göre nasıl olusturulur, örnek vererek açıklayınız. Tür kavramını açıklayınız. Tür ismi yazılırken nelere dikkat edilir? Tür ICBN göre nasıl adlandırılır, örnek vererek açıklayınız. Tip örneği kavramı nedir? Çeşitlerini yazınız, açıklayınız. Türleşme çeşitleri nelerdir, açıklayınız.İzolasyon kavramını açıklayınız, biyolojide izolasyon çeşitlerin adlarını yazınız.

http://www.biyologlar.com/sistematik-dersi-cikmis-final-vize-sorulari

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi Genzyme Kıtalararası Bölge’nin düzenlediği “The Spirit of Hope/Umudun Ruhu” konulu toplantıda ‘2013 Başarı Ödülleri’ sahiplerini buldu. 3-6 Şubat 2014 tarihlerinde Atina’da düzenlenen ödül töreninde Genzyme Türkiye, biri Girişimcilik ve Gelişimcilik, ikisi Empati Kurmak ve Aksiyona Geçmek kategorilerinde olmak üzere toplam üç ödül kazandı. Genzyme çalışanları iki kategoride üç ödülün sahibi olduEn ilham verici, hedef odaklı ve katma değer sağlayan performansları değerlendirmek amacıyla verilen 2013 ödüllerinde, Genzyme Türkiye’ye başarılı performanslarıyla ödülleri getiren Marka Müdürü Hakan Zaro, Bölge Bilimsel Tanıtım Sorumlusu Orkun Bozdemir ve Bölge Bilimsel Tanıtım Sorumlusu Fahriye Alpdağ oldular. Hakan Zaro, Girişimcilik ve Gelişimcilik kategorisinde ödül alırken, Orkun Bozdemir ve Fahriye Alpdağ, Empati Kurmak ve Aksiyona Geçmek kategorisindeki ödülleri Türkiye’ye kazandırdılar. GenPro, GenPart ve GenLoop projelerini tek çatı altında toplayan 3gen Projesi, Türkiye’de nadir hastalıklar kategorisinde yer alan lizozomal depo hastalıklarıyla mücadeleyi hedefliyor. 3gen hasta, hekim ve hemşirelere yönelik 3 boyutlu ve uzun soluklu bir tedavi destek programıdır. 3gen, yaptığı her işte hastayı merkezinde tutarak, Genzyme’ın geliştirdiği farklı destek programlarını bir şemsiye altında topluyor.3gen şemsiyesinin altında yer alan Genpro Hekim Destek Programı, lizozomal depo hastalıklarının tanı ve tedavisi ile ilgilenen uzman hekimleri buluşturan profesyonel destek programıdır. Genpro Hekim Destek Programı kapsamında 2013 yılı içerisinde lizozomal depo hastalıkları ile ilgili 14 şehirde yapılan toplantılarla birçok farklı branştan 391 hekime ulaşıldı. 3gen şemsiyesi altında yer alan Genpart Hemşire Destek Programı, hemşirelerin lizozomal depo hastalıklarının tedavisi ve Enzim Replasman Tedavisi infüzyonlarının hazırlanması konularında bilgilerini güncellemek üzere tasarlanmış bir destek programıdır. 2013 yılı boyunca, Genpart Hemşire Destek Programı ile Türkiye genelindeki 24 klinikte görev yapan 144 hemşireye İnfüzyon Teknikleri konusunda teorik ve pratik eğitimler verildi. Genzyme, nadir görülen hastalıklar alanında liderNadir görülen hastalıklar alanında lider Genzyme, bu alanda tedavi yöntemleri geliştiren öncü şirketler arasında yer alıyor. Avrupa Birliği tarafından toplumda 2 bin kişiden 1 kişiyi veya daha azını etkileyen hastalıklar “nadir” olarak kabul ediliyor. Dünya genelinde 350 milyon kişiyi, yalnızca Avrupa ve Amerika’da ise 60 milyon kişiyi etkileyen yaklaşık 6000’den fazla nadir hastalık görülmektedir. Nadir hastalıkların %80’i genetik kökenlidir ve Ulusal Sağlık Enstitüsü verilerine göre, nadir hastalığı olan her iki kişiden biri çocukluk çağında etkilenmektedir.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/nadir-hastaliklarla-ilgili-yurutulen-3gen-projesi-genzymea-odul-getirdi

Ankara İli Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi Meyvelerini Vermeye Başladı…

Ankara İli Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi Meyvelerini Vermeye Başladı…

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce 6 Şubat 2015 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, Ankara İli’nin Karasal ve İçsu Ekosistemleri Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi Ekip Lideri Prof. Dr. Mecit VURAL tarafından “Ankara Florası” başlıklı bir sunum yapılmıştır.Bu proje sonuçlarına göre Ankara’nın bitki çeşitliliği açısından ne kadar ilginç ve önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Projenin damarlı bitki verileri Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mecit VURAL ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. İsmail EKER tarafından sağlanmıştır.Proje öncesinde Ankara’dan bilinen bitki türü sayısı 1500 iken, proje çalışmaları ile 2200’e; endemiklerinin sayısı ise 290 iken, 390’a çıkmıştır. Ankara’da tehlike altında bulunan türler ve tehlike kategorileri şöyledir; -22 takson Çok Tehlikede “CR”-25 takson Tehlikede “EN”-42 takson Zarar Görebilir “VU”Bu türler uzun vadede önceliklendirme sırasına göre izleme programına alınacaktır. Bunlardan Tehlike kategorisi Çok Tehlikede “CR” olan öncelikli 9 tür acilen koruma ve izleme çalışmasına alınmıştır. Bu türler:Angora tırfılı (Cytisus acutangulus)Beypazarı geveni (Astragalus beypazaricus)Türk kayagülü (Aethionema turcica) Gürsöğüt geveni (Astragalus yildirimlii)Öldürgen (Anabasis aphylla)Ana kardikeni (Acantholimon anatolicum)Bey sümbülü (Muscari adilii)Koca soda (Salsola grandis)Mermer sığırkuyruğu (Verbascum gypsicola)İzleme çalışması yapılacak bu türlerin bulunduğu noktalara gerek bilgilendirme panoları yapılacak gerekse habitatları tel örgü ile çevrelenecektir. Yıllar içerisinde popülasyonlarında meydana gelen değişimler izlenecektir.Ankara İli’nde endemiklerce zengin, korunması ve izlenmesi gereken en önemli alan Ayaş Aysantı Beli’dir. Bu alandaki türler son yıllarda tarımsal faaliyetler nedeniyle habitat parçalanmasına maruz kalmış ve yok olmaya yüz tutmuştur.Çok sayıda endemik türü barındıran bu alanda tehlike altındaki türler şunlardır;-Aethionema turcica-Astragalus panduratus-Astragalus densifolius subsp. ayashensis-Campanula damboltiana-Crepis purpureaAlanın doğal yapısının korunması ile birlikte bu nadir endemikler de yaşantısını sürdürecektir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/ankara-ili-biyolojik-cesitlilik-envanter-ve-izleme-projesi-meyvelerini-vermeye-basladi

Göçmen Kuşlar Türkiye Üzerinden Geçiyor

Göçmen Kuşlar Türkiye Üzerinden Geçiyor

Sulak alan tanımı oldukça farklı yaşam alanlarını kapsamaktadır. Bataklıklar, turbalıklar, taşkın düzlükleri, nehirler, göller, tuzlalar, mangrovlar, deniz çayırı yatakları, mercanlar, gelgit anında altı metreden derin olmayan deniz kıyısı alanları gibi kıyı sulak alanlarının yanı sıra, atık su arıtım gölcükleri ve rezervuarlar gibi insan yapısı sulak alanlar da sulak alan tanımına dahildir. Sulak alanlar; Oluştukları yer, Taşıdığı ekosistem, Barındırdığı suyun kalitesi ve Tuzluluk oranına göre kategorilere ayrılırlar. EPA’nın tanımına göre sulak alanlar oluştukları yere göre coastal ve inland olarak ikiye ayrılmaktadır. Tuzluluk oranına göre ise; freshwater wetlands ve saltwater wetlands olarak ayrılmaktadır.   Bu ana kategorilerin altında marshes, floodplain forests, flooded basins, coniferous bogs, bogs, fens, forested swamps gibi farklı sınıflandırmalar da yapılmaktadır.   Toplam 457 kuş türünün bulunduğu ülkemizdeki sulak alanlar özellikle göçmen türler için yaşamsal öneme sahiptir. Ülkemizdeki sulak alanların uluslararası düzeyde önem taşımasının asıl nedeni; Batı Palearktik Bölgedeki kuş göç yollarından en önemli ikisinin Türkiye üzerinden geçmesidir. Doğu Karadeniz Bölgesinden Türkiye’ye giren Çoruh Vadisi göç rotası ile 200.000’den fazla yırtıcı kuş Çoruh nehri üzerinden uçarak Doğu Anadolu Bölgesindeki sulak alanlarda barınırlar. Türkiye üzerindeki bu göç, Batı Palearktik Bölgedeki en büyük yırtıcı göçüdür. Karadeniz'in batısında Trakya üzerinden ülkemize girerek İstanbul boğazı üzerinden Anadolu'ya geçen Boğaziçi göç rotası, 200-700’lük gruplar halinde 250.000’in üzerinde leyleğin gösterişli geçişlerine sahne olmaktadır. Kuşların göçleri sırasındaki bu uzun yolculuklarını güven içerisinde yapabilmeleri için, Türkiye'deki sulak alanların varlığı herhangi bir ülkedekinden daha fazla önem taşımaktadır. Ülkemiz sulak alanlar açısından Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine göre zengin sayılabilecek bir konumdadır. Bu nedenle ülkemiz, sulak alanların korunması ve akılcı kullanımını sağlamak üzere geliştirilen ve 1971 yılında İran’ın Ramsar kentinde imzaya açılan Ramsar Sözleşmesine 30 Aralık 1993 tarihinde taraf olmuş, Sözleşme 94/5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 17.05.1994 tarihi ve 21937 sayılı Resmi Gazete' de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin ülkemizde uygulanmasını sağlamak amacı ile 30.01.2002 tarihinde Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği 24656 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, sonrasında görülen ihtiyaç üzerine 17.05.2005 tarih ve 25818 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak revize edilmiştir. Yönetmelik sulak alanların korunması ile ilgili doğrudan çalışan tek mevzuattır. Sözleşmeye göre sulak alanlar; " alçak gelgitte derinliği altı metreyi aşmayan deniz suyu alanlarını da kapsamak üzere, doğal ya da yapay, sürekli ya da geçici, durgun ya da akar, tatlı, acı ya da tuzlu bütün sular ile bataklık, sazlık, ıslak çayır ve turbalıkları, kapsamaktadır." olarak tanımlanmıştır. Şuana kadar yapılan çalışmalar neticesinde ülkemizde toplam büyüklüğü 2.000.000 hektarı aşkın (2.155.045 ha) 135 adet Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan bulunmaktadır. Bunun dışında Uluslararası kriterleri sağlamayan 500’ü aşkın sulak alan olduğu tahmin edilmektedir. Sözleşme listesine uluslararası öneme sahip 135 sulak alanımızdan, Kayseri’deki Sultan Sazlığı, Balıkesir’deki Manyas (Kuş) Gölü, Kırşehir’deki Seyfe Gölü, Mersin’deki Göksu Deltası, Adana’daki Akyatan Lagünü, Samsun’daki Kızılırmak Deltası, Bursa’daki Uluabat Gölü, İzmir’deki Gediz Deltası, Burdur Gölü, Konya’daki Kızören Obruğu Meke Gölü Yumurtalık Lagünü olmak üzere 12 alanımız dâhil edilmiştir. Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği ile sulak alanlarla ilgili konuların görüşülerek karar bağlandığı, koruma bölgelerinin ve Yönetim Planlarının onaylandığı ve uygulamalarının takip edildiği, ulusal ve uluslararası gerekli işbirliği ve koordinasyonun sağlanması konusunda çalışmaların yapıldığı Ulusal Sulak Alan Komisyonu kurulmuş ve çalışmalarını sürdürmektedir. 2006 yılı sonu itibarı ile Manyas Gölü, Göksu Deltası, Uluabat Gölü ve Gediz Deltası’nda Sulak Alan Yönetim Planları uygulanmakta olup, Burdur Gölü, Akşehir ve Eber Gölleri, Kızılırmak Deltası, Adıyaman Gölbaşı Gölleri, Yumurtalık Lagünü, Erzincan Ekşisu Sazlıkları, İğneada Longozu, Afyon Acıgöl, Sultansazlığı Sulak Alanlarında çalışmalara başlanılmış olup, hızlı bir şekilde devam edilmektedir. Yine aynı Yönetmelikle Yönetim Planı hazırlanan ve hazırlanma sürecinde olan Uluslar arası öneme sahip sulak alanların bulunduğu illerde “Yerel Sulak Alan Komisyonu” kurulması öngörülmüştür. Bu uygulama ülkemizde alan yönetimlerinin yerinde ve ilgili tüm kurum ve kuruluşların katılımı ile yürütülmesi fırsatını verdiği için çok önemli bir düzenlemedir. Ramsar Sulak Alan Stratejisi, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği ve Türkiye’nin diğer öncelikleri dikkate alınarak 2003–2008 Ulusal Sulak Alan Stratejisi Bakanlığımız koordinasyonunda Ulusal Sulak Alan Komisyonu Alt Teknik Grubu tarafından 2002 yılında hazırlanarak, Ulusal Sulak Alan Komisyonuna sunulmuş ve 2003 de komisyonca onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Strateji, 12 konu başlığıyla ilgili 19 amaca ulaşmak için 70 faaliyeti içermektedir. Türkiye’nin hazırladığı strateji ile uluslar arası ortamda büyük takdir topladığını belirterek, hepinize su gibi duru bir hayat diliyorum. 02.12.2013 Mehmet Dikici İnş. Yük.Müh. http://www.cekud.org.tr

http://www.biyologlar.com/gocmen-kuslar-turkiye-uzerinden-geciyor

Bebek Marmosetler Konuşmayı Nasıl Öğreniyor?

Bebek Marmosetler Konuşmayı Nasıl Öğreniyor?

İnsan vokal gelişimi, bebek ağlamasından gelişmiş yetişkin seslerine geçişi, iki paralel ve birbiri ile etkileşim halinde gerçekleşen aşamadan oluşmaktadır.

http://www.biyologlar.com/bebek-marmosetler-konusmayi-nasil-ogreniyor

Parmak izi desenleri kalıtsal mıdır ? Paramak İzinin Özellikleri

Parmak izi desenleri kalıtsal mıdır ? Paramak İzinin Özellikleri

Parmak İzimiz Niçin Var?, İkizlerin Parmak İzleri Farklı mı?, Parmak İzindeki Desenler, Parmak İzinin Alınması, Parmak İzinden Faydalanma, DNA Parmak İzi, Parmak İzlerinin Genetiği: Kantitatif Genetik

http://www.biyologlar.com/parmak-izi-desenleri-kalitsal-midir-paramak-izinin-ozellikleri

Biyoçeşitlilik Nedir

Biyoçeşitlilik Nedir

Belli bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğine biyolojik çeşitlilik adı verilir.

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-nedir

Türkiyenin Endemik Çiçekleri

Türkiyenin Endemik Çiçekleri

Endemik bitkiler, bulundukları habitatın ekolojik özellikleri nedeniyle sadece o ülkede ya da bölgede yetişen, dünyanın başka bölgesinde yetişme olasılığı olmayan bitkilerdir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-endemik-cicekleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0