Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 28 kayıt bulundu.
<b class=red>Sanal</b> Laboratuvar

Sanal Laboratuvar

  GENEL BİY. LABORATUVARI     MİKROBİYOLOJİ LABORATUVARI     BİYOKİMYA  LABORATUVARI     GENETİK     LABORATUVARI     HİSTOLOJİ LABORATUVARI     PARAZİTOLOJİ LABORATUVARI     ANATOMİ   LABORATUVARI Kas doku Foğrafları İskelet Yapımız Foto Organlarımız Foto     HEMATOLOJİ LABORATUVARI     HERBARYUM TEKNİKLERİ      

http://www.biyologlar.com/sanal-laboratuvar

Sibernetik Organizmalaştırdığımız Böcekler

Diğer bir adıyla sayborg böcekler, yani Robocop gibi böcekler. Vücutlarına eklenen teknolojik araçlarla normalinden daha gelişmiş yeteneklere sahip olan canlıların prototiplerini oluşturmak için kullanılan böcekleri inceleyeceğiz. Sibernetik organizma (cybernetic organism), kısaltılıp dilimize girmiş haliyle sayborg (cyborg) hem biyolojik hem de yapay (elektronik, mekanik veya robotik) parçalardan oluşmuş canlılara deniyor [1]. Sayborgların insan olması gibi bir anlayış hakim olmasına karşın, bu tarz bir kısıtlama kesinlikle yok. Mikro-organizmalar bile bu tanımlamaya dahildir. Zaten sibernetik organizma adının çağrıştırdığı gibi herhangi bir organizmaya uygulanabilir; yeter ki bu teknolojik ve yapay öğeler, bahsi geçen organizmanın değiştirilmemiş haline kıyasla daha yüksek seviyelerde özelliklere sahip olmasını sağlasın. Diğer taraftan bir elektromekanik sisteme veya bir robota eklenecek olan canlı organlar veya dokular da robotun sayborga dönmesine sebep olacaktır. Popüler kültürden örnekler vermek gerekirse, organik ve sentetik parçalardan oluşturulan Robocop, Star Trek’teki Borg Queen (Şekil 1) veya Battlestar Galactica’daki insan saylonlar (cylon) ve Terminatör’ler en akılda kalan sibernetik organizmalardır. Yeri gelmişken sıkça karıştırılan iki terim olan sayborg ve androidin ayrımını da yapalım. Android insan dış görünümünü andıran robotlara verilen isim. Farkettiğiniz üzere bir android aynı zamanda bir sayborg olabilir de (yukarıdaki örnekler), olmayabilir de (örn: ASIMO, bkz. Tekinsiz Vadi).Sayborgların sadece bilim kurgu öğeleri olduğunu zannetmeyin, bu paragrafın sonunda neredeyse hepimizin birer sayborg olduğuna ikna edeceğim belki de sizleri. Öncelikle tanımı gereği gündelik hayatlarımızda kullandığımız bazı elektronik fiziksel eklentiler, bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Kalp pilleri, kohlear ve retinal implantlar, insülin pompaları bazı organlarımızın yerini alarak değiştirilmiş vücut organlarımız haline geliyor. Bu sebeple bir başka yazımızda işlediğimiz beyin-makine arayüzleri olarak kullanılan protez kollar ve bacaklar da bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Hatta bazı filozoflar ve teorisyenler işi daha da ileri götürerek, kontak lensler ve işitme cihazlarını bile eksik olan biyolojik yetilerimizi güçlendirmeye yaradıkları için sibernetik güçlendirmeler olarak görüyor, ancak ben bu fikire kesinlikle katılmıyorum. Çünkü bu şekilde insanların kullandığı bütün aletleri listeye eklemek mümkün.Sayborg böcekler Şekil 2: Sayborg böceğin üstten ve yandan görünümleri Berkeley bilim insanları 2009 yılında bir böceğin uçma yetilerini kontrol edebildiklerini iddia ettiler (Şekil 2). Bir beyin-makine arayüzü olan ve sinirsel uyarım yapan bir implant sayesinde böceğin uçuşunu başlatıp, yönetip, durdurabildiklerini de aşağıdaki video aracıyla kanıtladılar. Hatta bazalar kasları uyararak böceği istedikleri yöne doğru döndürebildiler. Ama esas işin enteresan kısmı böceğin sadece gerektiği zaman istenilen yöne gitmesine izin veren implantın gömülme detayları (Şekil 2). Eğer böcek istenilen yöne doğru uçuyorsa, yönelim sinyali kesiliyor ve böcek kendini tekrar stabilize edip yoluna koyulmaya devam ediyor, ancak bu sefer bilim adamlarının istediği yöne doğru uçuyor. Aslında bir nevi kontrol edilebilir zombiye dönüşmüş durumda, çünkü bu mekanizma sadece böcek istenilen hareketleri yapmadığında devreye giriyor. Kalkış ve inişlerde böcek kendi karar verip hareketleri otonom olarak yönlendiriyor, çünkü bu tarz bir karmaşık bir bilgiyi böceğe gönderip böcek dinamiğini kontrol etmek oldukça meşakkatli bir iş.DARPA sibernetik böceklere yönelik her türlü araştırmayı destekliyor [2]. Gaz sensörleri, mikrofonlar ve video kameralarla donatmayı planladıkları böceklere utanmasalar bir de minik roketler takacaklarını söyleyecekler (tabii henüz onu söyleyemiyorlar.)         Bu projedeki esas zorluk henüz koza evresinde olan canlıların Mikro ElektroMekanik Sistem (MEMS) devrelerini içerilerine alarak büyümelerini sağlamak ve elektronik-biyonik hibrit böcekler üretmek. Böylece güve (Şekil 3) veya böcek büyüdüğü zaman içlerindeki elektronik devrelere kontrol komutları gönderilebilecek [3].             Şekil 4: Böceği koza evresindeyken beynine yerleştirilen bir implantla kontrol etmek mümkün. i) Koza evresi, ii) Erişkin evresi, Kaynak: Boyce Thompson EnstitüsüAynı takım bundan önce de aşağıda videosunu seyredebileceğiniz sayborg güvelerle çalışmıştı. Gaz sensörleri, düşük çözünürlüklü kameralar ve mikrofonları da kapsayan silikon zihin arayüzleri hayvanların koza evresindeyken beyinlerine yerleştirilebiliyor (Şekil 4). Bu şekilde güve büyüdüğünde arama-kurtarma ve gözetleme görevlerinde kullanılabiliyor. Bir işitme cihazı piliyle beslenen bu elektromekanik düzeneğe sahip güvelerle çalışmanın bir dezavantajı mevcut, o da güvelerin kısa ömürleri. Ayrıca farkettiğiniz üzere USB girişi bulunan bu güveler yukarıdaki böcekler gibi serbest değiller.     Enerji ihtiyacı nasıl karşılanıyor?Şekil 5: Bir bozuk para büyüklüğündeki böceğe takılmış yaylar sayesinde enerji üretmek mümkünSayborg böcekler uzunca bir zamandır kullanılıyor olsalar da, minicik cüsseleri onları tam olarak istenilen birer insansız hava taşıtına çevirmiyor. Bu böcekler (örn. gergedan böceği) genellikle sadece kendi ağırlığının %30’unu taşıyabiliyorlar ki bu da 2.5 grama tekabül eder. Böcekler kendi hayatta kalma enerjilerini kendileri üretiyor olsalar da, eğer bu böceğe kamera veya başka yükler takmak isterseniz, dışarıdan enerji üretmeniz gerekiyor. Eğer sabit bir pil eklerseniz de zaten pilden geriye yer kalmayacağı için yeni sensörler eklemek de imkansız hale geliyor. Az güç harcayan bir alıcı-verici kullandığınızı düşünseniz bile düzenli veri işleme ve aktarımı için yaklaşık 1 ile 100 miliwatt arası enerji gerektiriyor.Bu noktada bilim insanlarının uyguladığı iki adet yöntem var. Birincisi böceğin kendi kaynaklarından enerji elde etmek. Michigan ve Western Michigan Üniversitesi bilim insanları piezoelektrik maddeden yaptıkları bir enerji jeneratörünü, böceğin kanat çırpmasından elektriğe dönüştürecek bir sistem geliştirdiler (Şekil 5). Her kanada takılacak her bir yaydan, 100 mikrowatt (μW) enerji üretilebiliyor ki, böceği yönetmek için kullanılan ortalama 80μW’tan bile daha fazla [4]. Bu tarz bir enerji kaynağında karşılarına çıkabilecek tek sorun böceğin kendi enerjisini toplamak için bir meyve arası vermesi.İkincisi enerji sağlama yöntemi ise nükleer pil kullanmak. Cornell Üniversitesi araştırmacıları 12 yıllık yarı ömre sahip, radyoaktif nikel-63 (Ni-63) izotopu kullanarak enerji sağlanan bir mikro elektromekanik sistem (MEMS) radyo frekans alıcı-vericisi kullandılar. Bu sayede onlarca yıl kendi enerjisini kendi sağlayan bir böcek yaratmış oldular ( her ne kadar böceğin ömrü bu kadar olmasa da). Bu düzenek 10 mikrosaniyede bir, 5 miliwattlık ve 100 Megaherzlik radyo frekansı yayınlayabiliyor. Tabii ki gene Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) sponsorluğunda yapılan bu projede kontrol devreli güveler ve böcekler kullanılmış.Peki radyoaktif enerji veri transferini sağlayacak enerjiye nasıl dönüştürülüyor? İzotoptan çıkan elektronlar, silikon ve piezoelektrik bir manivela (40 mikrometre kalınlığında ve 4-8 milimetre uzunluğunda) üzerinde negatif yük birikimine sebep oluyorlar [5]. Bu manivela görece daha pozitif olan Ni-63 tabakaya doğru yaklaşmaya ve bükülmeye başlıyor. Tam değeceği sırada, bu negatif yük, tabakaya zıplama yapıyor ve yükünden kurtulan manivela tekrar başlangıç pozisyonuna geri dönüyor. İşte hareket enerjisi de tam bu geri dönme hareketi sırasında elde ediliyor. Bu döngü, izotop tüm enerjisi tükenene kadar devam ediyor, yani yaklaşık 100 yıl kadar.Her bir zıplama hareketi yaklaşık 3 dakika alıyor. Bu da her 3 dakikada bir elektrik üretildiği ve veri transferi yapılabileceği anlamına geliyor. Eğer daha farklı zaman aralıkları hedefleniyorsa, biriken elektron sayısına göre ayarlanmış bir MEMS sistemine ihtiyaç var, ve bu rahatlıkla mümkün. Tüm bu düzeneğin büyüklüğü 1 santimetrekare alan kaplıyor.En önemli çekince, bu radyoaktif kaynaktan aynı zamanda beta yayılımı yapılıp yapılmadığı ve hayvanın ve üzerindeki mekanizmanın zarar görüp görmediği. Bilim adamları sadece 21 nanometre penetrasyon yapan bu nükleer kaynağın zararsız olduğu iddiasında.Sayborg Sinekler:Şekil 6: A) Yuların ucundaki sinek, B) Yuların bağlı olduğu düzeneğin etrafı LED ekranlarla çevrili, C) Sineğin kanat çırpışlarıyla hareket eden robot, D) Kamera düzeneğiETH Zürih Üniversitesi Robotik ve Akıllı Sistemler departmanında çalışan bilim insanları 2010 yılında meyve sinekleri üzerinde yaptıkları araştırmalar sonunda, odada bulunan engellerin etrafından uçurabildikleri bir sayborg sinek yaratmayı başardılar. Bunun için yarattıkları deney koşulları çok sıradışı (Şekil 6).Aldıkları bir sineği sabit bir yulara bağlayarak (Şekil 7), çevresine 360 derecelik bir LED ekran yerleştirilmek suretiyle farklı görüntülere maruz bıraktılar [6]. Bu görüntüler sineği sağ veya sol kanatlarını hızlı veya yavaş şekilde çırpmak için tahrik eden görüntülerdi. Yani sineğe bir nevi sanal gerçeklik yaşatıyorlardı. Bu esnada aynı ortamda bulunan bir kamera sistemi de sineğin kanat çırpma hareketlerini bir robotu kontrol etmek için gerekli komutlara çeviriyordu. Bilim insanları amaçlarının sineklerdeki temel uçuş kontrol mekanizmalarını anlayıp, daha iyi canlı-taklitçi robotlar yapmak olduğunu söylüyorlar.Şekil 7: Meyve sineğinin uçmaya çalışsa bile yerinden kıpırdayamayacak şekilde sabit kaldığı düzenekKamera düzeneği kanat çırpış frekansı, pozisyonu, fazı ve genliğini algılabilecek kalitede seçilmiş. Bu bilgiler bir algoritma sayesinde robotun hareketlerine çevrilmiş ve hareket eden robotun üzerinde bulunan kamera ve yakın mesafe sensörleri sayesinde ise tekrar sineğin çevresinde gördüğü LED ekrandaki hareket görüntülerine çevrilmiş. Benzer düzenekleri popüler sinemadaki Matrix ve özellikle de Avatar filmlerinden hatırlarsınız. Böylece sinek kendisi hareket ettiği için ve çevresi de hareket ettiği simülasyonunu gerçekleştirdiği için, gerçek dünyada ilerlediği izlenimine kapılıyor.Sonsözİstekleri dışında uçmak zorunda bırakılan, bir düzeneğe bağlanan veya radyoaktiviteye maruz kalan bu hayvancağızların, hem zihinsel olarak hem de fiziksel olarak birer zombiye döndükleri aşikar. Acaba bu tarz sorunları hedef alan ve bilimsel araştırma kisvesi altında da olsa hayvanlara eziyeti suç sayan bir sayborg etiğinin bilime sunulma vakti gelmedi mi [7]?Kaynaklar:[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Cyborg[2] http://www.darpa.mil/MTO/Programs/himems/index.html[3] http://www.technologyreview.com/computing/22039/[4] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/military-robots/micro-energy-harvesters-will-make-cyborg-insects-unstoppable[5] http://spectrum.ieee.org/semiconductors/devices/nuclearpowered-transponder-for-cyborg-insect[6] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/cyborg-fly-pilots-robot-through-obstacle-course[7] Kevin Warwick, Cyborg morals, cyborg values, cyborg ethics, Ethics and Information Technology, Volume 5, Number 3, 131-137, DOI: 10.1023/B:ETIN.0000006870.65865.cf Yazar : Gökhan İnce http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler.html Açık Bilim Haziran 2012

http://www.biyologlar.com/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler

Evren Nedir

Evren de tıpkı tek bir insan gibi: Doğmuş, büyüyor, ama yeterince güçlüyse, vaktinden önce bir kazaya kurban gitmezse, o da günü geldiğinde yaşlanacak ve ölecek! Eğer evren, hiçliğin içindeki tek bir noktanın içine sığışmış olan muazzam enerji birikiminin patlamasıyla ortaya çıkmış ve 20 milyar dünya yılı kadar bir sürenin sonunda insana ulaşmış bir gerçeklikse, o taktirde hepimiz, o enerji birikiminin torunları olmalıyız! Evrende yalnızca düzen yani kozmos yok, bir yanda da düzensizlik, yani kaos var!.. Hiç de zor değil!.. Bugünlerde yalnızca astrofizikçilerin, hem de ister istemez bir takım karmaşık formüller çerçevesinde sürdürdükleri tartışmanın özünü kavramak, aslında hiç de zor değil!.. Çünkü astrofizikçiler de bu dünyanın insanları... Ve onlar yalnızca, Antik Yunan’da, 2 bin 5 yüz yıl kadar önce doğa filozoflarının başlattığı işin; evrene ilişkin bilgileri insan aklıyla toplama ve yorumlama işinin izini sürmekteler. O günden bu güne kıdım kıdım toplanan bilgilerin ve yapılan yorumların ışığında, evrenin, hala tam da anlaşılamamış yapısına ilişkin gizleri çözmeye çalışmaktalar. Astrofizikçiler, ya da en azından bir kısım astrofizikçiler şunu söylüyorlar: 20 milyar dünya yılı kadar önce, zamansız boşluğun, yani tek bir noktadan ibaret hiçliğin içinde büyük bir patlama olmuş. Bu patlama, bugün bütün evreni dolduran çok, ama insan aklının kavramakta zorlanacağı kadar çok miktarda enerjinin, tek bir noktadan, aşağıya yukarı eşit bir dağılımla çevreye doğru yayılmasına neden olmuş. Yani enerji, sanki bir kürenin merkezinden sınırlarına doğru dağılmaya başlamış. Ve patlamanın şiddetinden ötürü de muazzam bir hızla yol almaktaymış. Ama işte, enerjinin, ışık hızının karesiyle maddenin kütlesinin çarpımına eşit olması (E=mc2) gibi bir yasa var ya, besbelli ki bu yasayla saptanan ilişki çerçevesinde, tek noktadan çıkıp bütün evrene dağılan, daha doğrusu zaman ve mekan boyutlarıya evreni oluşturan bu enerji, zaman geçip de hızını kaybettikçe, yer yer maddeye dönüşmüş. Ve muhtemelen patlamanın dağılımı tam anlamıyla muntazam olmadığı için, enerjinin maddeye dönüşmesi rasgele bir takım noktalarda olmuş. Ve bu dönüşüm de öyle birdenbire ve aynı anda ve aynı biçimde gerçekleşmemiş. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden şu anlaşılıyor: Süreç devam ediyor. Evren hala genişliyor. Ama, bütün patlamalardan sonra olduğu gibi bu genişleme de günün birinde duracak. Enerji ile madde, günün birinde gidebildiği son noktalara kadar gidecek; o sanal kürenin, yani evrenin henüz bilinmeyen sınırlarına kadar ulaşacak. O andan sonra, ilkin belki bir kısa duraklama dönemi yaşanacak ama ardından, kesin olarak geri çekilme başlayacak. Bu yüzden de o ana kadar hep genişleyen evren, o andan sonra büzülmeye koyulacak. Ve büzülme muhtemelen, evreni dolduran bütün maddenin ve bütün enerjinin zamansız boşlukta, yani hiçlikte tek bir nokta içine tıkıştığı kritik ana kadar sürecek. Daha açık bir deyişle, Büyük Patlama’yla doğan evren, şimdi nasıl büyüyorsa, sonra da yaşlanacak ve Büyük Çatırtı’yla ölüp gidecek. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden (mesela Stephen Hawking), şöyle bir sonuç da çıkartılabiliyor: Eğer bu varsayım doğruysa, o taktirde belki de bizim evrenimiz, bizim bildiğimizden farklı bir zamanda ve mekanda, bir anlamda, doğan, büyüyen, yaşlanacak ve ölecek olan, ama yaşarken kendi bünyesinde bir takım bebek evrenler geliştirmesi de olası olan bir gerçeklik... Yani bizim evrenimiz de tıpkı bize benziyor: Doğmuş, büyüyor; gün gelecek yaşlanmaya başlayacak ve sonunda ölecek. Doğmuş, büyüyor; ama belki bu sürece dayanacak ölçüde güçlü olmadığı için herhangi bir iç etkiyle ya da herhangi bir dış etkiyle vaktinden önce ölüp gidecek. Doğmuş, büyüyor; yeterince güçlüyse ve yeterince olgunlaşabilirse; yani vaktinden önce ölmez de yaşayabilirse, belki yeni bir evrene, hatta yeni yeni birçok evrene bir anlamda döl vermeyi de becerecek. Ama belki de beceremeyecek. Ve astrofizikçiler, en azından bir kısım astrofizikçiler, hayretler içinde şunu da ima ya da itiraf ediyorlar: Biz insanoğulları, hemen bugün olmasa da yarın ya da öbürgün, evrenin uyduğu kuralların, yasaların tamamını sayıp dökecek ve daha önemlisi birbirleriyle ilişkilendirebilecek hale gelebiliriz. Ve Büyük Patlama’nın hemen sonrasından başlayarak evrenin geçmişini bütün ayrıntılarıyla belirleyebiliriz. Kendisini oluşturan birimlerin değilse de evrenin bütünlüğünün geleceğine ilişkin olasılıkların tamamı hakkında da günün birinde, genel bir çerçeve içinde belki fikir edinebiliriz. Ama bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi, Büyük Patlama anı ile öncesini ve Büyük Çatırtı anı ile sonrasını da kesin olarak hiçbir zaman bilemeyiz. Hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. İşte hepsi bu!.. Astrofizikçiler, bir takım formüllerden yararlanarak, söylediklerinin hiç değilse bir bölümünü kanıtlayabiliyor; ama bir bölümünü de, hiç değilse şimdilik, kanıtlayamıyorlar. Yine de uğraşıp duruyorlar. Bir takım kuramlar oluşturuyorlar. Sonra o kuramları adım adım geliştiriyorlar. Adım adım... Hep adım adım... Bilgi birikimi arttıkça kuramların bir kısmı çöküyor; ama bir kısmı da gelişmeyi sürdürüyor. Ve bugün en gelişkin kuram diyor ki, hiçliğin içinde tek bir nokta varmış. O noktada büyük bir patlama olmuş ve aradan 20 milyar dünya yılı geçmiş. Demek ki, 20 milyar dünya yılı önce hiçbir yerde hiçbir şey yokmuş... Sonra şeyler oluşmaya başlamış. İşte, güneş: Yaklaşık 5 milyar dünya yılı önce oluşmuş... Dünya ise daha da genç; yaklaşık 4,5 milyar dünya yılı önce ortaya çıkmış... Ama bugün biz, yaklaşık 6 milyar insan, güneşin altında, dünyanın üstünde dikilmiş, o 20 milyar yıllık ortak geçmişimize bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. O halde bizim en uzak atamız enerji olsa gerek!.. O halde biz hepimiz, hiçliğin içinde patlayarak zaman ve uzam boyutlarıyla birlikte evreni oluşturan o muazzam enerji birikiminin torunlarıyız. Ve birşey daha: Eğer hepimiz bir noktadan çıkıp bir kürenin sınırlarına doğru hızla yolalan enerjiden üremişsek, o halde evrende inanılmaz bir değişim yaşanıp duruyor demektir. Elbette yaşanıyor. Yaşanan, Büyük Patlama’nın hemen ardından başlamış olan fizik bağlamında bir evrim, ardından kimya bağlamında bir evrim ve nihayet yeryüzünde de biyoloji bağlamında bir evrim... Bunu söyleyebilmek için astrofizikçi olmaya gerek yok: Eğer Büyük Patlama’nın hemen ertesinde çok miktarda enerji ve belki atomaltı parçacıklar dışında hiçbir şey yok idiyse ve eğer bugün, mümkün olan her biçime bürünmüş ve mümkün olan her biçimde hareket eden birçok şey var ise, fizik bağlamında bir evrimin varlığı hakkında kuşkuya düşmek herhalde sözkonusu olamaz. Ve yine, eğer başlangıçta elementler yok idiyse, hatta elementlerin içinde gelişeceği bir ortam bile yok idiyse, ama bugün belli sayıda element, bu elementlerin çeşitli biçimlerde biraraya gelmesinden türemiş farklı farklı, inorganik-organik, cansız-canlı birçok madde var ise, fiziksel evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla kimyasal evrim aşamasına geçilmiş olduğunu düşünmek de herhalde yanlış değildir. Ve bir kez daha, eğer başlangıçta diğer şeylerle birlikte gezegenler de yok idiyse, ancak gezegenler ortaya çıktıktan sonradır ki, kimyasal evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla, hiç değilse bazı gezegenlerde, evreni dolduran trilyonlarca gezegenden hiç değilse birkaç yüz tanesinde biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olduğunu, hatta bu gezegenlerden birbirine çok benzemesi olası olan birkaç tanesinde biyolojik evrimin benzer bir süreç izlemiş olabileceğini söylemek de herhalde mantıklı olur. Anlaşıldığı kadarıyla, Büyük Patlama’nın şiddetiyle, enerjiyle birlikte, yine enerjiden üreyen ve maddenin en küçük birimleri olarak nitelendirilebilecek olan ve elektrondan da belki yirmibin kez, belki de daha küçük bir takım tanecikler, çok büyük, ışık hızı kadar ya da ışık hızı dolaylarında hızlarla patlama noktasından uzaklaşmaya başlıyorlar. Hız çok büyük, kütle ise çok küçük olduğu için bu yolculuk çok uzun sürüyor. Bu sürecin bir yerlerinde, enerji yüklü artı madde ile yine enerji yüklü eksi madde arasındaki açıklanabilir etkileşimler sonucu, sözkonusu tanecikler şu ya da bu biçimde birleşerek, yavaş yavaş ve birbirinin ardısıra, elektronları ve protonları; elektronlar, ile protonlar birleşerek, sırasıyla, orbitinde tek bir elektron bulunan en yalınından, orbitinde yüz küsur elektron bulunan en karmaşığına kadar atomları ve dolayısıyla saf madde olarak kabul edilebilecek elementleri; atomlar birleşerek molekülleri ve dolayısıyla inorganik ya da organik, cansız ya da canlı her tür maddeyi oluşturuyorlar. Böylelikle, önce daha ziyade hidrojenden oluşan bir takım gaz bulutları, sonra farklı farklı yıldızlar, ardından bu yıldızların çevresinde dönüp duran farklı farklı gezegenler ve son olarak da hiç değilse bazı gezegenlerin çevresinde dönüp duran farklı farklı uydular ve farklı farklı diğer birçok yapı; meteoritler/göktaşları, kuyruklu yıldızlar ve kuyruklarındaki meteorlar, astreoyitler ve platenoyitler/gezegensilerle birlikte güneş sistemlerini ve dolayısıyla nebulalar/bulutsular ile galaksileri/gökadaları ve diğerler bazı oluşumları yaratacak biçimde, ağır ağır ve birer ikişer ortaya çıkıyorlar. Evrende 20 milyar yıl boyunca oluşan bu trilyonlarca gezegenden ve aydan hiç değilse birinde, yani üstünde yaşadığımız Yerküre’de, evrimin, düşünme yeteneğine sahip insan türüne kadar ulaştığını, başka hiçkimse bilmese bile, en azından biz biliyoruz. Bu arada, yine aynı süreçte, bir başka gelişme daha yaşanıyor: Evrende, bir yanda madde, derinlemesine ve düzenli bir biçimde; çoğu bilinen, bir kısmı da henüz bilinmeyen bazı yasalara uyarak değişime uğrar ve evrimleşirken; öte yanda aynı yasalar; ışık dahil çevresindeki herşeyi yutan ve asla sır vermeyen, irili ufaklı bir takım karadeliklerin de ortaya çıkmasına neden oluyorlar. O halde, bir yanda bir takım yasaların egemen olduğu gözle görülür bir düzen sözkonusuyken, diğer yanda ne olduğu kavranamayan, açıklanamayan bir düzensizlik, sanki evreni dengeliyor. Bir yanda kozmos varken, diğer yana kaos egemen oluyor. Daha doğrusu evrende kozmos ile kaos içiçe geçmiş bulunuyor. Evrim, evrende, düzen içinde düzensizliği de yaratıyor ve büyütüyor.

http://www.biyologlar.com/evren-nedir

Evren Nedir

Evren de tıpkı tek bir insan gibi: Doğmuş, büyüyor, ama yeterince güçlüyse, vaktinden önce bir kazaya kurban gitmezse, o da günü geldiğinde yaşlanacak ve ölecek! Eğer evren, hiçliğin içindeki tek bir noktanın içine sığışmış olan muazzam enerji birikiminin patlamasıyla ortaya çıkmış ve 20 milyar dünya yılı kadar bir sürenin sonunda insana ulaşmış bir gerçeklikse, o taktirde hepimiz, o enerji birikiminin torunları olmalıyız! Evrende yalnızca düzen yani kozmos yok, bir yanda da düzensizlik, yani kaos var!.. Hiç de zor değil!.. Bugünlerde yalnızca astrofizikçilerin, hem de ister istemez bir takım karmaşık formüller çerçevesinde sürdürdükleri tartışmanın özünü kavramak, aslında hiç de zor değil!.. Çünkü astrofizikçiler de bu dünyanın insanları... Ve onlar yalnızca, Antik Yunan’da, 2 bin 5 yüz yıl kadar önce doğa filozoflarının başlattığı işin; evrene ilişkin bilgileri insan aklıyla toplama ve yorumlama işinin izini sürmekteler. O günden bu güne kıdım kıdım toplanan bilgilerin ve yapılan yorumların ışığında, evrenin, hala tam da anlaşılamamış yapısına ilişkin gizleri çözmeye çalışmaktalar. Astrofizikçiler, ya da en azından bir kısım astrofizikçiler şunu söylüyorlar: 20 milyar dünya yılı kadar önce, zamansız boşluğun, yani tek bir noktadan ibaret hiçliğin içinde büyük bir patlama olmuş. Bu patlama, bugün bütün evreni dolduran çok, ama insan aklının kavramakta zorlanacağı kadar çok miktarda enerjinin, tek bir noktadan, aşağıya yukarı eşit bir dağılımla çevreye doğru yayılmasına neden olmuş. Yani enerji, sanki bir kürenin merkezinden sınırlarına doğru dağılmaya başlamış. Ve patlamanın şiddetinden ötürü de muazzam bir hızla yol almaktaymış. Ama işte, enerjinin, ışık hızının karesiyle maddenin kütlesinin çarpımına eşit olması (E=mc2) gibi bir yasa var ya, besbelli ki bu yasayla saptanan ilişki çerçevesinde, tek noktadan çıkıp bütün evrene dağılan, daha doğrusu zaman ve mekan boyutlarıya evreni oluşturan bu enerji, zaman geçip de hızını kaybettikçe, yer yer maddeye dönüşmüş. Ve muhtemelen patlamanın dağılımı tam anlamıyla muntazam olmadığı için, enerjinin maddeye dönüşmesi rasgele bir takım noktalarda olmuş. Ve bu dönüşüm de öyle birdenbire ve aynı anda ve aynı biçimde gerçekleşmemiş. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden şu anlaşılıyor: Süreç devam ediyor. Evren hala genişliyor. Ama, bütün patlamalardan sonra olduğu gibi bu genişleme de günün birinde duracak. Enerji ile madde, günün birinde gidebildiği son noktalara kadar gidecek; o sanal kürenin, yani evrenin henüz bilinmeyen sınırlarına kadar ulaşacak. O andan sonra, ilkin belki bir kısa duraklama dönemi yaşanacak ama ardından, kesin olarak geri çekilme başlayacak. Bu yüzden de o ana kadar hep genişleyen evren, o andan sonra büzülmeye koyulacak. Ve büzülme muhtemelen, evreni dolduran bütün maddenin ve bütün enerjinin zamansız boşlukta, yani hiçlikte tek bir nokta içine tıkıştığı kritik ana kadar sürecek. Daha açık bir deyişle, Büyük Patlama’yla doğan evren, şimdi nasıl büyüyorsa, sonra da yaşlanacak ve Büyük Çatırtı’yla ölüp gidecek. Bir kısım astrofizikçilerin söylediklerinden (mesela Stephen Hawking), şöyle bir sonuç da çıkartılabiliyor: Eğer bu varsayım doğruysa, o taktirde belki de bizim evrenimiz, bizim bildiğimizden farklı bir zamanda ve mekanda, bir anlamda, doğan, büyüyen, yaşlanacak ve ölecek olan, ama yaşarken kendi bünyesinde bir takım bebek evrenler geliştirmesi de olası olan bir gerçeklik... Yani bizim evrenimiz de tıpkı bize benziyor: Doğmuş, büyüyor; gün gelecek yaşlanmaya başlayacak ve sonunda ölecek. Doğmuş, büyüyor; ama belki bu sürece dayanacak ölçüde güçlü olmadığı için herhangi bir iç etkiyle ya da herhangi bir dış etkiyle vaktinden önce ölüp gidecek. Doğmuş, büyüyor; yeterince güçlüyse ve yeterince olgunlaşabilirse; yani vaktinden önce ölmez de yaşayabilirse, belki yeni bir evrene, hatta yeni yeni birçok evrene bir anlamda döl vermeyi de becerecek. Ama belki de beceremeyecek. Ve astrofizikçiler, en azından bir kısım astrofizikçiler, hayretler içinde şunu da ima ya da itiraf ediyorlar: Biz insanoğulları, hemen bugün olmasa da yarın ya da öbürgün, evrenin uyduğu kuralların, yasaların tamamını sayıp dökecek ve daha önemlisi birbirleriyle ilişkilendirebilecek hale gelebiliriz. Ve Büyük Patlama’nın hemen sonrasından başlayarak evrenin geçmişini bütün ayrıntılarıyla belirleyebiliriz. Kendisini oluşturan birimlerin değilse de evrenin bütünlüğünün geleceğine ilişkin olasılıkların tamamı hakkında da günün birinde, genel bir çerçeve içinde belki fikir edinebiliriz. Ama bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi, Büyük Patlama anı ile öncesini ve Büyük Çatırtı anı ile sonrasını da kesin olarak hiçbir zaman bilemeyiz. Hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. İşte hepsi bu!.. Astrofizikçiler, bir takım formüllerden yararlanarak, söylediklerinin hiç değilse bir bölümünü kanıtlayabiliyor; ama bir bölümünü de, hiç değilse şimdilik, kanıtlayamıyorlar. Yine de uğraşıp duruyorlar. Bir takım kuramlar oluşturuyorlar. Sonra o kuramları adım adım geliştiriyorlar. Adım adım... Hep adım adım... Bilgi birikimi arttıkça kuramların bir kısmı çöküyor; ama bir kısmı da gelişmeyi sürdürüyor. Ve bugün en gelişkin kuram diyor ki, hiçliğin içinde tek bir nokta varmış. O noktada büyük bir patlama olmuş ve aradan 20 milyar dünya yılı geçmiş. Demek ki, 20 milyar dünya yılı önce hiçbir yerde hiçbir şey yokmuş... Sonra şeyler oluşmaya başlamış. İşte, güneş: Yaklaşık 5 milyar dünya yılı önce oluşmuş... Dünya ise daha da genç; yaklaşık 4,5 milyar dünya yılı önce ortaya çıkmış... Ama bugün biz, yaklaşık 6 milyar insan, güneşin altında, dünyanın üstünde dikilmiş, o 20 milyar yıllık ortak geçmişimize bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. O halde bizim en uzak atamız enerji olsa gerek!.. O halde biz hepimiz, hiçliğin içinde patlayarak zaman ve uzam boyutlarıyla birlikte evreni oluşturan o muazzam enerji birikiminin torunlarıyız. Ve birşey daha: Eğer hepimiz bir noktadan çıkıp bir kürenin sınırlarına doğru hızla yolalan enerjiden üremişsek, o halde evrende inanılmaz bir değişim yaşanıp duruyor demektir. Elbette yaşanıyor. Yaşanan, Büyük Patlama’nın hemen ardından başlamış olan fizik bağlamında bir evrim, ardından kimya bağlamında bir evrim ve nihayet yeryüzünde de biyoloji bağlamında bir evrim... Bunu söyleyebilmek için astrofizikçi olmaya gerek yok: Eğer Büyük Patlama’nın hemen ertesinde çok miktarda enerji ve belki atomaltı parçacıklar dışında hiçbir şey yok idiyse ve eğer bugün, mümkün olan her biçime bürünmüş ve mümkün olan her biçimde hareket eden birçok şey var ise, fizik bağlamında bir evrimin varlığı hakkında kuşkuya düşmek herhalde sözkonusu olamaz. Ve yine, eğer başlangıçta elementler yok idiyse, hatta elementlerin içinde gelişeceği bir ortam bile yok idiyse, ama bugün belli sayıda element, bu elementlerin çeşitli biçimlerde biraraya gelmesinden türemiş farklı farklı, inorganik-organik, cansız-canlı birçok madde var ise, fiziksel evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla kimyasal evrim aşamasına geçilmiş olduğunu düşünmek de herhalde yanlış değildir. Ve bir kez daha, eğer başlangıçta diğer şeylerle birlikte gezegenler de yok idiyse, ancak gezegenler ortaya çıktıktan sonradır ki, kimyasal evrimin bir noktasında niteliksel bir sıçramayla, hiç değilse bazı gezegenlerde, evreni dolduran trilyonlarca gezegenden hiç değilse birkaç yüz tanesinde biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olduğunu, hatta bu gezegenlerden birbirine çok benzemesi olası olan birkaç tanesinde biyolojik evrimin benzer bir süreç izlemiş olabileceğini söylemek de herhalde mantıklı olur. Anlaşıldığı kadarıyla, Büyük Patlama’nın şiddetiyle, enerjiyle birlikte, yine enerjiden üreyen ve maddenin en küçük birimleri olarak nitelendirilebilecek olan ve elektrondan da belki yirmibin kez, belki de daha küçük bir takım tanecikler, çok büyük, ışık hızı kadar ya da ışık hızı dolaylarında hızlarla patlama noktasından uzaklaşmaya başlıyorlar. Hız çok büyük, kütle ise çok küçük olduğu için bu yolculuk çok uzun sürüyor. Bu sürecin bir yerlerinde, enerji yüklü artı madde ile yine enerji yüklü eksi madde arasındaki açıklanabilir etkileşimler sonucu, sözkonusu tanecikler şu ya da bu biçimde birleşerek, yavaş yavaş ve birbirinin ardısıra, elektronları ve protonları; elektronlar, ile protonlar birleşerek, sırasıyla, orbitinde tek bir elektron bulunan en yalınından, orbitinde yüz küsur elektron bulunan en karmaşığına kadar atomları ve dolayısıyla saf madde olarak kabul edilebilecek elementleri; atomlar birleşerek molekülleri ve dolayısıyla inorganik ya da organik, cansız ya da canlı her tür maddeyi oluşturuyorlar. Böylelikle, önce daha ziyade hidrojenden oluşan bir takım gaz bulutları, sonra farklı farklı yıldızlar, ardından bu yıldızların çevresinde dönüp duran farklı farklı gezegenler ve son olarak da hiç değilse bazı gezegenlerin çevresinde dönüp duran farklı farklı uydular ve farklı farklı diğer birçok yapı; meteoritler/göktaşları, kuyruklu yıldızlar ve kuyruklarındaki meteorlar, astreoyitler ve platenoyitler/gezegensilerle birlikte güneş sistemlerini ve dolayısıyla nebulalar/bulutsular ile galaksileri/gökadaları ve diğerler bazı oluşumları yaratacak biçimde, ağır ağır ve birer ikişer ortaya çıkıyorlar. Evrende 20 milyar yıl boyunca oluşan bu trilyonlarca gezegenden ve aydan hiç değilse birinde, yani üstünde yaşadığımız Yerküre’de, evrimin, düşünme yeteneğine sahip insan türüne kadar ulaştığını, başka hiçkimse bilmese bile, en azından biz biliyoruz. Bu arada, yine aynı süreçte, bir başka gelişme daha yaşanıyor: Evrende, bir yanda madde, derinlemesine ve düzenli bir biçimde; çoğu bilinen, bir kısmı da henüz bilinmeyen bazı yasalara uyarak değişime uğrar ve evrimleşirken; öte yanda aynı yasalar; ışık dahil çevresindeki herşeyi yutan ve asla sır vermeyen, irili ufaklı bir takım karadeliklerin de ortaya çıkmasına neden oluyorlar. O halde, bir yanda bir takım yasaların egemen olduğu gözle görülür bir düzen sözkonusuyken, diğer yanda ne olduğu kavranamayan, açıklanamayan bir düzensizlik, sanki evreni dengeliyor. Bir yanda kozmos varken, diğer yana kaos egemen oluyor. Daha doğrusu evrende kozmos ile kaos içiçe geçmiş bulunuyor. Evrim, evrende, düzen içinde düzensizliği de yaratıyor ve büyütüyor.

http://www.biyologlar.com/evren-nedir-1

Birleşik Alan Kuramı

Aynı kuantum alanın kuantumları olan iki özdeş parçacığın ayırt edilmesi mümkün değildir. Çünkü Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre, bu özdeş iki parçacığın uzaydaki yerlerini bir ölçüde bulanık hale getirir ve ikisi birbirine biraz yaklaşıp sonra ayrılırlarsa hangisinin hangisi olduğuna karar verebilmek ilkesel olarak imkânsızlaşır. Bu yüzden de kütle,spin,elektrik yükü,momentum gibi tüm ölçülebilecek özellikleri aynı olan iki özdeş fermion, aynı kuantum durumunda bulunamazlar (bunlar fermi-dirac istatistiğine uyarlar). Bu yüzden bir atomun aynı enerji durumunda, biri yukarı diğeri aşağı spinli, sadece iki elektron bulunur ve bu durum diğerlerini de başka bir enerji durumunda (yani yörüngede) bulundurmak zorunda bırakır. Yine bu kavram,iki farklı atomda farklı elektron sayısının bulunması, atomları farklı kimyasal özelliklere sahip kılarak evrende birbirine benzemeyen atomların var olmasını sağlar. Böylece iki atomu bir araya getirip bir molekül oluşturmak isteyince,yine pauli dışlama ilkesinden kaynaklanan bir karşılıklı itme etkisi yüzünden, iki atomu tam birbirinin içine sokmak mümkün olmamakta, bunun sonucu olarak da moleküller meydana gelmektedir. Her ne kadar elektronlar arası itici elekktrostatik (diğer ismi elektromıknatıssal ) kuvvet burada bir rol oynasa da, kısa mesafelerde esas belirleyici olan itici etki “pauli dışlama” ilkesidir. Bozonlar ise bundan farklı olarak,iki bozon (ki bunlarda Bose-Einstein istatistiğine uyarlar.) uzayda aynı konuma, spine, momentuma…vb) özelliklere sahip olabilirler. Bu da bozonların sayısının sonsuz olarak çok büyük kuvvetleri doğurabilecekleri anlamına gelir. Fakat, kuvvet taşıyan parçacıkların (bozonların) kütlelerinin büyük olma durumunda ise, onları yayınlayıp,çok uzak mesafeler boyunca değiş tokuşu zor olacağından menzilleri kısadır. Buna karşın, kütlesiz olanlar çok daha uzun mesafeli olurlar. Bunlardan kısa mesafeli olanlara,zayıf nükleer kuvvetle,şiddetli kuvveti taşıyan pi mezonlarını,uzun mesafeler için ise, gravitasyonel ile elektromanyetik kuvveti verebiliriz. Bu dört kuvveti doğuran parçacıklar,dedektörler tarafından algılanamadıkları için gerçek parçacıklardan farklı olarak “sezilen, virtüel, sanal” tanecikler ismi verilmesine karşın varlıkları,yarattıkları ölçülebilir etkilerden bilinmekte olup bazı koşullarda, karşımıza gerçek parçacıklar gibi çıkmaktadırlar. Bunu şöyle ifade edebiliriz;bir atomun elektronlarının yüklü çekirdek etrafındaki dönüşüne neden olan elektromanyetik çekim gücü, bu sezilen (1) dönmeli parçacıkların (fotonların) alış verişi biçiminde açığa çıkarken,bir elektronun bulunabileceği yörüngelerden birini terk edip,alt yörüngelere geçmesi durumunda foton yayımlayarak gerçek bir parçacık olarak karşımıza çıkar. Şimdi de bu kuvvet taşıyan parçacıkların,elektron ya da quark gibi,maddi parçacıklar arasındaki etkileşimi nasıl gerçekleştirdiklerini görelim. Bir maddi parçacık olan fermion, kuvvet taşıyan bir parçacık (bozon) yayımlar ve bu yayımlamanın tepkisi, yayımlayan parçacığının hızını değiştirir; daha sonra kuvvet taşıyan parçacık, başka maddi parçacıkla çarpışır ve bu parçacık onun tarafından soğurularak, bu maddi parçacığın hızını değiştirir, sonuç olarak sanki iki maddi parçacığın aralarında bir kuvvet varmış gibi algılanmasını sağlar. Aslında iki cisim arasındaki parçacık alış verişinin,çekici ve itici kuvvetlere nasıl yol açabileceğini göstermenin hiçbir basit matematiksel yöntemi yoksa da,kaba bir benzetiş ile bu süreci sezgisel olarak, birbirlerine basket toplarını atıp alan iki çocuğu göz önüne alarak açıklayabiliriz. Onlar topları birbirlerine attıkları taktirde, her biri geriye doğru hareket edecek ve kendilerine atılan topu yakalamaları ile beraber, arkaya doğru itilmeleri (momentumları) artıp parçacık alış-verişine karşılık gelen itme kuvveti meydana gelecektir. İkisinin de birbirlerinin ellerinden topları almak istedikleri durumda ise, bu ikisi arasında etkiyen bir çekici kuvvete eşdeğer olacaktır (toplam kuvvet,çok sayıda foton değiş tokuşunun toplam makroskobik etkisi biçiminde açığa çıkar). Parçacıkların aynı zamanda, dalgasal özellikleri dolayısıyla bakış açısı ayrı bir noktaya taşınmıştır. Çünkü iki elektron arasındaki etkileşimi sağlayan fotonlar, aynı zamanda birer elektromanyetik dalga oldukları ve bu dalgalarda titreşen alanlardan meydana geldikleri için “kuantum alanı” denilen yeni bir kavram ortaya konarak alanlarla,parçacıkların aynı olgunun iki farklı görünümü olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece Einstein’ın yerçekimsel alan kuramı ile kuantum alan kuramı,parçacıkların kendilerini çevreleyen uzaydan ayrı düşünülemeyeceği ve bu parçacıklar bir yandan uzayın yapısını belirlerken ,öte yandan da,yalıtılmış varlıklar değil, uzayın her yerinde bulunan bir alanın bölgesel yoğunlaşması olarak ele alınmaktadır. Bu konuda Herman Weyl şunları söylemektedir “elektron benzeri maddesel bir parçacık, yalnızca elektriksel alanın küçük bir baskın noktasıdır. Bu baskın noktada,alan kuvveti çok yüksek değerlere ulaşarak bize, orada çok yüksek bir alan enerjisinin çok küçük bir uzay bölgesinde yoğunlaştığını göstermektedir. Böyle bir enerji düğümü,çevresindeki alan bölgesiyle kesin bir sınıra sahip olmamakla beraber boş uzayda, göl yüzeyinin üstünde hareket eden bir su dalgası gibi ilerlemektedir.” Dolayısıyla, her temel parçacık bir kuantum alanının kuantumudur. Yani fotonlar,elektromanyetik alanın,elektronlar bir elektron alanının, kuarklar bir kuark alanının …vb parçacıklar da kendi mertebeleri olan alanların kuantumlarıdır. Einstein bunu bir adım daha ileri götürerek; ”Bundan dolayı maddeyi alanın aşırı derecede yoğunlaştığı uzay bölgelerinden oluşan bir şey olarak algılayabiliriz. Söz konusu yeni fizik anlayışında , hem alana ve hem de maddeye ayrı ayrı yer yoktur. Çünkü burada “ALAN” TEK gerçekliktir.” diyerek ömrünün son otuz yılını tüm alanların aslında Tek bir alanın farklı görünümleri olan Büyük Birleşik Alanlar teorisine adadı, fakat başarılı olamadı. Tek bir kuvvetin değişik görünümleri olan bu dört temel kuvvet,evrenin yaratılışındaki t=o ile t=10 üssü (-43) saniyelik zaman ve 10 üssü(-33) cm.’lik uzayın en kısa mesafe aralığında birleşik olarak tek bir halde idi. Evrenin t=o zamanında yaratılmasına karşın, uzay ve zamanın olmaması,sıcaklığın ve yoğunluğun sonsuz olmasından dolayı “Plank uzayı” denen bu boyuta soru işareti konularak,zamanın bölünen en ufak anı olan 10 üssü (-43) saniyesinden sonra enerji ve zaman tarif edilmeye, mekân hesaplanmaya başlanmaktadır. Buna kıyasla, daha öz boyutta bu kavramı mistisizm de; zamanın varlığını Esmadan,Esmanın da varlığını “An” dan aldığını söyleyerek, “An” ın da bildiğimiz gibi,zamanın kısa bir parçası değil,önü ve arkası olmayan, hareketlilikte durağan bir kavram olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmektedir. (Bkz. Sufizm ve İnsan/tasavvuf-Hiçlik) 10 üssü(-33) cm mertebesinin bir üst boyutu olan soyut yaratılış,10 üssü (-43) saniyesinde enerji paketçikleri olarak somut döneme geçişte mevcut olduğu yüksek sıcaklık ve enerji dolayısıyla planck ısısı ve planck enerjisi olarak adlandırılır. Bu ölçek(evrenin kendisinin sığıştığı tek bir kuant olan Aknokta) o kadar küçüktür ki,bizim onu gözlemleyebileceğimiz boyutlara taşımak, bir atomu,bir gökada (galaksi) kümesi boyutlarına kadar büyütmekle aynı anlama gelmektedir. Bu büyüklüğü ayrı bir kıyaslamayla algılamaya çalışırsak; bizim ayrıntılı olarak olayları gözleyebileceğimiz mesafeye 1 metre dersek, 10 üssü (26) metreye evren,10 üssü (22) metreye süper galaksi kümeleri ile galaksi kümeleri,10 üssü (19) metreye galaksiler,10 üssü (12) metreye güneş sistemi,1 cm.’ den daha az olana kristaller,10 üssü(-8)metreye moleküller, 10üssü(-10) metreye atomlar,10 üssü (-14)metreye çekirdek,10üssü(-15) metreye proton ve 10 üssü (-17) metreden daha küçük olana(ki hâlâ istediğimiz boyutun yaklaşık 10 üssü (15) katı büyüklüğüdür) quark ve lepton boyutu deriz. Tam 10 üssü(-43) sn. de yoğunluğun sonsuz değerden 10 üssü (94) gr/cmx3 (ki bu yoğunluğu suyun yoğunluğunun 1, demirinkinin 7 olduğu düşünülürse, bize göre yine sonsuz kabul edilebilir) sıcaklık ise 10 üssü 32 dereceye indiğinde birleşik halde bulunan rölativite teorisi ile kuantum teorisi (rölativistik-kuantum teorisi) ya da diğer bir şekilde kütle çekim kuvveti ile diğer üç kuvvet bozunarak ayrı ayrı kuvvetlere ayrıldı. Evren 10 üssü(-35) sn.ye geldiğinde ise 10 üssü(27) dereceye düşerek 10üssü(-35) ile 10üssü(-32) sn aralığında, kozmolojide enflasyon teorisi olarak da adlandırılan evren büyüklüğünün 10 üssü(50) kat artmıştır. Bu durumun içinden çıkamayan bir profesör, duygularını “evreni anlıyorum diyen sadece anlamış taklidi yapmaktan öteye geçemez” şeklinde ifade etmek zorunda kalmıştır. Ve 10 üssü (-32) sn ye gelince Güçlü nükleer kuvvet de ayrıldığında birleşik halde sadece “elektro-zayıf” kuvvet bulunuyordu. 10 üssü(-10) sn.de ise elektro-zayıf kuvvette bileşenleri olan elektromanyetik kuvvet ile zayıf nükleer kuvvete ayrışarak plank uzayında birleşik olan dört kuvvet, böylece soğuma fazlarına bağlı olarak simetrileri bozulup ayrı ayrı kuvvetlere bölündü. Ayrılma fazlarını daha iyi betimlemek ve ortaya atılan simetri kırılmasını daha iyi anlamak için şu iki örneği verebiliriz: Birincisi, bir masa üzerinde düzgünce dizilmiş tabak,çatal (bıçak,kaşık) ve su bardağına yukarıdan baktığımızda,birinin diğerinden farkını algılayamayarak hangi tabağın kime ait olduğunu anlayamayız. Dolayısıyla masanın bir tarafındaki tabakla,diğer tarafındaki tabak arasında ayrım yoktur. Fakat tabakların sahipleri masada ait oldukları yerlere oturdukları taktirde, bu eşitlik bozularak,masanın simetrisi kırılmış olur. İkinci örnek ise; Donma noktasının üzerinde sıvı su,yüksek derecede bir homojenlik gösterir ve bir su molekülünün bardağın içindeki bir noktada bulunma olasılığı ,bir başka noktadakiyle tam olarak aynı olmasına karşın su donduğu taktirde uzaydaki farklı noktalar arasındaki bu simetri kısmen yitirilerek ,buz bu durumda bir kristal örgüsü oluşturur ve su molekülleri bu örgüde düzenli ve belli aralıklı konumlara yerleştiğinden dolayı da bu durum su moleküllerinin bir başka yerde bulunma olasılığını neredeyse sıfıra indirir. Böylece sıcaklık düşüp,evren soğudukça da simetriler aynı şekilde kırıldı. www.genbilim.com

http://www.biyologlar.com/birlesik-alan-kurami

Mikroskop tipleri, patolojide kullanım alanları

Mikroskop (16. yy) Lensler ve büyüteçler, Antik Yunan uygarlığında bile biliniyormuş. Ancak onlar bu lensleri yapmayı değil, sadece ortası kenarlarından daha geniş kristallerin etkilerini biliyormuş. 1590'da iki gözlük imalatçısı Zaccharis Janssen ve oğlu Hans, bir tüpün içine dizdikleri lenslerin yakındaki bir cismi 10 kat yakına getirdiklerini fark etmiş. 1700'lü yılların başında Anton van Leeuwenhoek, 270 kat büyüten bir mikroskop yapmış ve olaylar gelişmiş. Mikroskop, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük cisimlerin birkaç mercek yardımıyla büyütülerek görüntüsünün incelenmesini sağlayan bir alet. Öncelikle isminden de anlaşılacağı üzere, mikro, yani çok küçük hücrelerin incelenmesinin yanısıra, sanayi, metalurji, genetik, jeoloji, arkeoloji ve adli bilimler (kriminoloji) alanında da büyük hizmetler görmektedir. Mikroskobu, ilk önce Hollandalı Zacharias Janssen'in, 1590 dolaylarında bir teleskobu tadil etmek suretiyle meydana getirdiği kabul edilmektedir. Ancak bu sıralarda başka Hollandalı, Alman, İngiliz ve İtalyan bilginleri de, mercek sistemi tersine çevrilmiş bir teleskobun, cisimleri büyütmek için kullanılabileceğinin farkına varmışlardır. Nitekim dünyanın güneş etrafında döndüğünü açıkladığı için engizisyon işkencesine tabi tutulan ve dünyayı güneş etrafında döndüğünü iddia etmekten vazgeçmesi şartıyla Papa tarafından serbest bırakılan meşhur İtalyan bilgini Galilei Galileo (1564-1642) iki mercek kullanarak bazı tecrübelerde bulunmuştu. Bugünkü mikroskobun ana prensiplerini ise 17. asırda Hollandalı Anton van Leeuwenhoek ve İngiliz Robert Hooke bulmuşlardır. İnsan gözü tabii bir mikroskoptur. Uzaktaki cisimler ufak gözükürler. Cisimler yaklaştıkça teferruatı daha iyi seçilmeye başlanır. Göz, sonsuz bir uyum özelliğine sahip olsaydı mikroskoba ihtiyaç olmazdı. Genel olarak mikroskop iki büyük kısma ayrılarak incelenir: Mekanik kısım Optik kısım Özel Mikroskoplar Stereoskopik Mikroskoplar Cisimlerin üç boyutlu görüntülerini temin etmek maksadıyla stereoskopik mikroskoplar yapılmıştır. İki mikroskop optik sisteminin bir dürbün şeklinde bir sehpa üstüne montesinden ibarettir. Bu mikroskoplar biyoloji laboratuvarları için elverişlidir. Objeyi inceleyebilme ve disseksiyon yapma imkanı verebilen, iki gözle bakılarak üç boyutlu görüntü sağlanan mikroskoplardır. Bir Carl-Zeiss stereomikroskopta bulunan x6,3 büyütmeli objektif ve x10 büyütmeli oküler ile örneği 63 kez büyüterek dıştan total olarak incelemek mümkündür. Polarizasyon Mikroskobu Döner bir tabla ile iki nicol prizma veya iki polarıcı çuhayla donatılmış bir optik mikroskoptur. Tablanın altına yerleştirilen polarıcı nicol, cismin üzerine polarılmış ışık gönderir; analizleyici nicol ise, objektifin biraz üzerine yerleştirilmiştir. Bu iki prizma karşılaştığı zaman, belli bir devrani gücü olan maddelerin veya çift kırılımlı maddelerin bulunduğu bölgeler hariç, mikroskobun alanı karanlık olarak gözükür. Canlı incelemeye uygun olan bu mikroskop hücre ve dokuların bazı kısımlarını polarize ısığa gösterdikleri özel tepkilerden hareketle geliştirilmiştir. Önemli olan polarize bir ışığın bulunması olayıdır. Kaynakla kondansör arasına konulan polarlayıcı levha ışık demetinin ikiye ayrılmasını sağlar. Işık demetlerinden biri objeden diğeri ise kırılarak obje dışından geçer ve tekrar birleşirler. Siller, keratin, kristal, sinir ve kas fibrilleri, nişasta gibi hücre içi yapılar ve bölünmedeki mitotik yapı gibi birçok moleküler dünleştiricilerin gösterilmesinde görevli mikroskoplardır. Faz Kontrast Mikroskobu Genellikle boyanmış ve canlı hücrelerde çalışılma zorluğundan tercih sebebi olmaktadırlar. Görünen ışığın şeffaf objeden geçişinde, hücre içindeki yapıların ışığı kırma indisleri farkından yararlan ve farklı yapıları ayırt etme prensibinde çalışır. Işık dalagaları canlı hücreyi katederken bir organelle karşılaşır ve yansır. Bunun sonucunda ışık dalgaları hücrelerden ayrı fazlarda veya ayrı zamanlarda çıkarlar. Hava ile temas eden bir ışık dalgası göze gelen görüntüdeki hücre kısımları farklı olarak ayırt edilebilir. Objektif ve kondansör mercekleri amplitüd farklarını orataya koyan optik yüzeyler bulundurduklarından parlaklıkları indirgenir, ışık dalgası örneği katederken bütün noktalarda olan farklılıkları çıkartır ve obje ışık mikroskobunda görülemezken, burada sağlanmış olan kontrastlık sayesinde detaylı incelenebilir. Canlı metaryal, hücre stoplazması bu mikroskop ile iyi gösterilmektedir. İnterferens Mikroskobu Faz kontras mikroskobunun iyi bir versiyonudur. Aralarında bulunan tek fark ışık demetinin kullanımdan kaynaklanır. Bir ışık demeti örnekten geçerken diğeri ise ışıktan geçemeyen ışık demetidir, değişik bölgelerin farklı yoğunlukları sayesinde kırılma indisleri ile farklılıkları ortaya koyar ve renkli bir görüntü oluşumunu sağlar. Diferansiyel interferens mikroskop: Hücre yüzeyinin daha iyi gösterilmesini sağlar ve benzer bir mikroskoptur. Metalurji Mikroskobu Maden parçaları ışığı geçirmediği için mikroskoba kuvvetli bir ışık kaynağı ilave edilmiştir. Kaynaktan gelen ışık incelenecek cisme çarptırılarak objektife yansıyan ışıklardan inceleme yapılır. Elektron Mikroskobu Elektron mikroskobu genel olarak cisimden saçılan elektronların görüntülenmesi üzerine kuruludur. Maddeyle etkileşen elektronların dalgaboyu bu görüntülemenin nanometre boyutlarında yapılmasına olanak sağlar. Bu tip mikroskoplar, elektron enerjisine ve ölçüm aletinin çalışma moduna göre, geçirimli elektron mikroskobu, taramalı elektron mikroskobu, düşük enerjili elektron mikroskobu gibi farklı sınıflara ayrılır. Kullanım alanları temel bilimlerden (başta katı hal fiziği olmak üzere jeoloji, biyoloji gibi birçok dalı içine alarak), tıbbi ve diğer teknolojik uygulamalara kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Karanlık alan Mikroskobu Boyanmış ya da canlı örneklerin incelenmesinde kullanılır. Karanlık Alanda özel bir kondansör yardımı ile ışıklı bir görüntü oluşturmaktadır. Otradyografide gümüşlenen kısımlerın ayırt edilmesini saglar. Tıpta spiroket gibi bakterilerin ayırdedilmesinde önemli yer tutar. Fluorescens Mikroskop Aydınlanmasında güçlü kaynaklar kullanan (ultra viole ışınlerı yayan, civa veya xenon yakan ark lambaları) bir mikroskop çeşididir. Bazı modellerinde lazer kullanımıda gözlenen mikroskopta obje ışığı absorbe eden moleküller içeriyosa onu farklı renklerde yayar. İnceleme yapılacak materyelde özel boyalar veözel inceleme işlemleri kullanılır. Parazitoloji ve bakteriolojide önemli yer tutarlar. X-Ray Mikroskobu Işıkların rastladıkları partiküllerle çarpışmaları sonucu yönlerini değiştirmeleri sonucu merceklerde bir görüntü oluşur ve bu prensipte çalışır. Bu kırınıma uğrayan x ışınları,merceklerin özelliği sayesinde kaynak haline getirerek obje yansıtılır, buradan ince grenli fotoğraf plağına veya ekrana gelen görüntünün yapısal özelliği, konsantrik çizgi ve noktalardan oluşmasıdır. Confocal Laser Scanning Mikroskop Işık kaynağı lazer olan optik mikroskoplarla Scanning Elektron mikroskop arasında bir mikroskop çeşididir. Fluoresens işaretleyicilerle işaretlenen nükleik asit dizileri bu mikroskopla incelenmektedir. Saha emisyon Mikroskobu Metal veya yarı iletkenlerin yüzey görüntülerinden kristal yapılarını incelemek için, saha emisyon mikroskopları kullanılır. Çok yeni bir teknik olan bu mikroskopları elektron ve optik mikroskoplardan ayıran özellik, cisimden ışık veya foton geçirmek yerine cismin kendisinden elektron veya iyon koparma (emisyon) olayıdır. Emisyon elektrik sahası ile sağlanır. İncelenecek metalden kopan elektronlar televizyon tüpüne benzer bir ekran üzerine düşerek kristal yapıya göre izler bırakır. Kristal yapının ekrana düşen bu görüntüsü ayrıca fotoğraflanabilir. Elektron mikroskop kadar büyütme özelliği vardır. Görüntü çok net ve teferruatlıdır. Atomik Kuvvet Mikroskobu Atomik kuvvet mikroskobu (AFM) kullanılarak atomik boyutta görüntüler elde edilerek yüzey çalışmaları yapılmaktadır. Radyasyon malzeme etkileşimleri açısından büyük öneme sahip olan polimerlerin ve ileri teknoloji ürünü süper iletkenlerin yapımı ve karakterizasyon çalışmalarıda yapılmaktadır. Mikroskop tipleri Optik Mikroskop: (tarihçe) İlk mikroskop türü 15.yy’ın ortalarından başlayarak büyüteç olarak kullanılan tek mercekli mikroskoptu. Geliştirdiği tekniklerle çok yüksek nitelikli mercekler yapmayı başaran Felemenkli doğabilimci Antonie van Leeuwenhoek(1632-1723), bunlara 2-3 mikrometre(0,002-0,003mm) çapındaki bakterileri incelemeyi başardı. O dönemde böyle tek mercekli mikroskoplar renkser sapınç(aberasyon) sorununu artıran bileşik(iki yada daha fazla mercekli) mikroskoplara yeğlenmekteydi. İlk bileşik mikroskop, 1590-1609 arasındaki dönemde Felemenk’te yapıldı; bu tür mikroskopu Hans Jansen, onun oğlu Zacharias ya da Hans Lippershey’in bulduğu kabul edilir. Bulunuşundan kısa süre sonra İtalyan ve İngiliz optikçilerin yaptıkları bileşik mikroskoplar yaygın olarak kullanılmaya başlandı; ama bu mikroskoplarda kullanılan merceklerin renkser sapıncı görüntünün renklenmesine ve bozulmasına yol açıyordu. İlk olarak teleskoplarda kullanılan ve renkser sapıncı büyük ölçüde ortadan kaldıran renksemez(akromatik) mercekler mikroskoplarda 18.yy’ın sonlarında Hollanda’da kullanılmaya başladı. Ayrılımı(farklı dalgaboylarındaki ışığın kırılma indisinin farklı olması nedeniyle değişik renklerin farklı miktarlarda kırılarak birbirlerinden ayrılması) düşük crown camından yapılmış bir dışbüke(tümsek) mercek ile ayrılımı yüksek flint camından yapılmış bir içbükey(çukur) merceğin birleştirilmesiyle oluşturulan renksemez merceklerin yapımına ilişkin ilk kurumsal çalışmayı İngiliz optikçi Joseph Jackson Lister gerçekleştirdi. (1830) mikroskop tasarımında en önemli gelişme Alman fizikçi Ernst Abbe (1840-1905) tarafından gerçekleştirildi. Abbe, yağa daldırılmış objektif tekniğini (objektif ile incelenecek cisim arasına bir yağ damlasının yerleştirilmesi yöntemi) buldu, cisim üzerinde ışığın yoğunlaştırılmasını sağlayan kondansörü geliştirdi, merceklerin ayırma gücü ve ışık toplama yeteneklerinin belirlenmesini sağlayan “sayısal açıklık” kavramını ortaya koydu ve yüksek nitelikli, sapınçsız apokromatik mercek sistemini geliştirdi. Abbe,mikroskopta ayırma gücünün optik sistemin sayısal açıklığının büyütülmesi ya da daha kısa dalgaboyu ışık kullanılmasıyla yükseltilebileceğini de belirledi. Görünür ışık kullanılarak birinci yöntemin kuramsal sınırlarına ulaştıktan sonra, ikinci yolun denenmesine geçildi, böylece morötesi ışınımdan yararlanan mikroskoplar gerçekleştirildi, ama bu tür mikroskopların yapımında önemli teknik zorluklarla karşılaşıldı.1924’de Fransız fizikçi Louis-Victor Broglie, elektron demetinin bir dalga demeti özelliği gösterdiğini ortaya koydu. Elektron demetinin dalgaboyunun ışığın dalga boyuna oranla çok daha kısa olmasından yararlanarak 1930’lu yıllarda elektron mikroskopu gerçekleştirildi. Elektron mikroskopuyla elde edilen büyütme gücü 50 binin üstündedir. Bileşik Mikroskop: Tek bir yakınsak mercekten oluşan ve yalın mikroskop olarakta bilinen büyüteçlerle 20’den yüksek büyütme gücü elde edilmesinde merceğin sapınç özelliklerinden kaynaklanan önemli sorunlar ortaya çıkar. Günlük yaşamda kullanılan büyütme gücü düşük büyüteçlerin yanı sıra duyarlı mekanik aygır yapımcılarının gözlerine kıstırarak kullandıkları ve saatçi gözlüğü denilen büyüteçler yalın mikroskopların günümüzde yararlanılan örnekleridir. Çift dışbükey yada düzlem dışbükey (bir yüzü düzlemsel diğeri dışbükey) bir yakınsak mercek olan büyüteçte görüntü sanal ve düzdür. Bileşik mikroskopta temel olarak iki yakınsak mercek bulunur. Bunlardan incelenecek cisme bakan merceğe objektif(cismin merceği) , göze yakın olanada gözmerceği(oküler) denir. İncelenecek cisim üzerine ya bir içbükey ayna yada bir ışık kaynağı ile bir yakınsak mercek sisteminden(kondasör) oluşan aydınlatma sistemi aracılığıyla odaklanmış ışık düşürülür. Objektif ile gözmerceği uygun bir mekanizma aracılığıyla birbirlerine göre ileri-geri, yada örneğin yerleştirildikleri tabla aşağı-yukarı hareket ettirilebilir ve böylece objektif ile cisim arasındaki uzaklık çok duyarlı bir biçimde ayarlanabilir. Objektifin odak uzaklığı büyütme gücü düşük mikroskoplarda 25-75mm,orta büyütmeli mikroskoplarda 8-16mm, yüksek büyütmeli mikroskoplarda ise 2-4mm’dir. Çok küçük odak uzaklıkları yağa daldırılmış objektiflerde kullanılır. Cisim objektifin odak noktasının önüne ve odağa çok yakın olarak yerleştirilir, bu durumda objektifin arka odak düzleminin gerisinde, cisme göre ters ve büyük bir gerçek görüntü elde edilir. Bu görüntünün cisme oranla büyüklüğü, 2 ile 100 arasındadır. Bu görüntü, büyüteç olarak çalışan ve sanal görüntü oluşturan gözmerceği tarafından daha da büyütülür. Bir mikroskopun yalnızca cismin büyütülmüş bir görüntüsünü vermesi yeterli değildir;cisme ilişkin ince ayrıntıların da görülebilmesi, bu nedenle de görüntünün keskin olması gerekir. Görüntünün keskinliğini sınırlayan ise merceğin sapınç kusurlarıdır. Bu kusurların başında faklı dalgaboyundaki ışık ışınları için(kırılma indisinin farklı olmasından dolayı ) odak noktalarının farklı olmasından kaynaklanan ve görüntünün kenarlarında renk saçakları oluşmasına neden olan renkser sapınç gelir. Renkser sapınç, yakınsak merceğe, ayrılımı daha yüksek camdan yapılmış uygun bir ıraksak merceğin eklenmesiyle giderilebilir. Mercek yüzeylerinin küresel olmasından kaynaklanan küresel sapınçta görüntünün bulanıklaşmasına neden olur. Sapınçları ortadan kaldırmak için tasarımlanan mercek sisteminin yapısı merceğin büyütmesi yükseldikçe karmaşıklaşır, dolayısıyla yapım maliyeti yükselir. Yüksek ayırma gücü elde edebilmek için düzeltilmesi gereken dört sapınç türü daha vardır:Koma(görüntü ekseninin belirli bölümlerinde görüntünün bozulması), astigmatlık, distorsiyon(görüntünün çarpılması) ve alan eğriliği. Bütün bu sapınçları belirli ölçüde düzeltmek amacıyla çeşitli mercek sistemleri tasarımlanmıştır. Bunları renksemez(akromatik), apokramatik ve yarıapokromatik(flüorit) mercekler olarak üç genel sınıfa ayırmak olanaklıdır. Fotomikroskopide büyük sakıncalar yaratan alan eğriliği kusurunu gidermek amacıyla “düz alanlı mercek” olarak adlandırılan özel mercek sistemleri geliştirilmiştir. Gözmerceği genellikle iki ayrı mercekten oluşur; bunlardan göze yakın olanı renkser sapıncı engellemek amacıyla crown-flint camlarından yapılmış mercek çifti biçimindedir. Objektifte tam olarak giderilemeyen kusurları dengelemek üzere özel olarak tasarımlanan gözmerceği ayrıca görüntüde yer belirlemeye yarayan göstergeler ya da görüntü üzerinde kafes biçiminde bir desen oluşturan çizgiler içerir. Özel Mikroskop Türleri: Stereoskopik mikroskoplar birbirine özdeş iki mikroskoptan oluşur. Bunların eksenleri arasında yaklaşık 16 derecelik bir açı vardır, böylece iki eksenin incelenecek cisim üzerinde kesişmesi sağlanır, bu tür mikroskoplarla cismin stereoskopik bir görüntüsü elde edilir. Gözlenen cismin düz görüntüsünü elde etmek için prizma kullanılır. Tek bir objektifi bulunan ve ışık ışınlarını ikiye ayırarak iki gözmerceğine yönelten türden stereoskopik mikroskoplar da yaygın olarak kullanılır. Ultramikroskop, koloit (asıltı) parçacıklarını incelemek amacıyla 1903’te geliştirilmiştir. Adi mikroskopla gaözlenemeyecek kadar küçük olan bu parçacıklar, güçlü bir ışık kaynağı aracılığıyla mikroskop eksenine dik doğrultuda ışıkla aydınlatılır. Parcacıkların saçılıma uğrattığı ışık karanlık zemin önünde oluşan parıltılar biçiminde gözlenir. Bu yöntemle 5-10 milimikron çapındaki parçacıkların oluşturduğu parıltıların gözlenmesi olanaklıdır. Metalurji mikroskopları ışık geçirmeyen malzemelerin, özellikle metallerin yapısını incelemek amacıyla kullanılır. İncelenecek örnek, yüzü aşağı gelecek biçimde yerleştirilir ve alttan düşey olarak aydınlatılır. Bu tür mikroskoplar genellikle fotoğraf makinesiyle donatılmışlardır. Mikroskopta oluşan görüntünün kontrastlığı, örneğin ışığı soğurma niteliğinden kaynaklanır; kontrastlığı artırmak için genellikle örneğin boyanması gerekir. Canlı hücrelerin ve benzer saydam cisimlerin incelenmesinde, boyamanın olanaksızlığından dolayı büyük zorlukla karşılaşılır. Faz kontrastlı mikroskoplar ve girişimli mikroskoplar örneğin herhangi bir işlemden geçirilmesine gerek kalmaksızın, kontrastın optik yöntemlerle yükseltilmesini sağlayan ve özellikle biyolojide yaygın kullanım alanı olan mikroskop türleridir. Mikroskopun ayırma gücünü yükseltmenin bir yolu kısa dalga boylu ışık kullanmaktır. Bu amaçla gerçekleştirilen ve mor ötesi ışınımdan yararlanan mikroskoplarda incelenecek örnek mor ötesi ışınımla aydınlatılır. Bu tür mikroskopta merceklerin kuvarstan yapılmış olması gerekir. Morötesi ışınım mikroskopu adi mikroskopa oranla iki kat yüksek ayırma gücü sağlar; ama bu mikroskop türü, odaklama güçlükleri ve görüntünün yalnızca fotoğraf aracılığıyla elde edilebilmesi yüzünden yaygınlaşamamıştır. Morötesi ışınıma duyarlı Televizyon kameralarının geliştirilmesiyle morötesi ışınım mikroskopu daha kullanışlı bir yapıya kavuşmuştur. Morötesi ışınımın örnekte oluşturduğu flüorışımadan yararlanan flüorışımalı mikroskoplar da özellikle biyoloji ve tıpta kullanılır. Aynalarda renkser sapınca hiç bulunmaması, odak uzaklığının görünür ışık içinde, morötesi ve kızılötesi ışınımlar ıçin de aynı kalması yansıtıcı (mercek yerine ayna kullanan) mikroskop yapımı düşüncesini doğurmuştur. Böyle bir mikroskopta ayna kullanma zorunluluğu vardır; küresel olmayan aynaların yapımı ise oldukça zordur. Ayrıca ayna yüzeylerinin atmosfer etkisiyle bozulup kararması büyük bi sorun olmaktaydı. Öteki mikroskop türleri arasında özellikle Jeoloji ve kristalografide kullanılan ve incelenecek örneğin kutuplanmış ışıkla aydınlatıldığı kutuplayıcı mikroskop; daha çok silisyum kristallerindeki kusurların incelenmesinde ve sahte sanat ürünlerinin belirlenmesinde yararlanılan kızılötesi ışınımın mikroskopu; laser ışını ve x ışınları kullanan mikroskoplar ile çok yüksek frekanslı sesüstü dalgalardan yararlanan çok yüksek ayırma güçlü akustik mikroskoplar sayılabilir. Elktron Mikroskopu: Fransız fizikçi Louis-Victor Broglie 1924’te, o döneme değin maddesel parçacık olarak kabul edilen elektronların ve öteki parçacıkların aynı zamanda dalga özelliği gösterdiğini ortaya koydu. Elektronların dalga yapısı 1927’de deneysel olarak hesaplandı. Parçacıkların bir dalga olarak sahip oldukları dalga boyunu veren ve Broglie’nin ortaya koyduğu eşitliğe göre, örneğin 60.000 voltla hızlandırılmış elektronların etkin dalga boyu 0,05 angströmdür, bir başka deyişle yeşil ışın dalga buyunun 100.000’de 1’ine eşittir. Bu nedenle mikroskopta ışık yerine böyle bir dalganın kullanılması durumunda ayırma gücünün çok büyük ölçüde artması beklenebilir. Elektrostatik ve magnetik alanların elektronlardan ya da başka yüklü parçacıklardan oluşan demetleri saptırabildiği ve odaklayabildiğinin 1926’da kanıtlanması üzerine ayrı bir fizik dalı olarak elektronoptiği ortaya çıktı. İlk elektron mikroskopu 1933’te gerçekleştirildi; optik mikroskoplarla elde edilebilen ayırma gücü elektron mikroskopu kullanılarak bir kaç yıl içinde aşıldı. İlk ticari elektron mikroskopunun yapımına 1935’te İngiltere’de başlandı. Bunu Almanya ve ABD izledi. Günümüzde elektron mikroskoplarıyla 3 angströmden küçük uzunluklar seçilebilmekte, böylece büyük moleküllerin doğrudan gözlenmesi olanaklı olmaktadır. Optik Mikroskopa Göre Farklar: Elektronlar hava içinde heve molekülleri ile çarpışmalarından ötürü yol alamadıklarından, elektron demetinin geçtiği yolda havanın boşaltılmış olması gerekir. Bu nedenle canlı örnekler elektron mikroskopuyla incelenemez. Optik mikroskopta merceklerin odak uzaklıkları sabittir ve odaklama için örneğin objektife uzaklığı değiştirilir. Elektron mikroskopunda kullanılan elektrostatik ya da magnetik alan merceklerin odak uzaklıkları değişkendir ve kolaylıkla ayarlanabilir; bu nedenle mercekler arasındaki uzaklık ve örneğin objektife uzaklığı sabit tutulur. Optik teleskoplarda genellikle sanal görüntü elde edilir; elektron mikroskopunda ise görüntü gerçektir, bu nedenle flüorışın bir ekran üzerinde oluşturularak doğrudan görülür duruma getirilebilir ya da film üzerinde oluşturularak fotoğrafı elde edilebilir. Optik mikroskopta görüntü, ışığın, incelenen örnek tarafından soğurulması sonucunda oluşur; elektron mikroskopunda ise görüntüyü oluşturan, elektronların, örnekteki atomlar tarafından saçılıma uğratılmasıdır. Ağır (atom numarası yüksek) atomlar elektronları daha kolay saçılıma uğrattığından incelenen örnekte ne kadar çok ağır Atom varsa görüntünün kontrastlığı da o oranda yüksek olur. Elektron mikroskopunda elektron demetini saptırma yada odaklama amacıyla kullanılan mercekler elektrostatik ya da elektromagnetik merceklerdir. En yalın elektrostatik mercek iç içe iki eşeksenli metal silindirden ya da art arda yerleştirilmiş iki metal levhadan oluşur. Geçişli Elektron Mikroskopu: Elektron demetini incelenen örneğin içinden geçerek görüntü oluşturduğu çeşitli elektron mikroskoplarında başlıca üç bölüm bulunur: 1) Elektron demetini üreten ve örneğe odaklayan bölüm 2) Görüntüyü oluşturan bölüm 3) Görüntü izleme bölümü Elektron demetini oluşturan bölüm elektron tabancası olarak adlandırılır. Mikroskopun elektron tabancasından ekrana ya da filme kadar tüm bölümlerinin elektronlarının serbestçe yol almalarını sağlamak üzere havası boşaltılmış bir sistem içinde bulundurulması gerekir. Yüksek Gerilimli Mikroskoplar: Alışılagelmiş elektron mikroskoplarında elektronları hızlandıran gerilimin değeri 100 kilovolt civarındadır. Buna karşılık, 1.200.000 voltluk gerilimler kullanan mikroskoplarda yapılmıştır. Yüksek gerilim kullanmanın üstünlüklerini şöyle sıralayabiliriz: 1) Gerilim yükseldikçe, elektron hızı büyür 2) Hızlı elektronlar alın örneklerden daha çabuk geçer 3) Enerji kayıplarından kaynaklanan renkser sapınç artar 4) Örnek daha az ısınır, bozucu etkiler azalır 5) Elektron kırınım desenlerinin ayırma gücü yükselir. Yüksek hızlı elktronların yolu üzerindeki cisimlere çarpmasıyla ortaya çıkan x ışınlarının mikroskop kullananlara zarar vermemesi için de gerekli önlemlerin alınması gerekir. Tarıyıcı Elektron Mikroskopu: Cisimlerin yüzeyini incelemek üzere geliştirilen tarıyıcı elktron mikroskopunda uygun bir saptırıcı düzenek aracılığıyla bir elktron demetinin incelenecek yüzeyi sürekli olarak taraması sağlanır. Yüzeye çarpan elektronlar yüzeyden ikincil elektronların fırlamasına yol açar. Bu ikincil elektronlar bir kırpışım kristaline (elektronların çarpmasıyla kısa süreli ani ışık parlamaları oluşturan kristal) gönderilir.kristalde ortaya çıkan parlamalar bir fotoçoğaltıcı lamba aracılığıyla yüzbinlerce kez yükseltilerek elektrik sinyaline dönüştürür. Bu elektrik sinyali bir katot ışının lambadaki (televizyon görüntü tüpü) görüntünün parlaklığını denetler. Katot ışınlı lambanın ekranını denetleyen demetin mikroskopla incelenecek yüzeyi tarayan demetle eşzamanlı tarama yapması sağlanır. Böylece lamba ekranındaki bir noktanın parlaklığı örneğin yüzünde bu noktaya karşılık gelen noktada salınan ikincil elektronların sayısıyla orantılı olur. Sonuç olarak ekranda incelenen yüzeyin yapısını gösteren bir görüntü elde edilir. Elektron Sondalı Mikroçözümleyici: 1947’de geliştirilen elektron sondalı mikroçözümleyici örnekteki elementleri büyük bir ayırma gücü ile belirleyebilmektedir. Elektron sondali mikroçözümleyici özellikle mineraloji ve metalurjide yaygın olarak kullanılır. Alan Etkili Mikroskop: Alan etkisiyle salım olgusundan yararlanarak çalışan bu aygıt, temel olarak, bir katot ışınlı lamba içine yerleştirilmiş çok ince bir telden oluşur. Güçlü bir elektrik alanının etkisiyle telin ucandan elektronlar fırlar; bu elktronlar lambanın flüorışın ekranına düşerek ekranda ince telin ucunu görüntüsünü oluşturur. Böyle bir aygıtta büyütme, flüorışın ekranının eğrilik yarı çapı ile telin ucunun yarı çapı arasındaki orana eşittir. Bu yöntemle yalnızca yüksek sıcaklıklara dayanıklı tungsten, platin, molibden gibi metaller incelenebilir, çünkü telin ucunda ortaya çıkan yüksek akım yoğunluğu yüzden büyük ısı açığa çıkar. Alan etkili mikroskopun değişik bir tür de kristal yapısındaki kusurları doğrudan incelenmesine olanak sağlayan alan etkili iyon mikroskopudur.

http://www.biyologlar.com/mikroskop-tipleri-patolojide-kullanim-alanlari

Akromegali Nedir?

Akromegali Nedir?

Akromegali, beyin etrafında bulunan hipofiz bezinin ön lobundan aşırı miktarda büyüme hormonu salgılanması nedeniyle oluşan bir hastalıktır. Büyüme henüz tamamlanmadan, kemiklerin uzaması sona ermeden erken çağlarda oluşum gösterirse gigantizm adı verilen dev bir görünüm oluşur. Bozukluk büyüme çağının bitiminden hemen sonra baş gösterirse de kemiklerdeki büyümenin kapanması nedeni ile sadece el ve ayakların genişlemesi, çene ve burnun aşırı büyümesi ve sesin kalınlaştığı sıkça görülür.Belirtileri Nelerdir?Bu hastalıkta belirtiler ellerde ve ayaklarda oluşan aşırı büyüme ve şişlik nedeniyle yüzüklerin dar gelmesi veya ayakkabı numarasının yıllar içinde artmasıdır. Yüzde kabalaşmalar, dilde ve burunda büyümeler olur. Sık görülen diğer bir belirti de aşırı terleme ve ciltteki kalınlaşmadır. Hipofiz adenomunun baskısıyla görme bozuklukları oluşur. Horlama sık görülür. Kadın hastalarda adet düzensizlikleri oluşabilir ve erkeklerde ise cinsel sorunlar görülebilir. TedaviAkromegali hastalığı tanısı için; serumda büyüme hormonu düzeyinin ölçümü gerekir. Ayrıca ağızdan şeker yüklemesine takriben her yarım saatte bir ölçülen büyüme hormon değerleri hastalığın tanısı için kullanılır.Akromegaliye neden olan durumların gösterilmesi için hipofiz bezinin manyetik rezonans (MR) görüntülemesi mutlaka yapılmalıdır.Tedavideki amaç; büyüme hormonunu aşırı salgılayan hipofiz adenomunun tamamen imha edilmesiyle birlikte büyüme hormon değerlerinin normal seviyelere döndürülmesidir. Bu amaçla cerrahi tedavi, radyoterapi ve ilaçlar kullanılmaktadır.Cerrahi tedavi de oldukça etkilidir ve burundan girilerek hipofiz bezine ulaşılarak sebep olan adenom çıkarılır. Bazı hastalara cerrahi tedavi sonrasında radyoterapi tedavisininuygulanması gerekir. Ancak, radyoterapinin tam etkisinin görülebilmesi için 2 ile 5 yıl geçmesi gerekir.Kaynakça:http://www.sanal-hastane.com/akromegali-dev-hastaligi-akromegali-nedirhttp://tr.m.wikipedia.org/wiki/AkromegaliYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/akromegali-nedir

Güneş Sisteminin Oluşumu ve Atmosferin Kısa Bir Tarihi

Bu yazımızda sizlere kısaca Güneş sisteminin oluşumundan ve Dünya atmosferinin ilk oluşumundan günümüze kadar süre gelen tarihinden bahsetmek istiyoruz. Bu yazımızda Dünyanın ilkel atmosferinin nasıl tespit edildiğini, hangi gazlardan oluştuğunu ve nasıl değişim geçirdiğini daha iyi anlayacağınızı umuyoruz. Önce güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini anlamak için yazımıza başlayalım. Güneş Sistemi'nin Oluşumu Güneş sistemi, yaklaşık 4.57 milyar yıl önce çoğunluğu hidrojen olmak üzere geniş bir gaz, toz ve buz bulutu halinde başladı. Kütlesi Güneş’inkinden birkaç kat fazlaydı ve sıcaklğı da, atom ve molekül1erin gelişigüzel ısıl devinimlerinin durduğu mutlak sıfırın yaklaşık on derece üzerinde, -263 °C civarındaydı. Bu gaz ve toz bulutunun değişik bölümleri, kütle çekim kuvvetiyle birbirlerine doğru çekildi ve bulut büzüldü. Kütlesel çekim gücü, başlangıçta yani bulutun değişik kısımları birbirinden geniş çapta ayrıyken çok güçlü değildi. Ancak bulut büzülürken kütlesel çekim gücü de hızla arttı. Bu nedenle büzülme çöküntüye dönüşene kadar bulutun hacmi küçüldükçe, büzülme hızı da arttı. Açısal momentum, Güneş nebulası adını alan bu maddelerin tümünün daha sonra Güneşe dönüşecek merkezi bir yıldız olarak çökmesini önledi. İlk baştaki gaz ve toz bulutu Galaksi’deki diğer maddelere göre daha yavaş bir biçimde dönüyordu. Büzülme sırasında açısal momentum korundu. Açısal momentumu aşağıdaki formül eşitliği ile verilir. M = m.v.r Bu eşitlikte M açısal momentumu, m kütleyi, v dönme hızını, r ise dönme eksenine olan uzaklığı gösterir. Açısal momentumun korunumu ilkesine göre (tıpkı bir buz patencisinin kollarını iki yana bitiştirdiğinde daha hızlı dönmesi gibi), yarıçapı küçüldükçe bulutun dönme hızı arttı, Artan dönme hızı Nebulayı oluşturan maddelerin hareketlerini etkileyecek bir başka kuvveti de ortaya çıkardı. Bu kuvvet arabada keskin bir virajı alırken hissettiğimiz merkezkaç kuvvetidir. Bir gezegen, gezegenle Güneş arasındaki kütle çekim kuvveti ve gezegenin Güneş çevresindeki dönüşünün neden olduğu merkez kaç kuvveti sayesinde yörüngede kalır. Nebulanın büzülmesi sırasında açısal momentumun korunması, nebulayı oluşturan maddelerin bir kısmının açısal hızlarının merkezkaç kuvvetin çekim kuvvetiyle dengelenecek kadar artmasına neden oldu. Bu durumdaki maddeler, Nebulanın merkezi çevresinde dönen en yakındaki dairesel yörüngelere yerleşerek, büzülen bulutun gerisinde kaldılar. Bunun sonucunda başlangıçta dağınık olan bulut neredeyse bir bisiklet tekerleği gibi dönen ve merkezinde daha sonra Güneş’in atası haline gelecek yoğun bir gaz topu bulunduran bir diske dönüştü Gezegenlerin hareketiyle ilgili 16. yy verileri ışığında Sir Isaac Newton, iki cisim arasında, bu cisimlerin kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir çekim kuvveti (F) bulunduğu sonucunu çıkardı. Aşağıdaki bu formülde G evrensel çekim sabitini, m1 ve m2 aralarındaki mesafe r olan cisimlerin kütlesini göstermektedir. Çekim kuvveti Galaksideki yıldızların uzaya yayılmalarını ve gezegenlerin Güneş’in çevresindeki yörüngelerinde kalmalarını sağlar. Çekim kuvveti aynı zamanda bizi ve denizleri dünya üzerinde tutar ve atmosferimizdeki gazları yere yakın düzeyde yoğunlaştırır. Nebulanın hacmi küçülürken içerdiği gaz sıkışır. Sıkışma, gazın sıcaklığının yükselmesine neden olur. Bisiklet pompasının çalışırken ısınmasının nedeni de budur. Bunun tersi yani, sıcaklığın düşmesi gazın genleşmesiyle meydana gelir. Subabı açılan bir lastikten çıkan bava bu nedenle soğuk olur. En çok basınca maruz kalan ve bu nedenle de en fazla ısınan maddeler Güneş’in atasının merkezindeki maddelerdi. Bu maddeler öylesine yüksek bir sıcaklığa ulaştı ki sıcaklığı ile orantılı olan dışa doğru basınç, Güneş’in atasındaki diğer maddelerin ağırlığını kaldıracak duruma geldi. Böylece gaz topunun çekimsel çöküşü, dışa doğru basınçla, içe doğru çekim kuvveti eşitlendiği zaman duraksamaya uğradı. Bununla birlikte, daha çok Nebula maddesi çekim kuvvetiyle içeri emildikçe, Güneş’in atasının merkezindeki gaz sıkışması devam etti. Bu nedenle basınç, Güneş’i oluşturan maddelerin üst tabakalarının artan ağırlığını kaldıracak şekilde artarken sıcaklık da yükseldi. Bir gazın molekülleri sıcaklık yükseldikçe daha hızlı hareket ederler. Bununla birlikte moleküller arasındaki çarpışmanın şiddeti de artar. Artan sıcaklığın Güneş’in atasında bulunan hidrojen gazı üzerindeki ilk etkisi, çarpışmalar sonucunda hidrojen moleküllerinin (H2) ayrı ayrı hidrojen atomlarından oluşan bir gaz (H) üretmek üzere parçalanması oldu. Hidrojen atomu pozitif yüklü bir proton çevresinde salınım gösteren negatif yüklü elektrondan oluşur. Yüksek sıcaklıklar atomlar arasındaki çarpışmaların, elektronları protonlardan ayıracak kadar şiddetli olmasına yol açtı ve Güneş’in iç bölgesi proton ve elektronlardan oluşan bir gaza dönüştü. Aynı işaretli yükler birbirlerini iterler, bu nedenle çarpışmaların protonların birbirleriyle tepkimeye girmesine yol açacak denli şiddetlenmesinden önce son derece yüksek sıcaklıklara (yaklaşık 10 milyon °K) gereksinim vardı. Sonuç olarak sıkışma Güneş’in atasının merkezinde böylesine yüksek bir sıcaklık oluşturdu ve protonlar, dört protonu helyum atomunun çekirdeğine dönüştüren bir nükleer tepkime içinde birleşmeye başladılar, (bkz. Şekil 4). Bu çekirdeğin kütlesi kendisini oluşturmak üzere tepkimeye giren dört protonun kütlesinden daha azdır. Einstein’ın ünlü denklemi E=mc² eşitliği ile verilir. Bu denklemde E enerji, m kütle ve c=3×1010 cm/s’ye eşit olan ışık hızını göstermektedir. Buna göre kaybolan kütle enerjiye dönüşür Kontrollü nükleer füzyon araştırmaları, bu nükleer tepkimenin oluşmasına yetecek sıcaklık derecelerini laboratuvarda elde etmenin ve sürdürmenin yollarını arıyor. Gerekli olan bu sıcaklık, Güneş’in atasında dev bir gaz kütlesinin ağırlığıyla oluşan sıkıştırma sonucundameydana geldi. Güneş’in bir yıldız olarak doğmasına, içindeki nükleer tepkime neden oldu. Güneş’i oluşturan maddelerin başında gelen protonların helyum çekirdekleri oluşturmak üzere tepkimeye girmesi Güneş’in sürekliliğini sağlamaktadır. ATMOSFERİN GEÇİRMİŞ OLDUĞU EVRELER Göktaşı parçalarından elde edilen fiziksel ve kimyasal kanıtlar, Dünya da dahil olmak üzere Güneş sisteminin yaklaşık 4.57 milyar yıl önce oluştuğunu göstermektedir. Bununla birlikte Dünya üzerinde şimdiye kadar bulunan en eski kayaçlar yaklaşık 3.8 milyar yıl öncesine tarihlenmektedir. Bu nedenle Yer’in tarihinin ilk 0.8 milyar yılı hakkında doğrudan bir kayıt bulunmamaktadır. Dünya atmosferinin bugüne kadar geçirmiş olduğu evreler dört ana başlık altında incelenebilir. Astronomik Atmosfer Dünyamızın bundan 4.57 milyar yıl önceki ilk atmosferi evrende en bol bulunan hidrojen (H) ve helyumdan (He) oluşuyordu. Serbest halde Oksijen (O2) hiç yoktu. Ayrıca bu elementlerin yanında metan (CH4) ve amonyak (NH3) gibi hidrojen bileşikleri de ilk atmosferin bileşiminde yer almaktaydı. Bugün pek çok bilim adamı ilk atmosferin dünyanın çok sıcak olan yüzeyinden uzaya kaçtığını tahmin etmektedir. Jeolojik Atmosfer Dünyanın ikinci ve daha yoğun atmosferi dünyanın iç kısımlarındaki erimiş kayalardan volkanik aktiviteler yoluyla yüzeye çıkan gazlar tarafından oluşturulmuştur. Volkanların o zamanlarda çıkardığı gazların bileşimi ile bugünkü bileşiminin aynı olduğu varsayılmaktadır. Bu gazlar %80 subuharı (H2O), %10 karbondioksit (CO2) ve yüzde bir kaç azottur (N). Aradan geçen milyonlarca yıl içerisinde, dünyanın sıcak iç kısmından dışarıya doğru fışkıran gazlar, bulut oluşumuna izin verecek kadar zengin bir subuharı içeriğinin oluşmasını sağladı. Binlerce yıl yeryüzüne düşen yağmurlar akarsuları, gölleri ve okyanusları oluşturdu. Bu peryot boyunca önemli miktarda CO2 okyanuslarda çözündü. CO2’nin diğer önemli bir kısmı da karbonatlı tortul kayaçlar (kireçtaşı, CaCO3) içerisine hapsedildi. Subuharının önemli bir kısmının yoğunlaşması ve CO2’nin azalması sonucu atmosfer azot bakımından daha zengin bir hale geldi. Sayısal modeller ikinci atmosferin başlangıçtaki ortalama sıcaklığının 80-110 °C arasında bir sıcaklıkta olduğunu göstermektedir. Biyolojik Atmosfer Yeryüzünde canlı yaşamının ne zaman başladığı, bunun anaerobik mi, aerobik mi olduğu vb sorular atmosferin evriminde son derece önemlidir. Bilimsel bulgular biyolojik dönem öncesinde Dünya atmosferinde serbest oksijenin olmadığını ortaya koymaktadır. Yaşamın temel organik yapı taşlarının kimyasal sentezi hakkındaki laboratuvar çalışmaları, bu yapıların oksijenin varlığında oluşamayacaklarını göstermektedir. İlkel atmosferlerin oluşumuyla ilgili kuramsal çalışmalarda, oksijenin o kuşullarda bulunmaması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Yaşamın ilk oluşumlarına benzedikleri düşünülen günümüzün en basit mikropları üzerinde yapılan çalışmalar ise oksijen içeren bir atmosferde bu mikropların yaşayamayacaklarına işaret etmektedir. Günümüz atmosferinde azottan sonra en bol bulunan oksijenin (O2) bugünkü düzeyine ulaşması oldukça yavaş gelişen bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir. Bu süreçte subuharı güneşten gelen yüksek enerjili ışınlar tarafından hidrojen ve oksijene ayrılmıştır (fotodissosiyasyon). Bunlardan oksijen dünya atmosferinde kalırken, daha hafif bir gaz olan hidrojen uzaya kaçmıştır ( H’nin günümüz atmosferindeki hacimsel oranı % 0.0006 kadardır). Bundan 2-3 milyar yıl önce, mevcut O2 oldukça düşük bir düzeyde olmasına karşın, bazı ilkel bitkilerin gelişimi için yeterli olmuş olmalıdır. Belki de ilk bitkiler tamamen oksijensiz (anaerobik) bir ortamda gelişmişlerdir. Çevremizde gördüğümüz organizmalar, hayvanlar, bitkiler ve mantarlar, organizmanın bütünlüğü içinde farklı işlevler görmek üzere özelleşmiş hücrelerden oluşur. Çok hücreli organizmalarda bulunan bu hücrelere ökaryot hücreler adı verilir. Ökaryot hücrenin genetik malzemesi bir çekirdek içindedir. Bu hücrelerde organel adnı alan, zarlarla çevrili, özelleşmiş iç organlar bulunur. Genellikle her organel türünün ayrı bir biyokimyasal işlevi vardır. Bakterilerde bulunan prokaryot hücre, ökaryot hücrenin tersine, ondan belirgin şekilde daha küçüktür. Bu hücre çekirdeksiz olup az sayıda organel içerir. Genetik malzemesi bir zarla çevrili değildir ve hücre protoplazması içine dağılmış durumdadır. Biyokimyasal işlevlerin çoğu hücre çeperinin iç zarında gerçekleşir. Basit yapısı, prokaryot hücrenin ökaryot hücreye göre daha ilkel olduğunu göstermektedir. Fosil kayıtları da bu düşünceyi desteklemektedir. Stromatolit adı verilen kayaçlarda bulunan ve görünüşe göre prokaryot olan mikropların fosilleri 3.5 milyar yıl yaşındadır. Stromatolit adı verilen kayaç şeklindeki fotosentez yapan bakteri kolonileri günümüzde de bulunmaktadır. Kayaç Şeklindeki Stromatolit Kolonisi Oysa şimdiye kadar bulunan ve deneysel olarak büyüklüklerine göre tanımlanan en eski ökaryotlar, sadece 1 milyar 400 milyon yaşındadır. Bilindiği gibi, ökaryot hücrelerden oluşan bütün organizmalar zorunlu olarak aerobiktir (havacıl); yani yalnızca serbest oksijen bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Prokaryotlar ise bunun tersine oksijene tam bir tepki çeşitliliği gösterirler. Bazıları zorunlu anaerobiktir (havasız yaşar). Oksijene maruz kaldıklarında ölürler. Diğerleri de zorunlu aerobiktir. Bazıları çevrelerinde bir miktar oksijene gerek duyabilir ya da bunu tolere edebilirse de bu miktar, günümüzde havada bulunan oksijen kadar çok değildir. Maruz kaldıkları oksijen miktarından etkilenmeyen prokaryotlar da vardır. Kimi prokaryotlar oksijensiz bir ortamda evrilmiş ve bu ortama uyum sağlamışken, ökaryotlar aerobik koşullarda ortaya çıkmış ve evrilmişlerdir. Ökaryot hücrenin ortaya çıktığı sırada, Yer üzerinde bol miktarda oksijen olması gerekir. 3.5 milyar yıldan önce yani yaşamın başladığı sıralarda ise oksijen yoktu. Bu tarihler arasında bir yerde atmosfer aerobik hale geldi, (bkz. Şekil 5). Atmosferin bugünkü O2 düzeyine ulaşması bitki gelişiminin bir sonucudur. Bilindiği gibi bitkiler fotosentez esnasında CO2 ve suyu kullanarak kendi besinlerini yaparken çevreye de O2 verirler. Bu nedenle bitki gelişiminden sonra atmosferik oksijen miktarı hızla artarak bundan bir kaç yüz milyon yıl önce bugünkü düzeyine ulaşmıştır. Bilimsel çalışmalar başka hiçbir gezegende aerobik atmosfer bulunmadığını göstermektedir. Yaşam diğer özelliklerinin yanında bu yönüyle de dünyayı benzersiz kılmaktadır. Sosyo-ekonomik Atmosfer (Günümüz) İnsanalrın Endüstri devrimiyle birlikte gündeme gelen hava kirliliği, atmosferin doğal bileşiminde önemli değişikliklere neden olmuştur. Fosil kökenli (petrol, kömür vb.) yakıtların endüstride ve konutlarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamasıyla CO2 ve subuharı gibi önemli sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonları artmıştır. Bu yüzyılın başlarında 290 ppm olan CO2 konsantrasyonu, 1987 yılında 345 ppm’e çıkmıştır. Bilim adamları bu miktarın izleyen 100 yıl içerisinde 600 ppm’e çıkacağını tahmin etmektedir. Pek çok karmaşık fiziksel ve kimyasal atmosferik süreçleri dikkate alan matematik modeller kullanılarak yapılan öngörüler, CO2 konsantrasyonunun ikiye katlanmasının, yüzey hava sıcaklığında 2-4 °C‘lık bir sıcaklık artışına neden olacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca otomobillerin atmosfere bıraktığı gazlar, soğutma ve kozmetik endüstrisinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) vb gazlar da atmosferin doğal bileşimini bozmaktadır. Günümüz atmosferinin % 78’i azot, % 21’i oksijen, % 0.93’ü argon ve geri kalanı da çeşitli eser gazlardan oluşmaktadır. Gelecek nesillere temiz bir atmosfer bırakmak umuduyla... Yaşamın Kökeni. Kaynakça : 1. Yerin Tarihi, J.C.G. Walker (Çev:E. Uluhan), Nar Yayınları, 1996. 2. The Chemical Evolution of the Atmosphere and Oceans, H.D. Holland, Princeton Uni. Press, 1984. 3. Origin of the Solar System, R. Jastrow, A.G.W. Cameron, New York: Charles’s Sons, 1977. 4. Handbook of Atmospheric Science, C.N. Hewitt, A.V. Jackson, Blackwell Publishing, 2003. 5. Universe: An Evolutionary Approach to Astronomy, E. Chaisson, New Jersey, 1988.

http://www.biyologlar.com/gunes-sisteminin-olusumu-ve-atmosferin-kisa-bir-tarihi

Atom Altı Parçacıklar Bölüm 1

Bu yazımızda, günümüzde Fizik Bilim İnsanlar'ının da en çok araştırma yaptıkları konulardan birine değineceğiz: Atom altı parçacıklardan. Yüzyıllarca insanların zihinlerini şu sorular sürekli meşgul etmiştir; maddeler nasıl meydana geldi? Maddeler nelerden oluşurlar? Ancak bu sorular hiçbir zaman bitmeyecek gibi de durmaktadır. Çünkü her yeni araştırma beraberinde cevaplanmamış yeni bir soruyu da getirmektedir. Bilindiği gibi maddelerin en küçük yapı birimi atomdur. Atomlar genel anlamda merkezde pozitif yüklü bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında orbital olarak isimlendirilen belli yörüngelerde dönen negatif yüklü elektron adı verilen parçacıklardan meydana gelmiştir. Maddelerin kimyasal yapısını da bu yörüngelerde dönen elektronlar ve çekirdekteki parçacık sayıları belirlemektedir. Aşağıdaki figürde temsili bir atom görülmektedir. Ancak atomdan da daha küçük parçacıklar da bulunmaktadır. Şimdi bu konuya biraz derinlemesine inelim. Atom altı parçacıklar Atom altı parçacıklar, atomdan daha küçük parçacıklardır. Fiziği alt dalları olan parçacık fiziği ve nükleer fizik bu konularla birlikte ilgilenmektedirler. Genel anlamda standart modele göre atomlar, pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronlar ve yüksüz durumdaki nötronlardan meydana gelmektedirler. Ancak Protonlar ve nötronlar, kuark adı verilen parçalanamayan "temel" parçacıklardan meydana gelir. Yani protonlar ve nötronlar bileşik parçacıklardır. Elektronlar ise kuarklar gibi "en temel" parçalanamayan bir parçacıktır. Şimdi bu "temel" parçacıklar konusunu biraz açalım. Sırasıyla 3 ana başlıkta toplayabiliriz : 1- Kuarklar 2- Leptonlar KUARKLAR Kuark temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluştururlar. Bunların en kararlı olanları atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur. Renk hapsi denilen bir olgu sebebiyle kuarklar asla yalnız bir şekilde bulunmazlar; onlar sadece hadronlar dahilinde bulunabilirler. Bu sebeple kuarklar hakkında bilinenlerin çoğu hadronların gözlenmesi sonucunda elde edilmiştir.Çeşni olarak bilinen altı tip kuark bulunmaktadır: yukarı, aşağı, tılsım, acayip, üst ve alt. Yukarı ve aşağı kuark bütün kuarklar içinde en düşük kütleli olanlardır. Daha ağır kuarklar parçacık bozunması yoluyla hızlıca aşağı ve yukarı kuarka dönüşürler: yüksek kütle durumundan daha düşük kütle durumuna dönüşüm. Bu sebeple yukarı ve aşağı kuarklar evrende en yaygın olanlardır, bununla birlikte tılsım, acayip, üst ve alt kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınlar ve parçacık hızlandırıcılarda) oluşabilir. Kuarklar elektrik yükü, renk yükü, spin ve kütle gibi çeşitli içkin özelliklere sahiptir. Kuarklar parçacık fiziğinin Standart Model'inde dört temel kuvvetin (elektromanyetizma, gravitasyon, güçlü etkileşim, zayıf etkileşim) tümüyle de etkileşen ve ayrıca elektrik yükü temel yükün tamsayı katı olmayan tek temel tanecik ailesidir. Her kuark çeşnisi için ona karşılık gelen bir tane de antiparçacık bulunur. Antikuark denilen bu parçacık kuarktan, sadece bazı özelliklerinin aynı büyüklükte fakat ters işaretli olması ile ayrılır. Kuark modeli 1964'te Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından birbirlerinden bağımsız olarak ortaya atıldı. Kuarklar hodronlar için oluşturulan bir düzenlenim şemasının parçaları olarak tanıtıldı ve 1968 yılına kadar onların varlığı ile ilgili çok az fiziksel kanıt bulunuyordu. Altı kuarkın tamamı hızlandırıcı deneylerinde gözlemlendi, keşfedilen son kuark olan üst kuark ilk kez 1995'de Fermilab'da gözlendi. Standart Model şimdiye kadar bilinen tüm temel parçacıkları ve henüz gözlemlenmemiş Higgs bozonunu açıklayan bir kuramdır. Bu model kuarkların (q), yukarı (u), aşağı (d), tılsım (c), acayip (s), üst (t) ve alt (b) isimlerindeki altı çeşnisini kapsar. Kuarkların antiparçacıklarına antikuark denir ve karşılık gelen kuarkın sembolünün üzerine çizgi eklenerek gösterilir (örneğin yukarı kuark için anti kuark u ile gösterilir). Genellikle bütün antimaddelerde olduğu gibi, antikuarklar da kendi kuarkı ile aynı kütleye, ortalama ömür süresine ve spine sahiptir ancak elektrik yükü ve diğer yükleri ters işaretlidir. Kuarklar, spinleri -1⁄2 parçacıklarıdır. Yani spin-istatistik kuramına göre onlar fermiyondur. Dolayısı ile, aynı iki fermiyonun aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamayacağını söyleyen Pauli dışlama ilkesine tabiidirler. Bu aynı kuantum durumunda çoklu sayılarda bulunabilen bozonların (tamsayı spinli parçacıklar) tersidir. Leptonlardan farklı olarak kuarklar, güçlü etkileşime girmelerini sağlayan renk yüküne sahiptirler. Farklı kuarklar arasındaki etkileşim hadronlar olarak bilinen kompozit parçacıkların oluşmasını sağlar. Hadronların kuantum sayısını belirleyen kuarklara değerlik kuarklar denir bundan ayrı olarak hadronlar kuantum sayısına etki etmeyen sonsuz sayıda sanal (veya deniz) kuark, antikuark ve gluon barındırabilir. İki farklı hadron ailesi vardır: üç değerlik (valans) kuarklı baryonlar ve bir değerlik kuarklı ve bir antikuarklı mezonlar. En büyük sayıdaki baryonlar atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötrondur. Hadronların büyük bir bölümü bilinmektedir (bkz. baryonlar listesi, mezonlar listesi), bunların çoğu kuark bileşenleri ve yapıtaşını oluşturan kuarkların kazandırdığı özelliklerle ayırt edilirler. Tetrakuarklar (qqqq) ve pentakuarklar (qqqqq) gibi daha fazla değerlik kuarka sahip olan "egzotik" hadronların varlığı da tahmin edilmektedir ancak henüz kanıtlanamamıştır. Temel fermiyonlar her biri iki lepton ve iki kuarkı kapsayan üç nesilden oluşur. Birinci nesilde yukarı ve aşağı kuark, ikinci nesilde tılsım ve acayip kuark, üçüncü nesilde üst ve alt kuark yer alır. Kuarkların ve diğer temel fermiyonların dördüncü nesli ile ilgili araştırmaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve üç nesilden fazlası olmadığına dair güçlü ve doğrudan olmayan kanıtlar mevcuttur. Daha yüksek nesillerde yer alan parçacıklar genellikle daha büyük kütleye ve daha az kararlılığa sahiptirler. Bu da onların zayıf etkileşimler vasıtasıyla bozunarak daha küçük nesilli parçacıklara dönüşmesine sebep olur. Sadece birinci nesildeki (yukarı ve aşağı) kuarklar doğada yaygın olarak bulunur. Daha ağır kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınları içerenler gibi) yaratılabilirler ve hemen ardından çabucak bozunurlar. Yine de onların evrenin son derece sıcak ve yoğun fazda olduğu Büyük Patlama'dan sonraki bir saniyenin ilk kesirlerinde bulundukları düşünülmektedir (kuark dönemi). Ağır kuarklar üzerine çalışmalar parçacık hızlandırıcılar gibi yapay olarak yaratılmış koşullarda yürütülmektedir. Elektrik yükü, kütle, renk yükü ve çeşniye sahip olan kuarklar çağdaş fiziğin dört temel kuvvetinin tamamıyla (elektromanyetizma, gravitasyon, zayıf etkileşme ve güçlü etkileşme) etkileştiği bilinen tek parçacık ailesidir. Ancak gravitasyon genellikle atomik skalada etkisizdir ve Standart Model ile açıklanamaz. KUARKLARIN ELEKTRİK YÜKLERİ (Charge)Kuarklar kesirli elektrik yüküne sahiptir. Çeşnisine bağlı olarak yükleri temel yükün -1⁄3 veya +2⁄3 katlarını alabilirler. Yukarı, tılsım ve üst kuarkların (bunlara topluca yukarı-tip kuarklar denir) elektrik yükü +2⁄3 iken, aşağı, acayip ve alt kuarklar (aşağı-tip kuarklar) −1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Antikuarklar eşlerinin tersi elektrik yüküne sahiptirler; yukarı-tip antikuarklar -2⁄3 ve aşağı-tip antikuarklar 1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Bir hadronun elektrik yükü, barındırdığı kuarkların elektrik yükleri toplamına eşit olduğundan, bütün hadronlar tamsayı yüklere sahiptirler: üç kuarkın (baryonlar), üç antikuarkın (antibaryonlar) ve bir kuark ve bir antikuarkın (mezonlar) kombinasyonu her zaman tamsayı değerini verir. Örneğin atom çekirdeğinin bileşenleri nötron ve proton sırasıyla o ve +1 elektirk yüklerine sahiptirler; nötron iki aşağı kuark ve bir yukarı kuarktan ve proton da iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan oluşur. KUARKLARIN SPİNLERİ Spin temel taneciklerin içkin özelliklerinden biridir ve yönelimi önemli bir serbestlik derecesidir. Bir cismin kendi ekseni etrafında dönüşü şeklinde canlandırılabilir (spin adı buradan gelir), yine de bu düşünce atomaltı ölçekte kısmen yanlıştır çünkü temel taneciklerin nokta benzeri olduklarına inanılmaktadır. Spin büyüklüğü, indirgenmiş Planck sabiti ħ (okunuşu: "haş bar") biriminden olan bir vektörle gösterilebilir. Kuarklar için herhangi bir eksen boyunca spin vektörü bileşeninin ölçümü sadece +ħ/2 or −ħ/2 değerlerini verebilir; bu sebeple kuarklar spin-1⁄2 parçacıklar olarak sınıflandırılırlar. Spinin verilen bir eksendeki—genel kabulle z eksenindeki—bileşeni, +1⁄2 değeri için yukarı ok ↑ işareti ile ve −1⁄2 değeri için aşağı ok işareti ile ifade edilir. Örneğin z ekseni boyunca spini +1⁄2 olan bir yukarı kuark u↑ ile ifade edilir. KUARKLARIN KÜTLELERİ Kuarkların kütlelerini ifade etmek için iki terim kullanılır: çıplak kuark kütlesi kuarkın kendi başına olan kütlesidir ve bileşik kuark kütlesi de kuarkın ve onu çevreleyen gluon parçacık alanının kütlesinin toplamıdır. Bu kütleler genellikle çok farklı değerlere sahiptirler. Çoğu hadronun kütlesi, kuarkların kütlelerinden ziyade, kuarkları bir arada tutan gluonların kütlelerinden gelir. Gluonlar tabiatları gereği kütlesiz olurlarken, enerjiye—daha belirgin olarak kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisi (QCBE)—sahiptirler, ve bu enerji hadronların kütlelerine çok büyük oranda katkı yapar. Örneğin protonun 938 MeV/c2 olan durgun kütlesine, bileşeni oluşturan üç değerlik kuarkın katkısı sadece 11 MeV/c2'dir, geriye kalanın çoğu gluonların kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisine atfedilebilir.Standart Model'e göre, temel parçacıklar kütlelerini henüz gözlenmemiş Higgs bozonu ile bağlantılı olan Higgs mekanizmasından kazanır. Fizikçiler, kütlesi neredeyse bir altın çekirdeğinin kütlesine (~171 GeV/c2) eşit olan üst kuarkın kütlesi üzerine yapılacak olan ileriki araştırmaların kuarkların ve diğer temel taneciklerin kütlelerinin orijinine dair daha fazla bilgi vereceğini ummaktadırlar. ETKİLEŞEN KUARKLAR Kuantum renk dinamiğinin tanımladığı gibi kuarklar arasındaki güçlü etkileşime, gluonlar olarak bilinen kütlesiz vektör ayar bozonları aracılık eder. Her bir gluon bir renk yükü ve bir antirenk yükü taşır. Parçacık etkileşimlerinin standart referans sisteminde gluonlar, kuarklar arasında sürekli olarak sanal emisyon ve absorbsiyon yolları ile takas edilir. Bir gluon kuarklar arasında taşındığında, hem kuarkta hem de gluonda renk değişimi olur. Örneğin bir kırmızı kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon yayarsa yeşile döünüşür ve eğer bir yeşil kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon soğurursa kırmızıya dönüşür. Böylece, her kuarkın rengi sürekli değişirken güçlü etkileşim korunmuş olur. Gluonlar renk taşıdıklarından, diğer gluonları yayma ve soğurma yetisini sahiptirler. Bu da asimptotik özgürlük olarak bilinen kuarkların birbirlerine yakınlaşırken aralarındaki kromodinamik (renk dinamiği) bağlanma kuvvetinin zayıflaması olgusuna sebep olur. Diğer taraftan kuarklar arasındaki mesafe arttığında bağlanma kuvveti de güçlenir. Renk alanı, lastik bandın uzatılması gibi gerilmiş bir hale gelir ve alanı güçlendirmek için uygun renkten daha çok gluon kendiliğinden yaratılır. Belli enerji eşiğinin üzerinde kuark ve antikuark çiftleri üretilir. Çiftler ayrılmış kuarklar ile bağlanır ve yeni hadronların oluşmasına sebep olur. Kuarkların hiçbir zaman izole bir şekilde görülemeyeceğini söyleyen bu olgu renk hapsi olarak bilinir. Bu hadronizasyon süreci, yüksek enerjili çarpışmalarda oluşan kuarkların bir başka yolla etkileşime girmeye başlamasından önce meydana gelir. Buradaki tek istisna hadronize olmadan önce bozunuma uğrayabilen üst kuarktır. ZAYIF ETKİLEŞİM Bir çeşninin kuarkı, başka bir çeşninin kuarkına sadece, parçacık fiziğindeki dört temel kuvvetten biri olan zayıf etkileşim ile dönüşebilir. W bozonu yayımı veya soğurulması yoluyla herhangi bir türden yukarı tip kuark (yukarı, tılsım ve üst kuarklar) herhangi bir türden aşağı tip kuarka (aşağı, acayip ve alt kuarklar) dönüşebilir ve bunun tersi de geçerlidir. Bu çeşni dönüşüm mekanizması, bir nötronun (n), bir proton (p), bir elektron (e-) ve bir elektron antinötrinosuna (ve) ayrıldığı (resme bakınız) beta bozunumu radyoaktif sürecine sebep olur. Bu olay nötrondaki (udd) aşağı kuarklardan birinin sanal bir W- parçacığı yayarak bir yukarı kuarka dönüşmesi ile olur. Sonuçta nötron protona (uud) dönüşür. Sonrasında W- bozonu da bir elektron ve bir elektron antinötrinosuna dönüşür. n → p + e + ve(Beta bozunumu, hadron notasyonu) udd → uud + e + ve(Beta bozunumu, kuark notasyonu) Beta bozunumu ve onun tersi olan süreç ters beta bozunumu pozitron emisyon tomografisi (PET) gibi tıbbi uygulamalarda ve nötrino keşfi gibi yüksek enerji deneylerinde kullanılır. GÜÇLÜ ETKİLEŞİM Kuarklar renk yükü olarak bilinen bir özelliğe sahiptir. Renk yükünün mavi, yeşil ve kırmızı olmak üzere rastgele belirlenmiş üç türü bulunur. Bunlardan herbiri bir antirenk —antimavi, antiyeşil ve antikırmızı— ile tamamlanır. Her kuark bir renk taşırken her antikuark da bir antirenk taşır. Üç rengin farklı kombinasyonları ile yüklenmiş kuarklar arasındaki çekme ve itme sistemi güçlü etkileşim olarak bilinir. Güçlü etkileşime gluonlar denilen kuvvet taşıyıcı parçacıklar aracılık eder. Güçlü etkileşimi tanımlayan kuram kuantum renk dinamiğidir (KRD). Herhangi bir renk değeri ile yüklenmiş bir kuark, ona karşılık gelen antirengi taşıyan antikuarkla birlikte bir bağlı sistem oluşturabilir; üç (anti)kuark, birer (anti)renk benzer şekilde bağ oluşturacaktır. İki çekici kuarkın sonucu renk nötrlüğü olacaktır: renk yükü ξ olan bir kuark ve −ξ olan bir antikuarkın bir araya gelmesi 0 renk yükü (veya "beyaz" renk) ve bir mezon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Temel optikteki toplanır renk modeline benzer şekilde, herbiri farklı renkten olan üç kuarkın veya üç antikuarkın kombinasyonu da "beyaz" renk yükü ve bir baryon veya antibaryon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Modern parçacık fiziğinde ayar simetrileri —bir çeşit simetri grubu— parçacıklar arası etkileşimlerle ilgilidir (bkz. ayar teorileri). SU(3) (genellikle SU(3)c şeklinde kısaltılır) rengi, kuarklardaki renk yüküyle ilgili ayar simetrisidir ve kuantum renk dinamiği için tanımlayıcı simetridir. Fizik kurallarının uzaydaki hangi yönün x, y ve z olarak atandığından bağımsız olması ve koordinat eksenlerinin döndürülmesi durumunda değişmeden kalması gibi kuantum renk dinamiğinin fiziği de üç boyutlu renk uzayında hangi yönlerin mavi, kırmızı ya da yeşil olarak tanındığından bağımsızdır. SU(3)c renk dönüşümleri renk uzayındaki "dönmelere" denk gelir (matematiksel ifadeyle bir kompleks uzay). Kuarkların renklerine göre fB, fG, fR alt türleri olan her kuark çeşnisi (f) bir triplet oluşturur: SU(3)c'ün temel temsili altında dönüşen üç bileşenli bir kuantum alanı. SU(3)c'ün yerel olması, güçlü etkileşimin özelliklerini, bilhassa kuvvet taşıyıcıları olarak sekiz gluon türünün varlığını belirler. DENİZ KUARKLARI Hadronlar, kuantum sayılarına katkıda bulunan değerlik kuarklar (qv) ile birlikte deniz kuarkları olarak bilinen sanal kuark-antikuark (qq) çiftleri içerirler. Sanal kuark-antikuark çiftleri, hadronlardaki değerlik kuarkların çevresinde bir çeşit "bulut" veya "zırh" olarak nitelendirilebilecek biçimde olma eğilimindedirler. Bu bulut sanal gluonlardan oluşan dıştaki başka bir katmanla tamamlanır. Bu katmanlar çevrelediği değerlik kuarka göre bir renk alırlar. Kuantum renk dinamiği—değerlik kuarkın antirengini taşıyan—buluttaki sanal antikuarkların alanın içinde daha yakın olmalarını sağlar. Örneğin kırmızı bir kuark için, antikırmızı sanal antikuarklar, kırmızı sanal kuark eşlerinden ziyade kırmızı değerlik kuarka yakınlaşma eğiliminde olacaklardır. KUARKIN DİĞER EVRELERİ Yeterli düzeyde uç şartlar altında, kuarklar hapisten kurtularak serbest parçacık haline gelebilir. Asimptotik özgürlük boyunca, yüksek sıcaklıkta güçlü etkileşim zayıflar. Nihayetinde renk hapsi kaybolacak ve serbest hareket eden kuarklar ve gluonların son derece sıcak bir plazması oluşabilecektir. Maddenin bu kuramsal evresine kuark–gluon plazması denir. Bu durum için gerekli olan kesin koşullar bilinmemektedir ve çok miktarda spekülasyonun ve deneyin konusu olmuştur. Son tahminler gerekli sıcaklığı 1.90±0.02×1012 kelvin değerine koymaktadır. 1980'lerde ve 1990'larda CERN'de yapılan birçok denemeye karşın şimdiye kadar serbest kuarklar ve gluonlar için gereken koşullara hiçbir zaman erişilemedi. Ancak Göreli Ağır İyon Çarpıştırıcısı'ndaki son deneyler sonucunda "neredeyse kusursuz" akışkan hareketi yapan sıvı benzeri kuark özdeği için kanıtlar bulunmuştur. Kuark–gluon plazması, ağır kuark çiftlerinin sayı bakımından yukarı ve aşağı kuark çiftlerinden büyük farkla fazla olması ile nitelendirilebilir. Hadronların kararlı olamayacağı kadar büyük bir sıcaklıkta Büyük Patlama'nın ardından geçen 10−6 saniye öncesindeki (kuark devri) bir dönemde evrenin kuark–gluon plazması ile dolu olduğuna inanılmaktadır. Yeterli düzeyde yüksek baryon yoğunluklarında ve göreli düşük sıcaklıklarda—muhtemelen nötron yıldızlarında bulunanlarla karşılaştırılabilecek değerlerde—kuark özdeğinin, zayıf etkileşen kuarkların Fermi sıvısına yozlaşması beklenir. Bu sıvı renkli kuark Cooper çiftlerinin yoğun hale gelmesi ve böylece de yerel SU(3)c simetrisinin kırılması ile karakterize edilebilir. Cooper çiftleri renk yükü barındırdıklarından, buna benzer kuark özdeği evreleri renk süperiletkeni olacaklardır; yani renk yükü, kuark özdeğinden hiçbir dirençle karşılaşmadan geçebilecektir. EO (Yaşamın Kökeni) Kaynakça : Frank Close (2004) Particle Physics: A Very Short Introduction. Oxford University Press. ISBN 0-19-280434-0. Close, Frank; Marten, Michael; Sutton, Christine (2004). The particle odyssey: a journey to the heart of the matter. Oxford University Press. ISBN 9780198609438 Ford, Kenneth W. (2005) The Quantum World. Harvard Univ. Oerter, Robert (2006) The Theory of Almost Everything: The Standard Model, the Unsung Triumph of Modern Physics. Plume Schumm, Bruce A. (2004) Deep Down Things: The Breathtaking Beauty of Particle Physics. John Hopkins Univ. Press. ISBN 0-8018-7971-X.  

http://www.biyologlar.com/atom-alti-parcaciklar-bolum-1

Bakteri hücreleri arasında haberleşme (Cell-to-cell communication: quorum sensing)

Yakın zamana kadar tek ve çok hücreli organizmaları ayırmada önemli bir fark çok hücrelilerde hücrelerarası iletişimin olmasıydı. Yüksek canlılarda hücreler arasında sinyallerin gelip gitmesi, karmaşık sinyal yollarının olması onları tek hücrelilerden ayıran bir özellikti. Şimdi ise aynı türden yada farklı türlerden bakterilerin kendi aralarında haberleşebildiğini biliyoruz. Üstelik bu özellik bakterilerin yaşamsal fonksiyonlarıyla yakından ilişkili. Bir tek hücreli, etraftaki kendine benzer hücreleri nasıl algılıyor? Bu haberleşme için bakteriler kendi ürettikleri sinyal moleküllerini kullanıyorlar. Bu sinyaller komşu bakterinin zarından geçer ve bu sinyallerin miktarı arttığında ortamdaki bakteri sayısıda artmış demektir. İşte bu şekilde bakteriler kendi sayılarını algılayabilmekte. Bu algılamaya Quorum sensing denir. Quorum-sensing mekanizması, türe özgü davranışı hep birlikte sergilemeyi, bu davranışı ortaya koymada zamanlamanın ayarlanmasını, çevresel şartlar sık sık değiştiğinde bu değişikliklere hızlı yanıt verebilme imkanını sağlar. Ki bu özellikler bakterinin adaptasyonunda ön sıradaki özellikler. Bakteriler QS için hangi sinyal moleküllerini kullanır? Bilgimiz dahilinde olanlar Açil Homoserin Lakton (AHL) türevleri, oligopeptitler ve bu sınıflara girmeyen bazı moleküller. Gram negatif bakterilerde Açil homoserin laktonlar; Gram pozitif bakterilerde ise oligopeptitler etkili. Türe özgü davranışlar nelerdir? Sporulasyon, toplu kaçış, konjugasyon, hücre bölünmesi, antibiyotik üretimi, biyolüminesans, lag fazından çıkma, biyofilm oluşumu, nodül sayısını sınırlama, virülans faktörlerinin salgılanması, ekstrasellüler proteaz üretimi, ekzoenzimlerin üretimi. Quorum-sensing mekanizması: aynı türe ait bakteriler arasında olabildiği gibi, farklı bakteri türleri arasında vede Prokaryot canlı ile ökaryot konağı arasında da olabilmektedir. Salgılanan moleküler ve kullanılan algılama düzeneğine göre 3 tip quorum-sensing mekanizması vardır: Gram (-) bakterilerde LuxI homologları denilen bazı enzimler türe özgü AHL moleküllerini katalizler. Bu AHL’lar LuxR tipi transkripsiyonel düzenleyiciler tarafından algılanır. Gram (+) bakterilerde ise sinyal iletimi için oligopeptitlere bağlı olarak iki-bileşenli fosforlama zinciri kullanılır. (Örneğin Bacillus subtilis’de iyi araştırılmıştır). Üçüncü ve son mekanizma “Hibrit sistem”dir. Vibrio harveyi modelide denir. Burada hem oligopeptidleri görürüz hemde LuxI/LuxR tipi proteinler hücre içinde sinyal yolunda görev alır. İki tip sinyal üretilir: LuxLM tarafından AI-1 ve LuxS tarafından; AI-2 sinyal molekülleri. AI-1 molekülü tür içi sinyalleşmeyi sağlarken; AI-2 (LuxS) türler arası sinyalleşme de görev alır. Türler arası sinyalleşmeye “cross-talk” da denir. Farklı türler arası sinyalleşmede çeşitli kanıtlar vardır: 1.AI-2 sinyalinin bir çok farklı türde bulunması 2.Streptococcus gordonii ve Porphyromonas gingivalis türleri birarada diş plakları oluşturmakta ve bunun için AI-2 sinyalini kullanmaktadır. 3.Pseudomonas aeroginasa LuxS geni taşımasa da AI-2 sinyaline yanıt vermekte ve patojenik özellikleri artmaktadır. 4. P. aeruginosa AHL sinyalleri ökaryotik hücrelere girebilmekte ve bu hücrelerde aktif olarak immün yanıtı değiştirebilmektedir. Özellikle 3-0-C12-HSL, kemokin interlökin 8 8IL-8) in üretimini stimüle etmektedir. Staphylococcus ’larda biyofilm oluşturma, Agrobacterium’da bitkilerin enfeksiyonu yada P. aeroginosa enfeksiyonları tümüyle bakteriler arası sinyalleşmeye bağlıdır. Bu nedenle QS önümüzdeki yıllarda bakterilerin girdiği her alanda öncelikli çalışma konularından birini oluşturacaktır. Sinyalleri kontrol ederek üretim ve enfeksiyonların önlenmesine kadar pek çok konuda yenilikler beklenmektedir. (Ayrıntılı bilgi için : Henke,J.M., Bassler, B.L. (2004) Bacterial Social Engagement, Trends in Cell Bio. 14 (11): 648-656)   Quorum Sensing-I (Yeterli Çoğunluk Algilanmasi) Bakterilerin dunyasina baktigimizda, onlarin da insanlar gibi birbirleriyle iletisim kurdugunu, konustuklarini farkederiz. Aslinda bakterilerin cok gelismis sosyal bir hayati oldugu soylenebilir. Mesela topluluk halinda yasamayi tercih ederler; kucuk topluluklar (clusters) ve hatta biyofilmler olustururlar, yasama ortami olarak yiyecegin bol oldugu mekanlari secerler, cogalirlar, nufuslarini belli bir sinirin ustune cikarmazlar, cunku cogalmaya devam ederlerse acliktan oleceklerini bilirler. Bazi patojen (vucuda zararli) bakteriler, insan vucuduna girdikten sonra belli bir sayiya ulasmadan zehirli maddeler sentezleyip kendilerini ele vermezler, ve dahi saldiriya gecmezler. Cunku vucuttaki bagisiklik sistemi hucrelerinin (mesela akyuvarlar) onlari oldurebilecek kuvvette oldugunu bilirler; ama sayilari belli bir degerin ustune ciktiginda hucuma karar verecek kadar da akillilardir. Peki tum bu sosyal davranislari nasil oluyor da kucucuk bir bakteri (~1-10 μm) yapabiliyor? Gunumuzde bir cok hastaliga sebep olan ve milyonlarca insanin olumunden sorumlu olan bakterilerin zekasinin olmadigini soylemek dogru olur mu? Şekil: Biyoluminesant Vibrio Fischeri Bakterisi Bu sorularin cevabini gercekten biliyor muyuz? Tam olarak bilmesek bile bu davranislari aciklayabilecek bazi mekanizmalar mevcut. Bunlarin basinda da bence “Quorum Sensing” geliyor. Quorum Sensing’i bakterilerin birbirleriyle iletisim kurma, dolayisiyla sayilarini kontrol etme ve buna bagli olarak fizyolojik ve patojenik ozelliklerini degistirme mekanizmasi olarak tanimlayabiliriz. (Quorum: yeterli cogunluk, salt cogunluk) Quorum Sensing-II (Yeterli Çoğunluk Algilanmasi) Merakla beklenen "Quorum Sensing" mekanizmasini acikliyoruz. Asagidaki sekilde en basit quorum sensing modeli gosterilmistir. Bu quorum sensing mekanizmasi Vibrio Fischeri adli bakteriye aittir. Her bakterinin kendine ozgu bir quorum sensing mekanizmasi vardir ama genelde birbirlerine benzerler ve temel prensipler aynidir. Vibrio fischeri adli bakteri okyanuslarda bulunur ve eger sayilari coksa ortama biyoluminisans ile isik verdigini goruruz, ama sayilari az iken ortama isik vermezler. Burdan anliyoruz ki, vibrio fischeri aslinda kendi nufusunun ne oldugunu biliyor ve buna gore ortama isik yayiyor veya yaymiyor. Gelelim vibrio fischeri quorum sensing mekanizmasina: Simdi yukardaki sekle baktiginizda gorusunuz ki sistemde iki farkli protein var: LuxI ve LuxR. LuxI adli protein 3-oxo-C6-HSL [kisaca HSL(homoserin lakton) diyelim biz] adli molekulun sentezinden sorumludur. Lux R adli protein ise, HSL molekulune baglanir ve LuxR-HSL kompleksini olusturur. Bu kompleks de LuxI sentezini hizlandirir. Bu sistemde HSL molekulu aslinda otokatalizor gibi davranir. Cunku ortamda HSL molekulunun sayisi arttikca, LuxR-HSL kompleksinin miktari artar, kompleksin miktari arttikca bakteri daha fazla LuxI yapar, LuxI’in sayisi arttikca da bakteri daha fazla HSL sentezler. Mukemmel bir pozitif geri besleme halkasi (positif feedback loop) aslinda... Vibrio fischeri'nde LuxI proteini yapildikca, yaninda ayni zamanda lusiferaz enzimi de sentezlenmektedir ki, bu da biyoluminisanstan, yani isigin olusmasindan sorumludur. Dolayisiyla, ortamda HSL miktari fazla ise, bu ortamda LuxI yapimi hizli olur ve bakteri ortama cok miktarda isik yayar. HSL molekulleri bakteriden disariya ve iceriye kolayca diffuzyona ugrayabilen kucuk molekullerdir. Yani bir bakteri HSL sentezlediginde, HSL molekullerinin bir kismi ortama da verilir. Bu HSL molekullerini algilayan bakteriler bir araya gelirler, cogalirlar. Boylece bakteriler sayilarini bir yerde artirmis olurlar. Peki bakterilerin sayilari artinca ne olur? Yerel bir bolgede HSL derisimi artmis olur, yani bakteriler daha fazla LuxI sentezlemeye baslar ve bunun sonucu olarak ortama isik verirler. Ve bakteri sayisi belli bir degerin altindayken ortama verilen isik o kadar azdir ki, gorulemez; fakat belli bir eşik degerinin ustune ciktiginda ise ortama cok fazla isik vermeye baslarlar. Vibrio fischeri adli bakteri quorum sensing sistemi ile ortama isik verip vermeyecegini kontrol ediyor. Bazi zararli bakteriler ayni sistemi kullanarak, saldiriya gecip gecmeyeceklerini kararlastiriyor, kimi bakteriler yine ayni sistemi kullanarak biyofilm olusturup olusturmayacaklarina karar veriyor ve kimileri ise zehirli madde salinimini kontrol ediyor. Vibrio fischeri quorum sensing modeli biraz karisik gibi gorunse de, su ana kadar bulunmus en basit quorum sensing sistemidir. Aslinda tepkime kinetiginden baska bir sey olmayan bu quorum sensing sistemi, bir bakterinin sosyal yasamini aciklayabiliyor. Kaynak: www.kimyasanal.net

http://www.biyologlar.com/bakteri-hucreleri-arasinda-haberlesme-cell-to-cell-communication-quorum-sensing

ENERJİ NEDİR ?

Tüm dünyanın küresel ısınmayla mücadele ettiği, aynı zamanda büyüyen enerji ihtiyacını karşılamak için alternatif arayışların hız kazandığı bir dönemde tarımsal potansiyelleri yüksek ülkelerde biyoyakıtlar; biyodizel, biyogaz ve biyoetanol yeni fırsat açılımları yaratmıştır. Güneş, rüzgar, hidrolik enerji, jeotermal enerji, hidrojen enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından olan biyokütle enerjisi büyük bir potansiyele sahiptir. Yenilenebilir, her yerde yetiştirilebilen, sosyo–ekonomik gelişme sağlayan, atıkları değerlendirebilen, çevre dostu, değişik enerji formlarına dönüşebilen, stratejik bir enerji kaynağı olan biyokütle enerjisi; biyometanlaştırma, biyofotoliz, fermentasyon, piroliz, gazlaştırma, karbonizasyon, esterleşme gibi yöntemlerle karbon ve hidrojence zengin, yüksek ısıl değerli, kolay taşınabilir ve depolanabilir, alternatif yakıtlara dönüştürülebilmektedir. Biyokütle hammaddeleri olarak orman ürünleri, yağlı tohumlar, karbonhidratlar, elyaf bitkileri, bitkisel artıklar ve atıklar, hayvansal atıklar, kentsel ve endüstriyel atıkların kullanıldığı düşünülürse potansiyelin büyüklüğü görülebilecektir. İsveç otomobil ve motor fabrikalarına biyoyakıt kullanımı ile ilgili zamana yayılı yaptırımlar öngördü. Brezilya akaryakıt ihtiyacının % 80’ini biyoyakıtlardan karşılamayı başardı. Hatta ABD ile ihracat anlaşması imzaladı. Çin ve Hindistan on binlerce tesis yatırımı yaptı. Günümüze kadar ısınma ihtiyacı kömür veya petrolden karşılanmaktaydı. Son yıllarda artan enerji talebi ve fosil yakıtların azalması insanaları başka enerji kaynaklarına yöneltmiştir. Özellikle son yıllarda fosil yakıtlardan çevre dostu olan doğal gazın tüm dünyada kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Özellikle kömür ve petrol rezervlerinin sınırlı olması ve bir gün mutlaka bitecek olması gelecekteki enerji politikalarının oluşmasına ve bu alanda yeni planlamaların ve yeni kaynakların araştırılmasına neden olmuştur.

http://www.biyologlar.com/enerji-nedir-

ALTERNATİF ENERJİ KAYNAKLARI

Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür) takip etmektedir. Günümüze kadar ısınma ihtiyacı kömür veya petrolden karşılanmaktaydı. Son yıllarda artan enerji talebi ve fosil yakıtların azalması insanaları başka enerji kaynaklarına yöneltmiştir. Özellikle son yıllarda fosil yakıtlardan çevre dostu olan doğal gazın tüm dünyada kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Özellikle kömür ve petrol rezervlerinin sınırlı olması ve bir gün mutlaka bitecek olması gelecekteki enerji politikalrının oluşmasına ve bu alanda yeni planlamaların ve yeni kaynakların oluşturulmasına neden olmuştur. Günümüz bilimi yeni ve alternatiif enerji kaynakların kullanılması için çalışmalar başlatmışlardır. Bu enerjiler; Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Hidrojen, Hidro-elektrik ve Biyokütle ve dalga enerjisi doğal ve temiz enerji kaynakları olarak değerlendirilmektedir. Bu kaynaklardan en önemlilleri ve günümüzde yararlanma oranı yüksek olan güneş ve rüzgar enerjileridir. Fosil yakıtlara alternatif olabilecek kaynaklar ise yenilenebilir ve tükenmeyecek olan enerji kaynaklarıdır. Güneş enerjisinin de diğer enerjiler gibi kullanım sorunları ve koşulları vardır. Güneş enrejisi her tüketim modelinde kolaylıkla kullanılamaz. Her tüketim dalında kullanılabilmesi için bu sorunlarının tüketim modellerine göre çözülmesi gerekmektedir. Güneş enerjisinin depolanması yada diğer enerji lere dönüşebilmes, ısıl, mekanik, kimyasal ve elektrik yöntemlerle olur. Ekoloji bilimi açısından temel enerji güneş enerjisidir. Fosil yakıtlar dahil, rüzgar, hidroelektrik, biyogaz, alkol, deniz, termik, dalga gibi tüm enerji kaynakları güneş enerjisinin türevleridir. Fizikçi Capra’ya göre fozil yakıtlar ve çeşitli sorunlar yaratan nükleer enerji geçmiş dönemin enerji kaynaklarıdır. Buna karşılık güneş ve türevleri geleçeğin enerji kaynaklarıdır. Günlük güneş enerjisinden yararlanılması, dünyada günlük 300 tirilyon ton kömür yakılmasına eşdeğerdir. Başka bir hesaplamayla dünyamıza bir yılda düşen güneş enerjisi, dünyadaki çıkarılabilir fosil ykıt kaynakları rezervlerinin tamamından elde edilecek enerjiin yaklaşık 15-20 katına eşdeğerdir. Dünyaya üzerinde Alman şirketleri öncülüğünde, 20 kadar kuruluşun 2009 yılında projelendirdiği 'Desertec', şimdilik, güneş enerjisinin kullanılacağı en büyük proje olarak planlanmıştır. Bu projede dev aynalarla ısıtılacak sudan sağlanacak buhar ile çalıştırılacak dev türbinlerden sağlanacak elektrik enerjisi yüksek voltaj iletişim hatlarıyla Kuzey Afrika çöllerinden Avrupa'ya ulaştırılacak. İlk hesaplamalara göre 2020 yılında Almanya'ya ulaşabilecek olan enerjinin maliyeti 6 euro/sent olacak. En büyük avantaj, 400 milyar euro tutarındaki yatırım tamamlandıktan sonra maliyetin sabit kalması. 'Desertec' projesinin kısa sürede Avrupa kıtasının elektrik ihtiyacının %15'ini karşılayabilir duruma gelmesi dışında, doğal olarak kurulduğu bölgelerin enerji ihtiyacını da yerine getirecek. Dünyadaki çöllere 6 saat içerisinde düşen güneş enerjisinin tüm dünyanın bir yıl içerisinde tükettiği enerjiye eşit olduğu düşünülürse projenin ekonomik değeri daha iyi anlaşılacaktır. Ülkemiz güneş enerjisi açısınıdan diğer ülkelere nazaran daha şanslıdır. Türkiye düşen güneş enerjisi miktarı tüm Avrupa ülkelerine düşen enerjinin toplamına eşittir. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünde (DMİ) mevcut bulunan 1966-1982 yıllarında ölçülen güneşlenme süresi ve ışınım şiddeti verilerinden yararlanarak EİE tarafından yapılan çalışmaya göre Türkiye'nin ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2640 saat (günlük toplam 7,2 saat), ortalama toplam ışınım şiddeti 1311 kWh/m²-yıl (günlük toplam 3,6 kWh/m²) olduğu tespit edilmiştir.Çeşitli kaynaklara göre ülkemizin yılda almış olduğu güneş enerjisi ; bilinen kömür rezervimizin 32, bilinen petrol rezervimizin 2200 katıdır. Güneş enerjisinin , diğer enerjilere çevriminde kullanılan çevrimler; a) güneş enerjisinden doğrudan ısı enerjisi b) güneş enerjisinden doğrudanelektrik enerjisi c) güneş enerjisinden hidrojen enerjisi elde edilmesi olarak sıralanabilir. Güneş Enerjisinin Diğer Enerjilere Göre Üstünlükleri Güneş enerjisinin diğer enerjilere göre bir çok üstün özelliği bulunmaktadır. Güneş enerjisini etkin ve kullanılabilir kılan özellikleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir: - Güneş enerjisi tükenmeyen ve azalmayan bir enerji kaynağıdır. - Güneş enerjisi, temiz bir enerji türüdür. Gaz, duman, toz, karbon veya kükürt gibi zararlı maddeleri yoktur. - Güneş, dünya tüm ülkelerinin, herkesin yararlanabileceği bir enerji kaynağıdır. Bu sayede ülkelerin enerji açısından bağımlılıkları ortadan kalkacaktır. - Güneş enerjisinin bir diğer özelliği, hiçbir ulaştırma harcaması olmaksızın her yerde sağlanabilmesidir. - Güneşi az veya çok gören yerlerde biraz verim farkı olmakla birlikte, dağların tepelerinde vadiler ya da ovalarda da bu enerjiden yararlanmak mümkündür. - Güneş enerjisi doğabilecek her türlü bunalımın etkisi dışındadır. Örneğin, ulaşım şebekelerinde yapılacak bir değişiklik bu enerji türünü etkilemeyecektir. - Güneş enerjisi hiçbir karmaşık teknoloji gerektirmemektedir. Hemen hemen bütün ülkeler, yerel sanayi kuruluşları sayesinde bu enerjiden kolaylıkla yararlanabilirler. Güneş enerjisinin karşılaştığı sorunlar: - Güneş enerjisinin yoğunluğu azdır ve sürekli değildir. İstenilen anda istenilen yoğunlukta bulunamayabilir. - Güneş enerjisinden yararlanmak için yapılması gereken düzeneklerin yatırım giderleri bugünkü teknolojik aşamada yüksektir. - Güneşten gelen enerji miktarı bizim isteğimize bağlı değildir ve kontrol edilemez. - Bir çok kullanım alanının, enerji arzı ile talebi arasındaki zaman farkı ile karşılaşılmaktadır. Güneş enerjisinden elde edilen ışınım talebinin yoğun olduğu zamanlarda kullanılmak üzere depolanmasını gerektirir. Enerji depolaması ise birçok sorun yaratmaktadır. Güneş Pilleri ( Fotovoltaik Piller ) Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır. Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan megaWatt'lara kadar sistem oluşturulur. Güneş pillerinin yapımında kullanılan malzemeler. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır: Kristal Silisyum, Galyum Arsenit (GaAs), Amorf Silisyum, Kadmiyum Tellürid (CdTe),Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2),Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler Güneş Pillerinin Kullanım Alanları Güneş pili sistemlerinin şebekeden bağımsız olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır. - Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri - Petrol boru hatlarının katodik koruması - Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması - Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları - Bina içi ya da dışı aydınlatma - Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması - Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı - Orman gözetleme kuleleri - Deniz fenerleri - İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri - Deprem ve hava gözlem istasyonları - İlaç ve aşı soğutma GÜNEŞ ENERJİSİ Dünya, güneşten yaklaşık 150 milyon km. uzakta bulunmaktadır. Dünya hem kendi çevresinde dönmekte, hem de güneş çevresinde eliptik bir yörüngede dönmektedir. Bu yönüyle, dünyaya güneşten gelen enerji hem günlük olarak değişmekte, hem de yıl boyunca değişmektedir. İlave olarak, Dünyanın kendi çevresindeki dönüş ekseni, güneş çevresindeki dolanma yörüngesi düzlemiyle 23.50 lik bir açı yaptığından, yeryüzüne düşen güneş şiddeti yörünge boyunca değişmekte ve mevsimler de böylece oluşmaktadır. Yeryüzünün kullanılmakta olan tüm yenilenebilir enerjilerin kaynağı güneştir. Diğer alternatif enerjiler güneşin etkisi ile oluşmaktadır. Güneşin tükenmez enerjisinden yaralanarak ve az bir maliyetle, evlerimizi veya kullanım suyumuzu ısıtıp, elektrik elde edebiliriz. Güneş kolektörlerini kullanarak, kullanım suyunu arzu edilen sıcaklıkta ısıtabilir, güneş pilleri sayesinde, yılın her ayı, istediğiniz yerde, istediğiniz kadar elektrik elde edebilirsiniz. Güneş enerjisinden, ısı enerjisine dönüştürerek, elektrik enerjisine dönüştürerek yararlanılmaktadır. Yarı iletkenler kullanarak doğrudan elektrik üretimi de mümkündür. Güneş enerjisi, güneş ışığından enerji elde edilmesine dayalı teknolojidir. Güneşin yaydığı ve dünyamıza da ulaşan enerji, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisidir, güneşteki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi şeklindeki füzyon sürecinden kaynaklanır. Dünya atmosferinin dışında güneş ışınımının şiddeti, aşağı yukarı sabit ve 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir. Dünyada yararlanılan en eski enerji kaynağı güneş enerjisidir. RÜZGAR ENERJİSİ Yenilenebilir bir enerji türü olan rüzgar, eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Endüstriyel manada kullanımı ise araştırılmaya devam edilmektedir. Bu amaçla, hareketli havanın bünyesindeki kinetik enerji bir eksen etrafında dönen kanatlar vasıtasıyla mekanik enerji dönüştürülmek durumundadır. Rüzgar enerjisi temiz ve diğer enerji türlerine kolayca çevrilebilmeleri avantajları, zamana göre düzensiz ve yoğunluğunun az olması dezavantaj olarak düşünülmektedir. Hava tabakalarının farklı sıcaklıklarda ısınıyor olması rüzgarı oluşturur. Rüzgar enerjisiyle, elektrik üretebilir; kuyulardan su çekmek için kullanılan su dığınız pompaları çalıştırabilir. Rüzgâr hızı, bir rüzgâr türbininin elektriğe çevirebileceği enerji miktarı açısından önemlidir. Rüzgar enerjisinin kaynağını güneş oluşturmaktadır. Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür) takip etmektedir. Güneşin yeryüzü ve atmosferi homojen bir şekilde ısıtamamasından dolayı atmosfer içerisinde oluşan hava akımlarına rüzgar adını vermekteyiz. Yeryüzünün çoğrafi farklılıkları ile düzgün olmayan ısınmasına bağlı olarak, rüzgar enerjisi dağılımı zamansal ve yerel farklılıklar göstermektedir. Rüzgar enerjisinin atmosferde bol bulunması, çevre kirliliği yaratmaması, yerel bir enerji kaynağı olması ve ücretsiz oması gibi üstün özellikleri vardır. Rüzgarın enerji içeriği, ortalama rüzgâr hızının küpü oranında değişir. Yani rüzgâr hızı 2 katına çıkarsa, 8 kat enerji içerir. Rüzgâr türbini örneğinde, rüzgârın hızını 2 katına çıkarırsak her saniye pervaneden geçen dilim sayısını da 2 kat artar ve bu dilimlerin her biri otomobilin frenlemesi örneğinden anlaşıldığı gibi 4 kat enerji içerir. Rüzgar enerjisi potansiyele bağlı olarak gerek mekanik enerji gerekse elektrik üretiminde kullanılabilir. Rüzgardan üretilen mekanik enerji, su pompalama, zirai ürün öğütme, kesme, biçme ve elektrik üretiminde kullanılabilmektedir. Rüzgâr enerjisi günümüzde, 21. yüzyılda ve onların ötesinde ençok gelecek vadeden teknolojilerden bir tanesidir. Rüzgâr türbinlerinden herhangi bir çevre kirliliği olmaz. Modern bir 600 kW gücündeki rüzgâr türbini ortalama bir yerde, bir yılda genellikle kömürle iletilen diğer elektrik santrallarının 1.200 ton karbondioksidinin yerine geçecektir.20 yıllık bir işletme süresi içinde (ortalama bir yerde) bir rüzgâr türbini tarafından üretilen enerji imâlatı, bakımı, faaliyeti, demontajı ve parçalanması için gerekli olan enerjinin sekiz misli fazladır. Başka bir deyişle, genellikle bir rüzgâr türbinini imâl etmek ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki yada üç ay yeterli olacaktır. Rüzgârdaki enerji gerçekten de sürdürülebilir bir kaynaktır. Rüzgâr hiç bitmeyen bir şeydir. Halihazırda, rüzgâr enerjisi Danimarka elektrik tüketiminin yüzde yedisini karşılamakta ve bu rakkamın 2005 yılında yüzde 10 mertebesine yükselmesi beklenmektedir.Avrupayı çevreleyen sığ denizlerin üzerindeki rüzgâr kaynakları, teori olarak Avrupa'nın kullandığı tüm elektriği birçok misli ile karşılar niteliktedir. Enerji gereksiniminizi doğanın sonsuz rüzgar gücüyle karşılayabilrsiniz. Rüzgar jeneratörleri, birkaç yıl içinde ilk kuruluş maliyetlerini karşılayarak, sonraki yıllarda, bedava elektrik üretmeye yardımcı olur. Elektrik üretilmek istenen her yerde, rüzgar jeneratörlerini kullanmak mümkündür. Rüzgar jeneratörü elektrik üretim sistemini, akülerle birlikte dizayn edebilir, üretilen elektriği bu yolla depolayabilir. Böylece, rüzgar hızının yeterli olmadığı anlarda, sistem, akülerde depolanan enerjiyi kullanabilecektir. Rüzgar jeneratörleri, çevreyi kirletmeyen enerji üretim araçlarıdır. Elektrik üretirken çıkardıkları ses, tipik bir çamaşır makinasının sesi kadardır. Ses kirliliği yaratıp çevreyi rahatsız etmez. Rüzgar jeneratörünün üreteceği elektrik gücü, rüzgar hızıyla orantılıdır. Rüzgar hızı attıkça, üretilen elektrik miktarı da artar. Rüzgar jeneratörleri DC üretirler ve sistem çıkışında AC alınmak isteniyorsa, sisteme inverter eklemek gerekir. Bireysel kullanım amaçlı üretilmiş Ampair Hawk jeneratörlerini, küçük güçlü elektrik motorlarını çalıştırmak için tercih edilebilir. Ülkemizde rüzgar enerjisi bir kaç yıl öncesine kadar enerji planlamalarında gözükmeyen bir enerji olmasına rağmen, özellikle içinde bulunduğumuz yıllarda özel sektörün çalışmaları ile hızlı atılımlar göstererek gerekli düzenlemelerin yapılması sağlanmıştır. Ülkemizde DPT’nin desteği ile Türkiye Rüzgar Atlası çalışmaları yapılmış olup; Türkiye teknik rüzgar potansiyeli ve santral kurulmaya uygun alan sayısı açısından birinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda özel teşebbüsler tarafından rüzgar enerjisine yatırım yapılmaya başlanmıştır. Türkiye'de Rüzgar Enerjisi'nin Tarihi Ülkemizde rüzgar enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları rüzgar potansiyelini tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. Bu çalışmaların yapıldığı yıllarda rüzgar enerjisini konu alan herhangi bir kanuni düzenleme mevcut değildi. 1995 yılından itibaren bazı küçük uygulamalar Yap - İşlet - Devret modeliyle gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de İlk rüzgar santrali Demirer holding'in Çeşmede kurduğu santraldir. İzmir Çeşme germian'da (1.5MW), Alaçatı'da (7.2MW); Çanakkale Bozcaada'da 10.2MW); İstanbul Hadımköy'de (1.2MW) gerçekleşen rüzgar santralleri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Türkiye'de rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının konu edildiği ilk kanun 2001 yılında Elektrik Piyasası Kanunu'dur. Bu kanunla devletin belirli bir fiyattan alım garantisinden vaz geçmesi zaten düşük seviyede olan rüzgar enerjisi yatırımlarını durdurmuştur. Bu aşamada az sayıda özel sektörün kendi enerjisini üretmek için gerçekleştirdiği projeler mevcuttur. (Otoprodüktör) Rüzgar enerjisine verilen resmi önemin kanıtı olarak ilk ciddi girişim ise ancak 2005'dey Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu'yla ortaya konmuştur. Bu kanunun sonrasında Bandırma, Çeşme yarımadası, Hatay, Manisa, Çanakkale'de gerçekleştirilen 150 MW gücündeki santraller kanunun ilk meyveleridir. Bu tarihten sonra Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu rüzgar enerjisine dayalı üretim tesisi kurmak için başvurular gerçekleştirilmiştir. (Aralık 2007) EPDK gelen yoğun başvurulardan uygun olanlarını elemiş ve 2008 itibarıyla 1420 MW kurulu gücünde rüzgar enerji santralı projesine üretim lisans verilmiştir. Türkiye Rüzgar potansiyeli yüksek ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye'de Faaliyette olan Rüzgar Santralleri Türkiye'de çalışmakta olan 13 rüzgar santrali bulunduğu, bunların da üretim kapasitesinin 249,15 MW olduğu açıklanmıştır. Rüzgar Jeneratörleri Kullanım Alanları • Çiftlikler Villalar, dağ evleri • Sanayi tesisleri • Tarım sulama/pompalama sistemleri • GSM santralleri • Telekomünikasyon, radyo ve tv istasyonları • Yatlar ve deniz fenerleri • Tüm turistik işletmeler JEOTERMAL ENERJİ (jeo-yer, termal-ısı) Yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, kimyasallar içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal Enerji de bu jeotermal kaynaklardan ve bunların oluşturduğu enerjiden doğrudan veya dolaylı yollardan faydalanmayı kapsamaktadır. Jeotermal enerji yeni, yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez, ucuz, güvenilir, çevre dostu, yerli ve yeşil bir enerji türüdür. Sıcak su ve buhar, diğer yaraltı ve yerüstü sulara göre daha fazla erimiş madde ve gaz içeren ve oluşumunda ki süreklilik nedeni ile yenilebilir özelliktedir. Jeotermal enerji kaynakları sıcaklıklarına göre; yüksek yoğunluklu solüsyonların buharlaştırılmasıdan (180 Derece), balık çiftliklerinin (20 derece) kurulmasına kadar çok değişik alanlarda kullanılmaktadır. jeotermal enerjinin en ekonomik uygulama alanı, en geniş kullanım biçimi doğrudan kullanım olarak konutların ve sera alanlarının ısıtılmasıdır.Ülkemizde, 1962 yılından beri, MTA tarafından sürdürülen çalışmalar sonucunda, çok sayıda jeotermal kaynak bulunmuştur. Jeotermal kaynaklarla ısıtma, soğutma ve elektrik üretimi gerçekleştirilebilir. Yine bu kaynaktan yararlanarak elektrik üretmek olasıdır. En ucuz jeotermal enerji üretimi kendiliğinden yüzeye çıkan sıcak sulardan faydalanılarak gerçekleştirilen üretimdir. Bu kaynaklar çoğunlukla yeterli değildir ve kullanım alanları oldukça kısıtlıdır. Bunun yanında daha yüksek kapasiteli kaynaklara ulaşmak için sondaj çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Sondaj çalışmalarının çoğu petrol aramak amacıyla yapılmış olup jeotermal kaynaklara rastlanıldıktan sonra kuyuların işletme amacı değiştirilerek jeotermal kaynak olarak kullanılmıştır. Jeotermal sular çok derinlerdedir. Bu suların yukarı çıkarılması boru hatları döşeme ve pompalama gibi sorunları ortaya çıkarır. Bu suların borularla taşınmasında ortaya çıkan sorun suların aşındırıcı etkiye sahip olmasıdır. Jeotermal kaynakların dağılıtılmasında kullanılan sistemlerde kireçlenme yoğun olarak yaşanmaktadır. Jeotermal kuyularda sık sık boruları ve pompalama sistemlerini değiştirmek gerekebilir. Jeotermal kaynaklar ile; I. Elektrik enerjisi üretimi, II. Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması ve benzeri ısıtma/soğutma uygulamaları, III. Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar, IV. Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi, V. Termal turizm'de kaplıca amaçlı kullanım, VI. Düşük sıcaklıklarda (30 °C'ye kadar) kültür balıkçılığı, VII.Mineraller içeren içme suyu üretimi, gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de jeotermal enerji tüketiminin %87 si ısıtma amaçlı olmaktadır. Jeotermal enerji sahalarının ise %95’i ısıtmaya uygun sahalardır. Tüm dünyadaki jeotermal potansiyelin %8’ini bulunduran ülkemiz bu kaynaklar yönünden dünyanın en zengin 7. Ülkesidir. Türkiye’de şu anda elektrik üretimi, jeotermal merkezi ısıtma, karbondioksit üretimi, termal turizm ve diğerleri ile Türk Milli Ekonomisine jeotermalin katkısı yaklaşık 3 Milyar YTL olarak hesap edilmiştir. Ayrıca sektörde yapılan toplam istihdam ise 40.000 kişidir. Ayrıca, mevcut elektrik dışı toplam jeotermal değerlendirmenin kalorifer yakıtı eşdeğeri yılda 2 Milyar YTL’dir. DALGA ENERJİSİ Güneş ışınları dünyanın ana enerji kaynağıdır. Dünya üzerinde kara ve denizlerin dağılımından dolayı gelen ışınların %70'i denizler tarafından tutulur. Bu sebeble uygun yöntemler kullanılabildiğinde okayanuslar iyi bir enerji kaynağı olarak değerlendirilebilir. Med-cezir enerjisinde faydalanmak ideal bir fikirdir. Suyun kabarması ve inmesi şeklinde gelişen gelgit hareketi süresince suyun hareket enerjisinin faydalı amaçlar için kullanımı mümkündür. Çok önceleri Med değirmenleri ismi verilen ve eski vapurların kepçe çarklarına benzeyen sistemler ile değirmen yapılmıştır. Değirmen denizin üstünde olup çarkın alt kısmı suya dalmaktadır. Dalan çark kısmı gelip giden suyun zorlamsıyla itilmekte ve dönme hareketi elde edilmektedir. Dalga enerjisi tüm dünya için 3000 GW lık bir potansiyele sahiptir. Bununla birlikte bunun ancak 64 GW lık kısmı kullanılabilir durumdadır. Bu Türkiye’nin bugünkü elektrik enerjisi üretiminin 3 katına tekabül etmektedir. Med cezir olayı yerin ve ayın çekimi arasında suyun denge sağlamasından ileri gelmektedir. Sadece dünyanın aya bakan yüzünde değil, diğer yüzündede meydana gelir.Genellikle her 12 saat 25 dakikada bir med-cezir meydana gelir. Hergün bir önceki günden 50 dakika sonra meydana gelir. Yaklaşık 6 saatte yükselme ve takip eden 6 saatte de çekilme süreci meydana gelir.Deniz veya okyanusun sahil şekli ve derinliği önemlidir. Limana yaklaşan gemiler üzerinde çok etkili olduğundan her sahilin med-cezir haritası belirlenmiştir. Med-cezir enerjisini alabilmek için koy formundaki sahile bir baraj yapılmalıdır. Med esnasında su baraj üzerindeki türbinlerden geçerek baraja dolar. Cezir süresincede barajdan yine türbinler üzerinden geçerek denize döner. Burada med-cezir enerjisinin %8-25 i faydalı hale dönüştürülebildalga enerjisi,ir. Med-cezir santralı mevsin değişikliklerinden etkilenmez. Med-cezir vasıtasıyla enerjinin daha verimli elde edilebilmesi için sahillerin okyanusa açık olmalıdır. Bu manada bu enerji Türkiye açısından kullanışlı olmayacaktır. Okyanusa sahili olan Fransa 18 km lik sahilden 6000 MW lık bir enerji üretim projesi üzerinde çalışmaktadır. Güneş ışığı aynı zamanda denizlerdeki dalga enerjisi ve sıcaklık farklarıyla enerji elde edilmesini de sağlar. Tüm dünya bilim adamlarının üzerinde araştırma yapmakta olduğu, temiz enerji arayışı’nın bir parçası da Dalga enerjisi dir. Bizim yararlanmayı amaçladığımız, Denizlerde, Archimedes prensibi ve yer çekimi arasında oluşan ve diğer enerji kaynakları ile alışverişinde ortaya çıkan enerjinin, dalga enerjisinin, rasyonel olarak kullanılmasıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Ülkemizde, İlk yatırımından ve bakım giderlerinden başka gideri olmayan, primer enerjiye bedel ödenmeyen, doğaya her hangi bir kirletici bırakmayan, ucuz, temiz, çevreci ve çok büyük bir enerji kaynağının değerlendirilmesi gerekmektedir. Dalga enerjisi konusunda yapılan çalışmalar yetersiz ve oldukça azdır. Konuyla ilgili olarak üniversitelerin çalışma başlatmaları sağlanarak özel teşebbüsün tetiklenmesi gerekmektedir. Türk yatırımcılar için en uygun dalga dönüştürücü teknolojisi, enerji üretim sürecinin devamı boyunca periyodik olarak suyu depolayabilecek bir rezervuar ve dalganın yetersiz olduğu dönemlerde ikili bir yapıyla aynı zamanda rüzgar gücünü de kullanarak verimliliği artırabilecek bir sistemi içermelidir. Diğer ülkelerde düşük dalga ikliminde etkili olarak çalışabilecek dönüştürücüler halen geliştirilmektedir. Bu projelere katılmak veya yeni bir ikili tasarıma başlamak için çok geç değildir.

http://www.biyologlar.com/alternatif-enerji-kaynaklari-1

Toprak

oprak iklim değişikliği, su yönetimi ve biyoçeşitlilik kayıpları gibi küresel çevre problemleri arasında oldukça önemli bir bağlantıyı ifade etmektedir José Luis Rubio, Avrupa Toprak Koruma Topluluğu Başkanı Toprağı neden önemsememiz gerekiyor? Toprağı ifade etmek üzere toz, çamur, kil, zemin, yer gibi birçok terim kullanıyoruz, ancak toprağa hak ettiği önemi hiçbir zaman vermiyoruz. Günümüzün sanal dünyasında birçoğumuzun toprakla bağlantısı hemen hemen hiç kalmamıştır. Ancak, toprak dünyanın yaşayan derisidir, aşağıdaki ana kaya örter ve dünya üzerinde yaşanabilmesini mümkün hale getirir. Hava ve su gibi toprak da yaşam destek sistemimizin bir parçasını oluşturmaktadır. Atalarımız toprakla daha yakın bir ilişki içerisindeydiler. Geçmişte birçok insan her gün toprakla uğraşıyordu. Eskide, toprak gıda temini için daha kritik bir görev üstlenmekteydi. Ancak, geçmişte toprağın devasa büyük bir doğal karbon deposu olarak iklim değişikliğindeki kritik rolü bilinmemekteydi. Toprak sınırlı bir kaynaktır Bu elmanın(7) Dünya gezegeni olduğunu kabul edelim. Elmayı dört eşit parçaya bölün ve bunlardan üçünü atın. Kalan çeyrek elma dünyanın kara parçasını temsil eder. Bu kara parçasının yüzde ellisi çöller, kutup veya dağlardan*, bir başka ifadeyle tarım yapılamayacak kadar sıcak, soğuk veya yüksek yerlere karşılık gelir. Bu nedenle, kara parçasını temsil eden çeyreği de ikiye bölün. Kalan elma parçasının yüzde kırkı ise tarım üretimini desteklemeyecek kadar kayalık, sığ, zayıf veya suludur. Bu parçayı da çıkarttığınızda, elmadan geriye çok küçük bir parça kalır. Yüzeyi kaplayan ve koruyan kabuğa dikkat edin. Bu ince katman yeryüzündeki yüzeysel toprak tabakasını temsil eder. Elmanın kabuğunu soyduğunuzu düşünün, bu şekilde dünyanın tüm popülasyonunun beslenmesi için oldukça az miktarda verimli toprak bulunduğunu anlayabilirsiniz. Bu verimli topraklar ayrıca binalar, yollar ve katı atık depolama alanları için de kullanılmaktadır. Ayrıca, kirliliğe karşı ve iklim değişikliği etkilerine karşı da duyarlıdır. Toprağımızı her geçen gün kaybediyoruz. *Tarımsal üretim için uygun olmayan arazilerin büyük bir bölümünün CO2 emilimi açısından önem taşıdığını unutmayın. Toprak ve karbon Toprak, bitkilerin iki katı kadar organik karbonu bünyesinde tutar. AB topraklarında 70 milyar tondan fazla organik karbon bulunmaktadır, bu da toplam küresel karbon bütçesinin yaklaşık %7'sini ifade etmektedir(8). AB'de toprak bünyesinde depolanan karbonun yarısından fazlası Finlandiya, İrlanda, İsveç ve Birleşik Krallık sınırları içerisindeki turba bataklıklarında tutulmaktadır. AB Üye Ülkelerinin her yıl tüm kaynaklardan 2 milyar ton karbon emisyon salınımına neden olduğunu dikkate alırsanız bu rakamı daha doğru değerlendirebilirsiniz. Toprak bu yüzden iklim değişikliğinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Avrupa topraklarından atmosfere gerçekleşecek her %0,1'lik karbon emisyonu, otoyollarda ilave 100 milyon aracın neden olacağı karbon emisyonuna eşittir. Bu da AB'de şu anda mevcut araç sayısının iki katıdır. Biliyor muydunuz? Toprak, kayaçlar ile çürümüş bitkiler ve hayvanlardan meydana gelir(9) Toprak ve içerisinde büyüyen bitkiler küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık %20'sini tutar.(9) Toprak, içtiğimiz suyun ve soluduğumuz havanın bedava temizlenmesine yardımcı olur. (9) Bir hektarlık toprakta beş tona kadar hayvan yaşamı görülebilmektedir. (9) Sağlıklı bir toprak, sel riskini azaltır ve potansiyel kirleticileri nötrleştirerek veya filtreleyerek yeraltı su kaynaklarını korur.(9) Toprak Organik Maddesi (SOM) Toprak ile karbon depolama arasındaki kritik madde ‘toprak organik maddesidir’ (SOM). Bu da topraktaki canlı ve ölü tüm maddelerin toplamıdır ve bitki kalıntılarını ve mikroorganizmaları da içine alır. Çevre ve ekonomi için hayati işlevler yerine getiren, oldukça değerli bir kaynaktır ve mikroskobik ölçekte tüm bir ekosistemi temsil etmektedir. SOM, toprağın verimliliğinde çok önemli bir rol oynar. Özellikle bitkiler için yaşam iksiridir. Besin maddelerini toprağa bağlar, depolar ve ihtiyaç duyulduğunda bitkilerin kullanmasını sağlar. Bakterilerden kurtçuklara ve böceklere kadar tüm toprak organizmalarının yuvasıdır ve bu canlıların bitki artıklarını bitkiler ve ekinler tarafından kullanılabilecek besin maddelerine dönüştürmesine olanak sağlar. Ayrıca, toprak yapısını korur ve böylece suyun filtreleme özelliğini iyileştirir, buharlaşma miktarını azaltır, su tutma kapasitesini arttırır ve toprağın sıkışmasını önler. Ayrıca, topraktaki organik maddeler kirleticilerin parçalanmasını hızlandırır ve kirleticileri partiküllerine bağlayarak, yüzey sularıyla taşınma riskini azaltır. Toprak, bitkiler, karbon Fotosentez mekanizması ile, büyüyen tüm bitkiler kendi biyokütlelerini oluşturmak için atmosferden CO2 absorbsiyonu gerçekleştirirler. Ancak, bir bitki toprağın üstünde büyüdüğü kadar, gizli bir şekilde toprağın altında da eşit miktarda büyür. Kökler sürekli olarak toprağa çeşitli organik bileşikler salarak, mikrobiyal yaşamın beslenmesini sağlar. Bu da topraktaki biyolojik faaliyeti arttırır ve SOM bozunmasını hızlandırır, böylece bitkilerin büyümesi için gerekli olan mineral besin maddeleri salınır. Ayrıca, bu mekanizma tersi yönde de çalışır: bir miktar karbon, karbonu kilitleyen ve yüzyıllar boyunca atmosfere salınmasını önleyen kararlı organik bileşiklere transfer edilir. Çiftçinin tarımsal yönetim uygulamasına, toprağın tipine ve iklim koşullarına bağlı olarak, biyolojik faaliyetin net sonucu, SOM açısından olumlu veya olumsuz olabilir. SOM miktarının artması, (diğer olumlu etkilerine ek olarak) uzun vadede atmosferden karbon emilmesini sağlar. Organik madde miktarının azalması, CO2 salınması, bir başka ifadeyle yönetim uygulamalarımızın insanların neden olduğu toplam emisyon miktarına ilave yük bindirmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle, arazileri kullanım şekli, karbon ile ilgili toprak problemlerinin çözümü ile doğrudan bağlantılıdır. Bir başka önemli husus da otlakların, yönetilen orman arazilerinin veya doğal ekosistemlerin tarım arazilerine dönüştürülmesi durumunda toprağın karbon salmaya başlamasıdır. Avrupa çölleşiyor Canlı ve sağlıklı toprakta besinlerin yaşamı desteklemeyecek ve hatta çoğu zaman yaşamı yok edecek şekilde çekildiği ‘çölleşme süreci’ Avrupa topraklarının karşı karşıya kaldığı problemlerin oldukça dramatik bir sonucudur. ‘Kuraklık, değişkenlik ve yağışların şiddetli doğası ile geçmişteki ve mevcut insan aktiviteleri sonucu hassaslaşan topraklar güney Avrupa'nın büyük bir bölümünün çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösterir.’ José Luis Rubio, Avrupa Toprak Koruma Topluluğu Başkanı ve Valensiya Üniversitesi ve Valensiya Belediyesi tarafından yürütülen bir toprak araştırma biriminin başkanı. Güney, orta ve doğu Avrupa'nın %8'lik bir bölümü, yani 14 milyon hektarlık bir alan mevcut durumda çölleşmeye karşı oldukça yüksek bir hassasiyete sahiptir. Orta düzey hassasiyete sahip alanlar da dikkate alınırsa bu miktar 40 milyon hektara çıkmaktadır. Avrupa'da en çok etkilenen ülkelerin başında İspanya, Portekiz, Güney Fransa, Yunanistan ve Güney İtalya gelmektedir(10). ‘Toprağın kalitesinin erozyon, organik madde kaybı, tuzlanma ve toprak yapısının tahribatı nedeniyle kademeli olarak bozulması spiral bir mekanizma halinde su kaynakları, bitki örtüsü, fauna ve toprak mikroorganizmaları gibi diğer ekosistem bileşenlerine sıçramakta ve bu da terk edilmiş ve verimsiz bir arazi meydana getirmektedir. ‘Çölleşmenin sonuçlarının anlaşılması ve hatta fark edilmesi çoğu zaman oldukça güçtür, çünkü genel olarak bu sonuçlar gizli ve fark edilmeyecek şekilde meydana gelir. Ancak, bataklıkların tarımsal üretim üzerindeki etkisi, sellerin ve toprak kaymalarının artan ekonomik maliyetleri, arazinin biyolojik kalitesi üzerindeki etkiler ve karasal ekosistemin devamı üzerindeki genel etkiler çölleşmenin Avrupa'daki en ciddi çevre problemlerinden biri olmasına neden olmaktadır.’ José Luis Rubio. Avrupa toprağının korunması Toprak, oldukça önemli ve çok karmaşık bir doğal kaynaktır ve toprağın değeri hala büyük ölçüde göz ardı edilmektedir. AB mevzuatı, tüm tehditleri kapsamlı bir şekilde ele almamaktadır ve bazı Üye Ülkelerde toprağın korunmasıyla ilgili özel mevzuat yürürlüğe konmamıştır. Avrupa Komisyonu uzun yıllardır toprak politikasına yönelik öneriler geliştirmektedir. Birkaç Üye Ülke bu önerilere itiraz etmiş ve ardından politika geliştirme süreci duraklamıştır. Bu nedenle, toprağın hava ve su gibi diğer önemli bileşenlerle aynı şekilde korunması mümkün olmamaktadır. Özel konu: Turbalıklar Turba ekosistemleri tüm karasal ekosistemler arasında en verimli karbon depolama sistemidir. Turbalıklar, Dünya yüzölçümünün yalnızca % 3'ünü oluştururlar, ancak dünyadaki tüm toprak karbonunun %30'unu içerirler. Bu da uzun vadede bataklıkları dünyadaki en verimli karbon depoları haline getirir. Ancak, insanlar tarafından yapılan müdahaleler doğal üretim ve çürüme dengesini kolayca bozabilir ve bataklıkların karbon salan alanlar haline gelmesine neden olabilir. Turba drenajlarından, yangınlardan ve üretimlerden kaynaklanan CO2 emisyonlarının yıllık en az 3.000 milyon ton olduğu tahmin edilmektedir; bu da dünya genelindeki fosil yakıtlarından kaynaklanan emisyonların %10'una karşılık gelir. Turbalıkların mevcut yönetimi genellikle sürdürülebilir değildir ve biyoçeşitlilik ve iklim üzerinde olumsuz bazı temel etkilere sahiptir.(11)

http://www.biyologlar.com/toprak

Toprağı neden önemsememiz gerekiyor?

Toprağı ifade etmek üzere toz, çamur, kil, zemin, yer gibi birçok terim kullanıyoruz, ancak toprağa hak ettiği önemi hiçbir zaman vermiyoruz. Günümüzün sanal dünyasında birçoğumuzun toprakla bağlantısı hemen hemen hiç kalmamıştır. Ancak, toprak dünyanın yaşayan derisidir, aşağıdaki ana kaya örter ve dünya üzerinde yaşanabilmesini mümkün hale getirir. Hava ve su gibi toprak da yaşam destek sistemimizin bir parçasını oluşturmaktadır. Atalarımız toprakla daha yakın bir ilişki içerisindeydiler. Geçmişte birçok insan her gün toprakla uğraşıyordu. Eskide, toprak gıda temini için daha kritik bir görev üstlenmekteydi. Ancak, geçmişte toprağın devasa büyük bir doğal karbon deposu olarak iklim değişikliğindeki kritik rolü bilinmemekteydi. Toprak sınırlı bir kaynaktır Bu elmanın(7) Dünya gezegeni olduğunu kabul edelim. Elmayı dört eşit parçaya bölün ve bunlardan üçünü atın. Kalan çeyrek elma dünyanın kara parçasını temsil eder. Bu kara parçasının yüzde ellisi çöller, kutup veya dağlardan*, bir başka ifadeyle tarım yapılamayacak kadar sıcak, soğuk veya yüksek yerlere karşılık gelir. Bu nedenle, kara parçasını temsil eden çeyreği de ikiye bölün. Kalan elma parçasının yüzde kırkı ise tarım üretimini desteklemeyecek kadar kayalık, sığ, zayıf veya suludur. Bu parçayı da çıkarttığınızda, elmadan geriye çok küçük bir parça kalır. Yüzeyi kaplayan ve koruyan kabuğa dikkat edin. Bu ince katman yeryüzündeki yüzeysel toprak tabakasını temsil eder. Elmanın kabuğunu soyduğunuzu düşünün, bu şekilde dünyanın tüm popülasyonunun beslenmesi için oldukça az miktarda verimli toprak bulunduğunu anlayabilirsiniz. Bu verimli topraklar ayrıca binalar, yollar ve katı atık depolama alanları için de kullanılmaktadır. Ayrıca, kirliliğe karşı ve iklim değişikliği etkilerine karşı da duyarlıdır. Toprağımızı her geçen gün kaybediyoruz. *Tarımsal üretim için uygun olmayan arazilerin büyük bir bölümünün CO2 emilimi açısından önem taşıdığını unutmayın.

http://www.biyologlar.com/topragi-neden-onemsememiz-gerekiyor

Genetik Algoritmaların Farkları

1. Genetik algoritma parametrelerin kodlarıyla uğraşır. Parametreler kodlanabildiği sürece fark etmez. 2. Genetik algoritma bir tek yerden değil bir grup çözüm içinden arama yapar. 3. Genetik algoritma ne yaptığı konusunda bilgi içermez nasıl yaptığını bilir. Bu nedenle bir kör arama (blind search) metodudur. 4. Genetik algoritmalar olasılık kurallarına göre çalışır. Programın ne kadar iyi çalışacağı önceden kesin olarak belirlenemez. Ama olasılıkla hesaplanabilir. Şema Teorisi (Schemata Theorem) Genetik algoritmalarda oluşan başarılı bireyler incelenirse bu bireyler arasındaki benzerlikler bulunabilir. Bu benzerliklerden yola çıkarak şemalar oluşturulabilir. İkilik dizi kodlaması için aşağıdaki yöntem önerilebilir. 0 1 ve # (‘#’ o konumda 0 veya 1 olmasının önemsiz olduğunu gösterir). Örnek olarak ikinci ve dördüncü bitleri 1 altıncı biti 0 olan çözümlerin başarılı olduğu bir toplumda şu şema oluşturulabilir: #1#1#0 Tablo 1. Şema Bu şemaya uygun aşağıdaki ikilik diziler yazılabilir: 010100 010110 011100 011110 110100 110110 111100 111110. Görüldüğü gibi şemaların katılması ikilik dizilerle gösterilen arama aralığını büyütmektedir. Arama aralığının büyümesinin sonucun bulunmasını zorlaştırması beklenir ancak durum böyle değildir. Seçilim ve yeniden kopyalama ile iyi özellikler daha çok bir araya gelerek daha iyi değerlere sahip şemalara uygun çözümler elde edilir. Genetik algoritma kendi içinde sanal olarak şemaları oluşturur. Toplumun bireyleri incelenerek bu şemalar ortaya çıkarılabilir. Genetik algoritmalar şemaları oluşturmak için toplum üyelerinin kodları dışında bir bilgi tutmaz. Genetik algoritmaların bu özelliğine içsel paralellik (implicit parallelism) denir. Her nesilde iyiyi belirleyen şemalardaki belirsiz yada önemsiz elemanlar azalır. Böylece genetik algoritmalar sonuca doğru belli kalıplar içinde ilerler. GA’nın Performansını Etkileyen Nedenler Kromozom sayısı Kromozom sayısını arttırmak çalışma zamanını arttırırken azaltmak da kromozom çeşitliliğini yok eder. Mutasyon OranıKromozomlar birbirine benzemeye başladığında hala çözüm noktalarının uzağında bulunuyorsa mutasyon işlemi GA’nın sıkıştığı yerden kurtulmak için tek yoludur. Ancak yüksek bir değer vermek GA’yı kararlı bir noktaya ulaşmaktan alıkoyacaktır. Kaç Noktalı Çaprazlama Yapılacağı Normal olarak çaprazlama tek noktada gerçekleştirilmekle beraber yapılan araştırmalar bazı problemlerde çok noktalı çaprazlamanın çok yararlı olduğunu göstermiştir. Çaprazlamanın sonucu elde edilen bireylerin nasıl değerlendirileceği Elde edilen iki bireyin birden kullanılıp kullanılamayacağı bazen önemli olmaktadır. Nesillerin birbirinden ayrık olup olmadığı Normal olarak her nesil tümüyle bir önceki nesle bağlı olarak yaratılır. Bazı durumlarda yeni nesli eski nesille birlikte yeni neslin o ana kadar elde edilen bireyleri ile yaratmak yararlı olabilir. Parametre kodlanmasının nasıl yapıldığı Kodl¤¤¤¤¤n nasıl yapıldığı en önemli noktalardan biridir. Örnek vermek gerekirse kimi zaman bir parametrenin doğrusal yada logaritmik kodlanması GA’nın performansında önemli bir farka yol açabilir. Kodlama gösteriminin nasıl yapıldığı Bu da nasıl olduğu yeterince açık olmamakla beraber GA’nın performansını etkileyen bir noktadır. İkilik düzen kayan nokta aritmetiği ya da gray kodu ile gösterim en yaygın yöntemlerdir. Başarı değerlendirmesinin nasıl yapıldığı Akıllıca yazılmamış bir değerlendirme işlevi çalışma zamanını uzatabileceği gibi çözüme hiçbir zaman ulaşmamasına neden olabilir.

http://www.biyologlar.com/genetik-algoritmalarin-farklari

Histoloji Pdf Ders Notları

Deri ve Ekleri (2005-2006)Doç.Dr. Belgin Can Doku Takibi" Dersi Notları (2002-2003) Prof.Dr. Esra Erdemli Örtü Epiteli" konulu pratik uygulama Endotel Yapısı ve İşlevleri (2003-2004) Prof.Dr. Esra Erdemli Kas Dokusu (2003-2004) Prof.Dr. Alp Can ER-Golgi-Lizozom Aksında Vezikül Trafiği (2008-2009) Prof.Dr. Alp Can Hücre Bölünmesi Mekaniği ve Sitokinez (2008-2009) Prof.Dr. Alp Can Nörogliya ve Myelinizasyon(2005-2006)Doç.Dr. Belgin Can Bağ Dokusu(2006-2007) Prof.Dr. Nurşen Saraç Kas Dokusu(2007-2008) Prof.Dr. Cengiz Güven Nöron ve Periferik Sinir(2005-2006)Doç.Dr. Belgin Can Işık Mikroskobunu Tanıma ve Kullanma İlkeleri (2009-2010) Prof.Dr. Alp Can Germ Yapraklarinin Gelişimi (Dönem-1) (2007-2008) Prof.Dr. Alp Can Doku Takibi" Dersi Notları (2002-2003) Prof.Dr. Esra Erdemli Hücre-Hücre,Hücre-Matriks İlişkileri (2011-2012) Prof.Dr. Alp.Can Hücre Organellerini ve İnklüzyonlarını Tanıma dersi uygulaması (2004-2005) "Örtü Epiteli" konulu pratik uygulama Endotel Yapısı ve İşlevleri (2003-2004) Prof.Dr. Esra Erdemli Bağ Dokusu (2006-2007) Prof.Dr. Nurşen Saraç Kas Dokusu (2007-2008) Prof.Dr. Cengiz Güven Doku ve Organların Gelişimi (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Plasenta, Çoğul Gebelikler (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Fetus Dönemi (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Giris, Gametogenez ve Fertilizasyon (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Erken Embriyo Gelişimi ve İmplantasyon (2011-2012) Prof. Dr. Alp Can Hücre İskeleti (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Hücrede Hareket (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Kas Dokusu (2003-2004) Prof.Dr. Alp Can ER-Golgi-Lizozom Aksında Vezikül Trafiği (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Hücre Bölünmesi Mekaniği ve Sitokinez (2011-2012) Prof.Dr. Alp Can Kök Hücreye Giriş (2007-2008) Prof.Dr. Alp Can Nöron ve Periferik Sinir (2005-2006)Doç.Dr. Belgin Can Nörogliya ve Myelinizasyon (2005-2006)Doç.Dr. Belgin Can Deri ve Ekleri (2005-2006)Doç.Dr. Belgin Can   İlgili sunumu indirmek için ders linkinin üzerinde sağ tuşa tıklanarak çıkan menüden "hedefi farklı kaydet" (save target as...) seçilmelidir. Yükleme işlemi başlayacaktır. pdf dosyalarını okuyabilmek için Adobe Acrobat Reader programı gerekmektedir.   Kaynak: histemb.medicine.ankara.edu.tr

http://www.biyologlar.com/histoloji-pdf-ders-notlari

Hücre görüntüleme teknikleri

Temel tıp bilimleri ve biyolojide sistem, organ ve doku fonksiyonu hakkında bugün eriştiğimiz bilgi düzeyinin temeli, fonksiyonel birim olan hücre ve yapıları hakkındaki bilgilerimiz nedeniyledir. Bu nedenle bilim insanları tarih boyunca, gözle göremedikleri bu mikro evrendeki yapıları görünür hale getirip, deneysel bilgiler toplayabilmek için farklı büyütme araçları, mikroskoplar üretme çabasında olmuşlardır. Her ne kadar Janssen’in 16. yüzyılda ürettiği bileşik mikroskop ilk olsa da, tarihte bu girişimlerin başlangıcı Hooke’un çalışmaları olarak kabul edilir. Hooke Şekil 1’de gösterildiği üzere, bir boru içine yerleştirdiği merceği ve oküleri, bir yağ lambası(ışık kaynağı) ve su dolu küre (kondensör) yardımıyla, ince kesilmiş şişe mantarı dilimleri üzerine odaklayarak gördüğü yapıyı çizdi. Mantar diliminin delikli yapısını tanımlamak üzere Hooke ilk defa hücre terimini kullandı. Hooke’un mikroskobu ile bugünkü modern mikroskopların arasında görüntü itibariyle çok büyük farklar olmasına rağmen görüntülemenin temel prensibini oluşturan fizik kanunları aynıdır. Bugün laboratuvarlarda görüntüleme maksadıyla en sık ışık, elektron demeti ve ultrases kullanan mikroskoplardan yararlanılmaktadır. Ultrases mikroskopları kısıtlı olarak kullanılmaktadır, elektron mikroskopi tekniği ise ancak fikse edilmiş metal kaplanmış hücrelere (dokulara) uygulanabildiğinden, bu makalenin kalan kısmında canlı hücrelere uygulanabilen ışık mikroskopi tekniklerine yer verilmiştir [1-4]. Beyaz ışık, elektromanyetik dalga spektrumun gözümüzün görebildiği 400-800 nm arasındaki kısmına karşılık gelmektedir. Görünebilir spektrumdan daha küçük dalga boyundaki ışık ışını ultraviyole, daha büyük dalga boyundaki ise infra-red spektrumunda yer alır. Farklı maksatlarla tüm bu dalga spektrumlarının seçilmiş bir bandı veya tek dalga boyuna sahip ışık ışınları kullanılmaktadır. Büyütmenin en bilinen aracı büyüteçtir. Burada objeden yansıyan paralel ışık ışınları lensten geçerek odak noktasına kırılır ve retinada görüntü oluşur. Görüntünün boyu lensin arkasında oluşan büyütülmüş sanal görüntüye ait olduğundan büyütme gerçekleşmiş olur (Şekil 2A). Mikroskoptaki fizik prensipler özünde büyüteçtekine benzemekle birlikte bazı farklar arz eder. Mikroskopta ambient ışık yerine belli bir ışık kaynağı kullanılır. Aydınlatma ışığı bir kondensör (yoğunlaştırıcı) lens yardımıyla numuneye odaklanır. Numuneden geçen ışık ışınları (transmitted light) objektif lens tarafından birinci defa büyütülür. Oluşan görüntü paralel ışık demetleri halinde mikroskop tüpünden okülere ulaştıktan sonra ikinci büyütmeye uğrar, odağa kırılan ışık demetleri gözlem planında final görüntüyü oluşturur (Şekil 2B). Oluşan görüntü aslında iki kez büyütülmüş sanal görüntüye ait olduğundan numunenin yeterince büyük bir görüntüsünü gözlemek mümkündür. Bu yöntemle numunenin ≅ 1,000 kez büyütülmüş görüntülerini elde etmek mümkündür. Klasik ışık mikroskobu ile şiddet kontrastı, faz kontrastı, modülasyon kontrastı, interferans kontrastı yöntemleri ile örneğin farklı vasıflarını ön plana çıkartan görüntülerini elde etmek mümkündür. Bilinen parlak alan mikroskopisi ile, numunenin görme alanına giren kısmının ışığı geçirme özelliklerinden yararlanılır. Bu yöntemle numunenin bir kısmına ait spesifik görüntüleme elde etmek mümkün değildir. Numuneden spesifik görüntü veya sinyal almak için floresan mikroskopi yöntemi geliştirilmiştir. Floresan prensip temel seviyedeki (ground state) bir elektronun eksternal enerji ile uyarılarak bir üst seviyeye yükseltilmesi ve bu seviyede labil olan elektronun tekrar temel seviyeye dönerken spesifik bir dalga boyunda ışıma yapması şeklinde özetlenebilir (Şekil 3A). Eğer uyarı enerjisi bir ışık kaynağıysa buna uyarı (excitation) ışığı, geri dönüşte yayılan ışığa da emisyon (emission) denir. Bazı moleküllerin floresan vasıfları daha etkindir, belli bir dalga boyunda uyarıldığında stabil olarak başka bir dalga boyunda orantılı bir ışıma yaparlar, bunlara da floresan madde veya florofor denir. Floresan prensibin mikroskopideki uygulaması Şekil 3B ve 3C’de gösterildiği gibidir. Burada ışık kaynağından optik filtreler yardımıyla uyarı ışığı süzülerek numuneye yönlendirilir, numunenin çıkarttığı emisyon bariyer filtreden geçirilerek uyarı ışığından arındırılır ve göze (veya fotoğraf makinesine) düşürülerek görüntülenir. Bu sayede numunenin kendi yaydığı spesifik floresan emisyon görüntülenmektedir. Eğer, numunenin belli bir kısmının floresan olarak işaretlendiğini düşünürsek sadece bu kısımlar spesifik olarak işaretlenecektir. Resim 1’de bir mikroelektrotla floresan boya doldurulmuş bir nörona ait görüntü gösterilmiştir. Bu sayede nöronun ince dendritleri en ince ayrıntılarına kadar görüntülenebilirken, diğer yapılar elimine edilmiştir. Görüldüğü gibi floresan mikroskopi en temel olarak spesifik yapıların morfolojisinin araştırılmasında kullanılmaktadır [1]. Ancak bazı floresan boyaların yaydığı emisyon, ortamdaki değişikliklerden etkilenmektedir. Örneğin, kalsiyum, sodyum, potasyum ve pH değişiklikleri spesifik floroforun yaydığı emisyonu etkiler. Bu sayede uygun floresan boya seçilerek hücre içi iyon konsantrasyonu değişiklikleri gerçek zamanlı tespit edilebilir. Ancak fotoğraflama işlemi ile bu sinyalleri takip etmek mümkün değildir. Bu yüzden fotoğraf makinelerinin yerine foton sayıcı cihazlar, foto-diod kullanılmaktadır. Bir foto-diodda elektrik potansiyeli altında labil hale getirilen katot bulunur ve buraya düşen her foton bir grup elektronu kopartıp uçurarak anotta bir akım oluşturur. Anadol akım foton sayısı ile orantılı olduğundan floresan emisyonun kuantitasyonu mümkün olur. Uygulanan voltaj değiştirilerek foto-diodun hassasiyeti ayarlanabilir. Fotometri denen bu yöntem basit ve ucuz bir yöntemdir, ancak görme alanının tamamından alınan sinyalin tümünü tek okuma halinde verir, dolayısıyla XY ve Z ekseninde bir çözünürlükten bahsetmek mümkün değildir. Bu sıkıntıya çözüm bulmak için CCD kameralar kullanılarak imaging tekniği geliştirilmiştir. Bu teknikte mikroskopta oluşan görüntü her pikselinde bir fotonsayıcı-kaydedicisi bulunan bir plakanın üzerine düşürülür. Bu sayede birim zamanda her pikseldeki sayaca düşen foton sayısı ayrı ayrı kaydedilir ve bir voltaj sinyali olarak okunarak dijital veri haline dönüştürülür. Daha sonra bu veriden, numunenin XY planındaki görüntüsü dijital olarak oluşturulur. Böylece floresan sinyaldeki topografik değişiklikler takip edilebilir [3]. Örneğin kalsiyum konsantrasyonunun miyositte nasıl yayıldığı, nöronda belli bölgelerin, örneğin; dendrit uçlarında konsantrasyonun daha fazla mı değiştiği gibi, topografik çözünürlük gerektiren problemlere direkt çözümler bulunabilir (Resim 2A). Resim 2B’de sodyuma hassas bir boya ile doldurulmuş bir nöron hücre gövdesine yerleştirilmiş bir elektrotla uyarılmış ve oluşan hücre içi sodyum iyonu değişiklikleri farklı alanlarda takip edilmiştir. Maksimum değişiklik hücre gövdesinde saptandığından buranın en çok sodyum kanalı içerdiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu tür yöntemlerin bir diğer uygulama alanı ise potansiyele hassas boyaların kullanıldığı araştırmalardır. Nöronal membran potansiyeli membran içine yerleşik floresan boyanın emisyonunu etkiler. Bu sayede nöral aktivite artışı emisyon artışı ile korele olduğundan membran potansiyeli değişiklikleri saptanabilir. Bu yöntem hızlı foton sayıcılar (diod-array) kullanılarak beyin kesitlerinde nöral aktivitenin topografik takibinde kullanılmaktadır [3]. Ancak voltaj boyaları diğerlerine göre daha kısıtlı (100 mV için maksimum %20) emisyon değişiklikleri verdiklerinden uygulaması en zor olanlardır. Imaging tipi yöntemle XY planında çözünürlük sağlansa da Z ekseninde herhangi bir çözünürlükten bahsetmek mümkün değildir. Z eksenini kontrol etmek için modülasyon kontrastı gibi bazı ışık mikroskopi teknikleri geliştirilmiş olsa da bunlar tamamen illüzyonlara dayanmaktadır. Gerçek anlamda Z ekseninin kontrolü ancak konfokal mikroskopi tekniğiyle mümkün olmuştur [2]. Şekil 4A’da şematik olarak gösterildiği üzere, konfokal mikroskopta ince bir lazer ışını objektif üzerinden floresan işaretli numunenin üzerine düşürülür. Bu ışın numuneyi geçer ve yolu boyunca var olan floroforları uyarır. Tüm bu yapılar emisyon yayar. Odak planındaki yapıdan yayılan emisyon dikroik aynadan yansıyıp bir ışık geçirmez plaka üzerindeki küçük delik (pin-hole) içinden geçip foton çarpıcı-sayıcıya (photomultiplier) ulaşıp voltaj sinyali olarak saklanır. Buna karşın odak planının altındaki ve üstündeki yapılardan kaynaklanan emisyon küçük deliğin altına ve üstüne geleceğinden sayaca ulaşamaz ve kaydedilemez. Bu yöntemle tüm katmanlar uyarılmasına rağmen sadece odak planından kaynaklanan emisyon süzülüp kaydedilmiş olur. Görme alanı piksellere ayrılır, lazer ışığı her piksele sırasıyla yönlendirilmek suretiyle bu işlem tekrarlanarak tüm görme alanı taranır. Böylece fokal planın tümünden kaynaklanan emisyon sinyali potansiyel sinyaline dönüştürülmüş olur (Şekil 4B,4C). Bilgisayar yardımıyla bu kayıtlardan fokal planın görüntüsü dijital olarak oluşturulur. Mikroskop (objektif), cismin Z ekseni üzerinde belli aralıklarla farklı seviyelere odaklanır. Her seviyeye ait fokal düzlem görüntülenerek resim takımı oluşturulur. Bunlar, numunenin gerçek optik kesitleridir. Fizik bir manipülasyon kullanıldığından numune kesilip hasara uğratılmamıştır. Bu yöntemle alınabilecek kesit aralığı (bu objektife bağlıdır) 1 μm veya daha küçük olabilir. Klasik yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça iyi bir değerdir. Ayrıca, canlı hücrelere uygulanabilir olması tamamen bir üstünlük teşkil eder. Bu şekilde alınmış Z-görüntü kesitlerinden dijital algoritmalar kullanarak, cismin projeksiyon ve (dichotic) stereo görüntülerini va açısal dönüşüm resimlerini hesaplamak mümkün olur (Resim 3). Ayrıca, noninvaziv olan bu yöntemle bir canlı hücreden optik kesit aldığınızda, uygun planı bulursak hücre içi yapıları gözleme imkanımız olur. Örneğin; hücre çekirdeği, mitokondri, vakuol, endoplazmik retikulum gibi yapılar morfolojik ve fonksiyonel olarak görüntülenebilir (Resim 4). Ayrıca, yukarıda bahsedilen floresan tekniklerin tamamı konfokal mikroskop ile uygulanabilir. Z-görüntü takımı alındıktan sonra görüntülenen yapının morfolojik ölçümleri hesaplanabilir. Bu sayede, hücre veya kısımlarının hacmini, yüzey alanını en kesin bir biçimde hesaplamak mümkündür. Bu bilgiler örneğin uyarılabilir bir hücrenin yapı fonksiyon ilişkisinin belirlenmesi için çok önemlidir. Konfokal teknikle hacim kontrolü mümkün olduğundan canlı bir hücrenin istenen bir bölgesinden kayıt yapılabilir. Yani hücre (veya organel)içinde XYZ eksenlerinde tanımlanmış kısıtlı bir hacim içinde numunenin kalsiyum değişimi kaydedilebilir. Resim 5’te miyosit içine bir bölge hedeflenerek linescan modunda endoplazmik retikulumundan salınan kuantal kalsiyum transientleri kaydedilmiştir. Konfokal mikroskopi hücre araştırmaları için ideal bir araştırma yöntemidir. Ancak doku parçalarında kullanımı nispeten kısıtlıdır. Uyarı ışığının derindeki hücreye penetrasyonu ve floresan emisyonun dokuda yayılımı zor olduğundan yüksek enerji kullanılması gerekir. Yüksek enerji doku ve hücreye zarar vereceğinden canlı yapılarda uygun değildir. Bu sorunları aşmak için multi-foton tekniği geliştirilmiştir. Bu yöntemin bilinen konfokal teknikten farkı özel bir lazer kullanılmasıdır. “Power Spread Function (PSF)” dağılımına göre odak noktasının parlaklığı karanlık kısma göre 105 kez daha fazladır. Dolayısıyla iki PSF çarpılması sağlanarak mikroskop konfokal hale getirilebilir. Yeterince parlak bir ışık kaynağı bir noktaya odaklandığında bir ya da iki fotonu hemen eşzamanlı olarak aynı noktada buluşturabilir. Bu örnekten yola çıkarak floroforun spesifik uyarılma dalga boyunun iki katı uzunluktaki lazer ışığı kullanılmak suretiyle iki fotonun hemen eşzamanlı ulaşması sağlanırsa fokal plandaki floroforlar spesifik olarak uyarılabilirler. Bu yöntemle uyarılma ışığı daha az enerjili olacağından yüksek enerji sadece odak noktasında oluşacak, bu sayede doku penetrasyonu daha etkili olurken doku hasarı azaltılacaktır. Ayrıca, uyarılma sadece fokal planla sınırlı olduğundan pin hole kullanımı gerekmeyecektir. Bu vasıfları nedeniyle multi-foton tekniği doku parçalarından yapılacak ölçümler için ideal bir yöntemdir. Ancak konfokal metoduna oranla elde edilen görüntülerin çözünürlüğü daha kötüdür, her amaca uygun florofor bulmak zordur, kullanılan lazerler ve kontrol sistemleri çok daha pahalıdır [2,3]. Sonuç olarak; günümüz laboratuvarlarında optik yöntemler kullanarak hücre yapı ve fonksiyonu hakkında canlı hücrelerde invaziv olmayan araştırmalar yapmak ve fizyolojik cevapları kaydetmek mümkündür. Bu tür tekniklerin kullanıldığı metotlar genel olarak opto-fizyoloji terimi adı altında toplanmaktadır. Bu makalede verilen şekil ve resimlerin tamamı anabilim dalımızda kurulu hücresel elektro-fizyoloji ve opto-fizyoloji laboratuvarında gerçekleştirilmiştir. Diyagramatik gösterimler farklı kaynaklardan altta yatan fizik kavramları vurgulamak maksadıyla aslına uygun olarak yeniden üretilmiştir [4]. Anabilim dalımızda verilmekte olan lisans üstü derste bu makalede verilen kavramsal içerik ötesinde, ölçme ve analiz yöntemleri de verilmekte, öğrencilere uygulama imkanları sağlanmaktadır. Ayrıca, bu kapsamda 2004 yılı güz döneminde uluslararası katılımlı bir eğitim kursu düzenlenecektir. Kaynaklar 1. Herman B. Fluorecence microscopy. New York, Berlin, Heidelberg: Springer Verlag, 1998. 2. Paddock S. Confocal microscopy (methods in molecuar biology Volume 122). Humana Press, 1998. 3. Murphy DB. Fundamentals of light microscopy and electronic imaging. John Wiley and Sons, Inc., 2001. 4. www.fsu.edu Hacettepe Tıp Dergisi 2004; 35:107-113 Nuhan Pural›

http://www.biyologlar.com/hucre-goruntuleme-teknikleri

Staj yapmak neden önemli?

Bir çok öğrenci stajı, okul idarelerinin yaz tatillerini sabote etmek için uydurduğu bir icat olarak düşünür. Stajın yaz tatillerinizi sabote eden bir olay veya çalışma yaşamına hazırlanmak için iyi bir fırsat olarak değerlendirilmesi tamamen sizin bakış açınıza bağlıdır. Eğer bakış açınız çalışma yaşamına hazırlık yönünde ise stajdan çok şey kazanırsınız, yok bir angarya olarak görürseniz stajın size hiç bir faydası olmaz… Buna göre stajdan kazanabileceğiniz çok şey var : 1. Gerçek uygulamaları görmek : Okulda öğrenilen bilgilerin çoğunluğu teoriktir. Amaç öğrencilerin, uygulamaların altında yatan temelleri ve düşünce biçimini algılamasını sağlamaktır. Bu nedenle de bu bilgilerin çoğu doğrudan doğruya uygulanamaz. Fen bilimlerinden sosyal bilimlere gidildikçe teori ile uygulama arasındaki fark da giderek artar. Derslerde yapılan uygulamaların bir çoğu da öğrenmeyi kolaylaştırmak için basite indirgenmiştir. Kuşkusuz basite indirgenmiş uygulama yapmak, hiç uygulama yapmamaktan daha iyidir. Bu uygulamaları başarı ile yapan öğrenci de okulda öğrendiklerini kolayca iş yaşamında uygulayabileceğini düşünür. Oysa gerçek iş yaşamındaki uygulamalar okulda yaptırılanlardan hem daha farklıdır hem de daha karmaşıktır. Diğer yandan bilim ve teknolojideki gelişmelerin uygulamaya yansıması, ders programlarına yansımasından daha hızlıdır. Bu yüzden ders kitapları ve ders içerikleri, genellikle uygulamanın gerisinde kalır. Bu da okulda öğrenilenler ile uygulama arasında farklılıkların nedenlerinden biridir. Okulda öğretilenler hep "olması gereken"ler üzerine kuruludur. Ancak "olan" lar genelde olması gerekenlerden farklıdır. Okulda öğretilenler "mekanik"tir, yani bir şeyi belirli bir şekilde yaparsanız, belirli bir sonucu alırsınız. Oysa iş yaşamında bu bilgileri uygulama esnasında mutlaka "insan" faktörü devreye girer, bunun sonucunda mekanik ilişkiler işlemez ve beklediğiniz sonuçları alamazsınız. Okulda öğretilenler ile gerçek iş yaşamının işleyişi arasındaki farklılıklar için daha bir çok neden ileri sürülebilir. Önemli olan okulda öğrenilenler ile uygulama arasında farklılıklar olduğunu algılayarak gerçek uygulamanın nasıl işlediği hakkında bilgi sahibi olmaktır. Üniversitelerin staj programlarında genellikle amacın okulda öğrenilenlerin iş yaşamında uygulanması olduğu ileri sürülür. Ancak yukarıda belirtilen nedenlerle bu amacın gerçekleştirilmesi olanağı yoktur. Bunun yerine amaç "okulda öğrenilen bilgilerin uygulamada nasıl işlediğini görmek" olarak alınırsa daha doğru bir yaklaşım olur. Öğrencilerin gerçek uygulamaları görmesinin en büyük yararı, çalışmaya başladıktan sonra iş yaşamına göstereceği uyumun daha kısa sürede gerçekleşmesidir. Literatürde "gerçek şoku" olarak adlandırılan, kişinin beklentileri ile karşılaştıkları arasındaki farkın yüksek olmasından kaynaklanan uyumsuzluk sorunları da böylece en az düzeyde kalmış olur. 2. Çalışma koşullarını görmek: Derslerde yapılan uygulamalar, genellikle sınıf veya laboratuvar ortamlarında yapılır. Bu uygulamalar sırasındaki konumunuz "öğrenci" dir ve temel sorumluluğunuz uygulama konusu olan dersi "öğrenmek"tir. Bu uygulamalar sırasında size yol gösteren ise öğretim üyesidir ve eğer uygulamalarda başarısız olursanız en fazla o dersten kalır, bir sonraki sene geçersiniz. Uygulamalar sırasında bazı hatalar yapmanız doğal karşılanır, çünkü o işi ilk defa yapıyorsunuz ve sonuç olarak öğrencisiniz… Üstelik uygulamalar "sanal" olarak tasarlandığı için uygulamada yaptığınız hataların kimseye zararı da olmaz. Bir de çalışma ortamındaki koşullara bakalım. Konumunuz artık "çalışan" olmuştur. Temel sorumluluğunuz ise çalıştığınız pozisyon ile ilgili işleri "yapmak"tır. Bazı kurumsallaşmış firmalarda işe yeni başlayanların firmaya ve pozisyona uyum sağlamaları için yapılandırılmış oryantasyon programları varsa da (ne yazık ki ülkemizde kurumsallaşma düzeyinin çok az olmasından ötürü) bir çok firmada bu tür programlara rastlanmaz. Dolayısı ile size işinizi yaparken yol gösterecek olan bir "öğretim üyesi"ni yanınızda bulamazsınız. Onun yerine genellikle bilgilerini paylaşmayan bir "yönetici" ile karşılaşırsınız ve bu yöneticiye öğretim üyesinde olduğu kadar kolayca yaklaşamazsınız. Bu durumda işinizle ilgili bilgileri bölümünüzdeki diğer deneyimli kişilerden almaya çalışırsınız, ama onlar da ileride kendilerine rakip olabileceğiniz düşüncesi ile bu konuda pek istekli davranmazlar. Uygulamalı derslerde yaptığınız hatalar normal karşılanırsa da, iş yaşamında yaptığınız hatalar pek normal karşılanmaz. Yaptığınız hatanın büyüklüğüne göre bir karşılığını görürsünüz. Küçük hatalarda sözlü olarak uyarılırsınız. Çok büyük hatalarda ise işinize son verilmesi bile mümkündür. Üstelik artık yaptığınız uygulamalar artık sanal değildir. Dolayısıyla yaptığınız hatalar sonucunda en azından bir kişi veya kurum olumsuz olarak etkilenir ve zarar görür. Öğrencilik konumu ile çalışan konumu ve her iki konumun çalışma koşulları arasındaki farklar, yukarıda belirtilenlerle sınırlı değildir. Daha bu konuda pek çok fark ileri sürülebilir. Örneğin ; Öğrencilikte sadece ders olduğu günler okula gidersiniz ve arada boşluklar vardır. Çalışma yaşamında ise işiniz olsun olmasın belirtilen mesai saatlerinde işyerinde olma zorunluluğunuz olduğu gibi genellikle bu süreleri de aşan bir şekilde çalışırsınız. Devam zorunluluğuna uyduğunuz sürece canınız istemediğinde (veya işiniz çıktığında) bazı derslere girmeyebilirsiniz. Çalışma yaşamında devam zorunluluğu % 100'dür ve önemli işiniz olsa bile yöneticinizden izin almak zorundasınız. Ayrıca derse geç kalma ile işe geç kalma arasında da önemli farklar vardır. Okulda öğrencilerin uymak zorunda bazı kurallar vardır. Ancak öğrenciler çok, bu kuralları uygulatacak olanların sayısı ise azdır. Üstelik tüm öğrencileri sürekli göz önünde tutmak imkansızdır. Öğrenci psikolojisi de zaten kurallara aykırı hareket edenleri okul yönetimine şikayet etmenin, yani ispiyonculuğun çok kötü olduğu şeklindedir. Bu yüzden bir çok kural ihlali yönetime ulaşmaz. Ulaşanlar da öğrencinin genç ve deneyimsiz olduğu göz önünde bulundurularak, ciddi yaptırımların uygulanması yerine öğrencinin geleceği ile oynamamak adına genellikle sözlü uyarılarla geçiştirilir. Buna karşılık işyeri kurallarının (çoğu zaman yazılı olmamasına rağmen) yaptırımları çok ciddidir ve acıması yoktur. Yaptığınız tüm faaliyetler yöneticilerin ve çalışma arkadaşlarının gözetimi altındadır. Üstelik bu kez "öğrenci psikolojisi"nin yerini "çalışan psikolojisi" almıştır ve bu psikolojide bazen gelecekte kendisine rakip olabileceği düşüncesi ile, bazen de üstlerine yaranmak amacı ile "ispiyonculuk" yapılmasına daha sık rastlanır. Sonuçta çalışma yaşamında "Her koyun kendi bacağından asılmaktadır." Öğrencilerin çalıştıkları alanların durumu, (dershaneler, amfiler, kütüphaneler, laboratuvarlar vb.) ve okulun sosyal olanakları, genelde bir çok işyerinden daha iyidir. (kuşkusuz bu, okuldan okula ve işyerinden işyerine büyük farklılıklar gösterir.) Hatta denilebilir ki çoğu vakıf üniversitesinin koşulları, yabancı şirketler bir tarafa bırakılacak olursa, bir kaç büyük firma dışında çok daha iyi durumdadır. Oysa gerçek çalışma koşulları, (hele bir de arazide çalışılması gerekiyorsa) okuldakilerden daha zordur. Örneğin tıp fakültelerinde öğrencilere sunulan bir çok olanak, devlet ve SSK hastanelerinde daha azdır. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün… Ancak sanırım "çalışma koşullarını öğrenmek" ile neyi kastettiğim daha açık hale geldi. Bu koşulları ancak staj sırasında gözlemleyebilir ve öğrenebilirsiniz. Üstelik konumunuz hala öğrenci olduğundan, yapacağınız hatalar hoş görülür ve işle ilgili bilgilere daha kolay ulaşabilirsiniz. En azından çalışanlar sizi kendilerine rakip olarak görüp, bilgilerini paylaşmaktan kaçınmaz. Bütün bunların sonucunda kendinizi iş yaşamına çok daha iyi hazırlayabilirsiniz. 3. Mesleki gelişim için gerekli yetkinlikleri öğrenmek : Her meslekte gelişmek için gerekli olan bir takım yetkinlikler vardır. Bu yetkinliklerin bir çoğu, kurumsallaşmış firmalarda görev tanımları, işe alma, terfi, performans değerlendirme, ücretlendirme gibi süreçlerde kullanılır. Okulda öğrendikleriniz, bu yetkinliklerin daha çok bilgi boyutuna ilişkindir. Bu bilgiyi beceri ve tutumlarınızla birlikte gözlemlenebilir davranışlara, yani yetkinliklere dönüştürmek durumundasınız. Ayrıca bir çok pozisyonda, mesleki bilginin yanında, okulda temel bilgisi öğretilmeyen bir çok yetkinliğin sizde bulunması istenir. Hele yönetici konumlarına gelindikçe mesleki bilginin yerini giderek bu tür yönetici yetkinlikleri alır. Bilinçli staj yapmanın en önemli yararlarından biri de, iş yaşamında ne gibi yetkinliklerin gerekli ve geçerli olduğunu öğrenmektir. Bunun için staj yaptığınız iş yerinin ; Görev tanımlarını ve bu görevleri yapacaklarda aranılan nitelikleri (konunuzla ilgili olanlarını), İşe alım süreçlerini, işe alımda ne gibi özelliklerin arandığını, Terfi için nelere dikkat edildiğini ve ne gibi özellikler arandığını, Performans değerlendirmesinin nasıl yapıldığını, performans değerlendirmesinde hangi kriterlerin yer aldığını ve bu kriterlerin açıklamalarını, Ücretlendirmenin hangi kriterlere göre yapıldığını, öğrenmenizde büyük yarar vardır. Buradan edineceğiniz bilgiler sonucunda iş yaşamında ne gibi yetkinliklerin gerektiği konusunda fikir sahibi olabilirsiniz. Ayrıca, staj yaptığınız birimin yöneticileri ve çalışanlarına, mesleği iyi bir şekilde yapabilmek için ne gibi özelliklerin gerektiği konusundaki görüşlerini sorup, bunları diğer bilgiler ile bütünleştirebilirsiniz. Mesleki gelişim için gerekli yetkinlikleri öğrenmenin de bir çok yararı var. Öncelikle iş dünyasının sizden ne gibi özellikler istediğini öğrenerek kendinizi bu konularda geliştirebilirsiniz. Bu yetkinliklere ait bir çok bilginin, okuldaki dersler ile verilmediğini biliyoruz. O zaman iş size düşmektedir. Bu amaçla gerekli yetkinliklerden hangilerine sahip olduğunuzu, hangilerinde ise yetersiz olduğunuzu değerlendirip, eksik olanları geliştirme yoluna gitmelisiniz. İkinci olarak bu yetkinlikleri geliştirirseniz, mezuniyetten sonra iyi bir firmada iş bulma şansınız artar. Üstelik işe başladıktan sonra da çalışma yaşamına kısa sürede adapte olup başarılı sonuçlar alabilirsiniz. 4. Mesleki çevre edinmek : Staj ile birlikte mesleki alanda ilk iş çevrenizi de yapmaya başlayacaksınız. Bir çok firmada yöneticiler stajyerlere daha pozitif bakar ve o işyerinde çalışmaya başlamış olsanız bir çalışan olarak kuramayacağınız diyalogu bir stajyer olarak daha rahat kurarsınız. Benzer durum staj yaptığınız birimdeki diğer çalışanlar için de geçerlidir. Diğer yandan stajyerler, bir çok firma için personel adayı kaynağıdır. Çalışmasından memnun kalınan bir stajyer, deneme süresi gerektirmez, çünkü çalışması bilinmektedir. Ayrıca firma kültürünü bildiği için uyum sağlaması da daha kısa sürer. Bu yüzden firmalar yeni mezun elemana ihtiyaç duyduklarında, staj döneminde çalışmasından memnun kaldıkları stajyerleri tercih ederler. Diyelim ki mezun oldunuz ve staj yaptığınız işyerinde yeni mezun elemana ihtiyaç duyulmuyor. Yine de o işyerindeki kişilerin sizi başka firmalara yönlendirmesi, en azından başvurduğunuz firmalar için referans olmaları, ancak iyi bir staj dönemi geçirmişseniz, yani çalışmanızdan memnun kalınmışsa mümkündür. Görüldüğü üzere stajınızı bilinçli bir şekilde yapmanızın çalışma yaşamına hazırlanmanızda size çok büyük yararları olabilir. Bunun için öncelikle sizin bu konunun önemine inanmanız gerekir. Ancak ondan sonra kendinizi bilinçli bir staj yapmaya yönlendirebilirsiniz. Eğer bu konunun önemine inanmışsanız son bir kaç öneride daha bulunmak istiyorum : Staja başlamadan önce, o stajdan neler beklediğinizi kendinize sorun. Beklentilerinizi listeleyin. Staj süresince nelerin uygulamasını görmeyi hedeflediğinizi, neleri öğrenmeyi istediğinizi bir yere yazarak planlayın. Bu çerçevede yukarıda belirttiğim konuları da çalışma planınıza dahil edin. Mümkün olduğu kadar kurumsallaşmış firmalarda staj yapmaya çalışın. Çünkü bu firmalarda staj programları daha ciddiye alınmaktadır. Böylece stajınızda size daha çok vakit ayrılır. Ayrıca kurumsallaşmış firmalar, yapı olarak büyük firmalar olduğundan, okulda öğrendiğiniz bir çok konunun uygulamalarını görebilirsiniz. Küçük firmalarda bu tür uygulamaları gözlemlemek şansı daha azdır. Genel olarak staj yaptığınız firmaya bir "yük" olduğunuzu unutmayın. Çünkü eğitim pahalı bir iştir. Size zaman ayrılması gerekir ve bu da çalışanların normal işlerini bir yana bırakarak size zaman ayırmaları ile gerçekleşir. Bu da firma açısından bir maliyet demektir. Bu algılamanın iki sonucu vardır : Birincisi firmanın çalışanlarının tüm zamanlarını size ayırmalarını beklemeyin… İkincisi, firmanın çalışanlarının rutin olarak yaptıkları işleri üstlenerek firmaya katkıda bulunun ve bu maliyeti karşılayın… Göreceksiniz ki firma çalışanları size daha fazla vakit ayıracaklardır. Araştırıcı olun… Yukarıda belirttiğim gibi, ne kadar iyi programlanmış olursa olsun, çalışanlar size ne kadar fazla vakit ayırırlarsa ayırsınlar, yine de firmanın size aktarabileceği bilgiler sınırlıdır. Okulda öğretim üyeleri size bir şey öğretmek için çaba gösterir, işyerlerinde ise çalışanların böyle bir kaygısı yoktur. İster öğrenirsiniz, ister öğrenmezsiniz, onlar için bir şey fark etmez. ( Tatil dönüşlerinde "stajda iken nasıl kaytardıklarını" heyecanla diğer arkadaşlarına anlatan öğrenciler için özellikle belirteyim ki stajdan kaytarmak bir "marifet" değildir.) Bu yüzden siz araştırıp sormadıkça, kimse size fazladan bir şey öğretmek için çaba göstermez. Kuşkusuz çalışanların size fazladan bir şey vermesi için de sizin de fazladan bir şeyler yapmanız gerekir. Çalışanların rutin işleri gibi… Firma çalışanlarınca size yapmanız için verilen her işi yapın ( Bu bir çalışanın işini yapmak olsa bile…) Bu işler size çok basit ve angarya gibi gelebilir. Kendi kendinize "Ben üniversitede bunca sene bu sıradan işleri yapmak için mi okudum?" şeklinde hayıflanmayın. Bu tür işlerin size bir çok yararı var : Öncelikle işin mutfağını görmüş olursunuz. Yaptığınız iş vasıfsız birinin yaptığı bir iş olsa bile, eğer ileride sizinle bu işleri yapan kişiler çalışacaksa, onların çalışma koşullarını, çalışma şeklini bildiğiniz için daha isabetli kararlar verirsiniz. İkinci olarak, çalışma yaşamının başlarında bu tür işleri bizzat kendiniz yapacaksınız, şimdiden alışmakta yarar var. Üçüncüsü işinizle ilgili olmasa bile yaptığınız bu tür işler ile firmaya katkı sağlamış ve yaptığınız stajın firmaya maliyetini bir ölçüde karşılamış olursunuz. Son olarak çalışkanlığınızla göz doldurur, mezun olduktan sonra gerek o firmada, gerekse o firmanın tavsiyesi ile başka firmalarda iş bulma olasılığınız artırmış olursunuz. İşyeri kurallarına uyun ve sanki o firmanın bir çalışanı imiş gibi davranın. Bunun için öncelikle işyeri kurallarını öğrenin. Giyiminiz, işyerine geliş gidiş saatleriniz, işyeri içerisindeki davranışlarınız, bu kurallara uygun olsun. Yukarıda belirttiğimiz faydalar, burada da geçerlidir. Son olarak eğer staj yapacaksanız, bilinçli bir şekilde yapın. Stajınızı bu şekilde yapmayacaksanız, tanıdık bir işyeri ayarlayın, size staj belgesini bir şekilde düzenlerler. Hiç olmazsa tatilinizi yarıda kesip, boşu boşuna zamanınızı harcamamış olursunuz. Sonradan çalışma yaşamına başladığınızda "keşke stajımı bilinçli şekilde yapsaydım." demek yok ama… Kaynak: egitim.com Bir çok öğrenci stajı, okul idarelerinin yaz tatillerini sabote etmek için uydurduğu bir icat olarak düşünür. Stajın yaz tatillerinizi sabote eden bir olay veya çalışma yaşamına hazırlanmak için iyi bir fırsat olarak değerlendirilmesi tamamen sizin bakış açınıza bağlıdır. Eğer bakış açınız çalışma yaşamına hazırlık yönünde ise stajdan çok şey kazanırsınız, yok bir angarya olarak görürseniz stajın size hiç bir faydası olmaz… Buna göre stajdan kazanabileceğiniz çok şey var : 1. Gerçek uygulamaları görmek : Okulda öğrenilen bilgilerin çoğunluğu teoriktir. Amaç öğrencilerin, uygulamaların altında yatan temelleri ve düşünce biçimini algılamasını sağlamaktır. Bu nedenle de bu bilgilerin çoğu doğrudan doğruya uygulanamaz. Fen bilimlerinden sosyal bilimlere gidildikçe teori ile uygulama arasındaki fark da giderek artar. Derslerde yapılan uygulamaların bir çoğu da öğrenmeyi kolaylaştırmak için basite indirgenmiştir. Kuşkusuz basite indirgenmiş uygulama yapmak, hiç uygulama yapmamaktan daha iyidir. Bu uygulamaları başarı ile yapan öğrenci de okulda öğrendiklerini kolayca iş yaşamında uygulayabileceğini düşünür. Oysa gerçek iş yaşamındaki uygulamalar okulda yaptırılanlardan hem daha farklıdır hem de daha karmaşıktır. Diğer yandan bilim ve teknolojideki gelişmelerin uygulamaya yansıması, ders programlarına yansımasından daha hızlıdır. Bu yüzden ders kitapları ve ders içerikleri, genellikle uygulamanın gerisinde kalır. Bu da okulda öğrenilenler ile uygulama arasında farklılıkların nedenlerinden biridir. Okulda öğretilenler hep "olması gereken"ler üzerine kuruludur. Ancak "olan" lar genelde olması gerekenlerden farklıdır. Okulda öğretilenler "mekanik"tir, yani bir şeyi belirli bir şekilde yaparsanız, belirli bir sonucu alırsınız. Oysa iş yaşamında bu bilgileri uygulama esnasında mutlaka "insan" faktörü devreye girer, bunun sonucunda mekanik ilişkiler işlemez ve beklediğiniz sonuçları alamazsınız. Okulda öğretilenler ile gerçek iş yaşamının işleyişi arasındaki farklılıklar için daha bir çok neden ileri sürülebilir. Önemli olan okulda öğrenilenler ile uygulama arasında farklılıklar olduğunu algılayarak gerçek uygulamanın nasıl işlediği hakkında bilgi sahibi olmaktır. Üniversitelerin staj programlarında genellikle amacın okulda öğrenilenlerin iş yaşamında uygulanması olduğu ileri sürülür. Ancak yukarıda belirtilen nedenlerle bu amacın gerçekleştirilmesi olanağı yoktur. Bunun yerine amaç "okulda öğrenilen bilgilerin uygulamada nasıl işlediğini görmek" olarak alınırsa daha doğru bir yaklaşım olur. Öğrencilerin gerçek uygulamaları görmesinin en büyük yararı, çalışmaya başladıktan sonra iş yaşamına göstereceği uyumun daha kısa sürede gerçekleşmesidir. Literatürde "gerçek şoku" olarak adlandırılan, kişinin beklentileri ile karşılaştıkları arasındaki farkın yüksek olmasından kaynaklanan uyumsuzluk sorunları da böylece en az düzeyde kalmış olur. 2. Çalışma koşullarını görmek: Derslerde yapılan uygulamalar, genellikle sınıf veya laboratuvar ortamlarında yapılır. Bu uygulamalar sırasındaki konumunuz "öğrenci" dir ve temel sorumluluğunuz uygulama konusu olan dersi "öğrenmek"tir. Bu uygulamalar sırasında size yol gösteren ise öğretim üyesidir ve eğer uygulamalarda başarısız olursanız en fazla o dersten kalır, bir sonraki sene geçersiniz. Uygulamalar sırasında bazı hatalar yapmanız doğal karşılanır, çünkü o işi ilk defa yapıyorsunuz ve sonuç olarak öğrencisiniz… Üstelik uygulamalar "sanal" olarak tasarlandığı için uygulamada yaptığınız hataların kimseye zararı da olmaz. Bir de çalışma ortamındaki koşullara bakalım. Konumunuz artık "çalışan" olmuştur. Temel sorumluluğunuz ise çalıştığınız pozisyon ile ilgili işleri "yapmak"tır. Bazı kurumsallaşmış firmalarda işe yeni başlayanların firmaya ve pozisyona uyum sağlamaları için yapılandırılmış oryantasyon programları varsa da (ne yazık ki ülkemizde kurumsallaşma düzeyinin çok az olmasından ötürü) bir çok firmada bu tür programlara rastlanmaz. Dolayısı ile size işinizi yaparken yol gösterecek olan bir "öğretim üyesi"ni yanınızda bulamazsınız. Onun yerine genellikle bilgilerini paylaşmayan bir "yönetici" ile karşılaşırsınız ve bu yöneticiye öğretim üyesinde olduğu kadar kolayca yaklaşamazsınız. Bu durumda işinizle ilgili bilgileri bölümünüzdeki diğer deneyimli kişilerden almaya çalışırsınız, ama onlar da ileride kendilerine rakip olabileceğiniz düşüncesi ile bu konuda pek istekli davranmazlar. Uygulamalı derslerde yaptığınız hatalar normal karşılanırsa da, iş yaşamında yaptığınız hatalar pek normal karşılanmaz. Yaptığınız hatanın büyüklüğüne göre bir karşılığını görürsünüz. Küçük hatalarda sözlü olarak uyarılırsınız. Çok büyük hatalarda ise işinize son verilmesi bile mümkündür. Üstelik artık yaptığınız uygulamalar artık sanal değildir. Dolayısıyla yaptığınız hatalar sonucunda en azından bir kişi veya kurum olumsuz olarak etkilenir ve zarar görür. Öğrencilik konumu ile çalışan konumu ve her iki konumun çalışma koşulları arasındaki farklar, yukarıda belirtilenlerle sınırlı değildir. Daha bu konuda pek çok fark ileri sürülebilir. Örneğin ; Öğrencilikte sadece ders olduğu günler okula gidersiniz ve arada boşluklar vardır. Çalışma yaşamında ise işiniz olsun olmasın belirtilen mesai saatlerinde işyerinde olma zorunluluğunuz olduğu gibi genellikle bu süreleri de aşan bir şekilde çalışırsınız. Devam zorunluluğuna uyduğunuz sürece canınız istemediğinde (veya işiniz çıktığında) bazı derslere girmeyebilirsiniz. Çalışma yaşamında devam zorunluluğu % 100'dür ve önemli işiniz olsa bile yöneticinizden izin almak zorundasınız. Ayrıca derse geç kalma ile işe geç kalma arasında da önemli farklar vardır. Okulda öğrencilerin uymak zorunda bazı kurallar vardır. Ancak öğrenciler çok, bu kuralları uygulatacak olanların sayısı ise azdır. Üstelik tüm öğrencileri sürekli göz önünde tutmak imkansızdır. Öğrenci psikolojisi de zaten kurallara aykırı hareket edenleri okul yönetimine şikayet etmenin, yani ispiyonculuğun çok kötü olduğu şeklindedir. Bu yüzden bir çok kural ihlali yönetime ulaşmaz. Ulaşanlar da öğrencinin genç ve deneyimsiz olduğu göz önünde bulundurularak, ciddi yaptırımların uygulanması yerine öğrencinin geleceği ile oynamamak adına genellikle sözlü uyarılarla geçiştirilir. Buna karşılık işyeri kurallarının (çoğu zaman yazılı olmamasına rağmen) yaptırımları çok ciddidir ve acıması yoktur. Yaptığınız tüm faaliyetler yöneticilerin ve çalışma arkadaşlarının gözetimi altındadır. Üstelik bu kez "öğrenci psikolojisi"nin yerini "çalışan psikolojisi" almıştır ve bu psikolojide bazen gelecekte kendisine rakip olabileceği düşüncesi ile, bazen de üstlerine yaranmak amacı ile "ispiyonculuk" yapılmasına daha sık rastlanır. Sonuçta çalışma yaşamında "Her koyun kendi bacağından asılmaktadır." Öğrencilerin çalıştıkları alanların durumu, (dershaneler, amfiler, kütüphaneler, laboratuvarlar vb.) ve okulun sosyal olanakları, genelde bir çok işyerinden daha iyidir. (kuşkusuz bu, okuldan okula ve işyerinden işyerine büyük farklılıklar gösterir.) Hatta denilebilir ki çoğu vakıf üniversitesinin koşulları, yabancı şirketler bir tarafa bırakılacak olursa, bir kaç büyük firma dışında çok daha iyi durumdadır. Oysa gerçek çalışma koşulları, (hele bir de arazide çalışılması gerekiyorsa) okuldakilerden daha zordur. Örneğin tıp fakültelerinde öğrencilere sunulan bir çok olanak, devlet ve SSK hastanelerinde daha azdır. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün… Ancak sanırım "çalışma koşullarını öğrenmek" ile neyi kastettiğim daha açık hale geldi. Bu koşulları ancak staj sırasında gözlemleyebilir ve öğrenebilirsiniz. Üstelik konumunuz hala öğrenci olduğundan, yapacağınız hatalar hoş görülür ve işle ilgili bilgilere daha kolay ulaşabilirsiniz. En azından çalışanlar sizi kendilerine rakip olarak görüp, bilgilerini paylaşmaktan kaçınmaz. Bütün bunların sonucunda kendinizi iş yaşamına çok daha iyi hazırlayabilirsiniz. 3. Mesleki gelişim için gerekli yetkinlikleri öğrenmek : Her meslekte gelişmek için gerekli olan bir takım yetkinlikler vardır. Bu yetkinliklerin bir çoğu, kurumsallaşmış firmalarda görev tanımları, işe alma, terfi, performans değerlendirme, ücretlendirme gibi süreçlerde kullanılır. Okulda öğrendikleriniz, bu yetkinliklerin daha çok bilgi boyutuna ilişkindir. Bu bilgiyi beceri ve tutumlarınızla birlikte gözlemlenebilir davranışlara, yani yetkinliklere dönüştürmek durumundasınız. Ayrıca bir çok pozisyonda, mesleki bilginin yanında, okulda temel bilgisi öğretilmeyen bir çok yetkinliğin sizde bulunması istenir. Hele yönetici konumlarına gelindikçe mesleki bilginin yerini giderek bu tür yönetici yetkinlikleri alır. Bilinçli staj yapmanın en önemli yararlarından biri de, iş yaşamında ne gibi yetkinliklerin gerekli ve geçerli olduğunu öğrenmektir. Bunun için staj yaptığınız iş yerinin ; Görev tanımlarını ve bu görevleri yapacaklarda aranılan nitelikleri (konunuzla ilgili olanlarını), İşe alım süreçlerini, işe alımda ne gibi özelliklerin arandığını, Terfi için nelere dikkat edildiğini ve ne gibi özellikler arandığını, Performans değerlendirmesinin nasıl yapıldığını, performans değerlendirmesinde hangi kriterlerin yer aldığını ve bu kriterlerin açıklamalarını, Ücretlendirmenin hangi kriterlere göre yapıldığını, öğrenmenizde büyük yarar vardır. Buradan edineceğiniz bilgiler sonucunda iş yaşamında ne gibi yetkinliklerin gerektiği konusunda fikir sahibi olabilirsiniz. Ayrıca, staj yaptığınız birimin yöneticileri ve çalışanlarına, mesleği iyi bir şekilde yapabilmek için ne gibi özelliklerin gerektiği konusundaki görüşlerini sorup, bunları diğer bilgiler ile bütünleştirebilirsiniz. Mesleki gelişim için gerekli yetkinlikleri öğrenmenin de bir çok yararı var. Öncelikle iş dünyasının sizden ne gibi özellikler istediğini öğrenerek kendinizi bu konularda geliştirebilirsiniz. Bu yetkinliklere ait bir çok bilginin, okuldaki dersler ile verilmediğini biliyoruz. O zaman iş size düşmektedir. Bu amaçla gerekli yetkinliklerden hangilerine sahip olduğunuzu, hangilerinde ise yetersiz olduğunuzu değerlendirip, eksik olanları geliştirme yoluna gitmelisiniz. İkinci olarak bu yetkinlikleri geliştirirseniz, mezuniyetten sonra iyi bir firmada iş bulma şansınız artar. Üstelik işe başladıktan sonra da çalışma yaşamına kısa sürede adapte olup başarılı sonuçlar alabilirsiniz. 4. Mesleki çevre edinmek : Staj ile birlikte mesleki alanda ilk iş çevrenizi de yapmaya başlayacaksınız. Bir çok firmada yöneticiler stajyerlere daha pozitif bakar ve o işyerinde çalışmaya başlamış olsanız bir çalışan olarak kuramayacağınız diyalogu bir stajyer olarak daha rahat kurarsınız. Benzer durum staj yaptığınız birimdeki diğer çalışanlar için de geçerlidir. Diğer yandan stajyerler, bir çok firma için personel adayı kaynağıdır. Çalışmasından memnun kalınan bir stajyer, deneme süresi gerektirmez, çünkü çalışması bilinmektedir. Ayrıca firma kültürünü bildiği için uyum sağlaması da daha kısa sürer. Bu yüzden firmalar yeni mezun elemana ihtiyaç duyduklarında, staj döneminde çalışmasından memnun kaldıkları stajyerleri tercih ederler. Diyelim ki mezun oldunuz ve staj yaptığınız işyerinde yeni mezun elemana ihtiyaç duyulmuyor. Yine de o işyerindeki kişilerin sizi başka firmalara yönlendirmesi, en azından başvurduğunuz firmalar için referans olmaları, ancak iyi bir staj dönemi geçirmişseniz, yani çalışmanızdan memnun kalınmışsa mümkündür. Görüldüğü üzere stajınızı bilinçli bir şekilde yapmanızın çalışma yaşamına hazırlanmanızda size çok büyük yararları olabilir. Bunun için öncelikle sizin bu konunun önemine inanmanız gerekir. Ancak ondan sonra kendinizi bilinçli bir staj yapmaya yönlendirebilirsiniz. Eğer bu konunun önemine inanmışsanız son bir kaç öneride daha bulunmak istiyorum : Staja başlamadan önce, o stajdan neler beklediğinizi kendinize sorun. Beklentilerinizi listeleyin. Staj süresince nelerin uygulamasını görmeyi hedeflediğinizi, neleri öğrenmeyi istediğinizi bir yere yazarak planlayın. Bu çerçevede yukarıda belirttiğim konuları da çalışma planınıza dahil edin. Mümkün olduğu kadar kurumsallaşmış firmalarda staj yapmaya çalışın. Çünkü bu firmalarda staj programları daha ciddiye alınmaktadır. Böylece stajınızda size daha çok vakit ayrılır. Ayrıca kurumsallaşmış firmalar, yapı olarak büyük firmalar olduğundan, okulda öğrendiğiniz bir çok konunun uygulamalarını görebilirsiniz. Küçük firmalarda bu tür uygulamaları gözlemlemek şansı daha azdır. Genel olarak staj yaptığınız firmaya bir "yük" olduğunuzu unutmayın. Çünkü eğitim pahalı bir iştir. Size zaman ayrılması gerekir ve bu da çalışanların normal işlerini bir yana bırakarak size zaman ayırmaları ile gerçekleşir. Bu da firma açısından bir maliyet demektir. Bu algılamanın iki sonucu vardır : Birincisi firmanın çalışanlarının tüm zamanlarını size ayırmalarını beklemeyin… İkincisi, firmanın çalışanlarının rutin olarak yaptıkları işleri üstlenerek firmaya katkıda bulunun ve bu maliyeti karşılayın… Göreceksiniz ki firma çalışanları size daha fazla vakit ayıracaklardır. Araştırıcı olun… Yukarıda belirttiğim gibi, ne kadar iyi programlanmış olursa olsun, çalışanlar size ne kadar fazla vakit ayırırlarsa ayırsınlar, yine de firmanın size aktarabileceği bilgiler sınırlıdır. Okulda öğretim üyeleri size bir şey öğretmek için çaba gösterir, işyerlerinde ise çalışanların böyle bir kaygısı yoktur. İster öğrenirsiniz, ister öğrenmezsiniz, onlar için bir şey fark etmez. ( Tatil dönüşlerinde "stajda iken nasıl kaytardıklarını" heyecanla diğer arkadaşlarına anlatan öğrenciler için özellikle belirteyim ki stajdan kaytarmak bir "marifet" değildir.) Bu yüzden siz araştırıp sormadıkça, kimse size fazladan bir şey öğretmek için çaba göstermez. Kuşkusuz çalışanların size fazladan bir şey vermesi için de sizin de fazladan bir şeyler yapmanız gerekir. Çalışanların rutin işleri gibi… Firma çalışanlarınca size yapmanız için verilen her işi yapın ( Bu bir çalışanın işini yapmak olsa bile…) Bu işler size çok basit ve angarya gibi gelebilir. Kendi kendinize "Ben üniversitede bunca sene bu sıradan işleri yapmak için mi okudum?" şeklinde hayıflanmayın. Bu tür işlerin size bir çok yararı var : Öncelikle işin mutfağını görmüş olursunuz. Yaptığınız iş vasıfsız birinin yaptığı bir iş olsa bile, eğer ileride sizinle bu işleri yapan kişiler çalışacaksa, onların çalışma koşullarını, çalışma şeklini bildiğiniz için daha isabetli kararlar verirsiniz. İkinci olarak, çalışma yaşamının başlarında bu tür işleri bizzat kendiniz yapacaksınız, şimdiden alışmakta yarar var. Üçüncüsü işinizle ilgili olmasa bile yaptığınız bu tür işler ile firmaya katkı sağlamış ve yaptığınız stajın firmaya maliyetini bir ölçüde karşılamış olursunuz. Son olarak çalışkanlığınızla göz doldurur, mezun olduktan sonra gerek o firmada, gerekse o firmanın tavsiyesi ile başka firmalarda iş bulma olasılığınız artırmış olursunuz. İşyeri kurallarına uyun ve sanki o firmanın bir çalışanı imiş gibi davranın. Bunun için öncelikle işyeri kurallarını öğrenin. Giyiminiz, işyerine geliş gidiş saatleriniz, işyeri içerisindeki davranışlarınız, bu kurallara uygun olsun. Yukarıda belirttiğimiz faydalar, burada da geçerlidir. Son olarak eğer staj yapacaksanız, bilinçli bir şekilde yapın. Stajınızı bu şekilde yapmayacaksanız, tanıdık bir işyeri ayarlayın, size staj belgesini bir şekilde düzenlerler. Hiç olmazsa tatilinizi yarıda kesip, boşu boşuna zamanınızı harcamamış olursunuz. Sonradan çalışma yaşamına başladığınızda "keşke stajımı bilinçli şekilde yapsaydım." demek yok ama… Kaynak: egitim.com

http://www.biyologlar.com/staj-yapmak-neden-onemli

Tıpta Nanoteknoloji Kullanımı

Latince "nanus" kelimesinden gelen nano kelimesi cüce anlamına geliyor. Bilim alanında nano kelimesinin günümüzdeki anlamı ise metrenin milyarda biri anlamına gelen teknik bir ölçü birimidir. Nanometre; bir metrenin milyarda biri ölçüsünde bir uzunluğu temsil eder ve bu da yaklaşık olarak ard arda dizilmiş 3 ya da 5 atom kadar eder. Elektron mikroskobunun bulunması ile birlikte, artık malzeme üretirken malzemeyi oluşturan elementlerin atomları üzerinde çalışmalar yapılarak (atomların diziliş biçimler değiştirilerek) onlara çeşitli şekiller verilmeye başlanmıştır. Günümüzde nano teknoloji yardımıyla maddeyi oluşturan atomların dizilişinde şekillendirmeler yapılabilmektedir. Nano teknoloji; maddenin nanometre ölçeğinde yani moleküler düzeyde denetlenmesi yoluyla gerçekleştirilen işleme, ölçüm, modelleme ve düzenleme gibi çalışmalarla yeni malzeme, cihaz ve sistemlerin tasarlanması ve üretilmesini konu alan bir teknoloji dalıdır. Maddeler nano boyutta farklı davranışlar hata olağanüstü davranışlar gösterir. Olağan halde ışığı ve elektriği iletmeyen maddelerin, nano boyutta tam tersi özellikler göstermesi ve olağan boyutta sert olmayan maddelerin nano boyutta elmastan bile sert bir davranış göstermelerinin anlaşılması, günümüzde nano teknolojiyi gündeme getirmiştir. Malzemeler nano düzeyde küçültüldüğü zaman, normalde görmediğimiz yeni üstün özelliklerin ortaya çıkması; böylece üretilen nano teknoloji ürünlerinin daha dayanıklı, daha hafif ve daha hassas özellikle donatılmış olması günümüzde nano teknolojiyi ilgi odağı haline getirmiştir. Nano teknoloji; sadece üç adet atomdan oluşan küçük bir su molekülünden, hemoglobin gibi oksijen taşıyan bir protein molekülüne ya da DNA zincirine kadar çok geniş bir alanı kapsayan yeni bir teknolojidir. Nano teknoloji ürünleri, beyin damarlarının içerisine, dişin içine, vb. insan vücudu içerisinde her yere yerleştirilebilir. Nano teknoloji ürünü chipler ve özel donanımlar ile canlı organizmalar uzaktan kontrol edilebilir. İnsan saçı içerisine sığabilen özel kablolarla özel bir iletişim sistemi de kurulabilir. Nano teknoloji sayesinde, çok küçük boyutlarda üretilebilen nano robotlar yapılabilecektir. Günümüzde, nano boyutta fonksiyonel olabilen bu robotları insan kanına verip insan vücudu içerisinde hasarlı organı onarabilecek nano robot teknolojileri ile ilgili proje çalışmaları yapılmaktadır. Beynin kılcal damarları tıkandığında, nano tüpler ile bu tıkanmalar giderilebilecektir. İnsan beyni, içerisinde kimyasallar ve elektronlar bulunan bir yapıda olup beyin hücreleri ararsındaki iletişim nano seviyededir. Beyin damarları içerisinde kan ile hareket eden nano tüpler vasıtasıyla hatasız teşhis ve tedavi yapılabilecektir. Bir tür sinirsel iletişim eksikliğinden kaynaklanan ve genel adı felç olan hastalığa, nano teknolojiyle üretilen yapay kılcal damarlar ile çare bulunacaktır. Bir süper bilgisayar tarafından kontrol edilen ve vücudumuzun yapay bağışıklık sistemini oluşturacak nano robot ordularının üretilmesiyle nüfuz edilemez bir bağışıklık sistemimiz olacak ve AIDS virüsleri bile size etki edemeyecek. Ana arterlerimizde ve kılcal damarlarımızda gezinen mini robotlar düşünün... Vücudumuza bir defa enjekte edildikten sonra çalışmaya programlanan nano robot sürüleri kan dolaşımı ile istenilen bölgeler gidip hep beraber hasar görmüş bir organı veya dokuyu tamir edebilecek. Tıkanan damarları açabilecek veya hastalıklı hücreleri tahrip edebilecekler. Artık kalp krizi riskinden, enfeksiyona bağlı hastalıklara kadar birçok rahatsızlıktan kurtulacaksınız. Hatta bu mini robotlar vücuda ek bir bağışıklık sistemi bile kazandırabilirler. Hedef hücrelerin özellikleri programlandığında, örneğin vücuda giren herhangi bir virüse saldırabilir ve bünye hastalanmadan virüs istilasını durdurabilirler. Aynı zamanda vücuttaki her bulguyu rapor edip doktorluk da yapabilirler. Nano teknoloji, ilaç sektöründe de kullanılmaktadır. Vücuda alınan ilaçlar, normalde vücudun her yerine dağılmakta ve gerçek hedefe gitme olasılığı azalmaktadır. Halbuki nano partiküller ile ilacı doğrudan doğruya gitmesini istediğimiz gerçek hedefe gönderebiliriz. Bunu, hedefi vuran nano kurşuna benzetebiliriz. Böylece ilaç doğrudan doğruya hasta bölgeye veya hasta dokuya gönderilebilecektir. Nano tabancalar ile doğrudan hücreye müdahale edilebilecektir. Mevcut yöntemlerle ilaç alımında, vücudun küçük bir bölgesini tedavi etmek için vücudun başka bir yerini zehirlemek gibi bir risk bulunmaktadır ve bu verimsiz bir yöntemdir. Klasik yöntemle ilaç kullanımında, vücudun kritik iç organları, beyin, karaciğer, böbrek vb. zara görebilmektedir. Halbuki nano teknoloji ile yapılan tedavide, ilaç nnao kapsüllere yükleniyor ve bu nano kapsüller şırınga ile sadece hasta bölgeye veriliyor. Sonra da bo nano kapsüller patlatılıyor ve sadece gerekli yerlere ilaç zerkedildikten sonra da bu zararsız nano kapsüller vücuttan dışarı atılıyor. Gelecekte nano biyolojik ürünler gündeme gelecek, suni organ yapımında nano parçalar kullanılacak, anında teşhis koyabilen sağlık tarama araçları yapılabilecektir. Pek yakın gelecekte, medikal nanoteknoloji alanında bir devrim yaşanacak diyebiliriz... Örneğin sanal olarak hastalıkların önüne geçilebilecek, moleküler seviyede hücreleriniz tamir edilecek ve yaşlanma yavaşlatılacak. 50 yaşındayken kendinizi 25 yaşında hissedeceksiniz.

http://www.biyologlar.com/tipta-nanoteknoloji-kullanimi

Prof. Dr. Yusuf Vardar

Prof. Dr. Yusuf Vardar (d. 1921 Karacaova, Yunanistan - ö. 6 Mart 2009 İzmir, Türkiye). Türk botanikçi. Tekirdağ Ortaokulu'nu ve Edirne Lisesi 'ni bitirdikten sonra, 1946'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'ne bağlı Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuştur. 1949'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü'nde Prof. Dr. Leo Brauner'in öğrencisi olarak "Angiosperm Nebatların Su Altındaki Transpirasyonu Hakkında İncelemeleri" konusunda yaptığı tezle Doktora derecesine hak kazanmıştır. 1954 yılında yine İstanbul Üniversitesi'nde Doçentliğe yükseltilmiştir. Çalışmalarını Ocak-Aralık 1958 arasında, ABD hükümetinin verdiği bursla, International Cooperation Administration programından yararlanarak "Bitki Fizyolojisinde Atomun Sulhçu Gayelerle Kullanımı" konularında araştırmalar yapmak üzere University of Wisconsin'de sürdürmüştür. ABD'den dönüşte ise, Nisan 1959'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Biyoloji Enstitüsü'ne Doçent olarak atanmış ve 1960'ta da bu Enstitü'de Profesörlüğe yükseltilmiştir. Ekim 1961'de, kuruluşuna öncülük ettiği ve Türkiye'nin üçüncü Fen Fakültesi olan, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı'na seçilmiştir. Ardından üç yeni dönem (Ekim 1963, Ekim 1965 ve Ekim 1969) Fen Fakültesi Dekanlığını yürütmüştür. Ayrıca 1961-1977 arasında E.Ü. Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü Başkanlığı yapmıştır. Ekim 1971-Mayıs 1974 döneminde ise Ege Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiştir. Temmuz 1964-Ocak 1966 arasında TÜBİTAK BAY Grubu üyeliğini, 1966-74'te TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğini yürütmüş; Şubat 1972-Ocak 1974 arasında da TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığı'na seçilmiştir. Temmuz 1973'te Üniversitelerarası Kurul'un oluşturulmasıyla seçimle işbaşına gelen ilk Üniversitelerarası Kurul Başkanı olan Vardar, bu görevi Haziran 1974'e dek yürütmüştür. Yine 1973-1974 yılları arasında, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kurulan Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir. Kasım 1977'de, yaş haddi ile emekli olmasına 11 yıl varken, kendi isteğiyle E.Ü. Fen Fakültesi'den emekli olmuştur. Emekliliğinin ardından 1980-1990 arasında Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda Baş Müşavir ve Genel Sekreter olarak görev almıştır. Bu dönemde de kendisi temel bilimci olduğu halde, uygulamaya inanmış ve her zaman savunduğu üniversite-sanayi işbirliğinin kurulması ve geliştirilebilmesi için katkılarda bulunmuştur. EBSO-TÜBİTAK işbirliği ile, EBSO-Ege Üniversitesi arasında oluşturulan Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Merkezi'nin (ÜSİGEM) hayata geçirilmesinde rol oynamıştır. Bu çalışmaları nedeniyle kendisine Fahri Doktora payesi verilmiştir. Vefatından sonra, Ege Üniversitesi Kampüs Kültür Merkezi'nin adı, Ege Üniversitesi Senatosu'nun oybirliği ile aldığı karar doğrultusunda, Prof.Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi olarak değiştirildi. Prof. Dr. Yusuf Vardar Türk Biyoloji Derneği, ABD, İsviçre, Alman Botanik Dernekleri, Avrupa Bitki Fizyologları Birliği gibi mesleki örgütlere üye olmuş, 1950'li yıllarda Türk Biyologlar Derneği Başkanlığı yapmıştır. 1969'da Yale Series in Sciences International Advisory Board'a seçilmiştir. Ayrıca 1965-1969'da Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu üyesi, 1970-1976'da CENTO Bilimsel Koordinasyon Heyeti Türk Delegesi ve 1972-1975'te Akdeniz Uygulamalı Bitki Fizyologları Örgütü Başkanı olarak görev almıştır. Uluslararası düzeyde (Ekim 1967- Ekim 1971) bitki hormonları transferi ve bitki büyüme hormonları konularında İzmir'de iki kez NATO-Advanced Study Instıtute düzenlemiştir. Bu NATO-ASI toplantılarında sunulan makalelerin toplandığı ve editörlüğünü Vardar'ın yaptığı kitaplar günümüzde de sanal ortamda satıştadır. Vardar (1968) Elsevier ve Kaldewey and Vardar (1972) Verlag Chemie, www.amazon.de, www.bestwebbuys.com gibi birçok elektronik kitapçıda satılmaktadır. (web adreslerine ulaşım tarihi 16 Mayıs 2006). Yine İzmir'de Ekim 1975'te K.H. Sheikh ve M. Öztürk'le beraber 3rd Mediterranean Plant Physiologists (MPP) toplantısının düzenlenmesini sağlamıştır. Toplam 7 adet Yüksek Lisans ve 12 adet Doktora tezi yönetmiştir. Yusuf Vardar, ayrıca yapmış olduğu bilimsel çalışmalarla 1976 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü'ne layık görülen ilk botanikçidir. Vardar'ın yayınları 60'ı yabancı dilde, toplam 130 orijinal makale; editörlüğünü üstlendiğini ve İngilizce olarak yayımlanan 3 adet kitap; toplam 25 adet Türkçe ders kitabı; 77 adet Türkçe derleme makale ile Ege Ekspres, Rapor, Tercüman, Yeni Asır, Son Havadis gibi günlük gazetelerde yayımlanan 1000 kadar yazıdır. Ayrıca 1975 yılına kadar, 17 farklı temel bitki fizyolojisi kitabında Vardar'ın çalışmalarına gönderme yapılmıştır. Türkçe kitaplarından bazıları sanal ortamda hâlâ satılmaktadır. Makalelerine, Science Citation Index'de sadece 1965-75 yılları arasında 70'ten fazla atıf yapılmıştır. Y. Vardar, Cumhuriyet'ten sonra Türk biyolojisinin gelişmesine katkıda bulunan bilim adamları arasında anılmaktadır[1]. Yaşam öyküsü kızı Nükhet Vardar tarafından "Hakikatte Aşk, Bilgide Kuvvet..." adı ile 2007 yılından kaleme alınmış ve yayınlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-yusuf-vardar

Ünlü Türk Biyologlar

Turhan Baytop Prof. Turhan Baytop, (d. 20 Haziran 1920, İstanbul - ö. 25 Haziran 2002, İstanbul), eczacı, öğretim üyesi, botanikçi, bilim adamı. 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacı Okulu'nu bitiren Prof. Baytop, 1948 yılında mezun olduğu okulun Farmakognozi Enstitüsü'nde asistan olarak göreve başladı. Hazırladığı bir tez ile 1949 yılında Dr. pharm. ünvanı kazanan Turhan Baytop, 1951 yılında gittiği Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Kürsüsü'nde çeşitli çalışmalarda bulundu. 1952'de Türkiye'ye dönerek, ertesi yıl doçent olan Baytop, on yıl sonra 1963'te profesör unvanını aldı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nin ilk dekanıdır. Değişik dönemlerde beş kez dekanlık yaptı, 1969 - 1987 yılları arasında Farmakognozi anabilim dalı başkanlığı görevinde bulundu. 1987 yılında emekli olan Prof. Turhan Baytop, Türkiye'nin tıbbi bitkileri, Türkiye'nin florası ve Türk eczacılık tarihi konularında araştırma ve çalışmalar yaptı. 300'ün üzerinde kitap ve araştırması yayımlandı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi içinde "Eczacılık Tarihi Müzesi"'ni kuran Prof. Baytop, birçok tarihi eşyayı bu müzeye kazandırıp 1990 yılında Türk Eczacılık Tarihi Toplantılarını düzenlemeye başlayıp, 1984 -1996 yılları arasında "Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi" dersini vererek, bir ders kitabı yazmıştır. Botanik bilimiyle de ilgilenen Turhan Baytop, lale ve gülün geçmişini araştırdı, bu konuda İngilizce ve Japonca'ya da çevrilen bir kitap yazdı. Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi, 1984, ISBN 975-420-021-1 The Bulbous Plants of Turkey, 1984 (B.Mathew ile birlikte) Türk Eczacılık Tarihi, 1985 İstanbul Lalesi, 1992 Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, 1994 Eczahane'den Eczane'ye, 1995 Laboratuvar'dan Fabrika'ya, 1997 İstanbul Florası Araştırmaları, 1999, ISBN 9789757622530 Türk Eczacılık Tarihi Araştırmaları, Anadolu Dağlarında 50 Yıl, 2000 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001 İstanbul Florası Araştırmaları, 2002 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001   Prof. Dr. Yusuf Vardar Prof. Dr. Yusuf Vardar (d. 1921 Karacaova, Yunanistan - ö. 6 Mart 2009 İzmir, Türkiye). Türk botanikçi. Tekirdağ Ortaokulu'nu ve Edirne Lisesi 'ni bitirdikten sonra, 1946'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'ne bağlı Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuştur. 1949'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü'nde Prof. Dr. Leo Brauner'in öğrencisi olarak "Angiosperm Nebatların Su Altındaki Transpirasyonu Hakkında İncelemeleri" konusunda yaptığı tezle Doktora derecesine hak kazanmıştır. 1954 yılında yine İstanbul Üniversitesi'nde Doçentliğe yükseltilmiştir. Çalışmalarını Ocak-Aralık 1958 arasında, ABD hükümetinin verdiği bursla, International Cooperation Administration programından yararlanarak "Bitki Fizyolojisinde Atomun Sulhçu Gayelerle Kullanımı" konularında araştırmalar yapmak üzere University of Wisconsin'de sürdürmüştür. ABD'den dönüşte ise, Nisan 1959'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Biyoloji Enstitüsü'ne Doçent olarak atanmış ve 1960'ta da bu Enstitü'de Profesörlüğe yükseltilmiştir. Ekim 1961'de, kuruluşuna öncülük ettiği ve Türkiye'nin üçüncü Fen Fakültesi olan, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı'na seçilmiştir. Ardından üç yeni dönem (Ekim 1963, Ekim 1965 ve Ekim 1969) Fen Fakültesi Dekanlığını yürütmüştür. Ayrıca 1961-1977 arasında E.Ü. Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü Başkanlığı yapmıştır. Ekim 1971-Mayıs 1974 döneminde ise Ege Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiştir. Temmuz 1964-Ocak 1966 arasında TÜBİTAK BAY Grubu üyeliğini, 1966-74'te TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğini yürütmüş; Şubat 1972-Ocak 1974 arasında da TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığı'na seçilmiştir. Temmuz 1973'te Üniversitelerarası Kurul'un oluşturulmasıyla seçimle işbaşına gelen ilk Üniversitelerarası Kurul Başkanı olan Vardar, bu görevi Haziran 1974'e dek yürütmüştür. Yine 1973-1974 yılları arasında, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kurulan Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir. Kasım 1977'de, yaş haddi ile emekli olmasına 11 yıl varken, kendi isteğiyle E.Ü. Fen Fakültesi'den emekli olmuştur. Emekliliğinin ardından 1980-1990 arasında Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda Baş Müşavir ve Genel Sekreter olarak görev almıştır. Bu dönemde de kendisi temel bilimci olduğu halde, uygulamaya inanmış ve her zaman savunduğu üniversite-sanayi işbirliğinin kurulması ve geliştirilebilmesi için katkılarda bulunmuştur. EBSO-TÜBİTAK işbirliği ile, EBSO-Ege Üniversitesi arasında oluşturulan Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Merkezi'nin (ÜSİGEM) hayata geçirilmesinde rol oynamıştır. Bu çalışmaları nedeniyle kendisine Fahri Doktora payesi verilmiştir. Vefatından sonra, Ege Üniversitesi Kampüs Kültür Merkezi'nin adı, Ege Üniversitesi Senatosu'nun oybirliği ile aldığı karar doğrultusunda, Prof.Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi olarak değiştirildi. Prof. Dr. Yusuf Vardar Türk Biyoloji Derneği, ABD, İsviçre, Alman Botanik Dernekleri, Avrupa Bitki Fizyologları Birliği gibi mesleki örgütlere üye olmuş, 1950'li yıllarda Türk Biyologlar Derneği Başkanlığı yapmıştır. 1969'da Yale Series in Sciences International Advisory Board'a seçilmiştir. Ayrıca 1965-1969'da Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu üyesi, 1970-1976'da CENTO Bilimsel Koordinasyon Heyeti Türk Delegesi ve 1972-1975'te Akdeniz Uygulamalı Bitki Fizyologları Örgütü Başkanı olarak görev almıştır. Uluslararası düzeyde (Ekim 1967- Ekim 1971) bitki hormonları transferi ve bitki büyüme hormonları konularında İzmir'de iki kez NATO-Advanced Study Instıtute düzenlemiştir. Bu NATO-ASI toplantılarında sunulan makalelerin toplandığı ve editörlüğünü Vardar'ın yaptığı kitaplar günümüzde de sanal ortamda satıştadır. Vardar (1968) Elsevier ve Kaldewey and Vardar (1972) Verlag Chemie, www.amazon.de, www.bestwebbuys.com gibi birçok elektronik kitapçıda satılmaktadır. (web adreslerine ulaşım tarihi 16 Mayıs 2006). Yine İzmir'de Ekim 1975'te K.H. Sheikh ve M. Öztürk'le beraber 3rd Mediterranean Plant Physiologists (MPP) toplantısının düzenlenmesini sağlamıştır. Toplam 7 adet Yüksek Lisans ve 12 adet Doktora tezi yönetmiştir. Yusuf Vardar, ayrıca yapmış olduğu bilimsel çalışmalarla 1976 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü'ne layık görülen ilk botanikçidir. Vardar'ın yayınları 60'ı yabancı dilde, toplam 130 orijinal makale; editörlüğünü üstlendiğini ve İngilizce olarak yayımlanan 3 adet kitap; toplam 25 adet Türkçe ders kitabı; 77 adet Türkçe derleme makale ile Ege Ekspres, Rapor, Tercüman, Yeni Asır, Son Havadis gibi günlük gazetelerde yayımlanan 1000 kadar yazıdır. Ayrıca 1975 yılına kadar, 17 farklı temel bitki fizyolojisi kitabında Vardar'ın çalışmalarına gönderme yapılmıştır. Türkçe kitaplarından bazıları sanal ortamda hâlâ satılmaktadır. Makalelerine, Science Citation Index'de sadece 1965-75 yılları arasında 70'ten fazla atıf yapılmıştır. Y. Vardar, Cumhuriyet'ten sonra Türk biyolojisinin gelişmesine katkıda bulunan bilim adamları arasında anılmaktadır[1]. Yaşam öyküsü kızı Nükhet Vardar tarafından "Hakikatte Aşk, Bilgide Kuvvet..." adı ile 2007 yılından kaleme alınmış ve yayınlanmıştır.   Prof. Dr. Ali Demirsoy Prof. Dr. Ali Demirsoy, (ICZN yazar gösteriminde Demirsoy; d. 1945 Yuva, Kemaliye, Erzincan, Türkiye) Türk entomolog ve evrimsel biyoloji uzmanı. Şimdiye kadar 20 takson tanımlamış ve 12 taksona da adı verilmiştir. Eski adı Gerüşla olan Yuva köyünde doğdu. 956 yılında köyündeki ilkokulu, 1959'da Kemaliye'deki ortaokulu, 1962'de Ankara Gazi Lisesi'ni, 1966'da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'nü bitirdi. Petrol aramada staj yaptı. 1966 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'ne asistan oldu. 1971 yılında Erzurum ve civarı vilayetlerin Orthoptera Faunası adlı tezle doktor oldu. Aynı yıl DAAD'den aldığı bir bursla Almanya'da lisan okuluna devam etti. Daha sonra Humboldt bursunu kazanarak Hamburg Üniversitesi'nde, Paris ve Londra'daki araştırma enstitülerinde çalıştı. Türkiye'nin Caelifera Faunasının taksonomik incelemesi adlı tezle 1974 yılında habilitasyonunu yaptı. Yine bu süre içerisinde Birleşmiş Milletler'in finanse ettiği bir derin deniz araştırmasına katılarak Kuzey Kutbu ve Grönland'da, İzlanda civarında, oseonografik, yavru balık ve deniz akımlarını inceleyen bir bilimsel araştırmaya aktif olarak katıldı. 1984 yılında Alexander von Humboldt bursunu tekrar alarak, Hamburg Üniversitesi Zooloji Enstitüsü'nde Türkiye Faunası ile ilgili araştırmalarına devam etti. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi'ne atandı. 1980-1981 yıllarında Zooloji Bölüm Başkanlığı, 1981-1982 yılları arasında da Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1982 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Ders kitabı, araştırma, deneme ve bilimsel roman tarzı çok sayıda kitabı vardır. Özellikle "Yaşamın Temel Kuralları" adlı ders kitabı dizisiyle geniş kitlelere zoolojiyi sevdirdi. Çalışma alanları arasında öncelik taksonomidedir. Türkiye'deki Mantodea, Caelifera, Odonota, Blattodea, Dermeptera, Scorpionidae, Hirundina faunaları üzerine taksonomik çalışmalar ana uzmanlık alanıdır. Ayrıca, doğanın ve çevrenin korunması, genetik [1] ve evrim ile zoocoğrafya da çalışma alanlarının uzanımlarıdır. Özellikle evrim konusunda Türkiye'deki en popüler[2] ve aktif[3][4][5][6][7][8][9] uzmanlardan biridir. Demirsoy'un evrim üzerine olan popüler yayınları evrim teorisine karşı olanlarca da sık sık eleştiri amacıyla kullanılır. Adlandırdığı taksonlar 1973 Paranocarodes fieberi anatoliensis Demirsoy, 1973 (sonra: Paranocarodes anatoliensis) Paranothrotes asulcatus Demirsoy, 1973 Paranothrotes opacus hakkariana Demirsoy, 1973 Paranothrotes kosswigi Demirsoy, 1973 Pseudosavalania Demirsoy, 1973 Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 1974 Isophya kosswigi Demirsoy, 1974 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Platycleis (Squamiana) weidneri Demirsoy, 1974 Platycleis (Yalvaciana) yalvaci Demirsoy, 1974 1977 Tetrix turcica Demirsoy, 1977 (sonra: Tetrix depressa turcicus) 1979 Aspingoderus elazigi Demirsoy, 1979 Chorthippus albomarginatus hakkaricus Demirsoy, 1979 Dociostaurus (Dociostaurus) salmani Demirsoy, 1979 Eremippus weidneri Demirsoy, 1979 Paranothrotes eximius nigroloba Demirsoy, 1979 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1979 Sphingonotus turcicus kocaki Demirsoy, 1979 2002 Novadrymadusa Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Adına ithaf edilen taksonlar Demirsoyus Çıplak, Şirin & Taylan, 2004 Leptodusa demirsoyi (Karabag, 1975) Brachyptera demirsoyi Kazancı, 1983 Eupholidoptera demirsoyi Salman, 1983 Paratendipes demirsoyus Şahin, 1987 Prozercon demirsoyi Urhan & Ayyıldız 1996 Sadleriana byzanthina demirsoyi Yıldırım & Morkoyunlu, 1998 Poecilimon demirsoyi Sevgili 2001 Paranocaracris rubripes demirsoyi Ünal, 2002 Xysticus demirsoyi Demir, Topçu & Türkes, 2006 Athous (Orthathous) demirsoyi Platia, Kabalak, Sert 2007 Campanula demirsoyi Kandemir, 2007   Ayla Kalkandelen Ayla Kalkandelen (ICZN yazar gösteriminde Kalkandelen; d. 14 Mart 1939 Gaziantep - ö. 28 Nisan 2002). Türk entomolog. Uzmanlık alanı Homoptera'nın Auchenorrhyncha alt takımıdır. Şimdiye kadar 10 takson tanımlamış ve 5 taksona da adı verilmiştir. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bağ ve Bahçe Bitkileri Yetiştirme ve Islahı Bölümü'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Ankara Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştır. 1964 yılında Georgetown lisan okuluna devam ettikten sonra AID bursu ile 1965-1966 yıllarında Clemson Üniversitesi (Clemson S. C., ABD)'nde yüksek lisansını yapmıştır. Bu arada Temmuz 1966'da 3 hafta Columbus Üniversitesi (Columbus, Ohio, ABD)'nde Dr. D. M. Delong'dan ve Ocak-Şubat 1967'de National Museum of Natural History (Washington DC)'de Dr. J. Kramer'den Cicadellidae (Homoptera) taksonomisi üzerine eğitim almıştır. Kasım 1971'de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü'nde "Orta Anadolu'da Homoptera:Cicadellidae Familyası Türlerinin Taksonomisi Üzerine Araştırmalar" adlı doktora teziyle Doktor ünvanını alan Kalkandelen, Ekim 1995'te de Doçent olmuştur. 1986-1990 yıllarında Bitki Koruma Bülteni Yayın Yönetim kurulu ve Redaksiyon Heyeti Başkanlığı görevini yürütmüştür. 1996 yılında The American Biographical Institute tarafından International Who's Who of Contenporary Achievement ödülü verilmiştir. 1997 yılında emekli olmuştur. Adlandırdığı taksonlar Diplocolenus (Verdanus) bekiri Kalkandelen, 1972 Mocuellus dlabolai Kalkandelen, 1972 Mocuellus foxi Kalkandelen, 1972 Mocuellus zelihae Kalkandelen, 1972 Paluda vitripennis lalahani Kalkandelen, 1972 Eurybregma dlabolai Kalkandelen, 1980 Zyginidia (Zyginidia) artvinicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) karadenizicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) bafranicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) emrea Kalkandelen, 1985 Adına ithaf edilen taksonlar Anoplotettix kalkandeleni Dlabola, 1971 Tshurtshurnella kalkandelenica Dlabola, 1982 Malenia aylae Dlabola, 1983 Quadristylum aylae Dlabola, 1985 Hyalesthes aylanus Hoch, 1985     Feyzi Önder İlk öğrenimini Ödemiş Cumhuriyet İlkokulunda, orta öğrenimini İzmir Tilkilik Ortaokulu ve İzmir Atatürk Lisesinde tamamlamıştır. 1961yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine girerek 1965 yılında aynı fakültenin Bitki Sağlığı Bölümünden mezun olmuştur. Aynı yıl asistanlık sınavını kazanarak bu fakültenin Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsüne asistan olarak girmiştir. 1970 yılında "İzmir ili ve çevresinde bitki zararlısı Mirinae (Miridae:Hemiptera) türlerinin tanınmaları, yayılışları ve kısa biyolojileri üzerinde araştırmalar" isimli doktora tezini tamamlayarak doçentlik çalışmalarına başlamıştır. 1972-1973 yıllarında Londra'da British Museum (Natural History)'da konusuyla ilgili araştırmalarda bulunarak 1973 yılı Ekim ayında askerlik görevini yapmak üzere kürsüden ayrılmış, askerlik görevinin bitimi olan Nisan 1975'de tekrar aynı kürsüye atanmıştır. 1976 yılının Kasım ayında Üniversite Doçenti ünvanını kazanmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında 193 adet kitap, makale ve bildirisi yayımlanmıştır. Türkiye'nin fauna zenginliğinin tespit ve tanımlanması üzerine verdiği gayretleri ve isim babalığı yapıp entomoloji dünyasına tanıttığı böcek adları bugün de kullanılmaktadır. 1980-1988 yılları arasında PTT ile işbirliği yaparak böcek konulu 26 pulun çıkmasını sağlamış ve bu çabası böceklerin kitlelerce tanınmasını sağlamıştır. İlk kitabı, 1978 yılında Prof Dr. Niyazi Lodos ile birlikte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi yayınlarında çıkardığı Heteroptera (Türkiye ve Palearktik Bölge Familyaları Hakkında bilgiler) adlı kitabıdır. Diğer kitap ve çalışmaları hakkında toplu listeyi aşağıdaki kaynakçada bulabilirsiniz. Adı, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Feyzi Önder Konferans Salonu'na verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar 1975 yılında keşfedilenler: Mecomma pervinius Onder, 1974 1975 yılında keşfedilenler: Solenoxyphus alkani Onder, 1975 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim 1979 yılında keşfedilenler: Mecomma lodosi Onder, 1979 sinonim Adına ithaf edilen taksonla Psallus oenderi Wagner, 1976 Fieberiella oenderi Dlabola, 1985 Nemorius oenderi Jezek, 1990 Coptosoma oenderi Doğanlar et al., 2007 Hasan Koç Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008 Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008   Niyazi Lodos   Eski adı Yayaköy olan Zeytinliova köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamlamış, 1946 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. Meslek yaşamına Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsünde başlayan Lodos, askerlik hizmetinden sonra 1947-1950 yılları arasında kısa sürelerle Ankara Zirai Mücadele ve Karantina Müdürlüğü, Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü Meyvecilik Şubesi ve Bornova Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü gibi kuruluşlarda görev yapmıştır. 1950-1955 yılları arasında çalıştığı Ankara Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünde gösterdiği yüksek performans, yöneticilerin ve Prof. Dr. Bekir Alkan’ın dikkatini çekmiş ve bilim insanlığı yolunda ilk adımlarını bu kuruluşta atmıştır. Prof. Dr. Bekir Alkan'ın danışmanlığı altında hazırlamış olduğu “Orta Anadolu’da meyve ağaçlarında zarar yapan Curculionidae (Hortumlu böcekler) türleri üzerinde sistematik araştırmalar” konulu doktora tezini başarıyla tamamlamıştır. Bu sırada Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hububatta önemli zararlar oluşturan süneyle ilgili araştırmalar yapmak üzere bakanlıkça Diyarbakır’a görevlendirilen Lodos, daha sonra Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsüne dönüştürülecek olan “Geçici Süne Araştırma İstasyonu”nu kurmuş ve bu kuruluşun yöneticiliğini üstlenmiştir. Süne üzerinde yaptığı biyolojik ve ekolojik çalışmalardan elde ettiği sonuçlar hâlâ başarıyla kullanılmakta ve uygulanmaktadır. Süneyle ilgili bu başarılı çalışmalar Onu kısa zamanda civar ülkelerde de ünlendirmiş, nitekim Irak Hükümeti kendisini Irak’ta süne sorununu çözmek için bir yıllığına “Sözleşmeli Araştırıcı” olarak istihdam etmiştir. 1957 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine giren Lodos, Türkiye’de ilk kez ‘Bitki Sağlığı Bölümü’ nü kurmuştur. Süne üzerinde yaptığı çalışmalarını “Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de Süne (Eurygaster integriceps Put.) problemi üzerinde incelemeler” başlıklı eserde bir araya getiren Lodos, bu eseriyle 1960 yılında “Üniversite Doçenti” unvanını kazanmıştır ve bu unvan EÜ'ndeki ilk doçentlik unvanıdır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1960-1962 yılları arasında Entomoloji ve Fitopatoloji Kürsüsü, 1962-1964 yılları arasında da Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü Başkanlığı görevini sürdürmüştür. 1964 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevinden ayrılan Lodos, 1964-1969 yılları arasında özel bir anlaşmayla gittiği Gana'da West African Cocoa Research Institute’de Entomoloji Departmanı şefi olarak görev almıştır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1969 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevine yeniden dönmüş ve aynı yıl profesörlüğe yükseltilmiştir. Bu tarihten itibaren Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü ve Bitki Sağlığı Bölümü Başkanlıkları görevlerini sürdüren Lodos, 1982 yılında Yüksek Öğretim Kanunu gereğince ismi Bitki Koruma Bölümü olan bölüm başkanlığına getirilmiş ve bu görevini emekli olduğu 1 Temmuz 1988 tarihine kadar sürdürmüştür. Prof. Dr. Niyazi Lodos’u, entomoloji bilimine katkılarından dolayı bütün bilim dünyası tanımaktadır. İran, Irak, Fas, Gana, Çekoslovakya, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerde kısa veya uzun süreli çalışmaları; bazılan yabancı dillere çevrilmiş ders kitaplan; 90′dan fazla yabancı dillerde yayınlanmış mesleki eserleri; Royal Society of Entomology, International Commission for Invertebrata Survey, World’s Heteropterists, Curculio, Auchenorrhyncha ve Cocoa Scientists gibi birçok uluslararası dernek ve kuruluşlara üye olması; Türkiye entomolojisiyle ilgili yabancı araştırıcıların herhangi bir başvurusuna hemen o gün yanıt vermesi onu gerçekten entomoloji biliminde zirveye çıkarmıştır. Özellikle Gana'da yaptığı araştırmalar[1], entomoloji dünyasında takdir toplamış ve bu çalışmalardan birinde topladığı böcek örneği daha sonra meslektaşı tarafından adına ithaf edilmiştir: Blepharella lodosi Mesnil (sin: Congochrysosoma lodosi Mesnil) Bu arada Türkiye'de ilk kez bulunan ve bilim dünyası için yeni olan 31 böcek türünün lodosi, lodosianus, isodol ve niyazii gibi epitetlerle adına ithaf edilmesi, lodos'un çalışmalarının takdir gördüğünün göstergesidir. Üniversiteye girdiği 1957 yılından emekli olduğu 1988 yılına kadar 1000′den fazla lisans, 45 Uzmanlık ve Yüksek Lisans ve 15 Doktora öğrencisinden başka çok sayıda Doçent ve Profesör de yetiştirmiştir. Yayımlamış olduğu 170′den fazla eseri, bizzat kendisinin kurmuş olduğu Türkiye Entomoloji Derneği ve bu derneğin yayın organı olan Türkiye Entomoloji Dergisi bu konuda çalışanlara sürekli yardımcı olmaktadır. Yaptığı katkılar ve bıraktığı eserlerden dolayı 1996 yılında Ege Üniversitesi Senatosu tarafından “Üstün Hizmet Madalyası”yla onurlandırılmıştır. Türkiye'nin ilk ve en zengin böcek müzesi unvanına sahip olan ve uluslararası merkezlerce LEMT kısaltmasıyla kabul edilen Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Entomoloji Müzesi onun adına ithaf edilmiştir. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin kuruluşunu izleyen yıllarda Bitki Sağlığı Bölümünü kuran Prof. Dr. Niyazi Lodos tarafından müze konusunda ilk adımlar atılmış ve daha sonra Prof. Dr. Feyzi Önder, Prof. Dr. Hasan Giray ile Bölümde entomoloji konusunda çalışan akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Adlandırdığı taksonla 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim Adına ithaf edilen taksonlar Ceutorhynchus niyazii Hoffmann, 1957 Rhynchites lodosi Voss, 1973 Neotournieria lodosianus (Magnano, 1977) Cicada lodosi Boulard, 1979 Mecomma lodosi Onder, 1979 Tshurtshurnella lodosi Dlabola, 1979 Trissolcus lodosi (Szabo, 1981) Coptosoma lodosi Doğanlar et al., 2007   Tevfik Karabağ 1934 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. 1944 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde doktora derecesini alan Karabağ, 1948 yılında aynı fakültede doçentliğe, 1953 yılında da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde profesörlüğe yükselmiştir. Üç yıllık askerlik hizmeti dışında 1934-1953 yılları arasında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde, 1949-1951 yılları arasında İngiltere'de British Museum’da, 1953-1981 yılları arasında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde görev yapan Karabağ, 1957 ve 1966 yıllarında iki kez Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığına seçilmiştir. 1961-1977 yılları arasında aynı fakültede Sistematik Zooloji Kürsüsü Başkanı olan Karabağ, 1977-1983 yılları arasında TÜBİTAK Genel Sekreterliği görevini yürütmüştür. Diyarbakır Dicle Üniversitesinin kurulmasında aktif rol alan Karabağ Royal Entomological Society of London ve Entomoloji Derneği’nin üyeleri arasında yer almıştır. Böcek sistematiği üzerindeki araştırma ve çalışmalarıyla bilim dünyasına değerli katkılarda[1] bulunan ve doktora çalışmalarıyla böcek sistematiği prensip ve uygulamalarında önemli izler bırakan Tevfik Karabağ’a 1997 yılında TÜBİTAK Hizmet Ödülü verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar Paranocarodes fieberi tolunayi Karabağ, 1949 Anterastes uludaghensis Karabağ, 1950 Bucephaloptera bolivari Karabağ, 1950 Bucephaloptera convergens Karabağ, 1950 Parapholidoptera kosswigi (Karabağ, 1950) Platycleis (Montana) uvarovi (Karabağ, 1950) Platycleis (Squamiana) ankarensis (Karabağ, 1950) Poecilimon birandi Karabağ, 1950 Poecilimon cervus Karabağ, 1950 Poecilimon excicus Karabağ 1950 Poecilimon glandifer Karabağ, 1950 Poecilimon turcicus Karabağ, 1950 Anterastes tolunayi Karabağ, 1951 Anterastes turcicus Karabağ, 1951 Anadolua burri Karabağ, 1952 Anadolua davisi Karabağ, 1952 Anadolua rammei Karabağ, 1952 Eupholidoptera excisa (Karabağ, 1952) Paradrymadusa aksirayi Karabağ, 1952 Parapholidoptera grandis (Karabağ,1952) Psorodonotus anatolicus Karabağ, 1952 Psorodonotus ebneri Karabağ, 1952 Psorodonotus rugulosus Karabağ, 1952 Dasyhippus uvorovi Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus dimorphus Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus hemipterus Karabağ, 1953 Paranocaracris citripes idrisi (Karabağ, 1953) Paranocaracris rimansonae kosswigi (Karabağ, 1953) Poecilimon bilgeri Karabağ, 1953 Poecilimon celebi Karabağ 1953 Poecilimon davisi Karabağ, 1953 Stenobothrus (Stenobothrus) burri Karabağ, 1953 Xerohippus alkani Karabağ, 1953 Anadrymadusa albomaculata (Karabağ, 1956) Anadrymadusa spinicercis (Karabağ, 1956) Arcyptera (Pararcyptera) microptera karadagi (Karabağ, 1956) Bucephaloptera robusta Karabağ, 1956 Eupholidoptera unimacula Karabağ, 1956 Gampsocleis acutipennis Karabağ, 1956 Paradrymadusa brevicerca Karabağ, 1956 Parapholidoptera spinulosa Karabağ, 1956 Phonocorion uvarovi Karabağ, 1956 Phytodrymadusa hakkarica Karabağ, 1956 Poecilimon xenocercus Karabağ, 1956 Prionosthenus gueleni Karabağ, 1956 Psorodonotus davisi Karabağ, 1956 Isophya bicarinata Karabağ, 1957 Pseudoceles obscurus lateritius Karabağ, 1957 Rhacocleis acutangula Karabağ, 1957 Aeropedellus turcicus Karabağ, 1959 Drymadusa limbata grandis Karabağ, 1961 Parapholidoptera flexuosa Karabağ, 1961 Parapholidoptera intermixta Karabağ, 1961 Pezodrymadusa indivisa Karabağ, 1961 Pezodrymadusa lata Karabağ, 1961 Pezodrymadusa subinermis Karabağ, 1961 Pezodrymadusa uvarovi Karabağ, 1961 Pholidoptera guichardi Karabağ, 1961 Isophya autumnalis Karabağ, 1962 Isophya hakkarica Karabağ, 1962 Isophya thracica Karabağ, 1962 Poecilimon serratus Karabağ, 1962 Parapholidoptera ziganensis Karabağ, 1964 Poecilimon cervoides Karabağ, 1964 Poecilimon guichardi Karabağ, 1964 Poecilimon harveyi Karabağ, 1964 Anadrymadusa kosswigi Karabağ, 1975 Isophya cania Karabağ, 1975 Kurdia uvarovi Karabağ 1975 Leptodusa demirsoyi (Karabağ,1975) Leptodusa harzi (Karabağ, 1975) Parapoecilimon antalyaensis Karabağ, 1975 Poecilimon minutus Karabağ, 1975 Rhacocleis tuberculata Karabağ, 1978 Adına ithaf edilen taksonlar Isophya karabaghi Uvarov, 1940 Poecilimon karabagi (Ramme, 1942) Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1977 Eupholidoptera karabagi Salman, 1983 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman et Sevgili, 2002 Poecilimon tevfikarabagi Ünal, 2005 Prof. Dr. Hikmet Birand Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi profesörlerinden ve bu üniversitenin eski rektörlerinden Prof. Dr. Hikmet Birand bu yıl başında vefat etti. Değerli ilim adamı Prof. Birand Fakültemizi bir kaç bakımdan ilgilendirmektedir. Her şeyden önce 1949 da kurulmuş olan Fakültemizin kurucu heyeti başkanı kendisi idi. O yıl İsmet İnönü’nün Cumhur Başkanlığı ve Ord. Prof. Şemsettin Günaltay’ın Başbakanlığı zamanı idi. O zamanın hükümeti, 1933 yılında kaldırılarak İslâm Tetkikleri Enstitüsü haline konmuş olan, İlahiyat Fakültesinin yeniden kurulmasına karar vermişti. Hükümetin bu kararını uygulama işini o yıllarda Halk partisi hükümetinin son Millî Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu üzerine almış, bunun için de eski îlâhiyat Fakültesi profesörlerinden veya İslâm medeniyeti ilimlerinde başka yetkili kimselerden ilk Fakülte profesörlerini seçmek üzere bir komisyon toplamasını, o zaman Ankara Üniversitesi rektörü bulunan, rahmetli Hikmet Birand’dan istemişti. Prof. Birand 1949 yılı son aylarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine gelerek benimle ve rahmetli Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’la görüştü. Hükümetin böyle bir teşebbüste bulunacağını ve kurucu heyete katılmak üzere Ankara’ya gelmemizi istedi. Kendisiyle o zamana kadar pek tanışıklığım olmadığı gibi Yinanç’ın da olmadığı için, bu işaretin Başbakan Şemsettin Günaltay tarafından verildiğini tahmin ettik. Çünkü Günaltay, Mükrimin Halik’in İstanbul Üniversitesinden hocası olduğu gibi 1933 den sonraki profesörlüğü ve dekanlığı zamanından beni de tanıyordu. Rektör Hikmet Birand Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinden Prof. Şinasi Altındağ’ı Ankara Hukuk Fakültesinden Prof. Esat Arsebük’ü de kurucu komiteye almıştı. Rektörlük binasında bir haftaya yakın toplantılar yaparak yeni Fakülteye alınabilecek adayları tetkik ettik. Eski İlâhiyat Fakültesinden Yusuf Ziya Yörükan ile Ömer Hilmi Buda’yı seçtik. Ayrıca, bir müddet üniversitede profesörlük ederek ayrılmış olan Remzi Oğuz Arık’ı Türk İslâm Sanatları profesörlüğüne davete karar verdik. Rektör Hikmet Birand İslâm Hukukunu okutmak üzere Esat Arsebük’e de yeni fakültede ders almasını teklif etti. Bu suretle ilk fakülte profesörler kurulu 4 kişiden ibaret olarak kuruldu. Üniversite kanununa göre profesör sayısı artıncaya kadar yeni fakültenin Ankara Hukuk veya Dil Tarih Fakültesinden birine yönetimce bağlı olarak çalışacağı anlaşıldı. Günlerimizin çoğunu yeni fakültenin yönetmelik taslağı, kürsüler ve ders programları işgal etti. Kürsüleri başlıca İslâm dininin temel bilgileri ile İslâm medeniyetine ait ilimler olmak üzere iki grupta topladık. Birinci grupta Tefsir, Hadis, İslâm hukuku ikinci grupta İslâm ve Türk tarihi, İslâm milletleri etnolojisi ve coğrafyası, İslâmi Türk edebiyatı, Tasavvuf, İslâm felsefesi, v.b. kürsüleri bulunuyordu. Yeni Fakülteyi ilmi bir zihniyetle kuvvetlendirmek için Antik Felsefe tarihi, Modern Felsefe tarihi, sistematik Felsefe (Bilgi Teorisi, Ahlâk), Mantık, Sosyoloji derslerinin de programda esaslı yer almasına dikkat ettik. Rektör Prof. Birand beni raportörlüğe seçtiği için bu tafsilâtı hatırlıyorum. Ayrıca İslâm tarihini okutmak üzere Başbakan Günaltay’ı ve Türk edebiyatı tarihini okutmak üzere Prof. Fuat Köprülü’yü konferansçı olarak daveti düşündük. Mukrimin Halil ile beraber her ikisini ziyaret ederek ricamızı söyledik. Fakat işlerinin çokluğundan dolayı ikisi de kabul etmedi. Sosyoloji dersleri için, eski İlâhiyat Fakültesinde bu dersi okutmuş olan Prof. Baltacıoğlu’nu davet ettik ise de, Nisan’a kadar bir şey söyleyemiyeceğini, sonra kabul edebileceğini bildirdi. Tasavvufi Türk edebiyatı için Burhan Toprak’ı düşündük. Ben kendisine yazdım. Bu teklifi büyük sevinçle karşıladı. Kurucu komite çalışmalarını bitirince Millî Eğitim Bakanını ziyaret ettik. Fakültenin sonraki gelişmeleri kurucu heyetin programına dâima uygun olmamıştır. Fakat anahatları çizilmiş yol üzerinde yürünmüştür. Görevimizi bitirdikten sonra yeni fakültenin nasıl gelişmeler kazandığı burada konumuz dışındadır. Prof. Hikmet Birand ile ondan sonra dostluğum arttı. Kardeşi Kâmran Birand, İstanbul Edebiyat Fakültesinden öğrencim idi. Prof. Von Aster ile tez konusunda mutabık kalmadıkları için, benim kürsüm olan Türk Fikir Tarihine geçerek orada, “Tanzimat devrinde Aydınlık felsefesi izleri” adlı konu üzerinde tez verdi. Ankara İlâhiyat Fakültesinde doçentliğini verdi ve profesör oldu. Burada da kendisiyle önce aynı kürsüde sonra iki kürsüyü ayırarak meslek arkadaşlığı yaptım. Prof. Kâmran Birand’ın çok erken ve hazin ölümü hepimizi son derecede üzdü. Ondan sonra büyük ağabeysi Hikmet Birand, Kâmran Birand’ın bütün mirasını, fakülte vakfı olarak tahsis etti. Bununla o zamandan beri fakülte adına öğrenciler okutulmaktadır. Rahmetli Hikmet Birand 1320 (1904) yılında Karaman’da doğmuştur. Karaman İdadisini bitirmiş, Halkalı Ziraat yüksek okulundan mezun olmuş, Almanya’da Bonn Üniversitesinde Ziraat alanındaki ihtisasım tamamlamış, doktora vermiş, 29. 4. 1938 de Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsüne Doçent ve 18. 10. 1945 yılında profesör olmuş ve bu enstitü fakülte halini aldıktan sonra görevi devam etmiş, 1949-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yapmıştır. Son yılda çıkardığı “Alıç Ağacı” adındaki bir eseri meslek alanı kadar edebiyatı da ilgilendiren bir eserdi. Hikmet Birand alçak gönüllü vakur ve ciddi düşünceli iyi yürekli bir insandı. Meslekdaşları kadar başka alanlarda çalışanlar üzerinde de çok iyi tesir bırakmakta, saygı ve sevgi doğurmakta idi. Onunla bir kere bile görüşenler ciddi, samimî ve iyi yürekli bir ilim adamı ile konuşduklarını anlarlardı. Unesco Millî Komisyonunda ormanların kaybolmasına karşı ilmî savaş işine katılmış ve her zaman olduğu gibi orada da değerini herkes yakından görmüştü. Biz bir candan dost; fakülte, kurucusunu ve koruyucusu kaybetti. Allah rahmet eylesin. Ne yazık ki bu yazımda değerli ilîm adamı Prof. Dr. Hikmet Birand’ın asıl ihtisas konusu olan Botanik’de Batı ilim alemince tanınmış bir zat olduğundan bahsedemedim. Kendisini yakından tanımama rağmen bu alanda yaptıklarını bilmiyordum. Çok şükür, Cumhuriyet Gazetesinde (31 Mart 1952) çıkan Zafer Hasan Aybek’in bir yazısı beni aydınlattı. Aybek bu yazısında şöyle diyor: “Prof. Birand, Karaman’da “Hacı Bayramoğulları” ailesindendir. Almanca olarak, Almanya’da basılmış beş kitabı ve Türkçe pek çok eseri vardır. Ülkü dergisinde ve Ulus gazetesinde devamlı yazılar yazmıştır. Birand, Uluslararası bir şöhrete sahip ve memleketimizin yetiştirdiği değerli ilim adamları arasında mümtaz bir zattır. Servetini Maarif Vakfına bırakmıştır.” Kaynak: Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken. “Prof. Dr. Hikmet Birand”. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. 19:219-221. Önemli Not: Zafer Hasan Aybek, merhum Hikmet Birand hocamızın doğum tarihini “1906″ olarak verir. Merhum Hilmi Ziya Ülken hoca ise yukarıda sunulan makalesine dipnot olarak “Birand hocanın 1904 doğumlu olduğunu ve bu tarihin Rektörlük Zat İşleri Müdürlüğünden alındığını” ekler. Prof. Dr. Semahat Geldiay TÜBİTAK Bilim Ödülü ve TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmış olan kendisi gibi Zooloji profesörü olan ve Ege Üniversitesi Fen Fakültesinin kuruluş ve gelişmesinde katkılarıyla iz bırakan Sayın Prof. Dr. Remzi Geldiay’ın eşidir. Özenle büyüttüğü çocukları Vedat ile Beril’in anneleridir. 1923’de İzmir’de doğan Semahat Geldiay, ilk ve orta eğitimini İstanbul’da (1930-1941), Biyoloji Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde (1942-1946), Doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde tamamlamıştır. Doktora sonrası eğitimini de (1957-1959) Columbia Üniversitesi Zooloji bölümünde (New York, U.S.A) gerçekleştirmiştir. 1961-1966 yıllarında Ankara Üniversitesinde Doçent olarak çalışmıştır. 1967 yılında Ege Üniversitesinde profesörlüğe yükselmiş ve emekli oluncaya kadar bu üniversitenin kuruluşunda ve gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Yönetim sorumlulukları alarak, Kürsü Başkanlığı, Bölüm Başkanlığı, Senato Üyeliği ve Dekan Yardımcılığı dönemlerinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde Biyoloji Öğretim Programlarının temelleri oluşturulmuştur. Bilimin gelişme çizgisini yakından izleyen ve dolayısıyla geleceği gören bir hoca olarak, bulunduğu akademik birimin gelişme doğrultusunu güncel konularla belirlemiştir. Öğrencilerini de bu gelişme politikasına uygun yönlendirmiştir. Kütüphane ve laboratuvar olanaklarıyla o yıllarda E. Ü. Fen Fakültesi Genel Zooloji Kürsüsünde çağdaş düzeyde gelişmiş bir araştırma ve eğitim kurumu oluşturmuştur. Yönetiminde 17 yüksek lisans tezi ile 9 doktora tezi tamamlanmıştır. Doktora öğrencilerinin hemen hemen tümüne yurtdışı burslar ve seçkin araştırma laboratuvarlarında çalışma olanağı sağlamak için özel çaba sarfetmiştir. Yüksek lisans ve Doktora öğrencilerinden beşi profesör, dördü doçent ve iki yardımcı doçent olarak üniversitelerdeki görevlerini sürdürmektedir. Nöroendokrinoloji alanında dünyadaki çalışmalar göz önüne alındığında, Prof. Dr. Semahat Geldiay bu alanda az sayıdaki ilk çalışan öncülerin hemen arkasından gelen kuşakta yer almıştır. Böcek nöroendokrin sistemine ait temel yapısal bilgilerin ve fizyolojik rollerin anlaşılmasında önemli katkı sağlayan çalışmalar yapmıştır. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümünde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde 1954 yılında tamamladığı doktora çalışmalarında Locusta migratoria (çekirge) da nörosekresyon hücrelerinin beyinde dağılışı, tipleri ve salınma yerlerini ışık mikroskobu düzeyinde belirlemiştir. Bu çalışma ülkemizde Omurgasız Nöroendokrinolojisi alanında yapılmış ilk çalışmadır. Eşi Prof. Dr. Remzi Geldiay ile Doktora sonrası gittiği Amerika’da Columbia Üniversitesinde Dr. HODGSON ile çalışarak (1957-1959), nörosekresyonun fizyolojik etkisini gösteren iki önemli çalışmayı gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalardan birisi nörosekresyon materyalinin sinir sistemi üzerine etki ettiğinin ve hayvan davranışlarını kontrol ettiğinin deneysel olarak gösterilmesidir. Nörosekresyonun hayvan davranışlarını kontrol ettiği ise nörohemal bölge ekstreleri enjekte edilmiş böceklerin isli kağıt içeren deney kutusunda bıraktıkları izlerin karşılaştırılmasıyla gösterilmiştir. Etkili materyalin kaynağının beyin nörosekresyon hücreleri olduğunu deneysel olarak göstermiştir. Alanında ilk olan bu deneylere, omurgalı-omurgasız hayvanlarda yapılmış benzer çalışmalarda ve izleyen yıllarda yazılmış temel ders ve başvuru kitaplarında da çok sayıda atıf yapılmıştır. İzleyen yıllarda ergin yumurta bırakma diapozunun fotoperiyodun ve beyin nöroendokrin sistemin kontrolu altında olduğunu, uzun gün ışığının ergin diyapozu kırdığını deneysel olarak göstermiştir. İzleyen çalışmalarında; ışığa duyarlı bölgenin başın merkezi bölgesinde yer aldığını, ışığın beyin nörosekresyon hücrelerini doğrudan uyardığını ve uzun ışık periyodunun beyin nörosekresyon hücrelerini aktifleştirdiğini radyoaktif sistein kullanarak göstermiştir. Çevre faktörlerinden özellikle ışığın nöroendokrin sistem üzerine etkilerinin anlaşılmasına önemli katkıları olan bu çalışmalara yine çok sayıda atıf yapılmıştır. 1970’li yıllar elektron mikroskobunun Biyolojide yaygın şekilde kullanıldığı yıllardır. Prof. Dr. Semahat Geldiay da beyin nörosekresyon hücrelerinin ince yapısını Amerika’da Seatle’da Prof. Dr. J. Edwards ile birlikte elektron mikroskobuyla çalışmıştır. Nörosekresyon hücrelerinin tiplerini, yapısal özelliklerini belirlemiştir. Yine bu çalışmalar sırasında, bilinen nörohemal organların dışında, serebral nörohemal organ olarak isimlendirilen nörohormonların doğrudan beyinden salındığı yeni yerler de bulunmuştur. Türkiye’de de tüm bu güncel ve başarılı çalışmalarıyla 1975 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü ile onurlandırılmıştır. 1975-1980 yılları arasında Dr. Karaçalı ile birlikte, böcek nöroendokrin sisteminde ince yapı çalışmalarına devam etmek için bir NATO projesi vermiştir. Prof. Dr. Geldiay, Devlet Planlama Teşkilatının desteğini de sağlayarak Ege Üniversitesine bugün hala kullanılan bir transmisyon elektron mikroskobu kazandırmıştır. CENTO ve İngiliz Hükümetinden bu projeye sağlanan ek desteklerle birlikte elektron mikroskobu hazırlık laboratuvarını kurmuştur. Bu projenin desteğiyle hem serebral nörohemal organın diğer türlerde de varlığı gösterilmiştir ve hem de nöroendokrin sistemin çeşitli kısımlarında başka çalışmalar da yapılmıştır. Yapılan çalışmalar uluslararası seçkin dergilerde yayınlanmış, yurtiçi yurtdışı kongrelerde sunulmuştur. Nörosekresyonun önemi anlaşılmaya başlandıktan sonra, bir yandan nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları üzerinde ince yapı çalışmaları ile hormonların şekillenmesi, taşınması ve salınması mekanizmaları araştırılırken bir yandan da böceklerin kendi hormonlarını kullanarak zararlı böceklerle mücadele edilebileceği düşünceleri ve bu konu ile ilgili çalışmalar güçlenmeğe başlamıştır. Prof. Dr. Geldiay Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmalara öncülük etmiştir. Bu konudaki çalışmalardan biri 1976-1978 (Dr. Karaçalı ve Dr. Akyurtlaklı ile birlikte) diğeri de 1983-1985 (Dr. Deveci ile birlikte) yıllarında olmak üzere iki TÜBİTAK projesiyle desteklenmiştir. Bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceği konusu Prof. Dr. Geldiay’ın Türkiye’de öncülük ettiği bir diğer konudur. Yaş haddinden emekli olacağı son günlere kadar, Montana Üniversitesinden Prof. Dr. Visscher ve Dr. Deveci ile birlikte bu konuda çalışmıştır. Prof. Dr. Geldiay bir yandan nörosekresyon materyelinin sentezi, taşınması, salınması ve nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları ile ilgili ince yapı çalışmalarını sürdürmüştür. Bir yandan da nörosekresyonun sinir sistemi, hayvan davranışları, yumurta gelişmesi, diyapoz ve su dengesinin kontrolu üzerine rollerini çalışmıştır. Alanında bazı ilk bildirimlere sahip olma mutluluğunu, çoşkusunu yaşamıştır. Nörosekresyon materyelinin sinir sistemini ve hayvan davranışlarını etkilediğinin, elektriksel şokla salındığının, serebral nörohemal organın böcek beyninde de bulunduğunun ve bilinen fotoreseptörlerin dışında başın derinlerindeki bir nörohemal organda (corpus cardiacumlarda) ışığa duyarlı hücrelerin belirlenmesi onun evrensel boyuttaki ilk kayıtlarıdır. Böcek hormonları ve bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceğiyle ilgili çalışmaları da Türkiye’deki ilkleridir. Yüksek öğretimde Türkçe kitap eksikliği sorununa kısmen çözüm oluşturmak için, Genel Zooloji Laboratuvar Kılavuzu, Embriyoloji Atlası (Dr. Karaçalı ile birlikte) ve Genel Zooloji Kitabını (Zooloji profesörü olan eşi Remzi Geldiay ile birlikte) yazmıştır. Prof. Dr. Semahat Geldiay’ın 1949 yılında Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Zooloji Kürsüsünde başlayan akademik yaşamı, 1990’da E. Ü. Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümünde yaş haddinden emekli olduğu güne kadar aralıksız, evrensel bilime önemli katkılarla sürmüştür. 42 yıllık hizmet süresinin son günlerine kadar enerji ve heyacanını koruyan Prof. Dr. Semahat GELDİAY başarılı çalışmaları nedeni ile 1996’da TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmıştır. Kaynak: Bu anma yazısı, merhume Prof. Dr. Semahat Geldiay hocamızın ilk doktorantı ve Ege Üniversitesi, Biyoloji bölümü öğretim üyelerinden sayın Prof. Dr. Sabire Karaçalı hanımefendi tarafından, Birinci Ulusal Glikobiyoloji Kongresi’nde sunulmuştur. Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay Zooloji Ordinaryüsü ve Ankara Üniversitesi Zooloji Enstitüsü Yöneticisi Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay kan dolaşımı yetmezliği sonucu 19 Haziran 1962 tarihinde aniden vefat etti. Mithat Ali Tolunay, 1906 yılında zengin bir ailenin çocuğu olarak Saraybosna’da dünyaya geldi. Orta öğreniminden sonra Halkalı Ziraat Yüksekokulunda, ziraat eğitimi gördü. Asistanı olduğu Türk Entomolog Süreya Özek tarafından Ziraat Entomolojisine yönlendirildi. 1928′de Escherich’teki Münih Üniversitesinde doktora eğitimine başladı. İlk olarak Dr. Woltereck’le daha sonra 1938′de Ziraat Entomolojisi doçentlik sınavını verdiği Ankara Ziraat Yüksekokulunun Zooloji Enstitüsünde çalıştı. 1942 yılında zooloji profesörü, 1948′de de Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde genel zooloji ordinaryüsü oldu. Burada ani ölümüne kadar faydalı hizmetlerde bulundu. Kücük Asya Hayvanat alemi konusunda önemli bilimsel çalışmalarda bulundu. Tolunay, belli başlı eserlerinde Türkiyenin kemirgenleri ve böcekçillerini ele aldı. Yerleşim bölgelerindeki zararlılar; Belli başlı zararlılar; son olarak Genel Zooloji ve Özel Zooloji ders kitaplarını yazdı. Ölümü Türk Fen Bilimleri için büyük bir kayıp anlamına geliyor. Değerli meslektaşları ile anıyor, hatıralarını koruyoruz. Not: Yukarıdaki anma yazısı, orijinali resimde de görüldüğü üzere, Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay’ın vefatı üzerine; Ord. Prof. Dr. Erwing Schimitschek tarafından kaleme alınmış ve Journal of Pest Science (V. 35, N. 10, p. 155) dergisinde yayınlanmıştır. Bir rica: A.Ü.F.F. Biyoloji bölümünde okurken; hocalarımız hep “Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay” derlerdi. Oysa yazıda üstüne basa basa hocanın Ordinaryüs olduğu vurgulanıyor. Ord. Prof. Dr. ünvanı ile Ordinaryüslük farklı şeyler mi? Bu konuda beni aydınlatan olursa çok sevineceğim. Prof. Dr. Sevinç Karol 29 Haziran 1925’de Trabzon’da Dünya’ya gelen Prof. Dr. Sevinç KAROL, 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler bölümünde başladığı lisans eğitimini 1946’da başarıyla tamamlamış ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünde göreve başlamıştır. 1951’de “A Contribution to the Study of Blood-Cells in Orthoptera” başlıklı teziyle doktorasını tamamlayan Prof. Karol; 1958’de Doçent, 1967 yılındaysa Profesör ünvanını almıştır. Akademik hayatı boyunca yurtiçi ve yurtdışı bir çok araştırma programlarına katılan Prof. KAROL’un; 1963-1964 yılları arasında Paris Milli Tabiat Tarihi Müzesinde yürüttüğü araştırmalar, Türk Araknolojisinin temelini oluşturması bakımından ulusal bilim tarihimiz açısından son derece önemlidir. Prof. Dr. Sevinç Karol Hocahanımın Emeklilik Töreni (Soldan sağa) Prof. Dr. Cevat Ayvalı, Prof. Dr. Zekiye Suludere, Prof. Dr. Metin Aktaş, Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu, Prof. Dr. Sevinç Karol ve Prof. Dr. İrfan Albayrak Araknoloji ve Histoloji alanında bir çok bilimsel makaleye imza atan Prof. Karol; 1971-1972,1973-1974,1982-1985 yılları arasında, üç dönem olmak üzere A.Ü.F.F. dekanlık görevini yürütmüş; yine A.Ü.F.F. bünyesinde çeşitli yıllarda Zooloji, Biyoloji ve Jeoloji bölüm başkanlıklarında bulunmuş ve 1992 yılının Haziran ayında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. Başarılarla dolu akademik yaşantısını, toplumsal sorunların çözümüne yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle taçlandıran Prof. KAROL; 1971 yılından bu yana çeşitli derneklerde başkanlık ve üyeliklerde bulunmuştur. Kendisi halen; Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Şeref Başkanı, Türk Kadınlar Konseyi Şeref Başkanı, Türk Kanser Araştırma Kurumu Onursal Üyesi ve Araknoloji Derneği Onursal Başkanıdır. Not: Hocahanımın yukarıda yer alan kısa özgeçmişi, Araknoloji Derneği tarafından, 26.Ocak.2007 tarihinde düzenlenen “Türkiye’de Araknolojinin Dünü ve Bugünü” adlı panelde tarafımdan okunmuştur.

http://www.biyologlar.com/unlu-turk-biyologlar

Türkiye’de İlaç Sektörü Büyüyecek

Türkiye’de İlaç Sektörü Büyüyecek

Son 5 yılın en fazla büyüyen firması Bilim ilaç, yaptığı sürdürülebilir gelecek çalışmaları ile çevreye ve gelecek nesillere saygıya dikkat çekiyor. En büyük hedeflerinin sağlıklı büyümek olduğunu belirten Bilim İlaç Genel Müdürü Dr. Erhan Baş, Medical Tribune’ün sorularını yanıtladı.   MT: Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? 1960 doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdim. Boğaziçi Üniversitesi'nde biyomedikal mühendisliği mastırı yaptım. Sonra genetik üzerine çalışma yapmak için ilk koyunun klonlandığı ekibin yanına gidecektim ama o dönem devlet burslarının kapandığı bir dönemdi. Türkiye’nin Bulgaristan'dan büyük göç aldığı dönem benim hayatımı değiştirdi. İlaç sektörüne yöneldim. Ben hep eğitime inanan biriyim. Harvard Business School'da, London Business School'da Genel Müdürlük eğitimleri aldım. Hala her yılın en az 15 gününü yurtdışında eğitime ayırmaya devam ederim. MT: Bilim İlaç'ta sürdürülebilir gelecekle ilgili çalışmalarınız var. Bu çalışmalardan behsedebilir misiniz? Sürdürülebilirlik konusunda lider şirketlerden biri olduğumuzu düşünüyorum. Geçtiğimiz haftalarda Sürdürülebilir Markalar Konferansı’nda sürdürülebilir marka ödülünün sahibi olduk. Geçen yıl EFQM modelinde sürdürülebilir çalışmalarımızdan dolayı Avrupa Kalite Büyük Ödülü aldık. Türkiye'de ilk karbon ayak izini ölçen firmalardan biri biziz. Karbon ayak izimizi ölçüyoruz ve bunu düşürmek için sürekli çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Bunun dışında Global Compact'ı imzalayan ilk şirketiz. Kurumsal sorumluluk raporu yayınlayarak, yaptığımız tüm çalışmaları paydaşlarımızla paylaşıyoruz. Bu rapor ile CRI'dan tüm sektörler içinde A seviye onay aldık. Bu çalışmalarımızla paralel bireysel olarak kar amacı gütmeyen birçok organizasyonda (Özel Sektör Gönüllüler Derneği , Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, KALDER, Etik İtibar Derneği)  yönetim kurulu üyesiyim. En önemli değerlerimizden bir tanesinin gelecek nesillere saygı olduğunu düşünüyorum. Bilim İlaç olarak bu doğrultuda çalışmalar yapmaya devam edeceğiz. MT: Buradaki üretim teknolojisi ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Dünyadaki diğer üreticilerle kıyasladığınızda Türkiye sizce hangi noktada? Teknolojik olarak Türkiye çok üst seviyede. Regülasyonlar açısından bakarsanız Avrupa'nın bütün regülasyonları burada uygulanıyor. Bilim İlaç’a ait iki fabrika var. Birinci fabrikamız Çerkezköy'de Almanya onaylı, Gebze’deki fabrikamız ise İngiltere onaylı. Bu bütün Avrupa'ya ilaç satabildiğimiz anlamına geliyor. Tesislerimiz için Avrupa'daki en iyi 3-4 tesisten biri olduğunu söyleyebilirim. MT: Son zamanlarda sektörede bazı satın almalar ve şirket birleşmeleri yaşandı. Bilim ilacın bu anlamda bir projesi var mı? Bilim İlaç %100 ulusal bir firma, en önemli özelliğimiz bütün markaların kendi markamız olması. Son 5 yılın en fazla büyüyen firması Bilim İlaç. 300 firma arasında 3. sıradayız. Bize çok büyük teklifler var ama genel olarak bu tür tekliflere kapalıyız. Belki ufak bir firmayı biz satın alabiliriz. MT: Bazı yabancı ilaç firmaları birtakım ilaçları Türkiye'ye getiremediklerini söylüyorlar. Sizin bu konuya bakışınız nasıl? Son 2 yılda toplam %45 oranında bir iskonto oldu. Gerçekten karsız duruma geldi sektör. Ben yeni çıkacak ürünlerin fizibilite çalışmalarını yaptırıyorum. Hepsi zarar çıkıyor ve karar veremiyorum bu ürünleri pazara verelim mi yoksa vermeyelim mi diye. Kritik bir noktaya geldik. İlaç fiyatları Hindistan'daki fiyatlara çok yaklaştı. Artık ilacın ciro fiyatını düşürmek ya da iskontoyu artırmak gibi bir çözüm olmaması gerekiyor. Akılcı ilaç kullanımına yönelik bir çözüm bulunması gerekiyor. Aksi takdirde Türk ilaç sektörü giderek zayıflar. MT: Şu an üzerinde çalıştığınız ilaçlar var mı? Biz yılda yaklaşık 30 ürünü ruhsatlandırıyoruz. Türkiye’deki 4 ar-ge merkezinden bir tanesi bizim. Hindistan'la işbirliği yapıyoruz. Sadece Türkiye'ye yönelik değil çalışmalarımız 40 milyon dolarlık ihracatımız var ve bu her sene artıyor. 5 ülkede (Bosna, Gürcistan, Irak, Moldova, Arnavutluk) satış teşkilatımız var. İlaç sektörünün en büyük hedefinin ihracat olması gerektiğini düşünüyorum. İç piyasadaki karlılık çok azaldı. Tsunami etkisi gibi önce bölgesel pazarlara girip sonra genişlemeniz gerekiyor. MT: İlaç üretiminde özellikle odaklandığınız bölümler var mı? Biz ilaçta akut hastalıklar bölümünün lideriyiz. Antibiyotikler, solunum sistemi ilaçları, gastrointestinal sistemlerde çok güçlü ekiplerimiz var. 2004'den itibaren kronik pazarlara girdik. Diyabet pazarının lideriyiz, astımda çok büyük bir pazar payımız var. MSS ve Kardiyo pazarına girdik. Türkiye'nin yaşlandığını, ömrün uzadığını, yaşlanmayla birlikte kronik hastalıkların artacağını görerek çok net bir şekilde stratejimizi bunlara doğru yönelttik. Hem akut hem de kronik pazarda büyümeye devam edeceğiz. MT: Artık endüstri çağının bitip dijital çağın geldiği söyleniyor. Siz hekimlere ulaşmada ne gibi yenilikçi yöntemleri benimsediniz? En büyük problemlerden biri hekime ulaşmak. Ziyaret kısıtlaması, tıbbi mümessil sayısının fazlalığı, doktorun ayıracak zamanının çok az olması bizi alternatif tanıtım yöntemlerine götürüyor. Bu yüzden dijital pazarlama konusuna odaklanıyoruz. İyi CRM uygulamaları yapmak gerekiyor. Ipad kullanıyor olmak dijital olmak anlamına gelmiyor. Farklı projeler, sanal kongreler gibi birçok uygulamayla alternatif kanallar kullanarak hekimi etkilemek gerekiyor. Bunda da alınacak çok yol olduğunu düşünüyorum. Yeni kuşaktan çalışanlar ve dışarıdan aldığımız danışmanlarla beraber bu konuya ciddi zaman ayırıyoruz. Bu çalışmalara pilot ve basit uygulamalarla girmek, giderek yaygınlaştırmak gerekiyor. Türkiye'de bu işi gerçekten bilen çok kişinin olduğuna inanmıyorum. Ayrıca böyle bir dijital pazarlama sadece pazarlamanın konusu değil. Bunun içinde IT'de var, insan kaynakları da var, diğer bütün departmanların da işin içinde olacağı altyapıyı kurmak gerekiyor. MT: İlaç kullanımında artış olmasına rağmen cirolarda artış olmadığını söylediniz. Siz Bilim İlaç olarak artan maliyetleri kontrol altına almak için ne gibi önlemler aldınız? Mc Kenzie’nin bizim için hazırladığı bir raporda, son 10 yılda kutu başına ilaç kullanımında %143 artış var ama ciro olarak %26 artmış. Son iki yılda yapılan iskontolarla karlılığın ne kadar azaldığını bu rapor açıklıyor. Diğer sektörlerle kıyaslandığında bizim maliyetlerimiz çok yüksek. Bizim aldığımız önlemler ise, insan kaynağının ve ekip yapısının optimal bir ekip yapısı olması için çalışmalar yapıyoruz. Mal fazlalarımızı çok azalttık, daha verimli, daha karlı olacağımız ürünlere odaklandık. Daha sağlıklı büyümeyi hedefliyoruz.   MT: Karekod uygulaması ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu uygulama hızımızı çok düşürdü. Bilim ilaç ayda yaklaşık 11 -12 milyon kutu üretiyor. Günlük üretimi 400-450 bin kutu. Hem hızımızı hem maliyetimizi yükseltti ama kaçak ilaçı önlemek adına iyi bir uygulama. İnşallah bu uygulama ile birlikte hiç sahte ilaç kalmaz. MT: Türkiye’de ilaç sektörünün geleceğini nasıl görüyorsunuz? İlaç sektörü büyümeye devam edecek. Bir ülkede her yıl 1 milyon kişi doğuyorsa, yaşam süresi uzuyorsa, doktora ulaşmak çok kolay olmuşsa, dünyadaki hiçbir ülkede görülmeyecek kadar geri ödeme (%90'dan fazla) varsa, 10 milyondan fazla yeşil kartlının olduğu bir ortamda ilaç sektörünün büyümeyeceğini düşünmek hata olur. Otoritenin fiyat düşürmek yerine akılcı ilaç kullanımını teşviki ve tedavi trendlerini doğru kurması ile ilaç sektörü de sağlıklı büyüyecektir. MT: Bundan sonraki hedefleriniz neler? Ben sağlıklı büyümeyi esas büyük hedef olarak görüyorum. 2014'de vizyonumuzda 2.'lik hedefi var ama sağlıklı, karlı ürünlerle bunu gerçekleştireceğimizi düşünüyorum. Türkiye'nin en fazla ihracat yapan ulusal firması olmak da hedeflerimizden biri. Eskiden pazarlamadaki insanlar çok önemliydi şimdi ar-ge'deki, insanlar çok önemli. Ne kadar çok ürünü rakiplerimizden önce pazara verirsek o kadar hızlı büyürüz. İlaç sektörünün geleceğini ar-ge'de, verimlilikte, bazı aşırılıkların törpülenmesinde daha sağlıklı büyümeye odaklanılmasında ve sürdürülebilir başarı odaklı olmakta görüyorum. Sürdürülebilir gelecek çalışmalarımıza da devam edeceğiz.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/turkiyede-ilac-sektoru-buyuyecek

Sağlık Bilişim Zirvesi’nde “Sağlıkta İnovasyon” konuşuldu

Sağlık Bilişim Zirvesi’nde “Sağlıkta İnovasyon” konuşuldu

İstanbul’da gerçekleştirilen “Uluslararası Sağlıkta Bilişim Zirvesi 13” kapsamında sağlık yönetiminin geleceği, yönetimde bilişimin değişen rolü, ilaç ve tıbbi cihaz yönetimi, yeni yapılanmada dijital veriyi kim nasıl yönetecek, inovasyon, bulutta sağlık, hemşirelik bilişimi gibi konular üzerinde bilgiler paylaşıldı. Hizmet kalitesi teknoloji ile artıyor Zirve kapsamında Cisco tarafından oluşturulan dijital hastane platformu Cisco Satış Müdürü Sabri Gürpınar tarafından tanıtıldı. Gürpınar dijital hastanede; dijital hasta takip teknolojileri, hastaların medikal bilgilerini arşivleyen ve hekimlerin karar mekanizmalarına destek vererek tedavi süresini kısaltan, tüm görüntüleme alanlarında kullanılabilen sistemler, hastane bilgi sistemleri, e-hemşirelik uygulamaları, güvenlik teknolojileri, veri korunması ve depolama araçları, yönetsel süreç entegrasyon otomasyonları, dijital kurumsal iletişim ve pazarlama teknolojileri, call center ve crm sistemlerinin en ileri modelleri yer alıyor. Sanal hastanede ayrıca; kronik hasta takip teknolojileri, hologram ile sanal vizit, ileri teknoloji tanı ve tedavi araçları, akıllı yenidoğan bakım üniteleri, robotik cerrahi sistemleri, akıllı evde bakım cihazları de bulunduğunu belirtti. Cisco …… Cem Yener, son dönemde teknoloji dünyasında gündemde olan “Bulut Bilişimi”nin de sağlık sektörünü etkilediğini söyleyerek “kaynak paylaşımı ve maliyet kontrolü açısından çok önemli olan bulut bilişimi, birden fazla kurum programları, sunucuları veya veri merkezleri paylaşarak kullanıcılara dağıtılabiliyor. Bulut hastane alt yapısı olan hastaneler talebe bağlı olarak kendi kendine kullanım özelliği sayesinde sağlık organizasyonları, yeni işlem kapasitesi, depolama birimi veya yeni bir programa ihtiyaç duyduklarında buna bulut sağlayıcısından kolaylıkla ulaşabiliyorlar” dedi.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/saglik-bilisim-zirvesinde-saglikta-inovasyon-konusuldu

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Seden Bedir, Fatih KocabaşYeditepe Üniversitesi Rejeneratif Biyoloji Araştırma LaboratuvarıYaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için bakterilerden insanlara tüm canlılar bir ölçüde rejenerasyon (yenilenme) kabiliyetine sahipler. Hızla değişen ve yaşlanan dünyamızda, nakil için gittikçe artan organ ihtiyacını karşılamak amacıyla yeni ve farklı organ-doku yenilenme teknolojileri geliştirilmesi gerekmektedir. Önceki yazımızda bahsettiğimiz rejenerasyon mekanizmalarını kullanarak ihtiyacımız olan doku ve organı üretmek veya hasarlı dokuları kendilerini onarmaları için uyarmak, rejeneratif tıbbın temel amacıdır. Bu amaçla yapılan çalışmaların sonucunda yeni organ basım teknolojileri geliştirilmektedir. Ayrıca, son gelişmeler ilerde hasarlı doku ve organlarımızı, kendi hücrelerimizden üretebileceğimiz organlarla veya dokularla organ reddi ihtimalini yok ederek tamamlayabileceğimizi vaad etmektedir. Rejeneratif tıbbın amacıRejeneratif tıp, organ nakline ihtiyaç duyulmadan vücuttaki bozuklukları gidermek amacıyla yeni stratejiler geliştirmeyi amaçlar. Bazı hastalıklar dokulara o kadar büyük ölçüde zarar verir ki organ nakli gerçekleştirilmeden hastanın iyileşmesi mümkün olmamaktadır. Örneğin kalp hastalıkları, dünya nüfusunun çoğunu etkilemektedir ve genellikle kalp yetmezliğinde son çözüm kalp naklidir. Kalp naklinin yeterince riskli bir operasyon olmasıyla birlikte, iyileşme sürecinde hastanın vücudunun yeni organı reddetmeyeceği kesin değildir [1]. Ayrıca bazı kalp rahatsızlıklarında kapakçıklar hasar gördüğünde, kapakçık onarımı ya domuz kapakçığı eklemekle ya da mekanik bir cihaz yerleştirmeyle sağlanabilmektedir. Kapakçık onarımı sonrasında da komplikasyon ihtimali yüksektir. Ayrıca, mekanik cihazların etrafında kan pıhtılaşabileceğinden, hasta kan sulandırıcı ilaç kullanmak durumunda kalmaktadır. Bu gibi durumları azaltmak rejeneratif tıbbın amaçları arasındandır ve bunu gerçekleştirmek için birbirinden yeni uygulamalar geliştirilmektedir.Rejeneratif tıp yaklaşımı olarak doku mühendisliğiResim 1. Temel doku mühendisliği uygulaması (Kaynak)Resim 1. Temel doku mühendisliği uygulaması (Kaynak)Doku mühendisliği, temel olarak uygun biyomateryallerden ve kök hücrelerden nakillerde kullanmak için yapay doku ve organ üretilmesini amaçlayan, uygulamalı bir bilim dalıdır (Resim 1). Hücreler ve biyomalzemeler, doku mühendisliği uygulamalarında kullanılan temel yapı taşlarıdır. İskeletlerde kullanılan biyomalzemeler, doku mühendisliği uygulamarında çok önemli bir yer kaplar. Öncelikle doku üretmek için ilk adım olarak “iskelet” oluşturulur. İskelet uygun hücrelerle doldurulur ve istenilen dokuya benzer yapıların oluşumu için bu hücreler çeşitli yollarla uyarılır. Sonrasında hücrelerin 3 boyutlu bir iskelette ve uygun biyoreaktörde hücre farklılaşması ve doku gelişimi tamamlanır. İskelet, sağlıklı dokunun in vivo ortamda rejenerasyonuna yardımcı olmakla birlikte vücut içi (in vivo) ve vücut dışı (ex vivo) ortamda ekilen ve birbirleriyle bağlantısı olmayan hücrelerden doku oluşumuna da yardımcı olur. Bu sebeple uygun işlem için doğru iskelet yapısını seçmek doku mühendisliği çalışmalarında önemlidir. Uygun bir iskelet; biyolojik açıdan uyumlu ve kontrol edilebilir seviyede parçalanabilme özelliğine sahip olmalıdır. Parçalandığı zaman oluşan ürünler toksik olmamalıdır. Ayrıca, besin, oksijen ve atık madde transferini hızlı bir şekilde sağlamak amacıyla yüksek oranda porlu bir yapıya sahip olmalıdır. Bunun yanında, iskelet çevresel mekanik etkilere karşı da dayanıklı olması gerekmektedir.Hücreler, canlılık faaliyetlerini gösteren en küçük yapı birimi olduğundan üretilecek organın veya dokunun fonksiyonel olabilmesi için 3 boyutlu iskelete ekilecek hücreleri doğru bir şekilde belirlemek çok önemlidir. Doku mühendisliğinde kullanılan hücrelerin başında istenilen özelleşmiş dokuya farklılaşma ve sürekli bölünme yeteneği olan henüz farklılaşmamış kök hücreler gelir. Elde edilişlerine göre ana iki çeşit kök hücre vardır: embriyonun iç kütlesinden elde edilen sınırsız bölünme ve 3 germ tabakasına da vücut içinde (in vivo) ve vücut dışında (ex vivo) farklılaşma özelliğine sahip embriyonik kök hücreler (EKHler) ve dokularda ve organlarda hali hazırda bulunan ve bulunduğu bölgenin rejenerasyonundan sorumlu yetişkin kök hücreler, örneğin mezenkimal kök hücreler (MKHler) ve hematopoetik kök hücreler (HKHler).Gün geçtikçe artan organ ihtiyacı, doku mühendisliği uygulamalarına olan ihtiyacı dolayısıyla bu alandaki araştırmaları artırmıştır. Son zamanlarda doku mühendisliği bir birinden farklı sağlık sorunlarına yeni yaklaşımlar sunmuştur. Bunlar arasında 3 boyutlu yazıcıların geliştirilmesi, yapay mesane üretimi, yapay kulak ve trake üretimi çalışmaları verilebilir.Rejeneratif tıp alanında öncü çalışmalar3 Boyutlu BiyoyazıcılarResim 2. 3 boyutlu biyoyazıcı (Kaynak)Organ yetmezliği günümüzün, en büyük sorunlarından birisidir. Birçok hasta için tek tedavi, hasar gören doku ve organları için nakil listesinde kendilerine uyan doku veya organın belirmesini umutla beklemektir. Gelişen doku mühendisliği prosedürleri ve yapay organ teknolojileri, klasik organ naklindeki doku reddi ve benzeri sorunların da bir yandan çözüme ulaşmasını sağlamakta çığır açacak niteliktedir. Bu açıdan, 3 boyutlu yazıcılar, sanal olarak tasarlanan belgelerden 3 boyutlu katı objeler üretmeyi sağlayan, çok hızlı gelişen bir teknolojidir (Resim 2). Neredeyse bilimin her alanında kullanılan 3 boyutlu yazıcılar, 3 boyutlu biyoyazıcı olarak tıp alanında doku ve organ üretimini hedefleyen çalışmalarda öne çıkmıştır.Günümüze kadar 3 boyutlu yazıcılarda hasar gören dokulara ve organlara destek sağlamak amacıyla, kaybedilen veya zarar görmüş vücut parçalarının yerini doldurmak için 3 boyutlu yazıcıyla üretilmiş protezler ve materyaller başarıyla kullanılmıştır [3]. Bu işlemler sırasında örneğin vücutla istenmeyen tepkime vermeyen ve vücuda adapte olması kolay materyaller ve metaller kullanılmaktadır. Bununla birlikte 3 boyutlu yazıcılar, hastalıkların tanı ve tedavisine yardımcı olmak amacıyla da modelleme yaparken de sıkça kullanılan bir araçtır.3 boyutlu yazıcı teknolojisinde ürünün hangi materyalden elde etmek istiyorsak mürekkep olarak o materyali kullanırız. Amacımız 3 boyutlu biyoyazıcılarda doku ve organ üretmek olduğundan, mürekkebimiz hücrelerarası iskeleti oluşturan maddeler ve/veya fonksiyonel en küçük parçamız olan hücrelerimizdir. Mürekkep olarak hücrelerimizi kullanıp biyoyazıcılarda doku ve organ üretmeyi günümüz teknolojisi bir ölçüde başarmış durumda; bu duruma farklı metotlarla yapay kalp, trake ve mesane üretimi örnek verilebilir [4]. Asıl amaç ise organ ihtiyacını 3 boyutlu biyoyazıcılarla sağlayarak kendi hücrelerimizden, kendi kök hücrelerimizden organlar ve dokular üreterek doku reddi ihtimalini yok etmek.3 boyutlu biyoyazıcıyla organ üretirken uygulanması gereken adımlar şöyle sıralanabilir:◾İlk olarak 3 boyutlu biyoyazıcı kullanılarak organı oluşturacak yapı iskeleti oluşturulur.◾Yeni hücrelere farklılaşacak kök hücreler iskelet üzerinde dağıtılır.◾Organın şeklini alması için proteinler ve uyaranlar eklenir.◾Organın oluşması için gerekli ortam (37 °C, vücut sıcaklığı) sağlandıktan sonra kök hücrelerin ve iskeletin gerekli organa dönüşmesi beklenir.Yapay kulak kepçesi çalışmalarıResim 3. 3D biyoyazıcıyla üretilmiş yapay kulak kepçesi (Kaynak)2013’te Lawrance Bonassar ve bir grup bilim insanı, yapay kulak kepçesi üretmeyi başardı (Resim 3) [6]. 3 boyutlu biyoyazıcı kullanılarak uygulanan prosedürde ilk olarak kulağın anatomisi tespit edildi. Daha sonra, fareden elde edilen kollajenle ve inek kulağından elde edilen kıkırdak hücreleri uygun kalıba dökülerek hidrojel elde edildi. Bu yapıda kollajen, iskelet görevini üstlenirken, kıkırdak hücreleri de doku gelişimi görevini üstlendi. Kıkırdak doku, gelişmek için kan desteğine ihtiyaç duymadığından kan damarlarının 3 boyutlu biyoyazıcıda üretilmesine ihtiyaç duyulmadı. Bu durum kıkırdak hücrelerini yapay kulak üretimi için uygun bir mürekkep haline getirdi. Nakil öncesi kıkırdak hücrelerinin uygun bir şekilde gelişebilmesi için doğal ortama ihtiyaç duyduğundan biyoreaktör olarak fare vücudu kullanıldı. Böylece yapının bir canlı vücudunda sağlamlığı ve işlevselliği de test edildi. Tüm bu işlemler sonucunda yapay kulak kepçesi, başarıyla fonksiyonel yapay bir kulak kepçesine dönüştürüldü.Rejeneratif tıp uygulaması olarak yapay mesane üretimiResim 4. Yapay mesane (Kaynak)Diğer bir rejeneratif biyoloji ve tıp uygulaması bulan organımız olarak hastalık sonucunda alınması gereken mesanelerin yerine yapay biyouyumlu mesanelerin üretilmesi verilebilir. 2006’da ilk olarak Anthony Atala ve bir grup bilim insanı, 7 farklı spina bifida hastası çocuktan kendi mesane hücrelerinin bir kısmını alarak yapay mesane üretmeyi başardıklarını açıkladı (Resim 4) [8]. Üretilen bu mesane, ilk kez laboratuvar ortamında oluşturulan ve insanlara nakledilen komplike organ sayılabilir. Bu çalışmada kollajen ve poliglikolik asit iskeletlerinden oluşan yapay bir yapıya otogenik urotal ve düz kası hücreleri ekilmesi ile yapay mesane üretilmiştir. Sonuç olarak, nakil yapılan hastalarda nakil başarılı olup mesane fonksiyonu artmıştır ve organ üretiminde öncü bir çalışma olmuştur.Nefes borusuResim 5. Yapay nefes borusu (Kaynak)Solumun yolunda, özellikle nefes borusunda, hasar sonrası rejenerasyonun olmaması rejeneratif tıp yaklaşımlarının geliştirilmesini gerektirmektedir. Bunun için yapay nefes borusu üretimi çalışmaları yapılmaktadır. Bu ancak son zamanlarda başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Sentetik nefes borusu üretimi ve nakli ilk kez 2011’de uygulandı (Resim 5) [10]. Bu uygulamada 40 yaşın altındaki hastaya, son seviye nefes borusu kanseri teşhisi konmuştu ve bu hasta için kanserli nefes borusunun yerine sağlam nefes borusu nakli yaşamsal öneme sahip bir hale gelmişti. Organ beklemek için yeterli zaman olmadığı için beklemek yerine laboratuvar ortamında hasta için yeni bir yapay iskelet içeren nefes borusu üretildi ve sonrasında hastanın kök hücrelerinin gerekli hücrelere farklılaşması sağlandı. Aslında daha önce de yapay nefes boruları nakil için kullanılmıştı fakat o zaman nefes borusunun kıkırdak iskeleti doğal iskelet olarak kullanılmış, yani iskelet donör olarak elde edilmiş, nefes borusunun içindeki hücreler ise hastanın kemik iliğindeki kök hücrelerden farklılaştırılarak oluşturulmuştu. Yapay nefes borusu 12 saat süren bir operasyonun sonucunda Dr. Paolo Macchiarini tarafından hastaya nakledildi ve operasyon başarıyla sonuçlandı.Kaynaklar[1] Tissue Engineering. http://en.wikipedia.org/wiki/Tissue_engineering’ den alınmıştır.[2] 3D Printing – A Biological Revolution? http://rapidprototyping.blog.quickparts.com/2012/06/21/3d-printing-a-biological-revolution/’ den alınmıştır.[3] How 3D Printing Could End The Deadly Shortage Of Donor Organs? http://www.huffingtonpost.com/2015/03/01/3d-printed-organs-regenerative-medicine_n_6698606.html’ den alınmıştır.[4] 3D bioprinting of tissues and organs. http://www.nature.com/nbt/journal/v32/n8/full/nbt.2958.html’ den alınmıştır.[5] An Artificial Ear Built By a 3D Printer and Living Cartilage Cells. http://www.smithsonianmag.com/science-nature/an-artificial-ear-built-by-a-3d-printer-and-living-cartilage-cells-23720427/’ den alınmıştır.[6] Artificial Ear Grown in Lab: Scientists. http://www.telegraph.co.uk/news/health/news/9882919/Artificial-ear-grown-in-lab-scientists.html’ den alınmıştır.[7] Tony Atala (Artificial Bladder). http://openwetware.org/images/f/ff/Bladder.jpg’ den alınmıştır.[8]  Atala, A., Bauer, S. B., Soker, S., Yoo, J. J., & Retik, A. B. (2006). Tissue-engineered autologous bladders for patients needing cystoplasty. The Lancet, 367(9518), 1241-1246. [9] Man’s Life Saved With Artificial Trachea Using Stem Cells. http://www.lifenews.com/2012/01/16/mans-life-saved-with-artificial-trachea-using-stem-cells/’ den alınmıştır.[10] Cancer Patient Gets World’s First Artificial Trachea. http://healthland.time.com/2011/07/08/cancer-patient-gets-worlds-first-artificial-trachea/’ den alınmıştır.Kapak fotoğrafı: Steve Jurvetson, Flickr. Kimyasal olartak hücresizleştirilmiş, kök hücre ekimini bekleyen bir kalp. http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari.html

http://www.biyologlar.com/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari

Dinozorlar Çağından Kalan İlk Çiçek Tohumları Keşfedildi

Dinozorlar Çağından Kalan İlk Çiçek Tohumları Keşfedildi

SRXTM taramaları kullanılarak oluşturulan Kretase dönemine ait çiçekli bitkilerin meyveleri ve tohumları. F: Else Marie Friis

http://www.biyologlar.com/dinozorlar-cagindan-kalan-ilk-cicek-tohumlari-kesfedildi

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Rejeneratif biyoloji ve tıp uygulamaları

Yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için bakterilerden insanlara tüm canlılar bir ölçüde rejenerasyon (yenilenme) kabiliyetine sahipler.

http://www.biyologlar.com/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari-1

Zihinle kontrol edilebilen robotik protez el

Zihinle kontrol edilebilen robotik protez el

The Lancet’te yayımlanan araştırmaya göre, çeşitli kazalar sonucu uzun yıllar boyunca yetersiz el fonksiyonundan acı çekmiş üç Avusturyalı adam “biyonik yeniden yapılandırma”

http://www.biyologlar.com/zihinle-kontrol-edilebilen-robotik-protez-el

2017 Yılında Bilimde Bizleri Neler Bekliyor?

2017 Yılında Bilimde Bizleri Neler Bekliyor?

Geride bıraktığımız yıllar, bilimsel ilerleyişin bir sonraki adımına hazırlanılan zeminlerin tasarlanması için yapılan araştırmalara zaman sahipliği yaptı.

http://www.biyologlar.com/2017-yilinda-bilimde-bizleri-neler-bekliyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0