Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 911 kayıt bulundu.

Dünyanın Oluşumu Ve Yapısı

Yer'in oluşumu sorunu,yüzyıllar boyunca insanı düşündüren ve düşündürmeye devam etmekte olan,önemli bir bilimsel sorundur.Gerçi Yer'in oluşumu konusunda,bugün geçmişe oranla ,daha çok şey bilmekteyiz.Ancak yine de,problemle ilgili görüşler,hipotez düzeyindedir. Bunların delilleri güçlü olmakla birlikte,kesin birtakım sonuçlara ulaşıldığı ileri sürülemez.Yer’in yaşının 4,5 ile 5 milyar yıl dolayında olduğu sanılmaktadır.Bunun 10 milyar yılı bulduğunu ileri süren kaynaklara da rastlanır. Yer’in nasıl oluştuğu sorusunu cevaplamayı amaçlayan teoriler ve bunların eksikliklerini daha iyi anlayabilmek için Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu sorusuna kısaca değinmek gerekir.Güneş sistemi bu sistemden çok daha büyük bir sistemdir.Fakat güneş sistemini de içine alan daha büyük bir dev sistem vardır.Bu sistemde pek çok sisteme ayıılmıştır.Bu sistemlerin herbirine Galaksi denir.Yer'in de içinde yer aldığı insalığın Galaksi’sine (Yun.süt demektir.),Türkçe bir terim ola Samanyolu denir.Batı kaynaklarda Samanyolu,Sütlü yol diye geçer.(Yani bu anlama gelir.) Samanyolu’nda bazı kaynaklara göre 100 milyar,bazı kaynaklara görede 200 milyar gök cismi vardır.Kuşkusuz bunlardan biri de şimdiki bilgilerimize göre insan barındıran tek gök cismi olan Dünya’mızdır.Yer Samanyolu’nun merkezi kabul edilen Güneş’ten149,6 milyon km. uzaktır. Çapı hemen hemen 300 milyon km yi bulan yörünge adı verilen bir düzlem üzerinde dolanır.Bu düzleme,eliptik düzlem (tutunma düzlemi) denir.Bunun üzerindeki dolanımını,bir yılda 365 gün 6 saatte tamamlar. Yerin oluşumu ile Samanyolu’nun oluşumu,aynı esaslara ve büyük bir ihitimalle de aynı zaman dilimine rastlanmaktadır.Bu konudaki ilk teori ünlü Franız gök bilimci Laplace (Laplaş;1749-1827) tarafından 1796 yılında ileri sürülmüştür.Teori’i ilme,Nebula kramı diye geçmiştir. Laplace’ın varsayımına göre,Güneş ve gezegenler ile Samanyolun’dakidiğer gök cisimleri, oluşum tarihinin (4.7 ile 5 milyar yıl) ilk evresinde,kütle çekimi etkisi altında sıkışarak dönmeye başlayan,bir toz kümesinin birleşmesi sonunucu oluşmıştur.İleri sürülen bu teoriye Birleşme hipotezi adı verilir.Teorinin kabülüne göre,nebula sıkıştıkça,halkalar teşkil etmeye başlamıştır.Oluşan halkaların giderek yoğuşması sonucu,gezegenler oluşmaya başlamıştır.Dolayısıyla iç gezegenler(Yer ile Güneş arasındakiler) önce ,dış gezegenler ise ,daha sonra oluşmuştur. Kısaca söylersek,Laplace’ın görüşüne göre Samanyolu ,milyarlarca yıl önce ,bir gaz ve toz kümesi idi.Ekseni çevresinde bir bulutsu,kütle çekimi etkisi altında çevresine gaz ve toz saçabilir. Esas kütleden uzaklaşan ve yine etkisi altında kalarak dönmeye,yani dolanıma devam eden kümeler zamanla yoğuşabilir.Gezegenler,bu esasa göre oluşmuştur. Bulutsu, ya da birleşme teorisi;uzun yıllar geçerliliğini korumuştur.Bundan sonra,gel-git kuramları diye ilme geçen,Laplace teorisini redetmeyen,fakat matamatiksel yanlışlıkların bulunduğunu doğrulayan bir dizi teori ortaya atılmıştır. Gel-git teorilerinin en güveniliri,ünlü İngiliz fizikçi ve gök bilimcisi James Jeans tarafından 1901'de ileri sürülenidir. Gerçi,matamatiksel olarak ispatı yapılmamıştır.Ancak yine de akla en yakındır.Ona göre gezegenler ve Yer Güneş'in çekim bölgesine girerek geçen bir gök cisminin,yan, yıldızın,çekim gücü etkisi ile,Güneş ten kopardığı puro şekilli maddelerden oluşmuştur. Gezegenler ve Güneş sistemi Galaksisindeki diğer gök cisimlerinin Güneşten koptuğu yani koparıldığı görüşü aslında söz konusu gel-git varsayımlarına dayanır.Ancak hem bu görüş de kanıtlanmış değildir,hem de,buna karşı savunulan,bir patlama-dağılma teorisi vardır. Güneş’in manyetik çekim gücü,diğer Gökada cisimlerine göre,çok yüksektir.İlk evrede oluşmuş dev bir Güneş’in nükleer enerji üretme evresinden sonra patlaması sonucu,farklı büyüklüklerdeki kütleler onun çekim alanına dağılıp,belli yörüngeler üzerinde dönmeye başlayabilirler. Bütün modern teoriler,bütün gezegenlerin,gaz ve ince toz bulutundan oluştuğunu Güneş’in,ilk evrede bu tür bir madde topluluğu olduğunu kabul ederler. Ancak şunu iyi biliyoruz ki,evrenin sırrı,henüz çok bilinmeyenli bir denklem olma özelliğni korumaktadır.Güneş ve gezegenlerin aslı kızgın gaz ve toz kümesi de olsa,bilim ve teknik esasta var olup da bilinmeyenleri keşfetme çabasındadır.Örneğin nebulaların maddeleri nasıl oluşmuştur;ya da uzay nerede başlar nerede biter;daha sonra ne başlar ve o da nerede biter gibi sonsuz denilen soruların cevabı henüz verilmemiştir.Ama bu güçlükler,müspet ilmi reddetmeyi gerektirmez.Çünkü ilim,sabırla düşünme-araştırma ve maraktan doğar;gelişir ve olgunlaşır.Peşin yargılar ve mistik düşüncelerin,objektif ilim kuralları arasında yer yoktur. Güneş sistemi elemanlarından biri olan Dünya,sahip olduğu başlıca üç doğal küreden oluşur.Bunlar ;katı yer kabuğu veya taşküre ,yaklaşık %71'lik payı sularla kaplı bulunan suküre,800-900 km hatta dah çok seyrelmiş şekilde,8000 km yüksekliğe kadar devam eden,havaküredir.Bu doğal kürelerin hayat veren şartlar sunması,bitkiler-hayvanlar ve insanların,türemesi ve yaşamasını sağlamıştır.Coğrafi yeryüzü terimi ile tanımladığımız bu üç doğal kürenin kesişmesi,madde ve enerji değişimi sürecinin oluşmasına ve bu doğal süreç de,hayat imkanlarının doğmasına yol açmıştır. Yer ,dıştan içe-yüzeyden merkezine doğru,başlıca üç farklı bölümden oluşur. 1-)Kabuk Bölgesi 2-)Manto Bölgesi a)Üst Manto b)Alt Manto 3-)Çekirdek Bölgesi a)Dış Çekirdek b)İç Çekirdek Bunlardan Kabuk bölgesi,yaklaşık 30 ile 40 km lik ortalama bir kalınlık gösterir.Bu değerler,yüksek sıra dağların derinliklerinde,70-75 km ye dek ulaşır. Okyanus kabuklarında ise,yaklaşık 5 ile 10 km ye iner.Yapısının,daha çok granit ve bazaltik olduğu kabul edilmektedir. Sismik hareketlerin odak noktaları,genel olarak bu bölge içindedir.Metalik madenler daha çok masif bir yapı gösteren granitik ve bazaltik bölgelerede doğal gaz ile hampetrol ve kömürler ise,bu kabuk içindeki tortul bölgelerinde rezerve olmuştur. Kabuk bölümün altında,deriniği 2900 km dolayında kabul edilen Manto yer alır.Yaklaşık 800-900 km lik dış bölüme dış manto,2000 km ye varan derinliğe kadarki bölüme ise,alt manto denilir.Radyometrik dalgalara uyarı vermesi nedeni ile bu bölümün de,katı yapıda olduğu kesindir. Teorik olarak,mantodan sonra,Yer'in çekirdeği diye adlandırılan bölüm gelir.Artık bu bölge,akışkan-sıvımsı bir maddeden oluşur.Çünkü,elektrmanyetik dalgalara uyarı vermez.Bu bölge de,dış manto(kalınlığı 5000 km ye uzanır.)ve iç manto diye ikiye ayrılır.Böylece,üzerinde dolaştığımız katı bölgeden Dünya’nın merkezine dek,ortalama 6370 km lik bir derinlik bulunduğu kabul edilmektedir. Yeryüzü DSG KABUK ÜST MANTO ALT MANTO ÇEKİRDEK Şekil:Yer’in iç yapısının kesiti Tablo:Yer’in iç yapı bölgeleri ve bileşimleri İç yapı bölgeleri Derinlikleri Bileşimleri KABUK 30-40(km) SİAL MANTO 35-2900 SİMA-MAGMA ÇEKİRDEK 2900-6370 NİFE Yer’in iç yapı bölgelerini oluşturan maddelerin,oran yüksekliğine göre de adlandırılmıştır. Nitekim kabuk bölgesinin hakim maddeleri,daha çok silisyum ve alüminyumdur.Bu madde adlarının ilk hecelerini kullanan kimi gök bilimci jeofizikçi ve coğrafyacılar,yerin kabuk bölgesini Sial diye adlandırmışlardır. Yer’in manto bölgesinin bileşiminde,en yüksek paylar,silisyum ve magnezyum elementlerine aittir.Bu nedenle de,Sima diye adlandırılmıştır. Yanardağ püskürmeleri,bu bölümden kaynaklanır.Dolayısıyla magma diye adlandırılır. Aynı şekilde, çok daha ağır madenlerden oluşan çekirdek bölgesinin hakim maddeleri,nikel ve demir madenleridir.Bundan dolayı,Nife şeklinde adlandırılmıştır. Derinliklere inildikçe,belli basamaklarda sıcaklık değerleri çok belirgin bir şekilde artar.Bu sıcaklığa,jeotermi denir.Jeotermide,her 33 m derinliğe inildikçe,yaklaşık 1 C artış olur.Bu artış çizgilerine,jeotermi basamağı denir. Jeotermi basamağı,genel olarak her 33 m de 1 C değişmekle birlikte,bu değişim,Yer’in bazı iç bölgelerinde 145 m bulur. Bu veriler esas alındığında,örneğin 40 km derinlikte sıcaklık yaklaşık 1200 C ,60 km de 2000 C ve iç çekirdek’te,yaklaşık 200 000 C dolayında bulunmaktadır.Kuşkusuz,derinliklere doğru sıcaklığın artışı kesin olmakla birlikte,hesaplanan bu değerler,teorik sonuçlardır.Çünkü Yer’in iç yapısı konusunda,şimdilik kısmen iyi tanına bilen iç bölge,kabuk bölgesi’dir.Öte yandan Yer içi sıcaklığını ölçmek mümkün değildir.Bu nedenle de,şimdilik kaydıyla bu konuda en iyi bilinen husus,Yer’in derin noktalarında sıcaklık derecelerinin,çok yüksek oluşu gerçeğidir. Zaten,yanardağ püskürmeleri,gayzer,su-buhar ve kaplıca gibi sıcak sularda,bu açıkça doğrulamaktadır. Güneş sistemi ve bu arada Yer’in oluşumu milyarlarca yıllık bir zaman sürecinde gerçekleşmiştir.Bu sürece,kısaca Güneş Sistemi ve Yer’in yaşı denir.Ancak biz burada sorunu,Yer’in yaşı terimi ile ifade edeceğiz. Yer yuvarlağının oluşumu ile uğraşan,bu sorunu aydınlatmaya çalışan ilimler,jeoloji yani yerbilimi alanları,jeofizik,jeodezi ve kısmen de coğrafya gibi ilimlerdir.Jeoloji,yer yuvarlağı üzerinde ve doğal olayları inceleyen bir bilimdir.Bu bilimin,özellikle Palecoğrafya ve Paleontoloji bilimleri yerin yapısını incelerler. Bunlardan Paleocoğrafya:yani jeoloji zamanlar ve devrelerinin coğrafya ilmi,Yer tarihi boyunca her bir jeoloji devrinde oluşmuş kıtalar,okyanuslar,dağ sistemleri ve jeosenklinaller gibi coğrafi ünitelerin dağılımlarını inceleyen bir bilim dalıdır.Nitekim Paleocoğrafi araştırmaların sonuçlarına göre Arkeen veya Arkeozik devrelerde günümüze dek,Yer’in Paleocoğrafyası’nda çok büyük değişiklikler olmuştur. Yer’in tarihi geçmişi ve gelişimini aydınlatan bir diğer bilim alanı da Paleontoloji’dir. Bu dalın ana uğraşı konusu,fosil kalıntılarıdır.Yer kabuğunda doğal süreçlerle oluşmuş fiziksel-kimyasal değişikliklere uğradığı halde,katmanlar arasında korunarak günümüze ulaşmış zoolojik vefitolojik her türlü kalıntılara fosil denir.Terim,jeoloji ilmi terimi olduğu kadar:Paleobiyoloji,Paleobotanik, Jeomorfoloji,paleontoloji ve paleocoğrafya terimidir de.Yine terimle ilgili olarak,fiziksel-kimyasal değişmeler geçirip taşlaşan hayvansal ve bitkisel kalıntıların bu nihayi şekline,fosilleşme denir. Fosiller,çok değişik özelliklerinin laboratuvar metodlarla incelenmesi sonucu,ait oldukları jeolojik zaman ve devirlerinin değişik coğrafi özellikleri hakkında,akıl yürütme metodu ile de olsa,bazı bilimsel sonuçlara varıla bilmektedir. Yeryuvarlağının yapı,bileşim ve gelişimini inceleyen bilim demek olan jeofizik de,Yer’in yapısı ve yaşının belirlenmesine yardımcı olan bir ilimdir. Örneğin,geliştirilen jeofizik metodlar ile,yeraltı yapı özelliklerinin incelenmesi giderek kolaylaşmoştır.Özellikle Sial bölümü hakkında,artık bu sayede geçmişe göre çok şey bilinmektedir.Bununla ilgili bir metod,radyoaktivite teorisi olarak ilme geçmiştir. Hatırlanacağı üzere radyasyon,sıcaklık veya ışın yaymak demektir.Bu fiziksel olaya kısaca ışınımda denir.Radyoaktif ise,nükleer sıcaklık veya ışınım etkinliği demektir.Terim,kısaca radyoaktivite diye de ifade edilir. Radyasyon’dan kaynaklanan yani nükleer ışınım yayma derecesinin ölçmeye yarayan jeofiziksel alete radyometre denir.A.B.D'li jeofizikçi J.Jolly, Rodyoaktiviteli,kayaçların parçalanma ayrışma hareketlerinin,yeryuvarı içinde ısınmaya yol açtığı;bunun deriniklerindeki kayaçlarda daha yüksek ısınmalar ve ergimelerle sonuçlandığını,Magma veya Sima’nın esas oluşma nedenin bu jeofiziksel değişime dayandığını;yeryuvarı kabuğunun yani kabuk bölgesinin de,aslında bu olayların eseri olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşlere,radyoaktivite teorisi denir.Teori kanıtlanmış olmazsada zamanla yapılan bir tür jeofizik ilmi çalışmaları ve radyometrenin kullanılması ile kayaçların yaşlarının belirlenmesi metodlarına,radyometrik metodlar denir.Bu tür metodlarla yapılan zaman belirlenmesi sonuçlarına göre Yer’in yaşı sorunu konusunda daha çok şey bilmekteyiz. Çok teknik bir dizi problem teşkil etmesine rağmen kayaçların yaşının belirlenmesi temelde şu esasa dayanır: En yüksek radyment,uranyum metalidir.Yer kabuğunun bileşiminde bütün kayaçlardai,onlardan oluşmuş topraklarla ve denizlerin sularında bulunur.Ekonomik olarak işletilmeyişini rezerv ve tenörler belirler. Uranyum atomlarını oluşturan partiküller,binlerce-hatta milyonlarca yıllık bir zaman sürecinde çözünürler ve sekiz elementin oluşmasını sağlar: Uranitit,peblend,carnotit,otunit…gibi.Buılardan en sonuncusu,kurşun bileşiğidir.Bu oluşum ve değişim çok,uzun bir zaman sürecinde gerçekleşir.Örneğin,1 g uranyum’un radyoaktivitesini yitirerek 1 g kurşun’a dönüşmesi için geçmesi gereken zaman sürecinin,7.6 milyar yıl olacağı hesaplanmaktadır. Söz konusu ettiğimiz bu oluşum süresinden yararlana uranyum ve kurşun elementleri bulunan kayaçların yaşlarını gerçeğe yakın bir şekilde hesaplaya bilmektedirler.Gerçekten de bu yapıdaki kayaçların incelenmesi bileşimlerindeki uanyum’un,kaç yılda kurşun2a dönüştüğü ve dolayısıyla da, Yaşlarının hesaplanmasını sağlamıştır.Bu yolda yaşları hesaplanmış kayaçların,3.5 ile 5 milyar yılı bulduğu anlaşımıştır. Bu metodla yapılan hesaplamalar,Yer’in kabuk bölgesi’nin ilk şekillenmeye başlamasının en az 4.5 - 5 milyar yıl eskiye dek uzandığını göstermiştir.Bunun 3.5-4.6 milyar yıl olabileceğini hesaplamış bilim adamlarınada rastlanır.

http://www.biyologlar.com/dunyanin-olusumu-ve-yapisi

Parazitolojiye Giriş

Öğrencilerin Öğrenmesi Beklenilen Noktalar 1.Parazitler anlatılırken, parazitizmin özünü anlamak. 2.Parazitolojide kullanılan terimler (terminoloji) ile aşina olmak 3.Taxanomic şemaları kullanarak parazitleri sınıflandırmak 4.Hedeflenen paraziti bilimsel (genus-cins, species- tür) ve halk arasındaki adı ile tanımak, patalojisini, ekonomik etkisini ve kullanılan ilaçlara cevabını öğrenmek. 5.Her parazit için asıl konakçıyı yada konakçı gurubunu bilmek. Hedeflenen parazitin hangi konakçı yada konakçıları etkilediğini öğrenmek. 6.Aksidental (kaza ile oluşan parazitlik) yada rezervuar (kaynak) parazitliğin anlamlarını ve bunların önemini öğrenmek. 7.Her parazitin, tür veya aile olarak asıl konakçı ve hedef konakçılarını öğrenmek 8.Parazitlerin konakçı spektrumunu (konak olarak seçtikleri hayvan türlerinin neler olduğunu) öğrenmek 9.Aksidental (kaza sonu) konakçı ve rezervuar (kaynak) konakçı anlamlarını ve bunların etkilerinin neler olduğunu öğrenmek. 10.Parazit yayılmasındaki rotaları (bulaşma yolları) anlamak ve tanımlayabilmek. oDirek bulaşma, başka bir konakçı kullanmadan oluşan yayılma (bulaşma) oBiolojik (gelişme olan developmental) arakonakçı (intermediate hosts), yada vektörler kullanarak, biolojik yada mekanik oParatenic konakçı (gelişme olmayan - nondevelopmental) yada taşımacı konakçı (transport hosts). 11.Parazit türlerinin dağılımını (ülke ve dünyada) anlamak: oParazitler cosmopolitan (birden fazla kaynaktan köken alan) yada universal (tüm dünyaya yayılan) oCoğrafik yapı yada vektör dağılımına bağlı olarak belli bölgelerle sınırlanmış oMevsimsel değişilerden etkilenme durumları 12.Görülen paraziti tanımak ve teşhis etmek.: oTeşhis için uygun morfolojik karakterlerini kullanarak oParazitin hayat siklusundaki evreleri, yumurtası, kisti , larvası gibi tanıyarak. oLaboratuvar tekniklerini kullanarak örnekte paraziti bularak oParazitin yerleştiği konakçıyı, konakçının hangi organ veya doku kısmına yerleştiğini bilerek tahmini teşhis yapabilmek. 13.Parazitlerin hedef konakçılardaki asıl enfeksiyon bölgelerini, bu bölgelere hangi göç yolları ile ulaştıklarını öğrenip açıklayabilmek. 14.Klinikpatoloji semptomlarına (belirtilere) gözlemleyerek patofizyolojik ve immunolojik cevapları açıklayabilmek. Bu sayede konakçının asıl konakçımı yoksa aksidental konakçı mı olduğunu açıklamak. 15.Anti paraziter ilaçları bilmek: oKimyasal (chemical) sınıfı oEtki genişliği (spectrum) hangi parazitleri etkilediği oHedef parazitin hangisi olduğu oİlacın paraziti nasıl (hangi yolla) etkilediği oİlacın etkili, yeterli dozları oHangi yolla kullanılması gerektiği (IM, SC, IV, oral, vb ) oGüvenliği (Terapötik endeksi) oİlacın kullanılmaması gereken (kontraendike- contraindication) durumlar oTavsiye edilen özel uygulama proğramı 16.Konakçı hayvanların ve çevrelerinin parazitlerden nasıl arındırılacağı konusunda tavsiye edilen kontrol ölçülerini detayları ile bilmek. 17.Paraziter zoonozların halk sağlığındaki önemini anlamak.  

http://www.biyologlar.com/parazitolojiye-giris

ARILAR YOK OLMASIN

TEMA Vakfı'nın ''Türkiye Arıcılığındaki Tehlikeler'' raporunda, arılarda 'yanlış arıcılık uygulamaları' ve iklim koşulları nedeniyle yüzde son iki kışta 50 azalma olduğu belirtildi. Raporda, Türkiye'deki 4,5 milyon bal arısı kolonisinin, koloni başına 17 kilogram bal verdiği ve yılda 50-60 bin ton bal üretildiği kaydedildi. Türkiye'deki 20 koloniden sadece bir tanesinin ana arısının değiştirilebildiği belirtilen raporda, şu görüşlere yer verildi: ''Bu ana arıların da damızlık vasıfları ve kaliteleri kontrol edilemedi. Türkiye'de bal kalitesi denetimi yok denecek kadar yetersiz ve göstermelik. Ticari früktozlu ve sakarozlu ballar yaygın olarak pazarlanıyor. Yanlış arıcılık uygulamaları ve olumsuz iklim koşulları nedeniyle son iki kışta yüzde 50'yi geçen koloni kayıpları oldu, bal üretimi düştü. İhracat durdu, ithalat başladı.'' ''BİR DAMLA BAL İÇİN 120 BİN ÇİÇEĞE ZİYARET'' Raporda, bal arılarının nektar ve polen toplamak için çiçekleri ziyaret etmesinin, onların döllenmesini ve ürünün oluşmasını da sağladığı belirtilerek, arıların bir damla bal üretimi için yaklaşık 120 bin çiçeği ziyaret ettikleri kaydedildi. Bitkilerin gelişmesinde, tarımsal ürünlerin oluşmasında ve hayvancılığın ana girdisi yem bitkilerinin veriminde, arıların, su ve gübre kadar önemli olduğu ifade edilen raporda, ''Özellikle zararlı böcek mücadelesi yapılan tarım alanlarında diğer dölleyici böceklerin ölmesi nedeniyle döllenmede mutlaka bal arısına ihtiyaç duyulduğu'' vurgulandı. Raporda, Türkiye'nin bir kıta gibi yedi ayrı iklim özelliği gösterdiği, 12 bin bitkisinin büyük bölümünün nektarlı ve polenli olduğu hatırlatılarak, bozuk mera ve orman alanlarının rehabilite edilmesine paralel olarak ballı bitkilerin miktar ve çeşit olarak daha da artacağı vurgulandı. ''AMERİKAN YAVRU ÇÜRÜKLÜĞÜ'' Türkiye'de eğitim, damızlık, arı sağlığı ve bal kalitesinin kontrolü gibi önemli sorunlar bulunduğu ve arıcılığın usta çırak ilişkisiyle öğrenildiği ifade edilen raporda, modern arıcılık tekniklerinin hala üretici tabanına benimsetilemediği savunuldu. Her yıl Türkiye'de damızlık değeri yüksek en az 2,2 milyon ana arı kullanılması gerektiği ve TÜBİTAK'ın yürüttüğü bir araştırma sonucunda Bitlis'te yüzde 42, Diyarbakır'da yüzde 49, Hatay'da yüzde 52 oranında ''Amerikan yavru çürüklüğü'' tespit edildiği bildirilen raporda, şu görüşlere yer verildi: ''Avrupa Birliği mevzuatına göre, 'Amerikan Yavru Çürüklüğü' görülen kolonilerin yakılması gerekir. AB'ye uyum kuralları gereği Bakanlar Kurulu 'Bu mevzuata uyacağım' diye imza atmıştır, ancak Türkiye'de böyle bir uygulama başlatılamamıştır. Üretimde neredeyse sağlıklı koloni yokken Tarım Bakanlığı'nda arı hastalıklarını teşhis edip doğru tedaviyi önerecek teçhizli ve yetkili bir arı hastalıkları laboratuvarı bulunmamaktadır. Yaygın olan hastalıklara karşın ülke genelinde uyulması gereken tedbirlerle ilgili bir politika da geliştirilememiştir. Üreticiler yoğun arı hastalıkları ile bulaşık kolonileri tedavi etmek amacı ile pek çok kimyasallar kullanmaktadırlar.'' ''PETEKLER, PETROL ÜRÜNÜ NAFTALİN VE PARAFİNDEN'' Türkiye'de naftalin kalıntısız ve parafin katkısız temel petek bulunmadığı bildirilen raporda, bu peteklerin balla birlikte tüketildiği iddia edildi. Naftalin ve parafinin petrol ürünü ve kanserojen olduğu, petekli bal tüketim alışkanlığına sahip tüketicilere temel petekler olmadan petekli balları nasıl yiyeceklerinin anlatılması gerektiği vurgulandı. Üreticilerin ise son yıllarda sakarozun yerine daha ucuz olduğu için glikoza ve früktoza yöneldikleri belirtilen raporda, şunlara yer verildi: ''Bu sahtecilik daha da yaygınlaşmış, hiç arı görmemiş ticari şekerler doğrudan bal diye satılır olmuştur. Ticari glikoz ve früktozun piyasa değeri 1 YTL civarındadır. Bu sanayi ürünleri doğrudan veya doğal balla karıştırılarak en az 7-8 YTL ye bal diye satılmaktadır. Bu durum şekersiz bal üreten ve pazarlayanların aleyhine haksız bir rekabet yaratmaktadır. Nitekim binlerce doğal bal üreticisi balını maliyetinin altında satmak mecburiyetinde kaldıkları için üretimden vazgeçmişler ve arıcılığı bırakmışlardır. Diğer taraftan bal diye ticari früktoza kilogram başına en az 7-8 YTL ödeyen tüketici kandırılmaktadır.'' ARI ÖLÜMLERİ YÜZDE 50-60'LARA ULAŞTI Türkiye'de son iki yıldır kitlesel arı ölümleri görüldüğü, ilk olarak 2007'de Hatay'da 32 bin koloninin öldüğü anımsatılan raporda, Adıyaman, Ardahan ve Ankara'da yüzde 50- 60'lara varan arı ölümlerinin gerçekleştiği bildirildi. Son yıllarda ülke genelinde yaşanan kuraklığın arıcılığı olumsuz etkilediği, 2006 ilkbaharında yaşanan soğukların arı florasını dondurduğu ve kolonilerin de sonbaharda genç nesil yetiştiremedikleri aktarılan raporda, damızlık arıların geniş ölçekli kullanılmaması, kullanılanların vasıfsız olmaları, arı hastalıklarının yaygınlığı ve arıların ''Genetiği Değiştirilmiş Organizma'' (GDO) içeren früktozla beslenmeleri gibi nedenlerden hassaslaşan ve zayıflayan kolonilerinin yaşanan olumsuz iklim koşullarının da tetiklemesi ile öldükleri kaydedildi. Raporda, şöyle denildi: ''Yıllık bal üretimi 60-65 bin tonken, arı ölümlerine paralel olarak iklimsel nedenlerle flora yetersizliği de etkili olmuş, 2007 üretim sezonunda bal üretimi yarı yarıya azalmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 8 bin ton bal ithaline izin vermiş, arı ve bal cenneti Türkiye, bal ithal eden ülke konumuna düşmüştür. Arılara pancar şekeri yedirilerek üretilen balların bir laboratuvar analiz yöntemi henüz Türkiye'de bilinmemektedir. Pancar şekeri ile bal üretimi Türkiye'de olduğu gibi başka ülkelerde de yaygındır. İthal ballar vitrinlerdedir. Nasıl üretildikleri bilinmeyen ancak dünya piyasasında yaklaşık 2 dolar olan bu balları tüketicimiz en az 10 dolara yemeye devam etmektedir.'' TEMA Vakfı'nın hazırladığı raporun tümüne şu linkten ulaşabilirsiniz.. www.tema.org.tr/TurkiyeAriciligindakiTehlikeler.pdf

http://www.biyologlar.com/arilar-yok-olmasin

SÜNGERLER HAKKINDA BİLGİ

Deniz diplerinin inanılmaz ren ve biçimlerdeki nazlı güzelleridir süngerler. Yüzyıllar boyuna hep biti sanılan bu ilginç hayvanların, sakin görünen yaşantıları gerçekte oldukça renklidir. Bu nedenledir ki çok uzun yıllardır insanların ilgisini çekmişlerdir. Sünger avcılığı günümüzde hala bir meslek olma niteliğini koruyor. Süngerlerle avcılar arasındaki amansız mücadeleye yüzyıllardır tanıklık ediyor denizler. Sünger avcılarının topladığı süngerler önceleri yalnızca banyo ve mutfaklarda temizlik gereci, boya fırçası, zırh ve miğfer astarı, kap, bebek emziği, tıbbi cihaz malzemesi ve tampon olarak kullanılırken, bugün artık biyokimya laboratuvarlarında ve ilaç endüstrisinde önemli araştırmalara da konu oluyor. Süngerler, en ilkel çok hücreli canlı gruplarındandır. Tanımlanmış yaklaşık 5000 türü vardır süngerlerin. Renkleri, vücut yüzeyindeki su alıp veren gözeneklerin büyüklükleri ve dizilişleriyle sivri, mikroskobik çıkıntıları sünger türlerinin tanımlanmasında yardımcı olur. Rengarenk, canlı süngerler laboratuvarlara taşındığında, örnek kavanozlarının dibinde önce renkleri solar sonra da sulu çamur haline dönüşürler. Bazen, süngerlerin kimliğini belirlemek için mikroskobik düzeyde analiz yapmak gerekir. Süngerlerin çok büyük bir bölümü denizlerde, geri kalanlar da tatlı sularda yaşar. Tüm okyanus ve denizlerde, hemen hemen her derinlikte süngerlere rastlamak olasıdır. Kimi yalnızca birkaç cm büyüklükte olan süngerlerin, 2 m olanları da vardır. Yüz milyonlarca yıldır değişmeden kalmış olan bu canlılarda kalp, beyin, ciğer gibi organlar, gerçek dokular ve sinir sistemleri bulunmaz. Karmaşık hareket yetenekleride yoktur. Bütün bu özellikleri ve hiç yer değiştirmiyormuş gibi gözükmeleri nedeniyle çok uzun yıllar hep bitki sanılmıştır süngerler. 1600’lü yıllarda İngiliz bitkibilimciler, “Sünger diye adlandırdığımız ve deniz köpüğünün oyduğu bazı maddelerden bilimsel yayınlarda söz etmek çok fazla yer kaplayacağı gibi, okuyuculara da pek katkısı olmaz” diyorlardı. İlk kez 1765’te hayvanlara özgü yapısal ve fizyolojik özellikleri ortaya çıkarılmış olan süngerler, 1600’lü yıllarda bilim adamlarının düşündüklerinin aksine, bugün birçok bilimsel araştırmaya konu oluyor. Süngerler yaşamlarını daha çok özelleşmiş hücreler yardımıyla sürdürürler, değişik hücreler değişik işlevler üstlenmiştir. İskeletleri kalkerli ya da silisli kristal iğneciklerden (spikül), sponjin denen bir proteinden ya da bunların karışımından oluşur. Por adı verilen gözenekler sayesinde suyu süzerek çekerler ve sonra minik boşaltım deliklerinden geri püskürtürler. Serin ve tuzlu sularda yaşayan süngerler, hareketsiz olduklarından kendi yakınlarına gelen yiyecekleri hidrolik sistemlerinin yardımıyla suhidrolik sistemlerinin yardımıyla sudan süzerler. Süngerler genellikle gözle görülemeyecek kadar küçük organik maddeleri, diatomları ve bazı tekhücreli mikroskobik bitkileri, ölü ya da canlı planktonları ve bakterileri besin olarak alırlar. Kısa bir süre önce Akdeniz’deki sualtı mağaralarında yaşayan bir sünger türünün etobur olduğu ve kabuklu minik hayvanları (Crustacea) yediği saptanmış. Bu etobur sünger, hayvanın dış kabuğuna iğnecikleriyle yaptıktan sonra, korumasız avının etrafında toplanan özel hücreleri sayesinde sindirim yaparlar. Süngerler hem eşeyli hem de eşeysiz üreme yapabilirler. Eşeyli üreyenlerinin çoğunluğu ayrı eşeyli, bir kısmı da hermafrodittir (hem dişi hem de erkek üreme organına sahiptir). Bunlar, yumurta ve spermleri farklı zamanlarda üretirler. Dışarı salınan bu spermler komşu süngerlerce alınır. Eşeysiz üreme yapan süngerlerse tomurcuklanmayla ürerler. Tatlı sularda yaşayan süngerler eşeysiz olarak çoğalırlar. Süngerler, güneş ışığı ve havayla karşılaştıklarında ölseler bile tekrar suya sokulduklarında tomurcukları yaşar ve bunlardan yeni süngerler oluşabilir. sci.ege.edu.tr

http://www.biyologlar.com/sungerler-hakkinda-bilgi

Balık Örneklerinin Toplanması ve Tespiti

Fauna tespitiyle ilgili olan sistematik çalışmalarda doğadan balık örneklerinin toplanması çok özen gösterilmesi gereken önemli konulardan biridir. Balıklar, toplanacak tür ve alttürlere bağlı olarak, çok çeşitli alet ve yöntemlerle yakalanabilirler. Bu yüzden örnek toplayacak kişinin herşeyden önce amacına uygun olan alet ve yöntemi saptaması gerekmektedir. Aksi takdirde arazide yapılacak uğraşıların büyük bir kısmı sonuca ulaşmaktan uzak kalacak, dolayısıyla boş yere zaman ve iş gücü sarfedilmiş olacaktır. Balık örneklerinin yakalanmasında kullanılabilecek çok çeşitli yöntemler olmakla beraber, bunların avlama etkinlikleri av ortamındaki çeşitli koşulların durumuna da bağlı kalmaktadır. Bu yüzden, bir taraftan yakalanacak örneklerin çeşitli özellikleri (küçük veya büyük boylu oluşu, bentik veya pelâjik yaşam sürdürmesi, gececi veya gündüzcü karakterde olması v.b.) göz önüne alınırken, bir taraftanda uygulanacak alet ve yöntemin avlama yapılacak ortamın koşullarına uygun olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Örneğin, zemini taşlık, kayalık olan veya çeşitli bitki kökleri bulunan bir su ortamında balık örnekleri yakalamak için ığrıp denilen ağların kullanılması son derece külfetli ve hatalı bir iştir. Zira böyle bir ortamda çekilecek ığrıp, birtaraftan da sürekli şekilde zemindeki engellere takılarak yırtılabilecek, diğer taraftan zemini düzenli şekilde tarayamayacağı için örnek yakalama olasılığı çok düşük olacaktır.Genel olarak balık örneklerinin yakalanmasında kepçe, ığrıp, fanyalı ağ, kör ağ veya galsama ağı, serpme, pinter, olta, elektrik şoku v.b. gibi av aletleri ile çeşitli tipteki dalyan ve tuzaklardan yararlanılmaktadır. Bu alet ve tuzakların dışında etkinlikleri çok fazla olmasına rağmen, doğadaki dengeyi çabuk bozması nedeniyle yasaların izin vermediği bazı yöntemlerde vardır. Örneğin, Sığır kuyruğu, sütleğen v.b. gibi zehirli otlar; Enderin gibi ziraat ilâçları; dinamit, tahrip kalıbı ve sönmemiş kireç gibi patlayıcı maddeler kanunlann yasakladığı başlıca av yöntemleridir.Burada, sadece yasal olan av alet ve yöntemlerinden kısaca söz edilmesi yararlı olacaktır.Örneklerin tespitiÇeşitli av araç ve yöntemleri kullanılarak ortamlarından yakalanan balık örneklerine, araştırmanın amacına uygun şekilde işlem yapılır. Eğer yakalanan örnekler ergin hale gelmiş büyük boylu bireylerden oluşuyorsa, bunların tür ve alttürlerini arazide saptama olanağı vardır, dolayısıyla tanıma amacıyla laboratuvara götürülmeleri gerekmez. Yakalamadan hemen sonra türlerin saptanabildiği bazı durumlarda da örnekler henüz canlılıklarını yitirmeden tekrar suya bırakılabilirler. Arazide tanınmaları güç olan örneklerin daha ayrıntılı incelemeler için laboratuvara götürülmeleri zorunludur. Kendi ortamlarından canlı olarak yakalanan örneklerden ilerideki araştırmalar için yararlanılmak isteniyorsa bunların herşeyden önce dikkatlice öldürülmeleri gerekir. Genellikle balık örneklerinin öldürülmesi, su dışında bırakılarak boğulmalarının sağlanması şeklinde yapılırsa da, canlı örneklerin su dışında uzun süre kalmaları sonucunda, balıkların vücutlarında ölümden dolayı bir sertleşme oluştuğundan böyle örneklere bilahare şekil vermek güç olmaktadır. Bu nedenle özellikle müze materyali olarak kullanılacak örneklerin, bu yöntemle öldürülmeleri pek yararlı olmamaktadır. Balıkların zedelenmeden ve düzgün bir şekilde kalmalarının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden en iyisi, sıvı bir uyuşturucu kullanılmasıdır. Bu iş içinde en uygun anestezik (MS222) olarak bilinen Fenoxiethanol'dür. Canlı olarak yakalanan balıklar bu maddenin 0.001 lik solüsyonunda bırakılarak çok kısa zamanda ve hiçbir zarara uğramadan bayıltılırlar. Bu şekilde bayıltılan örnekler istenilen şekil verildikten sonra ya çok düşük temparatür derecelerinde aniden dondurulur veya uygun fiksatifler içine alınarak uzun süre muhafaza edilirler.Dondurma yöntemiyle tespit edilen örnekler , orijinal renk ve şekillerini daha iyi korumaktadırlar. Bunun için en iyi yöntem, örnekleri gerekli bilgileri taşıyan etiketleriyle birlikte naylon torbalar içersine düzgün bir şekilde ve yüzgeçlerine zarar vermeyecek titizlikte yerleştirip aniden dondurmaktır. Ancak incelenecekleri zaman donmuş materyal çözülür ve üzerlerinde gerekli tetkikler yapılır. Fakat dondurulmuş örnekler, uzun zaman muhafaza edilemezler. Bu açıdan dondurma, özellikle zaman zaman eritilerek incelenmeleri gereken örneklerin saklanmasında geçerli bir yöntem değildir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar için (bilhassa faunistik çalışmalarda) örnekleri çok uzun zaman bozulmadan koruyabilen çeşitli fiksatiflerden yararlanılmaktadır. Bunlar içersinde en iyisi % 4 lük formalin solüsyonudur. Bu solüsyonla örnekleri tespit etmek için herbir balık sığ bir kapta (özellikle mumlu küvette) yan yatırılmalı ve mümkün olduğunca düzgün bir şekil verilmelidir. Yüzgeçlerin açık kalmasını sağlamak için de çok ince böcek iğneleri yardımıyla herbir yüzgeç gergin hale getirilmelidir. Sonra, bu örneklerin üzerini örtecek şekilde % 4 lük formalin solüsyonu ilâve edilir ve bu şekilde birkaç gün bırakılarak sertleşmeleri; dolayısıyla belli şekil kazanmaları sağlanmış olur. Şayet örnekler 30 cm. den daha büyük boylu ise, bunların karın kısımlarından jiletle küçük bir yarık açılır veyahut da anal açıklıklarından bir enjektör yardımıyla % 40 lik formol enjekte edilerek iç organlarının tespiti yapılır ve kokuşması önlenir. Mumlu küvetlerde tutularak belli şekil kazandırılmış olan örnekler devamlı muhafaza için başaşaği olarak kavanozlara yerleştirilir ve kuyruk kısımlarını örtecek şekilde fiksatif doldurulur. Balık örneklerinin devamlı muhafazasında genellikle % 4 lük formalin kullanılırsa da bazen % 70 lik Etil alkol veya % l lik Propilen Fenoxatol çözeltisi de kullanılabilir. Bu prezervatiflerin bulunmadığı hallerde genellikle kolay temin edilen ve daha ucuz olan bazı maddelerden de yararlanmak mümkündür. Bunların başhcalan % 70 lik tuvalet ispirtosu, % 50lik NaCl çözeltisi ve % 100 lük (saf olarak) sirkeden ibarettir. Örnekleri taşıyan herbir kavanozun içinde kurşunkalem veya erimez mürekkeple yazılmış bir etiket bulunmalıdır. Bu etikete ilgili türün adı, toplandığı yer, tarih ve toplayanın adı yazılmaktadır.Özellikle % 70 lik Etil alkol ile yapılan muhafazalarda alkolün uçucu olması nedeniyle zamanla kavanozlarda bir eksilme meydana gelmekte, bu durum örneklerin açıkta kalan kısımlarının, özellikle kuyruk yüzgeçlerinin kurumasına ve bozulmasına neden olmaktadır. Bu türlü eksilmelerin önlenmesinde kavanozların kapaklarına ince bir tabaka halinde vazelin sürülmesi çok iyi sonuçlar vermektedir. Diğer taraftan % 4 îük formalin solusyonundaki çok uzun süreli muhafazalarda, formalinin asidik özelliği nedeniyle örnekler esmerleşmekte ve üzerlerindeki leke ve benekler belirsiz hale gelmektedir. Bu durumu önlemek için de % 4 lük formalin solüsyonunun her 4 litresine bir çorba kaşığı kadar Boraks ilâve edilmesi yararlı olmaktadır. Bu sayede formalinin asidik özelliği bir dereceye kadar giderilmiş olur.Yumurta veya larvalar ya %4 lük formol ya da % 70 lik alkol içeren küçük tüplerde saklanabilir. Her tüp içine gerekli bilgileri taşıyan etiketler konulmalıdır (tür adı, lokalite, tarih, örneklerin taze rengi, habitat, toplayanın adı v.b.). Yumurtaların toplanmasında (özellikle yumurtalarınn kümeli olduğu hallerde) mümkün olduğu kadar bol sayıda örnek almalıdır. Zira, yumurtaların substratuma tutturuluş şekilleri, tanımlamada önem taşıyabilir. Bazen balık türleri, sadece pullarından teşhis edilebilirler. Diğer taraftan, vücudun yanlarından alınmış birkaç sağlam pul yardımıyla hayvanın yaşı ve geçmişine ait bazı bilgiler edinme olanağı da vardır, örneklerden pullar alındığında küçük bir zarf içine konup yassı hale getirilmeli ve sonra kurumaya bırakılmalıdır. Bu şekilde pullar uzun süre saklanabilirler. Zarfın üzerinde tür adı, lokalite, tarih, toplayanın adı, numunenin boyu, ağırlığı ve cinsiyeti yazılmalıdır. Tür tanımı amacıyla alınan pullar temizlenmeli, kuru olarak veya gliserin jeli içinde lam üzerinde preparat haline getirilmelidir.Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların tanınmasında da bazı kemikler (örneğin, Cyprinid'lerin farinks ve Salmonid'lerin Vomer kemikleri) çok yararlı olabilmektedir. Bazı türlerin yaş ve büyümelerine ilişkin bilgilerin elde edilmesinde belli bazı kemiklerin büyük önemi vardır; Percidae ve Esocidae üyelerinin operküler kemikleri gibi. Bütün böyle kemiklerin incelenme ve bunu izleyerek saklanmaları için hazırlanmaları oldukça basittir. Bunun için daima taze ya da dondurulmuş materyal kullanılmalıdır. Zira önceden tespit olmuş materyal bu amaca uygun değildir. Gerekli kemikler ilgili balıktan üzerlerindeki diğer dokularla beraber kesilerek çıkarılırlar. Sonra herbir kemik birkaç dakika çok sıcak suya atılır ve nihayet yumuşak dokuları temizlemek için küçük ve sert bir fırça ile dikkatlice fırçalanır. Kemik tamamen temizleninceye kadar buna devam edilir. Sonra temiz bir kağıt üzerine konarak ılık bir ortamda yavaş yavaş kurumaya bırakılır. Kemiğin çıkarıldığı balığa ait gerekli bilgiler (tür adı, lokalitesi, tarih, toplayanın adı, boy ağırlık ve seks durumu) etiketine yazılır.Toplanan örneklerin tayini yapılırken bazı kuşku uyandıran durumlar varsa o türe ait biraz daha fazla örnek, yukarıda açıklandığı şekilde öldürülüp muhafazaya alınarak incelenmek üzere, toplanmasıyla ilgili tüm verilerle birlikte o konuda otorite sayılan bir ihtiyoloğa gönderilmelidir. Genellikle örneklerin taze olarak posta ile gönderilmesi iyi sonuç vermez, çünkü fikse edilmemiş örneklerin oldukça süratli bozulmaları söz konusudur. Tespit edilmiş örnekleri göndermeden önce örneklerden tespit solüsyonu iyice süzülmeli ve aynı solüsyon ile ıslatılmış nemli tülbent bezine sarılan bu örnekler sonra da bir naylon torba içine yerleştirilmelidir. Bu paketçik, içinde ambalaj materyali bulunan sert bir kutu içine konup, tümü tek bir paket yapılarak gönderildiğinde, örnekler mükemmel bir şekilde alıcısına ulaşmış olurlar.

http://www.biyologlar.com/balik-orneklerinin-toplanmasi-ve-tespiti-1

Sanal <b class=red>Laboratuvar</b>

Sanal Laboratuvar

  GENEL BİY. LABORATUVARI     MİKROBİYOLOJİ LABORATUVARI     BİYOKİMYA  LABORATUVARI     GENETİK     LABORATUVARI     HİSTOLOJİ LABORATUVARI     PARAZİTOLOJİ LABORATUVARI     ANATOMİ   LABORATUVARI Kas doku Foğrafları İskelet Yapımız Foto Organlarımız Foto     HEMATOLOJİ LABORATUVARI     HERBARYUM TEKNİKLERİ      

http://www.biyologlar.com/sanal-laboratuvar

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

– İlaç Üretimi Yapan Fabrikalar – İlaç Tanıtımını ve Satışı Yapan Firmalar – Gıda ve Yem İşletmelerinde – Kozmetik Üretimi Yapan Fabrikalar – Okullar – İlkyardım Eğitim Merkezleri – Hijyen Eğitmeni Veren Kurslar – Gıda Kontrol Laboratuvarları – Ulusal Gıda Referans Laboratuvarı – Çevre Ölçüm ve Analiz Laboratuvarları – Çevre Referans Laboratuvarı – İş Hijyeni Ölçüm, Test ve Analiz Laboratuvarları – Veteriner Teşhis ve Analiz Laboratuvarları – Yüzme Havuzu Suyunun Analiz Laboratuvarları – Toprak Analiz Laboratuvarları – Kanatlı Hastalıkları Teşhis Laboratuvarları – Bitki Sağlığı Laboratuvarları – Kriminoloji Laboratuvarları – Halk Sağlığı Laboratuvarları – Bilimsel Araştırma Merkezleri – Araştırma Enstitüleri – Üniversiteler – Hastane Laboratuvarları – Doku Tipleme Laboratuvarları – Mikrobiyoloji Laboratuvarları – Biyokimya Laboratuvarları – Çocuk Hematoloji Flow Sitometri Laboratuvarları – Kan Hizmet Birimleri – Kan Merkezleri – Transfüzyon Merkezleri – Kan Bağışı Merkezleri – Tüp Bebek Merkezleri – Terapötik Aferez Merkezleri – Genetik Hastalıklar Tanı Merkezleri – Kök Hücre Nakil Merkezleri – İnsan Doku ve Hücrelerinin Üretim, İthalat, İhracat, Depolama ve Dağıtım Faaliyetlerini Yürüten Merkezler – Total Parenteral Nutrisyon - Home Parenteral Nutrisyon - Kemoterapi İlaç Hazırlama Merkezleri – Kordon Kanı Bankaları – Perfüzyonist – Aplikasyon Uzmanlığı – IT Uygulama Destek Uzmanlığı – ÇED Raporu ve PTD Hazırlayan Firmalar – Çevre Danışmanlık Hizmeti Veren Firmalar – Çevreye Kirletici Etkisi Olan Faaliyet ve Tesislerde Çevre Görevlisi – İş Güvenliği Uzmanlığı – Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı – Koruma Amaçlı İmar Planı Yapan Firmalar – Yetkili Sınıflandırıcı Olarak Kurulan ve İşletilen Laboratuvarlar – Tıbbi Cihazların Satış ve Servis Şirketleri – Rüzgar Enerji Santralleri – Biyoteknoloji – Biyosidal Ürün Uygulamaları Yapan Firmalar – Havuz Suyunda Kullanılan Yardımcı Kimyasal Maddelerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Kuvvetli Asit veya Baz İçeren Temizlik Ürünlerinin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Tampon, Hijyenik Ped, Göğüs Pedi, Çocuk Bezi ve Benzeri Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Hava Aromatize Edici Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Peloid Üretim Tesisleri – Sperma, Ovum ve Embriyo Üretim Merkezleri – Doğal Çiçek Soğanlarının Üretimi, Doğadan Toplanması ve İhracatını Yapan Firmalar – Su Ürünleri Yetiştirilen Tesisler – Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunması İçin Araştırma Yapılan Merkezler – Toprakta Kirlenmiş Saha Değerlendirme ve Temizleme Çalışmalarını Yapacak Olan Firmalar – Biyosidal Ürün veya Aktif Maddeler Üreten İşletmeler – Aktif Madde İçermeyen Biyosidal Ürünlerin Üretim Yerleri – Doğal Mineralli Su Tesisleri – İçme Suyu Tesisleri – Doku Kültürü İle Tohumluk Üreticisi – Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine İlişkin Risk Değerlendirmesi ve Acil Müdahale Planlarını Hazırlayacak Kurum ve Kuruluşlar – Akustik Rapor-Gürültü Haritası-Eylem Planı Hazırlayan, Çevresel Gürültü Konusunda Değerlendirme ve Arka Plan Gürültü Seviyesinin Ölçümünü Yapan Firmalar – İhracat Yapan Firmalar – Kaplıcalar – Örnek Avlaklar – Hayvanat Bahçeleri – Yüzme Havuzları – Atıksu Arıtma Tesisleri – Kamu Kurum ve Kuruluşları TÜRKİYE’DE BİYOLOGLARIN ÇALIŞMA ALANLARI 1) 31.12.2015 tarih ve 29579 sayılı (4.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Ekonomi Bakanlığından) “İHRACATTA TİCARİ KALİTE DENETİMLERİNİN RİSK ESASLI YAPILMASI AMACIYLA FİRMALARIN SINIFLANDIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda laboratuvar elemanı ve sorumlu denetçi olarak çalışabilirsiniz. 2) 29.07. 2015 tarih ve 29429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İLKYARDIM YÖNETMELİĞİ” gereğince İlkyardım eğitmeni sertifikasını alarak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların ilkyardım eğitim merkezlerinde mesul müdür, ilkyardım eğitmeni veya ilkyardım eğitimci eğitmeni olarak çalışabilirsiniz. 3) 03.07.2015 tarih ve 29405 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN TANITIM FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde ürün tanıtım temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 4) 25.06.2015 tarih ve 29397 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZLARIN TEST, KONTROL VE KALİBRASYONU HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde sorumlu müdür olarak çalışabilirsiniz. 5) 03.06.2015 tarih ve 29375 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumundan) “TÜRKİYE KAMU HASTANELERİ KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 6) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIKLARIN KARAYOLUNDA TAŞINMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince atık taşıma faaliyetinde bulunan özel sektöre ait firmalarda tehlikeli madde güvenlik danışmanı ve çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 7) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Halk Sağlığı Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 8) 22.01.2015 tarih ve 29244 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “HALK SAĞLIĞI LABORATUVARLARI VE YETKİLENDİRİLMİŞ LABORATUVARLARIN ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığı laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, laboratuvar birim sorumlusu, laboratuvar teknik personeli ve kalite yönetim temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 9) 12.12.2014 tarih ve 29203 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNE İLİŞKİN RİSK DEĞERLENDİRMESİ VE ACİL MÜDAHALE PLANLARINI HAZIRLAYACAK KURUM VE KURULUŞLARIN ASGARİ ÖZELLİKLERİNE DAİR TEBLİĞ” gereğince risk değerlendirmesi ve acil müdahale planlarını hazırlayacak özel sektöre ait kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 10) 30.09.2014 tarih ve 29135 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde ÜYTE laboratuvarı sorumlusu ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 11) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK MESLEK MENSUPLARI İLE SAĞLIK HİZMETLERİNDE ÇALIŞAN DİĞER MESLEK MENSUPLARININ İŞ VE GÖREV TANIMLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince sağlık meslek mensupları ile sağlık hizmetlerinde çalışan diğer meslek mensuplarının iş ve görev tanımları yapılmıştır. 12) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “TEHLİKELİ MADDE GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince tehlikeli maddeleri taşıyan, gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan özel sektöre ait işletmelerde tehlikeli madde güvenlik danışmanı olarak çalışabilirsiniz. 13) 15.05.2014 tarih ve 29001 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZ SATIŞ, REKLAM VE TANITIM YÖNETMELİĞİ” gereğince piyasaya arz edilen tıbbi cihazların satış, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde bulunan özel sektöre ait firmalarda sorumlu müdür, satış-tanıtım elemanı ve klinik destek elemanı olarak çalışabilirsiniz. 14) 04.04.2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “İNSAN DOKU VE HÜCRE ÜRÜNLERİNİN RUHSATLANDIRILMASI VE BU ÜRÜNLERİN ÜRETİM, İTHALAT, İHRACAT, DEPOLAMA VE DAĞITIM FAALİYETLERİNİ YÜRÜTEN MERKEZLER HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde merkez sorumlusu, kalite yönetim birimi sorumlusu, kalite kontrol birimi sorumlusu ve doku-işleme birimi sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 15) 25.12.2013 tarih ve 28862 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE ÖLÇÜM VE ANALİZ LABORATUVARLARI YETERLİK YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre mevzuatı kapsamında ölçüm ve analizleri yapacak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, kalite yöneticisi/kalite yöneticisi temsilcisi ve ölçüm ve analiz yapacak personel olarak çalışabilirsiniz. 16) 21.11.2013 tarih ve 28828 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE GÖREVLİSİ, ÇEVRE YÖNETİM BİRİMİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 17) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 18) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “KUVVETLİ ASİT VEYA BAZ İÇEREN TEMİZLİK ÜRÜNLERİNİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 19) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 20) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVA AROMATİZE EDİCİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 21) 03.10.2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞI DENETİM HİZMETLERİ BAŞKANLIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince Sağlık Bakanlığında sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 22) 20.08.2013 tarih ve 28741 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ HİJYENİ ÖLÇÜM, TEST VE ANALİZİ YAPAN LABORATUVARLAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı kapsamında çalışma ortamındaki kişisel maruziyetlere veya çalışma ortamına yönelik fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle ilgili iş hijyeni ölçüm, test ve analizleri yapacak özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında kalite yöneticisi ve laboratuvar yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 23) 02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “AKTİF MADDE İÇERMEYEN BİYOSİDAL ÜRÜNLER TEBLİĞİ” gereğince özel sektöre ait üretim yerlerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 24) 05.07.2013 tarih ve 28698 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “HİJYEN EĞİTİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğü ile protokol imzalayan özel eğitim kurumlarında hijyen eğitimi verebilirsiniz. 25) 30.05.2013 tarih ve 28662 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU SAĞLIK DENETÇİLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 26) 29.05.2013 tarih ve 28661 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL MOTORLU TAŞIT SÜRÜCÜLERİ KURSU YÖNETMELİĞİ” gereğince özel motorlu taşıt sürücüleri kurslarında çalışabilirsiniz. 27) 30.04.2013 tarih ve 28633 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU ÜRÜN DENETMENLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda denetmen olarak çalışabilirsiniz. 28) 27.04.2013 tarih ve 28630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN İMALATHANELERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait imalat yerlerinde ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 29) 29.12.2012 tarih ve 28512 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ GÜVENLİĞİ UZMANLARININ GÖREV, YETKİ, SORUMLULUK VE EĞİTİMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince kamu ve özel sektöre ait işyerlerinde iş güvenliği uzmanı olarak çalışabilirsiniz. 30) 19.07.2012 tarih ve 28358 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DOĞAL ÇİÇEK SOĞANLARININ ÜRETİMİ, DOĞADAN TOPLANMASI VE İHRACATINA İLİŞKİN YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmalarda teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 31) 20.03.2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait okullarda, kurslarda, dershanelerde, etüt eğitim merkezlerinde, hizmet içi eğitim merkezlerinde ve uzaktan eğitim merkezlerinde öğretmen, uzman öğretici veya usta öğretici olarak çalışabilirsiniz. 32) 30.12.2011 tarih 52388 sayılı Makam oluruyla yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “DOKU TİPLEME LABORATUVARLARI YÖNERGESİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların doku tipleme laboratuvarlarında doku tipleme laboratuvarı sorumlusu, doku tipleme laboratuvarı sorumlu yardımcısı, tetkik ve analiz sorumlusu, laboratuvar teknisyeni ve kalite yönetim sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 33) 29.12.2011 tarih ve 28157 (3. mükerrer) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının gıda kontrol laboratuvarlarında çalışabilirsiniz. 34) 24.12.2011 tarih ve 28152 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SPERMA, OVUM VE EMBRİYO ÜRETİM MERKEZLERİNİN KURULUŞ VE ÇALIŞMA ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların üretim merkezlerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 35) 13.12.2011 tarih ve 28141 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN HAYVANLARIN REFAH VE KORUNMASINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 36) 11.12.2011 tarih ve 28139 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “VETERİNER TEŞHİS VE ANALİZ LABORATUVARLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait laboratuvarlarda teknik personel çalışabilirsiniz. 37) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait toplama-ayırma tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 38) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda proje koordinatörü ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 39) 29.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” gereğince 11.04.1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunu’nda yapılan değişiklikle özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda perfüzyonist olarak çalışabilirsiniz. 40) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” gereğince tehlikeli atıkların dışındaki özel sektöre ait ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 41) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel sektöre ait laboratuvarlarda biyolog, yüzme havuzlarında ise mesul müdür ve havuz suyu operatörü olarak çalışabilirsiniz. 42) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz. 43) 04.06.2010 tarih ve 27601 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRESEL GÜRÜLTÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ VE YÖNETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince akustik rapor-gürültü haritası-eylem planı hazırlayan, çevresel gürültü konusunda değerlendirme ve arka plan gürültü seviyesinin ölçümünü yapan özel veya kamuya ait kurum/kuruluşlarda çalışabilirsiniz. 44) 10.03.2010 tarih ve 27517 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “TERAPÖTİK AFEREZ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların terapötik aferez merkezlerinde sertifika alarak teknik sorumlu olarak çalışabilirsiniz. 45) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (4. mükerrer) Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLER YÖNETMELİĞİ” gereğince biyosidal ürün veya aktif maddeler üreten özel sektöre ait işletmelerde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 46) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (5.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAN HİZMET BİRİMLERİNDE GÖREV YAPACAK SAĞLIK PERSONELİNİN EĞİTİMİ VE SERTİFİKALANDIRILMASINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kan hizmet birimlerinde çalışabilirsiniz. 47) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan özel sektöre ait şirketlerde biyolog ve rapor koordinatörü olarak çalışabilirsiniz. 48) 30.10.2009 tarih ve 27391 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE VE YETKİ BELGESİ BULUNAN ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLAR İLE KIYI TESİSLERİNİN ÇALIŞMA USULLERİNE İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 49) 24.07.2009 tarih ve 27298 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Milli Savunma Bakanlığından) “TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türk Silahlı Kuvvetlerinde Çevre yönetim işlem sorumlusu ve çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 50) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” gereğince Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 51) 14.01.2009 tarih ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ULUSAL GIDA REFERANS LABORATUVAR MÜDÜRLÜĞÜ KURULUŞ VE GÖREV ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına ait Ulusal Gıda Referans Laboratuvarında çalışabilirsiniz. 52) 21.11.2008 tarih ve 27061 ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 53) 11.08.2007 tarih ve 26610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “HAYVANAT BAHÇELERİNİN KURULUŞU İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların hayvanat bahçelerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 54) 25.06.2007 tarih ve 26563 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞINCA YAPILACAK PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİNİN USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince piyasa gözetimi ve denetimi yapan personel olarak çalışabilirsiniz. 55) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 56) 26.07.2005 tarih ve 25887 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Kültür ve Turizm Bakanlığından) “KORUMA AMAÇLI İMAR PLANLARI VE ÇEVRE DÜZENLEME PROJELERİNİN HAZIRLANMASI, GÖSTERİMİ, UYGULAMASI, DENETİMİ VE MÜELLİFLERİNE İLİŞKİN USUL VE ESASLARA AİT YÖNETMELİK” gereğince imar planı hazırlayan özel sektöre ait firmalarda çalışabilirsiniz. 57) 05.07.2005 tarih ve 25866 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KORDON KANI BANKACILIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince kamu kurum ve kuruluşları ile özel sağlık kurum ve kuruluşlarının banka ekibinde çalışabilirsiniz. 58) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” gereğince kozmetik ürünler üreten özel sektöre ait imalathane ve fabrikalarda sorumlu teknik eleman olarak çalışabilirsiniz. 59) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait peloid üretim tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 60) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmaların içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 61) 27.01.2005 tarih ve 25709 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLERİN KULLANIM USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı biyosidal ürün kullanarak mücadele etmek isteyen özel sektöre ait firmalarda mesul müdür ve ekip sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 62) 31.12.2004 tarih ve 25687 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVCI EĞİTİMİ VE AVCILIK BELGESİ VERİLMESİ USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince avcı eğitimi veren özel şirketlere ait kurslarda uzman öğretici olarak çalışabilirsiniz. 63) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 64) 31.07.2004 tarih ve 25539 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Adli Tıp Kurumu Başkanlığından) “ADLİ TIP KURUMU KANUNU UYGULAMA YÖNETMELİĞİ” gereğince Morg İhtisas Dairesinde ve Biyoloji İhtisas Dairesinde çalışabilirsiniz. 65) 29.06.2004 tarih ve 25507 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SU ÜRÜNLERİ YETİŞTİRİCİLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait su ürünleri yetiştirilen tesislerde teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 66) 16.05.2004 tarih ve 25464 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVLAKLARIN KURULUŞU, YÖNETİMİ VE DENETİMİ ESAS VE USULLERİ İLE İLGİLİ YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait örnek avlaklarda avlak yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 67) 24.07.2001 tarih ve 24472 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAPLICALAR YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait kaplıca tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 68) 04.09.2000 tarih ve 24160 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ÖZEL GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ VE FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel gıda kontrol laboratuvarlarında laboratuvar personeli ve sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 69) 10.06.1998 tarih ve 23368 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “GENETİK HASTALIKLAR TANI MERKEZLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların genetik hastalıklar tanı merkezlerinde çalışabilirsiniz. 70) Sağlık Bakanlığından çıkarılan “TÜRKİYE KÖK HÜCRE KOORDİNASYON MERKEZİ ÇALIŞMA ESASLARI YÖNERGESİ” gereğince Sağlık Bakanlığına ait kök hücre koordinasyon merkezinin tarama ve eşleştirme biriminde çalışabilirsiniz. NOTLAR Not 1: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarına atanması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 2: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarında uzman ve uzman yardımcısı olarak görev yapması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 3: 2 adet kanun, 50 adet yönetmelik, 16 adet tebliğ ve 2 adet yönergeden oluşan toplam 70 adet mevzuata yer verilmiştir. Hazırlayan: Yalçın Dedeoğlu

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyologlarin-calisma-alanlarinin-listesi

Biyoinformatik

"Biyoinformatik, biyolojik bilgilerin yaratılması ve saklanması için veritabanlarının oluşturulmasıdır. Bu konudaki çalışmaların çoğu biyolojik verilerin analizi ile ilgilidir. Artan sayıdaki projelerde biyolojik bilgilerin organizasyonu gerekmektedir. Bu alanda oluşturulan veritabanlarının büyük bir kısmını nükleik asitler oluşturmaktadır. Milyonlarca nükleotidin depolanması ve organizasyonu için veritabanlarının oluşturulması, araştırıcıların bu bilgilere ulaşabilmeleri ve yeni veriler girebilmeleri için ilk aşamadır. Biyoinformatik’te nükleotid dizi bilgilerinin organizasyonu ve depolanması görevini üstlenmiş üç kuruluş vardır. Genbankası (GenBank), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve DNA Japonya veritabanıdır (DDBJ). Bu üç kuruluş, araştırıcıların yararlanmasına açık, nükleotid dizi bilgilerinin toplanması ve yayılmasında işbirliği içinde çalışmaktadır. Gen Bankası ABD’de Maryland, Bethesda’da, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, İngiltere’deki Hinxton’da ve DNA Japonya veritabanı ise Japonya’da Mishima’da yeni dizi bilgilerinin alışverişinde,İnternet üzerinde günlük olarak e-mail, ortak kullanılan ftp ve www üzerinden hizmet sunmaktadırlar. Protein dizi verileri ile ilgili başlıca hizmet sağlayıcılar ise GenBank, EMBL, PIR International ve Swiss-Prot’tur. NIH’in National Center for Biotechnology Information merkezi, biyoinformatik gereci sunan başlıca web sayfalarından biridir. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pek çok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kullanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pek çok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır. Veritabanlarındaki bazı sorunlar; vektöriyel dizilerle kirlilik, bir gene ait dizi parçaçıklarının veritabanına birden çok kez girilmesi ile ortaya çıkan kalabalık, aynı gene ait birden fazla EST (Ekspressed Sequence Tag) içeren EST veritabanlarının olması gibi durumlardır. Bu durumlar; genom projelerinin ileri aşamalarını oluşturan UNIGENE, VecScreen gibi projelerle ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Biyoinformatiğin ikinci özelliği; saklanan biyolojik bilgilerin analizidir. Analiz kapsamına giren konular; 1-Çeşitli organizmalardaki DNA dizilerinin hangi genlere ait olduğunun belirlenmesi 2-Yeni keşfedilen proteinlerin ve RNA dizilerinin yapı işlev ilişkilerinin belirlenebilmesi için yöntem geliştirilmesi 3-Protein dizilerinin ilgili gen ailelerine kümelernmesi ve protein modellerinin geliştirilmesi 4-Benzer proteinlerin sıralanarak evrimsel ortaya çıkaracak filogenetik ailelerin oluşturulmasıdır."

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-1

Gaitada Parazit

Dışkı örneği ile çalışan laboratuvarlarda potansiyel olarak bulunan tehlikeler şunlardır. Parazit yumurtası veya kistleri (cysts) yutmak, enfektif larvaların deriden geçişi yada dışkıdaki veya diğer biyolojik sıvılardaki paraziter olmayan enfeksiyöz ajanlarca enfekte olmak. Bu riskin oranı genel laboratuvar temizlik ve çalışma şartları uygulanarak azaltılabilir. Laboratuvarda çalışırken dikkat edilmesi gereken genel kuralları şu şekilde sıralayabiliriz. 1-Laboratuarda örnek incelerken (çalışırken) laboratuvar önlüğü ve lastik eldiven giymek. 2-Gerekli durumlarda biyolojik güvenlik kabini kullanılmalı (filtreli özel kabinler). 3-Çalışma ortamında yiyecek yenmemeli, sigara, çay v.b. şeyler içilmemeli, makyaj yapılmamalı, kontak lens takma-çıkarma-düzeltme yapılmamalıdır. 4- Çalışma sahası daima temiz ve düzenli tutulmalıdır. Akan, dökülen yada etrafa sıçrayan her türlü örnek yada maddeler hemen temizlenmelidir. Saha günde bir kez dekontaminasyon (bulaşıklardan uzaklaştırma- temizlik) işlemine tabi tutulmalıdır. 5-Ellerde bulunan kesik, yırtık v.b. yaralar ve ezikler yara bandı veya pansuman malzemeleri ile kapatılmalıdır. 6-Eğer keskin maddeler (bistüri ucu, iğne v.b.) kullanılmış ise bunlar hemen özel atık kutularına yerleştirilmelidir. Ortada bırakmak yada normal çöp kovalarına atmak sakıncalıdır. 7-Eldivenler çıkartılıp uygun biyolojik atık çöp kutularına atılır. Eller temizce yıkanır. Bu güvenlik kuralları mutlaka uygulanmalıdır. Hatta dışkı örneği belli fiksatifler (tespit ediciler) ve prezervatifler (koruyucular) içinde dahi olsa yukarda ki işlemler yapılmalıdır. Örneğin formalin (formaldehit) içerisinde tespit edilmis dışkıdaki bazı kalın kabuklu parazit yumurtalarının, kistlerin (cysts) yada oocystslerin (ookists) ölmesi için günler- haftalar gerekebilir. Ascaris lumbricoides’in yumurtası formalin içerisinde gelişmesine devam edebilir ve infektif duruma gelebilir. Dışkı Örneği Toplama: 1.Dışkı kuru ve sızdırmaz kaplar içerisine toplanmalıdır. Bu sırada diğer maddeler (idrar, toprak, saman v.s.) ile kontaminasyonu (bulaşması) engellenmelidir. 2.Dışkının kıvamı içeriği hakkında bilgi verebilir. Şekilli dışkıda parazitlerin daha çok kistik (cysts) formları bulunurken, sıvı (sulu) dışkı kıvamına doğru gidildikçe kistik form azalır ancak trophozoit (tırofozoid) formları daha çok görülür. İncelemeye başlarken bu durum unutulmamalıdır. 3.Taze dışkı ya hemen incelenmeli yada daha sonra incelenecekse zaman geçirmeden prezervatifler (koruyucular) içerisine konulmalıdır. Eğer prezervatifler hemen kullanılamıyorsa buzdolabında kısa süreli saklama yapılabilir. Ancak bu dışkı sadece antijen testleri için uygun olacaktır. 4.Örnekler mümkün olan en kısa sürede prezervatiflere konulmalıdır. Eğer ticari bir prezervatif kullanılıyor ise bu ürünün kullanım bilgilerine uyulmalıdır. Eğer ticari koruyucular kullanılmıyor ise; örnekler ikiye ayrılmalı ve uygun kaplarda iki ayrı prezervatif içerisine konulmalıdır. Örneğin: % 10’luk formalin ve PVA (polivinil alkol) kullanılabilir. Bir hacim dışkı üç hacim prezervatif ile karıştırılmalıdır. 5. Toplanan örneğin prezervatif ile tam olarak karıştığından emin olunmalıdır. Şekilli dışkılarında iyice dağılıp, parçalandığından emin olunmalıdır. 6. Örnek konulan kapların iyice kapatıldığından emin olunmalıdır. Kapaklar parafilm yada benzeri maddeler ile yeniden sarılmalı ve kaplar plastik torbalara konulmalıdır. 7. Belli ilaçlar dışkı içeriğini değiştirebilir. Bu durumdaki dışkılar muayene için alınmamalıdır. Örnek, herhangi bir ilaç veya madde verilmeden önce alınmalıdır. Yada örnek ilaç etkisi geçtikten sonra toplanabilir. Bu ilaçlara; antiacid, kaolin, mineral yağ veya diğer yağlı maddeler, emilmeyen anti-diyare preperatları, baryum yada bizmut (7-10 gün beklenmeli atılmaları için), antimikrobiyel ilaçlar (2-3 hafta) ve safra kesesi boyaları (3 hafta). 8. Eğer ilk incelemede sonuç negatif çıkarsa örnek alınması tekrarlanabilir. Mümkünse en az üç örnek 2-3 gün ara ile alınıp incelenmelidir. Örneklerin İncelenmesi: Dışkı örnekleri taze olarak yada prezervatiflerde korunmuş olarak incelenebilir. Taze dışkının incelenmesi: Taze dışkı incelemesi hareketli trophozoitlerin görülebilmesi açısından gereklidir. Ancak bu örnek toplandıktan sonraki ilk yarım saat (30 dakika) içerisinde incelenmelidir. Sıvı (ishal-diyare-diarhoic) dışkılar daha fazla trophozoit içerirler. Yumuşak kıvamlı dışkılar hem cysts hemde trophozoit formlarını barındırabilmektedir. Bu nedenle ilk bir saat içerisinde incelenmelidir. Eğer bu süre aşılırsa sonuç güvenli olmaz. Çünkü bu süre sonrasında trophozoitler parçalanıp dağılmaktadır. Daha kıvamlı (şekilli) dışkılar da trophozoit bulunma oranı çok azdır. Bu durumdaki örnekler bir süre saklanabilirler. Eğer gerekirse buzdolabında korunabilirler. Parazitolojik muayenelerde kullanılacak dışkılar kesinlikle dondurulmazlar. Dondurulan dışkılardaki parazit yumurta ve oocystsleri parçalanırlar. Prezervatifli Dışkının İncelenmesi: Dışkı inceleme yukarda belirtilen süreler içerisinde yapılamayacaksa , örneği prezervatiflerde saklamak gerekir. Bu amaç için kullanılabilen çeşitli prezervatifler vardır. En çok kullanılan prezervatifler %10’luk formalin, Polivinil Alkol gibi preparatlardır. Formalin (% 10) ve PVA diğer prezervatiflere göre daha fazla avantaj sağladığı için bu iki fiksatif daha çok kullanılır. Örneklerin ikiye ayrılarak bu iki prezervatiflede tespit edilmesi tavsiye edilmektedir (bir hacim dışkı ile üç hacim prezervatif karıştırılmalıdır). Prezervatife konulmuş örnekler birkaç ay korunabilir. Formalinde Tespitli Örnekler: örnekler direk olarak incelemeye alınabilirler (ıslak yuva, immunoassay, kromotrop boyama) yada yoğunlaştırma (konsantre etme) işlemi yapılarak daha sonraki testlerde kullanıma hazır hale getirilebilir. Yoğunlaştırma İşlemleri: Bu işlem parazit veya yumurtalarını dışkıdan ayırma işlemleridir. Böylece az sayıda bulunan paraziter durumları da teşhis etme şansı artmış olur. Sedimentasyon (çöktürme) ve flotasyon (yüzdürme) yöntemleri olarak iki kısma ayrılır. Flotation (flotasyon) tekniği: Bu yöntemde genellikle sofra tuzu (NaCl), şeker yada çinko sülfat (zinc sulfate) solusyonları kullanılır. Bu sıvılar organizmadan daha yüksek spesifik graviteye (özgül yoğunluğu) sahip oldukları için paraziter yapılar yüzüp yukarı çıkarken çoğu dışkı kalıntıları dibe çöker. Bu işlemin asıl avantajı sedimentasyon tekniğine göre daha temiz inceleme maddesi elde edilir. Dezavantajı ise bazı yumurta yada kistler (cysts) bu solusyonlar içerisinde büzüşebilirler yada bazı parazit yumurtaları yüzmeyebilirler. Bu durumda teşhis zorlaşabilir. Sedimentation(sedimentasyon) tekniği: Çöktürme işleminde spesifik gravitesi (özgül yağunluğu) paraziter organizmalardan daha düşük olan solusyonlar kullanılır. Böylece bu organizmalar sedimentin içerisinde yoğunlaştırılmış olurlar. Sedimentasyon tekniği genelde çok kullanılır çünkü kullanımı ve hazırlanışı kolaydır ve teknik hata yapma ihtimali çok azdır. Formalin-etil asetat (formalin- ethyl acetate) ile çöktürme işlemi çok kullanılan bir yöntemdir. Genel olarak kullanılan prezervatiflerle toplanmış örneklere de uygulanabilir. Formalin-Ethyl Acetate Sedimentasyon Konsantrasyonu 1. Örneği iyice karıştırın. 2. Dışkı örneğinin yaklaşık 5 ml’sini süzün (çay süzgeci yada mikro elek) 3. Fizyolojik tuzlu su yada % 10’luk formalini süzgeçte kalan kalıntılara dökerek tekrar süzün ve bu şekilde 15 ml deney tüpünü doldurun. Distile su kullanılması tavsiye edilmez. Çünkü eğer örnekte Blastocystsis hominis varsa bu parazit deforme olabilir yada parçalanabilir. 4. Örneği 10 dakika santrifüj et (1000 rpm- dakikada devir yada 500g) 5. Üstte kalan sıvıyı dikkatlice dök bu sırada çöküntü bozulmamalı. Sıvı dökülürken iyice sızdırmaktan kaçınılmalı. Son kısımda paraziter maddeler olabilir. 6. Çöküntü üzerine 10 ml %10’luk formalin eklenip tekrar homojen hale getirilir. 7. Üzerine 4 ml etil asetat (ethyl acetate) ileve edilir ve deney tüpü kapatılıp içerik iyice karıştırılır. 8. Tüp tekrar 10 dakika santrifüj edilir (1000 rpm-500g) 9. Tüpün üst kısmında (tepe) biriken dışkı kalıntıları bir çubukla tüpten ayrılır. Üst kısımdaki sıvılar dikkatlice boşaltılır. 10. ucuna pamuk sarılmış bir çubuk ile tüp kenarındaki kalıntılar temizlenebilir. 11. Bir kaç damla % 10’luk formalin ilave edilerek dipteki sediment sulandırılır ve örnek istenilen deney metodu için kullanıma hazırdır. PVA İçerisinde Tespit Edilmiş Örnekler: Kalıcı Trikrom boyamalar için genellikle PVA prezervatif olarak kullanılır. Boyama öncesinde şu işlemler yapılır. 1. Dışkı örneğinin iyice karışmış olmasına dikkat edilir. 2. Dışkı örneğinden 2-3 damla (dışkı yoğunluğuna bağlı) alınarak sürme preperat hazırlanır. 3. Preperat ısı ile tespit edilir (60oC – 5 dakika) yada normal oda ısısında tamamen kurutulur. 4. Insure that the specimen is well mixed. Preperat trikrom boyama yapılabileceği gibi daha sonraki boyamalar için bir kaç ay preperat koruyucu kutularda saklanabilir. Örneklerin Başka Yerlere Nakli: Bazı durumlarda bölgenizde parazitoloji laboratuvarı bulunmayabilir. Bu durumlarda dışkı örnekleri başka bölgelerdeki laboratuvarlara gönderilmesi gerekebilir. Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdadır. Prezervatifsiz Dışkı Örneklerinin Nakli: Bazı durumlarda laboratuvarlar şüphenelinen patojenleri izole edebilmek için prezervatif kullanılmamış örnekler isteyebilirler (örneğin microsporidia kültürü yapılacak dışkılar). Böylesi durumlarda örnekler hemen temiz bir kaba konulmalı ve gönderilene kadar buzdolabında saklanmalıdır. Örnekler alındıktan sonra en kısa sürede (ortalama 8-12 saat), soğuk taşıma şartlarında taşınarak ulaştırılmalıdır. Kullanılan kaplar sızdırmaz olmalı ve örnek ile ilgili tüm bilgiler kap üzerine yazılmalı yada not olarak yanına ilave edilmelidir. Prezervatifli Örneklerin Nakli: Prezervatifli örneklerin nakil kuralları prezervatifsiz örneklerinki ile aynıdır. Sadece buzdolabında saklamaya ve soğuk taşımaya gerek yoktur. Paketleme: Dışkı örnekleri sızıntıları engelleyecek şekilde paketlenmelidir. Paketleme kaba işlemlere dayanıklı malzemeden secilmeli ancak depolama, paletli-kızaklı sistemlerde hareket edebilir olmalıdır. Örnek hacmine göre iki farklı paketleme yöntemi kullanılabilir. Hacmi 50 ml’ye kadar olan örnekler: 1. Nakledilecek mateteryal su sızdırmaz tüp veya kaba konulmalıdır (buna birinci nakil kutusu yada birinci kutu-kap, denilebilir). 2. Birinci kap, su sızdırmaz, dayanıklı bir kutuya konulur (ikinci nakil kabı-kutusu) 3. Birden fazla birinci nakil kutusu, ikinci nakil kutusuna yerleştirilebilir ancak toplam hacim 50 ml’yi geçmemelidir. 4. Soğuk kaynağı olan buz paketi v.s. yanında, sızma ihtimaline karşı emici maddeler de kutuya konulmalıdır. Bu maddeler kutu içindeki tüm hacmi emebilecek özellikte olmalıdır. Emiciler, parçalı maddelerden, talaş v.s. olmamalıdır. 5. Daha sonra bu kutular asıl nakil kutusuna (koli, özel taşıma kutusu v.b.) yerleştirilir. 6. Asıl nakil kutusu üzerinde “Biyolojik Madde”, “Tıbbi Malzeme” gibi uygun uyarıcı yazılar mutlaka rahatca görülebilecek yerlere konulmalıdır. Hacmi 50 ml’den fazla olan örnekler: Büyük hacimli örnekler paketlenirken yukardaki kuralların hepsi uygulanmalıdır. Bunlara ilaveten aşagıdaki kurallarda yerine getirilmelidir. 1. Birinci ve ikinci taşıma kutuları arasına ve her yönde şok emici maddeler mutlaka ilave edilmelidir. Bu işlemden sonra asıl taşıma kutusuna yerleştirilmelidir. 2. Birinci taşıma paketi 1000 ml’den (bir litreden) fazla örnek taşımamalıdır. Birden fazla birinci taşıma kutusu toplam hacimleri 1000 ml’geçmemek üzere ikinci taşıma kutusuna yerleştirilebilir. 3. Asıl taşıma kutusu birden fazla ikinci taşıma kutusu taşıyacaksa toplam hacim 4000 ml’yi (4 litre) geçmemelidir. Boyama: Kalıcı boyama yöntemleri ile boyanmış yayma (sürme) prepreperatlar laboratuvarlara avantaj sağlarlar. Bu sayede hem kalıcı olarak kayıt tutulabilir hemde ihtiyaç olduğunda örnekler yeniden incelenebilir. Ayrıca farklı organizma morfolojileri ile karşılaşıldığında yada teşhis zorluğu ile karşılaşıldığında bu preperatlar referans laboratuvarlara gönderilebilirler. Yukarda sayılan nedenler yüzünden her paraziter kontrole gelen dışkı örneğinden en az bir adet sürme preperatın kalıcı boyamalar ile boyanması tavsiya edilir. Modifiya Asit-fast Boyama : Bu boyama metodu İsospora, Crptosporidium, Cyclospora gibi coccidian parazitlrin teşhisinde kullanışlıdır. Trikrom boyamaya göre teşhiste avantaj sağlar. Modifiye asit-fast boyamada, Ziehl-Neelsen boyamada olduğu gibi boyama maddelerini ısıtmaya da gerek yoktur. Örnek: Taze yada formalindeki dışkı örneği çökeltme ile konsantre edildikten sonra kullanılabilir. Diğer klinik örneklerde (duedonum sıvıları, safra yada akciğer sıvıları (balgam, bronş yıkantısı , biyopsi) yine bu boyama ile boyanarak incelenebilir. Reagentlar (Boyamada kullanılacak Solusyonlar): Asit-Fast boyamada aşağıdaki solusyonlar hazır olmalıdır. 1. Absolute Methanol (Saf Metanol) 2. Asit Alkol 10 ml Sülfirik Asit + 90 ml Absolute ethanol. Oda ısısında depolanmalıdır. 3. Kinyoun Carbol fuchsin (Karbol Fuksin) (ticari olarak satın alınabilir) 4. Malachite green %3 (Malahit yeşili) Malahit yeşilinin 3 gramını 100 ml distile suda çözdür ve oda ısısında depo et. Boyama İşlemi 1. Dışkı örneğinin sedimentinden 1-2 damla bir lam üzerine damlatılıp yayılır. Yayılan dışkı çok kalın olmamalıdır. Bu preperat 60°C’de tamamen kurutulur. 2. Preperat absolut metanol içerisinde 30 saniye tespit edilir. 3. Karbol fuksin ile bir dakika boyanır. Distile su ile hafifce yıkanır ve suyu süzdürülür. 4. Asit alkol kullanılarak iki dakika boyama nötürleştirilir (İstenmeyen boya miktarı uzaklaştırılır.) 5. Malahit yeşili (Malachite green) ile karşı boyama yapın. Distile su ile hafifce durulayın ve suyu süzdürün. 6. Preperatı sıcak havada (60°C) beş dakika kurutun. uygun bir lamel ile preperat kapatılabilir. İstenilen bölgeler örtülerek incelemeye hazır hale getirilir. 7. Preperat mikroskop altında düşük yada yüksek büyütmeler ile incelenir. Organizmaların morfolojik detaylarını görmek için immersiyon (mineral) yağ kullanılabilir. Kalite Kontrolü: Bir adet kontrol preperatı boyamanın ne denli başarılı olduğunu konrol için örnek ile beraber boyanmalıdır. Bu amaç için genellikle Cryptosporidium (% 10 ‘luk formalinde tespit edilmiş) Kullanılır. Cryptosporidiumlar kırmızımsı-pembe renkte boyanırken arkaplan yeşil boyanmış olmalıdır. Kromotrop Boyama (Chromotrope) İşlemi: Bu boyama yöntemi trikrom (trichrome) bazı boyama maddeleri kullanılarak CDC tarafından geliştirilmiştir (Centre for Disease Control and Prevention-USA). Bu metod ile microsporidia sporlarını tespit edebilmek için kullanılmaktadır. Örnek: Formalin ( %10) içerisinde korunmakta olan dışkı örneğinden 10 µl alınarak sürme preparat hazırlanır. Preperat ısı ile kurutulup tespit edilir (60°C’de 5-10 dakika). Reagents (Solusyonlar): 1. Absolute methanol 2. Chromotrope Stain )kromotrop boya) Chromotrope 2r (Kromotrop 2r) 6.00 g Fast green )Hızlı yeşil) 0.15 g Phosphotungstic acid (fosfotungistik asit) 0.70 g Glacial acetic acid (Glasiyal asetik asit) 3.00 ml Bu maddeleri karıştırıp yarım saat (30 dakika) beklet ve 100 ml distile su ilave et. Her ay taze olarak kullanmak üzere yenisini hazırla. 3. Acid alcohol: (asit alkol) 90% ethanol 995.5 ml Glacial acetic acid 4.5 ml 4. 95% ethanol 5. 100% ethanol 6. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Örneği (sürme preperat) absolute methanol içinde 5 dakika tespit et. 2. Kromotrop boya içerisine koyup 90 dakika boyama yap 3. Boyamayı nötürleştir , asit alkol içerisinde 1- 3 saniye. 4. Örneği % 95’lik ethanol içerisine batırarak asit alkolü durula. 5. İki % 100’lük ethanol kabı hazırla ve örneği içerisine koyarak (sıra ile) üçer dakika beklet. 6. İki ayrı ksilen (xylene yada hemo-de) kabı hazırla ve ayrı ayrı 10 dakika burada beklet. 7. preperatı süzdür ve kurutup üzerini uygun lamel ile kapatıp tespit et. İmmersiyon oil yöntemi ile en az 200 mikroskop sahasını incele. Kalite Kontrol: Formalinde ( % 19) prezerve edilmiş microsporidialı olduğu bilinen bir örnekte, incelenecek örnek ile boyanırsa boyama kalitesini kontrol etmek mümkün olabilir. Microsporidi sporlarının duvarı pembemsi- kırmızı renkte boyanır ve çapları yaklaşık 1µm çapındadırlar. Her 10 preperat boyamasından sonra tüm solusyonlar yenilenmelidir. Boyama esnasında durulama ve kurutma işlemleri tam yapılmalıdır. Microsporidiaları tespit edebilmek için 100X’lük büyütme kullanılmalıdır. Pazitif sonuçlar ikinci bir eksper tarafından doğrulatılmasında yarar vardır. Modifiye Safranin Tekniği (Sıcak Metod) Cyclospora, Cryptosporidia ve Isospora için kullanılır: Klinik örneklerinde çoğunlukla Cyclospora oocystleri tespitinde Kinyoun’un modifiye acid-fast boyaması (soğuk boyama) kullanılır. Ancak, asit-fast boyama tekniğinde oocystsler farklı derecelerde boyanırlar. Boyanmış, yarım boyanmış yada boyanmamış oocystsler aynı örnekte görülebilir. Bu durum yanlış teşhislere yol açabilmektedir. Modifiye safranin tekniğinde daha üniform (aynı tipte) oocystsler elde edilir. Boyaalr ısıtıcılar yardımı ile kaynama noktalarına kadar ısıtılırlar. Örnekler: Concentrated sediment of fresh or formalin-preserved stool may be used. Other types of clinical specimens such as duodenal fluid may also be stained. Solusyonlar: 1. Asit Alkol (% 3 HCl/Methanol) Hidroklorik asidi (3 ml) yavaşca absolute metanol (97 ml) içerisine ilave edip ağzı sıkıca kapalı kaplarda oda ısısında sakla. 2. Safranin Boyası 3. Malachite Green (% 3) Malachite green (malahit yeşili- 3 g)distile su içerisinde (100 ml) çözdür ve oda ısısında koru. Boyama İşlemi: 1. İnce yayma (sürme) preperatı hazırla ve kurut. 2. Alkol içerisinde 5 dakika tespit et. 3. Distile su ile dikkatlice durula. 4. Kaynamakta olan safranin içerisinde 1 dakika boya. 5. Distile su ile dikkatlice durula. 6. Malachite green ile1 dakika karşı boyama yap. 7. Distile su ile durula ve preparatı kurut. 8. Kurumuş preperatı uygun yolla kapat ve incele. Kalite Kontrol: İçerisinde Cyclospora olduğu bilinen bir preperat (% 10’luk formalinde korunmuş olabilir)hazırlanır ve yeni incelenecek örnek ile beraber boyanır. Cyclospora oocystleri kırmızımsı-portakal sarısı renkte boyanırlar. Arka planın unifor yeşile boyanmış olması gerekir. Trichrome Boyama Dışkıda intestinal protozoaların incelenmesinde tek ve en iyi sonuç veren yöntem dışkıdan ince yayma preperat yaparak boyama tekniğidir. Kalıcı boyama ile boyanmış preperatlarda cysts ve trophozoit taranması, tanınması (bulma ve teşhis etme) ve devamlı kayıt maddesi (kanıt) elde edilebilir. Küçük protozoalar ıslak yöntemler ile (flotasyon vb) hazırlanan incelemelerde görünmeyebilirken (hazırlama veya inceleme hatası vs) boyanmış preperatlarda tespitleri daha kolay olmaktadır. Trichrome boyama tekniği hızlı, kolay basit bir boyama metodudur. Bu boyama ile intestinal protozoalar, insan hücreleri, mayalar yada diğer maddeler uniform olarak boyanmış halde elde edilirler. Örnek: Boyama için kullanılacak olan taze dışkı örneği bir lam üzerinde yayma yapılıp hemen tespit edilir. Tespit için, Schaudinn’s fiksative yada polivinil alkol (PVA) kullanılır ve havada veya ısıtılarak (60°C) kurutulur. Sodium acetate-acetic acid-formalin (SAF-sodyum asetat- asetik asit-formalin) ile tespit edilmiş örneklerde kullanılabilir. Solusyonlar: 1. Ethanol (% 70) + iodine: Etil alkol içerisine iyot kristalleri (iodine) ekleyerek bir stok solusyonu hazırla. Solusyon tamamen koyu bir renk alana kadar iyot ekle. Bu solusyonu kullanacağında kırmızımsı-kahve rengi yada demli çay rengi oluşana kadar % 70’lik etanol ilave et. 2. Ethanol % 70 3. Trichrome Boya 4. Acid-Ethanol % 90 Ethanol % 90 99.5 ml Acetic acid (glacial) 0.5 ml 5. Ethanol % 95 6. Ethanol % 100 7. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Taze örneklerde preperatı Schaudinn’s fiksativinden çıkartıp % 70 ethanoliçerisinde 5 dakika beklet. Daha sonra % 70 Ethanol + iodine koyup bir dakika beklet. Eğer örnek PVA yayması ise preperatı % 70 ethanol + iodine içimde 10 dakika beklet. 2. Preperatı % 70 Ethanol de 5dakika beklet. 3. Preperatı ikinci % 70’lik Ethanol içinde 3 dakika beklet. 4. Trichrome boyaya koyup 10 dakika beklet. 5. Fazla boyaları % 90’lık ethanol + acetic acid ile uzaklaştır (1veya 3 saniye). 6. Örneği % 100 ethanol ile bir kaç defa durula. 7. İki kademeli % 100’lük ethanole koy (her biri 3 dakika). 8. İki kademeli xylene (ksilen) koy (her birinde 10 dakika). 9. Uygun lamel ile preperatı kapatıp yapıştır. 10. Mikroskopta 100X objektif ile (immersiyon oil) en az 200 mikroskop sahası incele. Kalite Kontrol: İçerisinde protozoa bulunduğu bilinen (Giardia gibi) PVA içerisinde tespit edilmiş bilinen bir örnek kontrol örneği olarak bilinmeyen örnekle beraber boyanmalıdır. Düzgün olarak tespit edilmiş ve doğru boyanmış preperatlarda protozoa trophozoitlerinin stoplazması mavimsi yeşil veya morumsu renklerde belirir. Cysts (Kistler) daha morumsu olarak belirirler. Çekirdek ve diğer yapılar (kromatid yapılar, bakteriler ve alyuvarlar) bazan mora kaçan kırmızı renkte görülürler.Glikojen solusyonlarda eridiği için bu bölgeler temiz alanlar olarak belirir. Geri plan ise genellikle yeşil renk boyanır ve iyi bir renk zıtlığı oluşturarak parazitlerin daha iyi belirmesini sağlar. Mikroskobik İnceleme Oküler Mikrometre kullanılarak Mikroskopların Kalibrasyonu: Doğro olarak kalibre edilmiş mikroskoplar incelemelerde çok önemlidir. Çünkü organizmaların özellikle parazitlerin büyüklükleri önemli bir teşhis aracı olarak kullanılır. Kalibrasyon için iki mikro metre kullanılır. Birinci mikro metre okülere yerleştirilir. İkinci mikrometre mikroskop sehpasında konulur ve her büyütmede iki mikrometrenin ne kadar çakıştığı belirlenir. Sehpadaki mikrometrenin, okülerde nekadar görüldüğü ve görülen mesafenin aslında nekadar olduğu ile oranlanarak kalibrasyon yapılır. Bu işlem her mikroskop için ayrı ayrı yapılmalıdır. Mikrometreyi sehpaya yerleştirip net ayarını yap ve hem 0.1 mm hem de 0.01 mm çizgilerini görüntüle. Okülerdeki mikrometrenin “0” çizgisi ile sehpadaki mikrometrenin “0” çizgilerini çakıştır. Daha sonra, diğer kısımda kalan bölümlerden hem sehpa hemde okulerdeki metrelerden tam olarak çakışan iki çizgi bulunur (bu iki aramesafenin mümkün olan en uzak mesafelerden seçilir). Okülerdeki bu mesafe ile sehpadaki mesafe arasınad oran kurularak kalibrasyon tamamlanır. Örneğin sehpadaki mikrometrenin 36 bölmesi okulerdeki 0.7 mm çizgisi ile çakıştı bu durumda 0.7/36= 0.019mm olarak hesaplanır.Yani okülerde sizin 1 mm olarak gördüğünüz cisim aslında 0.019 mm büyüklüğünde demektir. Genelde bu ölçümler milimetre yerine, mikrometre cinsinden verilir. Bu durumda mesafe 1000 ile çarpılır sonuç 19 µm olarak bulunur yani her bölüm her ünite (kesik çizgiler arası) bu mesafeye eşittir. Bu işlem her büyütme için ve her mikroskop için ayrı yapılır. Ayrıca mikroskop obyektif, oküler değişimleri vya genel temizlikleri sonrasında tekrarlanmalıdır. Kalibrasyon işlemi sonrası mikroskop yanına bu işlem sonucu kaydedilebilir. Basit Yayma Preperat Hazırlanması: Bu işlem öncesinde mikroskoplarda kalibrasyon işleminin yapılmış olması tavsiye edilir. Protozoan trophozoitleri, cysts, oocysts ve helminth yumurtaları ve larvalarbu yöntemle görülüp teşhis edilebilir. Bu işlem için bir lam, lamel ve dışkı örneği gereklidir. Az bir miktar dışkı alınıp lam üzerine konur. eğer dışkı hala kıvamlı ise bir iki damla su veya tuzlu su ile sulandırılır. Genellikle en az iki örnek hazırlanması istenir. Bu sayede bir örnek iyot ile boyanabilir. Bu yaymada dışkı kalınlığı çok olmamalıdır. Lam altına konulan yazılar üstten görünebilmeli ve okunabilmelidir (bak resim1). Eğer arzu edilirse lamel, lam üzerine yapıştırılabilir. Bu işlem için en ucuz ve kolay elde edilebilen madde tırnak cilalarıdır (oje). İlk olarak lamelin dört köşesi birer damla ile tespit edilir. Daha sonra oje lamel etrafına açık kısım kalmayacak şekilde sürülür ve kurumaya bırakılır. Bu şekilde hazırlanan preperatlar uzun süre saklanabilir. Saklanacak preperatlarda tuzlu su kullanılmamalıdır. Bu işlem için diğer yapıştırıcılarda kullanılabilir. Preperatı sistematik olarak incele. Bu işlem ilk olarak 10 X objektif ile yapılmalıdır. Her hangi bir nesne incelenmek istenirse o zaman büyük büyütme ile inceleme yapılır. Boyanmış Preperat Hazırlanması: Kalıcı boyamalar ile hazırlanmış olan preperatlar protozoan trophozoites ve cystlerini teşhis etmek yada tür tayini yapmak için hazırlanır. Ayrıca daha sonraki çalışmalar için kaynak oluşturur (uzman incelemeleri vs). İnceleme öncesinde çalışma ortamında aranan organizma ile ilgili kaynaklar (kitap, resim yada pozitif olduğu bilinen preperatlar) hazır olmalıdır. Hangi boyama yapılacağı aranan organizmaya göre belirlenir. Normalde her 3 örnekten bir tanesi kalıcı boyamalar için hazırlanılması tavsiye edilir. Eğer dışkı örneği prezervatifsiz olarak gelmiş ise hemen bir baget (çubuk) ile biraz dışkı alınıp bir lam üzerine sürülerek yayma yapılır. Dışkı çok kıvamlı ise bir iki damla su ile sulandırılabilir. Bu preperat hemen Schaudinn'in fiksativine konur. Bu aşamada preperat kurutulmaz, kurumamasına dikkat edilir. Eğer PVA ile tespit edilmiş örnek gelirse bir iki damla alınıp lam üzerine homojen olarak ve yaklaşık 22x22 genişliğindeki lamel alanı kadar yayılır. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra preperat sistemik olarak incelenir. Bu işlem için 100x objektif kullanılır. En az 200 yada 300 mikroskop sahası taranır. Eğer varsa görülen protozoa cysts yada trophozoitleri tespit ve teşhis edilir ve rapor edilir.

http://www.biyologlar.com/gaitada-parazit

Serum lipitlerinin kalitatif ve kantitataif tayini

Bol miktarda C, H ve O nin yanı sıra az miktarda P, N gibi elementleri de taşıyan lipidler, suda çözünmeyen ancak eter, kloroform ve aseton gibi nonpolar organik çözücülerde çözünen bir grup organik biyomoleküldür. İnsan plazmasında bulunan başlıca lipidler kolesterol, kolesterol esterleri, triaçilgliseroller, fosfolipidler ve serbest yağ asitleridir. Dolaşımda lipoproteinler şeklinde bulunurlar. Lipoproteinler lipidler ile proteinlerin birleşmesinden meydana gelirler. ( Şilomikronlar, çok düşük yoğunluklu lipoproteinler, düşük yoğunluklu lipoproteinler, yüksek yoğunluklu lipoproteinler ) Serbest yağ asitleri plazmada albuminebağlanarak taşınır.Lipidlerin organizmada bir çok görevi vardır. Bunlardan yapısal eleman oluşu, enerji kaynağı oluşu, enerjinin uzun süreli depo şekli oluşu, vitaminlerin bazıları için çözücü oluşu ve önemli bazı bileşiklere ( safra asitleri, hormonlar vs ) kaynaklık edişleri en önemlileridir.1- 1- Zeytinyağının çözünürlüğü ve çift bağların doyurulması deneyi : Gliserol vedoymuş-doymamış yağ asitlerinden meydana gelen zeytinyağının kloroformda çözündüğünü ve çift bağların halojen katılarak doyurulması renk değişiminin incelenmesi ile izlenebilir. Bu amaçla 2 ml kloroform üzerine 3-4 damla zeytinyağı ilave edilerek çözünmesi sağlanır. Üzerine bromlu kloroformdan ( 1 ml/ 20 ml kloroform ) 1-2 damla ilave edilir. Örnek içerisinde doymamış yağ asidi bulunuyorsa ortamın rengi yavaş yavaş kaybolacaktır. Bu renk kaybı, bromun çift bağlara katılmasından dolayıdır. Sonuç, zeytinyağı damlatılmamış tüple ( kloroform ) karşılaştırılarak kontrol edilir.2- 2- Ester oluşturma deneyi : Esterler yağ asitleri ile alkollerin birleşmesinden meydana gelir. Bu reaksiyonu izlemek için bir deney tüpüne 1 ml etil alkol, 1 ml asetik asit ve 1 ml derişik H2SO4 konup birkaç dakika beklenir. Karışım, içerisinde su bulunan bir behere dökülürse asetik asidin iğneleyici kokusunun yerine asetik asidin etil esterlerinin hoş, meyve esansı kokusu meydana gelir. 3- 3- Serumda total lipid tayini : Total lipid tayini ile serumda mevcut tüm lipidler ( trigliserit, fosfolipid, kolesterol, yağ asdi vs ) tayin edilmiş olur. Trigliserid tayinin yapıldığı laboratuvarlarda total lipid tayinine gerek yoktur. Çünkü total lipid seviyelerinde meydana gelen değişiklikler genellikle trigliserid seviyesindeki değişiklikleri yansıtır. Fosfovanilin metodu ile total lipid tayinin prensibini, lipidin sülfürik ve fosforik asitli ortamda vanilin ile pembe renkli kompleks meydana getirmesi oluşturur. Reaktifler :1- Derişik H2SO44- 4- Renk reaktifi : 1 gr vanilin ısıtılarak distile suda eritilir, sonra çeşme suyu altında soğutmak sureti ile 400 ml ortofosforik asit ( % 84 ) karıştırılarak ilave edilir. Soğutulduktan sonra oda ısısında renkli şişede saklanır. Bu çözelti birkaç hafta stabildir.5- 5- Standart : 1 gr ( % 1000 mg ) saf zeytinyağı mutlak etanolde eritilir, son hacmi etanol ile 100 ml.ye tamamlanır. Bu hazırlanan çözeltiden % 600 mg lık çalışma çözeltisi hazırlanır. Deneyin yapılışı : Standart ve numune olarak işaretlenen tüplere aşağıdaki gibi pipetlemeler yapılır.Standart Numune Serum - 0.1Der H2SO4 2.0 2.0Standart ( % 600 mg ) 0.1 -Hazırlanan bu tüpler ağızları kapatılarak kaynar su banyosunda 10 dakika bekletilir. Musluk suyu ile soğutulur. Daha sonra standart, numune ve kör olarak işaretlenen tüplere aşağıdaki pipetlemeler yapılır.Kör Standart NumuneStandart karışımı - 0.1 -Numune karışım - - 0.1Der H2SO4 0.1 - -Renk reaktifi 2.5 2. 2.530 dakika oda sıcaklığında bekletilir. 560 nm de absorbanslar okunur. Aşağıdaki formüle göre total lipid miktarı hesaplanır.Total lipid miktarı : ( numune absorbansı / standart absorbansı )X standart konsantrasyonuTotal lipid miktarı hiperlipidemiler, diyabet, kronik pankreas hastalığı, hipotiroidizm,gut, hipofiz yetmezliğinde artarken, akut enfeksiyonlar, hipertiroidizm, hepatit ve bazı anemilerde azalır.

http://www.biyologlar.com/serum-lipitlerinin-kalitatif-ve-kantitataif-tayini


KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

<b class=red>Laboratuvar</b>da Donör Organ Üretimi Gerçekleştirildi

Laboratuvarda Donör Organ Üretimi Gerçekleştirildi

Bir domuz embriyosuna, gelişiminin ilk safhalarında insan hücreleri enjekte edildi ve dört haftadır gelişimini sürdürüyor. Fotoğraf: Juan Carlos Izpisua Belmonte

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-donor-organ-uretimi-gerceklestirildi

BİYOLOJİK DOZİMETRİ VE İLGİLİ GELİŞMELER

Radyasyonun Biyolojik Etkileri Radyasyonun organizmaya olan etkileri akut ve kronik şekilde olmaktadır. Akut etkiler insanda radyasyona maruz kalındıktan kısa bir süre sonra klinik bulgular ile ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar merkezi sinir sistemi (100 Sv ve üzeri), gastrointestinal (10-100 Sv) ve hemato­poietik (2-10 Sv) sendromlardır. Sendromların ortaya çıkışı absorbe edilen dozla ilişkilidir.4 Bu sendromlar bir süre sonra bireyi ölüme götürür. Radyasyonun kronik etkileri ise hücrenin ölümüne yol açmayan ancak genetik materyallerinde onarılamayan bozukluklara neden olan olaylar sonucunda ortaya çıkarlar. Kanser yapı­cı etkisi, genetik etkisi ve ömür kısaltıcı etkisi bunlara örnektir. Canlıların somatik ve genetik özellikleri kromozomlarda taşındığı için radyasyonun kromozomlarda meydana getirdiği zararlı etkiler günümüzde ve gelecekte toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir. Dozimetri Çeşitleri ve Biyolojik Dozimetri Toplu halde veya bireysel olarak radyasyona maruz kalan bireylerin absorbe ettikleri radyasyon dozu; fiziksel veya biyolojik yöntemlerden biri ile yada her ikisiyle birlikte belirlenebilir. Bu işlem dozimetri olarak adlandırılır. Meslekleri gereği radyasyonla çalışanların fiziksel dozimetri çeşidi olan Film, Cep ve Termolüminesan dozimetrilerden birini taşımaları gerekir. Ancak fiziksel dozimetrenin vücut üzerindeki konumu nedeni ile yetersiz kalması, büyük kitlelerin zarar gördüğü toplumsal radyasyon kazalarında ise bireylerde fiziksel dozimetrenin bulunamaması ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kişilerin radyo duyarlılığının farklı olması biyolojik dozimetriye üstünlük sağlamakta bu nedenle de fiziksel ölçümlerin biyolojik metotlarla desteklenmesi gerekmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) radyasyon kazası durumlarında, fiziksel dozimetri ile birlikte biyolojik dozimetrinin de absorbe edilmiş dozun belirlenmesinde bağımsız olarak kullanılmasını önermiştir. Şekil 1’de dozimetri çeşitleri özetlenmiştir. Biyolojik dozimetri, genel anlamı ile kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozunun biyolojik indikatörler (belirleyiciler) kullanılarak ortaya çıkarılmasına denir. Biyolojik Dozimetri için ideal koşullar; 1-Dozları tahmin etmek için seçilen etkiler iyonizan radyasyonlara özgü olmalı (dientrik aberasyonları gibi), 2-Radyasyona maruz kalma sonucu oluşan etki kalıcı olmalı, eğer kalıcı değilse zamana bağlı olarak oluşan değişiklikler bilinmeli, 3-Oluşturulan kontrol doz-cevap eğrilerinde dozların aralığı mesleki ışınlamalarda olduğu gibi çok küçük dozları ve kaza durumlarında olduğu gibi birkaç Gy’e varan dozları da içermeli, 4-Farklı radyasyon kalitelerinde uygulanabilmeli (Co, X-ışını, nötron v.b), 5-Biyolojik materyal kolay elde edilebilmeli (kan gibi), 6-Ölçümler kolay ve hızlı olmalı kısa sürede sonuç elde edilmeli, 7-Kronik ve homojen olmayan ışınlamalara da uygun olmalı. Yukarıdaki özellikleri taşıyan ideal bir biyolojik dozimetri yöntemi bilinmemektedir. Fakat, insan periferal kanından lenfosit kültüründen kromozom analizinin yapılması bugün için bilinen en iyi biyolojik dozimetri yöntemidir. Biyolojik dozimetri çeşitlerinden olan kromozom dozimetrisi (sitogenetik dozimetri), kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozu ile insan lenfositlerinde oluşan kromozom aberasyonları arasındaki kantitatif ilişki esasına dayanır. İyonizan radyasyonların kromozomlarda oluşturdukları hasar 20.yy başlarından beri bilinmektedir. İlk olarak X-ışınlarının Drosophila'da kromozom aberasyonu oluşturduğunun bulunması ve takip eden yıllarda araştırıcıların yaptıkları çalışmalar sonucunda ilk olarak 1962 yılında kromozom aberasyonları, radyasyona maruz kalan bireylerde absorbe edilen radyasyon miktarını tespit etmek için kullanılmıştır. Kromozom aberasyonlarının absorbe radyasyon dozunun belirlenmesinde kantitatif biyolojik indikatör olarak kullanılmasından bu yana radyasyon kazaları sonunda absorbe edilmiş olan doz tayininde standartlaşmış bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Radyasyonun canlılarda oluşturduğu etkileri değerlendirmek için başka biyolojik indikatör sistemler de geliştirilmiştir. Elekton spin rezonans, Biyokimyasal indikatörler (kıl, tükürük, saç, sperm vs), Retikülosit sayımı, Mutasyon noktalarının analizi, Monoklonal antibodyler vs. Bu tür sistemlerin çoğu örnek almadaki güçlükler, hücrelerin asenkron popülasyon (hücre siklusunun farklı evrelerinde) şeklinde bulunması ve hücrelerin yaşam sürelerinin kısa olması, yöntemin belli dozlarda etkili olması ve bazen de ışınlanma süresinin önemi nedeniyle dozimetri amacıyla rutin olarak kullanılamazlar. Biyolojik Dozimetri Amacıyla Kullanılan Kromozom Aberasyonları Unstabil (kalıcı olmayan) asimetrik kromozom aberasyonlarından olan disentrik aberasyonlar ve eşdeğerleri (trisentrik ve sentrik halka) absorbe radyasyon dozunun indikatörü olarak diğer aberasyonlara göre daha çok güvenilirdirler. Çünkü disentrik kromozom aberasyonları radyasyona özgüdürler yalnızca özel birkaç radiomimetik kimyasal (bleomisin, endoksan vs) tarafından oluşturulabilir. Doğal görülme sıklıkları (back-ground) düşüktür (1/2000) ve kolay belirlenirler. Bazı araştırıcılar doz tahminlerinde disentrik eşdeğeri kabul edilen sentrik halka (ring) kromozomları da disentriklerle birlikte kullanmaktadırlar. Sentrik halka oluşumu unstabil kromozomlarının oluşum yüzdesi içinde %5-10 civarında olduğundan doz hesaplamalarında kullanılmamaları önemli bir kayıp değildir. Serbest asentrikler, disentrik, trisentrik ve sentrik halka gibi kromozom aberasyonlarına eşlik etmez ve onlardan bağımsız olarak bulunurlar. Bu aberasyonlar radyasyon dışıetkenlerle de oluşturulabildikleri için tek başına doz tahmininde kullanılmamaktadırlar. Disentrik, trisentrik ve sentrik halka kromozom aberasyonlarının oluşumu Şekil 2’de şematize edilmiştir. Translokasyon olarak adlandırılan iki kro­mozom arasındaki simetrik değişimler de son yıllarda geliştirilen floresan boyama teknikleri (fluorescens in situ hybridisation; FISH) sayesinde biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmaktadır. Kromatid tipi kırıklar büyük oranda kimyasal ajanlar tarafından oluşturulduğundan biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmamaktadır. Son yıllarda yine insan periferal lenfositleri kullanılarak absorbe edilen radyasyon dozunun belirlenmesi amacıyla Mikronukleus testi çalışmaları yapılmaktadır. Mikronukleuslar sitoplazma içinde ana nukleusun dışında fakat nukleus ile şekil, yapı ve boyanma özellikleri bakımından aynı olan küçük küresel yapılardır. Radyasyona maruz kalmış lenfositlerde hasar gören kromozomlar ve onların asentrik parçaları veya mitotik iğdeki hatalar sonucu kromozomun tamamının kutuplara çekilememesi sonucu oluşurlar. Şekil 3 A’da bölünmekte olan binukleat bir hücrede kutuplara çekilemeyen bütün bir kromozom ve asentrik fragmentten mikronukleus, B’de ise yine binukleat bir hücrede disentrik köprüden nukleoplazmik köprü ve mikronukleus oluşumu şematize edilmiştir. Binukleat hücrelerdeki hücre başına düşen mikronukleus sıklığının mononukleat hücrelerdekinin iki kat olması nemlidir. Kromozom aberasyonlarının doğal oluşum sıklığı konusunda, farklı populasyonlar ile yapılan araştırmalarda özellikle disentrik sıklığında farklılıklar gözlenmiştir. Doğal disentrik oluşum sıklığının farklı bulunması, laboratuva koşulları, sayıcı ve değerlendiriciler arasındaki farklılıklar nedeniyle her biyolojik dozimetri laboratuarının kendi koşullarında, çeşitli radyasyon kalitelerinde ve farklı radyasyon dozlarında oluşturacakları kontrol doz-cevap eğrilerine sahip olmasını gerekli kılmıştır. Olası bir radyasyon kazasında alınacak radyas­yonun tipine göre, absorbe radyasyon dozunun miktarı o tipteki kontrol doz-cevap eğrilerin­den faydalanılarak bulunmaktadır. Kontrol doz-cevap eğrileri daha önce radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış sağlıklı bireyler­den alınan kanların akut ve homojen ışınlanmaları sonucunda oluşturulur. Biyolojik dozi­ metri amacıyla yapılan kontrol doz-cevap eğri­leri genellikle 50 mGy ile 4 Gy arasında yapılır. Eğriler oluşturulurken 0 ve 1 Gy arasında en az 5 doz noktasının olmasına özen gösterilir. Çünkü radyasyon kazaları genelde bu dozlar arasında meydana gelir.10 Standart eğri oluşturulurken çok küçük doz (<0.5 Gy) nokta­larında doz-cevap ilişkisini ortaya koymak için çok fazla hücre saymak gereklidir. Kalibras­yon eğrisini oluşturmak için toplam 10.000­15.000 hücre, bireysel doz tahmini yapmak için ise 500-1000 hücre saymak yeterli­dir. Elde edilen aberasyon verimi dikka­te alınarak %95 güvenilirlik sınırları içinde kontrol doz-cevap eğrisi çizilir. Aynı laboratuvar koşullarında 200 kV X-ışını ve Co­60 gamma radyasyonu ile ışınlanma sonucu oluşturulan kontrol doz-cevap eğrileri birlikte Şekil 4’de görülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEMLER Materyalin Elde Edilmesi, Işınlanması Kontrol doz-cevap eğrilerini oluşturmak amacıyla elde edilen kan örnekleri genç, sağlıklı, sigara içmeyen, radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış bireylerden alınır. Kontrol grubu ve birinci mitozun (M1) ikinci mitoza (M2) oranını belirlemek için alınan kanlar ayrılır. Kan örnekleri steril, içleri heparin kaplı tüpler içine alınır. Eğriyi oluştururken, kullanılan doz noktalarına ait kan örnekleri radyasyon kalitesine uygun şekilde, doz hızı, dozun homojenitesi gibi kriterlere özen gösterilerek 370C’da ışınlanır. Kültür ve Tespit İşlemleri Kontrol doz-cevap eğrileri oluşturmak için ışınlanmış kan örnekleri ve radyasyona maruz kalmış bireylerde absorbe dozun tayini için alınan (~5 ml) kan örnekleri steril şartlarda, Moorhead ve arkadaşlarının mikrokültür tekniğine uygun olarak kültüre alınır. Bu yöntemde genellikle kültür stok medyumu olarak RPMI-1640+L-Glutamin, Penicilin ve Streptomicin kullanılır. Kültür ortamına mitojen olarak PHA (phytohemaglutinin) ve hücrelerin metafazda durmaları için Kolsemid kullanılır. Kültür süresi sonunda (toplam 48 saat) 0,075M KCL ile hipotonik şok uygulanır. Bu işlem sonunda 1:3 oranında asetik asit/metanol karışımı ile tespit işlemleri tamamlanır ve metafaz kromozomlarının lamlar üzerinde iyi bir şekilde dağılmaları sağlanır. % 5 Giemsa boyası ile boyanarak incelenecek duruma getirilir. Uygulanan kültür metodu Şekil 5’­de kısaca özetlenmiştir. M2/M1 Oranı ve Biyolojik Dozimetride Önemi İnsan vücudunda yaklaşık 5.2x1012 lenfosit dolaşır. Lenfositlerin % 70’i T- lenfositlerdir ve bunların yaklaşık %98’i ufak, hücre siklusunun bölünmeyen bir fazında (G0) bulunur. G0 fazında olmaları dolayısı ile biyolojik ömürleri uzundur. Metabolik olarak inaktiftirler. T-lenfositlerin kolay elde edilebilmeleri, radyasyona duyarlı olmaları, biyolojik ömürlerinin uzun olması (%90’nın yaşam süresi ortalama 3 yıl) (38) ve akut vücut ışınlamalarından 3 yıl sonra dahi lenfositlerdeki kromozom aberasyonlarının %50 sinin hala korunuyor olması, kaza üzerinden uzun yıllar geçse bile absorblanan dozun belirlenmesine olanak tanır. İnsan periferal kanında bulunan lenfositler stimüle edilerek G0 fazından çıkıp hücre siklusunda ilerlemeye başlarlar. Siklusta ilerleme hızı hücreler arasında farklılık gösterdiğinden periferal kanda senkronize olan lenfositler bölünmeye teşvik edildikleri invitro ortamda asenkron hücre popülasyonu haline gelirler. Bu yüzden bazı lenfositler M1 bölünmede iken siklusta hızlı ilerleyen bazı lenfo­sitler M2 da olurlar. Radyasyona maruz kalındıktan sonraki ilk bölünme (M1) de lenfositlerde oluşan disentrik kromozom aberasyonlarının %50’si kaybolur. Bu yüzden doz tahmini yapılırken, M1 lenfositlerde bulunan disentrik kromozom aberasyonlarının sayımı esas alınır. M2/M1 belirlenmesi için kültür ortamına BrdU (bromodeoksiüridin) ila­ve edilir. Timidin analogu olan BrdU, DNA replikasyonu esnasında timidinin yerini alır. DNA’nın yapısına girer. Floresan Plus Giemsa (FPG) boyama tekniği32 ile boyanan metafaz kromozomları Floresan mikroskopta incelenerek M2 ve M1’de olan hücreler ayırt edilir. Metodun iyi çalıştığının göstergesi olarak, M2 de olan hücreler M1den %10 daha az olmalıdır. Bu değerlerin üzerinde bulunduğunda absorbe radyasyon dozunun hesaplanmasında bazı düzeltme faktörleri kulanılır. Kültür ortamına BrdU ilave edildikten sonra DNA replikasyonu sırasında BrdU’nun DNA’nın yapısına girişi, M1 ve M2’deki hücrelerde BrdU almış kromozomların görünüşü Şekil 6’da gösterilmiştir. Kromozomların değerlendirilmesi Hazırlanan preparatlar değerlendirilirken kromozomları birbirinden belirgin olarak ayrılmış, görünüşleri düzgün ve iyi boyanmış diploid metafazlar dikkate alınır. Kromozomlar sayılırken sayıları 2n=46 ve üzeri olanlar değerlendirmeye alınır. Hücrede kararsız aberasyonlar (disentrik, sentrik halka ve serbest asentrik) bulunduğunda kromozom sayıları ile belirlenen aberasyonların birbirini dengelemesine özen gösterilir. Örneğin, hücrede bir disentrik aberasyonun varlığında ona eşlik eden bir asentrik ile sayının 46 da tutulması; bir sentrik halka bulunduğunda yine eşlik eden bir asentrik ile sayının 47 olması, bir trisentrik bulunduğunda ona eşlik eden 2 adet asentrik ile sayının 46 olması gibi durumlara dikkat edilir. Değerlendirmelerde bir trisentrik 2 disentriğe, bir sentrik halka bir disentriğe eşdeğer olarak kabul edilmektedir. 4 Gy 200 kv X-ışını uygulanan ve yukarıda anlatılan metoda uygun olarak hazırlanan ve değerlendirilen bir me­tafaz plağında disentrik ve asentrik kromozom aberasyonları Şekil 7’de görülmektedir. İstatistiksel ve Matematiksel Yöntemler Farklı iyonlaştırıcı radyasyonların eşit dozlarının birim uzaklıkta bıraktıkları enerjilerinin ve dolayısıyla oluşturdukları iyonlaşma yoğunluklarının farklı olması nedeniyle oluşturdukları kromozom aberasyonları verimleri de farklıdır. Düşük Lineer Enerji Transfer (LET)’li radyasyonların herhangi bir dozunda iyonizasyon rastgele dağılır. Kromozom hasarının da aynı olasılıkla ger­çekleştiği düşünülürse aberasyon dağılımı da rast gele olacaktır. Bu rast gele dağılımın düşük fre kanslarda meydana gelmesi Poisson dağılımı ile uygunluk gösterir. Bu bilgilere dayanarak X-ışınları ve γ gibi düşük LET’li radyasyon ile akut ve homojen ışınlanma sonucunda oluşan kromozom aberas­yonlarının Poisson dağılımına uygunluk gösterdiği belirlenmiştir. Yüksek LET’li radyasyonlarda ise iyonizasyon yoğunluğu fazla olduğundan iyonizasyon hücreler arasında rast gele dağılmaya­caktır. Yüksek LET’li radyasyonların absorblanması sonucu birbirine yakın hücrelerde birden fazla aberasyonlu hücre oluşacak ve bu oluşum Poisson dağılımından uzaklaşacaktır. Homojen olmayan ışınlamalarda ve kronik ışınlamalarda disentriklerin hücrelere dağılımlarının Poisson dağılımından sapmaları büyük olacağından Poisson’a uygunluk göstermez. Bu yüzden kontrol doz-cevap eğrileri oluşturulurken ışınlama homojenitesini kontrol etmek için disentriklerin Poisson dağılımına uygunluklarının belirlenmesi gerekir. Elde edilen aberasyon dağılımının (disentrik) Poisson'a uygunluğunu araştırmak için ilk önce her doz noktasına ait varyanslar (σ²) hesaplanır. Daha sonra varyansların aberasyon (disentrik) frekanslarına (Y) oranından elde edilen dağılım oranı (σ²/Y) bulunur. Bu dağılım oranları U testi formülünde yerine konularak her doz noktasına ait U değerleri hesaplanır. U testi sonuçlarının –1,96 ve +1,96 arasında olması dağılımların Poisson’a uygunluğunu ispatlar. Çoşkun M, Coşkun M. Biological dosimeter and related developments. Cerrahpaşa J Med 2003  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-dozimetri-ve-ilgili-gelismeler

Canlıların Biyokimyasal Özellikleri

Canlıların Biyokimyasal Özellikleri: http://www.mikrobik.net/datas/users/1-cantemel.pdf PARAOKSONAZ: BİYOKİMYASAL ÖZELLİKLERİ, FONKSİYONLARI VE KLİNİK ÖNEMİ ; http://www.erciyestipdergisi.org/pdf/pdf_EMJ_100.pdf Mikroalbuminüri ve Klinik Önemi; http://tipbilimleri.turkiyeklinikleri.com/download_pdf.php?id=6481 Arter Kan Gazları: http://www.ataturkhastanesi.gov.tr/ttdergisi/turktip1-1/11aysegulkaralezli.pdf ARTER KAN GAZLARI VE ASİD BAZ DENGESİ : http://www.solunum.org.tr/pdfs/dergi/1104850190.pdf Bilirübin Nörotoksisitesi : http://www.guncelpediatri.com/sayilar/17/112-113.pdf BİYOMARKÖRLERİN TOKSİKOLOJİDE KULLANIMI; http://www.gulhanemedicaljournal.org/pdf/pdf_GMJ_145.pdf Laboratuvar testleri ve klinik kullanımı http://www.performans.saglik.gov.tr/content/files/yayinlar/biyokimya_laboratuvar_testleri_ve_klinik_kullanimi.pdf

http://www.biyologlar.com/canlilarin-biyokimyasal-ozellikleri

Veritabanı ve Veritabanları

Biyoinformatiğe yeni başlayanlar veya kendini geliştirmek isteyenler genelde genom veya proteom veritabanlarıyla başlarlar; biz de eğitimlerimizde bu yolu izliyoruz ve bu kaynakları bir araya getiren veritabanları veritabanlarından sonlarda bahsediyoruz. Ancak bir süredir bunun çok da etkin olmadığını farketmeye başladım. Temel sıkıntı, bu yaklaşımla birçok veritabanına aynı anda bakmak pek de pratik olmadığı için her bir veritabanının güçlü ve zayıf yönlerini anlamak mümkün olmuyor. Yani bu şuna benziyor; bir çamaşır makinası almak istiyorsunuz ancak her bir markayı ayrı ayrı gezdiğinizde kafanız karışıyor ve hızlı bir kıyaslama imkanı bulamıyorsunuz; bir teknoloji mağazasında aynı markaları bir arada gördüğünüzde ise karar verme süreciniz kolaylaşıyor. GeneCards'la başlayalım. Kısaca şunu yapıyor GeneCards; her bir gen için birçok veritabanındaki veriyi otomatik olarak toplayıp aynı sayfada sınıflandırarak gösteriyor. Bunu hatırlar mısınız bilmiyorum ama, eskiden (daha bilgisayarlar piyasada yokken) kütüphanelerde dizin kartlarından oluşan bir sistem vardı. Bir kitap hakkındaki tanımlayıcı her bilgi ve bazen de kısa bir özet bir kart üzerinde sunulurdu ve bu kartlar alfabetik olarak dizilip dar uzun çekmecelerde muhafaza edilirdi [geçmişten bahsettiğim için kelime seçimlerim bile değişti, korunmak yerine muhafaza'ya geçtim. Kolay kolay karşılaşamayacağınız veya bir başkasının yönlendirmesi olmadan keşfedemeyeceğiniz birçok kıymetli veritabanı GeneCards'da yer alıyor. Örneğin MDM2 üzerinden gidelim [Lisans'ta ilk ciddi raporumu bu gen için hazırlamıştım, neden seçtiğimi bilmiyorum, ismi hoşuma gitmişti sanırım]. GeneCards'ta bu geni aradığınızda bu genin kelime olarak bir şekilde ilişkilendirilebileceği birçok seçenek karşınıza çıkıyor, ardından genin kendisine tıklayıp devam edebiliyorsunuz. En önemli kısım, "Jump to Section" menüsünde yer alan ve web sayfasında da kutularla ayrılan başlıklar. Her bir başlığın altında, akademik olarak güvenilir ve referans kabul edilen veritabanlarının isimleri ve buralardan elde edilen verileri buluyorsunuz. Bir gen veya protein hakkında araştırma veya ödev yapıyorsanız, bu konuda bulabileceğiniz ve mutlaka başvurmanız gereken neredeyse tüm kaynaklar burada, tek bir sayfada. GeneCards'ı bir kez keşfedince vaz geçemeyeceksiniz. GeneCards hakkında ufak bir konudan daha bahsetmek istiyorum. Güneş tutulmasının ülkemizden çok iyi gözlenebildiği bir sene (galiba 2006'da) Antalya'da ICGEB etkinliğinde bu servisi kuran ve yürüten kişi ile tanışmıştım. 5 tam zamanlı, bir o kadar da yarı zamanlı çalışandan oluşan bir ekipten bahsetmişti; büyük kısmı öğrenciydi diye hatırlıyorum. O zaman içimden geçirmiştim, böyle bir şeyi neden biz yapamayalım diye. Ancak bizdeki kritik kütle o zaman daha oluşmamıştı, bir türlü de oluşamadı nedense. Bir diğer kritik veritabanları veritabanı ise Pathguide. Toronto'dan Gary Bader'in [BIND veritabanını hayata geçiren zât-ı muhterem] meydana getirdiği bu kaynak o kadar değerli ki, nasıl ifade etmek lazım bilemedim. Buradaki temel fayda şu: piyasadaki birçok yolak [pathway] veritabanı veya bu bilgiyle ilişkili veritabanları teker teker taranmış ve bazı özellikleri özetlenmiş. Yani yaptığınız araştırma yolak bilgisini veya sistem yaklaşımını içeriyorsa, kesinlikle başvurmanız gereken bir kaynak; hayatınızı çok kolaylaştıracak. Lisans yaz stajımda yer aldığım laboratuvar Bader ve ekibiyle ortak işler yapıyordu ve ben de tanışma ve birlikte çalışma şansına sahip olmuştum. Türkiye'den ve Bilkent'ten geldiğimi öğrenmiş ve öğrenir öğrenmez benim yanıma gelmişti, ve hemen PATIKA'yı sormuştu. PATIKA bizde çok bilinmez ancak yurtdışındaki etkisi hakikaten çok büyük. Son olarak bir eksiklikten bahsetmek istiyorum. Kaynaklarımızın neredeyse tamamı metin tabanlı, ancak biz insanlar metin yerine şekilleri algılamakta daha uzmanlaşmış durumdayız. Bu nedenle, verilerin -nasıl olacağını tam olarak kestiremiyorum ama- şekillerle temsil edilebileceği bir yaklaşıma ihtiyacımız var; büyük ihtimalle bunu keşfedebildiğimiz zaman bazı şeyler çok daha hızlanacak. Cytoscape bu bağlamda sahip olduğu eklentiler [plug-ins] ve Google Chart entegrasyonu ile büyük bir potansiyele sahip. Yapılacak ve yapılabilecek çok şey var. biyoinformatiktr.blogspot.com

http://www.biyologlar.com/veritabani-ve-veritabanlari

Kan Parazitleri

Laboratuvarda kan örnekleri ile çalışırken genel temizlik ve güvenlik kurallarına uyulması gerekir. Böylece çevrenizi, çevrenizdeki diğer kişileri ve kendi sağlığınızı korumuş olursunuz. Koruyucu eldiven ve laboratuvar önlüğü giyiniz.  Eğer ellerinizde yada üzerinizde açık yara veya ezikler varsa mutlaka yara bandı vb. ile kapatın. İğne, lanset gibi maddeleri sadece bir kez kullanın ve kullanılmış malzemeleri uygun çöp kutusuna atın.  Çalışma tamamlandıktan sonra eldivenlerinizi çıkartın ve ellerinizi mutlaka yıkayın. Laboratuvarı temizleyin ve dekontaminasyon işlemlerini uygulayın. Örnek Toplama: Zamanlama: Örnekler uygun ortamlarda ve sağaltım (tedavi) öncesinde toplanmalıdır. Eğer malarya veya babesiadan şüpheleniliyor ise örnekler zaman geçirmeden incelenmelidir. Kanda parazit görülmesi (parazitemi) oranı parazit türüne göre dalgalanma gösterir. Bu nedenle birden fazla froti yapılması (8-12 saat ara ile 2-3 gün) tavsiye edilir. Microflaria enfeksiyonu (türe bağlı olarak) belirgin bir dalgalanma sergiler. Bu yüzden örnekleme zamanı çok önemlidir. Eğer mikroflariadan şüphe ediliyor ise örneklemenin aşağıdaki saatlerde yapılması uygundur. Loa loa–Öğlen (saat 10 ile 14 arası) Brugia or Wuchereria–Akşam saat 8 civarı (20.00) Mansonella–Günün herhangi bir saatinde. Örnek Tipi: Venöz kan örnekleri (venalardan alınan kan), teşhis amaçlı bir çok çalışma için uygundur (flariasis ve trypanosomiasis dahil). Ancak bazı enfeksiyonlarda örneğin malariada kan tüplerindeki antikoagulant (pıhtılaşma önleyici) maddeler parazitin morfolojisine ve boyanma özelliklerine olumsuz etkilerde bulunabilir. Bu problem, frotilerin (yayma) kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılması ile bir miktar azaltılabilir. Bu gibi durumlarda kapillar kan örnegi (kulak yada kuyruk ucu, insanda parmak ucu) alınması tavsiye edilir. Kılcal (Capillary) Kan İncelemesi: 1. Temiz bir lam alınır ve bir kenarına hasta adı veya numarası, örnek tarih ve saati kaydedilir. (Kayıt cam kalemi ile yapılmalıdır. Normal permanent kalemler işlemler sırasında silinebilir). 2. Kan alınacak bölge Kulak ucu (kuyruk ucu veya parmak, bebeklerde topuk veya ayak baş parmağı) alkol ile temizlenir ve kuruması beklenir. 3. Kulak ucu çok küçük kesilerek (lancet ile delinerek) kanatılır. İlk damla kan alınır ve yayma yapılır. (Yayma için iki thick blood-kalın yayma- ve iki thin blood-ince yayma- yapılması tavsiye edilir). 4. Uygun boyamalarla boyanan örnekler mikroskopla incelenir (immersiyon). Venöz (Venous) Kan İncelemesi: 1. Kan alınacak tüp ve lam üzerine hasta kaydı yapılır. Lam alkol ile temizlenip kurutulur. 2. Kan alınacak bölge temizlenir, alkol ile silinip kuruması beklenir. 3. Uygun bir venadan kan alınır ve EDTA’lı tüplere konur. Yavaş hareketler ile kan iyice karıştırılır. (Diğer antikoagulanlarda kullanılabilir ancak EDTA tercih edilmektedir). 4. En az iki kalın ve iki ince yayma preperat kan alınmasından sonraki mümkün olan en kısa sürede hazırlanılmalıdır. 5. Uygun boyamalar ile boyanan örnek incelenir. Örneklerin Hazırlanıp İncelenmesi: Yayma Örneklerinin (froti) Hazırlanması: Yukarda da belirtildiği gibi, eğer venöz kan kullanılıyorsa frotiler kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılmalıdır. Aksi taktirde antikoagulanların parazit morfolojilerini ve boyanma karakterlerini değiştirebileceği unutulmamalıdır. Kalın Yayma (Thick smears) Hazırlanması: Kalın yayma bir damla kanın mümkün olduğunca homojen olarak yayılması işlemidir. Dehemoglobinize olmuş (parçalanmış) alyuvarları incelemek için hazırlanır. Bu yöntem ile kan elemanları ve varsa parazitler ince yaymaya oranla daha fazla yoğunlaştırılmış olur. Bu yüzden kalın yayma, ince yaymaya oranla daha iyi teşhis imkanı sağlar ancak parazit morfolojileri en iyi olarak görünmezler. Pozitif örneklerde (özellikle malaria) tür tayini yapabilmek için ince yayma yapılması tavsiye edilir. Her hasta için en az iki preperat hazırlanılmalıdır. 1. Önceden temizlenmiş ve üzerine hasta kaydı yapılmış lam alınır. 2. Lam’ım ortasına bir damla kan konulur. 3. Bir başka temiz lam köşesi kullanılarak, dairesel hareketler ile kan yayılır (yaklaşık 1.5 cm çapında). 4. Örneğin istenilen kalınlıkta yayılıp yayaılmamış olduğu, altına konulan bir gazetedeki yazıların kısmen okunaklı olması ile kontrol edilebilir. 5. Preperat düz bir yere konarak kuruması beklenir (toz ve böceklerden uzak tutulmalıdır). Yeteri kadar kurumamış yada çok kalın hazırlanmış örnekler işlemler esnasında lamelden ayrılırlar. Oda ısısında yapılan kurutmalar bir kaç saat sürebilir. Minimum 30 dakikalık kurutma gereklidir bu şekilde hazırlanmış örnekler çok dikkatli olarak işlemlere tabi tutulmalıdır. Kurutma işlemi orta ısılı bir etüv yada kurutma dolaplarında yapılabilir. Aşırı sıcak ortamlar istenmez çünkü bu işlem ısı ile örnek tespiti (fiksasyon) yapılmasına yol açar. İnce Yayma (Thin smears)Hazırlanması: İnce yaymada kan gittikçe incelen bir kan katmanı oluşturur. Son kısmında alyuvarlar tek bir katman oluşturmalıdır yada birbirlerinden uzak konumlarda olmalıdır. Her hasta için en az iki örnek hazırlanılmalıdır. 1. Bir damla kan alınıp, lamın hasta kaydı yapılmış kenarından yaklaşık 1.5 cm uzağına konur. 2. İkinci bir lam kan damlasının önüne yaklaşık 45° açı ile konulur. 3. Lam hafif geri çekilerek damla ile temas ettirilir ve kanın lam temas yüzeyine yayılması beklenir. 4. Üstteki lam hızla ileri doğru itilerek kan olabildiğince ince yayılır. Kanın son kısımlarda çok ince yayılmış olmasına dikkat ediniz. Bu işlem uygun miktarda kan ve iyi bir yayma tekniği ile sağlanır. Aksi taktirde yayma istenilen kalitede olmaz. 5. Preperatın kurumasını sağlayın. 6. Preperatı saf (absolute) metanol içerisinde tespit edin 7. Fix the smears by dipping them in absolute methanol. Microfilariae Teşhisi İçin Örnek Hazırlama: A. Kapillar kan örneği alınır. B. Mikroflarialar perifer kanda yoğun olarak bulunurlar. Bu nedenle venöz kan bu tür incelemelerde tercih edilmezler. C. Mikroflaria kontrolü için venöz kan kullanılması gerekirse bu örnek mutlaka konsantre edilmelidir.Bu amaca yönelik çeşitli yöntemler mevcuttur. 1. Örnek modifiye Knott metadu ile konsantre edilir. 2. Filtrasyon Metodu. Bu yöntemde 5 µm çaplı gözenekleri olan filtreler kullanılır. Fitrede kanın şekilli elemanları ve organizmalar takılıp kalırlar. Filtredeki kan şekilli elemanları uygun maddeler ile parçalanır ve filtre üzerindeki organizmalar geri toplanıp lam üzerine yayılır ve incelenir (Bu amaca yönelik çeşitli teşhis kitleri mevcuttur. Ticari markalar olduğu için isimler ve kullanılan malzemeler burada işlenmemiştir) Kan Örneklerinin Nakli: Kan Yayma Örneklerinin Mikroskobik İncelemeler İçin Taşınması: 1. Üzerleri etiketlenmiş ve kurutulmuş yayma preperatlar (boyanmış yada boyanmamış) uygun lam kutularına yerleştirilir. Bu kutularda lamların birbirine temasını engelleyecek ara bölmeler olmalıdır. 2. Bu lam kutusunu sağlam ve arsında şok emici destekleri olan bir başka kutuya yerleştir. Bu sayede nakil sırasında kırılmalar engellenmiş olur. 3. Örnek ile ilgili bilgiler ve gönderen ile ilgili bilgiler detaylı olarak yazılıp kutuya yerleştirilir. 4. Uygun taşıma yolu ile istenilen yere gönderilir. Tam Kan Örneğinin Nakli: 1. Sızdırmaz steril bir kap (deney tüpü vs) içerisine antikoagulanlı kan konur ve etiketlenir. Bu örnek bir kutuya yerleştirilir ve etrafına, sızdırma durumunda kanın emilmesi için emici maddeler konulur. 2. Bu kutu içerisi şok emiciler ile desteklenmiş ikinci bir kutuya yerleştirilir. Örnek (kimden, ne için ve ne zaman alındığı gibi) ve gönderen ile ilgili detaylı bilgiler yazılıp kutuya yerleştirilir. 3. Hazırlanmış kutu veya kutular en kısa sürede (8-12 saat) ilgili laboratuvara ulaştırılmalıdır. Soğuk sistem taşıma gerekebilir. Bu durum ilgili laboratuvar ile görüşülmelidir. İlaç Testleri veya Moleküler Biyoloji Testleri İçin Örnek Nakli: 1. Yukardaki paketleme işlemleri aynen uygulanır. 2. Paket oda sıcaklığında nakledilir. Antikor veya İlaç Testleri İçin Serum (yada Plazma) Örneği Nakli: 1. Paketleme ve etiketleme işlemleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yapılır. 2. Ek bilgiler yazılıp kutuya konur. 3. Örnek oda ısısında ancak mümkün olduğunca kısa sürede hedefe ulaşması sağlanır. 4. Not: Parazit izolasyon (ayrımı) ve teşhislerinde süre kritik öneme sahişptir. Antikor kökenli taramalarda süre daha az önemlidir. Boyama: Kan Frotilerinin Boyaması: Hazırlanan ikili örneklerden sadece bir set boyanır. İkinci set yedekte bekletilir. Bu durum eğer boyamalarda bir hata olursa, örnek kaybını engellemiş olur. Ayrıca herhangi bir teşhis olayında daha sonraki incelemeler için kaynak oluşturur. Giemsa Boyama: -Kan parazitlerinin aranmasında ve teşhisinde kullanılır. Basit Giemsa Boyama: 1. Preperat hazırlanıp havada kurutulur. 2. Absolute metanolde bir dakika tespit edilir. 3. Kurutulmuş preperat giemsa ile boyanır (30 dakika-Giemsa boyası 1:20 oranında distile suda sulandırılır). 4. Boyama sonrası preperat distile su ile durulanır (Su akar vaziyette olmalıdır). 5. Preperat kurutulup 100X’lük objektif ile incelenir. Not: Preperatlar saklanmak istenirse üzerlerindeki mineral yağ yıkanmalıdır. Yıkama için Ksilol (XYLOL) kullanılır. Preperat üzerine ksilol dökülüp yağı ertmesi bekletilir ve ksilol akıtılıp (işlem mineral yağ tamamen kaybolana kadar bir kaç kez tekrarlanabilir) kurutulur. Geliştirilmiş Giemsa Boyama: 1.Giemsa boyamada kullanılan solüsyonların hazırlanması. A. Stok Giemsa Buffer (100X, 0.67 M) Na2HPO4 59.24 gr NaH2PO4H2O 36.38 gr Deionized water 1000.00 ml B. Otoklav yada 0.2 µm çapında delikleri olan filtre kullanarak sterlizasyon yapılır. Bu şekilde hazırlanmış stok solüsyon oda ısısında bir yıl kullanılabilir. C. Giemsa Buffer, 0.0067M, pH 7.2 (Stok giemsa buffer 100kat sulandırılır) Stok Giemsa Buffer 10.0 ml Dİstile (yada deiyonize) su 990.0 ml Solüsyon da pH7.2 olmalıdır. Kullanmadan önce kontrol edilip ayarlanır. Oda ısısında bir ay dayanır. D. Triton X-100 (% 5) Deiyonize Su (56°C’ ye kadar ısıtılır) 95.0 ml Triton X- 100 5.0 ml Ilık su içerisine Triton X-100 yavaşça ilave edilirken dairesel hareketler ile karıştırılır. Triton X-10 E. Stok Giemsa Boyası: Giemsa boyası hazır olarak satın alınabilir. Aşağıdaki formül daha iyi sonuç verdiği ileri sürülmektedir. Cam Boncuk (3 mm çapında) 30.0 ml Absolute methanol, (asetonsuz) 270.0 ml Giemsa Boya (saf-toz) 3.0 gr Glycerol (Gliserol) 140.0 ml a.Yukarda sayılan maddeleri temiz kahve renkli bir şişe içerisine yerleştirin. Ağzını sıkıca kapatın. b. Şişeyi bir çalkalayıcıda her gün 30-60 dakika ve en az 14 gün boyunca çalkalayın. c. Şişeyi ağzı kapalı olarak nemden uzak olarak oda ısısında saklayınız. Oda ısısında stok bozulmadan kalır (Stok gimza boyası eskidikçe boyama kalitesi artacaktır). d. Kullanmadan önce çalkalayıp bir numara Whatman filtre kağıdında süzün. Bu solüsyondan çalışmak üzere Giemsa boyası hazırlayın. F. Gimsa Boya Hazırlanması (% 2.5) G. Her boyama için taze olarak hazırlanması tavsiye edilir. Bir günden fazla süre geçmiş Giemsa boyası boyamalarda kullanılmamalıdır. Giemsa buffer 39 ml Stok Giemsa Boyası 1 ml Triton X-100 (%5) 2 damla 2. Boyama: A. Bir şahle (boyama küveti) içerisine yukarda açıklandığı şekilde taze olarak Giemsa boyası hazırlayın B. İkinci bir şahleyi Giemsa buffer ile doldurun ve içerisine her 40 ml için iki damla Triton X-100 ekleyin. C. Preperatı Giemsa (% 2.5) ile 45-60 dakika süresince boyayınız. D. Preperatı çıkartıp Giemsa buffer içerisine batırarak (3-5 kez) durulayın. Kalın yayma preperatlarda dikkatli olunmalıdır. E. Preperatı dik olarak bir yere yerleştirip kurutun. Not:Daha yoğun hazırlanan(% 10) Giemsa boyalar ile daha kısa süre bekletilerek (10 dakika) boyama yapılabilir. Ancak bu durum hem daha fazla madde kullanımını gerektirir. Hem de boyama kalitesi çok iyi olmaya bilir. İyi bir boyama yapılmış olup olmadığını pozitif örnekler kullanarak kontrol edilmesi tavsiye edilir. Boyanmamış Yayma Preperatların Uzun Süreli Saklamalar İçin Hazırlanması: Her hangi bir amaç için yayma preperatlar daha sonra incelemek için saklanabilirler. Bu saklamalar, boyama yapılmış preperatlar için sadece kuru ve temiz bir kutuda ve bir birlerine temas etmeden gerçekleştirilebilir. Anacak bazı durumlarda preperatlar hiç bir işlem yapılmadan daha sonraki uygulamalar için saklanmak istenebilir. Bu preperatlar daha sonra istenilen yöntemle işlenip incelenebilirler. 1. Yayma preperat hazırlanır ve çabucak kuruması ağlanır. 2. Örnek absolute (% 100) methanol içerisinde tespit edilir ve kurutulur. 3. Bir lam kutusuna yerleştirilir ve etiketlenir (örnek ile bilgiler kaydedilir) 4. Kutu derin dondurucularda; -70°C yada daha soğuk bir dolapta istenilen süre kadar depolanır. 5. Kullanılacak olan örnekler dolaptan çıkartılır ve boyama işlemleri öncesinde kısa bir süre kurutulur. Isı farklılığından dolayı oluşan su damlacıkları buharlaştırılıp lam kurutulur. Daha sonra boyama işlemlerine geçilir. Microskobik Muayene Kalın Yayma Preperatların İncelenmesi: Alyuvarlar (eritrosit, red blood cell-RBC) parçalanmış (eritilip yok olmuş) ve varsa paraziter organizmalar daha yoğunlaştırılmış olduğundan kontrol ve teşhis çalışmaları için daha uygundur. Karışık (mix) enfeksiyonların teşhisinde de daha yararlıdır. 1. Bütün preperatı küçük büyütme altında inceleyin (10X yada 20X objektif). Böylece büyük parazitleri (mikroflaria gibi) daha kolay teşhis edilir. 2. Daha sonra, mineral yağ ve büyük büyütme (100X objektif) ile örneği tekrar inceleyin. Bu incelemede de küçük parazitler (theileria, babesia gibi) araması yapılır. Preperatta bol miktarda akyuvar (leukosit. white blood cell-WBC) görülecektir. 3. Eğer herhangi bir paraziter yapı görülür ise, o zaman ince yayma preperat incelenerek, tür tayini yapılır. 4. Eğer hiç parazit göremediniz ise; bu durum gerçekten parazit yokluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa inceleme devam ettirilmeli midir sorularına araştırmanın hassasiyetine göre yada klinik tabloya göre karar verilir. Hassas durumlarda preperattan en az 100 (200-300) mikroskop sahası (akyuvarların bol görüldüğü) incelenmelidir ve birden fazla preperat incelemesi yapılmalıdır. İnce Yayma Preperatların İncelenmesi: İnce yayma preperatlar farklı amaçlar için kullanılabilir. 1- Tespit edilmiş olan bir parazitin tür tayini amacı ile kullanılabilir. 2- Kalın yaymaların kuruması beklenirken hızlı bir kontrol için kullanılabilir. 3- Yeterli kalın yayma preperat olmadığında kullanılabilir. İnce yaymalarda; eğer aynı örneğin kalın yayma incelemesi yapılmamış ise önce küçük büyütmeler (10x yada 20x objektifler) ile preperat taranmalıdır. Bu sayede mikroflaria benzeri parazitler aranmış olur. Daha sonra büyük büyütme ile (100x objektif) örnek taranır. Parazitlik Yoğunluğunun Tespiti: Bazı durumlarda parazitlik (parazitemi) yoğunluğunun tespiti klinik açıdan önemli bilgiler sağlayabileceği için gerekli olabilir. Bu durumda yoğunluk tespiti ya alyuvarlara yada akyuvarlara oranlanarak hesaplanmaya çalışılır. Alyuvar(RBC) Sayısına Göre Oranlama: Örnekteki 500 ila 2000 arasında alyuvar sayılır ve incelenir, bunlardan kaçtanesinin parazitli olduğu tespit edilir. Sonuç oranlanarak yüzde (%) cinsinden ifade edilir. Eğer parazitlik oranı yüksek ( > 10%) ise 500 alyuvar (RBC) saymak yeterlidir. Düşük oranlarda (<1%) 2000 yada daha fazla alyuvarı incelemek gereklidir. Parazitlik (parasitemia- %) = (parazitli RBC / toplam RBC) X 100 Akyuvar (WBC) Sayısına Göre Oranlama: Kalın yayma preperatlarında parazitler akyuvarlara oranlanırlar. Akyuvarlar ve parazitler sayılır. Bu sayıma 500 parazit veya 1000 akyuvar sayana kadar devam edilir. Hesaplama eğer kullanılan kan hacmi biliniyorsa bilinen hacim üzerinden hesaplanır. Hacim bilinmiyor ise, bir milimetreküp kanda 8000 akyuvar olduğu ortalamasına göre yapılır. Parazitler/milimetre küp (kan) = (parazitler/ WBC) X WBC sayısı (bir milimetre küp kanda yada < 8,000 akyuvarda> Florasanlı Boyalar ile Boyanmış Kan Parazitlerinin Teşhisi: Kan yayma preperatları, acridine orange ile (Kawamoto tekniği) boyanıp ya floresan mikroskop yada özel fitrelere sahip ışık mikroskoplar altında incelenir. Bu boyamada nükleer DNA yeşile boyanırlarken, stoplazmik RNA kırmızıya boyanır. Böylece parazitleri tanımak kolaylaşır. Bu yöntem özellikler malaria (sıtma) etkenlerinin teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Afrika trypanosoma’sında da kullanılmıştır Quantitative Buffy Coat (QBC®; Becton Dickinson) metodu, Bu yöntemde kan örnekleri direk olarak içerisinde akridine orange ve antikoagulan bulunan, cam boncuklu tüplere alınır. Örnekler hematokrit santrifüjde, santrifüj edilip floresans mikroskopla incelenir. Parazitler (malaria-sıtma) granülosit katmanın altında bulunurlar. Bu yöntem diğer kan parazitleri içinde adapte edilmiştir. Antikor (Antibody)Tespiti: Parazit enfeksiyonları konakçıların dokularında yada konakçı atıklarında (dışkı-idrar gibi) görülerek teşhis edilirler. Ancak bu teşhis yöntemleri, derin dokular içerisine yerleşen bazı hastalıklarda yetersiz kalmaktadır (toxoplasmosis yada toxocariasis). Ayrıca cysticercosis ve echinococcosis gibi hastalıklarda örnek alınması, konakçının hayatını tehlikeye sokacağından tavsiye edilmezler. Bu gibi durumlarda, belirgin bir parazit ile enfekte olmuş konakçıda, antikor testlerinin uygulanması büyük avantaj ve kolaylık sağlar. Antikor testlerinde pozitif olarak teşhis edilen konakçının enfektemi olduğu yoksa daha önce geçirdiği bir hastalığın antikorlarını mı taşıyor olduğu ayırt edilmelidir. Parazit hastalıklarında antikor tespiti hastada belirgin olmayan bir zaman da hastalığın varlığını işaret eder. Ancak hastalığın hangi safhada olduğunu kesin olarak belirlemez. Yani antikor tespit edilen hastada, hastalık başlama, gelişme safhalarında olabileceği gibi geçmiş de olabilir. Hastalık geçirmiş olan canlıda antikor düzeyi yavaşça düşer ancak tedaviden sonra dahi antikor düzeyi altı aydan bir kaç yıla kadar değişen sürelerde belirgin düzeylerde kalabilir. Bu durumda incelenen parazitin antikor yoğunluğunun (titrasyonunun), hastalık süresince ve hastalıktan sonra hangi seviyelerde olduğu bilinmesi yararlı olur. Toxoplasma gondii enfeksiyonlarında, spesifik immunoglobulin M (IgM) ve immunoglobulin A (IgA) tespiti hastalık zamanı hakkında bazı bilgiler verebilir. Ancak diğer hastalıklar için tavsiye edilmemektedir. Eğer dışkı, idrar ve kan örneklerinde şüphelenilen parazit görülmemiş ise veya negatif çıkmış ise, parazite spesifik immunoglobulin G (IgG) antikor testi istenilebilir. Parazite-spesifik IgM, IgA, yada IgE teşhis için uygun değildir. Bu nedenle bu antikorların tespiti istenmemelidir. Parazit spesifik IgG negatifken, pozitif çıkan IgM, IgA, yada IgE düzeyleri yalancı pozitif olarak değerlendirilmelidir. Uygulanan testlerin spesifitesi (özel oluşu) ve sensitivitesi (hassasiyeti) sonuçlar üzerinde çok etkilidir. Parazitler, hayat siklusları içerisinde değişik evreler geçirirler. Bu nedenle antijenler, evrelerden sadece birine spesifik olabileceği gibi genel olarak parazite (tüm evrelerinde) spesifik de olabilir. Bu nedenle kullanılacak antijen ve antikor testleri çok iyi bir incelemenin (kaynak bilgiler ve deneyler) sonunda seçilmiş olmalıdır. Testte kullanılacak olan spesifik antijenin yada antikorun spesifite dereceleri çok iyi bilinmelidir. Yayınlanmış olan kitap yada makalelerde aynı konuyu inceleyenlerin mutlak bir birinin aynı olduğunu düşünmek hatalıdır. Hatta bu tür çalışmalar farklı bölgelerde, farklı solüsyonlar yada farklı araştırmacılarca yapılmış çalışmalar olarak, sonuçları kıyaslama açısından daha önemlidir. Örnek İhtiyaçları: Bütün parazit antikor teşhis testlerinde serum yada plazma kullanılabilir. Toxoascaris veya toxoplasmosis için göz yaşı akıntıları da, serum ile beraber antikor testleri için kullanılabilmektedir. Yine, merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarında da (cysticercosis yada toxoplasmosis) serebrospinal (beyin-omurilik) sıvıları, serum eşliğinde incelemeye alınabilir. Bütün örnekler oda ısında nakledilebilirler. Bu incelemeler için akut fazdaki enfeksiyonlardan örnek istenilmez. Geçerli sonuçlar genellikle bir test sonucunda elde edilebilmektedir. Parazit enfeksiyonları hasta üzerinde fark edildikleri dönemde, incelenmeye alınırlar ki bu zaman enfeksiyonun akut safhası genellikle geçmiş olur.

http://www.biyologlar.com/kan-parazitleri

GENETİK KOPYALAMA

İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..." YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı. Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, "Dünyanın sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu "patlatmayı" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti. Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu. Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş. Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar "soğukkanlıca" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor. PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir. Biraz Ayrıntı İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var. Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor. Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor. Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur. Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı? Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi. Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor. Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor. Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir." Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz "ayrıcalıklı" bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor. Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu. Klonlamalı mı? Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, "tüp bebek" diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine "çocuk sahibi olma isteği ve hakkı" karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi. Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu "oluşturulmuş" durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı. Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bu bağlamda, basında da yankı bulan "koyunlar zaten birbirlerine benzerler" esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir. Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için... İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu "hal çarelerine" rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor. Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, "beklenmedik bir ikize sahip olma" fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri "kitaba uydurma" çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş. Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: "İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu..." İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir. Özgür Kurtuluş Kaynaklar: Biospace Huxley A., Cesur Yeni Dünya, Çev: Gürol E., Güneş Yayınları, 1989 Nash M. J., "The Age of Cloning", Time, 10 Mart 1997 Roslin Enstitüsü Basın Bültenleri Star C., Taggart R., Biology: The Unitiy and Diversity of Life, 1989 Underwood A., "Little Lamb Who Made Thee", Newsweek, 10 Mart 1997 Wilmut I., Schnieke A. E., McWhir J., Kind A. J., Campbell K. H. S., "Viable Offspring Derived From Fetal and Adult Mammalian Cells", Nature, 27 Şubat 1997

http://www.biyologlar.com/genetik-kopyalama

Histoloji Preparatlarının Hazırlanması

Canlılardan alınan doku ya da organ parçalarını mikroskopla incelenir duruma getirebilmek için takip ettiğimiz işlemlerin tümüne birden histolojik teknik adını veriyoruz. Bu amaçla kullanılan yöntemler uygulayacağımız mikroskobi tekniğine bağlı olarak ilk bakışta bazı farklılıklar görünse de temelde prensipler aynıdır. Bu konuyla ilgili temel prensipleri anlayabilmek için klasik ışık mikroskobunda inceleyeceğimiz bir preparatın hazırlanışını görelim.Tespit (Fiksasyon)Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin, kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışında ilk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir.Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili, eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki  depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz.Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz.Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır?Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenenözelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi).Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır.Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz?Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir:- Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir.- Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır.- Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir.- Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır.- Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır.- Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır.- Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN:Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz.Tespitte uyulması gereken kurallar nelerdir?Tespit işlemleri ne tür yerlerde yapılmalıdır, neden?DehidratasyonTespit edilmiş parçalar bu aşamadan sonra suyundan arındırılır. Bu işleme dehidratasyon adı verilir. Dehidratasyon işlemi için suyu kolaylıkla kendi bünyesine kabul eden etil alkol, izopropil alkol, dioksan, anilin gibi maddeler kullanılır. Bunlardan en yaygın kullanılanı etil alkoldür. Derecesi absolu alkole kadar ulaşan banyolardan geçirilen parçalar daha sonra ışığı geçirgen hale getirilir. Bu işleme şeffaflaştırma (clearing) işlemi denir. Bu amaçla en sık kullanılan madde ksiloldur. Ayrıca benzen, toluen, kloroform gibi maddeler bu amaçlakullanılan maddelere örnektir.Bu işlemler petri kutuları gibi buharlaşmayı engellemek için düzgün kapaklı cam kaplarda elle takip şeklinde yapılabildiği gibi otomatik takip makineleri ile de yapılabilir. Otomatik takip makineleri zaman ayarlaması yapılabilen, doku parçalarının istenilen kaplarda istediğmiz kadar kalmasını sağlayan makinelerdir.Dehidratasyon nedir? Hangi maddeler bu amaçla kullanılırElektron mikroskop için hazırlanan preparatlar da doku parçaları dehitratasyon işleminden geçirilir. Bu işlem için de yine ethanol kullanılır. Gömme işleminden önce plastik eritici olan propilen oksit gibi maddelerde infiltre edilir.Bloklama (Gömme)Parçalardan rahatça kesitler alabilmek, düzgün kesit yüzeyleri sağlayabilmek için gömme ya da bloklama olarak ifade ettiğimiz işleme başvururuz. Parafin, jelatin, selloidin, karbovaks gibi maddeler bu işleme uygundur. En yaygın kullanılan madde parafindir. 56-60 derecede sıvılaşan parafin etüvde hazır tutulur. Parça prizmatik kalıplar içine konur, üzerine sıvı parafin dökülür. Parafin laboratuvar ısısında mum gibi donarak sertleşir. Kalıptan çıkarınca içinde bizim doku parçamız da bulunan düzgün prizmatik bir parafin bloku elde ederiz. Parafinintersüller boşluklara hatta hücrelerin içine bile penetre olarak dokuyu daha sabit ve kesilebilir hale getirir. Elektron mikroskop için ışık mikroskobuna oranla çok daha ince kesitlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle gömme ya da bloklama işleminde daha sert plastik maddeler gereklidir. Bunun için epon, araldit gibi epoxy plastik maddeler kullanılır.Bloklama işleminde ne tür maddeler kullanılır?Kesit AlmaBlokladığımız doku ve organ parçalarında düzgün ince kesitler almak için kullandığımız aletlere mikrotom denir. Işık mikroskop incelemeleri için kullandığımız mikrotomlar mikron düzeylerinde ince kesitler alabilirlerken elektron mikroskop araştırmalarında kullanılan ultramikrotomlar angström inceliklerinde kesitler sağlarlar. Işık mikroskobu için kesitler almakta kullandığımız mikrotomlarda çelik bıçaklar kullanılırken, EM için kesitler aldığımızultra mikrotomlarda cam ya da daha iyisi elmas bıçaklar kullanılır. Işık mikroskop çalışmalarında genellikle 6-10 mikronluk kesitler kullanılır. Mikrotomların bıçakların hareketli olduğu kızaklı mikrotom denilen tipleri ya da bıçaklarının sabit, kesilecek blokların hareketli olduğu rotari mikrotom tipleri vardır. Mikrotom aracılığıyla parafin bloklardan isteğimiz kalınlıklarda dilimler keserken blok içindeki parçadan da aynı kalınlıkta kesitler elde etmiş oluruz. Daha sonra lam üzerinde alınan kesitler boyama işlemine hazır olurlar.Xylol gibi bazı solventler doku içindeki lipidler gibi bazı maddeleri eritebilirler. Bu istenmeyen etkinin önüne geçmek için cryostat adı verilen dondurma mikrotomları kullanılır. Dokular bu yöntemle düşük ısıda aniden dondurularak takip işlemlerinden geçirilmeden ve bloklanmadan kesit alınabilir hale gelir.Mikrotom ve Ultramikrotom neye denir?Boyama (Kolorasyon)Çok ufak ayrıcalıklar dışında dokuların büyük bir kısmı renksizdir ve boyanmadığı sürece ışık mikroskobunda incelenmesi zordur. Çeşitli doku ve hücre kısımlarının yapıları nedeniyle farklı kimyasal özellikteki boyaları farklı bir şekilde tutmaları histolojide boyamanın esasını teşkil eder. Histolojik araştırmalarda kullanılan boyaların büyük bir çoğunluğu asit veya baz özelliğinde olup dokudaki ionize köklerle elektrostatik bağlantı yaparlar. Bu şekilde doku ve hücrelerin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması sağlanırken diğer yandan kimyasalyapısını bildiğimiz boyalarla reaksiyona giren yapıların kimyasal özellikleri ortaya konmuş olur. Histolojik boyalar renklendirici gruplarının asit ya da baz oluşuna göre asit ve bazik boyalar olmak üzere iki ana grupta toplanırlar. Bazik boyaları çeken, o boyanın renginde boyanan hücre ve doku kısımları bazofil boyanıyor ya da bazofili gösteriyor diye tanımlanır.Genel olarak granüllü endoplazmik retikulumun yoğun olduğu kısımlar, hücre çekirdeği bazofili gösteren yapılardır. Asit boyalarla reaksiyona girerek onun renginde boyanan hücre ya da doku kısımları için asidofil boyanıyor ya da asidofili gösteriyor denir. Bazı ayrıcalıkları olmakla birlikte hücre sitoplazması, kollajen lifler, mitokondrium ve lizozomlar asidofilik yapılardır. Bazik boyalara örnek olarak Metilen Mavisi, Jansiyan Viyole, Bazik Füksin, Azokarmin, Safranin, Hematoksilin, Nükleer Fast Red verilebilir. Eozin, Pikrik Asit, AsitFüksin, Oranj G, Eritrosin, Kongo Kırmızısı, Light Green gibi boyalar asit boyalara örnektir.Boyalar bazı yöntemlerde tek olarak kullanılır. Bazı yöntemlerde ikili ya da daha çok boya içeren birleşik yöntemler dediğimiz şekillerde kullanılırlar. Birleşik yöntemlerde kesitler birbiri ardından bazik ve asit boyalarla işleme tabi tutulurlar. Birleşik boya yöntemlerinden ikili olanlara örnek olarak çok yaygın bir boyama yöntemi olan Hematoksilin+Eozin (HE) yöntemi gösterilebilir. Azokarmin, Oranj G ve Anilin Mavisinden oluşan Heidenhein İn Azan yöntemi ise üçlü bir boyama yöntemidir.Asidofili ve bazofili neye denir?Birleşik boyama neye denir?Bazı boyalar, bazı yapıları boyanan çözelti renginden farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, böyle boyalara da metakromatik boyalar denir. Örneğin toluidin mavisi dokuya düşük konsantrasyonda bağlandığında mavi renkte boyar (ortokromatik). Oysa bir yapıya yüksek konsantrasyonda bağlandığında mor-kırmızı renkte boyar (metakromatik). Toluidin mavisinin Mast hücrelerinin granüllerini mor-kırmızı boyaması metakromatik boyanmadır.Bazı lipidler, makromoleküller metafosfat, sülfomukopolisakkaritler, nükleik asitler metakromazi gösteren yapılardır. Toluidin mavisi, Metilen mavisi, Azur A gibi boyalar ise metakromatik boyalara örnek verilebilir.Ortokromazi ve metakromazi nedir?Bazı boyalar deneysel amaçla doğrudan canlıya verilebilir. Bu renkli maddeler organizmada bazı yerlerde tutularak canlıda boyanma sağlarlar. Örneğin, tripan mavisi deney hayvanının dolaşımına verildiğnide karaciğer kupffer hücreleri tarafından tutulur. Böylece hayvan daha canlıyken sitoplazması mavi tanecikler tarzında boyunmış olur. Vital boyalardan Tripan mavisi, Kongo kırmızısı, Çini mürekkebi, Alizarin ve Lityum karmin asit karakterde vital boyalardır. Metilen Mavisi, Nötral Red, Janus Green, Krezil Viyole ve Nigrosin bazik karakterdevital boyalardır.Vital boyamanın diğer boyama yöntemlerinden farkı nedir?Boyama işleminden sonra kesitler yeni baştan dehidrate edilir ve şeffaflaştırılır. Daha sonra üzerlerine lamel kapatılarak korunur. Preparatların kapatılmasında Kanada Balsamı ya da son zamanlarda ucuzluğu ve çabuk kuruması yönünden tercih edilen bazı sentetik yapıştırıcılar kullanılmaktadır. Uzun süre saklanılması düşünülen preparatları doğrudan güneş ışığı ya da kuvvetli ışıklardan sakınmak gerekir. Aksi takdirde boya solacaktır.Dokuların renkli boyalarla boyanmasının yanı sıra altın, gümüş gibi bazı metallerin seçici olarak bazı kısımlara çöktürülmesi de o bölgelerin mikroskop altında kolayca belirlenmesini sağlayan boyadışı bir renklendirme yöntemi olarak karşımıza çıkar.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-hazirlanmasi-1

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olması gerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p. 763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi

Biyoterörizm ve Biyolojik Silahlar

Biyoterörizm kavramı, 11 Eylül 2001 tarihini takiben ABD’de posta kaynaklı şarbon vakalarının görülmesiyle günlük hayatımıza girmiştir. Biyoterörizm kişiler, gruplar veya hükümetler tarafından gerek ideolojik, gerekse politik veya finansal kazanç sağlamak amacıyla hastalık yaratıcı patojenlerin (biyolojik savaş araçlarının-BSA) sivil halk üzerinde, hayvanlarda ve bitkilerde hastalık oluşturmak ve/veya ölüme neden olmak amacıyla açık veya gizli şekilde yayılması şeklinde tanımlanmaktadır. Peki biyolojik silahlar nedir?. Klasik olarak “Biyolojik Silahlar” sadece yaşayan canlılara kitlesel zarar veren patojen (bakteri, virüs, mantar) veya doğada patojen olmayan ancak genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalar ile bu etkenlerin toksinleri olarak tanımlanmaktadır. Neden insanoğlu biyolojik silahları üretmektedir?. Nükleer, kimyasal ve konvansiyonel silahlarla karşılaştırıldıklarında biyolojik silahların çeşitliliği onları diğerlerinden ayıran en önemli özelliği oluşturmaktadır. Bulaşıcılığı yüksek, kolay ve hızlı üretilebilen, aşı ve tedavisi kullanıcı tarafından kolaylıkla kendi yandaşlarına uygulanabilen hemen hemen tüm mikroorganizmalar biyolojik saldırı amaçlı kullanılabilir. Günümüzde 43 mikroorganizma biyolojik silah adayı olarak kullanılabilir olmakla birlikte, bunlar arasında en önemlileri; şarbon, brusella, veba, Q ateşi, tularemi, çiçek, viral ensefalit, viral hemorajik ateş, botulizm toksini ve stafilokoksik enterotoksin B'dir. Biyolojik Silah Olarak mikroorganizmaların Avantajları: • Çok geniş alana dağılabilmesi (etki alanının geniş olması) • Kolay üretilebilir depolanabilir ve Üretim merkezlerinin kamufle edilebilir olması • Düşük maliyetle üretilmesi Kilometrekare kare başına düşen insan sayısının %50’sini etkileyen doz (LD50) baz alınarak maliyet hesaplandığında, konvansiyonel silahlar 2000$, nükleer silahlar 800$, kimyasal silahlar 600$, biyolojik silahlar ise 1 dolara mal olmaktadır. Bu nedenle biyolojik silahlar “Fakirin Atom Bombası” olarak tanımlanmaktadır. • Kullanımlarının kolay olması ve iz bırakmaması Biyolojik silah ajanları renksiz, kokusuz, tatsız olmaları nedeniyle insan gözüyle görülemezler. Aerosol bulutu halinde atıldığı zaman, mikroskopik boyutlardaki partiküller (1-10 m çapında) solunum ile akciğerlerin uç bölgelerine ulaşırlar. Ayrıca, etkilerinin ancak kuluçka süresinin sonunda görülmesi nedeniyle maruz kalanlar semptomlar ortaya çıkana kadar hedef olduklarının farkına varamazlar ve bu arada salgın yayılmış olur. • Az miktarının büyük kitleleri etkilemesi ve oldukça fazla sayıda insanda hastalık ve/veya ölüme neden olabilmesi: Örneğin Washington bölgesine, rüzgar yönünde 100 kg. aeresol şeklindeki şarbon sporunun yayılmasını takiben, 130000 ile 3000000 arasında ölüm gözleneceği, CDC tarafından geliştirilen bir ekonomik modele göre ise saldırıya maruz kalan her yüz bin kişi için 26.2 milyar dolarlık bir bütçe kaynağı gerektiği hesaplanmıştır. Bu da bir BSA’nın etkisinin bir megatonluk nükleer savaş başlığı etkisinden büyük, bir hidrojen bombasının etkisine ise eşit ya da daha büyük olacağı anlamına gelmektedir. • Dış ortam koşullarına dayanıklılığının yüksek olması: Örneğin şarbon sporu toprakta 40 yıldan daha uzun süre kalabilmektedir. • Bazı etkenlerin insandan insana bulaşma olasılığı: Veba, çiçek, kanamalı ateş gibi BSA’ya bağlı enfeksiyonların insandan insana bulaşarak salgın oluşturma ve böylece silahın hedef aldığı kitleden çok daha büyük bir kitleyi etkilemesi mümkün olmaktadır. Ayrıca BSA’lar yayılımı takiben insan vücudu gibi uygun bir ortam bulduklarında çoğalmaya başlarlar; bu şekilde kullanıldıkça çoğalan başka bir silah bulunmamaktadır. • Kitleler üzerinde panik etkisi yaratması ve sağlık sisteminde çökmeye neden olması sayılabilir Kendisini kullananlara zarar verebilmesi, etkilerinin önceden tahmin edilememesi ve uzun süre doğada kalabilmeleri ise BSA’ların olumsuz yönleridir. Biyolojik ajanların kullanımı temel olarak üç yolla olmaktadır: Kontamine su ve gıdalar, infekte vektörler ve aerosolizasyon aracılığıyla ile uygulanabilirler. Ancak, vektörlerin geniş kitleler üzerinde etkili olmaması ve gelişmiş ülkelerin su sistemlerindeki ileri düzeydeki arıtma teknolojisi nedeniyle BSA’nın bu şekilde kullanımı sınırlı olup, tercih edilmez. Aerosol, yapısı nedeniyle geniş bir yayılım sağladığı için biyoterörizmde kullanılan en etkin araçtır. Aerosol şeklinde hazırlanmış biyolojik silahlar; bakterilerin tarım ilaçlaması şeklinde uçaklardan veya sprey tanklarından yerleşim yerlerinin üzerine püskürtülmesi suretiyle etkili olurlar. Düşük maliyeti ve kolay uygulanabilmesi tekniğin avantajları olmakla birlikte etkili olabilmesi için ideal hava koşulları gereklidir. Şiddetli rüzgar, yağmur ve güneş ışınları gibi hava koşulları etkilerinin azalması ayrıca uygulama hatasına bağlı kullanıcının da zarar görmesi gibi olumsuzlukları da söz konusudur. BSA’nın çeşitliliği, hangisinin kullanacağının önceden bilinmemesi, kimyasal silahlarda olduğu gibi hemen belirti vermemesi, bu nedenle de olay mahallinin bilinememesi, hastalık tablosunun birbirine benzemesi dolayısıyla etkenin hangi ajan olduğunun kolayca belirlenememesi ve o bölgede doğal bir salgın olabileceği ihtimali gibi etmenler BSA’nın saptanmasını önemli ölçüde güçleştirmektedir. Yanısıra hangi ajanın ne zaman kullanılacağının bilinmemesi aşı gibi koruyucu önlemlerin uygulanmasını da imkansız kılmaktadır. Biyolojik saldırı olduktan sonra bazı bakterilere karşı antibiyotikler ile proflaksi uygulanabilirse de genetik olarak bu ilaçlara karşı dirençli hale getirilmiş BSA’nın olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Etkili bir savunma için, saldırı olmadan önce ülkedeki ilgili kurum ve kuruluşların rasyonel ve ekonomik bir şekilde organizasyonu ayrıca operasyonda görev alacak teknik personelin teorik ve pratik eğitimlerinin yapılması gerekir. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi tarafından (CDC) biyolojik silahlara karşı savunma stratejileri beş ana başlık altında sınıflandırılmıştır. 1.Hazırlık, önlemler 2.Saptamak, gözetim (ilk olgular, otopsi) 3.Etkenin özelliklerini iyi bilme 4.Koruyucu yöntemlerin geliştirilmesi 5.İletişim ağının sağlıklı çalışması Ne zaman ve nereden geleceği tahmin edilemeyen biyoterörist saldırılara %100 hazırlıklı olmanın olanağı yoktur. Ancak, hangi BSA’nın karşı tarafın elinde olduğunu bilmek ve bu ajanlara karşı tanı, tedavi ve korunma açısından hazırlık yapmak esastır. BSA’nın kullanılmasını takiben hastanelerin aktive edilmesi, arındırma, izolasyon, karantina, proflaksi, aşılama, otopsi ve diğer koruyucu önlemlerin belirlenip sağlık örgütünün salgına vereceği savunma yanıtı için epidemiyolojik kapasitenin artırılmasına yönelik hazırlık planları geliştirilmelidir. Bu hazırlık planları, BSA’nın tanımlamasına yönelik yerel, bölgesel ve ulusal laboratuvarların tanı olanaklarına göre belirlenmiş bir laboratuvar ağı oluşturmalarını ve ajanların moleküler karakterizasyonu dahil her türlü incelemeyi yapabilecek çok gelişmiş bir referans laboratuvarının kurulmasını, laboratuvar ağı içerisinde verilerin sağlıklı paylaşımı için bilgisayar ağının kurulması, ulusal veya bölgesel düzeyde sürveyans sisteminin oluşturulması ile şüpheli olguların tanısı ve değerlendirilmesi için standart kriterlerin geliştirilmesini içermektedir. Ayrıca, sağlık personelinin nükleer, biyolojik ve kimyasal ajanlar (NBC) konusunda sürekli eğitilmesi gereklidir. Ulusal ve bölgesel düzeyde ilgili birimler arasında hızlı ve etkin bir iletişim ağının oluşturulması, kesin ya da şüpheli saldırı durumlarında paniğe meydan vermeden halkın bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. BSA’nın ne gibi hastalıklar oluşturabileceği, tanı, tedavi ve korunma yolları hakkında toplumun eğitilmesi, biyolojik saldırı sırasında ve sonrasında halkı bilgilendirecek ve endişelerini giderecek eğitim materyallerinin hazırlanması gereklidir. Günümüzde, BSA’nın hızlı saptanmasına yönelik farklı sistemler geliştirilmiştir. Bu tanımlama sistemleri BSA kullanımına bağlı oluşan yapay bulutların analizine dayanan askeri sistemler ile (15 dakika içerisinde) olay yerine taşınabilir sistemler veya laboratuvarda uygulanan moleküler yöntemlere (bir saatten daha az zaman içerisinde) dayanmaktadır. “Biyolojik silahlara karşı korunmada en etkin yol koruyucu giysi ve maske kullanmaktır”. Savaş ortamında yapılabilecek bir biyolojik saldırıda 1-10'luk partikülleri filtre edebilen bir maske ve NBC koruyucu elbisesi birçok BSA için belli derecelerde güvenlik sağlayacaktır. Besin ve su kaynakları zincirinin de biyolojik ajan açısından izlenmesi gereklidir. Bütün teknolojik gelişmelere rağmen, sabunlu su ile vücudun ve özellikle ellerin yıkanması, halen oldukça geçerli ve önemli bir korunma yöntemidir. Biyolojik savaş ajanlarının gelişmesi ile beraber dünyada bu silahların üretimi, stoklanması ve kullanımının önlenebilmesi için 1925 yılında Cenova Protokolü, 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmış, farklı tarihlerde bu konvansiyonun gözden geçirildiği toplantılar yapılmıştır. Sonuç olarak, potansiyel BSA'ların tanısını koyabilecek referans laboratuvarların kurulması veya mevcut olanlara bu özelliklerin kazandırılması, olay yerinde tanımlama sistemlerinin sağlanması ve BSA’ları tanıyan, etkilerini ve taktik kullanımını bilen uzman biyolojik örnek alma ekiplerinin kurulmasına yönelik düzenlemelerin yapılması için bilimsel kuruluşlar, Üniversiteler ve TSK'lerin bu konularda işbirliği içinde çalışması ülkemiz güvenliği ve çıkarları açısından son derecede önemlidir. KAYNAKLAR • Bellamy RJ, Freedman AR. Bioterrorism. Q J Med 2001;94:227-234. • Kortepeter MG, Parker GW. Potential biological waeapons threats. Emer Infect Dis 1999;5(4):523-527. • Spencer RC, Lightfood NF. Preparedness and Response to Bioterrorism. J Infect 2001;43:104-110. • USAMRIID’s Medical Management of Biological Causalties Handbook.4rd ed. Feb 2001. • Henderson A, Inglesby V, O’Toole T. Bioterrorism Guidelines for Medical and Public Health Management. ASM press 2002. • Prevention of a Biological and Toxin Arms Race and the Responsibility of Scientists. Eds.Geissler E, Haynes RH. Akademie-Verlag Berlin 1991. • Public health response to biological and chemical weapons—WHO guidance(2004). Chapter 3&4, p 38-76. • Erdem H, Pahsa A. Biyolojik Silah Saldırılarına Yönelik Ulusal ve Bölgesel Yaklaşımlar. Infek Derg 2002;16(3) Ek. Uzm.Dr.Selçuk Kılıç RSHMB Salgın Hast. Arş.Md., Parazitoloji Laboratuvarı Kaynak: T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı ve Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Cilt:4 Sayı:5 Eylül-Ekim 2005 AYLIK EPİDEMİYOLOJİ RAPORU

http://www.biyologlar.com/biyoterorizm-ve-biyolojik-silahlar

HİSTOLOJİ PREPARATLARININ HAZIRLANMASI

Canlılardan alınan doku ya da organ parçalarını mikroskopla incelenir duruma getirebilmek için takip ettiğimiz işlemlerin tümüne birden histolojik teknik adını veriyoruz. Bu amaçla kullanılan yöntemler uygulayacağımız mikroskobi tekniğine bağlı olarak ilk bakışta bazı farklılıklar görünse de temelde prensipler aynıdır. Bu konuyla ilgili temel prensipleri anlayabilmek için klasik ışık mikroskobunda inceleyeceğimiz bir preparatın hazırlanışını görelim. Tespit (Fiksasyon) Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin, kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışında ilk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir. Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili, eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz. Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz. Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır? Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenen özelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi). Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır. Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz? Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir: - Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir. - Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır. - Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir. - Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır. - Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır. -Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır. - Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN: Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz. Tespitte uyulması gereken kurallar nelerdir? Tespit işlemleri ne tür yerlerde yapılmalıdır, neden? Dehidratasyon Tespit edilmiş parçalar bu aşamadan sonra suyundan arındırılır. Bu işleme dehidratasyon adı verilir. Dehidratasyon işlemi için suyu kolaylıkla kendi bünyesine kabul eden etil alkol, izopropil alkol, dioksan, anilin gibi maddeler kullanılır. Bunlardan en yaygın kullanılanı etil alkoldür. Derecesi absolu alkole kadar ulaşan banyolardan geçirilen parçalar daha sonra ışığı geçirgen hale getirilir. Bu işleme şeffaflaştırma (clearing) işlemi denir. Bu amaçla en sık kullanılan madde ksiloldur. Ayrıca benzen, toluen, kloroform gibi maddeler bu amaçla kullanılan maddelere örnektir. Bu işlemler petri kutuları gibi buharlaşmayı engellemek için düzgün kapaklı cam kaplarda elle takip şeklinde yapılabildiği gibi otomatik takip makineleri ile de yapılabilir. Otomatik takip makineleri zaman ayarlaması yapılabilen, doku parçalarının istenilen kaplarda istediğmiz kadar kalmasını sağlayan makinelerdir. Dehidratasyon nedir? Hangi maddeler bu amaçla kullanılır Elektron mikroskop için hazırlanan preparatlar da doku parçaları dehitratasyon işleminden geçirilir. Bu işlem için de yine ethanol kullanılır. Gömme işleminden önce plastik eritici olan propilen oksit gibi maddelerde infiltre edilir. Bloklama (Gömme) Parçalardan rahatça kesitler alabilmek, düzgün kesit yüzeyleri sağlayabilmek için gömme ya da bloklama olarak ifade ettiğimiz işleme başvururuz. Parafin, jelatin, selloidin, karbovaks gibi maddeler bu işleme uygundur. En yaygın kullanılan madde parafindir. 56-60 derecede sıvılaşan parafin etüvde hazır tutulur. Parça prizmatik kalıplar içine konur, üzerine sıvı parafin dökülür. Parafin laboratuvar ısısında mum gibi donarak sertleşir. Kalıptan çıkarınca içinde bizim doku parçamız da bulunan düzgün prizmatik bir parafin bloku elde ederiz. Parafin intersüller boşluklara hatta hücrelerin içine bile penetre olarak dokuyu daha sabit ve kesilebilir hale getirir. Elektron mikroskop için ışık mikroskobuna oranla çok daha ince kesitlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle gömme ya da bloklama işleminde daha sert plastik maddeler gereklidir. Bunun için epon, araldit gibi epoxy plastik maddeler kullanılır.  Bloklama işleminde ne tür maddeler kullanılır?  Kesit Alma Blokladığımız doku ve organ parçalarında düzgün ince kesitler almak için kullandığımız aletlere mikrotom denir. Işık mikroskop incelemeleri için kullandığımız mikrotomlar mikron düzeylerinde ince kesitler alabilirlerken elektron mikroskop araştırmalarında kullanılan ultramikrotomlar angström inceliklerinde kesitler sağlarlar. Işık mikroskobu için kesitler almakta kullandığımız mikrotomlarda çelik bıçaklar kullanılırken, EM için kesitler aldığımız ultra mikrotomlarda cam ya da daha iyisi elmas bıçaklar kullanılır. Işık mikroskop çalışmalarında  genellikle 6-10 mikronluk kesitler kullanılır. Mikrotomların bıçakların hareketli olduğu kızaklı mikrotom denilen tipleri ya da bıçaklarının sabit, kesilecek blokların hareketli olduğu rotari mikrotom tipleri vardır. Mikrotom aracılığıyla parafin bloklardan isteğimiz kalınlıklarda dilimler keserken blok içindeki parçadan da aynı kalınlıkta kesitler elde etmiş oluruz. Daha sonra lam üzerinde alınan kesitler boyama işlemine hazır olurlar. Xylol gibi bazı solventler doku içindeki lipidler gibi bazı maddeleri eritebilirler. Bu istenmeyen etkinin önüne geçmek için cryostat adı verilen dondurma mikrotomları kullanılır. Dokular bu yöntemle düşük ısıda aniden dondurularak takip işlemlerinden geçirilmeden ve bloklanmadan kesit alınabilir hale gelir. Mikrotom ve Ultramikrotom neye denir? Boyama (Kolorasyon) Çok ufak ayrıcalıklar dışında dokuların büyük bir kısmı renksizdir ve boyanmadığı sürece ışık mikroskobunda incelenmesi zordur. Çeşitli doku ve hücre kısımlarının yapıları nedeniyle farklı kimyasal özellikteki boyaları farklı bir şekilde tutmaları histolojide boyamanın esasını teşkil eder. Histolojik araştırmalarda kullanılan boyaların büyük bir çoğunluğu asit veya baz özelliğinde olup dokudaki ionize köklerle elektrostatik bağlantı yaparlar. Bu şekilde doku ve hücrelerin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması sağlanırken diğer yandan kimyasal yapısını bildiğimiz boyalarla reaksiyona giren yapıların kimyasal özellikleri ortaya konmuş olur. Histolojik boyalar renklendirici gruplarının asit ya da baz oluşuna göre asit ve bazik boyalar olmak üzere iki ana grupta toplanırlar. Bazik boyaları çeken, o boyanın renginde boyanan hücre ve doku kısımları bazofil boyanıyor ya da bazofili gösteriyor diye tanımlanır. Genel olarak granüllü endoplazmik retikulumun yoğun olduğu kısımlar, hücre çekirdeği bazofili gösteren yapılardır. Asit boyalarla reaksiyona girerek onun renginde boyanan hücre ya da doku kısımları için asidofil boyanıyor ya da asidofili gösteriyor denir. Bazı ayrıcalıkları olmakla birlikte hücre sitoplazması, kollajen lifler, mitokondrium ve lizozomlar asidofilik yapılardır. Bazik boyalara örnek olarak Metilen Mavisi, Jansiyan Viyole, Bazik Füksin, Azokarmin, Safranin, Hematoksilin, Nükleer Fast Red verilebilir. Eozin, Pikrik Asit, Asit Füksin, Oranj G, Eritrosin, Kongo Kırmızısı, Light Green gibi boyalar asit boyalara örnektir. Boyalar bazı yöntemlerde tek olarak kullanılır. Bazı yöntemlerde ikili ya da daha çok boya içeren birleşik yöntemler dediğimiz şekillerde kullanılırlar. Birleşik yöntemlerde kesitler birbiri ardından bazik ve asit boyalarla işleme tabi tutulurlar. Birleşik boya yöntemlerinden ikili olanlara örnek olarak çok yaygın bir boyama yöntemi olan Hematoksilin+Eozin (HE) yöntemi gösterilebilir. Azokarmin, Oranj G ve Anilin Mavisinden oluşan Heidenhein İn Azan yöntemi ise üçlü bir boyama yöntemidir. Asidofili ve bazofili neye denir? Birleşik boyama neye denir? Bazı boyalar, bazı yapıları boyanan çözelti renginden farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, böyle boyalara da metakromatik boyalar denir. Örneğin toluidin mavisi dokuya düşük konsantrasyonda bağlandığında mavi renkte boyar (ortokromatik). Oysa bir yapıya yüksek konsantrasyonda bağlandığında mor-kırmızı renkte boyar (metakromatik). Toluidin mavisinin Mast hücrelerinin granüllerini mor-kırmızı boyaması metakromatik boyanmadır. Bazı lipidler, makromoleküller metafosfat, sülfomukopolisakkaritler, nükleik asitler metakromazi gösteren yapılardır. Toluidin mavisi, Metilen mavisi, Azur A gibi boyalar ise metakromatik boyalara örnek verilebilir. Ortokromazi ve metakromazi nedir? Bazı boyalar deneysel amaçla doğrudan canlıya verilebilir. Bu renkli maddeler organizmada bazı yerlerde tutularak canlıda boyanma sağlarlar. Örneğin, tripan mavisi deney hayvanının dolaşımına verildiğnide karaciğer kupffer hücreleri tarafından tutulur. Böylece hayvan daha canlıyken sitoplazması mavi tanecikler tarzında boyunmış olur. Vital boyalardan Tripan mavisi, Kongo kırmızısı, Çini mürekkebi, Alizarin ve Lityum karmin asit karakterde vital boyalardır. Metilen Mavisi, Nötral Red, Janus Green, Krezil Viyole ve Nigrosin bazik karakterde vital boyalardır. Vital boyamanın diğer boyama yöntemlerinden farkı nedir? Boyama işleminden sonra kesitler yeni baştan dehidrate edilir ve şeffaflaştırılır. Daha sonra üzerlerine lamel kapatılarak korunur. Preparatların kapatılmasında Kanada Balsamı ya da son zamanlarda ucuzluğu ve çabuk kuruması yönünden tercih edilen bazı sentetik yapıştırıcılar kullanılmaktadır. Uzun süre saklanılması düşünülen preparatları doğrudan güneş ışığı ya da kuvvetli ışıklardan sakınmak gerekir. Aksi takdirde boya solacaktır. Dokuların renkli boyalarla boyanmasının yanı sıra altın, gümüş gibi bazı metallerin seçici olarak bazı kısımlara çöktürülmesi de o bölgelerin mikroskop altında kolayca belirlenmesini sağlayan boyadışı bir renklendirme yöntemi olarak karşımıza çıkar.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-hazirlanmasi

Mantar Hastaliklarinda Epidemiyoloji

Giris; Mantar infeksiyonlarinin çikis, yayilis ve bunlari etkileyen faktörlerinin saptanmasi, özellikle, bulasma ve yayilma yönünden, kisa bir süre içinde önlemlerin alinmasi bakimlarindan deger tasimaktadir. Hastaligin kaynagini bulmak, etkeni izole ve identifiye etmek sagaltima erken baslamak ve infeksiyonu, etrafa yayilmadan söndürmek yönünden çok büyük yararlar da saglar. Mantar hastaliklari, insanlar ve hayvanlar arasinda, yeryüzünde çok yaygin olarak bulunurlar. Ancak, mantar infeksiyonlarinin sporadik karakterde ve belli yörelerde lokalize olmalari ve yavas gelismeleri gibi nedenler, bunlarin epidemik hale gelmesini engellemektedir. Buna, mantarlarin bulasma tarzlarinin da katkisi fazladir. Ayrica, sistemik infeksiyonlara neden olan mantarlardan bazilari bir sahistan digerine bulasma yetenegine sahip degildir. Bu durum da, yayilma ve bulasmada yer alan önemli faktörü ortadan kaldirmakta, ve bulasma zincirini kirmaktadir. Mantarlarin bazilari, hastalik olusturmayan bir karaktere sahiptirler. Bunlar dogada toprakta insan ve hayvanlarin solunum ve sindirim sistemlerinde, deri ve mukozalarinda, gübreler de (memeliler kanatli ve yarasa), barinaklarinda çürümüs yapraklar, odunlar, ot, saman, yem, gidalarda ayrica mantar sporlari havada oldukça fazla bulunurlar. Bu nedenle toprak, mantarlar için çok iyi bir rezervuar alistirmakta ve kusagindaki insan ve hayvanlara, özellikle, solunum sisteminden bulasmaktadirlar. Mantar sporlari, laboratuvarlara, toprak, toz ve gönderilen muayene materyalleri ile tasinir. Mantarlarin çogu, uygun kosullar olustugunda insan ve hayvanlara bulastigindan ve hastalik yaptigindan bir kontaminant özelligi tasimaktadir. Mantarlar, insan ve hayvanlarda baslica iki kategoriye ayrilmaktadir. Bunlardan birincisi, mantarlarin bizzat kendilerinin vücutta üreyerek infeksiyon (mikozes) olusturmalari ve digeri de, üzerinde üredikleri maddelerde (substratlarda) sentezledikleri toksinlerin (mikotoksinler) sindirim sisteminden alinmasi sonu gelisen mitotoksikozislerdir. Mikotik infeksiyonlar yerlestikleri yere göre 3 gruba ayrilirlar. Bunlarda, Kutan mikozesler, subkutan mikozesler ve sistemik mikozesler olarak adlandirilirlar. 02. Kutan Mikozeslerin Epidemiyolojisi Kutan mikozeslere (Dormatomikozis, dermatofitozis) yol açan mantarlar 3 cins içinde bulunmaktadir. Bunlarda, 1) Trikofiton cinsi, 2) Mikrosporum cinsi ve 3) Epidermofiton cisimleridir. Bu mantar ve sporlari deri, saç, tüy, kil, deri ve tirnaklarda lokalize olurlar. Bir kisma mantar hastaliklari hayvandan hayvana ve insana veya insandan insana bulasabilirler. Bu grup içindeki mantarlar, kutanöz bir yerlesim gösterdiginden solunum sisteminden bulasmazlar. Hastaligin olusmasinda çevreye ve konakçiya ait bazi predispoze edici faktörlerini de önemli rolleri bulunmaktadir. Insan ve hayvanlarda dermatomikozeslere neden olan mantarlar (dermatofitler) origin ve ekolojilerine göre 3 grupta incelenmektedirler. 1- Geofilik dermatofitler : Bazi dermatofitler, topraga adapte olmuslardir, burada yasar, gelisir ve çogalirlar. Bunlar, genellikle, saprofitik bir yasantiya sahiptirler. Böyle mantarlarin rezervuari topraktir. Çok nadiren, insan ve hayvanlardaki mantar lezyonlarindan izole edilmislerdir. Geofilik dermatofitler arasinda, Trichophyton terrestre tam bir geofilik olmasina karsin, Keratinomyces ajelloi, Microsporum cookei, M. gypseum, M. nanum gibi bazi dermatofitler de insan veya hayvanlardan izole edilmislerdir. 2- Zoofilik dermatofitler : Bu gruba ait dermotofitler genellikle hayvanlarda hastalik olusturur ve arasira da insanlara bulasabilirler. Böyle dermatofitler arasinda, Microsporum canis, M. distortum, Trichcophyton gallinae, T. simii, M. erinacei, vs. vardir. Bazi zoofilik mantarlarin yasam çemberleri asagida gösterilmistir. M. canis ve T. verrucosum ’un yasam çemberi yandaki sekilde gösterilmektedir. 3- Antropofilik dermatofitler : Bu tür dermatofitler genellikle insanlarda hastalik olustururlar ve kaynaklari da insanlardir. Ancak, ara sira hayvanlarda da infeksiyonlar meydana getirebilirler. Antropofilik dermatofitler arasinda T. audouinii, T. concentricum, T. ferrugineum, T. gourvilii, E. floccosum, T. megninii, T. rubrum, T. schoenleinii, T. tonsurans, T. violaceum, T. yaoundei bulunmaktadir. Dermatofitler, insan veya hayvan vücutlarinda bulunduklari zaman (parazitlik dönem) artrospor olusturmalarina karsin, saprofitik yasantida (toprakta, kültürlerde) ise artrospor, klamido spor, makrokonidia, mikrokonidia ve askopor meydana getirmektedirler. Parazitik dönemde tesekkül eden artrosporlar bir konakçidan digerini ve bazen de topragi kontamine edebilirler. Toprakta saprofitik perfekt ve/veya imperfekt döneme geçerler. Toprak, genellikle, birçok mantarin ve sporlarin bulundugu yer rezervuar olmasi bakimindan önemlidir. Bazi önemli dermatofitlerin ekolojilerine göre siralanmasi asagida gösterilmistir. I- Antropofilik dermatofitler Epidermophyton floccosum Microsporum audouinii Microsporum distortum Microsporum ferrugineum Trichophyton concentricum Trichophyton gourvilli Trichophyton megninii Trichophyton mentagrophytes (Zooantropofilik) Trichophyton rubrum Trichophyton schoenleinii Trichophyton soudanese Trichophyton tonsurans Trichophyton violaceum Trichophyton yaoundei II- Zoofilik dermatofitler Microsporum canis Microsporum nanum Microsporum vanbreuseghemii Microsporum simii Trichophyton equinum Trichophyton gallinae Trichophyton mentagrophytes III-Zooantropofilik dermatofitler M. canis T. mentagrophytes T. verrucosum IV- Geofilik dermatofitler Keratinomyces ajelloi Microsporum cookei Microsporum gypseum Trichophyton terrestre 03. Subkutan Mikozeslerin Epidemiyolojisi Subkutan infeksiyonlara yol açan Rhinosporidium seeberi 'in kültürü yapilamadigi için deneysel infeksiyonlar da olusturulamadigindan insan ve hayvanlara bulasma tarzlari tam açikliga kavusturulamamistir. Ancak, lezyonlarin burunda yerlesmesi, infeksiyonun solunum yolu ile bulasabilecegi süphesini uyandirmaktadir. Sporotrikozise neden olan Sporotrichum schenckii, dogada toprak, su, gübre, çürümüs bitkilerde, odunlarda saglikli ratlarin agzinda ve gastrointestinal sistemleri de bulunur. Vücuda derideki porantrelerden olmaktadir. Bir hayvandan digerine bulasmaz. 04. Sistemik Mikozeslerin EpidemiyolojisiHata! Yer isareti tanimlanmamis. Bu mantarlarda da Toprak, çürümüs yapraklar, odunlar, gübreler, barinaklar, yarasa gübreleri, yiyecekler dane yemler, vs. esas rezervuari olusturur. Buralarda üreyen mantarlarin sporlari soluk havani ile kolayca ulasabilir. Sistemik infeksiyonlar arasinda, Aspergillozis, Blastomikozis, Histoplasmozis, Kandidiazis (moniliazis), Koksidioidomikozis, Kriptokokkozis, Nokardiozis bulunmaktadir. Bunlar içinde tehlikeli olan infeksiyonlar (Koksidioidomikozis, kriptokokkozis, vs) bulunmaktadir. Prof. Dr. Mustafa Arda

http://www.biyologlar.com/mantar-hastaliklarinda-epidemiyoloji

Cumhuriyet'in Başlangıç Döneminde Patoloji

Prof.Dr. Hamdi Suat Aknar (1873-1936) (Soyadı kanunundan sonra Aknar) Tıp Fakültesi'nde patoloji kürsüsünü kuran, modern patoloji eğitimini temellerini atan, gerektiğinde cephede hekimlik yapan, gerektiğinde laboratuvarda o döneme göre son derece ileri araştırmalar yapan ve deneysel karsinogenez (Kanser gelişimi) konusunda çalışmalarıyla uluslararası ün kazanan bir Türk hekimidir. Tıbbiyeyi bitirdikten sonra (1899), Almanya'ya gönderilmiş, döneminin önde gelen tıp bilim adamları ile çalışmış, çok değerli araştırmalar yapmıştır. Patolojide Alman okulunu öğrenen Hamdi Suat, 1904'te İstanbul'a dönmüş ve Gülhane'nin patolojik anatomi hocalığına atanmıştır. 1909 yılında Haydarpaşa'da askeri ve mülki tıbbiyelerin birleştirilmesiyle oluşturulan Darülfünun Tıp Fakültesi Patolojik Anatomi Hocalığına getirilmiş, bu görevi 1933 Reformu'na kadar sürdürmüştür. Hamdi Suat, kendisinden önce daha çok teorik derslerden ibaret olan Patoloji'yi uygulama alanına sokmuştur. Patoloji laboratuarını kurmak ve daha sonra geliştirmek için çalışmış, eğitim sistemini değiştirerek pratik uygulamalara ve deneysel araştırmalara büyük önem vermiştir. Hamdi Suat çok sayıda araştırma ve inceleme yapmıştır. Almanca ve Fransızca yayınlanan 40 makalesi, ayrıca 5 de Türkçe makalesi vardır. Özellikle veba, deri hastalıkları, bitki ve hayvanlarda tümör gelişimi üzerine çalışmalar yapmıştır. Öğrenciler için Genel Patoloji (Teşrih-i Marazi-i Umumi, 1914), Otopsi ve Adli Tıpta Önemi (Fethi Meyyit ve Tıbbı Adlide Ehemmiyeti, 1921) adlı ders kitaplarını yazmıştır. Bu kitapların 1929 ve 1930'daki 4. baskılarını latin harfleri ile bastırarak, kitaplarını latin harfleri ile yayınlayan ilk üniversite hocası olmuştur. Ayrıca Hamdi Hoca kürsüsüne ilk kez kadın asistan doktoru kabul eden üniversite hocasıdır. Almanya'da tıp öğrenimi gören Dr. Semiramis Rıfat Tezel 'i ihtisasını yapmak üzere kürsüye kabul etmiştir. Kendi adıyla anılan "Hamdi Erili" içinde uzun yıllar bozulmadan ve renk değişikliğine uğramadan saklanabilen doku ve organlardan oluşan 1800 olguluk büyük bir patoloji müzesi kurmuştur. İlk Patoloji kürsüsünü Gülhane Askeri Hastanesi'nde 1904'te kurmuş, otopsi ve mikroskopiye dayalı ilk Patoloji eğitimini 1907'de başlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında tifüs salgını üzerine araştırmalar yapmış ve ilk kez tifüs aşısı uygulamasını gerçekleştirmiştir. O dönemde ülke sağlık ortamının en önemli konularını ele alan Milli Tıp Kongresinin daha üçüncüsünde kanserin ana gündem olmasını sağlamıştır. Kanserin günümüzde kazandığı önemi neredeyse yetmiş yıl öncesinden görmüş ve bilim insanları kadar ulusal sağlık politikalarını belirleyenlerin ilgisini de çekmeyi başarmıştır. Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun öncülü sayılan "Kanserle Mücadele ve Taharri Cemiyeti" 1933'te Hamdi Suat Aknar'ın girişimleri ile kurulmuştur. Hamdi Suat Aknar, döneminin önde gelen patologları arasında saygın bir bilim adamı olarak yer almıştır. Alman Patoloji Cemiyetinin ilk Türk üyesi olmuş, çeşitli uluslararası toplantılarda ülkemizi başarıyla temsil etmiştir. 1930 yılında Bakü'de toplanan Rus Tıp Kongresi, ulaşımdaki zorluklar nedeniyle Hamdi Suat geciktiği için açılışını ertelemiştir. "Acta Cancrologica" dergisinin yayın kuruluna seçilmiştir. Türk ve dünya tıbbına büyük katkıları olmuş, çok değerli doktorlar, bilim adamları yetiştirmiştir. Bunlar arasında Kamile Şevki (Mutlu) ve Perihan Çambel, Hamdi Suat Okulu'nun temsilcileri olarak önemli hizmetler vermişlerdir. Ölümünden çok uzun bir dönem sonra 1974'te TÜBİTAK hizmet ödülüne layık bulunmuştur. Modern Patolojinin kurucusu olan Hamdi Suat Aknar 1933 de üniversite reformunun getirdiği ve uzun yıllar eleştiri konusu olan bir uygulama ile Darülfünun'dan uzaklaştırılmış, Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın müdahalesiyle Vakıf Gureba Hastanesi'nde çalışmaya devam etmiş, 13 Mart 1936'da tüberkülozdan ölmüştür. Prof.Dr. Hamdi Suat Aknar (1873-1936) (Soyadı kanunundan sonra Aknar) Tıp Fakültesi'nde patoloji kürsüsünü kuran, modern patoloji eğitimini temellerini atan, gerektiğinde cephede hekimlik yapan, gerektiğinde laboratuvarda o döneme göre son derece ileri araştırmalar yapan ve deneysel karsinogenez (Kanser gelişimi) konusunda çalışmalarıyla uluslararası ün kazanan bir Türk hekimidir. Tıbbiyeyi bitirdikten sonra (1899), Almanya'ya gönderilmiş, döneminin önde gelen tıp bilim adamları ile çalışmış, çok değerli araştırmalar yapmıştır. Patolojide Alman okulunu öğrenen Hamdi Suat, 1904'te İstanbul'a dönmüş ve Gülhane'nin patolojik anatomi hocalığına atanmıştır. 1909 yılında Haydarpaşa'da askeri ve mülki tıbbiyelerin birleştirilmesiyle oluşturulan Darülfünun Tıp Fakültesi Patolojik Anatomi Hocalığına getirilmiş, bu görevi 1933 Reformu'na kadar sürdürmüştür. Hamdi Suat, kendisinden önce daha çok teorik derslerden ibaret olan Patoloji'yi uygulama alanına sokmuştur. Patoloji laboratuarını kurmak ve daha sonra geliştirmek için çalışmış, eğitim sistemini değiştirerek pratik uygulamalara ve deneysel araştırmalara büyük önem vermiştir. Hamdi Suat çok sayıda araştırma ve inceleme yapmıştır. Almanca ve Fransızca yayınlanan 40 makalesi, ayrıca 5 de Türkçe makalesi vardır. Özellikle veba, deri hastalıkları, bitki ve hayvanlarda tümör gelişimi üzerine çalışmalar yapmıştır. Öğrenciler için Genel Patoloji (Teşrih-i Marazi-i Umumi, 1914), Otopsi ve Adli Tıpta Önemi (Fethi Meyyit ve Tıbbı Adlide Ehemmiyeti, 1921) adlı ders kitaplarını yazmıştır. Bu kitapların 1929 ve 1930'daki 4. baskılarını latin harfleri ile bastırarak, kitaplarını latin harfleri ile yayınlayan ilk üniversite hocası olmuştur. Ayrıca Hamdi Hoca kürsüsüne ilk kez kadın asistan doktoru kabul eden üniversite hocasıdır. Almanya'da tıp öğrenimi gören Dr. Semiramis Rıfat Tezel 'i ihtisasını yapmak üzere kürsüye kabul etmiştir. Kendi adıyla anılan "Hamdi Erili" içinde uzun yıllar bozulmadan ve renk değişikliğine uğramadan saklanabilen doku ve organlardan oluşan 1800 olguluk büyük bir patoloji müzesi kurmuştur. İlk Patoloji kürsüsünü Gülhane Askeri Hastanesi'nde 1904'te kurmuş, otopsi ve mikroskopiye dayalı ilk Patoloji eğitimini 1907'de başlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında tifüs salgını üzerine araştırmalar yapmış ve ilk kez tifüs aşısı uygulamasını gerçekleştirmiştir. O dönemde ülke sağlık ortamının en önemli konularını ele alan Milli Tıp Kongresinin daha üçüncüsünde kanserin ana gündem olmasını sağlamıştır. Kanserin günümüzde kazandığı önemi neredeyse yetmiş yıl öncesinden görmüş ve bilim insanları kadar ulusal sağlık politikalarını belirleyenlerin ilgisini de çekmeyi başarmıştır. Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun öncülü sayılan "Kanserle Mücadele ve Taharri Cemiyeti" 1933'te Hamdi Suat Aknar'ın girişimleri ile kurulmuştur. Hamdi Suat Aknar, döneminin önde gelen patologları arasında saygın bir bilim adamı olarak yer almıştır. Alman Patoloji Cemiyetinin ilk Türk üyesi olmuş, çeşitli uluslararası toplantılarda ülkemizi başarıyla temsil etmiştir. 1930 yılında Bakü'de toplanan Rus Tıp Kongresi, ulaşımdaki zorluklar nedeniyle Hamdi Suat geciktiği için açılışını ertelemiştir. "Acta Cancrologica" dergisinin yayın kuruluna seçilmiştir. Türk ve dünya tıbbına büyük katkıları olmuş, çok değerli doktorlar, bilim adamları yetiştirmiştir. Bunlar arasında Kamile Şevki (Mutlu) ve Perihan Çambel, Hamdi Suat Okulu'nun temsilcileri olarak önemli hizmetler vermişlerdir. Ölümünden çok uzun bir dönem sonra 1974'te TÜBİTAK hizmet ödülüne layık bulunmuştur. Modern Patolojinin kurucusu olan Hamdi Suat Aknar 1933 de üniversite reformunun getirdiği ve uzun yıllar eleştiri konusu olan bir uygulama ile Darülfünun'dan uzaklaştırılmış, Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın müdahalesiyle Vakıf Gureba Hastanesi'nde çalışmaya devam etmiş, 13 Mart 1936'da tüberkülozdan ölmüştür.

http://www.biyologlar.com/cumhuriyetin-baslangic-doneminde-patoloji

Kan Parazitleri

Laboratuvarda kan örnekleri ile çalışırken genel temizlik ve güvenlik kurallarına uyulması gerekir. Böylece çevrenizi, çevrenizdeki diğer kişileri ve kendi sağlığınızı korumuş olursunuz.  Koruyucu eldiven ve laboratuvar önlüğü giyiniz.  Eğer ellerinizde yada üzerinizde açık yara veya ezikler varsa mutlaka yara bandı vb. ile kapatın.  İğne, lanset gibi maddeleri sadece bir kez kullanın ve kullanılmış malzemeleri uygun çöp kutusuna atın.  Çalışma tamamlandıktan sonra eldivenlerinizi çıkartın ve ellerinizi mutlaka yıkayın.  Laboratuvarı temizleyin ve dekontaminasyon işlemlerini uygulayın. Örnek Toplama: Zamanlama: Örnekler uygun ortamlarda ve sağaltım (tedavi) öncesinde toplanmalıdır. Eğer malarya veya babesiadan şüpheleniliyor ise örnekler zaman geçirmeden incelenmelidir. Kanda parazit görülmesi (parazitemi) oranı parazit türüne göre dalgalanma gösterir. Bu nedenle birden fazla froti yapılması (8-12 saat ara ile 2-3 gün) tavsiye edilir. Microflaria enfeksiyonu (türe bağlı olarak) belirgin bir dalgalanma sergiler. Bu yüzden örnekleme zamanı çok önemlidir. Eğer mikroflariadan şüphe ediliyor ise örneklemenin aşağıdaki saatlerde yapılması uygundur. Loa loa–Öğlen (saat 10 ile 14 arası) Brugia or Wuchereria–Akşam saat 8 civarı (20.00) Mansonella–Günün herhangi bir saatinde. Örnek Tipi: Venöz kan örnekleri (venalardan alınan kan), teşhis amaçlı bir çok çalışma için uygundur (flariasis ve trypanosomiasis dahil). Ancak bazı enfeksiyonlarda örneğin malariada kan tüplerindeki antikoagulant (pıhtılaşma önleyici) maddeler parazitin morfolojisine ve boyanma özelliklerine olumsuz etkilerde bulunabilir. Bu problem, frotilerin (yayma) kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılması ile bir miktar azaltılabilir. Bu gibi durumlarda kapillar kan örnegi (kulak yada kuyruk ucu, insanda parmak ucu) alınması tavsiye edilir. Kılcal (Capillary) Kan İncelemesi: 1. Temiz bir lam alınır ve bir kenarına hasta adı veya numarası, örnek tarih ve saati kaydedilir. (Kayıt cam kalemi ile yapılmalıdır. Normal permanent kalemler işlemler sırasında silinebilir). 2. Kan alınacak bölge Kulak ucu (kuyruk ucu veya parmak, bebeklerde topuk veya ayak baş parmağı) alkol ile temizlenir ve kuruması beklenir. 3. Kulak ucu çok küçük kesilerek (lancet ile delinerek) kanatılır. İlk damla kan alınır ve yayma yapılır. (Yayma için iki thick blood-kalın yayma- ve iki thin blood-ince yayma- yapılması tavsiye edilir). 4. Uygun boyamalarla boyanan örnekler mikroskopla incelenir (immersiyon). Venöz (Venous) Kan İncelemesi: 1. Kan alınacak tüp ve lam üzerine hasta kaydı yapılır. Lam alkol ile temizlenip kurutulur. 2. Kan alınacak bölge temizlenir, alkol ile silinip kuruması beklenir. 3. Uygun bir venadan kan alınır ve EDTA’lı tüplere konur. Yavaş hareketler ile kan iyice karıştırılır. (Diğer antikoagulanlarda kullanılabilir ancak EDTA tercih edilmektedir). 4. En az iki kalın ve iki ince yayma preperat kan alınmasından sonraki mümkün olan en kısa sürede hazırlanılmalıdır. 5. Uygun boyamalar ile boyanan örnek incelenir. Örneklerin Hazırlanıp İncelenmesi: Yayma Örneklerinin (froti) Hazırlanması: Yukarda da belirtildiği gibi, eğer venöz kan kullanılıyorsa frotiler kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılmalıdır. Aksi taktirde antikoagulanların parazit morfolojilerini ve boyanma karakterlerini değiştirebileceği unutulmamalıdır. Kalın Yayma (Thick smears) Hazırlanması: Kalın yayma bir damla kanın mümkün olduğunca homojen olarak yayılması işlemidir. Dehemoglobinize olmuş (parçalanmış) alyuvarları incelemek için hazırlanır. Bu yöntem ile kan elemanları ve varsa parazitler ince yaymaya oranla daha fazla yoğunlaştırılmış olur. Bu yüzden kalın yayma, ince yaymaya oranla daha iyi teşhis imkanı sağlar ancak parazit morfolojileri en iyi olarak görünmezler. Pozitif örneklerde (özellikle malaria) tür tayini yapabilmek için ince yayma yapılması tavsiye edilir. Her hasta için en az iki preperat hazırlanılmalıdır. 1. Önceden temizlenmiş ve üzerine hasta kaydı yapılmış lam alınır. 2. Lam’ım ortasına bir damla kan konulur. 3. Bir başka temiz lam köşesi kullanılarak, dairesel hareketler ile kan yayılır (yaklaşık 1.5 cm çapında). 4. Örneğin istenilen kalınlıkta yayılıp yayaılmamış olduğu, altına konulan bir gazetedeki yazıların kısmen okunaklı olması ile kontrol edilebilir. 5. Preperat düz bir yere konarak kuruması beklenir (toz ve böceklerden uzak tutulmalıdır). Yeteri kadar kurumamış yada çok kalın hazırlanmış örnekler işlemler esnasında lamelden ayrılırlar. Oda ısısında yapılan kurutmalar bir kaç saat sürebilir. Minimum 30 dakikalık kurutma gereklidir bu şekilde hazırlanmış örnekler çok dikkatli olarak işlemlere tabi tutulmalıdır. Kurutma işlemi orta ısılı bir etüv yada kurutma dolaplarında yapılabilir. Aşırı sıcak ortamlar istenmez çünkü bu işlem ısı ile örnek tespiti (fiksasyon) yapılmasına yol açar. İnce Yayma (Thin smears)Hazırlanması: İnce yaymada kan gittikçe incelen bir kan katmanı oluşturur. Son kısmında alyuvarlar tek bir katman oluşturmalıdır yada birbirlerinden uzak konumlarda olmalıdır. Her hasta için en az iki örnek hazırlanılmalıdır. 1. Bir damla kan alınıp, lamın hasta kaydı yapılmış kenarından yaklaşık 1.5 cm uzağına konur. 2. İkinci bir lam kan damlasının önüne yaklaşık 45° açı ile konulur. 3. Lam hafif geri çekilerek damla ile temas ettirilir ve kanın lam temas yüzeyine yayılması beklenir. 4. Üstteki lam hızla ileri doğru itilerek kan olabildiğince ince yayılır. Kanın son kısımlarda çok ince yayılmış olmasına dikkat ediniz. Bu işlem uygun miktarda kan ve iyi bir yayma tekniği ile sağlanır. Aksi taktirde yayma istenilen kalitede olmaz. 5. Preperatın kurumasını sağlayın. 6. Preperatı saf (absolute) metanol içerisinde tespit edin 7. Fix the smears by dipping them in absolute methanol. Microfilariae Teşhisi İçin Örnek Hazırlama: A. Kapillar kan örneği alınır. B. Mikroflarialar perifer kanda yoğun olarak bulunurlar. Bu nedenle venöz kan bu tür incelemelerde tercih edilmezler. C. Mikroflaria kontrolü için venöz kan kullanılması gerekirse bu örnek mutlaka konsantre edilmelidir. Bu amaca yönelik çeşitli yöntemler mevcuttur. 1. Örnek modifiye Knott metadu ile konsantre edilir. 2. Filtrasyon Metodu. Bu yöntemde 5 µm çaplı gözenekleri olan filtreler kullanılır. Fitrede kanın şekilli elemanları ve organizmalar takılıp kalırlar. Filtredeki kan şekilli elemanları uygun maddeler ile parçalanır ve filtre üzerindeki organizmalar geri toplanıp lam üzerine yayılır ve incelenir (Bu amaca yönelik çeşitli teşhis kitleri mevcuttur. Ticari markalar olduğu için isimler ve kullanılan malzemeler burada işlenmemiştir) Kan Örneklerinin Nakli: Kan Yayma Örneklerinin Mikroskobik İncelemeler İçin Taşınması: 1. Üzerleri etiketlenmiş ve kurutulmuş yayma preperatlar (boyanmış yada boyanmamış) uygun lam kutularına yerleştirilir. Bu kutularda lamların birbirine temasını engelleyecek ara bölmeler olmalıdır. 2. Bu lam kutusunu sağlam ve arsında şok emici destekleri olan bir başka kutuya yerleştir. Bu sayede nakil sırasında kırılmalar engellenmiş olur. 3. Örnek ile ilgili bilgiler ve gönderen ile ilgili bilgiler detaylı olarak yazılıp kutuya yerleştirilir. 4. Uygun taşıma yolu ile istenilen yere gönderilir. Tam Kan Örneğinin Nakli: 1. Sızdırmaz steril bir kap (deney tüpü vs) içerisine antikoagulanlı kan konur ve etiketlenir. Bu örnek bir kutuya yerleştirilir ve etrafına, sızdırma durumunda kanın emilmesi için emici maddeler konulur. 2. Bu kutu içerisi şok emiciler ile desteklenmiş ikinci bir kutuya yerleştirilir. Örnek (kimden, ne için ve ne zaman alındığı gibi) ve gönderen ile ilgili detaylı bilgiler yazılıp kutuya yerleştirilir. 3. Hazırlanmış kutu veya kutular en kısa sürede (8-12 saat) ilgili laboratuvara ulaştırılmalıdır. Soğuk sistem taşıma gerekebilir. Bu durum ilgili laboratuvar ile görüşülmelidir. İlaç Testleri veya Moleküler Biyoloji Testleri İçin Örnek Nakli: 1. Yukardaki paketleme işlemleri aynen uygulanır. 2. Paket oda sıcaklığında nakledilir. Antikor veya İlaç Testleri İçin Serum (yada Plazma) Örneği Nakli: 1. Paketleme ve etiketleme işlemleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yapılır. 2. Ek bilgiler yazılıp kutuya konur. 3. Örnek oda ısısında ancak mümkün olduğunca kısa sürede hedefe ulaşması sağlanır. 4. Not: Parazit izolasyon (ayrımı) ve teşhislerinde süre kritik öneme sahişptir. Antikor kökenli taramalarda süre daha az önemlidir. Boyama: Kan Frotilerinin Boyaması: Hazırlanan ikili örneklerden sadece bir set boyanır. İkinci set yedekte bekletilir. Bu durum eğer boyamalarda bir hata olursa, örnek kaybını engellemiş olur. Ayrıca herhangi bir teşhis olayında daha sonraki incelemeler için kaynak oluşturur. Giemsa Boyama: -Kan parazitlerinin aranmasında ve teşhisinde kullanılır. Basit Giemsa Boyama: 1. Preperat hazırlanıp havada kurutulur. 2. Absolute metanolde bir dakika tespit edilir. 3. Kurutulmuş preperat giemsa ile boyanır (30 dakika-Giemsa boyası 1:20 oranında distile suda sulandırılır). 4. Boyama sonrası preperat distile su ile durulanır (Su akar vaziyette olmalıdır). 5. Preperat kurutulup 100X’lük objektif ile incelenir. Not: Preperatlar saklanmak istenirse üzerlerindeki mineral yağ yıkanmalıdır. Yıkama için Ksilol (XYLOL) kullanılır. Preperat üzerine ksilol dökülüp yağı ertmesi bekletilir ve ksilol akıtılıp (işlem mineral yağ tamamen kaybolana kadar bir kaç kez tekrarlanabilir) kurutulur. Geliştirilmiş Giemsa Boyama: 1.Giemsa boyamada kullanılan solüsyonların hazırlanması. A. Stok Giemsa Buffer (100X, 0.67 M) Na2HPO4 59.24 gr NaH2PO4H2O 36.38 gr Deionized water 1000.00 ml B. Otoklav yada 0.2 µm çapında delikleri olan filtre kullanarak sterlizasyon yapılır. Bu şekilde hazırlanmış stok solüsyon oda ısısında bir yıl kullanılabilir. C. Giemsa Buffer, 0.0067M, pH 7.2 (Stok giemsa buffer 100kat sulandırılır) Stok Giemsa Buffer 10.0 ml Dİstile (yada deiyonize) su 990.0 ml Solüsyon da pH7.2 olmalıdır. Kullanmadan önce kontrol edilip ayarlanır. Oda ısısında bir ay dayanır. D. Triton X-100 (% 5) Deiyonize Su (56°C’ ye kadar ısıtılır) 95.0 ml Triton X- 100 5.0 ml Ilık su içerisine Triton X-100 yavaşça ilave edilirken dairesel hareketler ile karıştırılır. Triton X-10 E. Stok Giemsa Boyası: Giemsa boyası hazır olarak satın alınabilir. Aşağıdaki formül daha iyi sonuç verdiği ileri sürülmektedir. Cam Boncuk (3 mm çapında) 30.0 ml Absolute methanol, (asetonsuz) 270.0 ml Giemsa Boya (saf-toz) 3.0 gr Glycerol (Gliserol) 140.0 ml a. Yukarda sayılan maddeleri temiz kahve renkli bir şişe içerisine yerleştirin. Ağzını sıkıca kapatın. b. Şişeyi bir çalkalayıcıda her gün 30-60 dakika ve en az 14 gün boyunca çalkalayın. c. Şişeyi ağzı kapalı olarak nemden uzak olarak oda ısısında saklayınız. Oda ısısında stok bozulmadan kalır (Stok gimza boyası eskidikçe boyama kalitesi artacaktır). d. Kullanmadan önce çalkalayıp bir numara Whatman filtre kağıdında süzün. Bu solüsyondan çalışmak üzere Giemsa boyası hazırlayın. F. Gimsa Boya Hazırlanması (% 2.5) G. Her boyama için taze olarak hazırlanması tavsiye edilir. Bir günden fazla süre geçmiş Giemsa boyası boyamalarda kullanılmamalıdır. Giemsa buffer 39 ml Stok Giemsa Boyası 1 ml Triton X-100 (%5) 2 damla 2. Boyama: A. Bir şahle (boyama küveti) içerisine yukarda açıklandığı şekilde taze olarak Giemsa boyası hazırlayın B. İkinci bir şahleyi Giemsa buffer ile doldurun ve içerisine her 40 ml için iki damla Triton X-100 ekleyin. C. Preperatı Giemsa (% 2.5) ile 45-60 dakika süresince boyayınız. D. Preperatı çıkartıp Giemsa buffer içerisine batırarak (3-5 kez) durulayın. Kalın yayma preperatlarda dikkatli olunmalıdır. E. Preperatı dik olarak bir yere yerleştirip kurutun. Notaha yoğun hazırlanan (% 10) Giemsa boyalar ile daha kısa süre bekletilerek (10 dakika) boyama yapılabilir. Ancak bu durum hem daha fazla madde kullanımını gerektirir. Hem de boyama kalitesi çok iyi olmaya bilir. İyi bir boyama yapılmış olup olmadığını pozitif örnekler kullanarak kontrol edilmesi tavsiye edilir. Boyanmamış Yayma Preperatların Uzun Süreli Saklamalar İçin Hazırlanması: Her hangi bir amaç için yayma preperatlar daha sonra incelemek için saklanabilirler. Bu saklamalar, boyama yapılmış preperatlar için sadece kuru ve temiz bir kutuda ve bir birlerine temas etmeden gerçekleştirilebilir. Anacak bazı durumlarda preperatlar hiç bir işlem yapılmadan daha sonraki uygulamalar için saklanmak istenebilir. Bu preperatlar daha sonra istenilen yöntemle işlenip incelenebilirler. 1. Yayma preperat hazırlanır ve çabucak kuruması ağlanır. 2. Örnek absolute (% 100) methanol içerisinde tespit edilir ve kurutulur. 3. Bir lam kutusuna yerleştirilir ve etiketlenir (örnek ile bilgiler kaydedilir) 4. Kutu derin dondurucularda; -70°C yada daha soğuk bir dolapta istenilen süre kadar depolanır. 5. Kullanılacak olan örnekler dolaptan çıkartılır ve boyama işlemleri öncesinde kısa bir süre kurutulur. Isı farklılığından dolayı oluşan su damlacıkları buharlaştırılıp lam kurutulur.Daha sonra boyama işlemlerine geçilir. Microskobik Muayene Kalın Yayma Preperatların İncelenmesi: Alyuvarlar (eritrosit, red blood cell-RBC) parçalanmış (eritilip yok olmuş) ve varsa paraziter organizmalar daha yoğunlaştırılmış olduğundan kontrol ve teşhis çalışmaları için daha uygundur. Karışık (mix) enfeksiyonların teşhisinde de daha yararlıdır. 1. Bütün preperatı küçük büyütme altında inceleyin (10X yada 20X objektif). Böylece büyük parazitleri (mikroflaria gibi) daha kolay teşhis edilir. 2. Daha sonra, mineral yağ ve büyük büyütme (100X objektif) ile örneği tekrar inceleyin. Bu incelemede de küçük parazitler (theileria, babesia gibi) araması yapılır. Preperatta bol miktarda akyuvar (leukosit. white blood cell-WBC) görülecektir. 3. Eğer herhangi bir paraziter yapı görülür ise, o zaman ince yayma preperat incelenerek, tür tayini yapılır. 4. Eğer hiç parazit göremediniz ise; bu durum gerçekten parazit yokluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa inceleme devam ettirilmeli midir sorularına araştırmanın hassasiyetine göre yada klinik tabloya göre karar verilir. Hassas durumlarda preperattan en az 100 (200-300) mikroskop sahası (akyuvarların bol görüldüğü) incelenmelidir ve birden fazla preperat incelemesi yapılmalıdır. İnce Yayma Preperatların İncelenmesi: İnce yayma preperatlar farklı amaçlar için kullanılabilir. 1- Tespit edilmiş olan bir parazitin tür tayini amacı ile kullanılabilir. 2- Kalın yaymaların kuruması beklenirken hızlı bir kontrol için kullanılabilir. 3- Yeterli kalın yayma preperat olmadığında kullanılabilir. İnce yaymalarda; eğer aynı örneğin kalın yayma incelemesi yapılmamış ise önce küçük büyütmeler (10x yada 20x objektifler) ile preperat taranmalıdır. Bu sayede mikroflaria benzeri parazitler aranmış olur. Daha sonra büyük büyütme ile (100x objektif) örnek taranır. Parazitlik Yoğunluğunun Tespiti: Bazı durumlarda parazitlik (parazitemi) yoğunluğunun tespiti klinik açıdan önemli bilgiler sağlayabileceği için gerekli olabilir. Bu durumda yoğunluk tespiti ya alyuvarlara yada akyuvarlara oranlanarak hesaplanmaya çalışılır. Alyuvar(RBC) Sayısına Göre Oranlama: Örnekteki 500 ila 2000 arasında alyuvar sayılır ve incelenir, bunlardan kaçtanesinin parazitli olduğu tespit edilir. Sonuç oranlanarak yüzde (%) cinsinden ifade edilir. Eğer parazitlik oranı yüksek ( > 10%) ise 500 alyuvar (RBC) saymak yeterlidir. Düşük oranlarda (<1%) 2000 yada daha fazla alyuvarı incelemek gereklidir. Parazitlik (parasitemia- %) = (parazitli RBC / toplam RBC) X 100 Akyuvar (WBC) Sayısına Göre Oranlama: Kalın yayma preperatlarında parazitler akyuvarlara oranlanırlar. Akyuvarlar ve parazitler sayılır. Bu sayıma 500 parazit veya 1000 akyuvar sayana kadar devam edilir. Hesaplama eğer kullanılan kan hacmi biliniyorsa bilinen hacim üzerinden hesaplanır. Hacim bilinmiyor ise, bir milimetreküp kanda 8000 akyuvar olduğu ortalamasına göre yapılır. Parazitler/milimetre küp (kan) = (parazitler/ WBC) X WBC sayısı (bir milimetre küp kanda yada < 8,000 akyuvarda> Florasanlı Boyalar ile Boyanmış Kan Parazitlerinin Teşhisi: Kan yayma preperatları, acridine orange ile (Kawamoto tekniği) boyanıp ya floresan mikroskop yada özel fitrelere sahip ışık mikroskoplar altında incelenir. Bu boyamada nükleer DNA yeşile boyanırlarken, stoplazmik RNA kırmızıya boyanır. Böylece parazitleri tanımak kolaylaşır. Bu yöntem özellikler malaria (sıtma) etkenlerinin teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Afrika trypanosoma’sında da kullanılmıştır Quantitative Buffy Coat (QBC®; Becton Dickinson) metodu, Bu yöntemde kan örnekleri direk olarak içerisinde akridine orange ve antikoagulan bulunan, cam boncuklu tüplere alınır. Örnekler hematokrit santrifüjde, santrifüj edilip floresans mikroskopla incelenir. Parazitler (malaria-sıtma) granülosit katmanın altında bulunurlar. Bu yöntem diğer kan parazitleri içinde adapte edilmiştir. Antikor (Antibody)Tespiti: Parazit enfeksiyonları konakçıların dokularında yada konakçı atıklarında (dışkı-idrar gibi) görülerek teşhis edilirler. Ancak bu teşhis yöntemleri, derin dokular içerisine yerleşen bazı hastalıklarda yetersiz kalmaktadır (toxoplasmosis yada toxocariasis). Ayrıca cysticercosis ve echinococcosis gibi hastalıklarda örnek alınması, konakçının hayatını tehlikeye sokacağından tavsiye edilmezler. Bu gibi durumlarda, belirgin bir parazit ile enfekte olmuş konakçıda, antikor testlerinin uygulanması büyük avantaj ve kolaylık sağlar. Antikor testlerinde pozitif olarak teşhis edilen konakçının enfektemi olduğu yoksa daha önce geçirdiği bir hastalığın antikorlarını mı taşıyor olduğu ayırt edilmelidir. Parazit hastalıklarında antikor tespiti hastada belirgin olmayan bir zaman da hastalığın varlığını işaret eder. Ancak hastalığın hangi safhada olduğunu kesin olarak belirlemez. Yani antikor tespit edilen hastada, hastalık başlama, gelişme safhalarında olabileceği gibi geçmiş de olabilir. Hastalık geçirmiş olan canlıda antikor düzeyi yavaşça düşer ancak tedaviden sonra dahi antikor düzeyi altı aydan bir kaç yıla kadar değişen sürelerde belirgin düzeylerde kalabilir. Bu durumda incelenen parazitin antikor yoğunluğunun (titrasyonunun), hastalık süresince ve hastalıktan sonra hangi seviyelerde olduğu bilinmesi yararlı olur. Toxoplasma gondii enfeksiyonlarında, spesifik immunoglobulin M (IgM) ve immunoglobulin A (IgA) tespiti hastalık zamanı hakkında bazı bilgiler verebilir. Ancak diğer hastalıklar için tavsiye edilmemektedir. Eğer dışkı, idrar ve kan örneklerinde şüphelenilen parazit görülmemiş ise veya negatif çıkmış ise, parazite spesifik immunoglobulin G (IgG) antikor testi istenilebilir. Parazite-spesifik IgM, IgA, yada IgE teşhis için uygun değildir. Bu nedenle bu antikorların tespiti istenmemelidir. Parazit spesifik IgG negatifken, pozitif çıkan IgM, IgA, yada IgE düzeyleri yalancı pozitif olarak değerlendirilmelidir. Uygulanan testlerin spesifitesi (özel oluşu) ve sensitivitesi (hassasiyeti) sonuçlar üzerinde çok etkilidir. Parazitler, hayat siklusları içerisinde değişik evreler geçirirler. Bu nedenle antijenler, evrelerden sadece birine spesifik olabileceği gibi genel olarak parazite (tüm evrelerinde) spesifik de olabilir. Bu nedenle kullanılacak antijen ve antikor testleri çok iyi bir incelemenin (kaynak bilgiler ve deneyler) sonunda seçilmiş olmalıdır. Testte kullanılacak olan spesifik antijenin yada antikorun spesifite dereceleri çok iyi bilinmelidir. Yayınlanmış olan kitap yada makalelerde aynı konuyu inceleyenlerin mutlak bir birinin aynı olduğunu düşünmek hatalıdır. Hatta bu tür çalışmalar farklı bölgelerde, farklı solüsyonlar yada farklı araştırmacılarca yapılmış çalışmalar olarak, sonuçları kıyaslama açısından daha önemlidir. Örnek İhtiyaçları: Bütün parazit antikor teşhis testlerinde serum yada plazma kullanılabilir. Toxoascaris veya toxoplasmosis için göz yaşı akıntıları da, serum ile beraber antikor testleri için kullanılabilmektedir. Yine, merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarında da (cysticercosis yada toxoplasmosis) serebrospinal (beyin-omurilik) sıvıları, serum eşliğinde incelemeye alınabilir. Bütün örnekler oda ısında nakledilebilirler. Bu incelemeler için akut fazdaki enfeksiyonlardan örnek istenilmez. Geçerli sonuçlar genellikle bir test sonucunda elde edilebilmektedir. Parazit enfeksiyonları hasta üzerinde fark edildikleri dönemde, incelenmeye alınırlar ki bu zaman enfeksiyonun akut safhası genellikle geçmiş olur.

http://www.biyologlar.com/kan-parazitleri-1

Mikobakteri Kültür Yöntemleri

Mikroskopik muayenede ARB araştırılması, TBC tanısı için oldukça değerli, basit ve ucuz bir yöntem olup ön tanı değeri taşır. Fakat tüberkülozun kesin tanısı için etken ajanın kültür ortamında tekrar gösterilmesi ve bazı in vitro testler ile doğrulanması gerekir. Kültür yöntemi; M.tuberculosis için “altın standart” olarak kabul edilmektedir. Mikobakterilerin üretilmesinde çalışılacak laboratuvar ortamının imkanları ölçüsünde standart besiyerlerinden MGIT, BACTEC gibi komplike sistemlere kadar farklı kültür yöntemleri uygulanabilir. Mikobakterilerin izolasyonu için ideal ortam;Az sayıdaki mikobakterilerin hızlı ve bol miktarda üremelerine izin vermeli, Ekonomik olmalı, içeriğinde bulunan maddelerin temininde ve hazırlanmasında zorluk yaşanmamalı, Pigment oluşumu ve koloni morfolojisine dayanarak izolatlar arasındaki farklılıkları saptamaya yardımcı olmalı, Mikobakteri dışındaki kontaminant mikroorganizmaların üremesini inhibe etmeli, İlaç duyarlılık testleri uygulamak için uygun olmalıdır. Tüberkülozda kullanılan standart besiyerleri değişik başlıklar altında toplanabilir:İçerikleri yönünden; Sentetik besiyerleri (Sauton, Long vb.) Yarı sentetik besiyerleri (Yumans, Dubos, Middlebrook vb.) Kompleks besiyerleri (Löwenstein Jensen, Ogawa, Trudeau) Görünüm yönündenKatı besiyerleri (Yumurtalı ve agarlı; Löwenstein Jensen, agarlı Middlebrook, Treduau vb.) Sıvı besiyerleri (Middlebrook, Youmans, Sula vb.) Karışık besiyerleri (Gliserinli, patatesli buyyon vb.) Kullanım amacına görePrimo kültür - ilk izolasyon (Löwenstein Jensen, agarlı Middlebrook, Trudeau, Ogawa vb.) Araştırma Üretim (Tüberkülin, BCG; Sauton, Proskauer, Long vb.) Antimikrobiyal madde içeriğine göreNonselektif: Antibiyotik içermezler. Selektif: Antibiyotik içerirler. Günümüzde mikobakterilerin ilk izolasyonunda en sık kullanılanlar yumurtalı besiyerleri ve/veya agarlı besiyerleridir. Agarlı besiyerlerine göre yumurtalı besiyerlerinin hazırlanması daha zahmetli fakat daha ucuzdur ve koloni görüntüsü daha tipiktir. Bu nedenle Türkiye dahil Tüberküloz hastalığının sık görüldüğü ülkelerde en sık yumurtalı besiyerleri, bunlardan da en sık Löwenstein Jensen besiyeri kullanılmaktadır. Yine yumurtalı ve katı olan Ogawa besiyeri de basit ve ucuz bir besiyeridir. Uzak Doğu’da özellikle Japonya’da kullanılır. Amerika’da yumurtalı besiyeri olarak Treduau ve ayrıca agarlı besiyeri olarak Middlebrook 7H10 ve 7H11 en sık kullanılan besiyerleridir. Petragnani besiyeri özellikle yoğun kontamine örneklerden mikobakteri izolasyonunda tercih edilir. American Thoracic Society Medium (ATSM), diğerlerine göre daha düşük oranda malaşit yeşili içerdiğinden özellikle BOS, plevra sıvısı, biyopsi gibi steril örneklerde tavsiye edilir. Löwenstein Jensen besiyerinin klinik örneklerden mikobakteri izolasyonundaki duyarlılığı; üreme zamanının daha uzun olması, koloni oluşumunun daha geç tespit edilmesi gibi nedenlerden dolayı, Middlebrook 7H10, 7H11 ve sıvı formu (broth) olan 7H9 besiyerleri ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. Balgam kültürlerinde ilk seçenek yumurtalı besiyerleridir. Balgam dışı örneklerde ise en verimli yöntem sıvı besiyerlerini kullanmaktır. Ekonomik yeterliliği olan laboratuvarlarda özellikle BOS, vücut boşluk sıvıları ve biyopsi gibi tekrarlanamayan örneklerde sıvı besiyerlerinin kullanılması tavsiye edilmektedir.Yumurtalı BesiyerleriAvantajları 1. Hazırlanması kolaydır. 2. Mevcut en ucuz besiyeridir ve tüberküloz bakterisinin iyi üremesine müsaade eder. 3. Taze yumurtadan hazırlandığı, sıkı kapaklı tüplerde saklandığı ve buharlaştırarak sıvı artığının minumuma indirildiği durumlarda haftalarca buzdolabında saklanabilir. 4. Tüplere dağıtıldıktan sonra koagüle edildiğinden ve ayrıca eklenen malaşit yeşili mikobakteri dışındaki diğer bakterilerin üremesini engellediğinden kontaminasyon riski düşüktür.Dezavantajları1. Pozitifliğin saptanma süresi uzundur. Özellikle örnekte az sayıda bakteri bulunması ya da güçlü dekontaminasyon işlemi uygulanması durumunda belirgin kolonilerin izlenmesi 6-8 hafta gibi uzun bir süreyi alabilir.2. Kontaminasyon durumunda çoğu kez besiyerinin tüm yüzeyi etkilendiğinden sıklıkla besiyeri kaybedilir. Besiyeri Hazırlarken Dikkat Edilmesi Gereken Kurallar:İyi kalitede bir besiyeri elde etmek için kullanılan kimyasal maddelerin saf olması, cam malzemelerin ve distile suyun steril olması gerekir. Besiyeri hazırlama yönteminde yer alan kurallar aynen uygulanmalı, değişikliklerden kaçınılmalıdır. 1. Çalıştığınız ortamı mümkün olduğu kadar temiz tutunuz. Tezgahın üzerini uygun bir dezenfektan (1/10 ya da 1/20 oranında sulandırılmış çamaşır suyu gibi) ile siliniz. Yerleri toz oluşmasını engellemek için nemli bezlerle siliniz.2. Cam malzemeleri ve diğer aletleri steril ettikten sonra kullanınız.3. Kimyasal maddelerin tavsiye edilen saflıkta olmasına dikkat ediniz.4. Koagülatör ısısını önceden kontrol ediniz.5. Asepsi kurallarına özenle uyunuz (tüplerin ve şişelerin ağzını alevden geçirme vb.).6. Yumurtaların kabuklarını kırmadan önce mutlaka temizleyiniz.7. Koagülasyonda tavsiye edilen ısının ve sürenin üzerine çıkmayınız.8. Hazırlamış olduğunuz besiyerlerini ışıklı ortamda (özellikle UV altında) tutmayınız. Buzdolabında saklayınız (Buzdolabı ışığının kapak kapatıldıktan sonra söndüğünden emin olunuz). 9. Tüplere dağıtım aşamasında besiyeri hacmini kullandığınız tüplere göre ayarlayınız (6-8 ml küçük şişelere, 20 ml deney tüpüne). Gereksiz tasarruflardan kaçınınız. LOWENSTEIN - JENSEN BESİYERİ HAZIRLANMASITuz Solüsyonu Monopotasyum Fosfat 2400 mgMagnezyum Sülfat 240 mgMagnezyum Sitrat 600 mgL- Asparagine 3600 mg Gliserin 12 mlDistile Su 600 ml Yukarıdaki maddeler tartılıp büyük bir balona konularak eriyinceye kadar benmaride kaynatılır. Otoklavda 121oC’de 30 dakika sterilize edilir.Besiyeri İçin Gerekli Yumurtanın Hazırlanması1. Önce, 2 gr malaşit yeşili tartılır, 100 ml distile su içinde eritilir. Bu şekilde hazırlanmış % 2’lik malaşit yeşili stok çözeltisi koyu renkli bir aktarılır, güneş ışığından uzak bir yerde muhafaza edilir. 2. 25 adet sağlam, taze yumurta alınır, üzeri kirli olanlar sabunlu suyla iyice fırçalanır. Yumurtalar geniş bir kaba konulur. Steril bir kapta UV lambası altında 45 dakika bekletilerek sterilize edilir. UV lamba yoksa yumurtalar, %70’lik etil alkol ile doldurulmuş geniş ve derin bir kapta 15 dakika bekletilir. 3. Bu sterilize edilmiş yumurtalar, ağzı lastik tıpa ile kapatılabilen steril bir balona, steril huni vasıtasıyla kırılır. Balonun ağzı kapatılarak balonda toplanan yumurtalar homojen hale gelinceye kadar çalkalanır. Daha önce hazırlanıp steril edilmiş büyük balondaki tuz solüsyonuna steril bir tülbentten süzülerek ilave edilir. 4.Bunun üzerine % 2 lik malaşit yeşilinden 25 ml ilave edilir, hepsi birlikte çalkalanır. 5. Özel tevzi (dağıtım) cihazları ile 6-8 ml hacimlerde, 160x16 mm’lik tüplere steril şartlarda dağıtılır. 6. Aral Gürsel sulu tip koagülatörde 78-80oC’de 1 saat koagüle edilir. 7. Koagüle edilen besiyerleri, 37oC’lik etüvde 24 saat bekletilir. Ertesi gün kontamine olmuş besiyerleri ayrılır. Steril ve sağlam olan besiyerleri 2-8oC’de (buzdolabında) saklanır. İlaçlı Löwenstein-Jensen besiyerlerinin raf ömrü 2 ay; ilaçsız (normal) Löwenstein-Jensen besiyerinin (kurumasına mani olunduğu taktirde) raf ömrü ise 6 aydır. 8. Ticari olarak baz Lowenstein-Jensen besiyeri temin edilebilir. Bunlarda benzer şekilde hazırlanır. Ancak bu besiyerleri patates unu içerdiğinden ilaçlı besiyeri yapımında kullanılmaz. SIVI KÜLTÜR SİSTEMLERİSolid besiyerlerine göre mikobakterilerin, daha kısa sürede üremesine olanak sağlarlar. Bactec ve MGIT sistemleri bu amaçla kullanılmaktadır.BACTEC Bactec yöntemi sıvı besiyerinde üreyen mikobakterinin üremesinin radyometrik olarak izlenmesi esasına dayanır.Temel prensip 14C ile işaretli substrat içeren besiyerinde bu substratı kullanarak üreyen mikobakterilerin 14CO2 üretmesidir. Tespit edilen 14CO2 miktarı vial içindeki üremenin miktarı ve oranını yansıtır ve üreme indeksi olarak tanımlanır. İlaç duyarlılık testleri Bactec sistemi kullanılarak yapılabilir.MGITMGIT yöntemi mikobakterilerin klinik örneklerden (kan ve idrar hariç) hızlı izolasyonunu optimize etmek için geliştirilmiş in vitro bir sistemdir. Hastalardan alınan örnekler işlendikten sonra MGIT tüplerine inoküle edilir. MGIT tüplerinin dip kısımlarında fluorescent içeren silikon bulunur ve sıvı besiyerinde bulunan çözünmüş haldeki O2 varlığına duyarlıdır. Sıvı besiyerinde üreyen mikobakterilerin açığa çıkardığı çözünmüş haldeki oksijen floresan açığa çıkarır ve üremenin tespit edilmesini sağlar.

http://www.biyologlar.com/mikobakteri-kultur-yontemleri

HİSTOLOJİ LABORATUVARDA KULLANILAN BAZI ÇÖZELTİLER

A-Cam Kapları Yıkamak İçinCam eşyadaki kaba kir bildiğimiz gibi sabun veya herhangibir temizleme tozu ve sıcak su ile temizlenir.Saf su ile çalkalanır ve kurutulur Reçine ve parafin ile kirlenmiş camlar önce toluen veya ksilol ile yıkandıktan sonra sıcak su ve sabun ile yıkanmalıdır. Bu nedenle boyalarda kullanılan artık ksilol veya toluol saklanmalıdır. Erimeyen organik kalıntılar, boya çöküntüleri veya metalik tuzlar cam kaplar aşağıdaki çözeltilerle temizlenebilir.1-Potasyum dichromate-sulfuric acid temizleme sıvısında yıkayarak temizlenir. Bunun için birkaç dakikadan birkaç güne kadar bu sıvıda bırakılır. Daha sonra asit kalıntısını kaldırmak için su ile iyice yıkanır. Potassium dichromate 200 gm.Su 1 litreKonsantre Sulfuric asit 750 cc Çözeltiyi sıcağa dayanıklı bir cam kavanozda yap. Önce potassium dichromate’ı suda erit, çabuk erimesini istiyorsan ısıt. Soğuduğu zaman, bir taraftan cam bir çubuk ile karıştır ve sülfirik eşiti yavaşça ilave et. Isı yükselecektir. Koyu yeşil oluncaya kadar birçok defa kullanılabilir. 2-Potasyum bikromat...................60 grSülfürik asit..............................1000 cc 3-Potasyum permanganat...............10 grSodyum hidroksit.......................10 grDistile su....................................100 cc 4-Kral SuyuHidroklorik asit..........................3 birimNitrik asit...................................1 birimB-Lam ve Lamellerin Temizlenmesi: Yeni lam ve lameller % 90 veya 95’lik alkolde bırakılır, sonra buradan teker teker alınan lam veya lameller temiz eski bir mendil veya pamuklu bir bez ile iyice kurulanır Temizliğini kontrol için pipet ile üstüne su damlatılır. Su dağılırsa lam ve lameller temizlenmiştir, su damla halinde kalırsa halen kirli demektir. Böyle camları temizlemek için 15 dakika kadar yarı yarıya eter ve saf alkol karışımına bırakılır. Kullanılmış lam ve lameller- Eğer üzerlerine balsam ve sakız yapışmamışsa sıcak su ve yıkama tozları ile iyice yıkanır ve suda çalkandıktan sonda % 90 veya 95’lik alkolde bırakılır. Silinip kurutulduktan sonra kullanılmağa hazırdır. Lam ve lameller bu yöntemle temizlenmezse bir veya iki gün temizleme solusyonunda bırakılır sonra suda yıkanır ve ammonium hidroksit ile alkalize edilmiş suda birkaç saat bırakılır. Suda yıkanır, alkolde bekletildikten sonra kurulanır. Balsam veya sakızlı lam veya lamelleri ise bahsettiğimiz yıkamadan önce ksilol veya toluol içinde bırakmalıdır.Lamları Jelatinleme YöntemiGelatine powder........................................5 grKalium chrom (III) sülfat rein....................0.5 grDistile su................................................... Distile su LABORATUVARDA KULLANILAN BAZI BOYA ÇÖZELTİLERİA-Nötral Red (nötral kırmızısı): Bir şişe saf suya rengi kırmızı oluncaya kadar bu boyadan karıştırınız. Çözeltinin saydam olması şarttır. B-Sirke asitli metilen yeşili: 100 cc saf suya 2 gr sirke asidi ve bir miktar da metilen yeşilinden karıştırınız. Çözeltinin rengi mavimsi yeşil olmalıdır. C-Karmin - sirke asidi: 45 hacim saf ve yoğun sirke asidini 55 hacim saf su ile karıştırınız. Buna biraz (örneğin %45 yoğunluğundaki 100 cc sirke asidine 5gr ) saf carmin ekleyin ve dar boyunlu bir cam kap içinde bir baget ile hafifçe kaynatınız. Çözelti soğuduktan sonra bunu bu filtre kağıdıyla süzünüz ve damlalıklı şişelerde saklayınız. Filtre kağıdında kalan kısmını tekrar kullanılabilir. Karmin-sirke asidini ağzı iyice kapanan şişelerde uzun zaman bozulmadan saklanabilir.LABORATUVARDA KULLANILAN BAZI FİZYOLOJİK SIVILARBasit tuz eriyiği: Kurbağa için Memeliler için NaCl...............................6,5 gr. NaCl...............................8-9 gr.Saf su .............................1000 cm3 Saf su .............................1000 cm3 Ringer eriyiği Kurba ğa için Memeliler için Saf su ..........................1000 cm3 Saf su ..........................1000 cm3NaCl ..................................6gr NaCl.............................. 9gr CaCl2 .............................. 0,2gr CaCl2 .............................0,2grKCl................................... 0,2 gr KCl ................................ 0,2grNaHCO3...........................0,1 gr NaHCO3 ...........................0,1gr NORMALİTE-MOLARİTENormalite: Çözeltinin litresindeki eşdeğer gram sayısıdır.Molarite : Çözünmüş maddenin, çözeltinin litresindeki mol veya formülgram sayısına denir ve M ile gösterilir.Konsantrasyon:Çözelti veya çözgenin belirli bir miktarındaki çözünmüşmadde miktarına denir. Bu miktarlar amaca uygun değişikbirimlerle ifade edilebilir.Yüzdesel konsantrasyon: Çözelti veya çözgenin 100 cc veya 100 gramındaki çözünmüş madde miktarıdır. Bir çözeltinin yüzdesi verildiğinde, genel olarak o çözeltinin 100 gramındaki madde miktarı anlaşılır.Çözücü : Saf halde bulunan çözücü ( Su, alkol, aseton ). Çözelti: Çözünen madde + çözücü

http://www.biyologlar.com/histoloji-laboratuvarda-kullanilan-bazi-cozeltiler-1

Evrim Konusunda ilk Düşünceler

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanin, dogadaki çeşitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düşünceler başlamiş demektir. İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı(1703-1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir. 17. yüzyıla kadar, piskopos Ussher’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kaldığı fikri’ yani ‘Genesis’ geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya İÖ 4040 yılında, Ekim ayının 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratılmıştı. Bu düşünce Ussher tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha sonra yine Hıristiyan din adamları olan Augustin (İS 354-430) ve Aquinas (İS 1225-1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden oluştugu ileri sürülerek, yaratilişin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eşeylerin ortaya çiktigi savunulmuştur. Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından Empedocles, İÖ 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların oluştuğunu savunmuştu. Thales(İÖ 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. Aristo (İÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların metabiyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren Lucretius (İÖ 99-55) u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. Yeni Çağdaki ve Yakın Çağdaki düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düşürnürlerin sayısı artmıştır. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlıların benzer tarafları ve farkları saptanmıştır.Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabaliklyarı gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan Leonardo da Vinci, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa ibilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür. Bu şekilde farklı devirlerde 2arklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, oluşan canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama “Tufan Kuramı” denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varayılmıştır. Cuvier, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yanılayarak fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlangıcında, üç İngiliz jeoloğun çalışmalarıyla katstrofizm kuramı yerine ‘Uniformizmi’ kuramı getirildi. Hutton 1785'te geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonlaların belki de daha kuvvetli olurak meydene galdiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yaılabileceğini buldu. John Playfair’in yapıtı 1802'de yayınlandı. Üçüncü araştırıcı, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanısıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım, Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemiştir. Lamarck’ın Düşünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında ‘Philosophie Zoologique’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmıaşıkyıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü: “ Eğer bir onrgan fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır”. Bu varsayıma ‘lamarkizm’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafalırın atası kısa boyunlu olmalıran karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kaylmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Körfarelerin gözlerini, karıncaayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilrde açıklamıştır. Bu üaçıklamalar,kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle Weismann tarafından somatoplazma ile germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece Lamarck’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüşler, fakat inandırıcı olamamışlardır. Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi, organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi, evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı.Evrim Kuramı, bilimsel anlamda 19. yy kuramıdır; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteliğini aldı. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakından tanımalıyız: Darwin, 1809'da İngitere’de doğdu. Babas, onun hekim olmasını istiyordu; 16 yaşında Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak başladığı hekimlik eğitimini ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kırkanatlıları toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle, 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı. Lyell’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Yine insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamylara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgeliren göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu araştirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulaşti. Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolaysıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle birlikte, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını biraraya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özelikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. Wallace, Darwin’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi ” idi. Darwin’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, Wallace’ın çalışmalarında yer almaktaydı. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte basılmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859'da “Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni” kısaltılmış adıyla Türlerin Kökeni yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırladı. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. Darwin, uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı geliniyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardımlarda bulunan Lyell ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan Fitzroy , bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir şekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim adlı eseriyle yayımladı. Bu eserde insanın daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddeliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve iyne diğer çcanlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlıolduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeyseyl seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “İnsanın Oluşumu ” adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları (Darwin- Wallace Temellerini atmıştı) Bu kuram, ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır. Gerçekler şunlar: 1. Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve popülasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 2. Bir türe ait popülasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı popülasyonlarınnın hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. Varsayımlar: 1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs için, saöaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen popülasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş popülasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır’Yaşamak İçin Savaş”. 2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşıayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeylenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği “Biyolojik olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır”dır. 3. Bir bölgedeki koşullar digerlerinden farkli oldugundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farkli olur. Çevrede meydana gelecek yeni degişiklikler, tekar yeni uyumlarin meydana gelmesini saglar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tipp uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir zaman sonra, atasindan tamamen degişik yeni bireyler toplulugunun ortaya çikmasini saglar’Uyumsal Açilim’. Farklilaşmanin derecesi, eskiyle yeni popülasyondaki bireyler bir araya getirildiginde çiftleşmeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmişsa, artik bu iki popülasyon iki farkli tür olarak degerlendirilir. Bir ata popülsayondaki bir kisim bireyler, taşidiklari varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diger bir kismi da taşidigi farkli varyasyonlar nedeniyle daha degişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasinda, bulundugu koşullarda, yarari ya da zarari olmayan diger birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onlari daha sonraki döllere aktarabilir. Darwin’in kuramı o karar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı.Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları oluşturan genlerdeki herhangibir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerleri taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin oluşmasına neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği oluşturan genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri oluşturan genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir popülasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşikoymaya yanit vermek oldukça zordur. Karmaşik bir organ yarar saglasa da birden bire nasil oluşabilir? Örnegin omurglilarda, gözün bir çok kisimdan meydana geldigi bilinmektedir. Yalniz başina bir kismin, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldigi zaman görme olayi saglanabilir. O zaman degişik kisimlarin ya ayni zamanda birden meydana geldigini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon genetegi açisindan olanaksizdir- ya da yavaş gelşitigini herhangi bir şekilde açiklamak gerekiyor. Bir parçanin gelişmesinden sonra digerin gelişebilecegini savunmak anlamsizdir; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kisim, işlevsiz olacagi için körelir ya da artik organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organlarin da nokta mutasyonlarin birikmesiyle, ilkelden gelişmişe dogru evrimleştigine ilişkin bazi kanitlar vardir. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamin Temel Kurallari Cilt-1, Kisim-1, Onbirinci Baski, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekkillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlaranı sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı) Bilgi Çocuklarımızın yüzüne aynaya bakar gibi bakıyoruz. Onlar bizim yeniden dirilişimizdir. Kendileri tıpkı bize benzer yapabilmeleri çin hücrelerinde bulunan, bizim fiziksel yapımızı belirleyen bilgiyi, onlara sperm ve yumurta olarak veriyoruz. Bu bilgi bizim geleceğe armağanımızdır. Hücre yapımı için gerekli bilgi; harita, plan veya taslak niteliğindedir. Bir rehber, bir kitap, bir broşür gibi de denebilir. Bu rehber çok özel bir yaratmayı gerçekleştirecek olan aracının veya makinenin, canlı üretme makinesinin “anlayacağı” eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Genler Genetek bilimi, her canlının özelliklerinin (örneğin göz rengi) kalıtımla geçtiğini, yani yavruda hassas bir şekilde yeniden ortaya çıktığını göstermişttir. Kişisel özelliklerini düzenleyen bilgi, “genler” denilen özel varlıklarla nesilden nesile geçer. Her belirgin kalıtımsal özelliğin ayrı bir geni daha vardır. Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel 1860'larda, genlerin kalıtımla gerçek şeyler gibi; sulandırılmadan, bölünmeden, karışmadan aktarıldığını açığa çıkardı. Öyleyse genler, her biri (s:19) organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz. 1920'lerde büyük genetikçi Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrei içindeki yerlerini buldu. Bütün hücrelerde, çekirdek dedğimiz kapalı bir kap vardır. Hücre bölünüp iki hücre haline gelirken, ilk önce bu çekirdeğin bölündüğü, dolaysıyla hücre içinde önemli bir rolü olduğu daha önce de biliniyordu. Yani, tek hücrenin servetini yeni hücrelere eşit bölüştürme işlemi, çekirdekte başlıyordu. Dahası; mikroskop, çekirdeğin içinde kromozom denilen iplik gibi yapıları açığa çıkardı. Bu yapılar, çekirdeki bölünmeden kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini, bir yeni “yavru” hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, koromozomların genlerin yuvaları olmalarından kuşkulanıyorlardı. Morgan, adi meyve sineklerini deney hayvanı olarak kullanarak bunun gerçekten de doğru olduğunu, bir dizi ince deneyle kanıtladı. Bu işi tamamlandığında, genlerin kromozom ipliklerinin etrafında top top sarılmış oldukları artık biliniyordu. Genler Neden Yapılmışlardır? Kromozomlar (genler) neden yapılmışlardı? Biyolojide kuşkusuz çok önemli bir yeri olan Oswald Avery’nin deneyleri bu soruya çok açik ve parlak bir yanit getirdi. Çalişmalari, şimdi “moleküler biyoloji” dedigimiz modern çagi açti. 1940'larin başinda Avery, iki tarafli zatürreye (akciger iltihasbi) neden olan bakteriyle ugraşiyordu (penisilin bulunmadan önce, en büyük ölüm nedenlerinden biriyldi bu hastalik). Yaptigi deneylerde açiklayamadigi şaşirtici sonuçlar buldu. (s:20) Ölü zatürre bakterileri, kötü niteliklerini, zatürre yapmayan türden canli bakterilere geçirebiliyorlardi. Bu, tehlikeli ölü bakterilerin, canli ve zararsiz bakterileri tehlikeli hale getirebilmeleri demekti.Bu nitlik bir defa geçirilince artik kalici oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan bakterilerin gelecek kuşaklarina kalitimla geçiyordu. Hastaliga neden olabilme kapasitesi bir veya bir grup özellekten kaynaklanir. Bu özellikler, genler tarafindan kontrol edilir ve kalitimla geçirilirler. Avery, ölü baterilerin parçalandiklarini, vücutlarinin bilgi taşiyan kimyasal maddeler çikardigini, canli baketirelirn de bulari besin olarak kullandiklarini düşündü. Yani genler, canli bakterilere girip onlarin kalitimlarini belirtiyorlardi. Avery ve arkadaşlari, bu gene benzer maddeyi kesin olarak belirlemek üzere çalişmaya başladilar. İnsan, Tıp bilimi için, genlerin kimyasal özelliklerinin bulunmasından daha önemli bir problem olabileceğini düşünüemez. Ancak bu kesinlikle insanlar, hatta hayvanlar üzerinde de incelenebilecek bir problem değildi. Neyse ki zatürre yapan bakteriler, Avery’e uygun bir sistem getirdiler. Bu iyi ve değerli bir model-deney sistemi örneği oluşturuyordu. Aslında, bütün genetik bilgi birikimi, 100 yıl önce Gregor Mendel’le başlangıcından bugünkü araştırmalara kadar, büyük ölçüde basit deney modellerine dayanır. Bezelyeler, meyve sinektleri, ekmek küfü ve bakteriler... Avery’nin üzerinde çalıştığı bakteriler geretik olarak birbirinin tıpkısıydı. Başka cinslerle karışmamış, safkan bakterilerdi bunlar. Hızla üreyebiliyorlardı öyle ki kalıtım özelliklerini birçok kuşağın üzerinde izlemek olanaklıydı. Zatürreye neden olma yetenekleri, farelere verilerek kolayca ölçülebiliyordu. Avery’nin yaptığı önemli deneyleden biri, probleme açık bir yanıt getirdi. Ölü bakterilerden dağılan bir molekül karışımını aldı ve içine DNA’yı “bozan” bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması, karışımın zararsız bakterileri zararlı bakteriye çevirebilme yeteneğine bir son verdi. Buna ek bir deneyle Avery ve arkadaşlari, zararsiz bakterileri hastalik yapan bakteriye çeviren maddenin “deoksiribonükleik asit” veya DNA oldugunu kanitladilar. DNA: Deoksiribonükleik Asit Aslında, DNA’yı Avery bulmadı. Bu işi, Avery’den altmış yıl önce Friedrich Miescher adında bir araştırmacı yapmıştı. O ve onu izleyen bilim adamları bu konuda bir sürü kimyasal bilgi toplamışlardı. DNA’nın zinci şeklinde birbirine bağlı, büyük miktarlarda fosforik asit içeren “nükleotid” denilen moleküllerden oluştuğu biliniyordu. Bunlar, o zamana kadar hücrede bilinen en büyük moleküllerdi. Avery, DNA’nın kalıtımın temel maddesi olduğunu gösterdi. Başka ir deyişle “bir şeyi kalıtımla geçirmek demek, bir parça DNA aktarmak demektir”. Genler DNA’dır. Bilgi DNA’dır ve DNA bilgidir. Avery’nin ispatından beri, DNA konusunda bilinenler öyle şaşırtıcı bir hızla arttı ki, 1960'larda (s: 22) artık bilginin DNA’da nasıl kodlandığını bu bilginin nasıl hücre maddesine dönüştüğü ve DNA’nın gelecek kuşakla paylaşılmak üzere nasıl kopya edildiğini biliyorduk. Bu zorlu yarışa bir çok bilim adamı katıldı; ama James Watson ve Francis Crick ’in DNA’nın doğru yapısının ikili sarmal, yani içiçe dönen iki zincir olduğunu düşünüp bulmaları en büyük aşamalardan biridir. Öyleyse işte DNA’nin temel özelliklerine bakalim: 1.Molekül zincir şeklindedir( Degişik basit molekül çeşitlerinin birbirine eklenmesinden oluşmuş zincir şeklindeki madde) 2.Olağanüstü uzun ve son derece incedir.Hücrenin çekirdeği 100 kere büyütülseyydi aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olacaktı, yani gözün ancak seçebileceği kadar. İte bu küçücük çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa, boyu, bir futbol sahasının boyu kadar olur. 3. Zincirde dört çeşit halka vardir (nükleotid denilen moleküller). Isimleri adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kisaltmalari A. G, C ve T. 4. Bu dört tür halkanın bağlanma biçimi, adi bir zincirin halkaları gibi birbirinin aynıdır. 5. Halkaların şaşmaz bir düzeni vardır, bu kitaptaki harflerin düzeni gibi. Bundan sonra, zincirler üzerine söyleyecek çok şeyimiz olacak. Bir zinciri her resimleyişimizde, buradaki beş biçimden hangisi en uygun, en açiklayicisiysa onu kullanacagiz. Kuşkusuz, gerçek zincirlr bizim resimlerde gösterdiklerimizden çok daha uzundur. DNA = Dil = Bilgi Şimdi dört çeşit halkasi olan bir zincirimiz olsa ve bunun yeni bir bireyin oluşmasi için gerekli bütün bilgiyi içerdigini bilsek, bu sirrin halkalarin siralanmasinda veya düzenininde yattigi sonucunu çikarmamiz gerekir. Zincirin bu kadar çok anlam taşimasinin başka bir açiklamasi olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha dogrusu tek boyutlu “yazili” talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapilabilir.DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazilabelecek mesajlarin sayisi sonsuzdur. Tipki iki harfli Mors alfabesiyle (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sinir olmadigi gibi. Kitaplardaki harfler kağıt üzerindeki yerlerine göre diziler halinde bağlanmışlardır. DNA içindeki dört nükleotid halkası ise gerçek kimyasal bağlarla dizi halinde bağlanmıştır. Belli bir organizma içindeki toplam DNA’da bir kitap gibi düşünülebilir.(s:24) Bu kitapta, bütün harfler, deyimler, cümleler ve paragfraflar bir zincir oluşturacak biçimde birbirine eklidir. Organizmanın bütün bölümleri ve bütün işlevleri böylece tanımlanır. Bu organizmanın özdeş bir ikizi varsa, o da aynı DNA’ları içerir, aynı kitaptan bir tane daha diye düşünülebilir; ne bir harf, ne bir sözcük farklıdır ikisi arasında. Aynı türün başka bir organizması da, gramerda sık sık ve göze çarpıcı farklar olduğu halde, benzer bir kitabı oluşturur. Değişik türlerin kitapları, içlerinde bir sürü benzer cümleler de olsa oldukça değişik öyküler anlatırlar. Yukarıdaki benzetmede zincirin parçaları olan genler, aşağı yukarı cümlelerin krşılığıdırlar. Bir gen, organizmanın belirli bir yapısını oluşturan veya işlevini gören bir harf (nükleotid) dizidir. Genler, çok uzun bir DNA molekülünde arka arkaya eklenmiş cümleler gibidirler. Bir İnsan Oluşması İçin Ne kadar Bilgi Gerekli? Bilginin ne olduğunu gördükten sonra isterseniz, canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği üzerine kabaca bir fikir edinelim: 1. Bir bakteri, canlı yaratıkların en basitlerindendir, 2 000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf (halka) içerir. Buna göre, bir bakterinin DNA’sı en azından iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır. 2. İnsanın, bakteriden 500 kat fazla geni vardır.Öyleyse DNA en azından bir milyar harf uzunluğundadır. 3. Bir bakterinin DNA’sı bu hebsaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortaama uzunlukta romana, insanın ki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir! Dilden Maddeye DNA dilinin anlamı, belirli bir canlı organizmayı tanımlamasındadır. Başka bir deyişle genler, maddenin, yaşamın gerçek özünün, gerçek canlı unsurun yaratılması için gerekli bilgiyi verirler. DNA dili fizik olarak yaşamaya, nefes almaya, hareket etmeye, et üretmeye nasıl çevrilebiliyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce, nelerden yapılmış olduğumuzu bilmemiz gerekir. Proteinler Bu konu zor görünebilir ama aslında öyle değil. Bizi oluşturan en önemli malzeme proteindir denilebilir. Diğer yapı maddelerimiz (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbohidratlar, yağlar vb.) proteinlere destek olmak üzere bulunurlar. Proteinler yalnızca kütlemizin (suyu saymazsak) çoğnu oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda vücut ısımızı, hareketlerimizi ayarlarlar, düşüncelerimizin ve duygularımızın da temelini oluştururlar. Kısacası bizi oluşturan ve yaptığımız her şey proteinlere dayanır. Örneğin, kendimi gözlüyorum: bütün kütlesi proteindir; ne görüyorsam (kürkü, gözleri, hareket etmesi bile) proteindir. İçindeki her şyey de proteindir. Ayrıca kendime çok özel bir kişilik veren herşey de özel proteinlerle belirlenmiştir. DNA’nın yönlendirilmesiyle yapılan proteinler birey olmanın, tek olmanın, bütün türlerin fiziksel temelidir. Metal, otomobil için neyse, protein bizim için odur. Otomobilde başka malzemeler de vardır; ama yapıyı ve işlevi sağlayan en önemli eleman metaldir. Hem görünüşü, hem de işleme yeteneğini belirler. Bir arabanın diğerinden farkını; biçimini, niteliği ve metal kısımların durumu belirler.(s:26) Şimdi, yeni bir soru ve başka bir ayrintili inceleme için haziriz. Proteinler neden yapilmişlardir? İşte özelliklerinin listesi: 1. Zincir moleküldürler. 2. Uzundurlar ama DNA kadar değil. 3. Yirmi çeşit protein halkasi vardir. Bunalara amino asitler denir. 4. Yirmi birimin de bağlantı biçimi tamamen aynıdır. 5.Yirmi birimin veya halkanın düzeni veya diziliş sırası hassas ve kesindir. Bu düzen, hangi protein olduğunu ve sonuçta işlevinin ne olduğunu belirler. Amino asitler, isimlerinin ilk üç harfi eklenmiş zincir halkalariyla gösterilirler. Yirmi amino asit şunlardir: fenilalanin, leusin, izoleusin, metyonin, valin, serine, prolin, treoinin, alanin, tirosin,histidin, glutamin, asparajin, lisin, aspartik asit,glutamik asit, sistein, triptofan,arjinin,glisin. Çeviri Bu beş özelligin DNA zincirininkine ne kadar benzedigini gördünüz. Halkalari özel bir düzende olan zincirler, protein alfabesinde yirmi çeşit harften oluşuyor;DNA alfabesinde ise dört harf var. DNA bilgisinin protein maddesine dönüşmesinin aslinda dildeki gibi bir çeviri işlemi oldugu hemen (s: 27) görülebilir. Dört harfli bir alfabedeki harf dizisinden, yirmi harfli bir alfabenin harf dizisine geçilmektedir. Mors dilinden (iki harfli nokta-çizgi alfabesinden) Ingilizce gibi yirmisekiz harfli alfabesi olan bir dile çeviri yapmaya da benzetilebilir bu. Bütün olan biten aslında bu kadar.Hücerelerin protein zincirleri içinde binlerce çok ufak, son derece basit çeviri makinesi var. Bunlara “ribosomlar” deniyor. Şu şekilde çalışırlar: Önce DNA bilgisinin bir bölümü, bir gen, bir enzim (bu işlemin hızlanmasına yardım eden bir protein) tarafından kopye ediliyor. Mesajcı RNA (mesajcıribonükleik asit) dernilen bu gen kopyası da bir zincirdir. RNA molekülleri,DNA moleküllerinin hemen hemen aynı zincir moleküllerdir; ama onlar kadar uzun değildirler. Bir DNA molekülü bir çok geni içerir, bir mesajcı RNA molekülü ise yalnızca bir tek genin kopyasıdır. Bu RNA moleküllerine “mesajcı” denir, çünkü genin mesajının, ribosomlar yolu ile DNA’nın hücredeki yeri olan çekirdekten proteinlerin yapıldıkları hücrenin çekirdek dışındaki kısmına (stoplazma) taşırlar.(s:28) Gen kopyası mesajcı RNA bir ucunu ribosoma bağlar, Ribosom okuyucudur;mesajcı RNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini okur; ama bildiğimiz anlamlı bir sözcük çıkarmak yerine protein çıkarır. Bu şu şekilde gerçekleşir: Özel enzimler amino asitleri “transfer” RNA (tRNA) denilen küçük bir RNA molekülüne bağlarlar. Yirmi amino asitin her biri özel RNA molekülüne bağlanır. Amino asite bağlanmış tRNA’lar kendilerini ribosoma yöneltirler. Ribosom, gerekli tRNA’yı (bağlı amino asitlerle birlikte) o anda mesajcı RNA’dan okuduğu deyimlere uygun olarak seçer. Yani eğere ribosom mesajcıdan ala amino asitini (alanin) belirleyen bir grup nükleotid mesajını okumuşsa, bu amino asitin (Hayatın Kökleri, s:29) bağlı olduğu gruba uygun nükleotidleri olan bir tRNA seçer. Mesajcı nükleotidin, belli bir amino asite uygunluğu, nükleotidlerin doğal uygunluk ilişkisine dayanır.Mesajcı üzerindeki her nükleotid dizisi, transfer RNA üzerindeki uygun nükleotid dizisiyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Her yeni aminoasit ve onun tRNA’sı ribosoma gelip uygun biçimde yerleştikçe, amino asit kendisenden önce ribosoma gelmiş olan amino asitle kimyasay olarak birleşir. Böylece, halkalar sırayla birer birer bağlanır. Ribosom mesajı okudukça protein zincirinin boyu durmadan inin okunma ıbitince, bütühn protein halkası serbest bırakılır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir genboyu DNA’nın içindeki nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen, bir protein. Bir gen; bir protein kavramı bizim proteinlerin nasıl oluştuğunu öğrenmemizden çok uzun zaman önce bulunmuştu.1930'larda ekmek küfü üzerine bir dizi parlak deney yapan biyokimyacı George Beadle, bir teks gen içindeki değişikyiklerin, bir tek proteinde bozulmaya yol açtığını göstermişti.Buna dayanılarak yapılan çcalışmalar bakteri kullanılarak ilerletildi ve genişletildi. Bu büyük çalışma ve burada anlatacağımız niceleri, herman Müller’in 1920'lerdeki DNA’daki değişmelerin (mutasyon), istenildiğinde canlı sistemleri x-ışınlarına tutarak sağlanabaleceğini gösteren önemli buluşu olmasaydı başarılamazdı. DNA, bir hücrdede bulunan değişik p;roteinler kadar gen içerir (bakteride 2000; insanda 200.000). Protein yapan makinenin bu çeviri işlemindeki şaşmayan hatasizligi,kuşkusuz dikkate deger. bir hücrenin yaşamasi için gerekli binlerce proteinin üretilmesinde ancak bir-iki yanlişligüa yer olabilir. Insanlarin yahptigi hiçbir makine, bunun gibi 200 romana eşdeger bir yaziyi bu kadar az yanlişla yazamaz. t-RNA’nın Bulunması Hocam Paul Zamecnik ve ben, 1956'da transfer RNA’yı birlikte bulduk ve neye yaradığını açıkladık. Zamecnik daha önce ribosomların, üzerinde proteinlerin biraraya getirildiği strüktürler olduğunu göstermişti.Ben de bu tarihten bir yıl önce amino asitlerin özel bir dizi enzimle aktif hale getireilebildiğini (yani diğer amino asitlerle reaksiyona hazırlandığını) kanıtlamıştım (bu dördüncü bölümde anlatılıyor). Ama arada eksik bir şey vardı: amino asitlerin bağlanabileceği ve onlara (Hayatın kökleri, s: 31), mesajcı RNA’ların gösterdiği yerlere yerleştirilmelerini sağlayan kimliği kazandıracak bir şey. Paul Zamecnikle birlikte, hücreler içinde amino asitlere önemli bir yatkılnığı olan, yani onlarla olağandışı bir sıklıkla bağlanabilen küçük RNA molekülleri olduğunu gördük. Proteinin yapılışnıda ki eksik olan halkayı bulduğumuzu hemen anladık. Bir sürü yoğun ve zevkli deneyden sonra, ondan sonraki yılın sonlarına doğru,tRNA’nın protein yapımına katılım yönteminin size daha önce açıkladığım oldukça tam bir resimini elde ettik. Zincirlerden Üç Boyutlu Varlıklara Buraya kadar öykü yeterince doyurucu; canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar. Plandan bitmiş üretime geçmek, basit bir çeviri işidir. Ama hala aşmamız gereken bir engelimiz var. Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta, bir zinciri başka bir zincire, nükleotitleri amino asitlere dönüştürülüyor. Zincirden “maddeye” nasıl varabiliriz? Protein moleküllerinin görevlerini yerine getirmelerine, dokunabildiğimiz, kavrayabildiğimiz şeylere, tohumlara, çiceklere, kurbağalara, size, bana bir boyuttan üç boyuta sıçramak zorundayız demek ki. Yanıt, protein zincirleri içindeki halkaların yani aminoasitlerin özelliğinde yatıyor. Protein molekülleri, zincir oldukları halde asılnrad (fiziki olarak) gerçek zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Proteinin yirmi değişik amino asiti, etkisiz simgeler değildirler. Herbirinin kendine özgü kimyasal özellikleri vardır. Bazıları zincirdeki ikiz eşleriyle kimyasal bağlar yapmayı yeğlerken, bazıları daha çok asit, bazıları da alkali özelliğini gösterir. Kimi suyu aramak eğilimindeyken, kimi de sudan kaçar. bazıları öyle biçimlendirilmişlerdir ki zinciri bükebilirler. (s: 32). Birkaç tanesinin de bir proteinin yalnızca bir tek işe yaramasına katkıda bulunacak özel marfetleri vardır.Bu amino asitler zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Zincirler tamamlandıkları zaman, bir çeşit ip yumağı oluşturmak için kendi kendilerine içiçe dolanıp katlanırlar. çözülmüş zincirdeki amino asitlerin “sırası”, molekülün katlanmak için hazır olduğu zaman nasıl davranacağını, ne yapacağını “şaşmaz” bir şekilde belirler. katlanma biçimi de protein molekülünün şeklini, özelliklerini, işlevini belirler. Kas proteinler için, bir gen, protein yapar makinelere son bitmiş biçiminde katlanabeilecek ve komşu liflerin üzerinedn kayabilecek çok uzun bir protein zinciri yapmasini emreder. Böylece kisalabilen uzun lifler oluşur. kan hücrelerindeki oksijen taşiyan protein zinciri hemoglobin, özel bir üç boyutlu katlahnma biçimine sahiptir. Böylece yalnizca kendisine özgü bir yolla oksijeni tutma ve serbest birakma işlevini yerine getirebilir. Sonuç olarak herbirini siralanişi, genler içindeki nükleotidlerin siralanişiyla belirlenmiş binlerce protein zinciri, özel biçimlerde katlanip, özel işlevler elde ederler. Düzen Yaratmak, Çoğu Kez Zincir Yapmaktır Birinci bölümde düzen konusunda söylediklerimizi hatırlayın: Yaşam, sürekli düzensizliğe giden bir evrende düzene yönelik çalışır.Şimdi bunun ne demek olduğunu çok daha açıkça görebiliriz. Canlı olmak, daha önceden şaşmaz bir kesinlikle tanımlanmış bir düzenle, halkaları zincire eklemektir. Düzen bir defa kurulunca, son biçimin ve işlevin elde edilmesi hemen hemen kendiliğinden gelir diye düşünülebilir. İsterseniz, bir parçayı bir başka parçanın önüne koymak (Hayatın Kökleri, s: 33) kendiliğinden sonuca götürüyor diye düşünebilirz bu düzeni. Zayıf Kimyasal Bağlantıların Önemi Hücrelerin önemli molekülleri yani DNA,RNA ve proteinler üzerine yapılan bir çalışmadan çok ilginç bir genelleme ortaya çıkmıştır. Aslında “zayıf” kimyasal bağlantılar, yaşam için son derece önemil işlevler taşırlar.Güçlü bağlantılar (sağlam kovalent bağlar), amino asitleri protein içinde birbirine bağlayanlar cinsinden veya RNA ve DNA içinde nükleotidleri bağlayanlar cinsinden olanlardır.Bunlar zincirin her halkasında komşuyu sıkıca tutarlar. Zayıf bağlantılar ise bütün büyük zincirlerde katlanma noktalarını belirleyen ve molekülün biçimini sağlayanlardır. DNA’da iki zinciri,çift sarmalı oluşturmak iççin birarada tutan nükleotidler arasında zayıf halkalar vardır. Bunlar ileride göreceğimiz gibi RNA üretiminde çok greklidirler. Proteinin içinde,onu işlevine uygun katlanmış biçimlerde tutan amini asitler arasındaki bağalantılar da zayıftır. Ribosomlar üzerinde yeni protein yapımında,transfer RNA üzerinde tamamlayıcı biçimdeki nükleotidlere uydurarak,tam yerlerini “bulurlar”. Bu önemli bağlantıların özelliği,zayı oluşları yüzünden çok kısa sürmeleridir. Görevlerini yaparlar ve sonra kolayca çözülüp yeniden kullanılabilirler. Hayatla İçli Dışlı Cansız Varlıklar: Virüsler Virüsler ya da DNA’lı ya da RNA’lı proteinden yapılmışlardır. Yani ya DNA ya da RNA biçiminde bilgiyi içerirler ve protein biçiminde birşyelerin yerine geçebilen bir kimlikleri vardır. Ama yardımcısız kendi kendilerine üreyemezler. Yardım (s:34) canlı hücereler tarafından sağlanır. Virüsün proteinleri,onun bir hücre bulup içine girmesine yol açar. Virüs, orada kandini üretecek makinaları;hücrenin makinalarının bulur. Üreme işini tamamladıktan sonra kendisi ve yeni virüsler,aynı tatsız işi başka hücrelerde yinelemek üzere o hücreden çıkarlar.Bu olaylar sırasında virüs,”ev sahibi” hücreyi öldürebilir,ona zarar verebilir,değiştirebilir veya hiçbir şey yapmaz;bu virüsün ve hücrenin cinsinei bağlıdır. Bir virüsün hücrede neden olabileceği önemli bir değişiklik de onu kansere dönüştürmesidir. Bu esrarlı olay, 8. Bölümde göreceğimiz gibi en son kanser araştırmalarındaki yoğun çabaların temelinde yatlmaktadır. Hücrelerden daha basit oldukları halde,virüslerin daha ilkel olmadıklarını sanıyoruz. çok uzak geçmişte bir zaman, normal hücerelerine parçalarıyken kopup kendi asalak “yaşama” biçimlerini kurmuş olmaları mümkün görünüyor. Virüslerin bağımsız olarak üreme yetenekleri olmadığı için kendi başlarına canlı olduklarını düşünemiyoruz. Ölümlülük ve Ölümsüzlük Şimdi,bir bireyin yaratilmasinin bir dizi yazili talimat gerektirdigini biliyoruz. Bunlar milyonlarca yildir dikkate deger bir baglilikla tekrar tekrar kopye edilmişlerdir; ama her birey yalnizca birkaç on yil içinde yaşar ve ölür. O zaman bu talimatlarin ölümsüz olup olmadiklarini sorabiliriz. En azindan bir biyolog için her hangi bir şey ne kadar ölümsüz olabilirse,genetik bilgi de o kadar ölümsüzdür diyebiliriz. Aslinda ölümlü her birey,gelecek kuşaklara geçirilecek tarifnamenin geçici koruyucusudur;sopanin DNA oldugu bir bayrak yarişinda koşucu... Bir birey yaşaminin,ancak atalarindan çocuklarina geçirdigi bilgi kadar önemi (Hayatin Kökleri, s:35) vardir. Bazi güveler agizsiz dogarlar ve dogduklari andan başlayarak açiliktan ölüme mahkimdurlar. Tek işlevleri,çiftleşip daha çabuk yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşaga geçirmektedir. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise,insanları inatçı merakı,daha ötesini de sormadan edemez;Bütün bunlar nasıl başladı?(Hayatın Kökleri, s:19-36). Başlangiç Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı? Bu çok duyulmuş bir sorudur ama yanıtlanamaz. Yanıtlanamamasının sebebi “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan vs.” diye zaman içinde bitmez tükenmez bir geriye doğru sayış gerektrmesi değil, bu şekilde geriye giderken biriken küçük değişikliklerle tavuğun tavukluktan,yumurtanın da yumurta olmaktan çıkmasıdır.Tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek;tüylü arkadaşımızı,hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına “tavuk” diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. Benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının her halde,toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. Kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek,yine buna benzer bir sonuçlar karşılaşırız. Ne kadar geriye gidebiliriz? Bir başlangiç oldugunu düşünmemiz gerek. Bundan önçeki bölümde sözü edilen,DNA’nin ölümsüzlügünü benzetmesine şimdi daha iyi bir perspektiften bakmaliyiz.Dünyamizin şimdiki canli biçimlerini dogracak tüm bilgiyi taşiyan bu kocaman moleküllerin,çok uzak bir geçmiş zamanda, alçakgönüllü bir başlangiçlari olmasi gerek. (s: 37) En iyi tahminlere göre yaşam; bundan üç milyar yil önceki Dünya'da başladi.Üç milyar yil önce Dünya'miz iki milyar yaşindaydive canlilari barindiracak kadar sogumay başlamişti.Son derece küçük ve oldukça basit deniz yaratiklarinin iki milyar yildan daha eski fosilleri var. Bu fosilleşmiş yaratiklarin atalari herhalde daha da küçüktü.. En ilkel canli biçimi, belki de bugün bolca bulunan basit tek hücreli canlilara hiç benzemeyen bir tek-hücreydi. Öyleyse bizim yoğunlaşacağmız soru şu: bir hücre,yaşamaya ilk olarak nasıl başlamış olabilir, bu aşama nasıl mümkün olabilir? Soru”hücre nasıl yaşamaya başladı?” değil;bu hiçbir zaman yanıtlanayacak bir sorudur. Çünkü bu olaya tanıklık edecek kimse yoktu o zaman; ama yaşamın nasıl oluşabileceğini sormak hakkımızdır. Akıllıca tahminler ve olasilıkıları gösteren deneyler yapabiliriz. Gerekli Maddeler Jeologların, paleontologların, fizikçilerin,biyologların çalışmalarına dayanarak,dünyanın üç milyar yıl öncesi nasıl bir yer olabileceği konusunda oldukça iyi bir fikrimiz var. Bilim kurgu kitapları ve filmelri olayı çok canlı ve belki de doğru resimliyorlar;lav ve kayalardan oluşmuş,gri, tümüyle kısır,hiç yeşili olmayan manzaralar,patlayan yanardağlar,sivri dağ tepeleri,buharlaşan denizler,alçak bulutlar,arada çakan şimşeklerle gürültüyyle parçalanan ve sürekli yağan yağmurlar. Herhangi bir canlı tarafından görülmemiş ve duyulmamış olaylar. Kuşkusuz bu, sizin ve benim için çok sefil bir ortam olurdu. ÜAma yaşamın başlangıcı için iyi bir düzendi. Herşeyi harekete geçirmek için gerekenler şunlardı: 1. Ilık bir ortam 2. Çok miktarda su(s:38) 3. Gerekli atomların kaynakları/karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor) 4. Enerji kaynağı. Su ve ısı, sorun değildi. Dünya soğurken, milyonlarca yıllık yağmur okyanusları doldurmuş hala sıcak olan Dünya bu okyanusyarı ısıtmıştı. Şimşekler bol bol enerji sağlıyorlardı. Bulutlar aralandığı sıralarda da Güneş’ten ulraviyole ışınları geliyordu(Bu ışınlar o zaman şimdi olduklarından çok daha güçlüydüler, çünkü atmosferimizi sarran ozon tabakası henüz oluşmamıştı. Ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksjijen tabakasıdır. Bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez). Bu koşullar;kuşkusuz başlangiçta,en basit birimlerin,bilgi zincirlerinin (DNA) ve hücre maddesi zincirlerinin (protein) oluşmasi için yeterince basitti. Ama zincirlerimiz olmadan önce halkalarimizin olmasi gerekir. Önce DNA nükleotidleri ve proteinlerin amino asitleri oluşmalidir. Bildigimiz gibi, bu halkalar ufak moleküllerdir. Bunlar, karbon, hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor elementlerinin kimyasal olarak baglanip düzenlenmeleriyle oluşurlar. Basit Moleküllerin Doğuşu Öyleyse işte senaryomuz: Deniz suyunda erimiş karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole işinlari ve şimşeklerle sürekli bombardiman edilmiyorlar. Bu arada bir kismi kalici ve dengede olan,degişik kombinasyonlara da zorlaniyorlar. İşlem yüz milyonlarca yıl boyunca sürerken,denz, elemanlarının değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller,bu arada nükleotidler ve amino asitler birikiyor. Sonunda denizin son derece bol ve bütün yeni molekül(s:39) çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğüü bir zaman geliyor. Zamanın Önemi Sözkonusu süreçte zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal tepkimeler için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa,yeterince uzun süre beklenirse en olanaksız tepkimeler gerçekleşebilir. Eğer bu tepkimelerin ürettikleri bileşikler kalıcı (dengeli) iseler, deniz suyunun nisbeten değişmez maddeleri haline geleceklerdir. İçinde canlı Olmadığı için Çorba Varlığını sürdürebilir Şimdidenizin çorba gibi olma düşüncesi size aşiri görünebilir. Bunun bugünkü deneylerimizle karşilaştiralabilecek hiçbir yani yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi,canlilar onu hemen yiyip biterecegi çin bugün belik de olanaksizdir. Bakteriler ve diger açgözlü yaratiklar şimdi çok kalabaliklar ve ne zaman iyi bir besin kaynagi belirse,hemen onu tüketiyorlar. Kaynak kuruyana kadar üreyip sayilarini arttiriyorlar. Görüyorsunuz ki eskiden yaşam olmadiggi için okyanuslar çorba gibi olabilirdi. Eski Olayların Laboratuvardaki Benzerleri Aslında,anlattıklarımız hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir hipotez. Yine de biz,laboratuvarda bunların olabileceğini gösterebiliriz,Eskiden olduğu öne sürülen koşulların laboratuvarda istenen tepkiyi sağlaması kuşkusuz olanaklıdır. Üç milyar yıl önce denizde bulunduğu (s: 40) düşünülen basit bileşikler bir cam kapta suda eritilebilirler. Kap, şimşekylerin enerji katkısını sağlamak üzere bir elektrik kaynağına bağlanır. Ssitemin bütün parçaları hiçbir canlı hücre olmadığından emin olabilmemiz için önceden sterilize edilir. sonra kaptakilerin bir süre pişmesi için elektrik verilmeye başlanabilir. sonunda kap açılıp içindekiler incelenir. Bu deneyin yapılmış olduğunu ve sonucun tümüyle inandırıcı olduğunu sevinerek söyleyebilirim. Hem nükleotidler hem amino asitler beş elementten bu şekilde oluşturulabildiler. yani yaşam zincirlerinin halkaları, deniz benzeri bir ortamda şimşikleri enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla üretildi. Zincir Moleküllerinin Doğuşu Bundan sonraki adım,açıkça görülüyor ki halkaları,DNA gibi ve protein gibi zincirler oluşturmak için birleştirmektir.İlkel koşulların laboratuvarda yapılmış benzerlerinin,halkaların oluşumu aşamasını sağlamasına bakarak,çalışma ilerletilirse halkaların zincir biçiminde eklenebileceğini de düşünmek akla yakındır. Nitekim kısa zincirlerin oluştuğunu gröüyoruz. Basit kimyalarıyla bugünün DNA’larına ve proteinlerine benziyorlar. Yined hatırlayalım, bu deneyler yalnızca oylabileceğini gösterir, ne olduğunu değil. Durum, Thor Heyerdahl’ın Polinezya Adaları halkının Güney amerika’dan batıya yelken açarak, şimdiki yurtlarını buldukları savını kanıtlamaya çalışırken kaşılaştığından farklı değil. sal üzerinde aynı yolculuğu başarıyla yaparak,yalnızca polinezyalıların gerçekten bu yolculuğu yaptığını kanıtlamış olmadı, benzer taşıt kullanan herhangi birinin de aynı işi yapabileceğini gösterdi(s:41) Bir Hücreye Doğru Bu noktadan sonra,hücdreyi daha çok tanımak için beş önemli adıma daha göz atabiliriz. Hücrenin ikiye bölünmesi DNA’nın ikiye bölünmesi Zarlar Çift zincirli DNA Yapısal proteinler Enzimler tek zinciril DNA Proteinler Yağlar Nükleotidler Aminoasitler karbon, hidrojen,oksijen, azot(nitrojen) ve fosfor 1. Enzimlerin ortaya çıkması Enziler, hücre içindeki bütün kimyasal tepkimeleri hızlandıracak özel protein molekülleridir. Bugün canlı hücre;herbiri kenid özel işini yapan, besin maddelerini parçalayan,besinden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını kolaylaştıran ve sayısız başka işler yapan binlece enzim içerir. Olayların denizdeki başlangıt çağlarında yavaş gelişimleri, ancak enzimlerle hızlandırılabilirdi, İlk enzimler, raslatısal olaramk birbiren eklenmiş kısa aminoasit zincirleri olsa gerek. Tekrar tekrar “deneme-yanılma”yla bu kombinasyonların bazıları; birtakım reaksiyonları hızlandırabilecek,yalnız kenidlerine özgü bir yeteneği elde etmiş olmalılar.(s: 42) 2. DNA’nın çift Kat oluşu. Okyanuslar boyunca DNA zincirinin rasgele eklenen nükleotidlerle yavaş yavaş uzamasini gözünüzün önüne getirmeye çaliştiginzda baszi anlamli diziler oluşcaktir.Burada “anlamli”, birkaç yeni ilkel proteini yapmak için gereken bilgiyi içermek olarak kullanilmiştir. Bunladan bazilari, yararli enzimler veya önemli yapilarin parçalari olacktir. Basit bir çift kat halinde birleşme bunu sagladi. birbiren sarilmiş ipliklerin zarar görmesi,ayri ayri tek başlarini olduklari zamandan daha az olasiydi.Dahasi, çift kat olmak,DNA’nin üremesi için gereklidir. 3. DNA’nın Çoğalması Bu, çift sarmal DNA zincirindeki her ipliğin,kendisini tıpatıp bir kopyasını yapması,sonuçta ikinçci bir çift sarmalın(s:43) oluşması demektir. son erece basit ve zarif olan bubişlem,bir halatın çözülüp ayrılışı gibi iki zincirin birbirinden ayrılmasıyla baş

http://www.biyologlar.com/evrim-konusunda-ilk-dusunceler

Biyolojik Savaşmı Sinir Savaşımı ?

Biyolojik savaş eskiden sadece Andromeda Strain (1971), Outbreak (1995), Twelve Monkeys (1996), Mission Impossible (2000) gibi filmlere ve The Coming Plague (1995), The Hot Zone (1995), The Cobra Event (1998), Rainbow Six (1999) gibi kitaplara konu olurken, Körfez Savaşı sırasında Amerika'nın Iraklı bilim adamları tarafından üretilen Anthrax temelli biolojik silahlara karşı askerlerine aşı yapma konusundaki titizliğiyle daha da önemli ve gerçek bir savaş haline geldi. Başkalarına zarar vermeye yönelik bulaşıcı bakteriyel veya viral (virüslerle ilgili) maddeler olarak bilinen biyolojik silahların çok uzun bir tarihi var. İlk çağ insanları insan ve bitkilerden elde edilen biyolojik toksinlere bulaştırılmış oklar kullanır ve düşmanlarını dışkılardan elde ettikleri zararlı toksik maddeleri su kaynaklarına bulaştırarak öldürürlerdi. Bir Rus şehri olan Kaffa'yı kuşatan ortaçağ savaşçıları veba hastalığı bulaştırılmış cesetleri mancınıklarla şehrin duvarlarından fırlatmışlardı.Avrupalılar bu hastalıklara direnci olmayan Yerli Amerikalılara çiçek hastalığı veya kızamık bulaştırılmış battaniyeler vermişlerdir.Biyolojik silahlar ilk olarak 2. Dünya savaşında kullanılmıştır. Zaman geçtikçe biyolojik silahlar biyolojik olarak çıkarılmış toksinler ve zehirler içermeye başladı.Bu zehirli maddelerden en tehlikelileri arasında çiçek hastalığı, Botalinyum toksini, Anthrax ve ricin gelir. Bazıları ölümcül iken diğerleri yerleşim yerlerini etkisiz hale getirir veya öncelikle hayvan ve bitkilere zarar verir. Bugün çoğu ülkenin bu konuya aşırı yatırım yaptığı biliniyor. Biyolojik silahlar modern bir konu oluyor Japonya 1918'de biyolojik silahlar üretimi ve araştırmalarına kendini adamış özel bir askeri ünite olan Ünite 731 ile ilk saldırgan biyolojik silah programını başlatmıştır. 1931'de bu ünite Çinli insanlar üzerinde deneyler yapılanbir yer olan Çin'deki Mançurya'ya taşındı ve aslında 1942'ye kadar bu ünite değişik şehirlere saldırılarda bulundu. En az 10,000 Çinli bu deneyler sırasında ölmüştür. 1942'de Amerika bu programı öğrendi ve böylece o da kendi programını başlattı. 1969'da Amerika artık anthrax, botulism, tularemia, brucellosis, Venezuela ve Q humması gibi hastalıklara sebeb olan maddelerle silahlanmasını tamamlamıştır. 1969'da başkan Nixon Amerika'nın tek yanlı ölümcül veya etkisiz hale getirici kimyasal maddeler ve silahların kullanımından vazgeçtiğini duyurdu ve şartsız olarak tüm biyolojik savaş metodlarını kullanmaktan vazgeçti. Bununla beraber Amerika biyolojik programı sadece katı bir şekilde tanımlanmış bağışıklık gibi savunma önlemleriyle ilgili araştırma yapacaktı. Stoklanmış bütün materyalin yok edilmesi istendi. ABD ve diğer 165 ülke biyolojik ve toksik silah antlaşmasını imzaladı ve 144 ülke bu antlaşmayı onayladı. Ama biyolojik sailahlar antlaşması uygulamaya geçmediği müddetçe etkili olamazdı. Örneğin, Rusya antlaşmayı imzaladı ama programlarına devam etti. 1979'da Sverdlovsk yakınlarındaki bir merkezde kazara Anthrax sızması en az 66 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Sovyet otoriteleri biyolojik silah üretimini inkar etseler de yıllar sonra Yeltsin o zamanlar Anthrax'ın üzerinde çalışmalar yapıldığını söyledi. Yeltsin sonra tüm programların durdurulduğunu ve stokların yok edildiğini dile getirdi. Ama kanıtlar saldırı programlarının bir kısmının hala devam ettiğini gösteriyor. Sovyetler'in 1991'de çöküşüyle biyolojik silah üretimi konusunda bilgiler yayılmaya başladı. Margolis'e göre eskiden biyolojik savaş kurumlarında çalışan 60 bin bilim adamı ve teknisyenin şu anda Irak, Suriye, İsrail, İran ve Sırbistan gibi geniş biyolojik savaş silahlarıyla dolu cephaneliklere sahip ülkelerde çalışıyorlar. Hindistan bile Rusya'dan bu konuda yeterli yardım alabilir. Irak biyolojik silah programını 1995'da bildirdi. İyi olan şu ki, bu gibi silahlar misilleme olur korkusuyla Körfez savaşı sırasında kullanılmadı. Birleşmiş Milletler 1996'da Irak'ın biyolojik silah programında ne bulduysa yok etti. Çin, İran, Tayvan, Suriye, Küba, Kuzey Kore, Mısır, İsrail ve Libya'nın aynı tür programlara sahip olduğundan şüphe ediliyor. Biyolojik Silahlar Niçin Kullanılıyor İdeolojileri ve ilgileri insan hayatı ve gelecek nesiller dahil olmak üzere herşeyin üzerinde tutan milletler ve gruplar için bu tür silahlar çok çekici görünüyor. İşte bazı nedenler: 1. Biyolojik silah sayı bazında ele alındığında konvansiyonel silahlardan daha etkili. Sadece 8 gr "A" tipi olarak bilinen botalinyum toksin -bilinen en ölümcül madde- dünya üzerinde hiç canlı bırakmayacak kadar bir etkiye sahip olabilir.1 gr Anthrax 100 milyon ölümcül doz içerir ve birkaç kilosu Hiroşima'da ölen insan sayısı kadar ölümlere sebep olabilir. Genel düşündüğümüzde, birkaç kilo biyolojik etmen bir kaç ton nükleer gazın yapabileceği etkiyi yapabilir. Biyolojik silahlar çok etkilidirler çünkü aşırı toksik olmakla beraber hızlı çoğalan ve hedef noktalara ulaşan yaşayan organizmalardan oluşur. 2. Kimyasal ve nükleer silah üretmek çok sofistike ekipmanlar ve çok iyi yetişmiş eleman gerektirirken, bi-yolojik silah çok mütevazi bir eğitim ve yatırım gerektiriyor. ABD silah kontrol ve silahsızlanma acentası eski asistanlarından Kathleen C.Bailey, 10000 dolarlık ekipman ve 15x15 alanın muazzam biyolojik silah cephaneliği üretmek için yeterli olduğunu dile getiriyor. Örneğin; 1 km'lik alan bulaştırmak için 2000 $'lık konvansiyonel silah, 800$'lık nükleer silah, 600$ kimyasal silah gerektirirken, sadece 1 $'lık biyolojik silah bu alanı yerle bir etmeye yeter. Program, Phd'sini tamamlamış bir süpervisor kontrolünde bir düzineden az bilim dallarından mezun teknisyenle devam ettirilebilir. En biyolojik silah mikropları ile ilgili temel bilgi her yerde mevcut olup, ekipman ve kimyasallar bir çok yerden temin edilebilir. Seri ve yoğun üretim için canlı silahın sadece küçük bir örneğe ihtiyacı var. Bazı maddeler doğal olarak toprakta mevcut veya bir biotek şirketinde kolayca bulunabilir. Bir çok araştırmacı Saddam Hüseyin'in kendi orijinal Anthrax kültürünü edinmek için bu ikinci metodu kullandığı konusunda hemfikirler. 3. Birçok biyolojik silah taşınabilen ve/veya saklı şartlarda üretilebildiği için onları üretim aşamasında ortaya çıkarmak çok zor. Ortaya çıkarıldığında alan hızlıca te-mizlenebilir ve farmakolojik araştırmalar yapılan ve biyoloji laboratuvarına dönüştürülebilir. Ayrıca X-ışın makineleri, metal detektörler, eğitimli köpekler ve nötron bombardımanı gibi antiterörist sistemler biyolojik silahları ortaya çıkaramaz. 4. Zarar sadece insanlara ve diğer canlılara verilir. Böylece kızılötesi yapılar zarar görmez. Böyle bir tehditten çıkacak tek korku hükümetin paniğe kapılması ve silahın bırakılması ve ortaya çıkarılması. Arasında geçen uzun zamanın tanımlama ve teşhisi çok zor hale getirilmesi olarak göz önüne çıkıyor. Biyolojik silahların belli dezavantajları vardır: 1) Etkili bırakılmaya olan ihtiyaç. Birçok biyolojik silah nefes verip alırken etkisini gösterir. Çok büyük partiküller solunum sisteminde tutulurken küçük partiküller dışarıya nefesle atılır. Partiküllerin ciğerlerde kalması için, 1-5 Angstroms arasında olmalı. Japonya'daki bir biyolojik silah teşebbüsü hüsranla sonuçlandı, çünkü dissemination aracı (önceden haber veren cihaz) etkisizdi. 2) Dissemination olsa bile istenen sonuç kesin olmaktan çok uzak. Sporlar dahil çoğu biyolojik silah materyali ultraviyole ışınlar ve kurutma yöntemleriyle yok edilebiliyor. Havaya bırakılan maddeler hava değişiklikleri nedeniyle beklenmeyen bir şekilde yayılma gösterebilir.Yağmur bu maddeleri hedeflerine ulaşmadan yok edebilir. Ayrıca biolojik silahlar dönebilir ve onu bırakanları da etkileyebilir. Saldırının zayıflığı Biyolojik silahların iki kullanım sahası var: savaş alanı ve sivil hedefler. Savaş Alanı: Biyolojik silahları burda dış şartlara aşırı bağlılık, geçikmiş etkileri kendine bulaştırma, etkileri bulaştırılmış bir alanın ne zaman dönülecek kadar güvenli olacağı konusundaki güvensizlik ve aşılama veya koruyucu giysi konusunda nötralleştirme gibi dezavantajları var. Sivil Hedeflere yönelik kullanım: Bu alandaki Biyolojik silah kullanımı gerçek dehşeti doğuracak güce ulaşır. Çünkü, siviller böyle bir saldırıya hazır olmayacaklardır ve sonuçtaki salgın kontrol edilemeyecek kadar büyük olacaktır. Saldırı gizli ise otoriteler kaynağı tesbit edemeyeceklerdir ve etkilenen insanlar hastaneleri doldurana kadar saldırının farkına varamayacaklardır. Sonuçta madde tanımlansa bile, bulaşıcı geniş sahaya yayılmış olacaktır. Aşı mevcut değilse, sağlık personelleri çok fazla yardım edemeyeceklerdir. ABD bu tip saldırılara karşı etkileneceğe benziyor ve kendini korumak için çok titiz çalışmalar yapıyor. Peki, madem Biyolojik silahların temin edilmesi çok kolay niçin şimdiye kadar sivil hedefler üzerinde kullanılmadı? Bunun nedenleri arasında karşı saldırı korkusu ve toplumda uyanabilecek düşmanlık hisleri görünüyor. Biyolojik silahların potansiyel kullanıcıları dezavantajların avantajlardan daha ağır bastığını düşünürler ama bu düşüncenin her zaman devam etmeme ihtimaline karşılık ABD ve diğer ülkeler milli sağlık bakım ünitelerini ve personellerini böyle bir duruma karşı nasıl hazırlayacağı konusunda çalışmalar yürütüyorlar . Son Gelişme: 26 Temmuz 2001 Washington Post gazetesi ABD'nin biyolojik silahlardan vazgeçecegini, çünkü yeni oluşturulacak protokolün "kopyalamayı durdurmayacağı ve ABD'nin farmakolojik ve kimyasal endüstrisi noktasında casusluk yapıp bilgi sızdıracağı"nı düşünüyor. Sonuç: Tüm dinler yaşamın doğuştan kutsal ve saygı duyulmaya değer olduğu için bu tür silahları lanetlemişlerdir. Bununla beraber reel-politik, kâr için duyulan açgözlülük, ideolojik çatışmalar ile doğal ve diğer kaynaklar üzerinde kontrol etme gibi sebeplerden dolayı birçok hükümetin ve insanın dini çağrılara kulak tıkadığını görmekteyiz. Maalesef, bir devletin ve dahası bir grubun bu yolda ilerleme için verdiği kararlar, diğerlerinin kendi korunma içgüdülerinden dolayı aynı yolu takip etmemelerine sebep olmuştur. Bu yolda çok büyük ilerleme kaydettik ve kimse ne zaman biteceğini kestirememektedir. *Kaynak: The Fountain, Biological Warfare, October-December 2001, ISSUE 36. Yazar: By Joseph CLAY* - İng. Çev. Mustafa TOPRAK

http://www.biyologlar.com/biyolojik-savasmi-sinir-savasimi-

PH-Tuzluluk- Kireç ve Bitkiler için Önemi

Toprak Reaksiyonu (pH) Nedir? Toprak pH'sı, bir toprak çözeltisindeki asitliği veya alkaliliği tanımlayan bir ölçüdür. Asitliğin miktarı öncelikle H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonlarına bağlıdır. Toprak daha fazla asidik olurken H+ iyonları konsantrasyonu artar, bunun sonucunda pH azalır. pH=7'de H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonları birbirine eşittir. Toprak pH'sı doğrudan ve/veya dolaylı olarak toprak içerisinde meydana gelen birçok fiziksel, kimyasal ve biyolojik olayı etkiler. Toprak reaksiyonu ile toprak canlıları arasında sıkı bir ilişki mevcuttur; örneğin mantarlar 4-5, bakteriler ise 6-8 pH derecelerinde daha etkindir. Ayrıca pH derecesi, toprakta mevcut bitki besin maddelerinin bitki için yarayışlılığında önemli rol oynamaktadır. Örneğin; azot, fosfor ve potasyumun bitkiler tarafından alımı açısından en uygun değerler 6,5-7,5 arasıdır. Fosfor, 6.0'dan düşük pH değerlerinde Al ve Fe ile, 7,5'den büyük değerlerde ise Ca ile bağlanır. Bu nedenle bitkiler tarafından alınması zorlaşmaktadır. 5,0'dan küçük değerlerde, Al ve Mn bitkiler için toksik etki yapmaktadır. 7,5 den büyük değerlerde ise; Fe, Cu, Zn, Mn gibi mikro elementler çözünemez forma geçtiğinden, bitkiler için yarayışlılığı yüksek oranda azalmaktadır. Kısacası toprak tepkimesi; pedogenetik bakımdan, toprak oluşumu ve gelişimi; ekolojik açıdan da besin maddeleri ekonomisi üzerinde önemli rollere sahiptir Yukarıda aktarılmaya çalışılan nedenlerden dolayı toprak pH'sının bilinmesi ve düzenlenmesi, bitki beslenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Genellikle alkali karakterli topraklarda; ortamdaki H+ iyonları konsantrasyonunu arttırmak ve/veya mevcut H+ iyonlarını aktif hale geçirmek için, toprağa toz kükürt ve organik madde ya da jips uygulaması yapılır. Toprak tepkimesinin düşük olduğu durumlarda ise, kireçleme yapmakta yarar vardır (Bkz. Kireç) Tuzluluk Toprak tuzluluğu kavramı, birim hacımdaki toprakta bulunan çözünebilir tuzların miktarını belirtir. Genellikle Cl ֿ ve SO4 ֿֿ anyonlarının iki değerlikli katyonlarla, özellikle Ca++, Toprağın tuz içeriği laboratuvar koşullarında, elektriki geçirgenlik ölçüm cihazıyla belirlenir ve elde edilen verilerin değerlendirmesi aşağıdaki sınıflandırmaya göre yapılır. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. KİREÇ Topraktaki kireç miktarı bitkiler için önemlidir. Temel kireç bileşikleri; kalsiyum ile magnezyum karbonatlar ve dolomittir. Laboratuvar koşullarında, karbonat miktarı nicel olarak belirlenerek % toplam CaCO3 miktarı cinsinden ifade edilir. Toprak kireç içeriği sınıflaması genel olarak aşağıdaki gibi yapılmaktadır Kireç miktarının artmasıyla birlikte toprak pH'sı da yükselir. Kireç oranı yüksek olan topraklarda, pH 8,5'e kadar Ca++ katyonu başat durumdadır. Toprakta Ca++ katyonu konsantrasyonu yükseldikçe ortamdaki alınabilir fosfor ve demir iyonları kalsiyum ile çözünemez formda bileşikler oluşturur. Yüksek kireç içeriğine sahip topraklarda, bitkilerde kireç klorozu olarak adlandırılan ve demir noksanlığından kaynaklanan sararmalar meydana gelir Kireç miktarının yüksek olması kadar, çok düşük olması da bitki beslenmesi açısından sakıncalıdır. Çünkü kalsiyum bitki hücre duvarlarının yapısında yer almaktadır. Ayrıca topraktaki kalsiyum karbonat; toprak kırıntılılığını, biyolojik aktiviteyi arttır ve toprak profilinin yıkanmasını güçleştirir. Bu nedenlerden dolayı kireç miktarı çok düşük olan topraklarda kireçleme yapılması gerekir. Kireçleme materyali olarak CaO, CaOH2, CaCO3 ve dolomit kullanılmaktadır BU ÖLÇÜTLERİN ARAZİDEKİ UYGULAMALARI pH ve Tuzluluk Ölçümü Ön etüd çalışmalarında, pH ve tuzluluk ölçümü için arazi kitleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu kitlerle yapılan ölçümler yaklaşık olarak sonuç vermektedir. İdeal sonuçların elde edilebilmesi ise laboratuvar analizleriyle mümkündür .Cep ph-metre ve kondüktometreleriyle 1:1 vb. oranlarda toprak-saf su karışımların pH ve elektriki geçirgenliği ölçülebilir. Ayrıca özel olarak hazırlanmış "indikatör çözeltileri veya kağıtları"ndan da yararlanılabilir. Kitlerin üzerinde ya da kullanma kılavuzunda verilen sınıflandırma bilgileri veyahut renk skalaları ile değerlendirm yapılır. Kireç Ölçümü Arazide topraktaki kireç miktarının belirlenmesi için genellikle 1/10 seyreltik HCl kullanılır. Bir saat camı üzerine alınan ince toprak örneği üzerine 5-6 damla asit damlatılır. Meydana gelen kabarmanın şiddetine ve süresine göre toprağın kireç içeriği kabaca aşağıdaki tablodan belirlenir. TOPRAĞIN pH, TUZ, KİREÇ DURUMU ve TÜR SEÇİMİ Tür seçimi konusunda; toprağın pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı mutlaka göz önünde bulundurulması gereken önemli ölçütlerdir. Ancak Bitkilerin yaşamında tüm ekolojik faktörler birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde bulunmakta ve her biri önem taşımaktadır. Bu nedenle bir toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı değerleri irdelenirken değerlendirme, mutlak surette diğer ekolojik faktörler ve toprak özellikleri de göz önünde bulundurularak yapılmalıdır Toprak pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı bakımından türlerin isteklerinin belirlenmesi amacıyla pek çok bilimsel çalışma gerçekleştirilmiştir. Ancak elde edilen araştırma sonuçları, çalışmanın yapıldığı yörenin içinde bulunduğu ekolojik koşullar için geçerlidir. Bu nedenle literatür incelemelerinden elde edilen bilgilerin, söz konusu ekolojik şartlarda ya da benzeri koşullar altında geçerli olabileceğini kesinlikle unutmamak ve buna göre değerlendirme yapmak gerekir. Ayrıca ön etüd çalışmalarında, incelemesi yapılan sahadaki birtakım özelliklere dikkat etmek suretiyle toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı ile ilgili bazı fikirler edinmek mümkündür. Örneğin orman altındaki diri örtü pH'ye daha duyarlı olduğundan, bitki örtüsüne bakılarak da pH konusunda bir yargıya varılabilir. Örneğin, karaçam sahalarında bu türe eşlik eden defne yapraklı laden (Cistus laurufolius) ile kızılçam sahalarında bulunan diğer laden türü (Cistus creticus), birer müşir (indikatör) bitki niteliğindedir. Tuzlu toprakların olduğu sahalarda, ılgın (tamariks) gibi halofit yani tuzcul Bitkilerin dışında başka türlere rastlamak mümkün değildir. Ancak Halepçamı, okaliptus, iğde, palmiye ve hurma gibi bazı türlerin tuza dayanıklılığının diğer türlere göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Nusret DİRENÇ( Ziraat Mühendisi ) Dr. Rabia ŞİŞANECİ ( Ziraat Mühendisi )

http://www.biyologlar.com/ph-tuzluluk-kirec-ve-bitkiler-icin-onemi

YAPRAKLARIN GENEL YAPISI

Bitkiler besinlerini üretirken sadece topraktan faydalanmazlar. Topraktaki minerallerin yanında, suyu ve havadaki CO2'i de kullanırlar. Bu hammaddeleri alıp yapraklarındaki mikroskobik fabrikalardan geçirerek fotosentez yaparlar. Fotosentez işleminin aşamalarını incelemeden önce fotosentezde son derece önemli bir role sahip olan yaprakların incelenmesinde fayda vardır. YAPRAKLARIN GENEL YAPISI Hem genel yapı olarak, hem de mikrobiyolojik açıdan incelendiğinde yaprakların her yönüyle en fazla enerji üretimini sağlamak üzere planlanmış, çok detaylı ve kompleks sistemlere sahip oldukları görülecektir. Yaprağın enerji üretebilmesi için ısı ve karbondioksidi dış ortamdan alması gerekir. Yapraklardaki tüm yapılar da bu iki maddeyi kolaylıkla alacak şekilde düzenlenmiştir. Öncelikle yaprakların dış yapılarını inceleyelim. Yaprakların dış yüzeyleri geniştir. Bu da fotosentez için gerekli olan gaz alış-verişlerinin (karbondioksidin emilmesi ve oksijenin atılması gibi işlemlerin) kolay gerçekleşmesini sağlar. Yaprağın yassı biçimiyse tüm hücrelerin dış ortama yakın olmasını sağlar. Bu sayede de gaz alış-verişi kolaylaşır ve güneş ışınları, fotosentez yapan hücrelerin hepsine ulaşabilir. Bunun aksi bir durumu gözümüzün önüne getirelim. Yapraklar eğer yassı ve ince bir yapıya değil de herhangi bir geometrik şekle ya da anlamsız rasgele bir şekle sahip olsalardı yaprak fotosentez işlevini sadece güneş ile doğrudan temas eden bölgelerinde gerçekleştirebilecekti. Bu da bitkilerin yeterli enerji ve oksijen üretememesi anlamına gelecekti. Bunun canlılar için en önemli sonuçlarından biri de hiç kuşkusuz ki yeryüzünde bir enerji açığının ortaya çıkması olurdu. Yapraklardaki özel olarak "tasarlanmış" olan sistemler sadece bunlarla sınırlı değildir. Yaprak dokusunun önemli bir özelliği daha vardır. Bu özellik ışığa karşı duyarlı olmasıdır. Bu sayede ışık kaynağına yönelme, yani fototropizm adı verilen olay gerçekleşir. Bu, saksı bitkilerinde de rahatça gözlemlenen, bitkilerin yapraklarını güneşin geldiği yöne doğru çevirmesine neden olan olaydır. Bitki böylelikle güneş ışığından daha fazla faydalanabilir. Yapraklar bitkilerin hem nükleer enerji üreten santralleri, hem besin üreten fabrikaları, hem de önemli reaksiyonları gerçekleştirdikleri laboratuvarlarıdır. Yapraklarda hayati önem taşıyan bu işlemlerin nasıl gerçekleştirildiğini anlamak için yaprakların fizyolojik yapısını da kısaca incelemek gerekir. Yaprağın iç yapısının enine kesiti alınarak bakılacak olursa dört tabakalı bir yapı olduğu görülecektir. Bu yapılardan ilki kloroplast içermeyen epidermis tabakasıdır. Yaprağı alttan ve üstten örten epidermis tabakasının özelliği, yaprağı dış etkilerden korumasıdır. Epidermisin üstü koruyucu ve su geçirmez mumsu bir madde ile sarılıdır. Bu maddeye kütiküla adı verilir. Yaprağın iç dokusuna baktığımızda ise genelde iki hücre tabakasından oluştuğunu görürüz. Bunlardan iç dokuyu oluşturan Palizad dokuda kloroplastça zengin hücreler, aralarında hiç boşluk bırakmadan yan yana dizilirler. Bu doku fotosentezi yürüten dokudur. Bunun altında bulunan Sünger doku ise, solunumu sağlayan dokudur. Sünger dokudaki hücreler, diğer bölümlerdeki hücrelere göre daha gevşek bir şekilde birbirine kenetlenmiştir. Ayrıca bu dokunun hücreleri arasında hava ile dolu boşluklar vardır. Görüldüğü gibi bu dokuların hepsi yaprağın yapısında son derece önemli görevlere sahiptir. Bu tür düzenlemeler yaprakta ışığın daha iyi dağılıp yayılmasını sağlayarak fotosentez işleminin gerçekleşmesi açısından son derece büyük bir önem taşırlar. Bütün bunların yanı sıra yaprak yüzeyinin büyüklüğüne göre yaprağın işlem yapma (solunum, fotosentez gibi) yeteneği de artar. Örneğin birbirine geçmiş tropikal yağmur ormanlarında genellikle geniş yapraklı bitkiler yetişir. Bunun çok önemli sebepleri vardır. Sürekli ve çok miktarda yağmurun yağdığı, birbirine geçmiş ağaçlardan oluşan tropikal ormanlarda güneş ışığının bitkilerin her yerine eşit ulaşması oldukça zordur. Bu da ışığı yakalamak için gerekli olan yaprak yüzeyinin artırılmasını gerekli kılar. Güneş ışığının zor girdiği bu alanlarda bitkilerin besin üretebilmeleri için yaprak yüzeylerinin büyük olması hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu özellikleri sayesinde tropik bitkiler değişik yerlerden, en fazla faydalanacak şekilde güneş ışığına ulaşmış olurlar. Tam aksine kuru ve sert iklimlerde ise küçük yapraklar bulunur. Çünkü bu iklim şartlarında bitkiler için dezavantaj olan asıl nokta ısı kaybıdır. Ve yaprak yüzeyi genişledikçe su buharlaşması, dolayısıyla ısı kaybı artar. Bu yüzden ışık yakalayan yaprak yüzeyi, bitkinin su tasarrufu yapabilmesi için iktisatlı davranacak şekilde tasarlanmıştır. Çöl ortamlarında yaprak kısıtlaması aşırı seviyelere ulaşır. Örneğin kaktüslerde yaprak yerine artık dikenler vardır. Bu bitkilerde fotosentez etli gövdenin kendisinde yapılır. Ayrıca gövde suyun depolandığı yerdir. Fakat su kaybının kontrol edilmesi için bu da tek başına yeterli değildir. Çünkü her ne kadar yaprak küçük olsa da gözeneklerin bulunması su kaybını devam ettirecektir. Bu yüzden buharlaşmayı dengeleyecek bir mekanizmanın varlığı zorunludur. Bitkiler de, fazla buharlaşmayı düzenleyen bir çıkış yoluna sahiptirler. Bünyelerindeki su kaybını, gözenek açıklığının kontrolü ile denetim altında tutarlar. Bunun için gözenek açıklıklarını genişletir veya daraltırlar(porları) Yaprakların tek görevi fotosentez için ışığı hapsetmeye çalışmak değildir. Havadaki karbondioksidi yakalayıp onu fotosentezin oluştuğu yere ulaştırmaları da aynı derecede önemlidir. Bitkiler bu işlemi de yaprakların üzerinde yer alan gözenekler vasıtasıyla gerçekleştirirler. KUSURSUZ BİR TASARIM: GÖZENEKLER Yaprakların üzerindeki bu mikroskobik delikler ısı ve su transferi sağlamak ve fotosentez için gerekli olan CO2'i atmosferden temin etmekle görevlidirler. Gözenek olarak adlandırılan bu delikler, gerektiğinde açılıp kapanabilecek bir yapıya sahiptirler. Gözenekler açıldığında yaprağın hücreleri arasında bulunan oksijen ve su buharı, fotosentez için gereken karbondioksit ile değiştirilir. Böylece üretim fazlalıkları dışarı atılırken, ihtiyaç duyulan maddeler değerlendirilmek üzere içeri alınmış olur. Gözeneklerin ilgi çekici yönlerinden biri, yaprakların çoğunlukla alt kısımlarında yer almalarıdır. Bu sayede, güneş ışığının olumsuz etkisinin en aza indirilmesi sağlanır. Bitkideki suyu dışarı atan gözenekler, eğer yaprakların üst kısımlarında yoğun olarak bulunsalardı, çok uzun süre güneş ışığına maruz kalmış olacaklardı. Bu durumda da bitkinin sıcaktan ölmemesi için gözenekler bünyelerindeki suyu sürekli olarak dışarı atacaklardı, böyle olunca da bitki aşırı su kaybından ölecekti. Gözeneklerin bu özel tasarımı sayesinde ise, bitkinin su kaybından zarar görmesi engellenmiş olur. Yaprakların üst deri dokusu üzerinde çifter çifter yerleşmiş bulunan gözeneklerin biçimleri fasulyeye benzer. Karşılıklı içbükey yapıları, yaprakla atmosfer arasındaki gaz alışverişini sağlayan gözeneklerin açıklığını ayarlar. Gözenek ağzı denilen bu açıklık, dış ortamın koşullarına (ışık, nem, sıcaklık, karbondioksit oranı) ve bitkinin özellikle su ile ilgili iç durumuna bağlı olarak değişir. Gözenek ağızlarının açıklığı ya da küçük oluşu ile bitkinin su ve gaz alışverişi düzenlenir. Dış ortamın tüm etkileri göz önüne alınarak düzenlenmiş olan gözeneklerin yapısında çok ince detaylar vardır. Bilindiği gibi dış ortam koşulları sürekli değişir. Nem oranı, sıcaklık derecesi, gazların oranı, havadaki kirlilik… Yapraklardaki gözenekler tüm bu değişken şartlara uyum gösterebilecek yapıdadırlar. Bunu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz. Şeker kamışı ve mısır gibi uzun süre sıcağa ve kuru havaya maruz kalan bitkilerde, gözenekler suyu muhafaza edebilmek için gün boyunca tamamen ya da kısmen kapalı kalırlar. Bu bitkilerin de gündüz fotosentez yapabilmek için karbondioksit almaları gerekir. Normal şartlar altında bunu sağlayabilmek için de gözeneklerinin olabildiğince açık olması gerekir. Bu imkansızdır. Çünkü böyle bir durumda bitki, sıcaklığa rağmen sürekli açık olan gözenekleri yüzünden devamlı su kaybeder ve bir süre sonra da ölür. Bu nedenle bitkinin gözeneklerinin kapalı olması gereklidir.

http://www.biyologlar.com/yapraklarin-genel-yapisi

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:KANSER TEDAVİSİNDE BAKTERİLER VE NANO ROBOTLAR     Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz.Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti [5].Bazı kan damarları “Y” şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel’in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter (sonda) ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor.Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel’in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız.Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel’in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum.Kaynaklar:[1] http://apl.aip.org/resource/1/applab/v90/i11/p114105_s1?isAuthorized=no[2] http://www.technologyreview.com/computing/21619/?a=f[3] http://www.newscientist.com/article/dn17071-bacteria-take-fantastic-voyage-through-bloodstream.html[4] Sylvain Martel, Mahmood Mohammadi: A robotic micro-assembly process inspired by the construction of the ancient pyramids and relying on several thousand flagellated bacteria acting as micro-workers. Intelligent Robots and Systems, pp 426-427,  2009.[5] http://www.healthimaginghub.com/feature-articles/digital-radiography/2945 Yazar hakkında: Gökhan İncehttp://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/kanser-tedavisinde-bakteriler-ve-nano-robotlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisine-bakteriler-ve-nano-robotlar

Periferik yayma ve boyama teknikleri

Kan örneklerinin alınması: Yaymalar ven ya da kılcal damar kanı ile yapılır. Ven kanı için antikoagülan olarak EDTA (etilen diamin tetraasetik asit)’nın potasyum tuzunu içeren eflatun kapaklı vakumlu tüpler kullanılır. EDTA kalsiyum şelasyonu yaparak pıhtılaşmayı önler. Heparin hücre morfolojilerini bozduğundan uygun değildir. Kapiler kanı parmak ucundan (bebeklerde topuk tabanının iç ya da dış kısmından) alınır. Tam kan sayımı (hemogram) için hastanın 2 saatten daha uzun süre aç olması gerekmez. Lamların temizlenmesi: Yaymalar kirli, tozlu, yağlı lamlara yapılmamalıdır. Deterjanlarla iyi temizlenmemiş ve kurutulmamış lamlara yapılan yaymalarda çıplak gözle seçilen boşluklar oluşur. Ayrıca eritrosit morfolojisi incelenirken artefakt (yapay) olarak yer yer hedef hücreleri ya da stomatositler görülebilir. Lamlar önceden temizlenmiş olsalar bile, yayma yapılırken tekrar silinmelidir. Kan yayması: YaymaEDTA’lı örnek 1-2 saatten fazla bekletilmeden yapılmalıdır. Aksi takdirde lökositlerde morfolojik değişiklikler olur (çekirdekte büzüşme, sitoplazmada vaküolleşme). Lamın bir ucunun 1 cm uzağına, orta çizgi üzerine küçük bir kan damlası konur. Ardından yayıcı (bu bir lamel ya da lamdan daha dar, ucu düz bir cam olabilir) 30o lik açıyla damlanın önüne getirilir ve geriye doğru damlayla temas ettirildikten sonra elin düzgün ve hızlı hareketiyle ileriye doğru sürülür. Kan damlası sonuna kadar yayılmadan yayıcı yukarıya kaldırılmamalıdır. Yaymanın uç kısmı düz olmayıp ince uzun tüylü görünümdedir (Prof. Dr. Cavit Çehreli bu görünümü mum alevine benzetir). Kan damlasının büyüklüğüne, 30o lik açının azalıp çoğalmasınagöre yaymanın kalınlığı değişir. İdeal bir yayma yaklaşık 3 cm uzunluğunda olmalı ve lamın diğer ucuna 1 cm kala sonlanmalıdır (Dacie & Lewis, Practical Haematology’den). Preparatın boyanması: Romanowsky boyaları  başlıca iki bileşene dayanır: bazik (metilen mavisi ya da azür B) ve asidik (eozin Y). Laboratuvarlarımızda daha çok May-Grünwald-Giemsa yöntemi kullanılır. Bu yöntemde yaymaların önceden alkolle tespiti  gerekmez. Çünki May-Grünwald boyasında metil alkol vardır.

http://www.biyologlar.com/periferik-yayma-ve-boyama-teknikleri

Gaitada Parazit

Dışkı örneği ile çalışan laboratuvarlarda potansiyel olarak bulunan tehlikeler şunlardır. Parazit yumurtası veya kistleri (cysts) yutmak, enfektif larvaların deriden geçişi yada dışkıdaki veya diğer biyolojik sıvılardaki paraziter olmayan enfeksiyöz ajanlarca enfekte olmak. Bu riskin oranı genel laboratuvar temizlik ve çalışma şartları uygulanarak azaltılabilir. Laboratuvarda çalışırken dikkat edilmesi gereken genel kuralları şu şekilde sıralayabiliriz. 1-Laboratuarda örnek incelerken (çalışırken) laboratuvar önlüğü ve lastik eldiven giymek. 2-Gerekli durumlarda biyolojik güvenlik kabini kullanılmalı (filtreli özel kabinler). 3-Çalışma ortamında yiyecek yenmemeli, sigara, çay v.b. şeyler içilmemeli, makyaj yapılmamalı, kontak lens takma-çıkarma-düzeltme yapılmamalıdır. 4- Çalışma sahası daima temiz ve düzenli tutulmalıdır. Akan, dökülen yada etrafa sıçrayan her türlü örnek yada maddeler hemen temizlenmelidir. Saha günde bir kez dekontaminasyon (bulaşıklardan uzaklaştırma- temizlik) işlemine tabi tutulmalıdır. 5-Ellerde bulunan kesik, yırtık v.b. yaralar ve ezikler yara bandı veya pansuman malzemeleri ile kapatılmalıdır. 6-Eğer keskin maddeler (bistüri ucu, iğne v.b.) kullanılmış ise bunlar hemen özel atık kutularına yerleştirilmelidir. Ortada bırakmak yada normal çöp kovalarına atmak sakıncalıdır. 7-Eldivenler çıkartılıp uygun biyolojik atık çöp kutularına atılır. Eller temizce yıkanır. Bu güvenlik kuralları mutlaka uygulanmalıdır. Hatta dışkı örneği belli fiksatifler (tespit ediciler) ve prezervatifler (koruyucular) içinde dahi olsa yukarda ki işlemler yapılmalıdır. Örneğin formalin (formaldehit) içerisinde tespit edilmis dışkıdaki bazı kalın kabuklu parazit yumurtalarının, kistlerin (cysts) yada oocystslerin (ookists) ölmesi için günler- haftalar gerekebilir. Ascaris lumbricoides’in yumurtası formalin içerisinde gelişmesine devam edebilir ve infektif duruma gelebilir. Dışkı Örneği Toplama: 1.Dışkı kuru ve sızdırmaz kaplar içerisine toplanmalıdır. Bu sırada diğer maddeler (idrar, toprak, saman v.s.) ile kontaminasyonu (bulaşması) engellenmelidir. 2.Dışkının kıvamı içeriği hakkında bilgi verebilir. Şekilli dışkıda parazitlerin daha çok kistik (cysts) formları bulunurken, sıvı (sulu) dışkı kıvamına doğru gidildikçe kistik form azalır ancak trophozoit (tırofozoid) formları daha çok görülür. İncelemeye başlarken bu durum unutulmamalıdır. 3.Taze dışkı ya hemen incelenmeli yada daha sonra incelenecekse zaman geçirmeden prezervatifler (koruyucular) içerisine konulmalıdır. Eğer prezervatifler hemen kullanılamıyorsa buzdolabında kısa süreli saklama yapılabilir. Ancak bu dışkı sadece antijen testleri için uygun olacaktır. 4.Örnekler mümkün olan en kısa sürede prezervatiflere konulmalıdır. Eğer ticari bir prezervatif kullanılıyor ise bu ürünün kullanım bilgilerine uyulmalıdır. Eğer ticari koruyucular kullanılmıyor ise; örnekler ikiye ayrılmalı ve uygun kaplarda iki ayrı prezervatif içerisine konulmalıdır. Örneğin: % 10’luk formalin ve PVA (polivinil alkol) kullanılabilir. Bir hacim dışkı üç hacim prezervatif ile karıştırılmalıdır. 5. Toplanan örneğin prezervatif ile tam olarak karıştığından emin olunmalıdır. Şekilli dışkılarında iyice dağılıp, parçalandığından emin olunmalıdır. 6. Örnek konulan kapların iyice kapatıldığından emin olunmalıdır. Kapaklar parafilm yada benzeri maddeler ile yeniden sarılmalı ve kaplar plastik torbalara konulmalıdır. 7. Belli ilaçlar dışkı içeriğini değiştirebilir. Bu durumdaki dışkılar muayene için alınmamalıdır. Örnek, herhangi bir ilaç veya madde verilmeden önce alınmalıdır. Yada örnek ilaç etkisi geçtikten sonra toplanabilir. Bu ilaçlara; antiacid, kaolin, mineral yağ veya diğer yağlı maddeler, emilmeyen anti-diyare preperatları, baryum yada bizmut (7-10 gün beklenmeli atılmaları için), antimikrobiyel ilaçlar (2-3 hafta) ve safra kesesi boyaları (3 hafta). 8. Eğer ilk incelemede sonuç negatif çıkarsa örnek alınması tekrarlanabilir. Mümkünse en az üç örnek 2-3 gün ara ile alınıp incelenmelidir. Örneklerin İncelenmesi: Dışkı örnekleri taze olarak yada prezervatiflerde korunmuş olarak incelenebilir. Taze dışkının incelenmesi: Taze dışkı incelemesi hareketli trophozoitlerin görülebilmesi açısından gereklidir. Ancak bu örnek toplandıktan sonraki ilk yarım saat (30 dakika) içerisinde incelenmelidir. Sıvı (ishal-diyare-diarhoic) dışkılar daha fazla trophozoit içerirler. Yumuşak kıvamlı dışkılar hem cysts hemde trophozoit formlarını barındırabilmektedir. Bu nedenle ilk bir saat içerisinde incelenmelidir. Eğer bu süre aşılırsa sonuç güvenli olmaz. Çünkü bu süre sonrasında trophozoitler parçalanıp dağılmaktadır. Daha kıvamlı (şekilli) dışkılar da trophozoit bulunma oranı çok azdır. Bu durumdaki örnekler bir süre saklanabilirler. Eğer gerekirse buzdolabında korunabilirler. Parazitolojik muayenelerde kullanılacak dışkılar kesinlikle dondurulmazlar. Dondurulan dışkılardaki parazit yumurta ve oocystsleri parçalanırlar. Prezervatifli Dışkının İncelenmesi: Dışkı inceleme yukarda belirtilen süreler içerisinde yapılamayacaksa , örneği prezervatiflerde saklamak gerekir. Bu amaç için kullanılabilen çeşitli prezervatifler vardır. En çok kullanılan prezervatifler %10’luk formalin, Polivinil Alkol gibi preparatlardır. Formalin (% 10) ve PVA diğer prezervatiflere göre daha fazla avantaj sağladığı için bu iki fiksatif daha çok kullanılır. Örneklerin ikiye ayrılarak bu iki prezervatiflede tespit edilmesi tavsiye edilmektedir (bir hacim dışkı ile üç hacim prezervatif karıştırılmalıdır). Prezervatife konulmuş örnekler birkaç ay korunabilir. Formalinde Tespitli Örnekler: örnekler direk olarak incelemeye alınabilirler (ıslak yuva, immunoassay, kromotrop boyama) yada yoğunlaştırma (konsantre etme) işlemi yapılarak daha sonraki testlerde kullanıma hazır hale getirilebilir. Yoğunlaştırma İşlemleri: Bu işlem parazit veya yumurtalarını dışkıdan ayırma işlemleridir. Böylece az sayıda bulunan paraziter durumları da teşhis etme şansı artmış olur. Sedimentasyon (çöktürme) ve flotasyon (yüzdürme) yöntemleri olarak iki kısma ayrılır. Flotation (flotasyon) tekniği: Bu yöntemde genellikle sofra tuzu (NaCl), şeker yada çinko sülfat (zinc sulfate) solusyonları kullanılır. Bu sıvılar organizmadan daha yüksek spesifik graviteye (özgül yoğunluğu) sahip oldukları için paraziter yapılar yüzüp yukarı çıkarken çoğu dışkı kalıntıları dibe çöker. Bu işlemin asıl avantajı sedimentasyon tekniğine göre daha temiz inceleme maddesi elde edilir. Dezavantajı ise bazı yumurta yada kistler (cysts) bu solusyonlar içerisinde büzüşebilirler yada bazı parazit yumurtaları yüzmeyebilirler. Bu durumda teşhis zorlaşabilir. Sedimentation(sedimentasyon) tekniği: Çöktürme işleminde spesifik gravitesi (özgül yağunluğu) paraziter organizmalardan daha düşük olan solusyonlar kullanılır. Böylece bu organizmalar sedimentin içerisinde yoğunlaştırılmış olurlar. Sedimentasyon tekniği genelde çok kullanılır çünkü kullanımı ve hazırlanışı kolaydır ve teknik hata yapma ihtimali çok azdır. Formalin-etil asetat (formalin- ethyl acetate) ile çöktürme işlemi çok kullanılan bir yöntemdir. Genel olarak kullanılan prezervatiflerle toplanmış örneklere de uygulanabilir. Formalin-Ethyl Acetate Sedimentasyon Konsantrasyonu 1. Örneği iyice karıştırın. 2. Dışkı örneğinin yaklaşık 5 ml’sini süzün (çay süzgeci yada mikro elek) 3. Fizyolojik tuzlu su yada % 10’luk formalini süzgeçte kalan kalıntılara dökerek tekrar süzün ve bu şekilde 15 ml deney tüpünü doldurun. Distile su kullanılması tavsiye edilmez. Çünkü eğer örnekte Blastocystsis hominis varsa bu parazit deforme olabilir yada parçalanabilir. 4. Örneği 10 dakika santrifüj et (1000 rpm- dakikada devir yada 500g) 5. Üstte kalan sıvıyı dikkatlice dök bu sırada çöküntü bozulmamalı. Sıvı dökülürken iyice sızdırmaktan kaçınılmalı. Son kısımda paraziter maddeler olabilir. 6. Çöküntü üzerine 10 ml %10’luk formalin eklenip tekrar homojen hale getirilir. 7. Üzerine 4 ml etil asetat (ethyl acetate) ileve edilir ve deney tüpü kapatılıp içerik iyice karıştırılır. 8. Tüp tekrar 10 dakika santrifüj edilir (1000 rpm-500g) 9. Tüpün üst kısmında (tepe) biriken dışkı kalıntıları bir çubukla tüpten ayrılır. Üst kısımdaki sıvılar dikkatlice boşaltılır. 10. ucuna pamuk sarılmış bir çubuk ile tüp kenarındaki kalıntılar temizlenebilir. 11. Bir kaç damla % 10’luk formalin ilave edilerek dipteki sediment sulandırılır ve örnek istenilen deney metodu için kullanıma hazırdır. PVA İçerisinde Tespit Edilmiş Örnekler: Kalıcı Trikrom boyamalar için genellikle PVA prezervatif olarak kullanılır. Boyama öncesinde şu işlemler yapılır. 1. Dışkı örneğinin iyice karışmış olmasına dikkat edilir. 2. Dışkı örneğinden 2-3 damla (dışkı yoğunluğuna bağlı) alınarak sürme preperat hazırlanır. 3. Preperat ısı ile tespit edilir (60oC – 5 dakika) yada normal oda ısısında tamamen kurutulur. 4. Insure that the specimen is well mixed. Preperat trikrom boyama yapılabileceği gibi daha sonraki boyamalar için bir kaç ay preperat koruyucu kutularda saklanabilir. Örneklerin Başka Yerlere Nakli: Bazı durumlarda bölgenizde parazitoloji laboratuvarı bulunmayabilir. Bu durumlarda dışkı örnekleri başka bölgelerdeki laboratuvarlara gönderilmesi gerekebilir. Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdadır. Prezervatifsiz Dışkı Örneklerinin Nakli: Bazı durumlarda laboratuvarlar şüphenelinen patojenleri izole edebilmek için prezervatif kullanılmamış örnekler isteyebilirler (örneğin microsporidia kültürü yapılacak dışkılar). Böylesi durumlarda örnekler hemen temiz bir kaba konulmalı ve gönderilene kadar buzdolabında saklanmalıdır. Örnekler alındıktan sonra en kısa sürede (ortalama 8-12 saat), soğuk taşıma şartlarında taşınarak ulaştırılmalıdır. Kullanılan kaplar sızdırmaz olmalı ve örnek ile ilgili tüm bilgiler kap üzerine yazılmalı yada not olarak yanına ilave edilmelidir. Prezervatifli Örneklerin Nakli: Prezervatifli örneklerin nakil kuralları prezervatifsiz örneklerinki ile aynıdır. Sadece buzdolabında saklamaya ve soğuk taşımaya gerek yoktur. Paketleme: Dışkı örnekleri sızıntıları engelleyecek şekilde paketlenmelidir. Paketleme kaba işlemlere dayanıklı malzemeden secilmeli ancak depolama, paletli-kızaklı sistemlerde hareket edebilir olmalıdır. Örnek hacmine göre iki farklı paketleme yöntemi kullanılabilir. Hacmi 50 ml’ye kadar olan örnekler: 1. Nakledilecek mateteryal su sızdırmaz tüp veya kaba konulmalıdır (buna birinci nakil kutusu yada birinci kutu-kap, denilebilir). 2. Birinci kap, su sızdırmaz, dayanıklı bir kutuya konulur (ikinci nakil kabı-kutusu) 3. Birden fazla birinci nakil kutusu, ikinci nakil kutusuna yerleştirilebilir ancak toplam hacim 50 ml’yi geçmemelidir. 4. Soğuk kaynağı olan buz paketi v.s. yanında, sızma ihtimaline karşı emici maddeler de kutuya konulmalıdır. Bu maddeler kutu içindeki tüm hacmi emebilecek özellikte olmalıdır. Emiciler, parçalı maddelerden, talaş v.s. olmamalıdır. 5. Daha sonra bu kutular asıl nakil kutusuna (koli, özel taşıma kutusu v.b.) yerleştirilir. 6. Asıl nakil kutusu üzerinde “Biyolojik Madde”, “Tıbbi Malzeme” gibi uygun uyarıcı yazılar mutlaka rahatca görülebilecek yerlere konulmalıdır. Hacmi 50 ml’den fazla olan örnekler: Büyük hacimli örnekler paketlenirken yukardaki kuralların hepsi uygulanmalıdır. Bunlara ilaveten aşagıdaki kurallarda yerine getirilmelidir. 1. Birinci ve ikinci taşıma kutuları arasına ve her yönde şok emici maddeler mutlaka ilave edilmelidir. Bu işlemden sonra asıl taşıma kutusuna yerleştirilmelidir. 2. Birinci taşıma paketi 1000 ml’den (bir litreden) fazla örnek taşımamalıdır. Birden fazla birinci taşıma kutusu toplam hacimleri 1000 ml’geçmemek üzere ikinci taşıma kutusuna yerleştirilebilir. 3. Asıl taşıma kutusu birden fazla ikinci taşıma kutusu taşıyacaksa toplam hacim 4000 ml’yi (4 litre) geçmemelidir. Boyama: Kalıcı boyama yöntemleri ile boyanmış yayma (sürme) prepreperatlar laboratuvarlara avantaj sağlarlar. Bu sayede hem kalıcı olarak kayıt tutulabilir hemde ihtiyaç olduğunda örnekler yeniden incelenebilir. Ayrıca farklı organizma morfolojileri ile karşılaşıldığında yada teşhis zorluğu ile karşılaşıldığında bu preperatlar referans laboratuvarlara gönderilebilirler. Yukarda sayılan nedenler yüzünden her paraziter kontrole gelen dışkı örneğinden en az bir adet sürme preperatın kalıcı boyamalar ile boyanması tavsiya edilir. Modifiya Asit-fast Boyama : Bu boyama metodu İsospora, Crptosporidium, Cyclospora gibi coccidian parazitlrin teşhisinde kullanışlıdır. Trikrom boyamaya göre teşhiste avantaj sağlar. Modifiye asit-fast boyamada, Ziehl-Neelsen boyamada olduğu gibi boyama maddelerini ısıtmaya da gerek yoktur. Örnek: Taze yada formalindeki dışkı örneği çökeltme ile konsantre edildikten sonra kullanılabilir. Diğer klinik örneklerde (duedonum sıvıları, safra yada akciğer sıvıları (balgam, bronş yıkantısı , biyopsi) yine bu boyama ile boyanarak incelenebilir. Reagentlar (Boyamada kullanılacak Solusyonlar): Asit-Fast boyamada aşağıdaki solusyonlar hazır olmalıdır. 1. Absolute Methanol (Saf Metanol) 2. Asit Alkol 10 ml Sülfirik Asit + 90 ml Absolute ethanol. Oda ısısında depolanmalıdır. 3. Kinyoun Carbol fuchsin (Karbol Fuksin) (ticari olarak satın alınabilir) 4. Malachite green %3 (Malahit yeşili) Malahit yeşilinin 3 gramını 100 ml distile suda çözdür ve oda ısısında depo et. Boyama İşlemi 1. Dışkı örneğinin sedimentinden 1-2 damla bir lam üzerine damlatılıp yayılır. Yayılan dışkı çok kalın olmamalıdır. Bu preperat 60°C’de tamamen kurutulur. 2. Preperat absolut metanol içerisinde 30 saniye tespit edilir. 3. Karbol fuksin ile bir dakika boyanır. Distile su ile hafifce yıkanır ve suyu süzdürülür. 4. Asit alkol kullanılarak iki dakika boyama nötürleştirilir (İstenmeyen boya miktarı uzaklaştırılır.) 5. Malahit yeşili (Malachite green) ile karşı boyama yapın. Distile su ile hafifce durulayın ve suyu süzdürün. 6. Preperatı sıcak havada (60°C) beş dakika kurutun. uygun bir lamel ile preperat kapatılabilir. İstenilen bölgeler örtülerek incelemeye hazır hale getirilir. 7. Preperat mikroskop altında düşük yada yüksek büyütmeler ile incelenir. Organizmaların morfolojik detaylarını görmek için immersiyon (mineral) yağ kullanılabilir. Kalite Kontrolü: Bir adet kontrol preperatı boyamanın ne denli başarılı olduğunu konrol için örnek ile beraber boyanmalıdır. Bu amaç için genellikle Cryptosporidium (% 10 ‘luk formalinde tespit edilmiş) Kullanılır. Cryptosporidiumlar kırmızımsı-pembe renkte boyanırken arkaplan yeşil boyanmış olmalıdır. Kromotrop Boyama (Chromotrope) İşlemi: Bu boyama yöntemi trikrom (trichrome) bazı boyama maddeleri kullanılarak CDC tarafından geliştirilmiştir (Centre for Disease Control and Prevention-USA). Bu metod ile microsporidia sporlarını tespit edebilmek için kullanılmaktadır. Örnek: Formalin ( %10) içerisinde korunmakta olan dışkı örneğinden 10 µl alınarak sürme preparat hazırlanır. Preperat ısı ile kurutulup tespit edilir (60°C’de 5-10 dakika). Reagents (Solusyonlar): 1. Absolute methanol 2. Chromotrope Stain )kromotrop boya) Chromotrope 2r (Kromotrop 2r) 6.00 g Fast green )Hızlı yeşil) 0.15 g Phosphotungstic acid (fosfotungistik asit) 0.70 g Glacial acetic acid (Glasiyal asetik asit) 3.00 ml Bu maddeleri karıştırıp yarım saat (30 dakika) beklet ve 100 ml distile su ilave et. Her ay taze olarak kullanmak üzere yenisini hazırla. 3. Acid alcohol: (asit alkol) 90% ethanol 995.5 ml Glacial acetic acid 4.5 ml 4. 95% ethanol 5. 100% ethanol 6. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Örneği (sürme preperat) absolute methanol içinde 5 dakika tespit et. 2. Kromotrop boya içerisine koyup 90 dakika boyama yap 3. Boyamayı nötürleştir , asit alkol içerisinde 1- 3 saniye. 4. Örneği % 95’lik ethanol içerisine batırarak asit alkolü durula. 5. İki % 100’lük ethanol kabı hazırla ve örneği içerisine koyarak (sıra ile) üçer dakika beklet. 6. İki ayrı ksilen (xylene yada hemo-de) kabı hazırla ve ayrı ayrı 10 dakika burada beklet. 7. preperatı süzdür ve kurutup üzerini uygun lamel ile kapatıp tespit et. İmmersiyon oil yöntemi ile en az 200 mikroskop sahasını incele. Kalite Kontrol: Formalinde ( % 19) prezerve edilmiş microsporidialı olduğu bilinen bir örnekte, incelenecek örnek ile boyanırsa boyama kalitesini kontrol etmek mümkün olabilir. Microsporidi sporlarının duvarı pembemsi- kırmızı renkte boyanır ve çapları yaklaşık 1µm çapındadırlar. Her 10 preperat boyamasından sonra tüm solusyonlar yenilenmelidir. Boyama esnasında durulama ve kurutma işlemleri tam yapılmalıdır. Microsporidiaları tespit edebilmek için 100X’lük büyütme kullanılmalıdır. Pazitif sonuçlar ikinci bir eksper tarafından doğrulatılmasında yarar vardır. Modifiye Safranin Tekniği (Sıcak Metod) Cyclospora, Cryptosporidia ve Isospora için kullanılır: Klinik örneklerinde çoğunlukla Cyclospora oocystleri tespitinde Kinyoun’un modifiye acid-fast boyaması (soğuk boyama) kullanılır. Ancak, asit-fast boyama tekniğinde oocystsler farklı derecelerde boyanırlar. Boyanmış, yarım boyanmış yada boyanmamış oocystsler aynı örnekte görülebilir. Bu durum yanlış teşhislere yol açabilmektedir. Modifiye safranin tekniğinde daha üniform (aynı tipte) oocystsler elde edilir. Boyaalr ısıtıcılar yardımı ile kaynama noktalarına kadar ısıtılırlar. Örnekler: Concentrated sediment of fresh or formalin-preserved stool may be used. Other types of clinical specimens such as duodenal fluid may also be stained. Solusyonlar: 1. Asit Alkol (% 3 HCl/Methanol) Hidroklorik asidi (3 ml) yavaşca absolute metanol (97 ml) içerisine ilave edip ağzı sıkıca kapalı kaplarda oda ısısında sakla. 2. Safranin Boyası 3. Malachite Green (% 3) Malachite green (malahit yeşili-3 g)distile su içerisinde (100 ml) çözdür ve oda ısısında koru. Boyama İşlemi: 1. İnce yayma (sürme) preperatı hazırla ve kurut. 2. Alkol içerisinde 5 dakika tespit et. 3. Distile su ile dikkatlice durula. 4. Kaynamakta olan safranin içerisinde 1 dakika boya. 5. Distile su ile dikkatlice durula. 6. Malachite green ile1 dakika karşı boyama yap. 7. Distile su ile durula ve preparatı kurut. 8. Kurumuş preperatı uygun yolla kapat ve incele. Kalite Kontrol: İçerisinde Cyclospora olduğu bilinen bir preperat (% 10’luk formalinde korunmuş olabilir)hazırlanır ve yeni incelenecek örnek ile beraber boyanır. Cyclospora oocystleri kırmızımsı-portakal sarısı renkte boyanırlar. Arka planın unifor yeşile boyanmış olması gerekir. Trichrome Boyama Dışkıda intestinal protozoaların incelenmesinde tek ve en iyi sonuç veren yöntem dışkıdan ince yayma preperat yaparak boyama tekniğidir. Kalıcı boyama ile boyanmış preperatlarda cysts ve trophozoit taranması, tanınması (bulma ve teşhis etme) ve devamlı kayıt maddesi (kanıt) elde edilebilir. Küçük protozoalar ıslak yöntemler ile (flotasyon vb) hazırlanan incelemelerde görünmeyebilirken (hazırlama veya inceleme hatası vs) boyanmış preperatlarda tespitleri daha kolay olmaktadır. Trichrome boyama tekniği hızlı, kolay basit bir boyama metodudur. Bu boyama ile intestinal protozoalar, insan hücreleri, mayalar yada diğer maddeler uniform olarak boyanmış halde elde edilirler. Örnek: Boyama için kullanılacak olan taze dışkı örneği bir lam üzerinde yayma yapılıp hemen tespit edilir. Tespit için, Schaudinn’s fiksative yada polivinil alkol (PVA) kullanılır ve havada veya ısıtılarak (60°C) kurutulur. Sodium acetate-acetic acid-formalin (SAF-sodyum asetat- asetik asit-formalin) ile tespit edilmiş örneklerde kullanılabilir. Solusyonlar: 1. Ethanol (% 70) + iodine: Etil alkol içerisine iyot kristalleri (iodine) ekleyerek bir stok solusyonu hazırla. Solusyon tamamen koyu bir renk alana kadar iyot ekle. Bu solusyonu kullanacağında kırmızımsı-kahve rengi yada demli çay rengi oluşana kadar % 70’lik etanol ilave et. 2. Ethanol % 70 3. Trichrome Boya 4. Acid-Ethanol % 90 Ethanol % 90 99.5 ml Acetic acid (glacial) 0.5 ml 5. Ethanol % 95 6. Ethanol % 100 7. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Taze örneklerde preperatı Schaudinn’s fiksativinden çıkartıp % 70 ethanoliçerisinde 5 dakika beklet. Daha sonra % 70 Ethanol + iodine koyup bir dakika beklet. Eğer örnek PVA yayması ise preperatı % 70 ethanol + iodine içimde 10 dakika beklet. 2. Preperatı % 70 Ethanol de 5dakika beklet. 3. Preperatı ikinci % 70’lik Ethanol içinde3 dakika beklet. 4. Trichrome boyaya koyup 10 dakika beklet. 5. Fazla boyaları % 90’lık ethanol + acetic acid ile uzaklaştır (1veya 3 saniye). 6. Örneği % 100 ethanol ile bir kaç defa durula. 7. İki kademeli % 100’lük ethanole koy (her biri 3 dakika). 8. İki kademeli xylene (ksilen) koy (her birinde 10 dakika). 9. Uygun lamel ile preperatı kapatıp yapıştır. 10. Mikroskopta 100X objektif ile (immersiyon oil) en az 200 mikroskop sahası incele. Kalite Kontrol: İçerisinde protozoa bulunduğu bilinen (Giardia gibi) PVA içerisinde tespit edilmiş bilinen bir örnek kontrol örneği olarak bilinmeyen örnekle beraber boyanmalıdır. Düzgün olarak tespit edilmiş ve doğru boyanmış preperatlarda protozoa trophozoitlerinin stoplazması mavimsi yeşil veya morumsu renklerde belirir. Cysts (Kistler) daha morumsu olarak belirirler. Çekirdek ve diğer yapılar (kromatid yapılar, bakteriler ve alyuvarlar) bazan mora kaçan kırmızı renkte görülürler.Glikojen solusyonlarda eridiği için bu bölgeler temiz alanlar olarak belirir. Geri plan ise genellikle yeşil renk boyanır ve iyi bir renk zıtlığı oluşturarak parazitlerin daha iyi belirmesini sağlar. Mikroskobik İnceleme Oküler Mikrometre kullanılarak Mikroskopların Kalibrasyonu: Doğro olarak kalibre edilmiş mikroskoplar incelemelerde çok önemlidir. Çünkü organizmaların özellikle parazitlerin büyüklükleri önemli bir teşhis aracı olarak kullanılır. Kalibrasyon için iki mikro metre kullanılır. Birinci mikro metre okülere yerleştirilir. İkinci mikrometre mikroskop sehpasında konulur ve her büyütmede iki mikrometrenin ne kadar çakıştığı belirlenir. Sehpadaki mikrometrenin, okülerde nekadar görüldüğü ve görülen mesafenin aslında nekadar olduğu ile oranlanarak kalibrasyon yapılır. Bu işlem her mikroskop için ayrı ayrı yapılmalıdır. Mikrometreyi sehpaya yerleştirip net ayarını yap ve hem 0.1 mm hem de 0.01 mm çizgilerini görüntüle. Okülerdeki mikrometrenin “0” çizgisi ile sehpadaki mikrometrenin “0” çizgilerini çakıştır. Daha sonra, diğer kısımda kalan bölümlerden hem sehpa hemde okulerdeki metrelerden tam olarak çakışan iki çizgi bulunur (bu iki aramesafenin mümkün olan en uzak mesafelerden seçilir). Okülerdeki bu mesafe ile sehpadaki mesafe arasınad oran kurularak kalibrasyon tamamlanır. Örneğin sehpadaki mikrometrenin 36 bölmesi okulerdeki 0.7 mm çizgisi ile çakıştı bu durumda 0.7/36= 0.019mm olarak hesaplanır.Yani okülerde sizin 1 mm olarak gördüğünüz cisim aslında 0.019 mm büyüklüğünde demektir. Genelde bu ölçümler milimetre yerine, mikrometre cinsinden verilir. Bu durumda mesafe 1000 ile çarpılır sonuç 19 µm olarak bulunur yani her bölüm her ünite (kesik çizgiler arası) bu mesafeye eşittir. Bu işlem her büyütme için ve her mikroskop için ayrı yapılır. Ayrıca mikroskop obyektif, oküler değişimleri vya genel temizlikleri sonrasında tekrarlanmalıdır. Kalibrasyon işlemi sonrası mikroskop yanına bu işlem sonucu kaydedilebilir. Basit Yayma Preperat Hazırlanması: Bu işlem öncesinde mikroskoplarda kalibrasyon işleminin yapılmış olması tavsiye edilir. Protozoan trophozoitleri, cysts, oocysts ve helminth yumurtaları ve larvalarbu yöntemle görülüp teşhis edilebilir. Bu işlem için bir lam, lamel ve dışkı örneği gereklidir. Az bir miktar dışkı alınıp lam üzerine konur. eğer dışkı hala kıvamlı ise bir iki damla su veya tuzlu su ile sulandırılır. Genellikle en az iki örnek hazırlanması istenir. Bu sayede bir örnek iyot ile boyanabilir. Bu yaymada dışkı kalınlığı çok olmamalıdır. Lam altına konulan yazılar üstten görünebilmeli ve okunabilmelidir (bak resim1). Eğer arzu edilirse lamel, lam üzerine yapıştırılabilir. Bu işlem için en ucuz ve kolay elde edilebilen madde tırnak cilalarıdır (oje). İlk olarak lamelin dört köşesi birer damla ile tespit edilir. Daha sonra oje lamel etrafına açık kısım kalmayacak şekilde sürülür ve kurumaya bırakılır. Bu şekilde hazırlanan preperatlar uzun süre saklanabilir. Saklanacak preperatlarda tuzlu su kullanılmamalıdır. Bu işlem için diğer yapıştırıcılarda kullanılabilir. Preperatı sistematik olarak incele. Bu işlem ilk olarak 10 X objektif ile yapılmalıdır. Her hangi bir nesne incelenmek istenirse o zaman büyük büyütme ile inceleme yapılır. Boyanmış Preperat Hazırlanması: Kalıcı boyamalar ile hazırlanmış olan preperatlar protozoan trophozoites ve cystlerini teşhis etmek yada tür tayini yapmak için hazırlanır. Ayrıca daha sonraki çalışmalar için kaynak oluşturur (uzman incelemeleri vs). İnceleme öncesinde çalışma ortamında aranan organizma ile ilgili kaynaklar (kitap, resim yada pozitif olduğu bilinen preperatlar) hazır olmalıdır. Hangi boyama yapılacağı aranan organizmaya göre belirlenir. Normalde her 3 örnekten bir tanesi kalıcı boyamalar için hazırlanılması tavsiye edilir. Eğer dışkı örneği prezervatifsiz olarak gelmiş ise hemen bir baget (çubuk) ile biraz dışkı alınıp bir lam üzerine sürülerek yayma yapılır. Dışkı çok kıvamlı ise bir iki damla su ile sulandırılabilir. Bu preperat hemen Schaudinn'in fiksativine konur. Bu aşamada preperat kurutulmaz, kurumamasına dikkat edilir. Eğer PVA ile tespit edilmiş örnek gelirse bir iki damla alınıp lam üzerine homojen olarak ve yaklaşık 22x22 genişliğindeki lamel alanı kadar yayılır. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra preperat sistemik olarak incelenir. Bu işlem için 100x objektif kullanılır. En az 200 yada 300 mikroskop sahası taranır. Eğer varsa görülen protozoa cysts yada trophozoitleri tespit ve teşhis edilir ve rapor edilir.

http://www.biyologlar.com/gaitada-parazit-1

Doğal Besi Yerleri

süt, yumurta, patates, havuç gibi doğal maddelerden yapılırlar. I-Sütlü besiyerleri Kaymağı alınmış süt besiyeri; Süt 20 dk, kaynatılıp buzdolabı veya serin bir yerde bir gece bekletilerek kaymak tutması sağlanır. Kaymağın altındaki süt pipetle alınıp, tüplere dağıtılır. Otoklavda 115°C'de 20 dk. tutularak sterillenir. Turnusollü süt; Kaymağı alınmış süte turnusolün alkolik. çözeltisinden %2 oranında konur. Üstteki gibi sterillenir. Bromkrezol morlu süt; Bir litre kaymağı alınmış süte, 0.02 gr brom krezol moru eklenir. 45-50°C'ye ısıtılıp eritilir. Üstteki gibi sterillenir. Anaeroblar için bromkrezol morlu süt; 10 cm3 bronkrezol morlu süt tüplere dağıtılır. Her tüpe bir gram indirgenmiş demir ilave edilir. Otoklavda l20°C'de 30 dk ısıtarak sterilize edilir. Metilen mavili süt; Kaymağı alınmış süte metilen mavisinin sudaki %1'lik çözeltisinden %10 oranında ilave edilir. Otoklavda 115°C'de 10 dk ısıtarak sterilize edilir. II - Yumurtalı besiyerleri Pai'nin yumurtalı besiyeri; Üç kısım yumurtaya (75 ml ye), bir kısım fizyolojik tuzlu su (25 ml) eklenerek hazırlanır. Yumurtalar su ve sabunla fırçalanarak temizlenir. %70 alkolde 5 dk. tutulup çıkarılır. Kuruduktan sonra steril bir pensle geniş ucundan büyükçe bir delik açılır. Şişenin ağzına doğru ters çevrilip sivri ucuda kırılan yumurtaların muhteviyatı boncuklu steril şişeye akıtılır. Üzerine tuzlu su ilave edilir. Homojen oluncaya kadar çalkalanır, steril gaz bezinde süzülür, tüplere 5-6 ml. olarak dağıtılır. Koagulatörde, eğri olarak 85°C'de üç gün, günde birer saat ısıtılarak koagüle ve sterilize edilir. Pai besiyeri, bakterilerin laboratuvarda, oda derecesinde saklanması ve difteri etkeninin tanınması amaçlarıyla kullanılır. Enterobakter'ler bu besiyerinde 1-2 yıl canlı kalırlar ve R şekline geçiş, jeloz besiyerinden daha azdır. Besiyerine ekilen bakterinin 37°C'de bir gece bekletilmesi ile hazırlanan kültür, karanlık ve serin bir dolapta uzun süre saklanabilir. Bu sürede besiyerinin kurumaması için, vidalı kapaklı şişeler kullanılmalıdır. Dorset'in yumurtalı besiyeri; Dört taze yumurta, Pai besiyerindeki gibi hazırlanır. Bu besiyeri Mycobacterium tuberculosis'in üretilmesi için kullanılır. Besiyerine indikatör olarak bazik füksin ilave edildiğinde pembe renk meydana gelir ve tüberküloz basilinin erken devrede ürediği görülebilir. III - Patates besiyeri; Büyük patatesler alınıp, iyice yıkanır ve kabukları soyulur. Tüpe girecek büyüklükte 5 cm uzunlukta, silindir şeklinde kesilir. Suda iyice yıkanır. Silindir şeklindeki patates uzunlamasına ve eğik olarak ikiye kesilir. Her parça kalın tarafı altta kalacak şekilde patates tüpüne yerleştirilir. Tüp steril su ile doldurulur. 100°C'de 30 dk ısıtılır. Su boşaltıldıktan sonra otoklavda 115°C'de 20 dk. tutularak sterilize edilir. Patatesler dilimlere ayrılıp, petri kutularında da besiyeri hazırlanabilir.

http://www.biyologlar.com/dogal-besi-yerleri

Ure Tayini

Ure karacigerde sentezlenir.Insanlarda protein katabolizmasinin azot iceren metabolik son urunudur.% 90’i bobreklerden, geri kalani GIS den ve deriden itrah edilir.Ure bobrek glomeruluslarindan serbest olarak suzulur.Tubuluslarda ise %40-70’i pasif olarak geri diffuze olur ve plazmaya gecer.Pasif diffuzyonun hizi idrar akis hizina baglidir.Idrar akim hizi azaldikca plazmaya geri donus artar.Ure miktari, diyetle protein alimina ve karacigerde ure sentez hizina baglidir.Normal degerler: %20-50 mgUremi nedenleri :A-Renal nedenler1-Glomeruler nedenler2-Tubuler nedenler3-Interstisyel nedenler4-Vaskuler nedenlerB-Prerenal nedenler1-Dehidratasyon2-Fazla proteinli diyet3-Protein yikiminin arttigi durumlar4-Mide- barsak sisteminde buyuk kanamalar5-Bobrek kanlanmasini bozan durumlar6-Kortizol v.s ile tedaviC- Postrenal nedenler-Tikanmaya yol acarak idrar akimini engelleyen durumlar(pelvik tas, prostat buyumesi v.s) Ure Tayin YontemleriA-Direkt Yontemler1-Ksanthidrol yontemi2-Kolorimetrik yontem (Diasetil monoksim=Fearon reaksiyonu)B-Indirekt yontemler1-Gazometrik yontem (Kowarsky yontemi)2-Kolorimetrik yontemlera-Berthelot reaksiyonub-Nesslerizasyon3-Enzimatik yontem4-Elektrokimyasal yontemlera-Konduktimetrib-PotansiyometriGunumuzde laboratuvarlarda ure olcumu otoanalizorlerde kinetik UV assay yomtemi ile yapilmaktadir.Prensip olarak ureaz enzimi kullanilarak ure parcalanmakta ve reaksiyonda kullanildigi icin azalan NADH miktari kinetik olarak olculmektedir.Ureaz Yontemiyle Serumda Ure Tayini Reaktifler:1-Izotonik sodyum sulfat2-%10 Cinko sulfat3-0.5 N NaOH4-Ureaz suspansiyonu5-Nessler ayiraci6-Ure standartiDeneyin Yapilisi:Numune tupu Standart tupu Serum 0.5ml ¾- Standart ¾- 0.5mlIzotonik sodyum sulfat 7.5ml 7.5mlUreaz 0.5ml 0.5mlHer iki tup karistirilir ve 30 dk 37 C su banyosunda bekletilir.Daha sonra her iki tupe 1’er ml cinko sulfat ve 1 ml NaOH konur ve iyice karistirilir.5dk bekledikten sonra suzgec kagidindan suzulurler.Yeni uc tup alinir,Numune Standart KorDistile su 6ml 6ml 7mlN.tupu suzuntusu 1ml ¾ ¾St. Tupu suzuntusu ¾ 1ml ¾Nessler ayiraci 1ml 1ml 1mlKaristirildiktan sonra 510 nm de kore karsi numune ve standartin absorbanslari olculur.Ure(% mg) = Numune absorbansi x Standart konsantrasyonuStandart absorbansiNot: Ure yerine kan ure azotu (Blood urea nitrogen=BUN) degeride kullanilmaktadir.Bir ure molekulu 60gr’dir, urede iki tane azot bulunur, yani 2x14=28g azot vardir. (N’un atom agirligi=14)Ure degerini BUN’ a cevirmek icinUre (mg/dl)x 0.467 (28:60)=mg/dl BUNVeya BUN degerin ureye cevirmek icinBUN(mg/dl)x2.14 (60:28)= mg/dl ure bulunur.Kaynak: Deneysel Biyokimya. Nuri Bakan. Syf: 100

http://www.biyologlar.com/ure-tayini

Uzman Biyolog Aranıyor

Uzman Biyolog Aranıyor

•Ergene 2 OSB bölgesinde yer alan LAURUS İLAÇ SAN.ve TİC.A.Ş. firmamızda Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda görevlendirilmek üzere aşağıdaki özelliklere sahip;•Üniversitelerin Biyoloji bölümünden mezun•İyi derecede ingilizce bilen•İlaç sektöründe, steril ürün  mikrobiyoloji laboratuarında en az 3 yıl deneyimli,•MS Office uygulamalarına hakim•Sonuç odaklı ve analitik düşünce yapısına sahip•Ekip çalışmasına yatkın•Dinamik, titiz, disiplinli ve dikkatli•Laboratuvar ekibine iş paylaşımını sağlayabilecek yetkinlikte•Tercihen 35 yaşını aşmamış•Erkek adaylar için askerlik hizmetini tamamlamış•Çorlu ve Lüleburgaz bölgelerinde ikamet eden "Mikrobiyoloji Laboratuvar Uzmanı" arayışımız bulunmaktadır.İŞ TANIMI GMP ve GLP kuralları çerçevesinde Mikrobiyolojik analizlerin yapılmasını organize etmek,çevre kontrol ve su numunelerinin alınması ve analiz yapılması, ürün/hammadde numunelerinin çalışılması, metod validayonlarının  yapılması, izolasyon ve identifikasyon işlemlerinin gerçekleştirilmesi ve dokümantasyonunu sağlamak.Aday Kriterleri Tecrübe:En az 3 yıl tecrübeli adaylarAskerlik Durumu:YapıldıEğitim Seviyesi: Üniversite(Mezun), Yüksek Lisans(Mezun)Üniversite Bölümü:BiyolojiAYRINTILAR VE MÜRACAAT İÇİN KARİYER.NET

http://www.biyologlar.com/uzman-biyolog-araniyor

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

Fotosentez

Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından, suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır. Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın devamı için bir o kadar önemlidir. İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer alan ve bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adı verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici noktalardan biri de budur. SIR DOLU BİR FABRİKA: KLOROPLAST Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "thylakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir. Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler. Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan binlerce "klorofil"in aynı anda ışığa tepki vermesi, saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir sürede gerçekleşir. Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken, işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar "aydınlık evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır. AYDINLIK EVRE Bitkilerin fotosentez işleminde kullanacakları tek enerji kaynağı olan güneş ışığı değişik renklerin birleşimidir ve bu renklerin enerji yükü birbirinden farklıdır. Güneş ışığındaki renklerin ayrıştırılması ile ortaya çıkan ve tayf adı verilen renk dizisinin bir ucunda kırmızı ve sarı tonları, öbür ucunda da mavi ve mor tonları bulunur. En çok enerji taşıyanlar tayfın iki ucundaki bu renklerdir. Bu enerji farkı bitkiler açısından çok önemlidir çünkü fotosentez yapabilmek için çok fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Bitkiler en çok enerji taşıyan bu renkleri hemen tanırlar ve fotosentez sırasında güneş ışınlarından tayfın iki ucundaki renkleri, daha doğrusu dalga boylarını soğururlar, yani emerler. Buna karşılık tayfın ortasında yer alan yeşil tonlardaki renklerin enerji yükü daha az olduğu için, yapraklar bu dalga boylarındaki ışınların pek azını soğurup büyük bölümünü yansıtırlar. Bunu da kloroplastların içinde bulunan klorofil pigmentleri sayesinde gerçekleştirirler. İşte yaprakların yeşil gözükmesinin nedeni de budur. Fotosentez işlemi bitkilerin yeşil görünmesine neden olan bu pigmentlerin güneş ışığını soğurmasından kaynaklanan hareketlenme ile başlar. Acaba klorofiller bu hareketlenme ile fotosentez işlemine nasıl başlamaktadırlar? Bu sorunun cevabının verilebilmesi için öncelikle kloroplastların içinde bulunan ve klorofilleri içinde barındıran Thylakoid'in yapısının incelenmesinde fayda vardır. "Klorofiller, "klorofil-a" ve "klorofil-b" olarak ikiye ayrılırlar. Bu iki çeşit klorofil güneş ışığını soğurduktan sonra elde ettikleri enerjiyi fotosentez işlemini başlatacak olan fotosistemler içinde toplarlar. Thaylakoid'in detaylı yapısının anlatıldığı resimde de görüldüğü gibi fotosistemler kısaca, thylakoid'in içinde yer alan bir grup klorofil olarak tanımlanabilir. Yeşil bitkilerin tamamına yakını bir fotosistem ile tek aşamalı fotosentez gerçekleştirirken, bitkilerin %3'ünde fotosentezin iki aşamalı olmasını sağlayacak iki farklı fotosistem bölgesi bulunur. "Fotosistem I", ve "Fotosistem II" olarak adlandırılan bu bölgelerde toplanan enerji daha sonra tek bir "klorofil-a" molekülüne transfer edilir. Böylece her iki fotosistemde de reaksiyon merkezleri oluşur. Işığın emilmesiyle elde edilen enerji, reaksiyon merkezlerindeki yüksek enerjili elektronların gönderilmesine, yani kaybedilmesine neden olur. Bu yüksek enerjili elektronlar daha sonraki aşamalarda suyun parçalanıp oksijenin elde edilmesi için kullanılır. Bu aşamada bir dizi elektron değiş tokuşu gerçekleşir. "Fotosistem I" tarafından verilen elektron, "Fotosistem II" den salınan elektron ile yer değiştirir. "Fotosistem II" tarafından bırakılan elektronlar da suyun bıraktığı elek-tronlarla yer değiştirir. Sonuç olarak su, oksijen, protonlar ve elektronlar olmak üzere ayrıştırılmış olur. Ortaya çıkan protonlar thylakoid'in iç kısmına taşınarak hidrojen taşıyıcı molekül olan NADP (nikotinamid adenin dinükliotid fosfat) ile birleşirler. Neticede NADPH molekülü ortaya çıkar. Suyun ayrışmasından sonra ortaya çıkan protonlardan bazıları ise thylakoid zarındaki enzim kompleksleri ile birleşerek ATP molekülünü (hücrenin işlemlerinde kullanacağı bir enerji paketçiği) meydana getirirler. Bütün bu işlemler sonucunda bitkilerin besin üretebilmesi için ihtiyaç duydukları enerji artık kullanılmaya hazır hale gelmiştir. Bir reaksiyonlar zinciri olarak özetlemeye çalıştığımız bu olaylar fotosentez işleminin sadece ilk yarısıdır. Bitkilerin besin üretebilmesi için enerji gereklidir. Bunun temin edilebilmesi için düzenlenmiş olan "özel yakıt üretim planı" sayesinde diğer işlemler de eksiksiz tamamlanır. KARANLIK EVRE Fotosentezin ikinci aşaması olan Karanlık Evre ya da Calvin Çevrimi olarak adlandırılan bu işlemler, kloroplastın "stroma" diye adlandırılan bölgelerinde gerçekleşir. Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karanlık evrede kullanılan karbondioksiti, şeker ve nişasta gibi besin maddelerine dönüştürürler. Burada kısaca özetlenen bu reaksiyon zincirini kaba hatlarıyla anlayabilmek bilim adamlarının yüzyıllarını almıştır. Yeryüzünde başka hiçbir şekilde üretilemeyen karbonhidratlar ya da daha geniş anlamda organik maddeler milyonlarca yıldır bitkiler tarafından üretilmektedir. Üretilen bu maddeler diğer canlılar için en önemli besin kaynaklarındandır. Fotosentez reaksiyonları sırasında farklı özelliklere ve görevlere sahip enzimler ile diğer yapılar tam bir iş birliği içinde çalışırlar. Ne kadar gelişmiş bir teknik donanıma sahip olursa olsun dünya üzerindeki hiçbir laboratuvar, bitkilerin kapasitesiyle çalışamaz. Oysa bitkilerde bu işlemlerin tümü milimetrenin binde biri büyüklüğündeki bir organelde meydana gelmektedir. Şekilde görülen formülleri, sayısız çeşitlilikteki bitki hiç şaşırmadan, reaksiyon sırasını hiç bozmadan, fotosentezde kullanılan hammadde miktarlarında hiçbir karışıklık olmadan milyonlarca yıldır uygulamaktadır. Ayrıca fotosentez işlemi ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında da önemli bir bağlantı vardır. Aslında yukarıda anlatılan karmaşık işlemlerin özeti, bitkilerin fotosentez sonucu canlılar için mutlaka gerekli olan glukozu ve oksijeni meydana getirmeleridir. Bitkilerin ürettiği bu ürünler diğer canlılar tarafından besin olarak kullanılırlar. İşte bu besinler vasıtasıyla canlı hücrelerinde enerji üretilir ve bu enerji kullanılır. Bu sayede bütün canlılar güneşten gelen enerjiden faydalanmış olurlar. Canlılar fotosentez sonucu oluşan besinleri yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için kullanırlar. Bu faaliyetler sonucunda atık madde olarak atmosfere karbondioksit verirler. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider. FOTOSENTEZ İÇİN GEREKLİ OLAN HER ŞEY GİBİ GÜNEŞ IŞIĞI DA ÖZEL OLARAK AYARLANMIŞTIR Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle tasarlanmış olduğu görülecektir. Çünkü güneşten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır. Bu hassas dengenin tam anlaşılabilmesi için güneş ışığının fotosentez işlemindeki fonksiyonlarını ve önemini şöyle bir soruyla inceleyelim: Güneş'in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır? Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe mi sahiptirler? Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır. Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar. Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla bir uyum vardır Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe adlı kitabında bu kusursuz uyum hakkında şunları yazmaktadır: Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir... Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz. FOTOSENTEZİN SONUÇLARI Milimetrenin binde biri büyüklükte yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için çok önemlidir. Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir. Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli bir rakamdır. Atmosfere verilen karbondioksit miktarının da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir. Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır. BİTKİLERDEKİ BESİNLER FOTOSENTEZ SONUCUNDA OLUŞUR Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir. Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de herhangi bir yerde gerçekleştiğini varsayarak düşünsek acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi? Havadan alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan aletlerin bulunduğu, üstelik de o sırada dışarıya verilmek üzere oksijen üretebilecek teknik özelliklere sahip makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı aklınıza gelirdi? Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir. Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam bir tasarım harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir. Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi bitkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar. Karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde, yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan fabrikalarda bir kokunun ortaya çıkarılmasından o kokunun muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim. Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki kaliteyi karşılaştıralım. İnsanlar koku üretimi yaparken sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun tutturulması içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız dünyanın her yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar, limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep aynı kokarlar, aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun karpuz gibi ya da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi aynı topraktan çıkmalarına rağmen kokuları birbiriyle karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur. Bir de bu meyvelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim. Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek miktarda su tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların çok büyük bir bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su, karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her tarafa eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne alındığında, olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında bir yerlerde toplanması, üstte ise etsi ve kuru bir yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle bir şey olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır, üstelik şekeri, tadı ve kokusu da eşit olacak şekilde bu dağılım gerçekleşir.   Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez" dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlı hücrelerin büyük bir çoğunluğu, basit bir algden, büyük ve karmaşık kara bitkilerine kadar fotosentez yaparlar. İnsan yaşadığı ortamda kendi gereksinmelerine göre bir çok değişiklikleri yapma yeteneğine sahip olmasına rağmen, tüm beslenme sorunu için tamamıyla diğer organizmalara bağlıdır. Bu besin piramidinin tabanını fotosentez yapan bitkiler oluşturur. Yediğimiz her şey, ya doğrudan doğruya bitkisel kökenli, ya da bu kökenden türemiş maddelerdir. Gerçekten fotosentez tek başına büyük bir olaydır. Her yıl dünyada 690 milyar ton karbon dioksit (CO2) ve 280 milyar ton su (H2 O) dan fotosentez yolu ile 500 milyar ton karbonhidrat üretilmekte ve 500 milyar ton oksijen atmosfere verilmektedir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Diğer bir kısım organizmalar ise serbest oksijen olmadan da enerji elde edebilirler (Anaerobik solunum). Fakat kompleks yapılı bitki ve hayvanlar, yaşamak için çok miktarda oksijen kullanmak zorundadırlar (Aerobik solunum). Öyleyse kompleks yapılı organizmaların canlılığının devamı ve yayılması oksijenin varlığına bağlıdır. Deney 1. Klorofil Elde Edilmesi Yeşil bitkilerin kloroplastlarında meydana gelen fotosentez de, havanın karbon dioksidi ve suyun varlığında karbonhidrat ve oksijen oluşturulmasıdır. Fotosentez olayını detaylı bir şekilde ortaya koymadan önce klorofil ile ilgili bazı deneyler gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Isırgan otu (Urtica) yaprağı, kum, havan, kurutma kağıdı, tebeşir, benzen, alkol, su. Uygulama: Bir havan içine hücrelerin parçalanmasını kolaylaştırmak için kum ve alkol konulup ısırgan otunun yaprakları ilave edilerek iyice ezilir. Bunun sonucunda koyu yeşil boyalı bir eriyik elde edilir. Buna ham klorofil ekstresi adı verilir. Ham klorofil ekstresi hem klorofil, hem de diğer renk maddelerinden olan karotin ve ksantofil boyalı maddeleri de içermektedir. Bunları ayırmak için ekstre filitre kağıdından süzülür. Süzülen bu berrak ekstreden bir miktar alınarak bir deney tüpüne aktarılır. Tübün üzerine aynı miktarda benzen ile bir kaç damla su ilave ediler. Su ilave edilmesinin amacı alkol karışımının yoğunluğunu arttırıp, benzenin kolayca tübün üst kısmına çıkmasını sağlamaktır. Bir süre sonra tübün üst kısmında benzende eriyen klorofilin , alt kısmında ise alkolde kalan sarı renkli karotin ve ksantofil bulunur. Bu şekilde ayırmak, kaba bir yöntemdir. Bu ayrımı daha ayrıntılı bir biçimde gözleye bilmek için kağıt ve tebeşir yardımıyla basitçe yapılabilecek olan bazı uygulamaları örnek olarak verebiliriz. Bu uygulamada yukarıda adı geçen renkli maddeler molekül ağırlığı ve adsorbsiyon derecelerine göre ayrılırlar. Bir petri içine süzülmüş olan berrak klorofil ekstresinden bir miktar koyulur. İçerisine şerit şeklinde kesilerek hazırlanmış kurutma kağıdı ile tebeşir yerleştirilir. Bir süre sonra kağıdın ve tebeşirin üst kısımlarında sarı renkli karotin ve ksantofil, alt kısımda ise yeşil renkli klorofilin toplandığı görülür. Bu kademeli renk farkı adı geçen renk maddelerinin molekül ağırlıklarının ve adsorbsiyon derecelerinin farklı olmasında ileri gelir. Fotosentez Olayında Organik Madde Sentezlendiğinin Gösterilmesi Fotesentezde ışığın katalizörlüğü altında karbon dioksit ve suyun bitkiler tarafından birleştirilerek organik madde (glikoz) sentezlenmesidir. Bu maddeler ya olduğu gibi ya da uzun zincirler şeklinde paketlenerek nişasta şeklinde depolanırlar. Amacımız fotosentezin bir ürünü olan glikozun sentezlendiğini ortaya koymaktır. Araç ve Gereçler : Ebegümeci ve yaprağı iki renkli olan bir bitki yaprağı, siyah renkli kağıt, potasyum iyodür (KI), sıcak su. Uygulama : Yaprağı iki renkli olan bitkiyi alarak uzun bir müddet ışık altında tutunuz. Ebegümeci bitkisinin bir yaprağının yarısını siyah bir kağıt ile kapatarak diğer bitkiyle birlikte aynı sürede olmak şartıyla ışık altında bırakınız. Daha sonra bu bitkileri saplarından keserek kaynamakta olan suyun içerisinde hücrelerinin ölmesini ve çeperlerinin dağılmalarını sağlayınız. Bu iş için iki dakikalık bir süre yeterli olacaktır. Yapraklar yeşil rengini kaybedince potasyum iyodürle muamele ediniz. Işıkta kalmış yeşil renkli bölgelerin nişasta oluşumundan dolayı mavi bir renk aldığını, yeşil olmayan kısımların ise renk vermediğini göreceksiniz (Şekil 4. 3). Deney 3. Fotosentez İçin Karbondioksitin Varlığının Zorunlu Olduğunun Gösterilmesi Yeşil bir bitki oldukça yoğun olarak ışık altında bırakılsa bile, eğer ortamda karbon dioksit bulunmuyorsa bitki bir süre sonra sararmaya başladığı ve gelişiminin durduğu gözlenir. Bunu aşağıdaki gibi bir deneyle ispatlamak mümkündür. Araç ve Gereçler : Bir dal parçası, kavanoz, tüp, tıpa, potasyum hidroksit (KOH), su. Uygulama : Bir bitki dalı alınarak iki yaprağı içerisinde su ve potasyum hidroksit bulunduran bir tüple birlikte (tüpün ağzı açık durumda) geniş ağızlı bir şişe veya kavanoz içerisine bırakılır. Bir süre sonra dalın kavanoz içerisinde kalan kısmında yaprakların sararıp solduğu görülür. Bir müddet daha sonra ise yapraklar tamamen ölür. Buna neden olan faktör, büyük şişedeki karbon dioksitin potasyum hidroksit tarafından emilerek şişe içerisindeki yaprakların ışık ve suyu aldıkları halde karbon dioksit yetersizliğinden fotosentezi yapamamalarındandır. Böylece fotosentez için ortamda karbondioksite kesinlikle gereksinim duyulduğu ispatlanmış olur (Şekil 4. 4). Deney 4. Fotosentezi Etkileyen Faktörlerin Birlikte İncelenmesi Aynı canlı materyeli üzerinde, fotosentezi etkileyen faktörlerin birinin etkisini değiştirip (ışık, karbon dioksit, sıcaklık gibi) diğerlerininkinin sabit tutulması ile fotosentez hızında meydana gelen değişikliklerin incelenmesi ve bu faktörlerin etkilerinin karşılaştırılması şeklinde gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Elodea bitkisi, beher, huni, ışık kaynağı, %4'lük potasyum bikarbonat (KHCO3), %1'lik KHCO3, termometre, ispirto ocağı, milimetrik kağıt. Uygulama: Bu deney için Elodea su bitkisi kullanılacaktır. Elodea bitkisi içi su dolu bir cam kaba alınır. Bitkinin üzeri çıkacak olan gaz kabarcıklarını toplayacak olan bir huniyle şekilde görüldüğü gibi kapatılır (Şekil 4. 5). Işık faktörünün etkisini ölçmek için önce normal ışıktaki kabarcık çıkışı tespit edilir. Bir lamba yardımıyla düzeneğe ışık verilir ve kabarcık çıkışı gözlenir. Fotosentez hızı ile aydınlatma şiddeti arasındaki ilişki grafikte gösterilir. Karbondioksit konsantrasyonunun etkisini inceleyebilmek için de başka bir kaba yine ortamı su ile hazırlanmış %4'lük KHCO3 çözeltisi konur. Yine bitki bu düzeneğin içine yerleştirilip bu konsantrasyondaki fotosentez hızı ölçülür. Aynı işlem %1'lik KHCO3 için tekrarlanır. KHCO3 konsantrasyonuna karşı kabarcık sayısındaki değişim grafiği çizilir. Sıcaklığın fotosentez üzerine etkisini ölçmek içinde aynı düzeneğin sıcaklığı ölçülür ve bu sıcaklıktaki kabarcık sayısı saptanır. Daha sonra sıcaklık ispirto ocağı yardımıyla arttırılır ve kabarcık sayısı belirlenir. Sıcaklık kabarcık çıkışı durana kadar arttırılır. Sıcaklık ile fotosentez ilişkisi bir grafikte gösterilir. Deney 5. Aerobik Solunum Bu deneyle karbonhidratların havadan alınan O2 ile CO2 ve H2 O ya kadar yıkılıp enerji açığa çıktığını göreceksiniz. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan bezelye taneleri, balon joje, cam boru, beher, KOH, renkli bir sıvı. Uygulama: Bu deney için, CO2 tutma özelliğine sahip potasyum hidroksit (KOH) kristalleri pamuğa sarılarak çimlenmekte olan bezelye taneleri ile birlikte bir balon joje içine yerleştirilir. Daha sonra balon şekilde görüldüğü gibi bir ucu renkli sıvıya batırılmış kılcal boru ile birleştirilir. Bir süre sonra bezelyelerin solunum yapması sonucu O2 alınıp CO2 verilir. Dışarıya verilen bu CO2, KOH kristalleri tarafından tutulur ve azalan hacim kadar kılcal boruda sıvı yükselir. Deney 6. Anaerobik Solunum Havanın serbest oksijeni ile temas halinde olmayan bazı bitkiler, kendileri için gerekli olan enerjiyi, organik maddeleri enzimatik faaliyetlerle parçalayarak sağlarlar. Bu parçalanma sonucunda açığa çıkan gaz CO2 'tir. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan nohut, deney tüpü, civa, beher. Uygulama: Çimlenmekte olan bir kaç nohut tanesini deney tüpünün içine yerleştirin. Sonra tüpü tamamıyla civa ile doldurun ve ters çevirerek yine civa dolu bir kabın içine batırın. Daha sonra cıva dolu kabın üzerine su ilave edin. Bir süre sonra tohumların anaerobik solunumu sonucu ortaya çıkan gaz tüpteki civayı aşağıya doğru ittiğini göreceksiniz (Şekil 4. 7). Bu da bize havadaki serbest oksijen yerine bitki dokularındaki bağlı oksijenin kullanıldığını gösterir. Deney 7. Fermantasyon Bazı organizmaların solunumu sonucunda substrat CO2 gibi çok basit bir ürüne kadar parçalanmaz. Solunum sonucunda daha kompleks bir madde açığa çıkar. Bu olaya fermantasyon denir. Araç ve Gereçler: %1 'lik glikoz çözeltisi, % 20 'lik Baryum hidroksit (Ba(OH)2), taze bira mayası, erlenmayer, cam boru, tıpa. Uygulama: Bir erlenin içine 200 cm3 %1 lik glikoz çözeltisi konulur. Daha sonra bu karışımın içine bir miktar taze bira mayası ilave edilir. Erlenin ağzı şekilde görüldüğü gibi cam boru takılmış tıpa ile kapatılır ve cam borunun diğer ucu yine tıpa ile kapatılmış % 20 'lik Ba(OH)2 çözeltisi içine batırılır. Ba(OH)2 içeren tüpte çökelmenin meydana gelmesi, olay sonucunda CO2 açığa çıktığını, alkol kokusu da fermentasyon sonucu alkolün meydana geldiğini gösterir Özet Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez"dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Bu ünitede bitkilerde fotosentez olayını, fotosenteze etki eden faktörleri, oksijenli ve oksijensiz solunum olaylarını, fermantasyon olayının nasıl meydana geldiği bazı deneylerle gösterilmeye çalışılmıştır. Değerlendirme Soruları Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz. 1. Fotosentez için aşağıdakilerden hangisi gerekli değildir? A. CO2 B. Işık C. Klorofil D. KOH E. H2O 2. Aşağıdaki bileşiklerden hangisi CO2 tutabilme özelliğine sahiptir? A. H2O B. KHCO3 C. BaCO3 D. NaOH E. KOH 3. Fermantasyon sonucu aşağıdaki maddelerden hangisi oluşur? A. Glikoz B. Karbonhidrat C. Alkol D. Oksijen E. Protein 4. Aerobik solunumda karbonhidratlar, aşağıdaki hangi maddenin yardımıyla en küçük yapı taşları ve enerjiye kadar parçalanırlar? A. O2 B. CO2 C. H2 O D. KOH E. NaOH 5. Aşagıdakilerden hangisi fotosentezin hızına etki etmez? A. CO2 B. Glikoz C. Sıcaklık D. Işık E. Klorofil Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Ocakverdi, H., Konuk, M., (1989) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, Selçuk Üniv. Eğitim Fak. Yay: 14, Konya. Önder, N. Yentür, S., (1991) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, İstanbul. Üniv. Fen Fak.Yay. No: 220, İstanbul. Önder, N., (1985) Genel Bitki Fizyolojisi, İstanbul Üniv. Fen Fak. Yay. No: 189, İstanbul. Ayrıntılar ve şekiller için tıklayınız: http://www.aof.anadolu.edu.tr/kitap/IOLTP/2282/unite04.pdf

http://www.biyologlar.com/fotosentez

Kreatinin tayini

Kreatinin, kreatin’in anhidrit seklidir.Kreatin bobrek, karaciger ve pankreasta sentezlenir. Sentez olayinda iki enzim rol oynar: Glisin amidinotransferaz ve S-adenozilmetiyonin:guanidoasetat N-metiltransferaz. 1.reaksiyon mitokondride, 2. Reaksiyon sitoplazmada gerceklesir.1-Arginin + Glisin Û Ornitin + Guanidoasetat2-guanidoasetat + S.-adenozilmetiyonin Û Kreatin + S-adenozil homosisteinSentezlenen kreatin kan yoluyla beyin ve cizgili kaslara tasinir ve burada kreatin fosfat olarak depo edilir.Kreatin + ATP Û Kreatin-P + ADPBu reaksiyonu kreatin kinaz (CK) katalizler.Kreatin-P, ozellikle kas kasilmasi sirasinda enerjiye (ATP) gereksinim aninda CK reaksiyonunun tersine donmesiyle ATP saglar. Serbest kreatin’in bir kismi kendiliginden bir molekul su kaybederek kreatinin’e donusur.Olusan kreatinin bobrek yoluyla itrah edilir.Her bireyde gunluk kreatinin itrahi hemen hemen sabittir.Idrar kreatinini bireyin kas kutlesi ile dogrudan ilgilidir.Buna kreatinin katsayisi denir.Kreatinin katsayisi=....mg kreatinin /24 s/kg vucut agirligi olarak ifade edilir.Erkeklerde 18-32 mg/24s/kg, kadinlarda 10-25 32mg/24s/kg’dir.Kreatinin klirensi:1 dakikada idrarla kreatininden temizlenen plazma hacmi olarak tanimlanir.Kreatinin klirensi degeri glomeruler filtrasyon hizinin (GFR) bir gostergesidir.GFR, is goren glomerul sayisinin bir gostergesi olarak kabul edilir.Kreatinin klirensi = Idrar kreatinin x dakikalik idrar hacmiSerum kreatinin lKreatinin klirensi normal degeri= Kadin : 95 ± 20 ml/dkErkek : 105 ± 20 ml/dk.Serum kreatinin duzeyi normal degeri= 0.6-1.2 mg/dl.Serum kreatinin duzeyinin arttigi durumlar1-Bobrek hastaliklari2-Idrar yolu obstruksiyonlari3-Akromegali4-Gigantizm5-HipertiroidiSerum kreatinin duzeyinin azaldigi durumlar1-Kas distrofisi2-Ileri yaslilik3-Kas kitlesini azaltan kas erimeleri4-GebelikKreatinin Tayin YontemleriA-Kolorimetrik yontem (Jaffe yontemi)B-Enzimatik yontem Bugun laboratuvarlarda kreatinin olcumu otoanalizorlerde kinetik kolorimetrik assay (Jaffe metodu) ile olculmektedir.Prensip:Alkali ortamda pikrik asit ile kreatininin reaksiyona girerek sari-turuncu renkli kompleks olusturmasi ve bunun kolorimetrik olcumudur.Jaffe yontemiyle kreatinin olcumu ve kreatinin klirensinin hesaplanmasiReaktifler:1-%10 sodyum tungstat2- 2/3 N sulfirik asit3- 0.75 N NaOH4-Doymus pikrik asit cozeltisiDeneyin Yapilisi:Kreatinin klirensinin saptanmasi icin kisiden sureli (2 saatlik,4 saatlik,24 saatlik v.s) idrar toplanir ve dakikalik idrar hacmi (V)saptanir.Idrar toplama suresinin ortasinda kan alinir. Idrar toplandigi sure boyunca cay ,kahve, ilac kullanilmaz.Idrar toplamaya baslamadan kisiye 1-2 bardak su icirilir.Serumda kreatinin tayiniNumune Kor Serum 4ml ¾Distile su 2ml 6ml%10 sodyum tungstat 2ml 2ml2/3 sulfirik asit 2ml 2mlKaristirilir 1-2 dk bekletilip suzulur.N suzuntusu 3ml ¾Kor suzuntusu ¾ 3mlPikrik asit 1ml 1ml0.75 N NaOH 1ml 1ml15 dk oda sicakliginda bekletilip kore karsi numunenin absorbansi 530 nm de okunur.Serum kreatinin konsantrasyonu (mg/dl) standart egri grafiginden saptanir.Idrarda kreatinin tayiniNormal degerler: Erkek®14-26 mg/dlKadin®11-20 mg/dlDeneyin Yapilisi:Idrar 1:100 oraninda sulandirilir.(1ml idrar + 99ml distile su) 3ml sulandirilmis idrar alinir + 1 ml pikrik asit +1 ml 0.75 N NaOH konup karistirilir.15 dk oda sicakliginda beklettikten sonra kore (serumda kreatinin tayininde hazirlanan) karsi absorbansi olculur.Standart egri grafiginden idrar kreatinin konsantrasyonu (mg/dl) saptanir.Bulunan deger 20 ile carpilir.

http://www.biyologlar.com/kreatinin-tayini

Moleküler Biyolog Aranıyor

Moleküler Biyolog Aranıyor

•Üniversitelerin Biyoloji, Moleküler Biyolog ve Genetik, Gıda Mühendisliği Bölümlerinden mezun, •Gıda laboratuvarında mikrobiyolojik analizler ve GDO analizleri yapmış, benzer pozisyonlarda•En az 1 yıl iş tecrübesi olan,•İyi derecede ingilizce bilgisine sahip,•Konusu ile ilgili raporlama ve yorumlama becerisine sahip,•İnsan ilişkileri güçlü, iletişim becerileri yüksek,•Takım çalışmasına uyumlu analitik düşünebilen, dikkatli, kendini geliştirmeye ve öğrenmeye açık,•İyi dokümantasyon ve İyi laboratuvar uygulamalarına hakim, •Esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilen,•Erkek adaylar için askerlik görevini tamamlamış,•Anadolu yakasında ikamet eden ya da metrobüs güzergahına yakın oturan adaylarİŞ TANIMI;•Mikrobiyoloji ve Biyogenetik laboratuvarlarında analiz ekipmanlarını kullanabilen ve analizleri gerçekleştirebilen,•Metod validasyon çalışmalarını yapmış,•İş geliştirme potansiyeline sahip,•Laboratuvar çalışma düzenine iş paylaşımını sağlayabilecek,•Real Time PCR cihazı kullanmış,•Tercihen Gıda Analiz Laboratuvar'ında  Mikrobiyoloji, GDO, Tür tayini konularında en az 1 yıl iş tecrübesi olan takım ardaşları arıyoruz.Aday Kriterleri Tecrübe:1 - 15 yıl tecrübeli adaylarAskerlik Durumu:YapıldıEğitim Seviyesi: Üniversite(Öğrenci), Üniversite(Mezun), Yüksek Lisans(Öğrenci), Yüksek Lisans(Mezun), Doktora(Öğrenci), Doktora(Mezun)Üniversite Bölümü:Moleküler Biyoloji ve GenetikYabancı Dil: İngilizce( Okuma : İyi, Yazma : İyi, Konuşma : İyi)AYRINTILAR VE MÜRACAAT İÇİN : KARİYER.NET

http://www.biyologlar.com/molekuler-biyolog-araniyor

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

Bu makale iki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümünde, biyoteknoloji ile değişen dünya düzeninde olası devrimsel gelişmeler ve söz konusu gelişmelerin eğitim bilimleri açısından öngörülen doğurgusu ele alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-gelismeler

Laboratuvarda Kullanılan Cam Eşyaların Temizlenmesi ve Balkımı

Cam eşyalar fabrikadan yeni çıkmış gibi olsa dahi üzerinde bir yağ tabakası bulunur. Bu kaba kir herhangi bir deterjanla giderilebilir. Önce çeşme suyu sonra saf sudan geçirilir. Eğer cam kaplar reçine veya parafin gibi maddelerle kirliyse o zaman toluen veya ksilol ile temizlenir. Sonra sabunlu sıcak sudan geçirilir. Daha sonra da soğuk su ve saf sudan geçirilir.   Bu iş için boya serilerinde kullanılmış olan artık ksilolün saklanması gerekir. Erimeyen organik kalıntılar, boya çöküntüleri ve metalik tuzları ihtiva eden cam kaplar sülfokromik asit solüsyonu ile temizlenir. Bunun için cam kaplar sülfokromik asit solüsyonu içinde birkaç saatten birkaç güne kadar bırakılır. Bu solüsyondan çıkan kaplar uzun müddet çeşme suyu ile durulandıktan sonra saf sudan geçirilir. Cam eşya temizleme eriyiği (Sülfokromik asit) Hazırlanışı;Potasyum dikromat (K2CrO4) ………………………. 40 gr.Sülfürik asit  (H2SO4)  ……………………………… 100 mlSaf Su  …………………………………..………… 1000 ml Önce K2CrO4 hafifçe ısıtılarak suda eritilir, soğutulur ve iyice soğutulunca üzerine damla damla 100 ml sülfürik asit eklenir ve devamlı karıştırılır. İşlem sonunda Solusyonda bir ısınma oluşur. Solusyon soğuduktan sonra kapaklı bir şişede saklanır. Uzun süre kullanılan solüsyon koyu yeşil bir renk alınca kullanılamaz hale geldiği anlaşılır. Bu durumda yeni bir solüsyon hazırlanması gerekir. Bu solusyonda en az bir gece bırakılarak temizlenen cam eşya 24 saat akarsuda bırakılmalıdır.Uzun süreli mikroskop araştırmaları için doku yada hücrelerin mikroskopta incelenebilir hale getirilmesi daha başka bir ifade ile mikroskobik preparatların hazırlanması gerekmektedir.Bu tür mikroskop preparatların hazırlanması, çok küçük ve çabuk bozulabilen materyalin korunması ve mikroskop altında yapısının daha açık ve daha iyi görünmesini sağlamak gibi iki temel nedene dayanır.Hangi yolla olursa olsun preparat yapabilmek için her şeyden önce iyi hazırlanmış bir laboratuar gereklidir.

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-kullanilan-cam-esyalarin-temizlenmesi-ve-balkimi

HİSTOLOJİ BOYAMA YÖNTEMLERİNİN BİLİMSEL KONTROLU

Histolojik boyamanın kesin kimyasal reaksiyonlarla başarılabildiği gösterilmiştir, fakat daha az kesinlik kazanmış kimyasal ve fiziksel proceslerle başarılmaktadır. Bu; boyama yöntemlerinin çok sayıdaki farklı faktörlere göre oldukça değişeceği anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda geliştirilen boyama tekniklerinin çokluğunun nedenini ortaya koymaktadır. Fakat her histoloğun bu yöntemlerde başarısızlığa uğradığı olmuştur. Bunun nedenleri şunlar olabilir:l-Dokuların reaktif olmaması,2-Uygun olmayan fiksasyon,3-Boyaların kompozisyonundaki ve çözünürlüğündeki farklılıklar, 4-Yetersiz olgunlaşma veya bozulma {boya solusyonunun),5-Boyanın ve çeşme suyunun PH' sındaki veya ısısındaki değişmeler,6-Birçok diğer faktör olabilir. Boyamadaki bilimsel kesinliğin eksikliği, histoloğun en iyi sonuçları elde etmek için kendi yöntemlerini kontrol etmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Eğer çeşme suyunun pH' sı veya yapısı değişirse veya iklimsel durumlar farklıysa, bir ülkede iyi çalışan bir yöntem diğer bir ülkede hatta aynı ülkenin bir başka bölümünde tatminkar olmayabilir. Bir boyama yönteminde verilen direktifler dikkatli olarak takip edilmelidir ancak değiştirilemez diye de düşünülmemelidir. Laboratuvar, özel doku elementleri, patolojik değişiklikler, bakteriler, metaller gibi maddeleri içerdiği bilinen dokuların kapatılmış boyanmamış parafin kesitlerin bir stoğunu bulundurmalıdır. Bunlar kontrol kesitler olarak kullanılmalıdır. İncelenecek kesitle aynı anda ve aynı yolla boyanmalıdır. Bu kontroller, glikojen veya asit-fast basiller gibi özel yapıların boyanmasındaki aksiliklerden uzak kalır ve sonradan dokunun glikojen veya asit fast basiller içerip içerrnediği mi yoksa tekniğin mi yetersiz olduğunu söylernek mümkün olamaz. Kontrol kesitine bir göz atmakla buna karar verilecektir. Her laboratuvar çalışanı bir tekniğin kontrol edilmiş varyasyonlarını yapma becerisinde olrnalıdır. Bir boyama yönteminin rastlantılara dayanan çok sayıdaki farklı şekilleri, şans eseri mükemmel sonuçlar verebilir fakat sonradan genellikle tekniği tekrar etmek mümkün değildir. Aynı doku bloğundan çok sayıda kesit alınmalı ve yöntemin her basamağındaki değişikliklerin bir serisi, teker teker ve her kesitte sadece bir değişiklik yapılarak yapılmalıdır. Tekniğin geri kalan bölümünü sabit tutarak, bu kesitlerle yöntemin hangi kısmında bu kesitlerin kusurlu olduğu ve nasıl düzeltilebileceği görülecektir. Ara sıra normal dokularda ve laboratuvardaki kontrol kesitlerde sezilebilir miktarda bulunrnayan nadir bir patolojik değişikliği veya yabancı bir maddeyi boyamak gerekir. Bu durumlarda bir suni doku bloğu incelenecek maddeyi içeren jelatinden yapılabilir veya materyel bir laboratuvar hayvanına enjekte edilebilir ve dokular kontrol kesitler olarak kullanılabilir.HEMATOXYLİN-EOZİN BOYASIHistolojik preparasyonlar için ençok kullanılan boyalar hemotaxylin ve eosin boyalarıdır. Buna kısaca H.E. boyası denir. Hemotoxylin bazik bir boya olarak kabul edilirse de kendisi bizzat boya değildir. Boya olarak tesir etmesi için zincirlerinden birinde bulunan guioid' in hematein' e okside olması lazımdır. Hemotaxylin hematein'e okside olması sulu bir solusyon içinde bir aydan fazla bir zamana ihtiyaç gösterir. Oksidasyon, sodium iodate veya mercuri choloride ilave etmekle hızlandırılabilir. Fakat hematein' in ileri bir oksidasyonunda solusyon boyanma yeteneğini kaybeder.Hematein zayıf , anyon yüklü, kırmızımtrak sarı bir boyadır. İzoelektrik noktası takriben 6.5' tur. Zayıf bir boyadır. Fakat bir mordant ile kullanılırsa koyu ve devamlı bir boya olur. Mikroteknikten hemateinle mordant olarak kullanılan maddeler genellikle aluminum ve demir tuzları, aluminum ve demir şaplar. ( alum) dır. En çok kullanlan şaplarPotasyum alum : K2S04Al2 (SO4)3 24 H2OAmmonium alum : (NH4)2 SO4'A12 (SO4)324 H2ODemir alum : (NH4)2SO4 Fe2(SO4)324 H20 dur.Aliminum ile demirin verdiği renk morluğu birbirinden farklıdır. Aluminyum mavi-mor bir renk verir. Suda erir,dokuya temas ettikten sonra ne su ne de etil alkol onu tekrar çıkartabilir. Aluminyumla hematein, bazik boya gibi etki eder (yani katyonik bir boya vazifesi görür). Demirli hematein ise siyah veya lacivert renk verir , fakat etkisi birincisi kadar basit değildir. Rutin teknikte, kesitler önce mordantlanır sonra boya ile ( hematein) muamele edilir, fazla mordant solusyonda differansiye edilir. Bu şartlar altında hematein bazik boya olarak tesir eder.Eosin: Eosin, fluorescein' in tetra broma türevidir. Zayıf asidik anyonik bir boyadır. Hemataxylin-Eosin boyası ile hücre ve doku elemanları aşağıda gösterildiği gibi boyanır. Çekirdek Mavi,siyah ve koyu maviSitoplazma PembeEritrositler KırmızıKas KırmızıFibröz Doku Açık pembeKıkırdak Açıktan koyu maviye kadar renk tonlarındaMükoz Mavimtrak ( metakromatik)Kalsifiye Doku Koyu maviProtein çökelekleri Pembeödem sıvısı)Bakteri toplulukları Koyu mavi Çekirdeklerin mavi-siyah renkte boyanmasının nedeni polianyonik DNA konsantrasyonunun fazla olması ve bazik hematein-mortantla kuvvetli bir şekilde etkilenmesidir. Durum kıkırdakta da aynıdır. Yalnız burada anyonik glikozaminoglikan daha yüksek konsantrasyondadır. Sitoplazma, her ne kadar pembe olarak tarif edilirse de mikroskopta maviye çalar pembe tonda görülmektedir. Sitoplazmadaki RNA hematein-mortantla birleşerek bu rengi alır. Eğer RNA çoksa mavilik daha belirgindir. Aynı durum anyonik polisakkaritlerden zengin mucin salgılayan hücreler için de sözkonusudur. Böylece diğer subselüler ve doku elemanlarının kimyasal yapısını gözönüne alarak bunların değişik renk alış nedenlerini açıklıyabiliriz. 1-HEMATOKSİLEN BOYA ÇÖZELTİSİHarris' s Alum haematoxylen 5.0 grAbsolu alkol 5 0 ccAliminyum amonyum sulfat 100 grDistile su 1000. 0 ccMerkurik asi t ( oksi t ) 2.5 gr Hematoksileni alkol içinde hafif ısı yardımıyla erit. Alumu ısı yardımıyla distile su içinde erit. Herbiri tamamen eridikten sonra iki solusyonu bir geniş erlenmayer içinde karıştır. Karışım süratle kaynar hale getir, ateşi söndür. Kabarcık1ar çıkarken merkurik oksiti yavaşca (azar azar) ilave et. Çözelti koyu mor renk alınca cam kabı soğuk su altına (dıştan) tutarak çözeltiyi soğut. Soğuyunca boyama için hazırdır. Fakat 2-3 gün kalsa daha olgunlaşır. Olgunlaşma, cam kabın ağzı gevşekce kapatılıp güneş ışığı alan bir yere bırakılarak sağlanır. Olgunlaşmış çözelti, koyu renkli şişelere alınıp, ağzı sıkıca kapatılarak karanlık yerlerde saklanır.2-ERLİCH ASİT HEMATOKSİLENİ Hemotoksilen 6.4 grAmmonium alimunyum sulfat 40 grEtil alkol 322 mlGliserol 322 mlDistile su 322 m125C'de 6-8 hafta beklenilir. Hemen olgunlaştırmak için 0.64 gr sodyum iodat eklenir. 3-ERLICH HEMATOKSİLENİHemotoksilen 4 gr% 95 Alkol 200 ccDistile su 200 ccGliserin 200 ccAmonyum veya potasyum aluminyum 6 grGlacial asetik asit 20 cc2 hafta veya daha fazla süre hava ve ışığa açık tuturak olgunlaştır. Hemen kullanmak istenirse 0.6 gr sodyum iodat eklenir. 4- %1 ‘lik ALKOLİK EOZİNEozin Y 10 gDistile su 50 mlEozini distile suda erit, % 95’lik etil alkolden 940 ml ilave et. Bu eozin stok olarak kalır ve eşit miktarda % 95 etil alkol ilavesi ile kullan.5-% 0.5 lik Sudaki EOZİNEozin Y 5 gDistile su 1000 ccEozini suda erit. Koyu ton arzu edilirse her 100 cc’lik solusyon için 0.5 cc glacial asetik asit ilave edilir. 6-HARRİS ALUM HEMATOKSİLENİHematoksilen 5 gAbsolu alkol 50 ccAlkolde ısıtalarak eritilitr.Amnium veya potasyum alum 100 gDistile su 1000 ccSuda ısıtarak alumu erit. Soğutulan 2 karışım birbirleri ile karıştırılıp tekrar süratle kaynayana kadar ısıtılır ve alev üzerinden alınır. Sonra yavaş yavaş mercury oksit ilave edilir ve tekrar ısıtılır. Menekşe rengini alır almaz soğuk su bulunan kap içersine oturtulur. Boya kullanılacağı zaman % 4 asetik asit glasiyal eklenir.7-EOZİNEozin yellowish 1 gDistile su 100 ccThymol 1 küçük kristal8-ERLİCH HEMATOKSİLENİHematoksilen 80 gAlkol (% 95) 2400 ccPotasyum alum (Alimunyum potasyum sulfat ) 240 gDistile su 1200 ccGlycerol 1200 ccGlasiyal asetik asit 120 cc1-Ksilol 30 dk.2-Ksilol 30 dk.3-Absolü Alkol Çalkalama4-% 95’lik etil alkol Çalkalama5-% 80’ lik alkol Çalkalama6-% 70’ lik alkol Çalkalama7-% 50’lik alkol Çalkalama8-% 30’ luk alkol Çalkalama9-Distile su Çalkalama10-Hematoksilen 5-8 dk11-Akarsu12-Asit-Alkol Daldırıp-çıkarma13-Akarsu14-Amonyak 30 saniye15-Akarsu16-Eozin 3-5 dk17-% 30’ luk alkol Çalkalama18-% 50’lik alkol Çalkalama19-% 70’lik alkol Çalkalama20-% 80’ lik alkol Çalkalama21-% 95’lik etil alkol Çalkalama22-% 100’lük etil alkol Çalkalama23-% 100’lük etil alkol Çalkalama24-Ksilol25-Ksilol (1 gece bekletilirse iyi olur) Hematoksileni alkolde çözün. Alumu sıcak su içinde çözüp gliserolü ekleyin, soğumaya bırakın. Azar azar aluma hematoksileni ekleyerek karıştırın. Bu solusyon temiz bir kapta olgunlaşmaya bırakılır. Ağzı hafifçe kapatılır. Olgunlaşma 6-8 hafta sürer ve solusyon boyama özelliğini yıllarca korur. Hematoksilende 45 dk. boyanır. 9- WEİGERT HEMATOKSİLENİSolusyon A: Hematoksilen 1 gAlkol 100 cc4 hafta olgunlaştırılır.Solusyon B: % 30 luk ferrik klorür-sulu 4 ccKonsantre HCl 1 ccSolusyon A ve B den eşit miktarda karıştırılıp 30 dakika içinde kullanılır ( 15-20 dak) 10-HEİDENHEİN HEMATOKSİLENİDemir Alum Çözeltisinin HazırlanışıAmmonium ferric sülfat 5 gDistile su 100 cc Hematoksilen Çözeltisinin HazırlanışıHematoksilen 0.5 gAbsolü alkol 10 ccDistile Su 90 cc 4 hafta olgunlaşmaya bırakın Uygulama 1-Kesitler suya indirilir2-Demir alumda 30 dakika –24 saat arasında bırakılır3-Akar suda çalkalama4-Heidenhein hematoksilende 30 dakika –24 saat arasında boyanır.5-Suda çalkalayın6-Demir alumda 1-30 dk. mikroskopla kontrol edilerek differansiye edilir.7-En az 10 dk. akar suda yıka8-Karşıt boyalar Van Gieson ve modifiye şekilleridir. 11-CARAZZİ HEMATOKSİLENİHematoksilen 0.5 gGlyserol 100 ccAluminyum potasyum sulfat 25 gDistile su 400 ccPotasyum iodat 0.1 g Hematoksileni gliserol ile karıştırın. Isı kullanmadan distile suda potasyum alumu çözün. Çözünme uzun zaman alabilir. Hematoksilene alumu karıştırarak yavaş yavaş ekleyin. 10 cc suda potasyum iodatı iyice karıştırarak çözün. 4-6 ay boyunca solusyon boyanma özelliğini korur.HEMATOKSİLEN - EOZİN BOYA TEKNİĞİ 1- Ksilol 30 Dakika2- Ksilol 30 Dakika3- Absolü Alkol Çalkalama % 100 Alkol4- %95'lik Alkol Çalkalama5- %80'lik Alkol Çalkalama6- %70 'lik Alkol Çalkalama7-%50' lik Alkol Çalkalama8-%30' luk Alkol Çalkalama9- Dis ile su Çalkalama10-Hematoksilen Çalkalama11- Akarsu Çalkalama12- Asit- Alkol Daldırıp çıkarma13- Akarsu Çalkalama14- Amonyak 30 saniye çalkalama15- Akarsu Çalkalama16- Eozin 3-5 dakikaSuda çalkalama17- %30 'luk Alkol Çalkalama18- %50'lik Alkol Çalkalama19- %70'lik Alkol Çalkalama20- %80'lik Alkol Çalkalama21-%95'lik Alkol Çalkalama22-Absolü Alkol (%100 Alkol) Çalkalama23- Ksilol 30 dakika24- Ksilol (Bir gece bekletilirse daha iyi şeffaflanır.)Asit-Alkolün Hazırlanışı% 80’lik etil alkol 500 ccHidroklorik asit 5 ccAmonyağın HazırlanışıDistile su 500 ccAmonyak 5cc8-KAPATMA (Mounting)Boyanan kesitler 1 damla Kanada balzamı veya entellan damlatarak lamel kapatarak kurumaya bırakılır. Bu maddeler hem mikroskopta kolay incelenmeyi sağlar hem de boyanmış kesitlerin yıllarca korunmasını sağlar RUTİN EL TAKİBİ ( 3-5mm kalınlığındaki bloklar için)1- Tespit2- Eğer gerekli ise suda yıkamak3-%70'lik alkolde gün boyunca (3-8 saat)4- % 90' lık alkolde bir gece (16 saat)5- Absolu alkol I de iki saat6- Absolu alkol II de üç saat7- Absolu alkol III de üç saat8- Toluene veya kloroform da gece boyunca ( 16 saat )9- Her birinde birer saat olmak üzere üç kez erimiş parafinden geçirmek}:10-Parafine gömmekHIZLI EL TAKİBİ ( 3 mm den kalın olmayan bloklar için )1- Carnoy- fiksatıtifinde 30- 60 dakika tespit2- Absolu alkol I de 30dk3- Absolu alkol I de 30 dk4- Absolu alkol III de 30 dk5- Ksilen veya. toluenle 15- 30 dk ( şeffaflanıncaya kadar )6- Vakum fırınında herbirinden yirmişer dk. olmak üzere üç kez erimiş parafindengeçirme7- Gömme RUTİN OTOMATİK TAKİP ( 3-5 mm kalnlığındaki bloklar için )1- %70' lik akolde üç saat2-% 90' lik alkolde üç saat3- Absolu alkolde ( I'de ) 1 saat4- Absolu II'de 1 saat5- Absolu alkol III ' de 2 saat6- Absolu alkol IV de 2 saat7- Toluen I' de 1.5 saat8- Toluen II' de 2.5 saat9- Erimiş parafin I' de 3 saat10- Erimiş parafinde II ' de 3 saat11-GömmeToplam: 22 saat 48 SAATLİK OTOMATİK TAKİP (3-5 mm kalınlığındaki bloklar için ) 1-% 10’ luk formal salin 4 saat2-% 10’ luk formal salin 4 saat3-% 70 lik alkol 4 saat4-% 90’lık alkol 4 saat5- Absolu alkolde I'de 4 saat6- Absolu II'de 4 saat7- Absolu alkol III ' de 4 saat8- Absolu alkol IV de 4 saat9-Kloroform I 4 saat10-Kloroform II 4 saat11-Erimiş parafin I 4 saat12-Erimiş parafin II 4 saatEL İLE HIZLI TAKİP1-Bouin fiksatifi ile tespit 6-7 saat2-Çeşme suyunda yıkama 3-% 70’lik alkol 60 derecelik etüvde 1 gece4-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 5-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 6- Absolu alkolde ( I'de ) 60 derecelik etüvde 1 saat7- Absolu II'de 60 derecelik etüvde 1 saat8- Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat9-Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat10-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat11-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat12-GömmeEL İLE HIZLI TAKİP1-Tamponlanmış nötral formalin ile tespit 2- %50 ‘lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika3-% 70’lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika4-% 80’lik alkol 60 derecelik etüvde 30 dakika5-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 6-% 96’ lık alkol 60 derecelik etüvde 1 saat 7- Absolu alkol I 60 derecelik etüvde 1 saat8- Absolu II 60 derecelik etüvde 1 saat9- Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat10-Ksilol 60 derecelik etüvde 1 saat11-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat12-Parafin 60 derecelik etüvde 1 saat13-Gömme

http://www.biyologlar.com/histoloji-boyama-yontemlerinin-bilimsel-kontrolu

Satış Pazarlama Temsilcisi - Biyolog

Satış Pazarlama Temsilcisi - Biyolog

Medisa Dış Ticaret ve Pazarlama Limited Şirketi, 1995 yılında kurulmuştur, 21 personele sahiptir ve merkezi İstanbul Koşuyolu'ndadır. Şirket; oftalmoloji, genetik ve laboratuvar cihazlarının satışı ve servisi konularında faaliyet göstermekte olup başta Canon ve Leica olmak üzere çok sayıda tanınmış firmayı Türkiye’de başarıyla temsil etmektedir.    •Üniversitelerin biyoloji ve ilgili bölümlerinden mezun,•Analitik becerileri gelişmiş, iletişim yönü güçlü,•Enerjisi yüksek ve pozitif yaklaşıma sahip, kişisel gelişimine önem veren,•Pazarlama faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması,•Satış arttırıcı pazarlama teknikleri belirlemek ve organizasyonları yürütmek,•Yurtiçi müşterilerin takibini yürütmek,•Erkek adaylar için askerlik görevini tamamlamış,•Türkiye içerisinde seyahat engeli bulunmayan,•Aktif olarak araç kullanabilen,•Yabancı dil (tercih sebebidir) (İngilizce, Almanca vb) bilen,Satış ve pazarlama temsilcisi alınacaktır.   İŞ TANIMI Firmamız Laboratuvar Ürün Gruplarının;    •İlgili ürünlerin satış ve tanıtımlarını yapmak,•Sistemler hakkında müşterilere kullanıcı eğitimi vermek•Düzenli ve planlı bir şekilde müşteri ziyaretlerinde bulunmak, müşteri portföyünü genişletmek•Fuar ve kongrelerde yer almak, ürün tanıtımları yapmakAday Kriterleri Tecrübe:Tecrübeli ya da tecrübesiz adaylarAskerlik Durumu:YapıldıEğitim Seviyesi:Üniversite(Öğrenci), Üniversite(Mezun), Yüksek Lisans(Öğrenci), Yüksek Lisans(Mezun), Doktora(Öğrenci), Doktora(Mezun)Cinsiyet:ErkekAYRINTILAR VE MÜRACAAT İÇİN KARİYER.NET

http://www.biyologlar.com/satis-pazarlama-temsilcisi-biyolog

Primer Tasarımı ve Biyoinformatik

Primer tasarımı hakkında daha detaylı bilgi almak ve Primer-BLAST adlı web tabanlı primer tasarım aracını öğrenmek için bu yazının yanı sıra yeni hazırladığım Primer Tasarımı yazı dizisine de bir göz atabilirsiniz. Primer tasarımı her ne kadar birçok kişi için korkutucu olsa da, aslında birkaç noktaya dikkat edildiğinde gayet kolayca başarılabilen kolay bir tasarım. Primer3Plus gibi ücretsiz ve çevrimiçi araçların varlığında ise neredeyse çocuk oyuncağı. Temel sıkıntı, iyi bir primer tasarımında olması gereken şeylerin tam olarak bilinmeden bu işe kalkışılması; yardım sayfalarını ve varolan örnek dersleri okumadan primer tasarımı yapmaya kalkınca sonuç bir facia olabiliyor. Türkçe kaynaklar sınırlı ancak yine de hızlı bir Google aramasıyla bulunabiliyor. Bu haliyle primer tasarımı artık biyoinformatik açısından popülerliğini yitirdi diyebiliriz; artık bu işi yapan bir çok yazılım geliştirildi ve bahsettiğim gibi çevrimiçi ve ücretsiz olanlara da kolaylıkla ulaşılabiliyor. Primer tasarımını ilgi çekici bir biyoinformatik projesi haline getirebilecek ihtiyaçlardan biri, birçok farklı primeri aynı anda aynı PCR cihazında çalışabilir hale dönüştürmek; bunu yapan yazılımlar da mevcut ancak ücretli olarak sunuluyor. Eğer çalıştığınız laboratuvarda sınırlı sayıda örnekle ve ara sıra PCR deneyi yapıyorsanız, belki tüm primerlerin aynı sıcaklıkta optimum olarak çalışıp çalışmaması sizin için pek de önem ifade etmiyor olabilir. Ancak rutin olarak PCR çalışılan, PCR cihazlarının yoğun bir şekilde kullanıldığı ve mümkün olduğunca yüksek verimli bir şekilde kullanılması gerektiği durumlarda tüm primerlerin neredeyse aynı sıcaklıkta çalışıyor olması büyük oranda zamandan kazandırabilir ve iş yükünü gayet azaltabilir. Peki bu nasıl yapılabilir? Herhangi bir primer tasarım yazılımını incelediğimizde (bu durumda Primer3Plus'tan bahsediyor olacağım) otomatik olarak hesaplanan primerin sıcaklığının (Tm) sadece bazlara göre değişmediği, ortamda bulunan anyon ve katyonların da büyük oranda Tm değerine etki ettiğini kolaylıkla farkedebiliriz. Hatta bunun pratik bir etkisi de var. Bir dizi primer sipariş ettiğinizde bu primerlerin bazı durumlarda hesapladığınız sıcaklıklarda çalışmadığını farkedersiniz. Bunun nedeni çoğu zaman şudur: primer tasarımı yaptığınız yazılımın varsaydığı sodyum (Na) ve potasyum (K) konsantrasyon değerleriyle (genelde bu değerleri bulmak için birkaç tıklama fazla yapmanız gerekir) kullandığınız PCR karışımının (master mix) sodyum ve potasyum konsantrasyon değerleri birbirinden oldukça farklıdır ve bu bazı durumlarda 4-5 °C farklılığa neden olur. İşin arkasında yatan nedeni farkedemediğiniz için de ya fazladan deney yaparsınız, ya da yeniden primer sipariş etmek zorunda kalırsınız. Konumuza dönelim; primer tasarlarken belirli bir sıcaklık aralığında etkin bir şekilde çalışabilmeleri için nasıl bir tasarım yapabiliriz, ve nasıl bir programa ihtiyacımız var? Öncelikle Tm değerinin hesaplanması için kullanılan formüllere bakalım. Kabul gören birkaç formül var; bunlardan en basit olanı şu: Tm (°C) = (4 x GC) + (2 x AT) Bu formül 13'den fazla nükleotitlik primerler için tavsiye edilmiyor; yani pratik bir primer tasarımında kesin sıcaklık değerlerini bu formülle hesaplayabilmek mümkün değil. Ancak programlama açısından baktığımızda, primerler için önerilen 52-58 °C lik bir Tm aralığında primer tasarlayabilmek için kolay bir programlama projesi olabilirdi. Gelelim gerçek hesaplamaya. Primer3 ve NCBI Primer BLAST web araçlarında kullanılan formül (referans makaleye buradan ulaşabilirsiniz) ise biraz daha karışık ve daha gerçekçi; bu formüller deneydeki sodyum ve potasyum değerlerini de hesaplamaya katıp daha kesin Tm değerleri sunuyor. Formül biraz karışık ve ilk gördüğümde biraz gözüm korkmuştu, ancak formülü "insani" bir şekilde görebilmek için kolay bir yol var. Bu kolay yola geçmeden önce, bahsedilen formülün yer aldığı bir web sitesinden detayları görebilirsiniz. Kolay yol şu: bu hesaplamayı daha önce bir web aracı yapmış ve kullandığı formülü de Perl programlama dilinde kodlayarak kaynak kodlarını sunmuş. Perl kodu da herhangi bir programlama diline kolaylıkla uyarlanabilir durumda. Tam olarak yerini söylemeyeceğim ancak ilgilenenler Primer3 web aracının kaynak koduna göz atarak hızlıca hesaplamayı bulabilir. Peki ya sonrası? Otomatik primer tasarlayabilmek için seçilen hedef bölgelerden belirli şartları sağlayan primer dizilimlerini hesaplayabilmek için kullanılabilecek bazı eklenti ve paketler var; özellikle Matlab ve R'da ilgili fonksiyonlara kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Matlab'daki "Bioinformatix Toolbox"da primer tasarımıyla ilgili örnek bir çalışma dahi mevcut. Yukarıda bahsettiğim Tm hesaplamasını da çalışmanıza dahil ettiğinizde ortaya gayet kullanışlı bir yazılım çıkarabilirsiniz. Böylece kullanıcının FASTA formatında gireceği DNA dizilimlerinin içerisinde belirli hedef Tm değerleri ve çoğaltılacak olan bölgenin uzunluk aralıkları şartlarını sağlayan bir dizi primeri otomatik olarak saniyeler içerisinde üretebilir, aynı zamanda bazı zor primerler için de yine otomatik olarak sodyum ve potasyum değerleriyle oynayarak primer diziliminin yanı sıra sodyum ve potasyum konsantrasyon değerleri de önerebilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/primer-tasarimi-ve-biyoinformatik

TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ

Prof. Dr. Günay Kocasoy Katı Atık Kirlenmesi Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü Tıbbi atıklar miktar olarak az olmalarına rağmen, yüksek oranda risk taşıyan çok önemli bir atık grubudur. Bu atıklar enfekte olmalarının yanısıra tehlikeli kimyasallar, ilaçlar, toksinler, radyoaktif maddeler gibi çok miktarda tehlikeli maddeleri de içerirler. Tüm dünyada olduğu gibi tıbbi atıkların yönetimi ve bertarafı ülkemizde de önemli çevre sorunlarından biri olarak yer almaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen tıbbi atıklar, genelde katı atıklarla birlikte karışık olarak toplanabilmekte ve gelişigüzel depolanmaktadır. Bu şekilde düzensiz yönetilen tıbbi atıklar, bu atıkları ayrıştıran personele ve topluma olan sağlık tehditleri başta olmak üzere çok sayıda çevresel sorunlara yol açmaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların % 75 - 80’i kentsel atık özelliği taşımakta olup kalan % 20 - 25’i özel işlem gerektiren özelliktedir (enfekte, patolojik, kesici delici atık). Bu atıklar daima kentsel katı atıklardan daha tehlikeli olarak kabul edilmektedir. Bu durum tıbbi atıkların çevreyi patojenik faktörler ve bakteriler ile kirletme potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Tıbbi atık üretiminin en aza indirilmesi, tıbbi atık akımının yönetiminde merkezi bir yere sahiptir. Tıbbi atıklardan kaynaklanan sorunların en aza indirilebilmesi için aşağıda belirtilen çeşitli önlemler mevcuttur: Tıbbi atık üretiminin önlenmesi Üretilen tıbbi atık miktarının kaynağında azaltılması Tekrar kullanım ile söz konusu materyalin tıbbi atık akışından ayrılması Atık bileşenlerinin geri dönüştürülmesi Enfekte ve tehlikeli atıkların uygun teknolojilerle zararsız hale getirilmesi / bertarafı Ülkemizde tıbbi atıkların yönetimi esasları, 20 Mayıs 1993 tarihinde yürürlüğe girmiş olan ve 22.07.2005 tarihinde revize edilen ‘Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği”nde belirtilmektedir. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, atıkların üretilmesinden nihai bertaraflarına kadar geçen sürede atık üreticileri ve yerel yöneticiler birlikte sorumludurlar. Yönetmelik hükümlerinin uygulanması ise, belediye ve mücavir alanlar sınırları içerisinde belediyeler, belediye sınırları dışında ise mülki amirlerin yetkisindedir. 1. ÜNİTE İÇİ ATIK YÖNETİM PLANI Sağlık kuruluşlarında atık yönetim planlarının oluşturulması ve bu planın uygulanmasından sorumlu bir kişi/heyet tespit edilmesi gerekmektedir. Bir sağlık kuruluşunda atık yönetim planının geliştirilebilmesi için, atık yönetim biriminin, hastanede üretilen tüm atıkların türünü ve miktarını bilmesi gerekmektedir. Bu amaç için atık üretilen tüm birimlerde günlük üretilen atık miktarı tartılmak suretiyle tespit edilir. Yeteri kadar tekrar edilen bu analizler sonunda üretilen atık miktarının hassas bir şekilde tespiti mümkün olabilmektedir. Sağlık kuruluşlarının atık üretimlerinin birbiri ile karşılaştırılmasında “spesifik atık üretimi” (kg/yatak.gün) değeri esas alınarak yapılır. Bu konuda ülkemizde Katı Atık Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi tarafından yapılmış en kapsamlı tıbbi atık araştırması olan ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen LIFE 00/TCY/TR/000054 “İstanbul Entegre Tıbbi Atık Yönetimi” Projesi kapsamında İstanbul’daki sağlık kuruluşlarından elde edilen sonuçlar Tablo 1’de özetlenmiştir. Atık gruplarının verilen sınıflandırmaya uygun olarak düzenlenmiş dağılımı ise Şekil 1’de görülmektedir. Bu verilere göre İstanbul’da “kırmızı torba”larda toplanan spesifik atık miktarı 0,540-0,580 kg/yatak.gün’dür. Özel işlem gerektiren atık miktarının ülkemizde yüksek olması atık ayrıştırılmasına yeterli özen gösterilmediğinin göstergesidir. Tedavide kullanılan her türlü atığın “enfekte” olarak ayrılması da atık miktarının artmasında önemli bir diğer etkendir. Tıbbi atık üreticileri, Yönetmeliğin 8. ve 10. maddelerinde de belirtildiği gibi atıkların kaynağında ayrı toplanması ve biriktirilmesi, atıkların toplanması/taşınmasında kullanılacak ekipman ve araçlar, atık miktarları, toplama sıklığı, geçici depolama sistemleri, toplama ekipmanlarının temizliği ve dezenfeksiyonu, kaza anında alınacak önlemler ve yapılacak işlemler, bu atıkların yönetiminden sorumlu personel ve eğitimleri başta olmak üzere detaylı bilgileri içeren Ünite İçi Atık Yönetim Planı’nı hazırlamak ve uygulamak zorundadırlar. Tablo 1. İstanbul hastanelerinde spesifik atık üretimi Atık tipi Avrupa Yakası Asya Yakası Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Evsel 0.910 49.18 1.124 51.42 Patolojik 0.110 5.94 0.389 17.79 Radyoaktif 0.011 0.01 0.003 0.13 Kimyasal 0.035 1.89 0.162 7.36 Enfekte 0.320 17.92 0.121 5.53 Kesici-delici 0.110 5.94 0.070 3.20 Farmasotik 0.024 1.29 0.047 2.15 Basınçlı kaplar 0.042 2.27 0.012 0.55 Geri kazanılabilir 0.288 15.56 0.258 11,80 Toplam 1.85 100.00 2.186 100.00 Şekil 1. İstanbul hastanelerinde oluşan atık gruplarının dağılımı 1.1. Organizasyon Yapısı ve Sorumluluk Alanlarının Belirlenmesi Tıbbi atık yönetiminin uygun şekilde yapılabilmesi, büyük oranda iyi yönetim ve organizasyonun yanı sıra yeterli mevzuat ve mali güç ile bilgi ve bilinçlendirilmiş personelin aktif katılımına bağlıdır. Tıbbi atık yönetiminde, yönetmeliklerin de öngördüğü şekilde kabul edilebilir sonuçlar elde edebilmesi için kurumların tüm yönetici ve çalışanlarının uygun eğitim almaları zorunludur. Hastane başhekimi atık yönetim planı geliştirmeleri için bir atık yönetim birimi oluşturulması gerekmektedir. Bu birim aşağıdaki üyelerden oluşabilir: Başhekim Hastane müdürü Enfeksiyon kontrol sorumlusu Hastane bölümlerinin başkanları Atık yönetim sorumlusu Eczane sorumlusu Radyoloji sorumlusu Başhemşire İdari mali işler sorumlusu Hastane çalışanları arasından görevlendirilecek Atık Yönetim Sorumlusu (AYS), hastane atık yönetimi planının geliştirilmesi, günlük işlemlerin gerçekleştirilmesi ve atık bertaraf sisteminin izlenmesi ile ilgili tüm sorumluluğu üstlenir. Atıkların toplanması açısından AYS: Atık konteynerlerinin toplanmasını ve hastane bünyesindeki geçici depolama yerine taşınmasını günlük olarak kontrol eder. Hastane satın alma müdürlüğü ile işbirliği yaparak üretilen atıklar için uygun torba ve konteynerlerin, çalışanlar için koruyucu elbise ile tekerlekli taşıma araçlarının daima mevcut olmasını sağlar. Hastane çalışanlarının, dolan torbaları ve konteynerleri, vakit geçirmeden, yenileri ile değiştirmelerini sağlar. Hastane içerisinde üretilen atığın toplanması ile görevlendirilen çalışanların sevk ve idaresinde söz sahibidir. Atıkların depolanması açısından AYS: Tıbbi atıkların depolanacağı geçici atık depolarının uygun kullanımını sağlar. Bunlar kilitli olmalı ve sadece atıklardan görevli personel tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Atık konteynerlerinin hastane içinde ve dışında kontrolsüz boşaltılmalarını önlemelidir. Atıkların toplanması ve bertarafının kontrolu açısından AYS: Tüm atık bertaraf işlemlerinin koordinasyonu ve izlenmesinden sorumludur. Atıkların kurum içinde ve dışında uygun şekilde toplanmasını ve öngörülen arıtma ve bertaraf yerine kadar yine uygun şekilde taşınmasını sağlar. Atıkların yönetmelikte öngörülen süreden daha uzun bir süre kurum içinde depolanmamasına dikkat eder ve yerel yönetim veya görevlendireceği üstlenici atık nakliye firmasının atıkları düzenli olarak almasını sağlar. Çalışanların eğitimi ve bilgilendirilmesi açısından AYS: Başhemşire ve hastane müdürü ile işbirliği yaparak hemşire ve diğer sağlık personelinin atıkların ayrı toplanması konusundaki görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini sağlarken, atıkları toplayan personelin sorumluluklarının sadece atık torba ve konteynerlerinin toplanması ve taşınması ve yerlerine yenilerinin konulması ile sınırlı olduğunu belirtir. Hastane bölüm başkanları ile irtibata geçerek tüm doktor ve diğer klinik personelinin, atıkların ayrılması ve depolanması ile ilgili kendi sorumluluklarının bilincinde olmalarını sağlar. Atıkları toplayan/taşıyan personele, atıkların kaynağında ayrılması işlemine karışmamalarını, sadece uygun şekilde hazırlanmış torba ve konteynerleri taşımakla görevli olduklarını hatırlatır/bildirir. Beklenmeyen durumların meydana gelmesi açısından AYS: Yazılı acil durum yöntemlerinin hazırlanmasını ve ulaşılabilir olmasını, personelin acil durumlarda yapmaları gereken işler hakkında haberdar olmalarını sağlar. Tıbbi atıklarla ilgili oluşturulan raporları kontrol eder ve araştırır. 1.2. Atık Yönetim Planının Geliştirilmesi Sağlık kuruluşları için atık yönetim sistemi geliştirilmesi sırasında atıkların kuruluş içerisinde üretimden kurum dışına taşınmaya kadar geçen sürecin detaylı incelenmesi ve uygun düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu kapsamda incelenmesi gereken konular: Mevcut durumun tespiti Üretilen atık miktarı Hastane içinde uygulanan işleme, taşıma ve depolama teknikleri Hedeflerin belirlenmesi Atık azaltma, tekrar kullanım ve geri dönüşüm imkanları Atık yönetim planının yürütülebilmesi için stratejiler Eğitim Atık yönetim maliyetinin belirlenmesi Sağlık kuruluşu içerisinde mevcut durumun tespitini takiben, hedefler belirlenmeli ve bu hedefe ulaşmak için gerekli stratejiler oluşturulmalıdır. Bu kapsamda en önemli kısım sağlık kuruluşlarında görevli personelin gerekli eğitimi almalarıdır. 1.2.1. Personel Eğitimi Eğitim ile ilgili kurslar bu konuda uzmanlaşmış kuruluşlar ile birlikte değişik eğitim düzeylerinde düzenlenmelidir. Bu kurslarda öncelikle aşağıdaki konular işlenmelidir: Personelin bilgilendirilmesi ve motivasyonu Atıkların tanınması ve sınıflandırılması Atıkların kaynağında sınıflarına ayrıştırılması Hastane içi taşıma ve depolama için uygun şekilde hazırlanması Uygun ekipman ve malzemelerin seçilmesi ve hazırlanması Personel için uygun koruyucu ekipmanın temin edilmesi, kullanılması Toplama ve taşıma ekipmanının bakımı temizlenmesi ve dezenfeksiyonu Atıkların sağlık kuruluşu içinde geçici depolanması Nihai bertaraf yöntemleri ve teknolojileri 2. SAĞLIK KURULUŞLARINDA TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ 2.1. Atıkların Kaynağında Azaltılması ve Ayrıştırılması Hastane içerisinde atık azaltma işleminin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için hastane yönetimi ve çalışanların tümü hazırlanacak plana dahil edilmelidir. Hastane yönetimi, çalışanların atık azaltma işleminde birlikte çalışmalarını teşvik edecek şekilde iletişim sistemi oluşturmalıdır. Bu olguya yazılı şekilde bir “atık azaltma stratejisi” oluşturmak ile ulaşılabilir. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların en aza indirilmesi ve etkili yönetim için atıkların tanımlanması ile uygun ve etkili ayrıştırma anahtar rol oynar. Atıkların tiplerine uygun işlem, arıtma ve bertaraf maliyetlerini azaltacağı gibi, halk sağlığının da korunmasını artırır. Atıkların ayrıştırılması daima atık üreticilerinin sorumluluğunda olmalıdır ve atığın oluştuğu yere mümkün olduğu kadar en yakın yerde gerçekleşmelidir. Atıklar depolama alanlarında ve taşıma sırasında da ayrı tutulmalıdır. Atıkların etkili ayrıştırılması hastane çalışanlarının görevidir. Hastanelerde üretilen atıkların sınıflarına göre ayrılmasında en etkili yol atığın farklı renklerde plastik torba veya konteynerlerde biriktirilmesi ile elde edilmektedir. Atıkların ayrı toplanması için her serviste ağızlar kapalı ayak pedallı atık kutuları bulunmalıdır Şekil 3. a) Atıkların ünitelerde ayrı toplanması b) Kesici-delici atıkların toplandığı rijit kaplar Atık kutularının üzerinde ait oldukları atık sınıfı ve hangi atıkların biriktirilebileceği büyük harflerle yazılı olmalıdır. Atıkların ayrılması atığın üretildiği anda, örneğin enjeksiyonun yapıldığı veya gerekli ekipmanın ambalajından çıkartıldığı anda yapılmalıdır. Hastane atıkları daima tıbbi atıklar ve evsel nitelikteki atıklar olmak üzere ayrılmalıdır. Atık yönetiminin hedefi, özel işlem ve bertaraf gerektiren atıkların miktarının azaltılmasıdır. Bu atık sınıflarının emniyetli şekilde işlenmesi ve bertarafı normal olarak, genel atık sınıfından 10 kat daha fazla maliyetli olduğundan, tehlikeli olmayan atıklar evsel atık gibi düşünülmeli ve mavi ve siyah torbalarda toplanmalıdırlar. Kesici ve delici aletler dışında hiç bir tıbbi atık, enjektör kutularında biriktirilmemelidir, zira bu kutuların hacimleri küçük ve satın alma maliyetleri, enfekte atıklar için öngörülen kırmızı torbalardan daha yüksektir. Bu tür önlemler sağlık kuruluşlarındaki atık toplama ve bertaraf maliyetlerini azaltmada yardımcı olacaktır. Örneğin plastik bir enjektör seti kullanıldığında ambalajı siyah renkli torbaya atılırken, enjektörün enjektör konteynerine atılması gerekmektedir. Yaralanma tehlikesi nedeniyle, iğne enjektörden ayrılmamalı, eğer ayrılması gerekiyorsa, özel önlem alınmalıdır. Atıkların üretildikleri noktalarda uygun türde torba ve konteyner bulundurulmalıdır. Atık üreticilerine hatırlatıcı olması amacı ile atık tanımlaması ve ayrılması ile ilgili kısa ve özet bilgiler/afişler atık toplama noktalarında görünür şekilde yerleştirilmelidir. Konteynerlerin dörtte üçü dolduğunda boşaltılmalıdır. Torba ve enfekte atık kutularının yanabilir özellikte ve halojenik bileşikler içermeyen plastiklerden üretilmesi tavsiye edilmektedir. Personel hiç bir zaman ayırma sırasında olabilecek bir yanlışı düzeltmeye davranmamalı, torba veya konteynerlerden atık geri almaya veya bir torbayı farklı renkte bir diğerinin içine yerleştirmeye çalışmamalıdır. Örneğin evsel nitelikteki atıklar ile tehlikeli veya enfekte atığın yanlışlıkla karışması durumunda, bu atık tehlikeli atık olarak işlem görmelidir. Kırmızı ve siyah renkteki torbaları içeren atık kutuları hemşire masası veya servis yönetim odası yakınına yerleştirilmesi, mavi renkli genel atık torbalarının bulunduğu atık kutularının koridorlarda bulunması (iki oda arasında bir kutu) uygundur. Hasta odalarında atık kutusu bulunmamalıdır. Yönetmelikte EK-2’de belirtilen atık sınıflandırılması kapsamında uygulanabilecek atık ayırma ve biriktirme işlemleri için tavsiye edilen sistem maddeler halinde, aşağıda belirtilmektedir: Atık tipi A: Genel atık sınıfı. Bir çok hastanede halen uygulanmakta olduğu gibi siyah torbalarda biriktirilir. Atık tipi B: Geri dönüşümlü malzemeler, mavi renkli torbalarda biriktirilebilir Atık tipi C, D ve E özel konteynerler gerektirmektedir. Bu tip atıkların üretildiği her noktaya ağzı kapaklı metal ayaklı torba tutucular yerleştirilebilir. Kullanılacak torbalar kırmızı renkli ve üzeri amblemli, en az 100 mikron kalınlığında 60 x 100 cm boyutlarında veya 70 litre hacminde olmalıdır. İleri düzeyde enfekte olmuş atığın derhal otoklav kullanılarak sterilize edilmesi gereklidir. Bu nedenle bu tür atıkların biriktirileceği kırmızı torbaların otoklavlanmaya uygun olması gerekmektedir. Özellikle büyük hastane ve araştırma merkezlerinde üretilen Sitotoksik atıklar (Atık sınıfı F), sağlam ve sızdırmasız konteynerlerde biriktirilmeli ve üzerine “Sitotoksik Atık” yazısı yazılmalıdır. Az miktarlardaki kimyasal ve farmasotik atıklar diğer enfekte atıklar ile birlikte toplanabilir. Servislerde bulunan bozulmuş veya son kullanma zamanı geçmiş farmasotikler ilaç firmalarına bertaraf için geri gönderilir. Büyük miktarlarda kimyasal atıklar kimyasal açıdan dayanıklı konteynerde biriktirilir ve tehlikeli atık bertaraf tesisine gönderilir. Konteynerler üzerinde kimyasalların adı ve özellikleri açık olarak yazılmalı, farklı tiplerdeki kimyasal atıklar hiç bir zaman birbirleri ile karıştırılmamalıdırlar. Yüksek miktarda ağır metal içeren atıklar ayrı toplanmalıdır (Atık sınıfı F). Amputasyon yapılmış vücut parçaları, vücut dokuları, plasenta vs. polietilenden imal edilmiş ağzı sıkı şekilde kapanabilen sızıntı yapmayacak konteynerlerde biriktirilir. Bu konteynerler tek kullanımlıktır. Bu maddeler gömülerek bertaraf edilmemeleri durumunda kırmızı torbalarda biriktirilirler. Kesici, delici ve sivri uçlu maddeler (enjektör iğneleri, bıçaklar veya kırık cam) sağlam ve rijit konteynerlerde biriktirildikten sonra, kırmızı torbalara konularak bertaraf edilirler. Konteynerler basınca karşı dayanıklı ve iyi oturan kapaklı ve sızdırmaz olmalıdır, bu şekilde enjektörlerle birlikte içlerinde bulunacak az miktardaki sıvı da emniyetli şekilde depolanmış olur. Plastik veya metal konteynerlerin pahalı olması durumunda kalın kartondan yapılmış kutular da kullanılabilir (Şekil 3b). Radyoaktif atıklar diğerlerinden ayrı toplanmalı ve Türk Atom Enerjisi Komisyonu tarafından alınarak bertaraf edilmelidir. 2.2. Atıkların Ünite İçinde Ayrılması, Toplanması Evsel Nitelikli Atıklar (Madde 11) Yönetmeliğin Ek-2 olarak verilen atıklar listesinde A grubu altında yer alan evsel nitelikli atıklar, tıbbi, tehlikeli ve ambalaj atıklarından ayrı olarak siyah renkli plastik torbalarda toplanırlar. Ayrı toplanan evsel nitelikli atıklar, ünite içinde sadece bu iş için ayrılmış taşıma araçları ile taşınarak geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür ve ayrı olarak geçici depolanırlar. Evsel nitelikli atıklar toplanmaları sırasında tıbbi atıklar ile karıştırılmazlar. Karıştırılmaları durumunda tıbbi atık olarak kabul edilirler. Toplanan evsel nitelikli atıkların, Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda taşınmaları ve bertaraf edilmeleri sağlanır. Ambalaj Atıkları (Madde 12) EK-2’de B grubu altında yer alan kağıt, karton, plastik ve metal ambalaj atıkları, kontamine olmamaları şartıyla diğer atıklardan ayrı olarak mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Serum ve ilaç şişeleri gibi cam ambalaj atıkları ise yine kontamine olmamaları şartıyla cam ambalaj kumbaralarında, kumbara olmaması halinde ise diğer ambalaj atıkları ile birlikte mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Kullanılmış serum şişeleri ayrı toplanmadan önce, uçlarındaki lastik, hortum, iğne gibi hasta ile temas eden kontamine olmuş materyallerden ayrılır. Kontamine olmuş malzemeler diğer tıbbi atıklar ile birlikte 13 üncü maddede belirtilen esaslara göre toplanır. Toplanan ambalaj atıklarının, Ambalaj ve Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılmaları sağlanır. Tıbbi Atıklar (Madde 13) EK-2’de C, D ve E grupları altında yer alan tıbbi atıklar, başta doktor, hemşire, ebe, veteriner, diş hekimi, laboratuvar teknik elemanı olmak üzere ilgili sağlık personeli tarafından oluşumları sırasında kaynağında diğer atıklar ile karıştırılmadan ayrı olarak biriktirilir. Toplama ekipmanı, atığın niteliğine uygun ve atığın oluştuğu kaynağa en yakın noktada bulunur. Tıbbi atıklar hiçbir suretle evsel atıklar, ambalaj atıkları ve tehlikeli atıklar ile karıştırılmaz. Tıbbi atıkların toplanmasında; yırtılmaya, delinmeye, patlamaya ve taşımaya dayanıklı; orijinal orta yoğunluklu polietilen hammaddeden sızdırmaz, çift taban dikişli ve körüksüz olarak üretilen, çift kat kalınlığı 100 mikron olan, en az 10 kilogram kaldırma kapasiteli, her iki yüzünde görülebilecek büyüklükte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan kırmızı renkli plastik torbalar kullanılır. Torbalar en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları sıkıca bağlanır ve gerekli görüldüğü hallerde her bir torba yine aynı özelliklere sahip diğer bir torbaya konularak kesin sızdırmazlık sağlanır. Bu torbalar hiçbir şekilde geri kazanılmaz ve tekrar kullanılmaz. Tıbbi atık torbalarının içeriği hiçbir suretle sıkıştırılmaz, torbasından çıkarılmaz, boşaltılmaz ve başka bir kaba aktarılmaz. Tıbbi atıkların basınçlı buhar ile sterilizasyon işlemine tabi tutulması durumunda atıklar otoklav torbaları ile otoklavlanabilir kesici-delici tıbbi atık kutularına konulurlar. Otoklav torbalarının yukarıda belirtilen teknik özelliklerin yanı sıra 1400C’a kadar nemli-basınçlı ısıya dayanıklı ve buhar geçirgenliğine haiz olması zorunludur. Sıvı tıbbi atıklar da uygun emici maddeler ile yoğunlaştırılarak yukarıda belirtilen torbalara konulur. Kesici ve delici özelliği olan atıklar diğer tıbbi atıklardan ayrı olarak delinmeye, yırtılmaya, kırılmaya ve patlamaya dayanıklı, su geçirmez ve sızdırmaz, açılması ve karıştırılması mümkün olmayan, üzerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT! KESİCİ ve DELİCİ TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan plastik veya aynı özelliklere sahip lamine kartondan yapılmış kutu veya konteynerler içinde toplanır. Bu biriktirme kapları, en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları kapatılır ve kırmızı plastik torbalara konur. Kesici-delici atık kapları dolduktan sonra kesinlikle sıkıştırılmaz, açılmaz, boşaltılmaz ve geri kazanılmaz. Tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ¾ oranında doldukları zaman derhal yenileri ile değiştirilirler. Yeni torba ve kapların kullanıma hazır olarak atığın kaynağında veya en yakınında bulundurulması sağlanır. Tehlikeli Atıklar (Madde 14) EK-2’de F grubu altında yer alan genotoksik atıklar, farmasötik atıklar, ağır metal içeren atıklar, kimyasal atıklar ve basınçlı kaplar diğer atıklardan ayrı olarak toplanırlar. Bu atıkların bertarafı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre yapılır. Bu grupta yer alan kimyasal atıklar, toksik, korozif (pH<2 ve pH>12), yanıcı ve reaktif (su ile reaksiyon verebilen, şoklara hassas) özelliklerinin en az birine sahip olmaları durumunda tehlikeli atık olarak kabul edilirler. Bu özelliklerden hiçbirine sahip olmayan tehlikesiz kimyasal atıklardan katı olanlar evsel atıklar ile birlikte toplanırlar, sıvı olanlar ise kanalizasyon sistemi ile uzaklaştırılırlar. Ünitelerde oluşan röntgen banyo suları, Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılır veya bertaraf edilirler. Tehlikeli atıklar kesinlikle kanalizasyon sistemine boşaltılmaz, doğrudan havaya verilmez, düşük sıcaklıklarda yakılmaz, evsel atıklarla karıştırılmaz ve depolanarak bertaraf edilmezler. Radyoaktif Atıklar (Madde 15) Radyoaktif atıklar hakkında bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz. Bu atıkların bertarafı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu mevzuatı doğrultusunda yapılır. 2.3. Atıkların Kurum İçerisinde Taşınması Servis hemşireleri ve diğer klinik personeli, kırmızı renkli, atık torbalarının, dörtte üçü dolduktan sonra, iyi bir şekilde kapatıldığından emin olmalıdır. Hafif olan torbaların ağızları düğümlenmeli, daha ağır olanların ağızları plastik şeritler ile kapatılmalıdır. Kesici delici atıkların biriktirildiği kutular da kırmızı renkli atık torbalarına yerleştirilir. Bu atıkların üretildikleri noktalarda biriktirilmesine izin verilmez. Servislerde bu atıklar için ayrılmış olan yerde bulunan tekerlekli ağzı kapaklı konteynerlerde biriktirilen atıklar her gün, bu atıkların taşınmasında görevli olan personel tarafından hastanenin zemin veya bodrum katında, yönetmeliğe uygun şekilde inşa edilen geçici atık depolarına taşınırlar. Bu işlem için yük asansörleri kullanılabilir. Atıkların toplanmasından sorumlu olan çalışanların uyması gereken kurallar: Kişisel korunma önlemleri mutlaka alınmalıdır. Atıklar günlük toplanmalı ve belirlenen geçici atık depolama yerine taşınmalıdır. Tüm atık üretim noktalarında yeterli sayıda torba ve konteyner bulundurulmalıdır. 2.3.1. Kişisel Emniyet, Temizlik ve Dezenfeksiyon Enfekte atıkların biriktirilmesi ve taşınmasında kullanılan tekrar kullanılabilir özellikteki konteynerlerin her boşaltmadan sonra iyi bir şekilde yıkanması ve dezenfekte edilmesi zorunludur. Atıkların konteyner içerisine yerleştirilen torbalarda biriktirilmesi durumunda konteynerin gerekli olduğunda dezenfekte edilmesi yeterlidir. Dezenfeksiyon için başvurulabilecek yöntemler arasında aşağıdakiler sayılabilir: En az 85 oC’deki sıcak su ile minimum 15 saniye muamele En az üç dakika süre ile aşağıdaki kimyasallardan birisi kullanılarak iç yüzeylerin silinmesi veya kimyasalın içine daldırılması Hipoklorid çözeltisi (500 ppm serbest klor). Fenol çözeltisi (500 ppm aktif madde). Iodoform çözeltisi (100 ppm serbest iyod). Amonyum çözeltisi (400 ppm aktif madde). 2.3.2. Tıbbi Atıkların Ünite İçerisinde Taşınması (Madde 16) Tıbbi atık torbaları ünite içinde bu iş için eğitilmiş personel tarafından, tekerlekli, kapaklı, paslanmaz metal, plastik veya benzeri malzemeden yapılmış, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi, boşaltılması, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay ve sadece bu iş için ayrılmış araçlar ile toplanır ve taşınırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınmasında kullanılan araçlar turuncu renkli olacak, üzerlerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunacaktır. Tıbbi atık torbaları ağızları sıkıca bağlanmış olarak ve sıkıştırılmadan atık taşıma araçlarına yüklenir, toplama ve taşıma işlemi sırasında el veya vücut ile temastan kaçınılır. Atık torbaları asla elde taşınmazlar. Taşıma işlemi sırasında atık bacaları ve yürüyen şeritler kullanılmaz. Tıbbi atıklar ile evsel nitelikli atıklar aynı araca yüklenmez ve taşınmazlar. Atık taşıma araçları her gün düzenli olarak temizlenir ve dezenfekte edilirler. Araçların içinde herhangi bir torbanın patlaması veya dökülmesi durumunda atıklar güvenli olarak boşaltılır ve taşıma aracı ivedilikle dezenfekte edilir. EK-1 c’de belirtilen ünitelerde az miktarlarda üretilen tıbbi atıklarda, diğer atıklardan ayrı olarak 13. maddede özellikleri belirtilen tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ile toplanırlar ve 22. maddede açıklandığı şekilde geçici olarak depolanırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınması ile görevlendirilen personelin, taşıma sırasında 26. maddede belirtilen şekilde özel nitelikli turuncu renkli elbise giymesi ve bu kıyafetlerin ilgili ünite tarafından karşılanması zorunludur. Ünite içinde uygulanan toplama programı ve atık taşıma araçlarının izleyeceği güzergah, hastaların tedavi olduğu yerler ile diğer temiz alanlardan, ziyaret, hastane personeli ve hasta trafiğinin yoğun olduğu bölgelerden mümkün olduğunca uzak olacak şekilde belirlenmelidir. 2.4. Atıkların Geçici Depolanması Personel tarafından ünitelerden toplanan atıklar sınıflarına göre ayrı depolarda depolanırlar. Kırmızı torbalarda toplanan atıkların depolanacağı mekanların Yönetmeliğin 19, 20 ve 21. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip olması gerekmektedir. 2.4.1. Geçici Depolama (Madde 18) Yönetmeliğin ekinde (EK-1) yer alan ve en az 20 yatak kapasitesine sahip üniteler geçici atık deposu inşa etmekle, daha az yatağa sahip üniteler ise aynı işlevi görecek konteyner bulundurmakla yükümlüdürler (Şekil 4). Atıklar, bertaraf sahasına taşınmadan önce 48 saatten fazla olmamak üzere bu depolarda veya konteynerlerde bekletilebilir. Bekleme süresi, geçici atık deposu içindeki sıcaklığın 4 °C nin altında olması koşuluyla bir haftaya kadar uzatılabilir. Kırmızı torbaların depolanması Geçici atık deposu olarak konteyner kullanımı Mavi torbaların (genel atık) depolanması 2.4.2. Geçici Atık Deposu (Madde 19) Geçici atık deposunun özellikleri şunlardır: Geçici atık deposu iki bölmeli kapalı bir mekan olarak inşa edilir. Birinci bölmede tıbbi atıklar, ikinci bölmede ise evsel nitelikli atıklar depolanır. Geçici atık deposunun hacmi en az iki günlük atığı alabilecek boyutlarda olmalıdır. Deponun tabanı ve duvarları sağlam, geçirimsiz, mikroorganizma ve kir tutmayan, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay bir malzeme ile kaplanmalıdır. Depolarda yeterli bir aydınlatma ve pasif havalandırma sistemi bulunmalı ve sıcak bölgelerde depo özel olarak soğutulmalıdır. Depo kapıları dışarıya doğru açılmalı veya sürgülü olmalıdır. Kapılar daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin kapısı turuncu renge boyanır, üzerinde görülebilecek şekilde ve siyah renkli “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Depo kapıları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin girmelerine izin verilmemelidir. Depo ve kapıları, içeriye herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık depolarının içi ve kapıları görevli personelin rahatlıkla çalışabileceği, atıkların kolaylıkla boşaltılabileceği, depolanabileceği ve yüklenebileceği boyutlarda inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, atık taşıma araçlarının kolaylıkla ulaşabileceği ve yanaşabileceği yerlerde ve şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, hastane giriş ve çıkışı ve otopark gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinin yakınlarına inşa edilmemelidir. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin temizliği ve dezenfeksiyonu kuru olarak yapılır. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenip, dezenfekte edilmeli ve gerekirse ileçlanmalıdır. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Evsel nitelikli atıkların konulduğu bölmede kanalizasyona bağlı ızgaralı bir drenaj sistemi ve bölmenin kolaylıkla temizlenebilmesi için basınçlı bir su musluğu bulunur. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenir, dezenfekte edilir ve ilaçlanır. Temizlik ekipmanı, koruyucu giysiler, atık torbaları ve konteynerler geçici atık depolarına yakın yerlerde depolanırlar. 2.4.3 Geçici Atık Depolarına Ruhsat Alınması (Madde 20) Geçici atık deposu kurmakla yükümlü olan ünitelere yapı ruhsatı vermeye; belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan ve büyükşehir belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediye başkanlığı, diğer yerlerde belediye başkanlıkları, belediye ve mücavir alan sınırları dışında kalan yerlerde valilikler yetkilidir. 2.4.4. Konteynerlerin Geçici Atık Deposu Olarak Kullanılması (Madde 21) 20’den az yatağa sahip üniteler, geçici atık deposu olarak konteyner kullanmak zorundadırlar. Bu amaçla kullanılacak konteynerlerin aşağıdaki teknik özelliklere haiz olması zorunludur: Konteynerler ünitenin en az iki günlük tıbbi atığını alabilecek boyutta ve sayıda olmalıdır. Konteynerler, kullanıldıkları ünitenin bulunduğu parsel sınırları içinde; doğrudan güneş almayan; hastane giriş-çıkışı, otopark ve kaldırım gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinden uzağa yerleştirilmelidir. Konteynerlerin iç yüzeyleri yükleme-boşaltma sırasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarlar ve dik köşeler içermemelidir. Kesişen yüzeyler yumuşak dönüşlerle birbirine birleşmelidir. Konteynerlerin kapakları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin açmasına izin verilmemelidir. Kapaklar, konteynerin içine herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde dizayn ve inşa edilmelidir. Konteynerlerin dış yüzeyleri turuncu renge boyanmalı, üzerlerinde görülebilecek uygun büyüklükte ve siyah renkte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Konteynerler daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Konteynerler, atıkların boşaltılmasını müteakiben her gün veya herhangi bir kazadan hemen sonra temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir. EK-1’de belirtilen ve 20’den az yatağa sahip üniteler, istedikleri takdirde geçici atık deposu da inşa edebilirler. 2.4.5. Küçük Miktarlarda Üretilen Tıbbi Atıkların Geçici Depolanması (Madde 22) EK-1 c’de belirtilen ünitelerde oluşan ve tıbbi atık torbaları ile kesici-delici atık kapları ile toplanan tıbbi atıklar, teknik özellikleri 16. maddede belirtilen taşıma araçları ile en yakında bulunan geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür. Böyle bir imkanın olmaması halinde üretilen tıbbi atıkların ilgili belediyenin tıbbi atık toplama ve taşıma aracı tarafından alınması sağlanır. Bu durumda tıbbi atıklar güvenli bir şekilde muhafaza edilir ve gerekirse ikinci bir tıbbi atık torbasının içine konulur. Atıklar, tıbbi atık toplama aracı gelmeden önce kesinlikle dışarıya bırakılmaz, evsel atıklar ile karıştırılmaz ve evsel atıkların toplandığı konteynerlere konulmaz. Bu sağlık kuruluşları, ilgili mercilerden çalışma izni almadan önce, atıklarının geçici depolanması konusunda en yakında bulunan geçici atık deposu veya konteynerin ait olduğu sağlık kuruluşu ya da atıklarının toplanması konusunda ilgi belediye ile anlaşma yapmak ve bu anlaşmayı valiliğe ibraz etmekle yükümlüdürler. 2.5. Atıkların Nihai Bertaraf Alanına Taşınması Sağlık kuruluşlarındaki geçici atık depolarında biriktirilen atıkların toplanması TAKY kapsamında yerel yönetimlerin sorumluluğuna verilmiştir. Bu atıklardan “kırmızı” torbalarda biriktirilmiş olanların nihai bertaraf alanına, Yönetmeliğin 25-28. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip taşıtlar tarafından taşınması gerekmektedir (Şekil 5). Bu işlem sırasında 30. madde gereği düzenlenmesi gereken ve 20.05.1993 tarihli ilk Yönetmelikte verilmiş olan “Tıbbi Atık Alındı Belgesi/Makbuzu” Şekil 6’da görülmektedir. Şekil 5. Atık taşıma işlemi ve kullanılan araçlar 2.5.1. Tıbbi Atıkların Taşınması (Madde 25) Tıbbi atıkların geçici atık depoları ve konteynerler ile EK-1 c’de belirtilen diğer ünitelerden alınarak bertaraf tesisine taşınmasından Büyükşehirlerde Büyükşehir belediyeleri, diğer yerlerde ise belediyeler ile yetkilerini devrettiği kişi ve kuruluşlar sorumludur. Bu kurum ve kuruluşlar, tıbbi atıkların taşınması ile görevli personeli periyodik olarak eğitmek, sağlık kontrolünden geçirmek ve diğer koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdürler. 2.5.2. Personelin Özel Giysileri (Madde 26) Tıbbi atıkları taşımakla görevlendirilen temizlik personeli çalışma sırasında eldiven, koruyucu gözlük, maske kullanmalı; çizme ve özel koruyucu turuncu renkli elbise giymelidir. Taşıma işleminde kullanılan özel giysi ve ekipmanlar ayrı bir yerde muhafaza edilmelidir. Bunların temizlenmesi belediyece veya belediyenin görevlendireceği kuruluşça yapılır. ATIK KAYNAĞI Atıkların kaynaklandığı ünitenin isim, adres ve telefonu Tarih Miktar Torba Sayısı Kg Dikkat Edilecek Hususlar Atıkların Özellikleri Depolama sırasında vuku bulan kazalar ve alınan önlemler ( ) Enfekte ( ) Toksik ( ) Delici – Yırtıcı ( ) Şoklara Karşı Hassas ( ) Su ile Reaksiyona Girer ( ) Kolaylıkla Reaksiyona Girer ( ) Radyoaktif Teslim Eden Teslim Alan B. TAŞIMA Taşımayı Yapan Kuruluşun İsim, Adres ve Telefonu Aracın Plakası: Aracın Marka ve Modeli: Aracın Atıklarını Taşıdığı Üniteler 1- 3- 2- 4- Taşıma Sırasında Vuku Bulan Kazalar ve Alınan Tedbirler: Atıkların Teslim Edildikleri İmha Sahası: Teslim Alan (İsim, ünvan) C. BERTARAF TESİSİ Bertaraf Sahasının Adı ve Yeri: Gömme ile uzaklaştırıldı ise gömüldüğü yer: Yakma ile uzaklaştırıldığı takdirde kül ve diğer kalıntıların uzaklaştırma yeri ve yöntemi Bertaraf Yöntemi: ( ) Gömme ( ) Yakma ( ) Diğer (açıklayın) Atıkların uzaklaştırılmadan önce tabi olduğu işlemler: Atığın Miktarı Torba Sayısı /kg Uzaklaştırma Tarihi Sorumlunun İsim ve ünvanı Belgenin belediyeye teslim edildiği tarih:…………………………………………. Belgeyi alan belediye yetkilisinin ismi:……………………………………………. 2.6. Kaza ve Yaralanma Anında Alınacak Önlemler Sağlık kuruluşlarında kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi atık yönetim planının hazırlanması ve uygulanmasının temel amaçları: kaza ve yaralanmaları önlemek; hastalar, hasta yakınları, personel, ziyaretçiler ve hastaneyle etkileşim halinde olan kişiler için güvenli ortamlar sağlamak ve tehlike ve risklerin azaltılması ve kontrol altında tutulması için gerekli tedbirleri almaktır. Kaza anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi “acil atık yönetim planı”nın hazırlanması sırasında aşağıdaki parametreler özellikle dikkate alınmalıdır: Tıbbi malzemelerin taşınması, depolanması ve kullanımına ilişkin hususlar, Tehlikeli malzeme ve atıkların envanteri, uygun şekilde etiketlenmesi, Dökülme, korunamama ve diğer kazaların denetimi ve raporlanması, Kullanım, dökülme ya da korunamama sırasında uygun koruyucu ekipman ve uygulanacak yöntemler/işlemler, İzin, ruhsat ya da diğer düzenleme ihtiyaçlarını içeren dokümantasyon. Bu amaçla, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren, kurum yetkilileri tarafından gerçekleştirilmesi gereken temel işlemler aşağıda verilmiştir: Hastanede acil durumlarda görev alacak personelin görev, yetki ve sorumlulukları belirlenmelidir. Acil bir durumda ilgili personelin kime/nereye haber vereceği belirtilmelidir. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme (talaş, vb.) ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Enfekte olmuş iğne vb. malzemelerden enfeksiyon kapma riski veya enfekte atıkların bulunduğu ortamlarda havayı teneffüs etme sonucu ortaya çıkabilecek sağlık problemlerine karşı tıbbi atıklardan sorumlu personel için acil ilkyardım planı hazırlanmalı, anında müdahele ile personelin sağlık kontrolü gerşekleştirilmelidir. Sağlık kuruluşları içinde “Enfeksiyon Kontrol ve Önleme Komitesi” kurulmalı ve bu komite tarafından enfeksiyon kontrol ve önleme programları gerçekleştirilmelidir. İşe yeni başlayan personelin işe ilk girişte konu ile ilgili olarak bilgilendirilmesi, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirler ile ilgili eğitim verilmesi gereklidir. Hastanenin enfeksiyon kontrol programına rehberlik eden talimatlara, süreçlere ve uygulamalara odaklı eğitimler hazırlanmalıdır. Hastane içi tıbbi atık yönetimi uygulamaları düzenli aralıklarla gerçekleştirilecek denetimler ile kontrol edilmelidir. İzleme faaliyetlerinden elde edilen bulgular değerlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Periyodik denetlemeler yazılı olarak rapora dönüştürülmeli ve hazırlanan raporlar değerlendirilerek hastanede uzun vadeli iyileştirmeler gerçekleştirilmelidir. SONUÇ Sağlık kuruluşlarında Yönetmelik’te belirtilen kurallara uyulması ile gerek bu kuruluşlarda görev yapan sağlık personelinin ve gerekse toplumun belli risklere maruz kalması önlenecektir. Ayrıca oluşan atıkların doğru sınıflandırılarak ayrıştırılması sonucu gereksiz bertaraf masraflarından tasarruf edileceği gibi, geri kazanılabilecek maddelerden belli bir ekonomik kazanç elde edilmesi de mümkündür. Kaynak: www.ankaracevreorman.gov.tr

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklarin-yonetimi

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇENHarran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, TürkiyeÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önemarz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekildekorunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlarörneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir.Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır.Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat.Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of HelminthsSUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists.Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal andexternal details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methodsare absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size ofspecimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixationand staining methods of helminths has been discussed.Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mountsGİRİŞHelmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğunsindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10).Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gereksebu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel veakademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır.Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerdebulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarındamüfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalıeğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1).Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerincanlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmişolmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıklaulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12).Gerekli laboratuar malzemeleri :1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselerezarar vermemesi için,2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesiiçin kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir.3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır.4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir.5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır.6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır.7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır.8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/ReviewGeliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008Yazışma /Correspoding Author: Ahmet GökçenTel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58E-mail: agokcen@harran.edu.trGökçen A.178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir.9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12).Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar :Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvandaher türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaçhayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazıhelmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazılarıgibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyledurumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olanbölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarakkalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleridüzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerdekarışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodlarınçoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montajyapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi vemontajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserinilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitimamacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudanya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özelliklerimikroskopta incelenebilir (12).Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasındaaceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadanve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır.Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bununsonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlardabulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarakgörülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu içingerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veyaörnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örneklerzarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahripolabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik vekibar olunmalıdır (1, 11).Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarınınbozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir.Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlarbaşlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar dadejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağıterk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısasüre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konakhayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilirkesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod vetrematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarkennematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10,12).Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilmeaşamaları :a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi,b. Helmintlerin temizlenmesi,c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesid. Helmintlerin fikzasyonu-tespitie. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monteedilmesi.a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparatyapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesigerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardankısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirimsistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyükhayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuşbölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozayayapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğindenayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmişbir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmeksuretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleribağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyoniğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmalarıgerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobukullanılabilir.Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarınınaçığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama,temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşaktüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılarkullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunanhelmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarakincelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuşhalde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygundeğildir (9, 12).b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlicealınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmışdışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serumfizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir.Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir.Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı vekaplar çalkalanmamalıdır (12).c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi:Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümdekalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir.Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumakhalinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhiseyarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir.Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlıhayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burunboşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlarbalıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadarbekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. KüçükHelmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı179trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serumfizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saatkadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanlarıdiseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipetyardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonundasaklanırlar (3, 4, 13).Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikleince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi içorgan boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiğiorganların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanmasıile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsaosmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruzkalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisindebirkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler.Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaçkez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleriveya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibiuygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler(1, 3, 4, 11, 13).Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirimsistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş haldebulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırçayardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojikveya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11).Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudanglasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonrakıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etilalkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir.Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direktkaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerekgevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisinebirkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hemyumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığındakuruyup çatlamasını önler (6, 12).Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğugibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esasolan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumeneyapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekildekopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içinealınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11).Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyunaalınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlercebeklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlısuda bekletme yöntemidir (1).d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespitdokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafazaedilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklıkalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitinamacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarınısağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusaldeğişiklikleri durdurmaktır (12).Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay veucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanındaAFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi(***) de kullanılabilir (1).Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendiktensonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyükolanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip% 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12).Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudanAFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarınagöre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacakşekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamlarınyanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerekcestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’lardaolduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra %70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12).Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem desaklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki%70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespitedilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserinilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastikkalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasınıönler (1, 6, 12).Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonunaalınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespitedildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir.İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatliolunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursateşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir(12).Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyindenAFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler.Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildiktensonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1).e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monteedilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****)ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparathaline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıklagörülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12).Bunun için:1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmintbir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyükölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir.2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserinjeli damlatılır.Gökçen A.1803. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin biryerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelinfazla kısmı tıraşlanarak temizlenir.4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerinemonte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lamamontaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lamatemas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lameltarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat,37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazırhale getirilebilir (1, 12).Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’sacetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyamasıgibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nınkarmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çoktercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur(10, 12).Bunun için:1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarminboya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır.2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakikabekletilir.3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodunbüyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur.4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazikalkol ile muamele edilir.5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etilalkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etilalkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkoldengeçirilir.6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzereiki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerekKanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır.Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’sacetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında BoraxCarmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlardateşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösterenskoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümündenkesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaçolgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monteedilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamayagerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatliolmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkalarıbirbirine karıştırılmamalıdır (12).Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır.1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık)geçirilir.2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakikaboyanır.3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve%70’lik etil alkol şişelerine alınır.4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp,37 °C’lik etüvde kurutulur.Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli birbölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerindeparazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmekiçin uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojikyapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerekayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinlibloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte diliphematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12).Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilennematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadandirekt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’liketil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilaveedilmesi gerekir (10, 12).Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur:1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde30 dakika tespit edilir.2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika,%96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika,Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli.3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanadabalsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvdebirkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir.Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşlarınadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalizeolurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veyanematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir.Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veyaMayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğugibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduylaboyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12).Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veyayavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibikonaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyüksülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkolkonulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülüklerDigenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduylaboyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12).Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak içinlaboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis veeğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilenkoleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak,bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunanHelmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı181helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparatamontaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bununzaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanındayeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir.Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları(*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml5. Distile su : 500 ml(**) Gilson’un fikzatifi1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml5. Distile su : 800 ml(***)Shaudin’in fikzatifi1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml(****) Gliserin jeli bileşimi1. Jelatin : 10 gr2. Distile su : 60 ml3. Gliserin : 70 ml4. Fenol : 1grHazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir.Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonrageniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır.(*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu)1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml2. Distile su : 250 ml3. Carmin : 5 gr4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml(******) Borax Carmine bileşimi1. Carmine : 3 gr2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr3. Distile su : 100 ml4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 mlHazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadarkaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildiktensonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır.KAYNAKLAR1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8–227–2. Headquarters, Washington, USA.2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, TheirDevelopment and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12.3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., WilliamHeinemann, London. p. 295–304.4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara.5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for VeterinaryTechnicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA.6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth-Heinemann, Oxford. p. 181–204.7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde EvcilTavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod veNematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul.8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971.Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques,HMSO, Technical Bulletin No:18, London.9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for VeterinaryTechnicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri.10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary ClinicalParasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa.11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa ofDomesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777.12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 LaboratoryManual, Kansas Satate University, USA.13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM andJennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, LongmanUK. p. 269–279.Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi-1

HİSTOLOJİDE KULLANILAN BOYALARIN SINIFLANDIRMASI VE STANDARDİZASYONU

Histolojide kullanılan boyaların büyük bölümü 3 temel chromoforik gruptan (quino-noid halka, azo-grup veya nitro grup) tan birine dahildir. Quinonoid boyalar çok geniş ve önemli bir gruptur ve quinonoid yapının özel tiplerine bakılarak alt gruplara ayrılırlar.Histolojide boyalar ya boyaların uygulama tarzlarına bakılarak direkt veya mordant boya; ya da genel kimyasal özelliğine bakılarak asit veya bazik boya olarak sınıflarıdırılırlar. Bazı boyalar light green (açık yeşil) gibi rengi açıklayan isimlere, bazıları ise kimyasal açıklamayı da içeren isme sahiptirler (örn/ Anilin mavisi). Birçok boyanın sonunda ise sayılar ve harfler bulunur. Bir boyanın adından sonraki R harfi, ilgili bir boyadan daha kırmızı olduğunu gösterir. 2 R ise daha da kırmızı olduğunu gösterir. B ise genellikle mavimsi bir rengi G (gelb) ve Y her ikisi sarımsı bir rengi belirler. Boyalar için uniform bir adlandırrna, bir boya için birçok sinonimin bulunmasından dolayı özellikle önemlidir. Örneğin lipid boyası olan Sudan IV aynı zamanda Scarlet red, Scharlach R, Oil red IV, fat ponceau R veya LB veya cerotine ponceau 3B olarak da adlandırılmaktadır. Orange G' nin de birçok sinonimi vardır. Phloxine G ve Phloxine B gibi benzer isimli diğer boyalar birbirlerine benzer değildir. Colour Index kullanımı ile bu karışıklık önlenebilir. BOYA İNDEKSİ Bazı boyaların Colour Index' teki numaraları ve varsa sinonimleri aşağıdakilistede verilmiştir.-CI Number Dye Synonym42685 Acid fuchsin acid magenta. acid violet 1942005 Acridine orange basic orange 1445000 Acridin red74240 Alcian blııe 8GX Ingrain blue 1- Alcian green 2GX Ingrain green 258005 Alizarin red S mordant red 342755 Aniline blue WS water blue. soluble blue.acid blue 2241000 Auramine basic yellow 252005 Azur A520010 Azur B- Azur- Azur I- Azur II 425l0 Basic fuchsin magenta. basic violet 1426905 Biebrich scarlet acid red 6621000 Bismark brown Y basic brown 116250 Brillian crystal scarlet 6R acid red 44. crystalponceau 6R. naphthalenescarlet 6R. ponccau 6R75470 Carminc natural red 475470 Carminic acid51050 Celestine blue B mordant blue 1428160 Chlorantine rast red Sirius red 4B16570 Chromolrope 2R acid red 2922120 Congo red direct red 28-- Cresyl fast violet cresyl echt violet42555 Crystal violet42530 Dahlia Hofmanns violet- Direct blue 109 Durazol brilliant blueB741 80 Durasol fast blue 8G45400 Eosin B eosin. bluish. acid red 9145380 Eosin Y eosin yellowish, acid red 1l745430 Erythrosin B acid red 51 Dianozin salts37245 Fast black B37235 Fast blue B37210 Fast garnet GBC37150 Fast red ITR37085 Fast red ITR42053 Fast green FCF Food green 345350 Fluorescein acid yellow 7351030 Gallocyanin mordant blue 10 Histoloji laboratuvarlarının çoğu boyaların tespiti ve analizleri ıçin olanaklara sahip değildir. Çünkü bunun için spektrofotometrik, kromotografik ve elektroforetik yöntemler gereklidir. Boyalar ve dokuların her ikisi de iyonize olurken birbirleri ile reaksiyona girecektir ve doğaldır ki bu direkt boyama yöntemlerinde olacaktır; elektropozitif boyalar elektronegatif boyalarla ve karşılıklı olarak birleşir. Mordantlanmış boyalar indirekt boyama yöntemlerindeki bazik boyalar gibi hareket ederler. Asitlerle ve alkalilerle bazik ve asit boyamanın differansiasyonu; pH daki değişikliklerle meydana çıkan iyonik değişiklikler nedeni iledir. Hem boya hem de doku etkilenecektir. Bir boyanın yoğunluğu ve hızı veya tutunması doku kompenentleri için iyonize radikallerinin arzusuna bağlıdır. Karboksil gruplar sadece zayıf asidiktir. Fosforil gruplar ve sülfüril gruplar daha kuvvetlidir. Sülfonlanmış boyalar (asit fuksin, Orange G) proteinlerin bazik gruplarına kuvvetli ilgiye sahiptirler ve kuvvetli differansiasyon isteyen güçlü bağlar oluşturmak üzere onlarla bağlanacaklardır. Mordantlanmış boyalar, direkt bazik boyalar gibi aynı yol1a dokuyla birleşecektir fakat metalik mordant sabit bir doku-metal-boya linkajı şekillendirir. Kimyasal etkileşimle başarılı boyama; birbiri için bir affiniteye sahip farklı ve zıt yüklü radikalli boya solusyonlarına iyonize kimyasal gruplu tespit edilmiş dokuların bir gösterimi olarak kısaca açıklanabilir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-boyalarin-siniflandirmasi-ve-standardizasyonu-1

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0