Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 63 kayıt bulundu.
Kloroplast’ın Kökeni

Kloroplast’ın Kökeni

Bristol Üniversitesi liderliğindeki yeni bir araştırma. Kloroplastın ilk geliştiği kökenine, zamanlama ve yaşam alanına ışık tuttu. Gösel: Patricia Sanchez-Baracaldo

http://www.biyologlar.com/kloroplastin-kokeni

Mamutun Genomu Birleştirildi

ABD’li ve Rus araştırmacıların oluşturduğu bir grup, mamut genomunun büyük bir bölümünü ortaya çıkarmayı başardı. Uzmanlar Buz Devri’nin bu devasa hayvanının DNA zincirini yeniden oluşturmak için mamutun kıl örneklerinden DNA çıkardılar. Bazı bölümleri eksik olsa da araştırmacıların tahminine göre genomun yaklaşık %80’i tamamlanmış durumda. Çalışma, mamutların soyunun tükenmesi konusuna açıklık getirebileceği gibi uzun süredir var olmayan türlerin klonlanmasının uygulanabilirliği sorusunu da yeniden gündeme getiriyor Bilim insanları bu konuda Sibirya’da donuk topraktan (kutuplarda bulunan donmuş toprak tabakası) çıkarılan çok sayıdaki tüylü mamuttan yararlandılar. Donuk toprak koşulları, çok eski zamanlardan kalan DNA’ların çıkarılmasında özellikle yeğlenen tüy ve kıl gibi parçaların korunması için çok uygun. Bir kıl örneğinde bulunan genetik malzemenin büyük bir bölümü kılın sahibi olan hayvanındır. Buna karşın araştırmacılar kemikten DNA çıkarmaya çalıştıklarında çoğunlukla mantar ve bakterilerinki de örneğe karışıyor. Araştırmada donuk topraktan çıkarılan iki mamutun kıl örnekleri kullanıldı. DNA’nın çıkarılmasının ardından, bunun ne kadarının mamuta ait olduğunun anlaşılması gerekiyordu. Bunun için de araştırmacılar, mamutun en yakın akrabası olan Afrika filinin gen haritasını çıkardılar. Yapılan ilk araştırmalar, mamut genomunun Afrika filininkinden yalnızca %0,6 oranında farklı olduğunu ortaya çıkardı. Bu, insan ve şempanze arasındaki genom farkının yaklaşık yarısı kadar. Afrika fili ve mamutun evrimsel olarak ayrılmasının, insan ve şempanze soyları arasındaki kırılmadan bile daha önce olmasıysa dikkat çekilmesi gereken bir gözlem. Öyle görünüyor ki genler, mamutlar da dahil olmak üzere fillerde, insan ve şempanze soylarında olduğundan daha yavaş evrim geçiriyor. Neden böyle olması gerektiğiyse hâlâ bilinmiyor. Mamutun toplam DNA zincirinin, insanınkinden 1,4 kez daha uzun olduğu tahmin ediliyor. Bir başka tartışma Uzun süredir çok eski zamanlara ait DNA’lardan,günümüzde var olmayan canlıları geri getirmenin hayali kuruluyordu. Ancak birçok bilim insanı bunun gerçekleşebileceği konusunda kuşkulu. Bunun nedeniyse canlının ölümünden sonra, DNA zincirinde oluşan değişimlerin bu durumu çok zorlaştırması. “Bu tıpkı, tüm malzemenin yalnızca %80’iyle bir araba yapmaya benziyor.” diyor Adelaide Üniversitesi’nden Jeremy Austin ve ekliyor: “Elimizde bütün bir genom olsa bile gerçek mutasyona karşılık zincir hatası mı yoksa DNA’nın mı zarar gördüğü konusu hâlâ çözemediğimiz bir sorun. Gen ölçeğinde bu neredeyse aşılamaz bir problem. Bundan sonraki sorunumuzsa yapay kromozomları nasıl oluşturacağımız”. Kanada’da, Ontario’daki McMaster Üniversitesi’nden genetikçi Hendrik Poinar’ın yorumuna göreyse mamutun kaç kromozomu olduğuna ilişkin “henüz” hiçbir fikrimiz yok. Kaynak: Bilim ve Teknik Ocak 2009

http://www.biyologlar.com/mamutun-genomu-birlestirildi

Büyük Beyaz Köpekbalığı - Carcharodon carharias

Büyük Beyaz Köpekbalığı Nedir? Büyük beyaz köpekbalığı,(Carcharodon carharias),genellikle soğuk kıyı sularında yaşayan,çok büyük ve hızlı yüzücü,yırtıcı bir balık türüdür.Hakkındaki ilk bilimsel araştırma,1554 yılında çıkardığı bir kitaptaki tanım ve çizimleriyle Rönesans dönemi araştırmacılarından Guillaume Rondelet’e aittir.1785’te Carolus Linnaeus çıkardığı katoloğunda (Systema Naturae),bu türü bilimsel olarak Carolus Linnaeus olarak isimlendirmiştir.Yüzyıllar boyu bu yanlış anlaşılmış balık ta Afrika’da yaşayan diğer yırtıcı kediler gibi,birazda popüler medya ve yanlış bilgilendirilen insanlar yardımıyla,bir korku kaynağı oluşturmuştur.Fakat biz burada bu köpekbalığının dünyasını inceleyip,denizler aleminde hakettiği rolü anlamaya çalışacağız. 2- İsimler ve Sınıflandırma Linnaeus’un sınıflandırma sistemi bütün türleri isim üzerinden adlandırır,genel ve spesifik olarak.Linnaeus’un kitabının onuncu baskısı,bilimsel isimler hakkında en eski yayın olarak seçilmiştir,dolayısıyla Squalus carharias büyük beyaz köpekbalığının kabul edilen en eski ismidir.Büyük beyaz köpekbalığı değişik bir genel isim altında olmalıydı,çünkü Linnaeus’tan sonraki bilim adamları farkattiler ki “Squalus” daha birçok değişik köpekbalığı temsil ediyordu.1833’te Sir Andrew Smith “Carcharodon” isminin genel (cenerik) isim olarak verilmesini önerdi,fakat Linnaeus’un verdiği spesifik ismin Sir Andrew’un verdiği genel isimle birlikte kabul edilmesi ancak 40 yıl sonra olabild Büyük beyaz köpekbalığı Lamnidae uskumru köpekbalıkları familyası grubunda yer alır.Bu familyada iki mako ve iki de porbeagle köpekbalığı türü olmak üzere dört tür daha yer alır.Bunların sadece biri shortfin mako,Güney Afrika açıklarında yaygındır.Büyük beyaz köpekbalığı için kullanılan lokal (yerel) isimler dil gruplarına göre değişiklik gösterir.Fakat ingilizce konuşulan ülkelerde “white shark (beyaz köpekbalığı) ismi yaygın olarak kullanılır.Daha az yaygın olarak ta daha eski bir kelime olan “man-eater”(insan yiyici) kelimesi kullanılır.Avustralya’da “white pointer”(beyaz değnek)kelimesi yaygındır.Daha az yaygın olarak ta “white death”(beyaz ölüm).Güney Afrika’da da bu terimler kullanılır,fakat “blue pointer”(mavi değnek) bazı büyük beyazların arkası mavimsi renkte olduğu için veya Britanya ordusundaki askerlere verilen eski bir takma isim olan “tommy” kelimesi de kullanılır.Afrikalıların kullandığı (witdoodshaai)kelimesi daha az kullanılan ingilizce isimlerin birinden gelmiştir. En çok aşina olduğumuz köpekbalıkları büyük beyaz köpekbalığı gibi,torpido benzeri ve diğer köpekbalıkları ile karşılaştırıldığında oldukça kalın,bir gövdeye sahiptir.Büyük beyaz köpekbalığının burnu kısa ve koniseldir.Gözler yuvarlak ve zifiri siyahtır.Dişler özellikle üst çenedekiler küçük testere dizilimsi keskin kenarlardan oluşan oldukça üçgensel bir yapıya sahiptir.İki metreden küçük olan bazı gençler(yetişkin olmayanlar) düz diş yüzeylerine(kenarlarına) sahip olabilirler.Beş solungaç yarığı(yırtmacı) uzundur ve hepsi göğüs yüzgeçlerinin önünde yer alır.Yetişkinlerdeki anal ve ikinci sırt yüzgeçleri neredeyse dikdörtgensel bir yapıya sahiptir ve çok küçüktür.Kuyruk yüzgeci hilal biçimindedir(üst ve alt uçlar yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir).Kabaca göze ve pelvis yüzgecine doğru uzanan bir çizgi üzerinde yer alan vücudun üst kısmı siyahtan açık griye değişir.Bunun altında,gövde beyazdır.Taze yakalanmış olanları genellikle zamanla suyun dışında(havada)solan pirinç kaplama renginde bir parlaklık gösterirler.Göğüs yüzgecinin vücuda bağlandığı yerde genellikle siyah bir nokta mevcuttur. Shortfin mako köpekbalığı görünüş olarak büyük beyaz köpekbalığına benzer.Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi renkle diğerlerinden farklılık gösterir.(Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi ona ait belirgin bir özelliktir).Daha büyük gözleri vardır.Dişleri daha dar ve düz yüzeylidir.Büyüdüğünde 4 metreye kadar ul Şekil 2:177cm olgunlaşmış dişi(Kwazulu-Natal) WHITE SHARK Sistematik Order:Lamniformes Family:Laminidae Genus:Carcharodon Species:carharias 3-Yetişme Ortamı Büyük beyaz köpekbalığı en çok kıta Avrupası sularında görülen ılıman denizlerin yakın kıyı balığıdır.Tropikal kuşaktan tamamen kaçınmak(özellikle büyük olanları),fakat özellikle Orta Amerika,tropikal Güney Amerika ve merkezi Pasifik adaları gibi bazı bölgelerde çok sık ta görülmez.Issız sulardan gelen birçok rapor,bu türün geniş bir alana yayılabilme ve hatta okyanus havzalarını karşıdan karşıya geçebilme yeteneğinde olduğunu gösterir.Büyük beyaz köpekbalıkları çoğunlukla yakın yüzey(üst) sularda bulunurlar,özellikle avlanırken,fakat istisnai bir olayda bir büyük beyaz 1280 metre derinlikte bir oltaya takılmıştır. Büyük beyaz köpekbalığı açısından zengin olarak bilinen bölgeler, muhtemelen bu bölgelerde insanla8spor balıkçıları,denize girenler,akuba dalgıçları,sörfçüler gibi)daha fazla bir etkileşimi yansıtır.Bu bölgeler Kaliforniya,ABD’nin Orta-Atlantik Federe Devletleri,Güney Afrika ve Doğu Avustralya,Yeni Zelanda ve bazı Pasifik adaları gibi yerlerdir. 4-Beyaz Köpekbalığı Ekolojisi ve Korunması Yetenekli olduğu kadar etkileyici de olan beyaz köpekbalığı(diğer deniz canlılarından ayrı)bir ortamda kalamaz.O, karmaşık kuralları olan karşılıklı bir dayanışmanın hüküm sürdüğü deniz canlılarının gerekli bir üyesidir(parçasıdır). Kıyı şeridindeki bütün ekosistemler,güneşin ışık enerjisini yakalayıp,diğer canlıların kullanabileceği bir formda paketleyen fotosentetik organizmalarla başlar.Bu bitkiler çok geniş bir otçul tarafından yenir(bu bitkiler çok geniş bir otçul hayvan kitlesini besler).Bu otçul hayvanlar etçil hayvanlar tarafından yenir(bu otçul hayvanlar etçil hayvanları besler).Bu etçil hayvanlarda daha büyük etçil hayvanlara yem olur.Bu sayede,enerji,besin zincirinin daha uzak noktalarında yer alan,çok daha büyük hayvanlara iletilir(geçer). Enerji,bir beslenme seviyesinden,bir sonraki beslenme seviyesine geçerken,yaklaşık %90’ını kaybeder.Bu nedenle ,her beslenme seviyesi,bir alttaki beslenme seviyesinin ancak 1/10(onda biri)kadar canlı madde içerir.(Bir seviyedeki bütün canlı varlıkların toplam madde miktarı,bir alttaki seviyeye göre 10 kat daha azdır).En yukarıdaki beslenme seviyesinde büyük beyaz köpekbalığı gibi en zirvedeki yırtıcılar yer alır.sayısal olarak çok nadir olmalarına rağmen,bu en zirvedeki yırtıcılar,bütün ekosistemin üzerinde bulunan bir başlıktır.Nerdeyse okyanusta olup biten her şey büyük beyaz köpekbalığını beslemek içindir.Oldukça yakın geçmişe kadar,büyük beyaz köpekbalığının ne kadar yediği hakkında çok az fikir sahibi olduk.Son zamanlarda Kuzey Atlantik’in batısında yapılmış çok önemli bir deney,büyük beyaz köpekbalığının,keskin ısı farklarındaki ortamlarda yüzüşünden kaslarındaki ısı değişimini inceledi.Bu ölçümler temel alınarak yapılan ılımlı bir tahmine göre,45 kilogram balina yağı yemiş yaklaşık 5 metrelik bir büyük beyaz köpekbalığı,1.5 ay başka hiç bir şey yemeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilir.Ortalama bir kütle ve yağ içeriğine sahip olan bir Kuzey deniz Fili yavrusu temel alındığında,bir yavrunun bir büyük beyaz köpekbalığına 3 ay yeteceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak gözüküyor ki,büyük beyaz köpekbalığı çok az bir sıklıkta bu gibi deniz memelileri ile beslenme ihtiyacındadır ve muhtemelen deniz Fillerinin beyaz köpekbalıklarınca ölümü hastalıklar,boğulmalar ve kendi aralarındaki kavgalar gibi sebeplerdeki ölüm oranı oldukça düşüktür. Zirvede bir yırtıcı olmasına rağmen,beyaz köpekbalığının da korktuğu yırtıcılar mevcuttur.1997 yılında Farallon adası açıklarında,bir öldürülen balinanın(Orcinus orca) 10-12 foot(yaklaşık 3-3.5 metre)uzunluğundaki bir beyaz köpekbalığını öldürüp yemesi gözlenmiş ve filme alınmıştır.Bu saldırıdaki öldürülen balina belki kendi yavrularını koruyordu,belki de bu atak tamamen kendisiyle av konusunda rekabet halinde olan bir rakibi devre dışı bırakma vakası idi.Bu gibi aşırı derecede ilgi çeken bazı olayların olmasına rağmen,büyük beyaz köpekbalığını yiyen doğal yırtıcılar nadirdir.Bu güne kadar büyük beyazların en göze çarpan öldürücüleri insanlar olmuştur.Bu türün eti sıkı(sertçe),beyaz ve lezzetlidir.Belki de bundan daha önemlisi,büyük beyazın çenesi ve dişleri nadir bulunan bir ganimet ve hatıra eşyası olarak dünya çapında aşırı derecede gözdedir(değerlidir).Kaliforniya açıklarında her yıl 10-20 büyük beyaz öldürülür.Yakın geçmişte bu rakama erişmedeki pay,büyük ölçüde spor için balık avlayan Kaliforniyalılara ait olmuş çene ve dişleri tutup geri kalanı atmışlardır.Bu günlerde ise,büyük beyazların büyük çoğunluğu ticari balıkçılar tarafından yanlışlıkla tutulmaktadır.Bunların bir kısmı bilimsel araştırma kurumlarına bağışlanmakta,diğerleri de genellikle internet üzerinden açık arttırmayla satılmaktadır.1993’ün ekiminde,Kaliforniya büyük beyaz köpekbalığını korunması gereken canlı türlerine dahil eden ilk Amerikan federe devleti olmuştur.1994’ün ilk gününden itibaren bütün Amerika Birleşik Devletleri sularında büyük beyaz köpekbalığının ticari ve spor amaçlı avlanması yasaklanmıştır.Büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir gemi Amerika Birleşik Devletleri suları dışında yakalanmış büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir geminin,Kaliforniya limanına yanaşmasına izin verilmez.İzin verilen yegane yakalamalar,sınırlı sayıdaki ticari balıkların yanlışlıkla yakaladıkları ile bilimsel araştırma ve eğitim amaçlı yakalamalardır. En azından Kaliforniya suları sınırları içinde,büyük beyaz köpekbalığı kanun tarafından korunmaktadır.Fakat Pasifik kıyı şeridi boyunca uzanan diğer sularda,bu muhteşem köpekbalığı tehlikeleri göze almak zorundadır.Büyük beyaz köpekbalığının aşırı derecede sınırlı olan üreme kabiliyeti göz önüne alındığında,bir yok edilme oranı bile,bu türün soyunun tamamen tükenmesi sonucunu doğurması yüksek derecede olasıdır. Kişi,büyük beyaz köpekbalığını korumak için,çok sağlam delillere dayanan bütün tavrını oluşturabilir.Büyük beyaz köpekbalığının deniz ekosistemindeki rolünü tam olarak anlamamamıza rağmen,onun çevresel önemini örnek olarak verebiliriz.Bu hayvanı ahlaksal yükümlülüklerimizden dolayı korumamız gerektiğinden bahsedebiliriz,fakat daima ahlaksal aciliyetler ve öncelikler konusunda bir tartışma söz konusu olacaktır.Muhtemelen okuyucular,büyük beyaz köpekbalığının korunması için ileri sürülen aşağıdaki sade fikri en doyurucu bulacaklardır.Büyük beyaz köpekbalığı,dünyamıza zenginlik,ilgi çekici bir farklılık,efsaneler ve gizemler katan nadir bir yabani hayvandır. 5- Boyut ve Yaş Köpekbalıklarının yaşlanması basit bir proses değildir.Bunun ana sebepleri,büyümenin beslenmeyle olan ilgisi,coğrafi alanı ve bazı türlerdeki erkek ve dişi büyüme oranının,ki yaşla yavaşlar,değişiklik göstermesidir.Araştırmacılar,ağaç tabakalarında olduğu gibi,omurga kemiğindeki kireçlenme tabakasının büyük beyaz köpekbalığının yaşını yansıttığını gösterdiler.Bu temelde Doğu Pasifik büyük beyaz köpekbalıkları 13-14 yaşında 16 ft (4.75m)’ye ulaşırlarken,Kuzey Atlantik köpekbalıklarının aynı uzunluğa 20 yaşlarında ulaşabildiğini bulmuştur. Yeni doğmuş büyük beyaz köpekbalıklarının boyu 109-129cm civarındadır.Büyüklük ve cinsel olgunluk balıktan balığa değişkenlik gösterir.Erkekler yaklaşık 9 yaşlarında,3.5-4.5m boyutlarında olgunlaşır.Dişilerse 12-14 yaşlarında,4.5-6m civarlarındayken olgunlaşırlar.Görülmüş olan en büyüklerin (5m üzerinde)çoğu dişi olmasına rağmen,bugün hala erkeklerin dişilerden daha büyük bir maksimum boyuta ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok doğru olmayan maksimum boyutlar rapor edilmiştir,bir rapordaki on yıllar boyunca tartışılmış olan 36 feet(11m)’lik bir boyutun,aslında 16 feet olduğu fakat yazım hatasına maruz kaldığı düşünülmektedir.Son yıllarda yakalanan en büyük köpekbalığı ölçülmemiştir,fakat araştırmacıların biri Malta diğeri de South Avustralya’dan olan büyük beyaz köpekbalıklarının 7m’den büyük olduğu hakkında çok az şüpheleri vardır.Bu köpekbalıkları 30 yaşına yaklaşıyorlardı.Yakın zamanlarda Gans Bay’da yakalanmış ve Cape Town’daki shark Research Centre’de incelenmiş 6m’lik bir dişinin,bir omurga bandının bir yıla eşit olduğu varsayımıyla,yaklaşık 22 yaşında olduğu tahmin edilmiştir. 6-Üreme ve gelişim Büyük beyaz köpekbalığında döllenme dahilidir ve dişiler yavruları canlı olarak dünyaya getirirler(onlar ovovovipar’dır).Kur yapma davranışları “tam olarak”bilinmez,fakat bilim adamları yaralı bireylerin,erkek erkeğe olan saldırganlığın veya çiftleşmeden önceki erkeklerin dişileri hafifçe ısırmalarının sonucu olduğuna inanırlar.Embriyolar,kendi yumurtalarının bütün sarısını tükettikten sonra,ana içindeki yumurtadan hatta diğer embriyolarla beslenmeye başlar.Büyük beyaz köpekbalığının akrabalarında da görülen bu olayı “intrauterine cannibalism”(döl yatağı yamyamlığı) olarak adlandırılır.Yavrulu dişiler belgelenmemiştir,fakat diğer köpekbalıklarında olduğu gibi,büyük dişiler küçüklerden daha fazla yavru taşırlar.Bir Avustralya dişisi 11 yavruyla bulunmuştur.Gebelik süresinin kesin olarak bilinmemesine rağmen,büyük boyutta olan dişilerde yaklaşık 1 yıl veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.Cape Town’daki Shark Research Centre(Köpekbalığı Araştırma Merkezi)’nde çalışan Dr. Leonardo Compago çok sayıda değişken ve bilinmeyeni de göz önünde bulundurarak,ortalama bir dişinin üreme potansiyelini izlemiştir.15 yaş ve 5 metrede olgunlaşan 30-31 yaşlarında 7.2m’lik maksimum boyuta ulaşan doğumdan sonraki bir yıllık dinlenme süresiyle birlikte her 3 yılda ortalama olarak 9 yavru doğuran ortalama bir dişinin,ölümünden önceki seneye kadar 45 yavru dünyaya getireceği tahmin edilmiştir.Bununla beraber,doğal ölümler,nispi sağlık ve çiftleşme mevcudiyeti gibi nedenlerle,dişilerin çoğu,özellikle insan etkisinin çok fazla olduğu bölgelerde,muhtemelen daha az yavru dünyaya getiriler. Bazı araştırmacılar büyük beyaz köpekbalıklarının,ılıman denizlerin kıyı sularında,kendi kendini soyutlamış yavrusunu beslemeyen dişiler tarafından dünyaya getirildiğine ve daha sonra büyüdükçe daha geniş sıcaklık ortamlarına adapte olduklarına inanırlar.Bu da büyük köpekbalıklarının açık okyanus alanlarına doğru açılmayı göze alabilmelerini sağlayan ve tropikal orta-okyanus adalarında görülmelerini açıklayan bir teoridir.Bilim adamları genç büyük beyaz köpekbalıklarının (iki yaş veya daha küçük) bilinen dağılımları ve büyüme tahminleri sonuçlarından yola çıkarak,su sıcaklıklarına karşı toleranslarının gelişimine kadar,coğrafi olarak dar sıcaklık değişimli alanların içine sınırlandırabileceklerine dikkat çekmişlerdir. 7-Yiyecek ve Beslenme Alışkanlıkları Büyükbeyaz köpekbalığının zirvede bir yırtıcı olduğu,denize çıkışı olmayan bölgelerde yaşayan insanlar arasında bile bilinir. Bu yaratığın sırf görünüşü , gücü ve korku veren çeneleri böyle bir gözlemi gerekli kılar. Fakat sürpriz bir şekilde, beyaz köpekbalıkları aynı zamanda leş ve çöp süpürücülerdir (yiyicileridir). Araştırmacılar şu aşağıdaki şeyleri mide içeriklerinde bulmuş ve kayıtlara geçirmişlerdir:Sardalya’dan mersin balığına kadar her çeşit ve büyüklükteki kemikli balıklar, diğer daha büyük köpekbalığı dahil kıkırdaklı balıklar, deniz kaplumbağaları, sümsük kuşu martı ve penguenler dahil çeşitli kuşlar, yunus, domuzbalığı, fok, ölü balina gibi deniz memelileri,abalon, diğer deniz salyangozları, kalamar,supya, denizyıldızı,yengeç dahil çeşitli omurgasızlar. Fok kolonilerinin bulunduğu alanlarda,3 m. ve daha büyük boyutlardaki büyük beyaz köpekbalıkları,çoğunlukla balıktan oluşan diyetlerini gözle görülür bir şekilde foklara doğru kaydırırlar.Jackass penguins zaman zaman ısırılmalarına rağmen çok nadiren büyük beyaz köpekbalığının midesinde görülmüştür.Özellikle önemli beslenme alanları Bird Island(Kuş Adası),Doğu Cape,Pyer ve Robben Adaları,Batı Cape gibi yerlerdir.Bununla beraber,büyük beyaz köpekbalığı,fokların bulunmadığı veya çok nadir olduğu tropikal alanlarda,kemikli balıkları diğer köpekbalıkları ve deniz memelileriyle çok rahat bir şekilde hayatta kalma yeteneğine haizdir.Şu noktaya dikkat etmekte yarar vardır ki,uzmanlaşmış bir yırtıcı,bir alanda bulabildiği bir tercihi başka bir alanda bulamayabilir,dolayısıyla büyük köpekbalıkları deniz içinde yüzen neredeyse her şeyi pusuya düşürme veya yakalama yeteneğine sahiptir. Büyük canlı fokların büyük beyaz köpekbalıklarının en zor avları arasında olduğu düşünülmektedir.Bu foklar,onları tamamen suyun dışına fırlatabilen, “ısır”ve “bırak” taktiğiyle,genellikle yüksek hızla ani bir hamleyle öldürürler.Bu eylem bilim adamlarınca savunarak öldürme olarak nitelendirilir,bir başka deyişle,köpekbalıkları bu sayede kendilerini,korku ve heyecan içindeki yaralı bir hayvanın diş ve pençelerinden korurlar.Güney Afrika açıklarında,penguenlerin bu şekilde defalarca havaya fırlatıldıkları görülmüştür.Bu davranış şekli,gerçek bir beslenme çeşidinin bir parçası olmasından çok,avıyla oynama veya avını test etme amacına yönelik olabilir.Yaralı,ölmek üzere olan av,köpekbalığı tarafından yeterince zayıf hale düşene kadar kuşatma altında tutulur ve en sonunda tüketilir. 8- Yaşayan(hala var olan)Fosil Akrabalar Yaşayan büyük beyaz köpekbalığı Carcharodon cinsi içinde sınıflandırılan beş türden biridir.Diğer dördünün nesli tükenmiştir.Şu andaki araştırmacılar inanırlar ki bugünkü büyük beyaz köpekbalığının en eski atası kabul edilen bir tür,Carcharodon landanensis,Paleocene çağında (65-57 milyon yıl önce) ortaya çıkmış ve yaklaşık aynı çağlarda bu kökten iki değişik grup(sülale,soy,nesil)oluşmuştur.Bugünkü yaşayn büyük beyazın da içinde bulunduğu birinci grup,göreceli olarak daha küçük olan C. landanensis(2-3m uzunluğundadır)ile bağlantısı (akrabalığı)olan orta dereceli fosil türlerine sahiptir.Ayrı bir cins olarak kabul edilen ikinci grup,Carcharocles,bazı araştırmacılara göre,izleri yaklaşık 50 milyon yıl öncelerine kadar gelen devasa akrabaları da kapsar.Bu kocaman köpek balıklarının evrimi vücut büyüklüğünün artmasıyla karakterize edilmiştir ve oldukça yakın zamanlara kadar yaşamış olabilir. Modern büyük beyaz köpekbalığı yaklaşık 20 milyon yıl önce Miyosen çağlarda evrim geçirmiştir(evrimleşerek bugünkü halini almıştır).Aynı zamanlarda,ikinci paralel gruptan (sülaleden) gelen (evrimleşmiş olan)Carcharodon megalodon ve C.angustidens isimlerini verdiğimiz çok daha büyük diğer iki kardeş tür dünya denizlerinde varlığını sürdürüyordu.Peru’da C. megalodon’a ait 17cm uzunluğunda dişler bulunmuştur.Bu bize gösterir ki,bu tür 13m veya daha büyük bir uzunluğa ve yaklaşık 20 ton ağırlığa erişmiştir.Bu dev yırtıcı,en azından büyük boyutta olanları muhtemelen çoğunlukla balinalarla beslenmiştir.Bazı araştırmacılar,balinaların evrimleşip,kutup sularında bol miktarda bulunan planktonlarla beslenmek için bu sulara doğru göç etme eğilimi göstermesinin bu köpekbalığı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu varsayalar.Bu dev köpekbalıklarının değişik sıcaklıklara adapte olamaması ve buzlu sulara göç eden balinaları takip edememesi,ana yiyecek kaynağını yılın büyük bir bölümü için kaybetmesi sonucunu doğurmuştur. Güney Afrika’da Carcharodon’un üç türünün fosilleşmiş dişleri bulunmuştur.Uloa yakınlarındaki KwaZulu-Natal’daki Miyosen tortusundan anlaşılmıştır ki modern büyük beyaz köpekbalığı C.angustidens’e ait olan fosil dişler 15 milyon yıllıktır.Daha büyük C.angustidens’lerin 15cm’yi bulan dişleri,Kwa-Zulu-Natal bölgesinde,Doğu Cape’deki Eocene yatağında ve Namibya’da bulunmuştur.Pürtüksüz dişlere sahip olan(Otodontidae familyası)Paleocene devasa köpekbalıklarına başka bir yakın grup ta Carcharodon türüyle paralel olarak evrime uğramış ve bugün hayatta olan porbeagle köpekbalıklarının (Lamna cinsi)oluşumuna yol açmıştır. 9- İnsana Karşı Saldırılar İnsanın en büyük korkularından biri,yabani bir hayvan tarafından canlı canlı yenmektir.Muhtemelen büyük beyaz köpekbalığı endişelerinin esrarı,büyük ölçüde onun uzun zamanlar boyunca sadece bu amaçla insanlara saldırması olmuştur. Rapor edilen büyük beyaz köpekbalığı saldırıları,öteki köpekbalığı saldırılarından daha fazladır.Bununla beraber rapor edilmiş bütün köpekbalığı saldırılarının %80’i büyük beyaz köpekbalıklarının nadir olduğu tropikal bölgelerde meydana gelmiştir.Bu bölgelerdeki ataklardan genellikle çekiç balıkları (bir tür köpekbalığı) ve requiem köpekbalığı sorumlu tutulmuştur.Gerçekten de Durban’daki Oceanographic Research Institute’un(Okyanus Araştırmaları Enstitusu)eski yöneticisi Dr.Davies daha1964’lerde Güney Afrika’da 7 tehlikeli türden bahsetmektedir.Bugün hala köpekbalığı saldırılarından daha fazla insan boğulmalar,arı sokmaları,şimşek çarpmaları veya yılan sokmaları gibi nedenlerle yaralanır veya ölür.Buna rağmen,büyük beyaz köpekbalıkları su içinde insan için tehlikelidir ve bazı bölgelerden diğer bazı bölgelere göre daha fazla saldırı olayı rapor edilmiştir. Amerikalı araştırmacılar 1926’dan 1991’e kadar bütün dünya çapında vuku bulmuş 115 büyük beyaz köpekbalığı saldırısı belgelemişlerdir.Güney Afrika açıklarında,altısı ölümle sonuçlanan,29 saldırı meydana gelmiştir.Güney Afrika’da 1940’tan bu yana toplam olarak 28’i ölümle sonuçlanan 89 köpekbalığı saldırısı rapor edildiği düşünüldüğünde,bu saldırıların bazılarının diğer türler tarafından yapıldığı sonucuna varılabilir. Niçin Büyük Beyaz Köpekbalıkları Tehlikelidir? Bazı popüler iddiaların tersine,biz karada yaşayanlar,okyanus ortamına doğal olarak uyamadığımız için bu büyük,hızlı,yırtıcılar insanları potansiyel av olarak görürler ve bu yüzden tehlikelidir.Aynı zamanda,sudaki, insanlara,takip edilip dışarıya atılması gereken bölgesel işgalciler olarak kabul ettikleri için de tepki gösterebilirler.Bu teori büyük beyaz köpekbalıklarını atfedilmiş,kurbanların hayatta kaldığı,tek ısırıklı saldırıları da muhtemelen açıklar.Özellikle geçmiş dönemde bir kısım film ve kitapta yapılan bazı sansasyonel köpekbalığı tasvirleri içimize korku salmak için çılgınca bir yok etme ve intikam alma karalılığı içinde olan nefret dolu canavarlar çizmiş ve onun doğal yırtıcı davranışlarını çarpıtmıştır.Hiçbir şey hakikatten öteye gidemez. 10- Denize Girenler,Sörfçüler ve Dalgıçlara Tavsiyeler Bütün önlemlere rağmen,olası bir saldırı durumunda bilinmesi gereken birkaç şey vardır. 1-En önemli şey kanı mümkün olduğunca çabuk durdurmaktır.Kol bacak gibi uzuvlardaki yaralarda çok ta fazla sıkı olmamasına dikkat ederek,sıkıca bir sargı sarılması kanı durdurmaya yardımcı olacaktır.Yumuşak ve esnek herhangi bir şeyi(kumaşı)sıkıştırıp bandaj olarak yara üzerine yerleştirin.Yaralıyı hareketsiz ve mümkün olduğunca sıcak tutun,küçük ve önemsiz bir yara gibi bile gözükse hemen tıbbi acil yardım çağırın. 2-Denize girenlerin veya sörfçülerin büyük ve önemli yaralanmalarında,yaralıyı kum üzerinde denize paralel bir şekilde yatırıp başa doğru kan akışını desteklemek için ayaklarını yukarıya kaldırın.Yaralıyı başı su tarafına gelecek şekilde yatırmayın.Gerekirse yaralının nefes almasına yardımcı olun. 3-Tıbbi yardımın gelmesini beklerken,yaralıyla rahatlatan bir edayla konuşarak onu sakin ve ayık tutun.Yaralıyı hastaneye yetiştirmek amacıyla sahilden uzağa veya bir araca taşımaya teşebbüs etmeyin.Bu yaralıyı şoka sokabilir. 4-Vücut iç sıcaklığını düşürüp yaralıyı şoka sokmasına yardım etme ihtimali olduğundan,hiçbir içecek özellikle alkollü içecek vermeyin.Yaralının dudaklarını ıslatmak amacıyla su kullanılabilir. 11- Kaynaklar: Weidnfield & Nicolson, London, 222pp. Cliff, G., S.F.J. Dudley & B. Davis. 1989. Sharks caught in the protective gill nets off Natal, South Africa. 2. The great white shark, Carcharodon carcharias. S. Afr. J. Mar. Sci., 8:131-144. Compagno, L.J.V. 1981. Legend versus reality: the Jaws image and shark diversity. Oceanus 24 (4); 5-16 -1984. Sharks of the World. FAO Species Catalogue, vol. 4,2 parts, Rome. -D.A. Ebert & M.J. Smale. 1989. Guide to the Sharks and Rays of Southern Africa. Struik Publishers, Cape Town, 160pp. Condon, T. (ed.). 1991. Great white Sharks - a Perspective. Underwater, no.17. Ihlane Publications, Durban: 1-130. Cousteau, J. -Y. & P. Coustea. 1970. The Shark: Splendid Savage of the Sea. Doubleday & Co., Garden City, 277 pp. Davies, D.H. 1964. About Sharks and Shark Attack. Shuter & Shooter, Pietermaritzburg, 237pp Ellis, R. & J.E. McCosker. 1991. Great White Shark. Stanford University Press, Harper Collins, New York, 270pp. Sibley, G. et al (eds.). 1985. Biology of the white shark. Mem. So. Calif. Acad. Sci. 9, 150pp Smith, M.M. & P.C. Heemstra (eds.). 1986. Smiths’s Sea Fishes. Macmillan South Africa, Johannesburg, 1047pp. Springer, V.G.& J.P Gold. 1989. Sharks in Questions. Smithsonian Institution Press, Washington, D.C., 187pp. Van der Elst, R. 1986. Sharks and Stingrays. Struik Publishers, Cape Town, 64 pp. Not:Alıntıdır ayrıca karakter sınırlaması olduğu için parça parça yollayabildim kusura bakmayın arkadaşlar

http://www.biyologlar.com/carcharodon-carhariasbuyuk-beyaz-kopekbaligi

İnsan Aklının Evrimi

4.5 milyon yil önceden sonra fosil kayitlari gelistiginde, australopithecinelerin Dogu Afrika’da ve muhtemelen bu kitanin baska herhangi bir yerinde yerlesmis olduklarini görürüz. A. aferensis, hem agaçlar üzerinde hem de karada sürdürülen yasam biçimine saglanan uyumu sergiler. 3.5 ile 2.5 milyon yil önceye ait fosiller, beyin boyutlari açisindan bu dönemin bir denge dönemi oldugunu gösterir. Devamli gelisen bir sosyal zekanin ve bunun sonucu büyüyen beyin yönündeki spiral baskinin sona ermesi, ya da en azindan bir duraklama geçirmesi niçin gereklidir? Bu sorunun muhtemel yaniti, evrimin simdi iki güçlü sinirlama ile karsi karsiya oldugudur: Daha büyük beyinlerin daha çok yakita gereksinimi vardir ve serin tutulmalari gerekir. Yakit açisindan beyinler son derece aç gözlüdürler. Dinlenme halindeyken, kas dokusunun gereksinim duydugunun 22 kati enerjiye gerek duyarlar. Isi açisindan ise, yalnizca 2 derecelek bir artis bile beynin çalismasinin zayiflamasina yol açar. Australopithecineler daha çok vejetaryen olmaliydilar ve muhtemelen agaçlikli ekvatoral savanalarda yasiyorlardi. Bu yasam biçimi beyne sunulabilecek enerji miktarini kisitliyor ve australopithecineleri sürekli olarak fazla isinma riskiyle karsi karsiya birakiyordu, Bu yüzden seçilime yönelik baskilar mevcut olsa bile beyin genislemesi gerçeklesmiyordu. Eger kosullar sasirtici sekilde bir araya gelmemis olsaydi, australopithecinelerin hâlâ Afrika’da yiyecek ariyor olmalari ve Homo soyunun evrimlesmesinin gerçeklesmemis olmasi mümkündü. Ama yaklasik 2 milyon yil önce çok hizli bir beyin büyüme dönemi baslamis ve bu olay Homo soyunun baslangicini isaretlemisti. Bunun gerçeklesmesi ancak beyin büyümesi ile ilgili kisitlamalar gevsetilirse ve kuskusuz, seçilime yönelik baskilar varsa mümkün olabilirdi. Bunun nasil oldugunu açiklamaya çalisirken, aklin, beyin ve vücudun evrimi arasindaki karsilikli iliskiler son derece önem kazanmisti. Bu dönemde iki çok önemli davranissal gelisme olmustu: Bipedalizm, yani iki ayak üzerinde yürüme ve et tüketimindeki artis. Iki ayakliligin nedenleri Ikiayakliligin evrimi 3.5 milyon yil önce baslamistir. Bununla ilgili kanitlar A. aferensisin aratomisinden ve daha etkin olarak da Tanzanya , Laetoli’de günümüze kadar korunabilmis olan australopithecine ayak izlerinden elde edilmistir. Bipedalizme neden olan en muhtemel seçilimci baski Dogu Afrika’nin agaçlikli savanalarinda yiyecek arayan australopithecinelerin sikintisini çektigi termal stres olabilirdi. Agaçlara tirmanan ve dallar arasinda sallanan atalariyla australopithecineler zaten dik durmaya yatkin bir vücut yapisina sahiptiler. Antropolog Peter Wheeler, australopithecinelerin ikiayakliliga uyum saglamakla, günes tepedeyken karsi karsiya kaldiklari radyasyon miktarini yüzde 60 eksiltmeyi basardiklarina dikkat çekmistir. Üstelik, bu sekilde, hareket için gerekli enerjji maliyetlerini de düsürmüs oluyorlardi. Bipedalizm, australopithecinelerin gida ve suya gereksinim duymadan daha uzun süreler yiyecek arayabilmelerini, daha az dogal gölgelige sahip yerlerde arastirmalarini sürdürebilmelerini, böylece dogal gölge ve su kaynaklarina daha bagimli olan diger yagmacilara açik olmayan yiyecek arama köselerinden yararlanmalarini sagliyordu. Giderek daha etkinlesen ikiayakliliga geçisin bir nedeni de, 2.8 milyon yil önce Afrika’da çevresel kosullarin daha kuru ve açik çevrelere dogru degismesi olabilirdi. Çünkü dik durus pozisyonunun benimsenmesiyle, günes radyasyonunun etkisinin azaltilmis olmasi daha çok deger kazanmis oluyordu. Ellerin özgürlesmesi, beynin büyümesi Denge ve hareket için gerekli kas kontrolünü saglayabilmek açisindan ikiayaklilik daha büyük bir beyin gerektiriyordu. Ama ikiayaklilik ve kara yasaminin, beyin büyümesiyle ilgili birçok baska sonuçlari da vardi. Bunlardan bazilari antropolog Dean Falk tarafindan incelenmistir. Falk, ikiayaklilikla birlikte, beyin için bir sogutma sistemi -ya da kendi deyisiyle bir radyatör- olusturmak üzere, beyni kaplayacak bir damar aginin da seçilmis olmasi gerektigini ileri sürer. Sogutma sistemi bir kez yerini bulunca, beynin daha fazla büyümesinin neden olacagi fazla isinma konusundaki baski rahatlamisti. Çünkü bu, üzzerinde kolayca degisiklik yapilabilir nitelikte bir radyatördü ve dolayisiyla beynin yeniden büyümesi olasiligi (gereksinimi degil) ortaya çikiyordu. Dean Falk, bipedalizmin, beyindeki nörolojik baglantilarin da yeniden düzenlenmesine yol açtigini ileri sürer: “Ayaklar bir kez, yürümek için agirlik tasiyicilar haline gelip (ikinci bir çift el gibi) yakalayici durumlarindan kurtulunca, daha önce ayak kontrolü için kullanilan korteks alanlari, korteksi baska fonksiyonlar için özgür birakarak küçülmüstü.” Kuskusuz bu durum, tasima ve alet yapma olanaklarinin zenginlesmesini ve ellerin “özgürlesmesini” de beraberinde getiriyordu. Dogal çevrenin algilanmasi açisindan da önemli degisiklikler yasanmis olabilirdi, çünkü simdiye kadar (beynin) tarama alanina giren uzaklik ve yönler de artmisti; yüz yüze iliskiler çogaldigi için sosyal çevrede de bir degisim yasanmis, yüz ifadeleri yoluyla iletisim kurabilme olanaklari zenginlesmisti. Bununla birlikte, belki de bipedalizmin en önemli sonucu les yiyicilige uygun köselerden yararlanmayi kolaylastirmis olmasiydi. Etçiller için bir gölgelik bulma gereksinimi duyulan günün belirli saatlerinde, ikiayaklilarin hayvan leslerinden yararlanabilmesini saglayan bir “firsat penceresi” açilmisti. Leslie Aiello ve Peter Wheeler'in ileri sürdükleri gibi, diyetlerde et miktarinin artmasi ile mide boyutlarinin daha da küçülmesi ve böylece beyin için daha fazla metabolik enerjinin özgür kalmasi, bu arada da sabit bir metabolizme hizinin korunmasi mümkündü. Bu sekilde, beynin büyümesiyle ilgili bir baska sinirlama daha ortadan kalkmis oluyordu. Steven Mithen

http://www.biyologlar.com/insan-aklinin-evrimi

Evrimleşmeyi Sağlayan Düzenekler

Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, meydana gelen mutasyonlarla, populasyondaki gen havuzuna (türün üreme yeteneğine sahip tüm bireylerinin oluşturduğu genler) yeni özellikler verebilecek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan Krossing-Over'lar (Mayoz bölünmede gen parça değişimi) ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşulları her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşünürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına karşın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döllenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerinde, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanlarının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Bu çevre koşulları belirli bir süre (genellikle uzun bir süre) etkilerini sürdürürse, belirli özelliklere (gen yapısına) ahip bireyler devamlı ayıklanacak ve taşıdıkları genlerin gen havuzundan eksilmesiyle, gen frekanslarında (bir özelliğin, bireylerde ortaya çıkış sıklığı) değişmeler ortaya çıkacaktır. Bu seçilim, çoğunluk döller boyunca sürer. Bir zaman sonra da bu gen bileşimindeki bireyler topluluğu tamamen ortadan kalkmış olur. (jeolojik devirlerdeki birçok canlının çevre koşulları nedeniyle soyunun tükenmesi) Buna karşın, başlangıçtaki populasyonlarda bu çevre koşullarına uyum yapabilecek özelliklere (gen bileşimlerine) sahip bireyler korunduğu için sayıları ve dolayısıyla taşıdıkları genlerin frekansı gen havuzunda sürekli artar. Böylece, bir zaman sonra, yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip, uygun olanlarının ayıklanmasıyla da, başlangıçtaki populasyona benzemeyen, tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalarda, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yoksunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirilemez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerinden daha iyi uyum yapmanın yanısra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek gerekir. Doğal Seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir; 1.Yönlendirilmiş seçilim 2.Dengelenmiş Seçilim 3.Dallanan Seçilim Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevreye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşullarının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği saptayan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçilim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar ingiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betularia) meydana gelmesi evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma kolleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafından görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacalarından çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellikle kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur. ''Sanayi Melanizmi''. Günümüzde alınan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar artmaya başlamıştır. Yönlendirilmiş doğal seçilime, diğer bir ismiyle ''Orthogenezis'' e en iyi örneklerden biri de atın evrimidir. birçok yan dal (cins ve tür düzeyinde) ortama daha az uyum yaptığı için ortadan kalkmış, bugünkü Equus'u yapacak kol başarılı uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Birçok durumda, bazı yapıların gelişmesindeki yönlendirme, yararlı noktadan öteye geçebilir. Örneğin İrlanda geyiğinin boynuzları, kama dişli kaplanın üst kesici dişleri o kadar fazla büyümüştür ki, bir zaman sonra bu türlerin ortadan kalkmalarına neden olmuştur. işte, çok defa bir canlının organları arasında belirli bir oranın bulunması, bu seçilimle düzenlenir ve buna ''Allometrik İlişki'' denir. Yani organlar arasındaki oran her türde kendine özgü ölçüler içinde bulunur. Bu özellikler, daha doğrusu oranlar, sistematikte(Canlıların Sınıflandırılması) ölçü olarak alınır. Yapay Seçme ile çok kuvvetli bir yönlendirme sağlanabilir. islah edilmiş birçok hayvan ırkında bunu açıkça görmek mümkündür. İnsanların gereksinmeleri için yararlı özellikleri bakımından sürekli olarak seçilen bu hayvanlar, bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak duruma gelmiştir. Nitekim sütü ve eti için ıslah edilen birçok inek ve koyun türü, yumurtası için ıslah edilen birçok tavuk türü, süs hayvanı olarak ıslah edilen birçok kuş, köpek, kedi vs. türü, artık bugün doğada serbest olarak yaşayamayacak kadar değişikliğe uğramıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır. Örneğin, eskiden, kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezlemede ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kan şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusurlarla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşamasını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etkisinden büyük ölçüde kurtulmayı başarmıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10-15bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden bir olan ''Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmalarının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır.'' Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur. Örneğin, keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. Dengeli seçilimde, üstteki ve alttaki değerleri (aşırı özellikleri) taşıyan bireyler sürekli elendiği için, populasyon dengedeymiş gibi gözükür, Örneğin, bebeklerde kafatasının, dolayısıyla beynin ve keza vücudun büyüklüğü dengeli seçilimin etkisi altındadır. Belirli bir kafatası ve vücut büyüklüğünün üstünde olanlar, doğum sırasında ananın çatı kemiğinden geçemedikleri için elenirler; çok küçük olanları da uyum yeteneklerini yitirdikleri için elenirler. Böylece, örneğin bebeklerde beyin ve vücut büyüklüğü belirli sınırların içinde kalır. Keza serçelerde de kanat uzunluğu/ vücut ağırlığı oranı, belirli bir sayının altında ve üstünde olanlar yönünde seçilime uğradığı saptanmıştır. Bu nedenle serçelerin belirli bir büyüklükte kalmaları sağlanır. Birçok hayvan grubu için (özellikle vücutlarının ve organlarının büyüklükleri için) bu işleyiş geçerlidir. Bu nedenle bazı hayvan gruplarının kalıtsal olarak neden büyük, bazılarının neden küçük olduğu kısmen açıklanabilir. Doğal seçilim, etkisini üç farklı şekilde gösterir: Koşullara uyum gösteren fenotipler kararlı kalır (dengelenmiş seçilim), değişik uyuma sahip olanlar arasında sadece başarılı olanlar seçilir (yönlendirilmiş seçilim); değişik uyuma sahip olanlar arasında, iki ya da daha fazla başarılı fenotip seçilir (dallanan seçilim). Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman sonra, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklılaşmış canlı gurubu oluşur (ırk--alttür--tür--vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekilde bir seçilim ''Uyumsal Açılımı'' meydana getirecektir. Dallanan seçilim, keza benzer özellikli bireylerin, çiftleşmek için birbirini tercih etmesiyle de ortaya çıkar. Bunun tipik örneğini insanlarda verebiliriz. Yapısal olarak farklı birçok insan ırkı biraraya getirildiğinde, bireyler genellikle kendi ırkından olanlarla evlenmeyi tercih ederler (hatta dil, din, kültür benzerliği ve parasal bakımdan zenginlik bu seçimi daha da kuvvetlendirir.) Üreme Yeteneğine Ve Eeşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda HARDY - WEINBERG Eşitliği uygula¬namaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rastgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca bir¬kaç defa çiftleşenlerde (insan da dahil), erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (pey¬gamberdevelerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir. Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (tavuskuşunda ve cennetkuşların¬da vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Birçok canlı grubunda bu arzu farklı şekilde geliştiği için, farklı yapılar ortaya çıkmıştır. Örneğin birbirine çok yakın adalar¬da yaşayan Japon ırkı ile Ainu ırkı arasında vücut kılı yönünden büyük farklar vardır. Ainu kadınları çiftleşmek için kıllı erkekleri, buna karşın Japon kadınları kılsız erkek¬leri tercih ettikleri için, Ainu ırkı dünyanın en kıllı, Japon ırkı ise en kılsız erkeklerine sahip olmuştur. Çünkü eşeysel seçim zıt özelliklerin tercihi şeklinde olmuştur. Keza siyah ırklar kalın dudağı, beyaz ırklar ince dudağı daha çekici bulduğu için, seçilim bugünkü siyah ırkıarın kalın dudaklı, beyaz ırkıarın ise ince dudaklı olmasını sağlaya¬cak şekilde olmuştur. Bu arada eşemlerin birbirlerini karşılıklı uyarabileceği birtakım davranış şekilleri (kur, dans, gösteri vs.) gelişmiştir. Özellikle bu davranışları en iyi şekilde yapan erkekler, dişileri tarafından tercih edilir. Davranışların değişmesini sağlayacak etkili bir mutasyon, çok defa, meydana geldiği bireyin eş bulamamasına neden olacağı için, populasyondan elenir. Bu davranış şekillerine, yine genellikle ve çoğunluk erkeklerde eşeysel çiftleşmeden belirli bir süre önce, vücuttaki renklerin değişmesi, özellikle parlaklaşması (kuşları ve memelileri anımsayınız!), değişik kokuların ve fero¬menlerin salgılanması (tekelerin zaman zaman çok keskin olarak koktuğunu anımsa¬yınız!) eşlik eder. Parlak renkler ve keskin kokular dişiyi daha etkili bir şekilde uyara¬cağı için seçim bu özelliklerin kuvvetlendirilmesi yönünde olmuştur. Işte, DARWIN, dişinin erkeği, erkeğin dişiyi uyarabildiği bu özelliklerin seçimine Eşeysel Seçilim = Seksüel seleksiyon ismini verdi. Erkeklerin, erkekliklerini simgeleyen özelliklerine göre seçilimleri, onların, bu özellikleri bakımından, yaşam savaşında etkinlik kazandırmasa dahi kuvvetlenme¬sine neden olmuştur. Nitekim erkeklerin çok daha renkli olması bu nedene dayanır. Ayrıca kuşlarda kuluçkaya yatan dişiler üstten belirgin olarak görünmesin diye, çoğunluk yaşadığı ortamın rengine uyum yapmıştır. Yalnız erkekleri kuluçkaya yatan bir kuş türünde, bu durum tersinedir; bunlarda dişiler parlak renkli, erkekler toprak rengindedir. En güçlü erkeğin, dişileri dölleyebilmesini sağlamak için, evrimsel olarak bir yarışma oluşmuştur ''Erkek Kavgaları'', Bu nedenle geyiklerde, dağ keçilerinde vs.'de kuvvetli boynuz oluşumları meydana gelmiştir. Seçilim her zaman saldırgan ve kuvvetli erkekler yönünde olur. Dişiler, kavgaya katılmadığı için, boynuzları küçük kalmıştır. Çünkü büyük boynuz yönünden herhangi bir seçilim baskısı yoktur. Daha önce öğrendiğimiz gibi bir özelliğin gelişebilmesi için seçilim baskısının sürekli etki etmesi gerekir. Bu arada, güçlerine göre, erkeklerin belirli alanları etkinlikleri altına alma eğilimleri; bir territoryum davranış zincirinin oluşmasına neden olmuştur. Tüm bu eşeysel seçilim etkileri, dişiler ve erkekler arasında belirgin bir yapı ve davranış farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılaşmaya ''Eşeysel Farklılaşma = Seksüel Dimorfizm" denir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen bavuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl Meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırlır. Canlıların çok büyük bir kısmında, canlılığın mayasını oluşturan eşeysel hücre¬lerdeki DNA'nın taşınması, bireylere verilmiş bir görevdir. Tek bir üreme dönemi olan canlılarda, döllenmeden hemen sonra erkekler (birgünsineklerini hatırlayınız!), yumurta bıraktıktan ya da yavru doğurduktan sonra da dişiler ölür. Birçok üreme dönemi olan canlılarda, her iki eşemin de ömrü uzamıştır. Bu sonucu grupta, erkek¬ler, çoğunlukla döllenme sonrası yavru bakımında belirli görevler yüklenmiştir (hatta denizatlarında döllenmiş yumurtayı ortamdan özel keselerine alan erkekler hamile olur). Hemen hemen tüm canlı gruplarında ve ilkel insan topluluklarında, bireyin ya¬şı, eşeysel etkinliğinin süresine denktir. Yalnız gelişmiş insan toplumlarında, kazanıl¬mış deneyimlerin genç kuşaklara aktarılması için, yaşlılar özenle korunur; bu nedenle ömür uzunluğu, eşeysel aktiflik dönemini oldukça aşmıştır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının değişimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. Farklı üreme yeteneği, meydana getirilen gamet (genellikle yumurta) sayısı de¬ğildir; üreyebilecek olgunluğa ulaşan yayruların sayısıdır. Değişik gametlerin birleş¬mesiyle, gen bileşimi bakımından, daha iyi embriyolojik gelişim (embriyo, larva, pup vs.) yapabilen, daha başarılı uyum sağlayabilen yavruların seçimi yapılır. Bu nedenle fazla sayıda yumurta meydana getiren canlılarda, bu seçilim, çok sayıdaki zigot ara¬sından yapılacağı için, başlangıçta başarılı bir seçim olacaktır ve ayrıca fazla sayıda embriyo ya da yavru ile yaşam kavgasına gireceği için, sonuçta büyük sayılardaki yu¬murtadan, belirli bir sayıda erginleşmiş yavru ortaya çıkabilecektir. Örneğin alabalık¬larda meydana getirilen 1.000.000 yumurtadan, en fazla 20'sinin üreyebilecek yaşa ulaştığı bilinmektedir. Çok yumurta oluşturan canlılarda, yumurtanın korunmuş yer¬lere bırakılması ve embriyoya ya da yavrulara bakım gelişmemiştir (birçok balıkta, parazitte, amfibide, sürüngende vs. 'de). Bu nedenle büyük kayıplar verirler. Halbuki yumurtaya, embriyoya ve yavruya bakımın gelişmesi oranında, yumurta sayısında azalma görülür. Bu sayı, gelişmiş memelilerde bire düşmüştür. Çünkü özenli bir ba¬kımla yavruların olgunluğa ulaşma olasılığı çok yükseltilmiştir. Memelilerde ve kuş¬larda, yavru ve yumurta sayısı optimal sayıda tutulur. Fazla yumurtanın kuluçkada embriyonik olarak gelişmesi ve gelişse de yavruların ana tarafından beslenmesi zor olur. Bu nedenle yumurta sayısı sabit sınırlar içerisinde kalacak şekilde evrimsel seçi¬lim olmuştur. Bunun yanısıra bir canlının diğer yırtıcı hayvanlar tarafından sürekli yenmesi (bunlarda fazla yumurta meydana getirilir) ya da düşmanlarının az olması (bunlarda az yumurta meydana getirilir) yumurta sayısını saptayan faktörlerden biri¬dir. Yalıtımın (=İzolosayonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı devam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği ka¬zanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. Coğrafik YaIıtım (= Allopatrik YaIıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli,döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Karalar, özellikle çöller, tuz bileşimi ve derişimi farklı sular, buz setleri su hay¬vanları için; denizler, nehirler, yüksek dağlar, büyük sıcaklık farkları, buzlar, kara hayvanları için yalıtım nedenleridir. En iyi coğrafik yalıtım adalarda görülür. Çok yakın bölgelerde yaşayan bazı akraba hayvan gruplarında da bu yalıtım görülebilir. Örneğin suda yaşayan bazı türlerin çok yakın akrabaları, su kenarlarındaki yaprakların altlarında bulunan nemli yerlerde; keza iki yakın akraba populasyondan biri toprak diğeri ağaçlar üzerinde yaşayabilir (Ekolojik Yalıtım). Bu populasyonların birbirleriyle teması çok az olacağından ve her birine farklı evrimsel güçler etki edece¬ğinden, bir zaman sonra aralarında daha büyük farklılaşmalar meydana gelir. Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadoluyla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayıımıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erezyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç türü olarak giren bu hayvanların 50'de fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşulları, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Coğrafik yalıtım populasyonlar arasındaki kalıtsal yalıtımı ve üreme davranışla¬rındaki yalıtımı tam sağlayamamışsa (populasyonlar arasında kısırlık tam oluşmamış¬sa) , bir zaman sonra biraraya gelen bu populasyonlarda, aralarındaki gen akımından dolayı, tekrar bir karışma ve bir çeşit homojenleşme oluşabilir. insan ırkıarı sürekli; ama belirli ölçülerde birbirleriyle temasta bulunduğu için, aralarındaki gen akımı tü¬müyle kesilmemiş, dolayısıyla melezlenme kısırlığı oluşmamış ve böylece ayrı tür özellikleri kazanamamıştır. Bununla beraber gen akımının sınırlı olması ırk özellikleri¬nin kısmen korunmasını sağlamıştır. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür. Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır... Üreme işlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa¬mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının hem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populas¬yon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine ben¬zeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'İkiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu popu¬lasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: iki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücreIilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana gelecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akraba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farkIılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtım: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurt ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embriyonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların ortaya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılanmalar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps (gen alışveriş yapıları) yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.. Kalıtsal Sürüklenme Küçük populasyonlarda eşlerin seçimi ve çiftleşme, büyük ölçüde şansa daya¬nır. Böylece gen havuzlarındaki denge, doğal seçilimden ziyade, şansla meydana ge¬len olaylarla değişir. İşte küçük populasyonlarda, şansa bağlı olarak meydana gelen üreme olaylarının evrimsel gelişmelerdeki etkisi, SEWALL WRIGHT tarafmdan 'Genetik Drift = Kahtsal Sürüklenme' olarak adlandırılmıştır. Küçük populasyonlarda, ben¬zer bireyler kendi aralarında çiftleştikleri için, allel genlerden birçoğunun, doğal seçi¬limden ziyade, şansla, heterozigot(karma) halden homozigot(saf) hale geçme eğilimleri vardır. Bu arılaşma, belirli zararlı ya da yararlı özelliklerin fenotipte kendilerini göstermeleri¬ne ve bir zaman sonra da doğal seçilimle o populasyondan elenmelerine ya da korun¬malarına neden olabilir. Bu homozigotlaşma, birçok türde, uyumsal değer gösterme¬mesine karşın, birçok anormal ve anlaşılmaz yapıların nasıl kazanıldığını açıklayabilir. Genetik sürüklenme, HARDY -WEINBERG eşitliğine aykırı bir durumu (HARDY ¬WEINBERG eşitliğinde homozigotların oranı sabitti) yani, homozigot birey sayısının de¬ğişimini ifade eder. Evrimleşmede ne ölçüde önemli rol oynadığı, birçok bilim adamı arasında hala tartışmalıdır. Bununla beraber birçok bitki ve hayvan grubunun, doğa¬da, kalıtsal sürüklenme ile, yani şansa bağlı olaylarla çeşitlendiği ve geliştiği bilin¬mektedir. Öyleki, evrimsel çizgi boyunca, özel koşullara uyum yapmak için izlenen birçok yol, şansa bağlı olarak seçilmiştir. Her kademesinde çatallaşan bir yol gibi. In¬san oluşuncaya kadar, sayısız çatallanmış yoldan şansa bağlı olarak geçilmiş ve bu¬güne gelinmiştir. Koşullar tamamen aynı olsa da, başlangıçtan, hatta bir primat evre¬sinden, tekrar bugünkü insana benzer bir canlının gelişmesi, kural olarak olanaksız¬dır. Çünkü her çatallanmış kavşakta, insana götüren yolun, doğrulukla tekrar seçilmesi çok az bir olasılıkla olabilir. Bunun için çok tipik birkaç örnek verelim: a) Birçok bitki, geçmişte, gerekli olmadığı için petallerini yitirmiştir (örneğin böcekler yerine rüzgarla tozlaşmaya başladıkları için). Bir zaman sonra tekrar bö¬ceklerle tozlaşma zorunluluğunu duyunca, petallerini aynı şekilde oluşturamamış, bunun yerine, üreme zamanlarında çiçeklerine yakın yapraklarını renklendirecek özellikleri kazanmıştır (Atatürk Çiçeğinin kırmızı yapraklarımanımsayınız!). b) Birincil su hayvanları (balık gibi) oldukça etkin bir solunumu yürütebilecek solungaç sistemlerini, karmaşık bir yol izleyerek geliştirmiştir. Kara yaşamına uyum yaptıktan sonra, bir kısım canlı, tekrar suya dönmüştür (balinalar, yunuslar vs.); fa¬kat hiçbiri, embriyonik gelişimlerinde kalıntı halinde solungaç yapısını gösterdikleri halde, tekrar solungaç yapısını geliştirememiştir. Hemen hepsi yine akciğeriyle so¬lunuma devam eder. Fakat bunun yanısıra oksijeni uzun süre tutabilecek ya da depo¬layabilecek yapıları geliştirmişlerdir. Keza hiçbiri balıklardaki gibi yanlardan basılmış kuyruk yüzgecini geliştirememiş; bunun yerine üstten basık kuyruk yüzgeçlerini ge¬liştirebilmişlerdir. Evrimde bir yapının tekrar ortaya çıkma olasılığı yok denecek kadar azdır. Örneğin balıkların kuyruk yüzgeci yanlardan basılmıştır. Kara yaşamından tekrar su yaşamına dönmüş hayvanlar (şekilde yunus) ancak üstten basık kuyruk yüzgecini geliştirebilmişlerdir (Kosswig'den) Ön bacakları kürek şekline dönüşmüştür; fakat hiçbir zaman balık yüzgeçlerine benzemez. Çünkü evrimsel olarak bir kere yitirilen bir yapı¬mn tekrar kazanılması hemen hemen olanaksızdır. ya da çok küçük olasılıklarla tekrar¬lanabilir. Burada yönlendirici unsur çevre koşullarının farklılığı değil, şansa bağlı seçi¬limlerin etkisidir. Mutasyonların bir kısmı dönüşlüdür. (Geri Mutasyonlar); bununla beraber ev¬rimsel gelişmeler geriye dönük değildir (Dollo Yasası). Örneğin bir kuşun, tekrar sü¬rüngene; bir balinanın karada yaşayan atasına dönüşmesi; parazitlerin serbest yaşa¬ması; atın tekrar beş parmaklı olması olanaksızdır. Çünkü gerekli tüm geri mutasyon¬ların şansa bağlı olarak elde edilmesi, olasılık açısından hemen hemen sıfırdır. Keza aynı nedenle, körelmiş organların ve yapıların da tekrar işlev görebilecek eski halleri¬ne dönmesi olanaksızdır. Kalıtsal Sürüklenmenin işleyişi Eğer bir populasyon HARDY - WEİNBERG eşitliğini gösteremeyecek kadar küçük¬se, ya da köken aldığı populasyondan küçük gruplar halinde ayrılmışsa, şansa bağlı döllenmeler sonucu bir zaman sonra köken aldığı populasyonun yapısından belirgin olarak farklılaşır. Kalıtsal sürüklenmeyi sağlayan olayları kısaca görelim. Göç ya da Sürüklenme: Oldukça büyük olan bir populasyondan, küçük bir grup koparak ayrılırsa, bu küçük grubun ileride meydana getireceği yeni populasyo¬nun gen havuzu köken aldığı populasyonunkinden farklı olur. Çünkü bu küçük grup ayrılırken bu grubun gen havuzu, ana populasyonun gen havuzundan belirli bir fark¬lılık gösterir. Örneğin Anadolu'da yaşayan insanlarda mavi göz geni frekansının orta¬lama % 10 olduğunu varsayalım. Mavi göz geni frekansı % 30 olan bir ailenin ya da aşiretin Anadolu'dan Mısır'a göç ettiğini ve orada yıllarca kendi içerisinde çoğaldığını düşünelim. Bir zaman sonra oluşacak bu yeni populasyonda mavi göz geninin fre¬kansı % 30 olmakla ana populasyondan farklılık gösterecektir. Çünkü başlangıç gen frekansı farklıdır. Özellikle insan populasyonlarında bu sürüklenmeler çok görülür. Çünkü göç eden toplumlar uzun yıllar kendi içlerinde evlendikleri için, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimlerini koruma ve yaygınlaştırma eğilimi gösterirler. Bir zaman sonra içine göç ettikleri toplumlarla karışmaya, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimIe¬rini yitirmeye ve belirli bir derecede göç ettikleri toplumun gen bileşimini değiştirme¬ye başlarlar. Anadolu'ya büyük ve küçük birçok göçün olduğu ve bunların uzun yıllar kendi içlerinde evlendikieri bilinmektedir. Bu nedenle insan toplumuna ilişkin kalıtsal sürüklenmenin en iyi örneklerini Anadolu'da görmek mümkündür. Keza adalara göç etmiş insanlarda da bu kalıtsal sürüklenmeler çok belirgin olarak görülür. Kan grup¬ları üzerinde doğal seçilimin çok büyük etkisi olmadığından, göç eden toplulukların kan grupları incelenmekle koptukları populasyonlar tahmin edilebilir. Eğer bir populasyon sürekli olarak genişliyorsa, bir zaman sonra populasyonun kenarındaki gen bileşimleri, merkezdekilerden daha farklı olmaya başlar ve bu fark gittikçe artabilir. Birçok canlı grubu, küçük populasyonlar halinde yeni ortamları işgal ederek, ana populasyona bağımlı olmadan çoğalabilir ve yeni özellikli populasyonlar oluştu¬rabilir. Küçük populasyonların kendi içinde çiftleşmesiyle meydana gelen evrimsel değişiklikler, doğal seçilimden ziyade şansa dayanır.Bir populasyondan bir parça koptuğunda, o parça, populasyonun gen ortala¬masına etki edecek bir miktar geni de beraberinde götürmüşse, ana populasyonun gen bileşimi bir miktar bozulabilir (ana populasyon çok büyük olmamak koşuluyla). Örneğin demin verdiğimiz misalde, % 30'luk mavi gen göçü, ana populasyonun ortalamasının (% 10) bir miktardüşmesine neden olabilir. Bu nedenle, bir populas¬yondan dışa göç de HARDY - WEiNBERG eşitliğini bozabilir. Afetlerin ve Sığınmaların Etkinliği: Herhangi bir zamanda meydana gelecek bir afet, populasyonun büyük bir kısmını ortadan kaldırabilir ve arta kalan pek az bir kısmından sonunda yeniden bir toplum oluşabilir. Fakat arta kalan küçük parça, eğer önceki toplumun tam özelliğini taşımayan bir gen havuzuna sahipse, yeni meydana gelen toplumun yapısı öncekinden çok farklı olur. Özellikle yangın, fırtına, su bas¬kını, deprem, hatta savaş, bu yeni özellikleri ortaya çıkarabilir. Sığınma: Çoğunlukla kışı saklanarak geçiren canlılarda, bir sonraki yazda yine küçük populasyonların etkisi görülür. Örneğin soğuk bir kış, saklanan bireylerin büyük bir kısmını yok ederken, iyi saklanmış küçük bir grup, bu yıkımdan kurtulur ve ger havuzunu, yazın oluşacak tüm populasyona verir. Bazı böceklerde, bazı özelliklerin en azından bazı yıllarda neden yaygın olduğu bu yolla açıklanabilir. Diğer Sürüklenme Şekilleri Doğal seçilimde ve uyumda başarılı olmasa dahi bazı özelliklerin dölden döle aktarılma olasılığı vardır. Bunu sağlayan kalıtsal mekanizmalar şunlardır. Pleiotropik Sürüklenme (= Özellik Sürüklenmesi): Doğal seçilim, genelolarak tek bir genin fenotipi üzerinde değil, tüm genomun fenotipi üzerinde etkisini gösterir.(yani tek bir geni seçmekten çok o geni bulunduran DNA'yı -yani bireyi- seçer) Bu nedenle bazı özellikler uyumsal değer göstermemesine ve yarar sağla¬mamasına karşın yine de varlığını devam ettirir. Çünkü bu özellikler, bireye çok yarar sağlayan özelliklerle birlikte aynı bireyde bulunur. Yararlı özellikler seçilirken, zararı olanlar da beraberce kalıtılır. Bu tip özelliklerin sürüklenmesinde pleiotropi çok önemlidir. Bilindiği gibi bir gen birden fazla özelliği denetliyorsa, pleiotropik etki gösteriyor demektir. Özelliğin biri canlıya yarar sağlıyorsa ve canlının uyum yeteneğini artırıyorsa, sürekli seçilir, buna bağlı olarak yararsız ve uyum yeteneği olmayan özellik de kalıtılır. Örneğin kır¬mızı renkli soğan insanlar tarafından tercih edilmez ve dikilirken ayıklanır. Fakat kırmızı rengi meydana getiren gen, aynı zamanda mantarlara karşı fungusit bir madde de salgıladığı için, bulunduğu bireylere yaşamsal uyum yeteneği verir; bu nedenle, kırmızı renkli soğanlar, beyaz renkli soğanların arasında varlığını sürekli koruyabilir. Gen Sürüklenmesi (= Kalıp İlkesi): Birçok gen yakınlıklarından dolayı bera¬berce kalıtılma eğilimi gösterir. iki gen birbirine çok yakın ise, parça değişimiyle bir¬birlerinden çok zor ayrılırlar. Işte bu genlerden biri yararlı, diğeri zararlı özellik sağlar¬sa ve yararlı genin özelliği, zararlı genin özelliğinden çok daha fazla öneme sahipse, zararlı özellik meydana getiren gen de yararlı özellik meydana getiren genle birlikte sürekli kalıtılır ve korunur. Buna 'Kalıp İlkesi' denir. Prof.Dr.Ali Demirsoy Kaynak: www.istanbul.edu.tr

http://www.biyologlar.com/evrimlesmeyi-saglayan-duzenekler

Ekosistem Nedir ?

Ekosistem, bir alandaki canlı organizmalar ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem. Organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler ototroflar, tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin oluşturduğu cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji adı verilir. Ekoloji canlı varlıkların birbirleriyle ve bulundukları ortamla ilişkilerini inceler. Ekolojik denge ise doğada canlıların kendi aralarındaki ve fiziksel çevreleriyle ilişkilerini sağlıklı gelişmesine imkan tanımasıdır. Ekosistemdeki her canlı türü çevre koşullarından etkilenir ve kendi yaşam faaliyetleriyle bulunduğu habitatın koşullarını etkiler, değişikliğe uğratır. Öte yandan Biyosferdeki çeşitli ekosistemlere sürekli olarak zehirli maddeler katılmaktadır. Bunların bir kısmı doğadan kaynaklanır. Örneğin bir volkanın faaliyeti sırasında çıkan kükürt gazları çevreye yayılarak bitkilerin gelişmesini engeller. Denizlerde doğal olarak bulunan cıva deniz canlılarında birikerek insan sağlığını besin yoluyla tehdit eder. Orman içinde akan bir dereye dökülen yaprak gibi organik maddeler bu habitatta büyük ölçüde oksijen noksanlığına neden olabilir. Bununla birlikte kirlenme denilince insan müdahalesi sonunda oluşan çevre bozulması anlaşılmaktadır. Böylece ekosistemde canlıların yaşamını ciddi ölçüde etkileyen değişiklikler olmaktadır. İnsan da canlı bir varlık olarak bulunduğu ekosistemin bir parçası olduğu için kendinin neden olduğu değişiklikler başka canlılara olduğu gibi eninde sonunda kendisini de etkilemektedir. Bu değişiklikler bazen insanın o çevrede barınmasını olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşır. Besin zincirine örnekler: 1- Ot, fare, tilki, dağ aslanı (üç üyeli bir zincir) 2- Ot, çekirge, kurbağa, yılan, atmaca (dört üyeli bir zincir) 3- Yonca, dana, insan, (üç üyeli bir zincir) İnsan genellikle besin zincirinin son halkasıdır. Tabiatta birçok küçük besin zinciri birbiri içine geçmiş durumdadır. İç içe geçmiş besin zincirlerinin tümüne besin ağı denir. Besin zinciri veya besin ağını oluşturan canlılar arasında bir denge vardır. Herhangi bir basamaktaki bir değişim hayvan populaşyonları arasındaki dengeyi bozar ve herhangi bir basamaktaki değişimi onun üzerindeki veya onunla beslenen basamağı etkiler, değişimlere hatta açlıktan ölüme sebep olur. Örneğin; fareler ortadan kalktığında bunla beslenen yılan, tilki çakal, yırtıcı kuşlar, baykuş gibi hayvanlar açlıktan ölür. Veya tersi bir durumda, ortamdaki yılın, tilki, çakal yırtıcı kuşlar, başkuş gibi hayvanlar ortamdan kaldırılırsa köyler ve kentler fare istilasına uğrar (Üç sene önceki Samsun ve Muğla’daki sıçan istilası gibi). Fare ve sıçanların çoğalmasıyla tarladaki sebzeye, meyveye verilen zarar arttığı gibi, veba, kuduz, tularemi, beyin zarı iltihaplanması, kolera, kanamalı sarılık gibi birçok hastalıkların yayılmasına sebep olur. Kısacası zincirin bozulması, türlerden birinin azalmasına diğerinin çoğalmasına sebep olur. Bu dengenin bozulması ise besin ağının son halkası olan insanı her yönden etkiler ve insan soyunun geleceğini tehdit ederek, sonunda insan soyu da ortadan kalkabilir.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-nedir-

Evrim ve Termodinamiğin İkinci Yasası

Evrim kuramına karşı çıkanlar, inançlarını daha bilimsel bir ambalajla sunmak için termodinamiğin ikinci yasasını çarpıtıyorlar.Termodinamiğin ikinci yasası, doğada hangi süreçlerin olup olamayacağını öngörür. Birinci yasanın (enerjinin korunumu yasası) izin verdiği tüm işlemlerde sadece bazı enerji dönüşüm türleri mümkün olabilmektedir. Aşağıdaki süreç örnekleri, termodinamiğin birinci yasası ile uyumludur; fakat ikinci yasayla kontrol edilen bir düzende olmalıdır: (1) Sıcaklığı farklı iki cisim termal olarak temas ettirilirse, sıcak cisimden soğuk cisme doğru ısı akışı olur, fakat soğuktan sıcağa doğru asla ısı akışı olmaz.. (2) Tuz, suda kendiliğinden çözülür, fakat tuzlu sudan tuzu elde etmek için bazı dış işlemler gerekir. (3) Bir lastik top yere düştüğü zaman bir dizi sıçramadan sonra sonuçta durur; olayı tersine çevirmek mümkün değildir. (4) Bir sarkacın salınım genliği, destek noktasındaki sürtünme ve hava molekülleri ile çarpışmadan dolayı zamanlan azalır ve sonuçta durur. Burada sarkacın başlangıç mekanik enerjisi ısı enerjisinie çevrilir. Burada enerjinin ters dönüşümü mümkün değildir. Bu örnekler, tek yönlü süreçlerdir yani tersinmez süreçlerdir. Bu olayların hiçbiri, kendiliğinden ters yönde oluşmaz. Eğer oluşsaydı termodinamiğin ikinci kanununa aykırı olurdu (Dip not:Daha kesin olarak, zaman tersinmezliği anlamında olaylar beklenmedik sırada oluşur. Bu görüşe göre, olayların bir yönde olma olasılığı diğer yönde olma olasılğından çok çok fazladır.)Termodinamik işlemlerin tek yönlü karakteri, zaman için bir yön oluşturur. Ters yönde gösterilen komik hareketlerle dolu bir filmde olaylar, zaman tersinirli bir dünyadan anlamsız bir sıralamada oluşur. Çok çeşitli şekilde ifade edilebilen termodinamiğin ikinci kanunun, pekçok önemli uygulamalara sahiptir. Mühendislik açısından, belki de en önemli uygulama, bir ısı makinasının veriminin sınırlı olmasıdır. Basit ifadeyle, ikinci kanın ısıyı tümüyle, sürekli olarak başka bir enerjiye çeviren bir makinanın yapılmasının mümkün olmadığını söyler. Entropi kavramının asıl yeri termodinamiktir. Fakat önemi istatistik mekanik alanında daha da artmıştır. Çünkü bu inceleme yöntemi, entropi kavramını başka bir yolla açıklar.İstatistiksel mekanikte bir maddenin davranışı, madde içerisindeki atom ve moleküllerin istatistiksel davranışları ile tanımlanır. Bu şekildek incelemenin ana sonuçlarından biri: Yalıtılmış sistemler düzensizliğe eğlimlidir ve entropileri bu düzensizliğin bir ölçüsüdür. Örneğin odanızdaki havadda bulunan gaz moleklüllerini düşününüz. Eğer bütün moleküller askerler gibi düzenli hareket etselerdi, bu çok düzenli bir hal olurdu. Bu pek olağan olmayan bir haldir. Eğer molekülleri görebilseydik onların rastgele, her doğrultuda hareket ettiklerini, birleri ile çarpıştıklarını, çarpışma sırasında hızlarının değiştiğini, bazılarının daha yavaş bazılarını daha hızlı gittiğini izleyecektik. Bu, hayli düzensiz ve hata en muhtemel olan haldir. Bütün fiziksel olaylar, en olası duruma ulaşma eğilimindedi ve böyle düzensiz bir durum, düzensizliğin daima arttığı bir durumdur. Entropi, düzensizlik ölçüsü olduğu için aşağıdaki gibi anlatılabilir: Bütün doğal olaylarda evrenin entropisi artar. Bu, termodinamiğin ikinci yasasının başka bir biçimde anlatımıdır. Peki bu yasayla evrimin ilişkisi nedir? İkinci yasa ısıyı yokuş yukarı itmeyi yani soğuk cisimden sıcak cisme ısı aktarma olayında olduğu gibi, olasılık dışı bırakmaz ya da düzesizlikten düzenli duruma geçeşe de izin vermektedir. Böyle bir işlem için dışardan enerji gerektiği, örneğin sürekli elektrik verilmesi gibi açıkça ifade etmektedir. Bunun kanıtı çok uzağımızda değildir. Örneğin, mutfaktaki buzdolabı elektrikle çalışarak, daha soğuk olan içerden dışarıya ısı atmaktadır.(Serway, Fizik, 22. Bölüm,587-588) Evrim ve Entropi Enerjinin korunumu yasasını ilk olarak bir fizikçi değil bir tıp adamı açıklığa kavuşturmuştu. Bunun için deneyinde o da fareleri kullanmıştır. “Besinler yandığında ne kadar enerji oluştuğunu saptayabilirsiniz. Bir miktar besini farelere yedirirseniz, tıpkı yanmada olduğu gibi, besin oksijen etkisiyle karbon dioksite dönüşür. Enerjiyi, her iki durumdaki enerjiyi ölçerseniz canlı varlıkların cansızlarla aynı şeyi yaptığını görürsünüz. Enerjinin korunumu yasası öbür olgular için geçerli olduğu kadar yaşam için de geçerlidir Şunu da eklemek isterim: “cansız” olan şeyler için doğru olduğunu bildiğimiz her yasanın yaşam denilen o büyük olgu için sınandığında da doğru çıkması çok ilginç bir şey. Fizik yasaları bağlamında, çok daha karmaşık olan canlı varlıklarda olup bitenlerin yaşamayan varlıklarda olup bitenlerden farklı olmasını gerektiren bir bulgu henüz yoktur...” (R. Feynman, FYÜ s: 80-81) “ Canlı varlıkların en küçük molekülleri proteinlerdir. Bunlarda tirbüşon özelliği vardır ve sağa doğru dönerler. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, aynı şeyleri kimyasal olarak yapabilirsek ve de sağa değil sola doğru yaparsak, biyolojik olarak işlemezler; çünkü, başka proteinlerle karşılaştıklarında uyumu sağlayamazlar. Sol yönlü bir yiv sol yönlü bir yive uyar; fakat sol ve sağ birbirine uymaz. Kimyasal yapılarında sağ yönlü yivi olan bakteriler “sol ve sağ yönlü” şekeri ayırt edebilirler. Bunu nasıl başarıyorlar? Fizik vi kimya iki tür molekülü de üretebilir; ancak onları ayırt edemez. Ama biyoloji ayır edeilyor. Şöyle bir açıklama akla yakın görünüyor: Çok, çok eskiden, hayat daha yeni başladığında, raslantı sonucu bir molekül ortaya çıktı ve üreyerek yayıldı vs. Uzun yıllar boyunca bu tuhaf görünümlü, çatallı yumruları olan damlacıklar birbirleriyle gevezelik edip durdular İşte bizler de başlangıçtaki bu birkaç molekülün evlatlarından başka bir şey değiliz. Bu ilk moleküllerin öyle değil de böyle bir şekil almaları tesadüf sonucunda oldu. Ya bu ya diğeri ya sağ ya da sol olmak zorundaydı. Sonra kendilerini çoğalttılar ve hala da çoğalmaya devam ediyorlar.Bu, bir atölyedeki vidalara benzer. Sağ yönlü vidalar kullanarak sağ yönlü vidalar yaparsınız, vs. Bu gerçek, yani bütün canlı moleküllerde aynı tür yiv bulunması, moleküler düzeye kadar inen canlı soyunun hep aynı niteliği taşıma özelliğinin belki de en anlamlı ifadesidir.(R. Feynman, FYÜ, s: 113-114) Entropi İki şey aynı sıcaklıkta olduğu zaman bir denge oluştuğunu söyleriz, ancak bu onların enerjilerinin de aynı olduğu anlamına gelmez; sadece, birinden enerji çıkarmanın öbüründen çıkarmak kadar kolay olduğunu belirtir. Sıcaklık “enerji verme kolaylığı” gibi bir şeydir. Onları yanyana koyarsanız, görünürde hiçbir şey olmaz. Enerjiyi eşit olarak ileri geri birbirlerine geçirirler; ancak, net sonuç sıfındır. Öyleyse, nesnelerin hepsi aynı sıcaklığa ulaşınca, bir şey yapmak için kullanabileceğimiz enerji yoktur. Ters-çevrilmezlik ilkesi öyledir ki, eğer cisimlerin sıcaklıkları farklı ise ve kendi hallerine bırakılırsa zaman geçtikçe sıcaklıkları birbirine yaklaşır ve enerjinin kullanılabilirliği giderek azalır. Bu, entropinin durmadan arttığını söyleyen entropi yasasının değişik bir ifadesidir. Sözcükler üstünde durmayalım. Bir başka deyişle, kullanılabilir enerji durmadan azalıyor da diyebeliriz. Bu, düzensiz molekül hareketleri kaosunun yol açtığı bir dünya özelliğidir. Farklı sıcaklıktaki şeyler kendi hallerine bırakılırlarsa aynı sıcaklıkta olmaya yönelirler. Aynı sıcaklıktaki iki şeyiniz, örneğin yanmayan bir ocak üstüne konulmuş su varsa, ocak ısınıp su donmayacaktır. Ancak, yanan bir ocak ve buz varsa tersi olacaktır. Demek ki tek yönlülük, her zaman kullanılabilir enerjinin kaybedilmesine yol açar. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Ancak bazı temel özellikler hakında birkaç noktaya da değinmek isitiyorum. Burada ters-çevrilmezlik gibi bir sonucu apaçık olan, ancak yasaların aşikar bir sonucu olmayan, temel yasalardan farklı bir örneğimiz var. Bunun nedenini anlamak birçok analizi gerektirir. Bu sonuç, dünyanın ekonomisi ve aşikar görünen her konudaki gerçek davranışı bakımından çok önemlidir. Belleğim, özelliklerim, geçmiş ile gelecek arasındaki fark tamamen bununla içiçedir. Ancak yasaları bilmek bunu kolayca açıklamaya yetmiyor; birçok analiz de gerekiyor. Fizik yasalarıyla olgular arasında aşikar ve doğrudan bir uyum olmaması sık karışlaşılan bir durumdur. Yasalar, değişik ölçülerde, deneyimlerrden soyutlanmışlardır. Bu özel durumda, yasal ters-çevrilebilir oldukları halde olguların çerilememesi buna örnektir. Ayrıntılı yasalarla gerçek olguların temel özelllikleri arasında çoğu zaman büyük uzaklıklar vardır. Örneğin, bir buzula uzaktan bakıp denize düşen kayaları, buz hareteldreni vb, gördüğünüzde onun küçük altıgen buz kristallerinden oluştuğunu hatırlamanız gerekli değildir. Fakat, buzun yürümesinin gerçekten de altıgen buz kristallerinden kaynaklandığını biliyoruz. Buzulun rdavranışlarını anlamak için uzun zaman gerekir (gerçekte, kristalleri ne ölçüde incelemiş olursa olsun hiç kimse buz hakkkında yeterli bilgi sahibi değildir). Buna karşın, kristalleri gerçekten anlarsak sonunda buzulları da anlayacağımızı umuyoruz. Bu derslerde fizik yasalarının temel öğelerinden sözetmemize karşın, hemen ekleyelim ki temel fizik yasalarını bugün bilebildiğimiz kadar bilmek, herhangi bir şeyi hemen anlamamızı sağlamıyor. Bunun için zaman gerekiyor., yine de ancak kısmen anlayabiliyoruz. Sanki doğa, gerçek dünyadaki en önemli şeylerin, bir sürü yasanın karışık bir rastlantısal sonucuymuş gibi göründükleri bir şekilde düzenlenmiş. Bir örnek gerekirse, proton ve nötron gibi bazı nükleer parçacıkları içeren atom çekirdekleri çok karmaşıktırlar. Enerji düzeyi dediğimiz bir şeylere sahiptirler ve değişik enerji değerleri olan durum veya koyullarda bulunurlar. Farklı çekirdeklerin enerji düzeyleri de birbirinden farklıdır. Enerji düzeylerinin durumunu saptamak karmaşık bir matematiksel problemdir; bunu ancak kısmen çözebiliyoruz. Düzeylerin kesin durumu son derece karmaşık bir şeyin sonucudur. Bu nedenle, içinde 15 parçacık bulunan nitrojen 2.4 milyon voltluk bir düzeyi, bir başkasının da 7.1 düzeyi vb olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Doğa hakkında çok ilginç olan bir şey vardır: Tüm evrenin kendine özgü yapısı belirli bir çekirdekteki özel bir enerji düzeyinin durumuna bağımlıdır. Karbon-12 çekirdeğinde 7.82 milyon voltluk bir düzey olduğu saptanmıştır. Bu da akla gelebilecek her şey için çok büyük önem taşımaktadır. Durum şöyledir: Hidrojenle başlayalım. Başlangıçta Dünya neredeyse tümüyle hidrojenmiş gibi görünüyor. Çekimin etkisiyle hidrojen sıkışıp ısınıyor ve nükleer reaksiyon gerçekleşiyor; helyum oluşuyor.. Sonra helyum hidrojenle kısmen birleşerek daha ağır birkaç element oluşturuyor. Ancak, daha ağır olan bu eylementler hemen dağılıp helyuma dönüşyorlar.Bu nedenle bir ara, dünyadaki bütün diğer elementlerin nasıl ortaya çıktıkları anlaşılamıyordu. Çünkü, yıldızlardaki üretim süreci, hidrojenle başlayarak helyum ve yarım düzineden az başka elementten fazlasını ortaya çıkaramazdı. Bu problem karşısında Fred Hoyle (İnrgiliz astoronum) ve Edwin Salpeter (Amerikalı fizikçi), bir çıkış yolu bulunduğunu öne sürdüler. Buna göre, üç helyum atomu bir leşip bir karbon atomu yapabiliyorsa, bir yıldızda bunun ne sıklıkta oluşabileceğini kolayca hesaplayabiliriz. Sonuç şunu ortaya çıkardı: karbon ancak tek bir rastlantısal olanakla oluşabelirdi. Eğer karbonda 7.82 düzeyi olmadığı zamankinden biraz daha uszun bir süre beraber kalabilirlerdi. Biraz daha uzun kaldıklarında, başka bir şeylerin oluşması ve yeni elementler yapılması için gerekli zaman sağlanacaktı. Eğer karbonda 7.82 milyon voltluk bir enerji düzeyi varsa, periyoduk tablodaki diğer elementelerin nereden geldiği anlaşılabilirdi. Böylece dolaylı ve tepetaklak bir irdeleme ile karbonda 7.82 milyon voltluk bir düzey varolduğu tahmin edildi; laboratuvar deneyleri de bunun gerçek olduğunu gösterdi. Bu nedenle dünyada, bütün öbür elementelerin varolaması, karbondaki bu özel düzeyin varlığı ile yakından ilişkilidir. Karbondaki bu üzel düzeyin varlığı ise fizik yasaların bilen bizlere, etkileşim içinde bulununan 12 karmaşık parçacığın çok karmaşık bir rastlanıtsal sonucu olduğu izlenimini veriyor. Bu örnek fizik yasalarını anlamanın dünyadaki önemli şeyleri doğrudan anlamayı gerektirmediğini çok güzel gösteren bir örnektir. Gerçek deneyimler çoğunlukla temel yasalardan çok uzaktırlar. Dünya hakkında tartışırken onu hiyerarşik bir düzen içinde ve muhtelif düzeylerde ele alırız.Bundan kastettiğim, dünyayı sınırları kesin ve belirli düzeylere ayırmak değil. Fikirlerin hiyerarşisinden ne anladığımı bir grup kavramı açıklayarak göstereceğim. Örneğin, bir uçta fiziğin temel yasaları bulunuyor. Kesin açıklamalarının temel yasalarla yapılacağını düşündüğümüz yaklaşık kavramlar için başka başka terimler icat ederiz; örneğin “sıcaklık”. Sıcaklığın titreşim olduğunu düşünüyoruz; sıcak bir şey için kullandığımız sözcük de titreşen atomlar kütlesi için kullandığımız sözcüktür. Fakat sıcaklık hakkında konuşurken titreşen atomları unuttuğumuz da olur. Tıpkı buzullar hakında konuşunrken altıgen buzları ve ilk başta yağan kar taneciklerini unuttuğumuz gibi. Aynı şeye başka bir örnek de tuz kristalleridir.Bunlar temelde bir sürü proton, nötron ve elktrondan oluşur. Ancak bütün temel etkileşim düzenini içeren bir “tuz kristali” kavramımız vardır. Basınç da aynı türden bir kavramdır. Buradan bir üst basamağa çıkarsak, bir başka düzeyde maddelerin özelliklerini buluruz. Örneğin, ışığın bir şey içinden geçerken ne kadar büküldüğünü gösteren “kırılma endeksi” veya suyun kendini biradrada tuttuğunu gösteren “yüzey gerilimi”. Bunların her ikisi de sayılarla ifade edilir. Bunun atolmların çekimlerinden vb. kaynaklandığını görmek için bir çok yasa taramak gerektiğini sizlere hatırlatırım. Ama yine de “yüzey gerilimi” terimini kullanırız ve bunu tartışırken içerilerde ne olup bittiğine her zaman pek aldırlmayız. Hiyerarşide bir basamak daha yukarı çıkalım.Su konusunu ele alırsak dalgalar, bir de fırtına diye bir şey çıkıyor karşımıza. “Fırtına” sözcüğü de çok büyük bir olaylar topluluğunu ifade eder. Sonra “güneş lekeleri”, birer nesneler topluluğu olan “yıldızlar” var. Her zaman fazla geriye giderek düşünmeye değmez. Gerçekten bunu yapamayız da. Çünkü yukarılara çıktıkça araya gittikçe zayıflayan yeni basamaklar girer. Hepsini birden ele alarak düşünmeyi henüz başaramadık. Bu karmaşıklık sıralamasında yukarılara çıktıkça, fiziksel dünhyada son derece karmaşık bir şey olan, maddeyi son derece incelikli bir karmaşıklıkla düzenlemeyi gerektiren, kas-seğirmesi veya sinir uyarısı gibi şeylerle karşılaşırız. Daha sonra da “kurbağa” gibi şeyler gelir. Çıkmaya devam ediyoruz; “insan”, “tarih”, “politika” vb. sözcük ve kavramlara, daha üst düzeydeki şeyleri anlamak için kullanığımız bir dizi kavrama geliyoruz; çıkmayı sürdürerek kötülük, güzellik, umut gibi şeylere ulaşıyoruz. Dinsel bir mecaz yaparsak, hangi uç Tanrı’ya daha yakındır? Güzellik ve umut mu, yoksa temel yasalar mı? Söylenmesi gerekinin şu olduğunu sanıyorum: Varlığın içiçe geçmiş bağlantılarının tümüne bakmamız gerekir. Bütün bilimler, yalnız bilimler değil bütün entellektüel kökenli çabalar, hiyererşik basamaklar arasında aşağıya ve yukarıya doğru olan bağlantıları bulmaya; güzellikle tarih, tarihle insan psikolojisi.insan psikolojisiyle beyinin işlevleri, beyihnsel isinrsel uyarılar, sinirsel uyarılarla kimya vb arasında bağlantı kurmaya yönelik çabalardır. Bugün bunu yapkmıyoruz. kendimiz kandırıp bu şeyin bir ucundan öbüüne uzanan birdoğru çizebileceğimiz sanmanın yararı yoktur; çünkü, böyle bir göreceli hiyerarşinin varolduğunu yeni yeni görmeye başladık. İki uçtan birinin Tanrı’ya daha yakın olduğunu da sanmıyorum. İki uçtan birinde durmak, iskelenin yalnızca o ucunda yürüyüp olan bitenleri tam olarak anlamanın o yönde ggerçekleşeceğine inanmak yanlıştır. Kötülük, güzellik ve umuttan yana veya temel yasalardan yana olmak; bütün dünyayı derinliğine kavramanın yalnız o yolla olacağını ummak doğru değildir. Bir uçta uzmanlaşanın öbür uçta uzmanlaşanı önemsememesi akla uygun değildir. Bu iki ucun arasında çalışan büyük kütle sürekli olarak, bir adımı diğeri ile birleştirerek, dünyayı gittikçe daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu yolla, hem iki uçta hem de ortada çalışarak yavaş yavaş bu içiçe hiyerarşinin olağanüstü büyük dünyasını anlamaya başlıyoruz. (R. Feynman, Fizik YasalarıÜzerine,TÜBİTAK y, s: 140-147) Krallıklar ve Karanlıklar “Demiştik ki, Australantrop ya da türdeşlerinden birinin, artık yalnızca somut ve gerçek deneyini değil de bir öznel deneyini bir kişisel “benzerleştirme” nin içeriğini iletmeyi başardığı gün yeni bir dünya doğmuştu:Düşünler dünyası. Yeni bir evrim, kültür evrimi olanak kazanıyordu.İnsanın fiziksel evrimi, artık dilin evrimiyle sıkı bir bilik içinde, onun ayıklanma koşullarını altüst eden etkisine derinden bağlı larak daha uzun süre devam edecektir. Modern insan bu ortak yaşarlığın ürünüdür. Onu başka yoldan anlamak ya da yorumlamak olanaksızdır. Her canlı varlık bir taşıldır da. İçinde proteinlerinin mikroskopik yapısına dek atalarının damgasını değilse ible, izleri taşır: Bu insanın kalıtçısı olduğu fiziksel ve “düşünsel” ikilikten dolaylı, bütün hayvan türlerinden çok onun için doğrudur. Yüzbinlerce yıl boyunca, düşünsel evrimin, ancak hayatın hemen korunmasına doğrudan bağlı olaylar için önlem almaya elverişli bir beyin kabuğunun yavaş gelişmesinin baskısı altında, fiziksel evrimin ancak çok az önünde yürüdüğü düşünülebilir:Benzerleştirme gücüyle işlemleri ortaya çıkaran dili gelişmeye itecek olan ayıklanmamnın yoğun baskısı burdan gelir. taşılların tanıklık ettiği bu evrdimin şaşırtıcı hızı da yine buradan gelir. Fakat bu birlikte evrim sürdükçe, doğrudan maddi sinir sitmenin gelişmesinin baskıları gtigide yok etmesiyle, düşünsel ibleşimin daha çok bağımsızlık kazanması kaçınılmazdı. Bu evrimin sonucunda insan, insan-altı evrene egemenliğini yayıyor ve orada gizlenen tehlikelerden daha az etkileniyordu. Evrimin birinci aşamasına son veren ayıklama baskısı da artık azalacak, hiç olmazsa başka bir niteliğe bürünecekti. Bir kez çevresine gemen olduktan sonra insanın artık kendinden başka önemli düşmanı kalmıyordu. Doğrudan tür içinde ölümüne kavga artık insan türünde ayıklanmanın başlıca etmeni oldu. Hayvanların evriminde son derece seyrek rastlanan bir olgu. Günümüzde hayvan türleri içinde, belirli ırk ve topluluklar arasında, tür içi savaş bilinmez. Büyük memelilerde erkekler arasında sık görülen çarpışmaların bile, yenilenin ölümüyle sonuçlandığı çok seyrektir. Bütün uzmanlar, doğrudan kavganın yani yani Spencer’ın “struggle for life” ının, türlerin gelişiminde pek küçük bir işlevi olduğunu kabul etme konusunda birleşirler. İnsanda durum böyle değil. türün, hiç olmazsa belli bir gelişme ve yayılma düzeyinden sonra, kabile ya da ırk kavgası, evrim etmeni olarak, kuşkusuz önemli bir iş görür. Neandertal adamının birden bire yok oluşunun, atamız Homo sapiens ‘in uyguladığı bir soy kırımının sonucu olması çok olasıdır. Bunun son olduğu da söylenemez: Bildiğimiçz tarihsel soy kırımlarının sayısı az değil. Bu ayıklanma baskısı insanı hangi yönde etkiler? Bunun daha çok zeka, imgelem, irade ve tutku taşıyan ırkların yayılmasını kolaylaştırması olabileceği açıktır. Fakat bu, bireysel gözüpeklik yerine çete bağlılığını ve takım saldırganlığını, girişkenlikten çok kabile yasalarının sayfın tutulmasını da geliştirmiş olmalı. Bu yalınlaştırıcı şemaya yapılacak bütün eleştirileri kabul ediyorum. İnsan evriminin iki ayrı evreye ayrıldığını da ileri sürmüyorum. Benim yaptığım, insanın yalnız kültürel değil, fizik evriminde de kuşkusuz önemli bir işlevi olan başlıca ayıklanma baskılarını sıralamaya çalışmaktır. Buradaki önemli nokta, yüz binlerce yıl boyunca, kültürel evrimin fiziksel evrimi etkilemekten geri kalamayacağıdır; her tür hayvandan çok insanda ve doğrudan onun sonsuz özerkliği nedeniyle, ayıklama baskısını yönlendiren şey davranıştır . Davranış, genellikle otomaik olmatan çıkıp da kültürel olduktan sonra, kültürel özelliklerin de genomun evrimi üzerine baskı yapması gerekir. Bu da, kültürel evrimin gittikçe artan hızının onu genomdan tümüyle koparmasına dek sürer.(s:145) *** Açıktır ki, modern toplumlarda bu kopma toptandır. Burada ayıklanma ortadan kalkmıştır. Hiç olmazsa Darwinci anlamıyla “doğal” bir yanı kalmamıştır. Bizim toplumlarımızda, ayıklanma, henüz bir işlev gördüğü ölçüde, “en yeterlinin varkalması”nı yani daha çağdaş terimlerle “en yeterli” olanın kalıtsal varkalaşını, soyun daha çok yaylılması yoluyla, kolaylaştırmaz.Zeka, tutku, gözüpeklik ve imgelem gerçi modrn toplumlarda da her zaman başarı öğeleridir. Fakat bu kalıtsal değil kişisel başarıdır. Oysa evrimde önemli olan yalnızca birincidir. tersine, herkesin bildiği gibi istatistikler, zeka bölümü (ya da kültür düzeyi) ile aile başına düşen çocuk sayısı arasında tersi bir ilişki bulunduğunu gösreriyor. Buna karşı aynı istatistikler, evli çiftiler arasındaki zeka bölümü için olumlu bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Bu, en yüksek kalıtsal gizilgücü, göreli sayıları gittikçe azalan bir azınlığa doğru toplama olasılığı gösteren tehlikeli bir durumdur. Dahası var: Yakın zamanlara dek görece “ileri” toplumlarda bile, hem fiziksel hem de düşünsel açıdan en az yeterli olanların elenmesi özdevinimli ve acımasızdı. Çoğu erginlik çağına uluşamazdı. Günümüzde bu kalıtsal sakatlardan birçoğu, döl vermeye yetecek kadar yaşıyor. Bilginin ve toplumsal törenin ilerlemesi sonucurnda, türü, doğal ayıklanmanın yok olmasıyla kaçınılmazlaşan alçalmaya karşı savunun mekanizma, artık eğer en ağır kusurlar dışında işlemez olmuştur. Sık sık sergilenen bu tehlikelere karşı moleküler kalıtımdaki son ilerlemelerden beklenen çareler öne sürülüyor. Kimi yarı-bilginelrden yayılan bu yanılgıyı dağıtmak gerek. belki de kalıtsal kusurlar iyileşirilebilir, fakatbu, kusurlu kişinin yalnızca kendisi içindir, soyundan gelenler için değil. . Çağdaş moleküler kalıtımbilim bize, bir “üstün insan”yaratmak üzere kalıtsal birikimi yeni niteliklerle zenginleştirmek, bir yol göstermek şöyle dursun, böyle bir umudun boşluğunu açıklıyor: Genomun mikroskopik oranları bugün için, kuşkusuz her zaman olduğu gibi, bu tür oyunlara elverişli değildir. Bilimkurgu kuruntuları bir yana, insan türünü “iyileştirme”nin tek yolu, bilinçli ve sıkı bir ayıklama uygulaması olabilir. Bunu kim ister, buna kim yürek bulur? tür için, iler toplumlardaki ayıklanmama ya da ters ayıklanma tehlikesinin sürdüğü bir gerçektir. Ancak tehlikenin önemli boyutlar kazanması uzun bir süreye bakar: Diyelim on ya da on beş kuşak, yan birçok yüzyıl. Oysa modern toplumlar, başka yönden de ivedi ve ağır tehditlerle karşıkarşıyadır.(s:146) *** Burada sözünü ettiğim şey, ne nüfus patlaması, ne doğanın yıkımı, hatta nede megatonlardır (1 milyon ton TNT’ninkine eşit patlama gücü) bu daha derin ve daha ağır bir hastalık ruhun hastalığıdır. Bu, o hastalyğı yaratıp gittikçe de ağırlaştıran düşünsel evrimin en büyük dönüm noktasıdır. Üç yüz yıldan beri bilimde ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler, bugün insanı, gerek kendisi ve gerekse evrenle ilişkisi üzerine kurduğu ve on binlerce yıldır kök salmış olan anlayışı, çok acılı biçimde değiştirmeye zorlamaktadır. Oysa ruh hastalığı olsun megatonlar olsun, hepsi de yalın bir düşüncenin sonucudur: Doğa nesneldir, gerçek bilginin tek kaynağı mantıklı deneyin sistematik karşılaşmasıdır. nasıl olmuş da, düşünceler ülkesinde, böylesine yalın ve açık bir düşünce, Homo sapiens’in doğşundan ancak yüz bin yıl sonra gün ışığına çıkabilmiş; nasıl olmuş da Çin’deki gibi çok yüksek uygarlıklar, Batı’dan öğrenmedin önce bunu bilememişler; yine nasıl olmuş da, Batı’da da o düşüncenin, sonunda mekanik sanatların arı pratiği içindeki tutsaklığından krtulabilmesi için Thales ile Pythagoras’tan Galilei, Descartes ve Bacon’a dek 2500 yıla yakın zaman geçmesi gerekmiş, bütün bunları anlamak çok zor.(s:146) Bir biyolog için kavramların evrimiyle canlı katmanlarının (dirimyuvarını) evrimin karşılaştırılması çekici olabilir. çünkü soyutun evreni dirimyuvarını, bunun cansız evreni aştığından daha çok aşmış bile olsa, kavramlar, organizmaların özelliklerinden bir bölümünü saklamıştır. Düşünceler de organizmalar gibi yapılarını yineleyip çoğaltmaya yönelirler; onlar gibi içeriklerini kaynaştırır, yeniden birleştirir ve ayırırlar ve sonunda onlar gibi evrim gösterirler ve kuşkusuz bu evrimde ayıklanmanın payı büyüktür. düşüncelerin evrimi üzerine bir kuram önerme denemesine girişmeyeceğim Fakat hiç olmazsa orada işlev alan başlıca etmenleri tanımlama yoluna gidilebilir. Bu ayıklanmanın, zorunlu olarak, iki düzeyde işlemesi gerekir: Düşüncenin kendi düzeyi, edim (davranış) düzeyi. Bir düşüncenin edim değeri, onu kabul eden bireye ya da topluluğa getirdiği davranış değişikliğine bağlıdır. Kendisini benimseyen insan topluluğuna daha çok tutarlılık, tutku ve kendine güven veren düşünce, bunun sonucu olarak topluluğun yayılma gücünü de artıracaktır ve bu, düşüncenin kendisinin de yükselmesi demektir.Bu yükselme değerinin, düşüncenin içerdiği nesnel doğrunun niceliğiyle zorunlu bir ilişkisi yoktur. Bir dinsel ideolojinin bir toplum için oluşturduğu güçlü dayanak, gücünü kendi yapısından değil, bu yapının kabul edilişinden, kendini benimsetmesinden alır. Bunun için de böyle bir düşüncenin yayılma gücünü edim gücünden ayırmak zordur. Yayılma gücünün kendi içinde çözümlenmesi çok daha zordur.Bu gücün, zihinde daha önceden kurulmuş olan yapılara ve bunlar arasında, daha önce kültürün taşımış olduğu düşüncelere ve kuşkusuz, saptanması bizim için çok zor olan kimi doğuştan yapılara da bağlı olduğunu söylemekle yetinelim. Fakat görülüyor ki, en üstün yayılma gücü taşıyan düşünceler, insanı, içinde bunalımından kurtulabileceği içkin bir yazgıdaki yerini belirleyerek açıklayanlardır (s:147) *** Yüzbinlerce yıl boyunca bir insanın yazgısı, onun dışında hayatını sürdüremeyeceği kendi toplumunun, yani oymağının yazgısından ayrılamazdı. Oymağa gelince, o da yalnızca birliğine dayanarak kendini savunabilir, yaşayabilirdi. Bu birliği örgütleyen ve güvenceye alan yasaların büyük öznel gücü buradan gelir. Birisinin çıkıp bunlara aykırı davrandığı durumlar olabilir; fakat kuşkusuz hiç kimsenin onları yadsıması düşünülemez. Bu tür toplumsal yapıların zorunlu olarak ve öylesine uzun bir süre boyunca kazandığı çok (s:147) büyük açıklayıcı önem düşünüldüğünde, bunların insan beyninin doğuştan kategorilerinin kalıtsal evrimini etkilemediklerini kabul etmek kolay değildir. Bu evrim yalnızca oymak yasasının kabulünü kolaylaşttırmakla kalmayıp, ona üstünlük sağlayarak onu kuran mitik açıklama gereksinimini de yaratmış olmalı. Biz o insanların torunlarıyız. Bu açıklama dileği, varoluşun anlamını bulmaya bizi zorlayan bunalım, kuşkusuz bize onların kalıtıdır. Bütün mitlerin bütün dinlerin, bütün felsefelerin ve bilimin kendisinin yaratıcısı da bunalımdır. Bu buyurucu gereksinimin, doğuştan, kalıtsal yabsanın diliyle bir yerde yazılı olduğundan ve kendi kendine geliştiğinden, ben kandi payıma şüphe etmiyorum. İnsan türünün dışında, karıncalar, beyaz karıncalar ve arılar bir yana, hayvanbal alanın hiçbir yerinde böylesine yüksek düzeyde ayrımlaşmış toplumsal örgütlenmeler bulunmaz. Toplumsal böceklerde kuruluşların değişmezliğini sağlayan hiçbir şey kültürel kalıtımdan gelmez, hepsi kalıtsal aktarımdan gelir. Toplumsal davranış onlarda tümüyle doğuştan, özdevinimseldir. İnsanda toplumsal kuruluşlar, salt kültürel olarak, hiçbir zaman böyle bir dengeliliğe ulaşamayacaktır; ayrıca, bunu kim ister ki? Mitleri ve dinleri bulmak, geniş felsefe sistemleri kurmak, insanın, toplumsal hayvan olarak arı bir özdevinimliliğe boyun eğmeden hayatını sürdürebilmek için ödemek zorunda kaldığı bedeldir. Fakat salt kültrel kalıt, toplumsal yapılara destek vurmak için, kendi başına yeterince güçlü olamazdı. Bu kalıta, düşünce için gerekli besini sağlamak üzere, bu kalıtımsal destek gerekirdi. Eğer böyle olmasaydı, türümüzde, toplumsal yapının temelindeki din olayının evrenselliği nasıl açıklanabilirdi? Yine, mitlerin, dinlerin ve felsefi ideolojilerin tükenmez çeşitliliği içinde hep aynı “biçim” in bulunmasını nasıl açıklamalı? Kolayca görülebilir ki, bunalımı yatıştıracak yasayı kurmaya yönelik “açıklama” ların hepsi de “tarih”, daha doğrusu, bireyoluştur(Ontogenie). İlkel mitlerin hemen hepsi, davranışları, topluluğun kaynaklarınıaçıklayan ve onun toplumsal yapısını dokunulmaz geleneklere oturtan, az ya da çok tanrısal kahramanlarla ilgilidir: tarih yeniden yapılmaz. Büyük dinler de aynı biçimde, esinli bir peygamberin öyküsüne dayanır; peygamber kendisi her şeyin kurucusu değilse de, kurucuyu temsil eder, onun yerine konuşur ve insanların tarihini ve yazgılarını anlatır. Bütün büyük dinler içinde kuşkusuz Yahudi-Hıristiyan geleneği, bir tanrı (s:148) peygamberiyle zenginleşmeden önce bir çöl oymağının davranışlarına doğrudan bağlı olan tarihselci yapısıyla, en “ilkel” olanıdır. Budacılık ise, tersine, daha yüksek dereceden ayırmlaşmıyş olarak, özgün biçimi içinde yalnızca Karma’ya, bireysel yazgıyı yöneten aşkın yasaya bağlanır. Budacılık insanların değil, ruhların öyküsüdür. Platon’dan Hegel ve Marx ’a dek, büyük felsefe sistemlerinin hepsi, hem açıklayıcı hem kuralcı bireyoluşlar önerirler. Gerçi Platon’da bireyoluş terisne dönmüştür. Tarihin akışında; o, ideal biçimlerin gittikçe çözülüşünü görürü ve Devlet ’te özet olarak, bir zamanı geri çevirme makinesi işletmeye çalışır. Hegel gibi Marx için de tarih, içkin, zorunlu ve iyiye yönelik bir tasarıya göre açılır. Marksist ideolojinin ruhlar üzerindeki büyük gücü, yalnızca İnsanın kurtuluşu için verdiği sözden değil, aynı zamanda ve kuşkusuz hepsinden önce, bireyoluşsal yapısından, geçmiş şimdiki ve gelecekteki tarih için yaptığı tam ve ayrıntılı açıklamadan gelir. Bununla birlikte, insan tarihiyle sınırlanmış olarak, “bilim”in verileriyle bezenmiş de olsa, tarihsel maddecilik yine de eksik kalmıştı. Buna, düşüncenin gerekli gördüğü toptan yorumu getirecek diyalektik maddeciliği de eklemek gerekiyordu: Bunda, insanlığın ve evrenin tarihleri aynı öncesiz-sonrasız yasalar altında birleşmiştir. *** Eğer, yokluğu derin bir iç bunalımına neden olacak bir tam açıklama gereksiniminin doğuştan olduğu doğruysa; eğer iç daralmasını yatıştırabilecek tek açıklama biçimi, İnsanın anlamını, ona doğanın tasarı içinde zorunlu bir yer vererek anlatacak olan bir toptan tarih açıklama biçimiyse; eğer doğru, anlamlı ve yatıştırıcı görünmek için “açıklama”nın uzun canlıcı (animist) gelenek içinde erimesi gerekiyorsa; işte o zaman, düşünce dünyasında, tek bozulmamış doğru kaynağı olarak nesnel bilgi kaynağının görülebilmesi için neden binlerce yıl geçmesi gerektiği anlaşılır. Hiçbir açıklama önermeden, başka her türden düşünsel besin karşısında bir çileci vazgeçişe zorlayan bu düyşünce, doğuştan iç daralmasını yatıştıramazdı; tersine onu ağırlaştırırdı. Bu düşünce insan doğasının doğrudan özümsediği yüz bin yıllık bir geleneği bir çırpıda sileceğini öne sürüyordu; insanın doğayla olan eski canlıcı (s: 149) bağlaşmasının bozulduğuhnu bildiriyor; bu değerli bağlaşmanın yerine, yalnızlıktan donmuş bir evrende tasalı bir arayıştan başka bir şey getirmiyordu. Katı etik bir büyüklenme dışında hiçbir desteği görünmeyen böyle bir düşünce nasıl kabul edilebilirdi? kabul edilmedi, kabul edilmiyor da. Her şeye karşın yine de etkinlik gösteriyyorsa, bu yalnızca onun olağanüstü edimsel gücüne dayanıyor. Üç yüz yılda, nesnellik boyutuna göre kurulan bilim, ruhlarda olmasa bile pratikte, toplumdaki yerini buldu. Modern toplumlar bilim üzerine oturur. Bu toplumlar, zenginliklerini, güçlerini ve eğer istenirse insan için daha büyük zenginlik ve güçlülüklerin de olabileceği inancını bilimden alır. Fakat bunun yanında da, nasıl ki bir türün biyolojik evrimindeki ilk “seçim” bütün soy sopunun geleceğini bağlayabildiyse, başlangıçtaki bir bilimsel uygulamanın bilinçsiz seçimi de kültürün evrimini tek yönlü bir yola çevirdi; öyle bir yol ki,19. yy ilericiliği, bunun şaşmaz biçimde insanlığın olağanüstü gelişmesine götürdüğünü düşünüyordu; oysa bugün önümüzde bir cehennem çukuru açıldığını görüyoruz. Modern toplumlar, bilimin kendilerine sağladığı zenginlik ve güçleri aldılar, fakat yine bilimin en derin anlamlı bildirisini almadılar, belki işitmediler bile. Bildirinin istediği: Yeni ve tek bir bilgi kaynağı tanımı, törel temellerin toptan gözden geçirilmesi, canlıcı gelenekten tam bir kopma, “eski bağlaşım” ın kesinlikle bırakılıp yeni bir anlaşmaya gidilmesi zorunluluğunun kabulü. Bilimden aldıkları bütün güçlerle donanmış olarak bütün zenginliklerden yararlanan bu toplumlar, o bilimin temelden yıktığı değer sistemlerine göre yaşamak, çocuklarına onları öğretmek istiyorlar. Bizden önce hiçbir toplum böyle bir acı çekmedi. İlkel kültürlerde de, klasiklerde de, bilgilerle değerlerin kaynakları canlıcı gelenek içinde kaynaşmıştır. tarihte ilk kez uygarlık, bir yandan değerlerini korumak için canlıcı geleneğe umutsuzca bağlı kalıp, bir yandan da bir bilgi ve doğru kaynağı olarak ona sırt çevirmeye ve kendini biçimlendirmeye çalışıyor.Batı’nın “özgürlükçü” toplumlarının, kendi töre kaynakları olarak bugün de yarım ağızla öğrettikleri şeyler, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin, bilimci ilericiliğin, insanın “doğal” haklarına inanmanın ve yaratıcı pragmacılığın tiksindirici bir karışımıdır. Marksist toplumlar da sürekli olarak, maddeci ve diyalektik bir tarih dini öğretiyorlar; görünüşte özgürlükçülerinkine göre daha sağlam bir çerçeve, fakat belki de bugüne dek ona gücünü vermiş olan esnemezlik yüzünden; ötekinden (s: 150) daha da çürük. Ne olursa olsun, canlıcılık içinde kök salmış bu sistemlerin hepsi nesnel bilginin dışında, doğrudan dışındadırlar; saygı duymadan ve hizmet etmeden kullanmak istedikleri bilime kesinlikle karşıdırlar .kopma öylesine büyük, yalan öylesine açıktır ki, bu durum, biraz kültürü olan, biraz düşünüebilen ve her türden yaratmanın kaynağındaki törel bunalımı duyabilen herkesin vicdanına saplanmakta ve acı vermektedir. Bu acıyı çekenler, insanlar arasında, toplumun ve kültürün, evrim için izleyecekleri yolun sorumluluğunu duyan ya da duyacak olanlardır. Modern ruhun hastalığı, törel ve toplumsal varlığın kökündeki bu yalandır. Bugün bilimsel kültür karşısında pek çok kimsede, kin değilse bile korku, daha doğrusu yabancılaşma duygusu uyandıran şey, az çok bulanık biçimde tanılanmış olan bu hastalıktır.Çokluk kızgınlık, bilimin teknolojik alt ürünlerine, bombalara; doğanın yıkımına, nüfustan gelen tendide yönelik görünür.Doğal olarak, teknolojinin bilim olmadığı, bir yandan da atom gücünün kullanılmasının insanlığın yaşaması için vazgeçilmez duruma geleceği türünden bir yanıt bulmak kolaydır; doğanın yıkımının, teknolojinin ileri gittiğini değil yetersiszliğini gösterdiği söylenebilir; nüfus patlaması her yıl milyonlarca çocuğun ölümden kurtarılmasının sonucu olduğuna göre, çocukları yeniden ölüme mi bırakmalı, diye sorulabilir. Bunlar, hastalığın belirtileriyle nedenlerini birbirine karıştıran yüzeysel söylevlerdir. karşı çıkma, gerçekte, bilimin esas iletisinedir. korku, günah korkusudur: Kutsal değerleri kirletme korkusu, haklı bir korku. Bilimin değerlere saldırdığı doğrudur. Bunu doğrudan yapmaz, çünkü yargoıç değildir ve onları görmemesi gerekir : Fakat Avusturalya yerlilerinden diyalektik maddecilere dek hepsinde, canlıcı geleneğin, değerleri, töreleri, ödevleri, hakları ve yasakları üzerine oturttuğu mitik ya da felsefi bireyoluşları yıkar. İnsan bu iletiyi bütün anlamıyla kabul ediyorsa, demek binlerce yıllık düşündün iuyanmış ve kendi mutlak yalnızlığı, kökten yabancılığıyla karşı karşıya gelimştir. Artık bir çingene gibi, içinde yaşadığı evrenin bir kıyısında bulunduğunu bilir: müziği karşısında sağır, umutlarına da, acılarına da, suçlarına da ilgisiz bir evren. O zaman da suçu kim tanımlayacak? İyiyi kötüden kim ayıracak? Bütün geleneksel sistemler töreye ve değerleri insanın erimi dışında tutmuşlardır. Değerler insanın değildi: Onlar vardılar ve insana egemendiler. Fakat insan, o değerlerin de, onlara egemen olanın da kendisi olduğunu öğrenince, şimdi de onları, evrenin (s:151) duygusuz boşluğu içinde eriyip dağılmış görüyor. İşte o zaman modern insan, yalnız cisimler değil ruhun kendisi üzerindeki korkunç yıkım gücünü de artık öğrenmiş olduğu bilime dönüyor, daha doğrusu ona karşı çıkıyor. *** Nereye başvurmalı? Nesnel doğru ile değerler kuramının birbirine yabancı, birinden ötekine geçilemeyen iki alan olduğunu bir kez ve kesin olarak kabul mü etmeli? Yazar olsun, filozof olsun, hatta bilim adamı olsun, modern düşünürlerin büyük bölümünün tutumu budur: Ben bu tutumun insanların büyük bölümündeki iç daralmasını besleyip artıracağına, bu yüzden deo onlar için kabul edilmmez olduğuna inanmakla kalmıyorum, aynı zamanda iki önemli açıdan bunu mutlak olarak yanlış buluyorum: -Öncelikle, değerler ile bilginin, gerek eylem, gerekse sylemde, her zaman ve mutlaka birbirine bağlı oluşu. - Sonra ve özellikle de, “doğru” bilginin tanımının, son çözümlemede, etik düzeyde bir koyuta dayanması yüzünden. Bu iki noktadan her biri birer kısa açıklama ister. Etik ile bilgi, eylemde ve eylem yoluyla, kaçınılmaz biçimde birbirine bağlıdır: Eylem, bilgi ile değerleri birlikte ortaya sürer ya da sorguya çeker. her eylem bir etiği anlatır, belli değerlere yarar ya da zarar verir, bir değerler seçimi yapar ya da öyle görünür. Öte yandan, her eylemde bir bilginin bulunması zorunlu görünür ve buna karşı eylem de bilginin iki kaynağından biridir. Bir canlıcı sistemde, etik ile bilginin birbirine karışması çatışma yaratmaz, çünkü canlıcılık bu iki kategori arasındaki her türlü kökten ayırımı ortadan kaldırır, onları aynı gerçeğin iki görünüşü sayar. İnsanın “doğal” sayılan “hak”ları üzerine kurulmuş bir toplumsal etik düşüncesi bu tutumu yansıtır ve bu tutum Marksizmin getirdiği moralin tanımlanması girişimlerinde, hem de çok daha sistemli ve vurgulanmış biçimde ortaya çıkar. Nesnellik koyutunun, bilginin doğruluğunun zorunlu koşulu olduğu bir kez kabul edildiğide, doğrunun kendisinin aranmasında vazgeçilmez olan kökten bir ayırımı, etik alanıyla bilgi alanı arasına yerleşmiş olur. Bilginin kendisi ("epistemolojik değer” dışında) her değer yargısının dışındadır, buna karşı etik, özünde öznel olduğuna göre, bilgi alanının her zaman dışında kalır.(s:152) Bilim son aşamada, bir belit (axiome) olarak konmuş olan bu kökten ayırım yaratmıştır. Burada belirtmekten kendimi alamıyorum, eğer kültür tarihinde biricik olan bu olay, başka bir uygarlıkta değil de Hıristiyan batıda ortaya çıkmışsa; bu belki de bir bölümüyle, kilisenin kutsal alan ile dindışı alan arasındaki ayırımı kabul etmiş olmasındandır. Bu ayırımı yalnızca bilime (dinsel alan sınırı dışında kalarak) kendi yolunu arama olanağı vermekle kalmıyor, düşünceyi, nesnellik ilkesinin ortaya koyduğu çokdaha kökten bir ayrılık için de haırlamış oluyordu. Batılılar kimi dinlerde dinsel ile dindışı arasında bir ayırımı bulunmayışını, bulunamayacağını anlamakta güçlük çekerler. Hinduizmde her şey dinsel alanda kalır; hatta “dindışı” kavramı anlaşılmaz bir şeydir. Bunları ayıraç içinde söylemiştik, konumuza dönelim. Nesnellik koyutu, “eski bağlaşım” ın yıkılışını belirterek, aynı zamanda bilgi yargılarıyla değer yargıları arasındaki her türlü karışıklığı da önlüyor.Fakat geride yine de bu iki kategorinin, söylem de içinde olmak üzere eylemdeki kaçınılmaz birliği kalıyor. İlkeden ayrılmamak için, her türlü söylemin (ya da eylemin) yalnızca, birleştirdiği iki kategorinin ayırımını koruyup açıklaması durumunda ya da ölçüde, anlamlı ya da gerçeğe uygun olduğunu kabul edeceğiz.Böyle tanımlandığında, gerçeğe uygunluk kavramı, etik ile bilginin örtüştükleri ortak alan oluyor; burada değerlerle gerçeklik, birlikte fakat kaynaşmamış olarak, bu sesi duyabilecek dikkatli insana bütün anlamlarını açıklar. Buna karşı, iki kategorinin karışıp kaynaştığı gerçeğe uymayan söylem, en zararlı anlamsızlıkla, bilinçsiz de olsa, en büyük yalandan başka bir yere ulaştırmaz. Görülüyor ki, bu tehlikeli karışımın en sürekli ve en sistemli uygulama alanı ("söylem”i Descartesçı anlamında alarak) “siyasal” söylemdir. Bu yalnız meslekten politikacıların durumu da değildir. Bilim adamaları da, kendi alanları dışında, değerler kategorisiyle bilgi kategorisi arasındaki ayırımı görmekte tehlikeli bir yetersizlik gösterirler. Fakat bu da başka bir ayraçtı. Bilginin kaynağına dönelim. Demiştik ki, canlıcılık, bilgi önermeleriyle değer yargıları arasında bir ayırma yapmak istemez, ayrıca yapamaz da; çünkü Evren’de ne denli özenle gizlenmiş olursa olsun bir amaç bulunduğu kabul edildiğinde böyle bir ayırmanın anlamı kalmaz. nesnel bir sistemdeyse tersine, bilgiyle değerler arasındaki her kaynaşma yasaklanmıştır.(s: 153)Fakat ( bu en önemli noktadır; bilgiyle değerlerin mantıksal olarak kökten bağlantılı olduğu sorunu) b u yasaklama, nesnel bilgiyi kuran bu “ilk buyruk”, kendisi nesnel değildir, olamaz da: Bu bir ahlak kuralı, bir disiplindir. Gerçek bilgi değerleri tanımaz; fakat gerçek bilgiyi kurmak için bir yargı, daha doğrusu, bir değer beliti(axiome) gerekir. Açıktır ki, nesnellik koyutunu doğru bilginin koşulu olarak almak, bir bilgi yargısı değil, bir etik seçimdir, çünkü koyutun kendisine göre bu yargıcılı (arbitral) seçimden önce doğru bilgi bulunamaz.. Nesnellik koyutu, bilginin yasasını belirlemek üzere, bir değer tanımlıyor ve bu değer nesnel bilginin kendisidir. demek nesnellik koyutunu kabul etmek, bir etiğin, yani bilgi etiğinin, temel önermesini ortaya koymak oluyor. Bilgi etiğinde, bilgiyi kuran, bir ilksel değerin etik seçimidir. Onun, hepsi de insanlarca kabul erdillmesi gereken, içkin, dinsel ya da “doğal” bilgi üzerinde kurulduğu savında olan canlıcı etikten kökten ayrıldığı nokta buradadır.Bilgi etiği insana kendini kabul ettirmez, tersine, onu her söylemin ya da her eylemin gerçeğe uygunluğunun belitsel koşulu yaparak kendine kabul ettiren insandır. Discous de la Methode bir kuralcı epistemoloji önerir, ancak herşeyden önce onu bir kez de bir moral düşünme ve meditasyon olarak okumak gerek. Gerçeğe uygun söylem ise bilginin temelidir, insanlara büyük güçler sağlar ve bu güçler günümüz insanını hem zenginleştirip hem de tehdit eder, ona özgürlük sağladığı kadar tutsaklık da getirebilir. Bilimle örülmüş olan ve onun ürünleriyle yaşayan modern toplumlar, aşşırı ilaçtan zehirlenen birisi gibi onun tutsağı olmuşlardır. Maddi güçleri, bilginin temelindeki bu etikten, ahlaki zayıflıkları ise yine de başvurmaktan çekinmedikleri, fakat bilginin bozmuş olduğu değer sistemlerinden gelir. Bu çatışma öldürücüdür. Ayaklarımızın dibinde açıldığını gördüğümüz uçurumun nedeni budur. Modern dünyanın yaratıcısı olan bilgi etiği, o dünya ile uyuşabilecek, kavranmış ve kabul edilmiş duruma geldiğinde de onun evrimine yön verebilecek tek etiktir. *** Kavranmış ve kabul edilmiş dedik. Buna olanak var mı? Eğer yalnızlık kaygısı ve zolayıcı bir toptan açıklmama gerekisnimi, benim sandığım gibi doğuştansa; çağların derinliklerinden gelen bu kalıt yalnız kültürel değil, doğal olarak kalıtımsalsa; bu çetin, soyut ve (Raslantı ve Zorunluluk, s: 154) gururlu etik, kaygıyı yok edebilir, istekleri karşılayabilir mi? Bilemem.Fakat herşeye karşın büsbütün de olanaksız olmadığı düşünülemez mi? İnsanda, bilgi etiğinin sağlayamadığı bir “açıklama”dan da öte, belki bir aşma, bir üstünlük gereksinimi de vardır. Ruhlarda her zaman yaşayan büyük toplumcu düşün gücü bunun tanığı gibi görünüyor. Hiçbir değer sistemi, gereektiğinde uğruna kendini vermesini doğru gösterecek biçimde bireyi aşan bir ülkü önermedikçe, gerçek bir etik oluşturduğunu öne süremez. Bilgi etiği, doğrudan tutkusunun yüksekliği nedeniyle, belki de bu aşma gereksinimini karşılayabilir. Aşkın bir değer olarak doğru bilgiyi tanımlar ve insana, artık onu kullanmayıp, özgür ve bilinçlmi bir seçimle ona hizmet etmeyi önerir. Nedir ki bu da bir insancılıktır(humanisme), çünkü insana, bu aşkınlığın yaratıcısı ve koruyucusu olarak saygı duyar. Bilgi etiği bir anlamda da “etiğin bilgisi” dir, yani tutkuların, dileklerin ve biyolojik varlığın sınırlarının bilgisi: İnsanın içinde, saçma olmasa da olağandışı ve salt bu olağadışılığından dolayı değeril olan hayvanı görür; öyle bir hayvan ki, dirimyuvarı ve düşünceler dünyası gibi iki alanda birden yaşadığı için, einsan sevgisiyle birlikte sanat ve şiirde kendini gösteren bu acılı ikiliğin hem işkencesi altında hem de zenginliği içindedir. Canlıcı sistemlerin hepsi de, tersine, biyolojik insanın görmezden gelinmesini, alçaltılması ya da bastırılmasını, onun hayvanal koşullarına bağlı kimi özelliklerinden tiksinme ve korku duyulmasını az çok yeğlemişlerdir.Buna karşı bilgi etiği, insanı, yerine göre ona egemen olmayı bilmek koşuluyla, bu kalıta saygı gösterip onu kabul etmeye özendirir: İnsanın en yüksek niteliklerine, özgeciliğe, yüce gönüllülüğe ve yaratıcı tutkuya gelince, bilgi etiği bunların hem toplumsal biyolojik kaynaklaranı bilir hem de kendi tanımladığı ülküye yararlı aşkın değerlerini kabul eder. **** Sonuç olarak bilgi etiği benim gözümde, gerçek bir toplumculuğun(sosyalizm) üzerine urulabileceği hem ussal hem de bilinçili olarak ülkücü tek tutumdur. 19. yy’ın bu büyük düşü genç ruhlarda, acı veren bir yoğunlukla yaşamaktadır. Acı vericiliği, bu ülkünün uğradığı ihanetler ve kendi adına işlenen cinayetler yüzündendir. Bu derin özlemin, felsefi öğretisini canlıcı bir (Raslantı ve Zorunluluk, s: 155) ideolojiiçinde bulması acıklı, ancak belki de kaçınılmazdır. Diyalektik maddecilik üzerine kurulan tarihsel kehanetçiliğin, daha doğşundan büyük tehditlerle dolu olduğunu görmek kolaydı, nitekim bunlar gerçekleşmiştir. Diyalektik maddecilik, bütün öteki canlıcıklarından da daha çok, değer ve bilgi kategorilerinin birbiriyle karıştırılmasına dayanmaktadır. Onun, temelden gerçekdışı bir söylem içinde, yokluğa düşmek istemeyen her insanın, önünde boyun eğmekten başka yapacak ya da başvuracak bir şeyinin bulunmadığı tarih yasalarını “bilimsel” olarak kurmuş olduğunu ileri sürebilmesinin nedeni bu karışıklıktır. öLdürücü olmadığı zaman çocukça olan bu yasalardan kesinlikle kurtulmak gerek. Gerçeğe uygun bur toplumculuğun, yandaşlarının ruhuna kök salmış olduğunu savunduğu, bilimin alay konusu ve özünde gerçekdışı olan bir ideoloji üzerine kurulması olanağı var mı? topluculuğun tek umudu, bir yüzyıldanberi kendine egemen olan ideolojinin “düzeltilmesinde” (revizyonunda) değil, bu ideolojinin toptan bırakılmasındadır. Bu durumda gerçekten “bilimsel” bir toplumcu hümanizma, doğrunun kaynağını ve ahlakını eğer bilginin kendisinin kaynaklarında, bilgiyi özgür bir seçimle bütün öteki değerlerin ölçüsü ve güvencesi olarak en büyük değer yapan etikte değilse nerede bulabilir? Bu etiğin ahlaksal sorumluluğu, doğrudan bu beltisel seçimin özgürlüğüne dayanır. toplumsal vi siyasal kurumların temeli ve bu nedenle de onların gerçeğe uygunluğunun ölçüsü olarak, yalnızca bilgi etiği gerçek bir toplumculuğa götürebilir. düşüncenin, bilginin ve yaratıcılığın aşkın cennetinin savunulmasına, genişletilmesine ve zenginleştirilmesine adanmış kurumları o kabul ettirir. İnsan bu cennette oturu. ve canlıcığını hem yalancı tutsaklıklarından hem de maddi baskılarından gitgide kurtularak, kendisine, o cennetin hem uyruğu hem de yaratıcısı diye en değerli ve en biricik özünde hizmet eden kurumların koruyuculuğunda, sonunda gerçeğe uygun olarak yaşayabilir. Bu belki de bir ütopyadır. Fakat tutarsız bir düşde değildir. Bu, bütün gücünü mantıksal tuturlığından alan bir düşüncedir. Bu, gerçeği araşyışın zorunlu olarak varacağı sonuçtur. Eski bağlaşma çözüldü; insan artık bir rastlantıyla içine düştüğü bu evrenin duygusuz enginliği içinde yalnız olduğunu biliyor. Yazgısı gibi görevi de bir yerde yazılı değildir. Bir yanda cennet (krallık), bir yanda cehennem (karanlıklar): Seçmek kendine kalmış.”(Kitap bu satırlarla bitiyor) (J.Monod,Raslantı ve Zorunluluk s:143-156)

http://www.biyologlar.com/evrim-ve-termodinamigin-ikinci-yasasi

EVRİM KURAMI ve TEORİLERİ 1

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy'larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye'mize neler kaybettirir? Zümrütten Akisler : Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri... A. M. C. Şen gör 27 Aralık 1831'de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere'nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan "geminin doğa bilimcisi" Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek "ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!" cevabını vermişti. "Herkes" haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837'de İngiltere'ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu. Geminin küpeştesinden yanindan geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! Iyi de niçin tüm kraterler "tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnizca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?" Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasini çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adi verilen ortadaki bir karaya dogrudan bagli gelişenler? Hele set resiflerinin açiklanmasi için herkesin kabul ettigi kurama göre ortadaki karanin etrafinda bir de krater bulunmasi geregi? Ya Avustralya'nin tüm kuzeydogu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mi krateri var? Bazilari mercanlarin sualti dag zirvelerinde oluştugunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol siralarini görünce: O dag siralarinin tepeleri hep ayni seviyede miydi? Nerede böyle bir dag silsilesi görülmüş ki? Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir. Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritalari aliyor. Bir de bakiyor ki atollerin oldugu yani kendi kuramina göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördügü, Güney Amerika Andlari gibi yükselen yerlerde yanardagdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritasi hazirliyor ve yanardaglarin dagilimiyla birlikte bunlarin yer kabugunun dinamizmine işaret ettigini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarinin köken ve gelişimleri hakkindaki kurami 1960'li yillarda gelişen levha tektonigi kuramiyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandi. Birkaç gözlem ve bunlarin çok siki bir mantiksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e "bütün imkânsiz şiklari temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksiz gibi görünse de dogrudur" diye ifade edilebilecek olan "dişlama kurali"ni ilham etmişti. Ama yillar sonra kendisinin deniz taraçalari diye yorumladigi Glen Roy 'un "paralel yollari" denen taraçalarinin aslinda buzul gölleri tarafindan oluşturuldugunu Agassiz kanitlayinca, Darwin bilimde "dişlama ilkesine" de güvenmenin dogru olmadigini anladi ve bunu açik kalplilikle itiraf etti: "Insan dogada hiç kimsenin o ana kadar görmedigi süreçlerin olabilecegini asla unutmamali." İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000) İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce “ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras' ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır. Genel olarak hayvansal yaşamin çeşitli biçimleri dogal ayiklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başariyla farkli ortamlara ve birbiri ardindan gelen ortam degişikliklerine uydurarak farklilaşmişlardir. Iklim koşullari yeryüzünün farkli yerlerinde farkli olmakla kalmayip,her yerde, bir takim daha küçük ya da daha büyük degişikliklere de ugramiştir. Çevre degiştigi için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarina kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diger türler artar ve çogalirken,ayni nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir. İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır. (G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27) Atalarımız İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835'te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları'nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır: Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.” Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu. Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşip ilginç bir noktaya her ulaştiginda bir kayik dolusu adami keşif yapmalari için birakti. Bizi ilgilendiren grup James Adasi’nda karaya birakilan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarinda bir çadir ve erzak,karaşa ayak basti, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onlari aylaşa söz verdi. Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç. Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138) Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu. Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı. Buradaki başka garip yaratik da kara iguanalariydi. Bunlar hemen hemen deniz iguanalari kadar-bunlarin 1.5 metre olanlari hiç de az degildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sirtlarin kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapişmiş gibi görünen portakal rengi ve tugla kirmizisi ibikleri vardi. karinlarini,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tirmanarak,yaklaşik 9 metre boyundaki kaktüs agaçlari üzerinde doyuruyorlardi;çogu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardi. Darwin bir gün onlarin bir öbegin üzerine bir dal firlattiginda bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldirmişlardi. Yuvalari o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayagi sürekli birine giriyordu. Topragi bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşirtici bir hizla kazabiliyorlardi. Keskin dişleri ve tehdit kar bir havalari vardi;ama hiç de isiracakmiş gibi görünmüyorlardi. “aslinda yumuşak ve uyuşuk canavarlardi” kuyruklariyla karinlarini yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardi ve sik sik kisa bir tavşan uykusu için duruyorlardi. Bir keresinde Darwin onlardan birini topragi kazip tamamen altina girene kadar bekledi, sonra da kuyrugundan tutup çekti. kizmaktan çok şaşiran hayvan birden döndü ve “Kuyrugumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e bakti. Ama saldirmadi. Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin. Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu. Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.” Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnizca 50-60 mil uzakliktaydi;ama türler adadan adaya bile farklilik gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alayci-ardiçkuşlarini karşilaştirirken dikkatini çekti,daha sonra da takimadanin vali yardimciligini yapan Bay lawson bir kaplumbaganin kabuguna bakinca onun hangi adadan geldigini bilebilecegini söyledi .. Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı. Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu. Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı. Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadigi gösterilmiş olacakti. Bir şeyler kanitlamak için yapilacak araştirmalar ile soruşturmalar yillarca sürebilirdi;ama en azindan kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardi yerli yerine konmuş görünüyordu. Düşüncelerini geçici ve varsiyyimsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. Iki adamin daha sonraki yazişmalarina bakarak aralarindaki tartişmayi yeniden canlandirmak,Galapagos’tan uzaklaşirken kah dar kamaralarinda ,kah (s: 142) gecenin ayazinda kiç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalişan genç insanlara özgü bir güçle savlarini ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanakli. Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi. kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır. Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.” Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katilaşti. O, anlamaya çalişmamiz gereken kimi şeler olduguna inaniyordu;evrenin ilk kaynagi, bütün bilimsel araştirmalarin erişimi dişinda bulunmasi gereken bir giz olarak kalmaliydi. Fakat Darwin çoktandir bunu kabul etmekten çok uzakti; Kutsal Kitap’a takilip kalamazdi,onun ötesine geçmek zorundaydi. Uygar insan bütün sorularin en can alicisini-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarini kendisini götürdügü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.” Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) İnsan:Bir Geçiş Hayvanı Bir geçiş “hayvani” olmak! Degil bir hayvan, bir geçiş hayvani olak bile anilmak incitici duygular uyandiriyor! Yeniden hayvan sinifina sokulmak beni de rahatsiz ediyor; ama inanin bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkimiz hem var, hem yok. Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu. Bu gezgenler oluşurken isi yaydilar.Iç kisimlarindaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu. İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15) Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz. Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar. Ancak koşullar degişmeye başladi. Hidrojen çok hafif oldugu için uzaya kaçti Yapitşalarinin oluşumu yavaşladi. Daha önce rahatça temin edilen gida maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri degiştirebilen,basitten karmaşik moleküllere geçişi saglayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu. Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler. İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor. =Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür. Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir. İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17) Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir. Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yil yaşayacagi tahmin ediliyor. Insanin gelecekteki gelişimi kontrol altinda biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasinda yakin ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşin duragan kalamayacagimiz açiktir. Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor). İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli. İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir. kuşku yoktur ki yüzbinlerce yil önce avci-toplayiciyken taşidigimiz içgüdü mekanizmamiz biraz degişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adimlarla gelişmiştir. Içgüdülerimiz bazi şeyleri kalitim-dişi ögrenmeyle edindigimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamizi söylüyor,sonuçta çatişma doguyor. Bir dönem sonra tüm insanlara karşi ayni özeleştirici duygulari besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eger tüm insanlari dünyanin 4.5 milyar yillik tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden ayni tarihi paylaşan diger organizmalara da ayni özeleştirici duygulari beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azini gözetiriz-köpekler,kediler,sigirlar gibi- çünkü bu canlilar bize faydalidir ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, baliklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir. Bence tümünün yaşadigi özeleştirici duygu yoksunlugunun nedeni kalitimdir. Bir karinca sürüsü diger bir karinca grubu ile öldüresiye savaşabilir. Insanlik tarihi deri rengi farki, inanç degişiklikleri,giyim ya sac modeli ayircaliklari gibi ufak degişiklikler nedeniyle çikmiş savaşlar,baskinlar ve cinayetlerle doludur. Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasinda koruyabilmek için gerekli uyarlanmiş degerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örnegidir ve tehlikelidir.(s:19) Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu. Yaşamin tüm örneklerine saygi Dünyadaki dinlerin birkaçinda örnegin Hindu dininin bir kolunda ("Jain’ler) vardir. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşirlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanlari öldürmekten niye daha iyidir? İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz. (Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986) En Az İki Bin Yıllık Yanlış Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu. Peki canlı varlıkların yapısı neydi? 1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında. Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-teorileri-1

Evrim Kuramı ve Maymun Sorunu

"Evet,insanlar gerçekten de bir evrim geçirdi;ancak yalnızca maymunlardan hatta diğer memeli hayvanlardan türemedi. Bizler, en uzağı ilk bakteriler olan uzun bir atalar soyundan evrildik" Lynn Margulis (Ortak yaşam Gezegeni, Türkçesi:Ela Uluhan,Varlık/Bilim s:10) İnsan kanı ile maymun kanı arasında büyük bir benzerlik vardır. Örneğin 287 aminoasitten oluşan hemoglobin A molekülü insan ve şempanzede tıpatıp aynıdır. Aynı molekül bakımından insan ve goril kanı arasındaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19,koyunda 26,tavukta 45,sazan balığında 95 aminoasit ve insan hemoglobin A molekülünden ayrılmaktadır. Görüldüğü gibi kanın bir öğesi olan hemoglobin A molekülü bakımından insana en yakın canlı olan şempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklaştıkça farklılıklar artmaktadır. Daha bir çok protein üzerinde yapılan çalışmalarda aynı yönde sonuçlar elde edilmiştir. Prof.Dr.Aykut Kence (ODTÜ,Fen-Edebiyat Fak) TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri 2 Şimdi size bir başka büyük kuramı sunmaya çalışacağım: Evrim Kuramı. Bugün bilime karşı büyük bir düşünsel saldırı var. Şu güzel ülkemiz ve insanlarımız,bilim ve teknolojinin olanaklarından daha tam olarak yararlanamazken bilimin en genel geçer kuramlarını tartışarak zaman öldürmek ne acı. Bilim belki her zaman onu "savunmayı" gerektirdi. Ama gerek 20. yüzyılın büyük savaşları,sosyalist sistemin çatırdayarak çökmesi,teknolojinin yanlış ya da yıkım için kullanılması,gerekse ülkemizdeki,siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalım,bilim düşmanlarının saldırılarını kolaylaştırıcı bir zemin hazırlıyor. Bu konuda evrim kuramının da çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.2000 Mayıs ayında Sabancı Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelen Harvard Ünversitesi'nden Andrew Berry, doğal seçimle rastlantı için güzel bir örnek verdi: "Bütün sarışın insanlar cilt kanserinden ölürse burada doğal seçim sürecinin işlediğini söyleyebiliriz;ama tüm sarışınların bir gemiye binip boğulması bir rastlantıdır." Ben iyi bir derleme yaptığıma inanıyorum,ustalara söz vererek bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı eserinden uzun alıntılar veriyorum. Hayvan Deyip Geçmeyelim! Evrim Kuramına itiraz edenlerin en büyük kaygısı, atalarının herhangi bir hayvana bağlanamayacağı noktasındadır. Niye Hayvan? Çünkü, iddiaya göre evrim kuramının en temel noktalarından biri, insanın maymundan türediğidir. Darwin, aslında insanın maymundan geldiğini söylemedi. Darwin, bütün canlıların, birbiriyle akraba olduğunu söyledi. En yakın komşumuz, en yakın yeğenimiz maymunlardır; ama biz, maymunlardan gelmiyoruz; bize söyleyebildikleri kadarıyla maymunlar da bizim atamız olduğunu inkar ediyorlar ve bize bir yakınlık duymuyorlar! Onlar, kendi dünyalarını tercih ediyorlar! Hayvanoğlu Hayvan! Maymun sorununa döneceğim,ama önce genel olarak hayvanlarla ilgili birkaç eğlencelik yazacağım. Belediye otobüsünde mi, yoksa lüks bir baloda mı olmuş bilmiyorum; ama şu olay olmuş: Adamın biri, otobüsteki bir hanımefendinin ya da başka bir adamla dans eden hanımefendinin ayağına basmış... Hanımefendi, önce ses çıkarmamış. Ama adamın paldır küldür, hiç de dans etmeden sallandığını ve yeniden ayağına bastığını gördükten sonra: " Beyefendi, ayağıma basıyorsunuz. Biraz dikkat etsenize!" diye çıkışmış. Bizim maganda yine pek oralı olmamış. Bunun üzerine hanımefendi,sessizce, ama onun duyacağı şekilde "Hayvan!" demiş. Bizimki hayvanlığı da hiç üzerine almamış. Bunun üzerine hanımefendi öfkelenmiş. "Bakınız bey, bakınız! " Hayvan! dediysek, herıld(herhalde’nin kısaltılmışı ve İngilizcesi!) kuş, bülbül, serçe demek istemedik; ayı, öküz, domuz gibi bir şey demek istedik !" demiş. Ama söylentiye göre adam, bu nazik hanımefendiyi yine anlamamış! Bu öykü bana anlatılınca pek sıkılmıştım. Çünkü, pistlerdeki durumum, anlatılan “Anadolu Evladından” hiç de farklı değildi. Kadın, sanki bana konuşuyormuş gibi kıpkırmızı olmuştum. Bunun için , dansetmek mecburiyetinde bırakıldığım zamanlarda(!)pist alanın seyrelmesini dört gözle bekler(!) ve dans ederken de eşime ilk kez sarılıyormuşçasına sarılırım! Böylece hem dans eden çiftlerden, hem de komşuların rahatsız edici konuşmalarından uzak dururum! İnsanlar,genellikle hayvanları bir bütün olarak kendisinden aşağı yaratıklar olarak görür. Bazı insanlar,bazı insanları da aşağı yaratıklar olarak görür de konumuz şimdilik birincisi üzerine. Kızdığımız birine sık sık "hayvan oğlu hayvan " demez miyiz?Bu hayvanlıktan en çok nasibini alan hayvanlar eşek ile öküzdür. Oysa ikisi de insanların öyle çok kahırlarını çeker ki anlatamam. Bir de bunu ayıları ekleyebiliriz. Bu arada savaşçı bir kabile annesi oğlu için "benim kartal pençeli oğlum" der. Kızını pazarlayan(afedersiniz) gösterişçi anne şöyle demez mi: “Ay kardeş, kendi kızım diye söylemiyorum. Görüyorsun işte boy onda bos onda. Ceylan gibi kız. O görgüsüzler, benim ahu (ceylan) gözlü kızımdan daha güzelini nerede bulabilir?” Oğlunu pazarlayan (yine afedersiniz) bir anne ya da babanın “benim oğlum Aslan gibidir” derken, oğlunun Aslandan daha güçsüzlüğünün altını çizmez mi? Şimdi konumuza dönelim. Hayvanlarla bir ilgimiz ve ilişkimiz var mı? Anlattığım gibi var. Kartal var, köpek var, tazı var, kedi var, tavuk var... Şimdi ilginç bir soru: karalara önce bitkiler mi, yoksa hayvanlar mı çıktı? Umarım insanlık onurunuz incinmez, çünkü karalara bizden önce bitkiler çıkmış. Bitki dediysek, güller, sümbüller, kaynana dili değil belki; ama bitki işte... 400 milyon yıl önce karalara ilk olarak "bitkiler " çıktı. 350 milyon yıl önce ilk çift yaşamlı hayvanlar (amfibiler) göründü. 320 milyon yıl önce ilk sürüngenler arşınlamaya başladı karaları. Evrim Kuramının İlk Soruları Bu kuram, her çocuğun, her ergenin, her düşünen insanın yaşamı boyunca zaman zaman kendine sorduğu soruların yanıtını araştırır. Bu sorular ,hepimizin aklını kurcalayan sorulardır: Nereden geldik, nereye doğru gidiyoruz? İnsanoğlunun yaşamında yanıtını bilmek istediği soru böyle özetlenebilir. Ama biz yine de basit sorularla olayı deşmeye çalışalım: Bundan diyelim ki bin yıl, milyon yıl, milyar yıl önce de insan, insan mıydı, tavuk tavuk muydu, kedi kedi miydi? Çam ağacı çam ağacı mıydı?Yani canlılığın tarihinin “filmini” bugünden geriye doğru sarsak neler görebiliriz? Bu film, nereye kadar ve hangi bilgilerle geriye sarılabiliyor? Evrim Kuramı, çok basit olarak “hayvanlar ve bitkiler, bugünlere gelirken değişikliklere uğrayarak mı geldi; yoksa her şey, bir dahi vuruşuyla başladı ve hiç değişmeden sürüp gidiyor mu?” sorularına bilimin verdiği yanıtları kapsıyor. Doğal olarak bilimin verdiği yanıtlar deyince akan sular durmuyor ve bu konuda insan aklının çağdaş düşmanları da boş durmuyor; oldukça inceltilmiş biçimiyle bilime saldırılarını sürdürüyorlar. Bunun yalnız geri kalmış ülkelerde sürdürüldüğünü sanmayınız. En başta ABD olmak üzere,hemen tüm gelişmiş ülkelerde de bilimin düşmanları boş durmuyor. Evrim kuramına karşı yürütülen kampanya, ülkemizde özellikle 20. yy biterken doruk noktasına çıktı. Bunu basit bir inanç kayması olarak görmeyelim. Bu, yalnızca özgür düşünceye değil, başta tıp olmak üzere doğal bilimlere ve daha da geniş anlamıyla bilimsel felsefeye saldırıdır. Evrim kuramına saldıranların ilk ve ilkel saldırılarıyla konuya girmek istiyorum. Bu, maymun sorunudur. Maymun Sorunu: Ünlü Tartışma! İnsanın, “en uyumlunun yaşaması” ilkesiyle, daha ilkel canlılardan evrimleştiği hakkındaki Darwin kuramı, Türlerin Kökeni ’nin yayımlandığı 1859 yılından beri müthiş tepkiler almıştır. Özellikle 1860 Haziran’ında Darwin’i savunan biyolog T.H. Huxley ile Tanrı’yı savunan Oxford başpiskoposu Wilberforce arasında halka açık bir tartışma yapılıyor. Bu tartışmada Piskopos, Darwin’in tezinin çok saçma olduğunu savunuyor ve konuşmasını alaylı bir biçimde Huxley’in büyükanne tarafından mı yoksa büyükbaba tarafından mı maymundan geldiğini sorarak bitiriyordu. Huxley ise evrimin kanıtlarını ustaca ortaya koymuş ve atasının bir maymun olmasının, piskoposunki gibi entellektüel bir fahişe olmasından daha iyi olduğunu söyleyerek bitirmiştir. Bu sırada Lady Brewester baygınlık geçirmiş, dışarı taşınırken hakkın rahmetine kavuşmuştur.”(John Taylor, Kara Delik, e yayınları s: 39) Kaptan Fitzroy’un Kutsal Kitap’la uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darwin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması(1859) bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darwin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti. Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi. Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu kanısındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) Bozkurt Güvenç, olayı değişik sözlerle şöyle anıyor: Huxley soruyu ciddiye alıyor (oysa Darwin aldırmıyor) diyor ki: “Gerçeklere saygısız bir insan soyundan gelmektense, gerçeklere saygılı bir maymun soyundan geldiğimi kabul ederim.” Gazeteciler- o zaman telefon yok- hemen koşuyor, gazete yönetim merkezlerine “ Evrimciler, maymundan geldiklerini kabul ettiler” haberini yetiştiriyorlar. Tabi biz, 120 yıldır değerli dinleyenlerim, gazete haberleriyle Darwin’i ve bilimi yargılıyoruz. Fen fakültelerimizin biyoloji bölümleri dahil. Çünkü kimse, Darwin’in, Türlerin Kökenini, İnsanın Yücelişini okumuyor. Mesele, Darwin konusu, maymun meselesi değil. Dünyayı algılama meselesi. İşte bu konuda, yalnız biz değil, bütün dünyada büyük sorunlar var.” (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç,TÜBA, Bilimsel Toplantı Serileri: 2, Bilim ve Eğitim s: 68) Maymun sorunu,maymunları bile rahatsız edecek kalitesizlikle reddediliyor. Neden mi? Size birileri “Efendim size dedenizin dedesi ve onun da dedesi hüdavendigar Murat han hazretlerinden selam ve muhabbetler getirdik. Sizin durumunuzu sorarlar. Sülalem aynı geleneklerle devam etmede midir? Yoksa bazı boylar birliğimizi bozmuş mudur?..” diye soruyor diyelim. Şimdi siz de bu soruyu yanıtlayın. Sanırım şöyle olabilir: “ Benim dedemin dedesinin dedesi Rumeli Beylerbeyi falanca beymiş. Ya da “benim bugünkü durumuma bakmayın. Bendeniz Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin onüçüncü göbekten torunu olurum” diyebilirsiniz. Ve de torunluğa uygun görev isterim!...” Bu da sizin ne kadar köklü, ne kadar akıllı, ne kadar sabırlı, ne kadar alçakgönüllü(!) olduğunuzu gösterir. İLK İNSANLAR İnsan nasıl insan oldu? “Homo sapiens ’in dil, gelişmiş teknolojik beceriler ve ahlaki yargılara varabilmek gibi özel nitelikleri antropologları uzun zamandır hayranlığa sürüklüyor. Ama yakın zamanlarda antropolojide yaşanan en önemli değişikliklerden biri, bütün bu niteliklere karşın, Afrikalı insansımaymunlarla çok yakın bir bağlantımız olduğunu anlaşılmasıdır. Bu önemli görüş değişikliği nasıl gerçekleşti? Bu bölümde, Charles Darwin’in en eski insan türlerinin özel doğası hakkındaki fikirlerinin antropologları nasıl etkilediğini, yeni araştırmaların Afrikalı insansımaymunlarla evrimsel yakınlığımızı nasıl ortaya çıkardığını ve doğadaki yerimiz hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmemizi gerektirdiğini tartışacağım. 1859'da Türlerin Kökeni adlı yapıtında Darwin, evrimin insanlar açısından ne anlama geldiği konusuna girmekten kaçınmıştı. Sonraki baskılara ise çekinceli bir cümle eklendi: “İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” Darwin bu kısa cümleyi, 1871'de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında ayrıntılandırdı. Hala çok hassas olan bir konuyu ele alarak, antropolojinin kuramsal yapısına iki sütun dikti. Bunlardan ilki, insanların ilk nerede evrildikleriyle (ona zamanında çok az kişi inanmıştı, oysa haklıydı), ikincisi ise, bu evrimin şekli ya da biçimiyle ilgiliydi... Darwin’in evrimimizin şekli hakkındaki görüşleri antropoloji bilimini birkaç yıl öncesine dek etkiledi ve sonra, yanlış olduğu anlaşıldı. Darwin, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu sonuca basit bir mantıkla varmıştı: Dünyanın her büyük bölgesinde hayatta olan memeliler, aynı bölgede evrilmiş türlerle yakın bağlantı içindedirler. Dolaysıyla, Afrikada bir zamanlar, goril ve şempanzelerle yakından bağlantılı ve günümüzde nesli tükenmiş olan insansımaymunlar yaşamış olabilir: bu iki tür insanın en yakın akrabaları olduğuna göre, ilk atalarımızın Afrika kıtasında yaşamış olma olasılığı, başka bir yerde yaşamış olmaları olasılığından daha yüksektir. Darwin’in bu satırları yazdığı sıralarda hiçbir yerde erken insan fosillerinin bulunmadığını unutmamalıyız; vardığı sonuç tamamen kurama dayandırılmıştı. Darwin’in zamanında bilinen tek insan fosilleri Avrupalı Neandertal insanına aitti ve bunlar, insan gelişiminin görece yeni bir aşamasını temsil ediyorlardı. Afrika'nın Sihiri Antropologlar, Darwin’in yorumundan hiç hoşlanmadılar; bunun en önemli nedenlerinden biri, tropik Afrika’ya sömürgeci gözüyle, küçümseyerek bakılmasıydı: Kara Kıta, Homo sapiens gibi soylu bir yaratığın kökeni için hiç de uygun bir yer olarak görülmüyordu. Yüzyıl başında Avrupa ve Afrika’da yeni insan fosillerinin bulunmasıyla birlikte, Afrika kökenli olma fikrine duyulan küçümseme arttı ve bu tutum onyıllarca sürdü.” Yazar(R.Leakey) 1931'de Camridge’deki hocalarına insanın kökenini Doğu Afrika’da aramayı planladığında kendisine Asya’ya yönelmesi istendi. “Bu olay, bilimcilerin mantık kadar duygularından da etkilenebildiklerini gösteriyor.”(s:16) Darwin’in İnsanın Türeyişi ’nde ulaştığı ikinci önemli sonuç, insanların önemli ayırıcı özelliklerinin-iki ayaklılık, teknoloji ve büyük bir beyin- birbirleriyle uyum içinde gelişmiş olmasıydı: Kollarının ve ellerinin serbest kalması ve ayakları üstünde sağlamca durabilmesi insan için bir avantaj olmuşsa... insanın ataları için daha dik ya da iki ayaklı hale gelmenin daha avantajlı olmaması için bir neden göremiyorum. Eller ve kollar bedenin tüm yükünü taşımak için kullanılıdıkça... ya da ağaçlara tırmanmaya uygun oldukça, silah yapmak ya da taş ve mızrakları hedefe atmak için gerekli şekilde gelişemezdi. Burada Darwin, alışılmadık hareket tarzımızdaki gelişimin, taştan silah yapımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Daha da ileri giderek bu evrim değişimlerini, insanlardaki, insansımaymunların hançere benzeyen köpekdişleriyle karşılaştırıldığında son derece küçük olan köpekdişlerinin kökeniyle ilişkilendirmiştir. İnsanın Türeyişi’nde şöyle demekteydi: “İnsanın ataları büyük olasılıkla, büyük köpekdişlerine sahiptiler; ama düşmanları ya da rakipleriyle savaşırken taş, sopa ya da diğer silahları kullanma alışkanlığını geliştirmeleriyle birlikte, çenelerini ve dişlerini daha az kullanmaya başladılar. Bu durumda çene ve dişler küçülecekti.” Silah yapabilen bu iki ayaklı yaratıklar Darwin’e göre, daha çok zeka gerektiren yoğun bir sosyal etkileşim geliştirdiler. Atalarımızın zekalarının gelişmesiyle birlikte, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri de yükseldi ve bu da, daha gelişmiş bir zeka gerektirdi. Böylece her yeni özellik, diğer özelliklerin gelişmesini sağladı. Bu bağlantılı evrimi hipotezi insanın kökeni konusunda açık seçik bir senaryo sunuyordu ve antropoloji biliminin gelişimine merkez oluşturdu. Bu senaryoya göre ilk insan türü, iki ayaklı bir insansımaymundan öte bir şeydi: Homo sapiens ’te takdir ettiğimiz özelliklerden bazılarına daha o zamandan sahipti. Bu öylesine güçlü ve akla yakın bir imgeydi ki, antropologlar uzun bir süre, bu imgenin etrafında inandırıcı hipotezler dokuyabildiler. Ama senaryo, bilimin ötesine geçti: İnsanların insansımaymunlardan evrimsel farklılaşmaları aniden ve çok eski bir dönemde gerçekleşmişse, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık girmiş demekti. Homo sapiens’in tamamen farklı bir yaratık olduğuna inananlar için bu bakış açısı son derece rahatlatıcıydı. Bu inanç hem Darwin’in döneminde hem de yüzyılımızda bilim adamları arasında oldukça yaygındı. Söz gelimi, 19.yy İngiliz doğa bilimcisi-ve Darwin’den bağımsız olarak doğal seçim kuramını yaratmış olan- Russel Wallace bu kuramı, insanlığın en çok değer verdiğimiz yönlerine uygulamak istemedi. İnsanları, yalnızca doğal seçimin ürünü olarak görülemeyecek denli akıllı, incelmiş ve gelişmiş buluyordu. İlkel avcı-toplayıcıların biyolojik açıdan bu özelliklere gereksinim duymayacaklarını ve dolaysıyla, doğal seçim sonucu gelişmiş olamayacaklarının düşünüyordu. İnsanların bu denli özel yaratıklar olmalarını doğaüstü bir müdahale sağlamış olmalıydı. Wallace’ın doğal seçim gücüne inanmaması, Darwin’i son derece rahatsız ediyordu. 1930'lar ve 1940'larda Güney Afrika’da gerçekleştirdiği öncü çalışmalarla Afrika’nın insanlığın beşiği olarak kabul edilmesine katkıda bulunan İskoç paleontolog Robert Broom da insanın ayrıcalıklı olduğuna inanıyordu. Homo sapiens ’in evrimin nihai sonucu olduğunu ve doğanın geri kalan kısmının insanın rahat etmesi için şekillendirilmiş olduğunu düşünüyordu. Wallace gibi Broom da türümüzün kökeninde doğaüstü güçler arıyordu. Wallace ve Broom gibi bilimciler, biri entellektüel ve diğeri de duygusal olmak üzere iki çatışan güçle savaşıyorlardı. Homo sapiens’in evrim süreci sayesinde doğadan geliştiği gerçeğini kabul etseler de, insanın tinselliğine ya da aşkın özüne dair inançları, onları evrim konusunda insanın ayrıcalığını kanıtlayan açıklamalar oluşturmaya yönlendiriyordu.(s:18) Darwin’in 1871'deki evrim “paketinde” böyle bir rasyonelleştirme vardı. Darwin doğaüstü müdahale aramıyordu gerçi, ama evrim senaryosu, insanları daha başlangıçtan itibaren insansımaymunlardan ayırıyordu. Darwin’in tezi yaklaşık on yıl öncesine dek(kitabın yazılış tarihi 1996) etkisini sürdürdü ve insanın ne zaman ortaya çıktığı konusunda önemli bir çatışma yaşanmasına neden oldu.Darwin’in bağlantılı evrim hipotezinin çekiciliğini göstermesi nedeniyle, bu çatışmayı kısaca anlatacağım. Çatışma aynı zamanda, hipotezin antropolojik düşünüşteki etkisinin sona ermesine de işaret eder. 1961'de, o dönemde Yale Üniversitesinde olan Elwyn Simons çığır açıcı bir bilimsel bildiri yayınlayarak, bilinen ilk insangil türünün Ramapithecus adı verilen küçük bir insansımaymun benzeri yaratık olduğunu savundu. O dönemde bilinen tek Ramapithecus fosil kalıntıları, Yale’den G. Edward Lewis adlı genç bir araştırmacının 1931'de Hindistan’da bulduğu üst çene parçalarıydı. Simons, yanak dişlerinin (azı dişleri ve küçük azı dişleri), insansımaymunların dişleri gibi sivri değil, düz olmaları açısından insanlardakilere benzediğini görmüştü. Köpek dişleri de insansımaymunlara göre daha kısa ve düzdü. Simons, eksik haldeki üst çenenin yeniden oluşturulması durumunda, şeklinin insanlardakine benzeyeceğini de iddia ediyordu; yani modern insansımaymunlardaki gibi “U” şeklinde değil, arkaya doğru hafifçe genişleyen bir kemer biçiminde. Cambridge Üniversitesi’nden İngiliz antropolog David Pilbeam bu dönemde Yale’de Simons’a katıldı ve birlikte, Ramapithecus çenesinin insansı olduğu iddia edilen anatomik özelliklerini tanımladılar. Ama anatomiden de öteye geçtiler ve yalnızca çene parçalarının güçlülüğüne dayanarak, Ramapithecus’un iki ayağı üstünde dik yürüdüğünü, avcılık yaptığını ve karmaşık bir sosyal ortamda yaşadığını öne sürdüler. Onalrın usavurumları Darwin’inki gibiydi: İnsansı olduğu varsayılan bir tek özelliğin (diş yapısı) varlığı, diğer özelliklerin de varolduğunu gösteriyordu. Sonuçta, ilk insangil türü olduğu varsayılan şey, kültürel bir hayvan- yani kültürsüz bir insanmaymundan çok, modern insanların ilkel bir değişkeni-olarak görülmeye başlandı. İlk Ramapithecus fosillerinin bulunduğu ve ardından, Asya ve Afrika’daki benzer keşiflerin yapılddığı tortular eskiydi. Dolaysıyla Simons ve Pilbeam, ilk insanın en az 15 milyon ve belki de 30 milyon önce ortaya çıktığı sonucuna vardılar ve antropologların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etti. Dahası, kökenin bu kadar eski olduğu inancı insanlarla doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık koyarak, pek çok kişiyi rahatlatıyordu. 1960'larda Berkeley’deki California Üniversitesinden iki kimyacı Allan Wilson ve Vincent Sarich, ilk insan türlerinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda çok farklı bir sonuca ulaştılar. Fosiller üstünde çalışmak yerine, yaşayan canlılarla Afrikalı insansımaymunlardaki bazı kan proteinlerinin yapısını karışlaştırdılar. Amaçları, insan ve insansımaymun proteinleri arasındaki yapısal fark düzeyini saptamaktı; mutasyon nedeniyle bu fark zaman içinde hesaplanabilir bir hızla artmış olmalıydı. İnsanlar ve insansımaymunrlar ne kadar uzun süre önce iki ayrı tür haline gelmişlerse, biriken mutasyon sayısı da o kadar fazla olacaktı. Wilson ve Sarich mutasyon hızını hesapladılar ve böylece , kan proteini verilerini bir moleküler saat olarak kullanabildiler. Bu saate göre ilk insanlar, yalnızca yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olmalıydılar; bu, egemen antropoloji kuramındaki 15 ile 30 milyon yıllık tahminle çarpıcı oranda çelişen bir bulguydu. Wilson ve Saricn’in verileri ayrıca, insanların şempanzelerin ve gorillerin kan proteinlerinin birbirlerinden aynı derecede farklı olduğunu gösteriyordu. Yani 5 milyon yıl önce gerçekleşen bir evrim olayı ortak bir atanın aynı anda üç ayrı yöne gitmesine neden olmuştu; bu bölünme, modern insanların yanısıra, modern şempanze ve modern gorillerin de gelişmelerini sağlamıştı.(s:20). Bu da çoğu antropolgun inançlarına aykırıydı. Geleneksel düşünceye göre şempanzelerle goriller birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve insanlarla aralarında büyük bir uzaklık vardır. Molekül verileri hakkındaki yorumların geçerli olması durumunda antropologlar, insanlarla insansımaymunlar arasında çoğunun inandığından daha yakın bir biyolojik ilişki olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklardı. Çok büyük bir tartışmma doğdu ve antropologlarla biyokimyacılar birbirlerinin mesleki tekniklerini şiddetle eleştirmeye başladılar.Wilson ve Sarich’in vardıkları sonuç, molekül saatlerinin hatalı olduğu ve dolaysıyla, geçmişteki evrim olayları hakkında bir zaman saptamasının güvenilir olmayacağı iddiasıyla eleştiriliyordu. Wilson ve Sarich ise antropologların küçük ve parçalanmış anatomik özelliklere çok fazla önem verdiklerini ve dolaysıyla, geçersiz sonuçlara ulaştıklarını savunuyorlardı. Ben (R.Leakey) o dönemde Wilson ve Sarich’in hatalı olduklarını düşünerek, antropolog topluluğunun yanında yer almıştım. Bu tartışma on yılı aşkın bir süre boyunca devam etti ve bu dönem içinde Wilson’la Sarich ve birbirlerinden bağımsız başka araştırmacılar giderek daha çok sayıda yeni moleküler kanıta ulaştılar. Bu yeni verilerin büyük çoğunluğu, Wilson ve Sarich’in ilk tezlerin destekliyordu. Kanıtlar antropologların fikirlerini değiştirmeye başladı, ama bu yavaş bir değişimdi. Sonunda 1980'lerin başlarında Pilbeam ile ekibinin Pakistan’da ve Londra Doğa Tarihi Müzesinden Peter Andrews ’un Türkiye’de daha eksiksiz durumda Ramapithecus benzeri fosiller bulmaları, sorunun çözüme kavuşmasını sağladı. İlk Ramapithecus fosilleri gerçekten de bazı yönlerden insana benziyorlardı; ama bu tür, insan değildi. Aşırı derecede parçalanmış kanıtları temel alarak bir evrim bağlantısı oluşturma işi çoğu kişinin sandığından çok daha zordur ve dikkatsiz davrananların düşebileceği pek çok tuzak vardır. Simons ve Pilbeam bu tuzaklardan birine düşmüşlerdi: Anatomik benzerlik, mutlaka evrimsel bağlantı olduğu anlamına gelmez.(s:21) Pakistan ve Türkiye’de bulunan daha eksiksiz durumdaki örnekler, insansı olduğu varsayılan özelliklerin yapay olduğunu gösterdi. Ramapithecus’ un çenesi kemerli değil, V şeklindeydi; bu ve diğer özellikler, ilkel bir insansımaymunların türü olduğunu gösteriyordu (modern insansımaymunların çenesiU şeklindedir). Daha sonraki akrabası orangutan gibi, Ramapithecus da ağaçlarda yaşıyordu ve ne iki ayaklı bir insansımaymun ne de ilkel bir avcı-toplayıcıydı. Yeni kanıtlar, Ramapithecus’un insangillerden olduğuna inanan en inatçı antropologları bile yanıldıklarına ve Wilson’la Sarich’in haklı olduklarına ikna etmişti(s:22): İnsan ailesinin kurucu üyesi olan ilk iki ayaklı insansımaymun, sanıldığı kadar eski bir dönemde değil, görece yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Wilson ve Sarich ilk yayınlarında, 5 milyon yıl öncesini bu olayın tarihi olarak göstermişlerdi; ama günümüzde moleküler kanıtlar, tarihi yaklaşık 7 milyon yıl öncesine atıyor.Ancak insanlarla Afrikalı insansımaymunlar arasında olduğu öne sürülen biyolojik yakınlık fikrinden vazgeçilmedi. Hatta bu ilişki, öne sürüldüğünden de yakın olabilir. Kimi genetikçilerin, molekül verilerinin, insanlarla şempanzeler ve goriller arasında birbirine eşit üç yollu bir ayırma işaret ettiğini düşünmelerine karşın, başka şekilde düşünenler de var. Onlara göre insanlar ve şempanzeler birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve gorillerle aralarındaki evrimsel uzaklık danha fazladır. Ramapithecus olayı antropolojiyi iki şemkilde değiştirmişti. İlk olarak, ortak bir anatomik özellikten ortak bir evrimsel bağlantı çıkarmanın tehlikelerini gösterdi. İkinci olarak, Darwinci “paket”e körü körüne bağlı kalmanın budalalık olduğunu kanıtladı. Simons ve Pilbeam köpek dişinin şeklini temel alarak, Ramapithecus’a eksiksiz bir yaşam tarzı atfetmişlerdi: bir insangil özelliği bulunduğunda, bu türden tüm özelliklerin de bulunduğu varsayılıyordu. Ramapithecus’un insangil statüsünü yitirmesinin sonucunda, antropologlar Darwin paketinden kuşku duymaya başladılar. Bu antropolojik devrimin gelişimini izlemeden önce, ilk insangil türünün nasıl ortaya çıktığını açıkmlamak için çeşitli dönemlerde öne sürülmüş bazı hipotezlere de kısaca göz atmalıyız. Popülerlik kazanan her yeni hipotezin, döneminin sosyal iklimini yansıtması çok ilginç bir nokta. Sözgelimi Darwin, taş silahların geliştirilmesinin, teknoloji, iki ayaklılılık ve beyin boyutunun büyümesini içeren evrim paketinin başlangıcında önemli olduğunu düşünmüştü(s:23) Hipotez hiç kuşkusuz, yaşamın bir savaş olduğuna ve ilerlemenin girişimcilik ve çabayla sağlandığına dair yaygın fikri yansıtıyordu. Victoria çağının bu etosu, bilime işlemiş ve insan evrimi de dahil olmak üzere evrim sürecine bakış açısını belirlemişti. Yüzyılımızın ilk on yıllarında, Edward dönemine özgü iyimserliğin en enerjik günlerinde, bizi biz yapan şeyin beyin ve düşünce olduğu söylendi. Bu yaygın sosyal dünya görüşü antropolojide, insan evrimine başlangıçta iki ayaklılığın değil, beynin büyümesinin ivme kazanrdırdığı fikrinde ifade buldu. 1940'larda dünya, teknolojinin büyüsüne ve gücüne kapıylmışı; dolaysıyla ,”Alet Yapan Adam” hipotezi popülerlik kazandı. Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Kenneth Oakley’in öne sürdüğü bu hipotezde-silah değil- taş alet yapımı ve kullanımının evrimimiz için gerekli dürtüyü sağladığı savunuluyordu. Ve dünyanın İkinci Dünya Savaşının gölgesine girdiği dönemlerde, insanlarla insansımaymunlar arasındaki daha karanlık bir fark vurgulanmaya başlandı: bireyin kendi türüne karşı şiddet uygulaması. İlk kez Avusturalyalı anatomi bilimci Raymond Dart’ın öne sürdüğü “Katil Maymunadam” fikri, belki de savaşta yaşanan korkunç olayları açıklıyor (ya da hatta, mazur gösteriyor) olması nedeniyle, yaygın kabul gördü. 1960'larda antropologlar, insan kökeninin anahtarı olarak avcı-toplayıcı yaşam tarzına yöneldiler. Pek çok araştırma ekibi, özellikle Afrika’da olamak üzere, teknolojik açıdan ilkel modern insan nüfularını inceliyorlardı. Bunların arasından en kayda değerlerden biri (hatalı olarak Bushmen de denen! Kung San halkıydı. Burada doğayla uyum içinde, doğayı karmaşık yöntemlerle kullanan ve doğaya saygı gösteren bir halk imgesi ortaya çıktı. Bu insanlık görüşü dönemin çevreciliğiyle uyum içindeydi; ama antropologlar, karma avvcıllık ve toplayıcılık etkonomisinin karmaşıklığından ve ekonomik güvenliğinden de etkilenmişlerdi. Yine de asıl üstünde durulan avcılıktı. 1966'da Chicago Üniversitesinde, “Avcı Adam” başlıklı önemli bir antropoloji konferansı gerçekleştirildi.(s:24) Toplantıya egemen olan akım oldukça yalındı: İnsanı insan yapan, avcılıktır. Teknolojik açıdan ilkel toplumlarda avcılık genellikle, erkek sorumluluğudur. Dolaysıyla, 1970'lerde kadın sorunu konusundaki bilincin gelişmesiyle birlikte, insanın kökenine dair bu erkek merkezli açıklamanın sorgulanmaya başlanması son derece normaldi. “Toplayıcı Kadın” olarak bilinen alternatif bir hipotezde, tüm primat türlerindeolduğu gibi, toplumun merkezinin dişiyle çocukları arasındaki bağ olduğu savunuluyordu. Karmaşık bir insan toplumunun oluşturulmasını, teknoloji yaratan ve herkes tarafından paylaşılmak üzere (en başta gece) yiyecek toplayan insan dişilerinin insayatifi sağlamıştı. Ya da öyle olduğu savunuluyordu. Bu hipotezler insan evrimini asıl başlatan şey konusunda farklı fikirler getirmekle birlikte, hepsi de Darwin’in değer verilen belli insan özellikleri paketinin daha ilk baştan oluşmuş olduğunu söylüyorlardı: Hala, ilk insangil türünün belli bir düzeyde iki ayaklılık, teknoloji ve büyük beyin özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Dolaysıyla insangiller, daha başlangıçtan itibaren kültürel yaratıklardı; bu nedenle de, doğanın geri kalan kısmından farklıydılar. Oysa son yıllarda bunun doğru olmadığını anlamaya başladık. Arkeolojik kalıntılarda, Darwinci hipotezin doğru olmadığını gösteren sağlam kanıtlar görülüyor. Darwin paketi doğru olsaydı, arkeolojik lkalıntılarda ve fosil kalıntılarında iki ayaklılığa, teknolojiye ve büyük beyine dair kanıtları aynı anda görürdük. Ama görmüyoruz. tarihöncesi kalıntılarının tek bir yönü bile, hipotezin yanlış olduğunu göstermeye yetiyor: Taş alet kalıntıları. Çok enders olarak fosilleşen kemiklerin tersine, taş aletlerin yok olması neredeyse olanaksızdır. Dolaysıyla, tarihöncesi kalıntılarının büyük bölümünü taş aletler oluşturur ve en başından itibaren teknolojinin gelişimi bu aletlere dayanılarak yeniden oluşturulur (s:25) Bu tür aletlerin ilk örnekleri-çakıl taşlarından birkaç yonga çıkarılarak yapılan kaba yongalar, kazıma araçları ve baltalar- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkar. Molekül kanıtları doğruysa ve ilk insan türü yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktıysa, atalarımızın iki ayaklı olmalarıyla taş alet yapmaları arasında yaklaşık 5 milyon yıl geçmiş olmalı. İki ayaklı bir insansımaymun yaratan evrim gücü her neyse, alet yapma ve kullanma becerisiyle bağlantılı değildi. Ama pek çok antropolog, 2.5 milyon yıl önce teknolojinin gelişmesinin, beyindeki büyümeyle aynı döneme denk geldiğine inanıyor. Beyindeki büyümeyle teknolojinin, insanın kökeniyle aynı zamanda oluşmadığının anlaşılması, antropologları yaklaşımlarını yeniden düşünmeye zorladı. Sonuçta yeni hipotezler, kültürden çok biyoloji terimleriyle oluşturuldu. Ben bunu, mesleğimizdeki sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum; özellikle de fikirlerin, diğer hayvanların ekolojisi ve davranışı hakkında bildiklerimizle karşılaştırılarak sınanmasını sağladığı için. Bu yaklaşımda, Homo sapiens ’in pek çok özel niteliğe sahip olduğunu yadsımamız gerekmiyor. Bu niteliklerin gelişimini, tamamen biyolojik bir bağlamda inceliyoruz. Bu anlayış oluştuktan sonra, antropolgun insanın kökenlerini saptama işi yeniden iki ayaklılığın kökeni üzerinde yoğunlaştı. Evrimsel dönüşüm, bu tek olaydan soyktlandığında bile (ABD’deki) Kent Eyalet Üniversitesi’ nden anatomi bilimci Owen Lovejoy’un da belirttiği gibi, önemsiz değildir: Lovejoy, 1988'de yazdığı popüler bir makalede, “İki ayaklılığa geçiş, evrim biyolojisinde görebileceğiniz en çarpıcı değişimlerden biridir” demişti. “Kemiklerde, kemiklere güç sağlayan kasların düzeninde ve kollarla baca değişimler görülmektedir.” İnsanlarla şempanzelerin leğen kemiklerine bakmak bu gözlemi doğrulamaya yetiyor: Leğen insanlarda kısa ve kutu gibi, şempanzelerdeyse uzundur. Kol ve bacaklarla gövdede de önemli farklılıklar vardır. İki ayaklılığın gelişimi önemli bir biyolojik dönüşüm olmaktan öte, aynı zamanda önemli bir uyarlanma dönüşümüdür. Önsözde de savunduğum gibi, iki ayaklı hareket öylesine önemli bir uyarlanmadır ki, tüm iki ayaklı insansımaymunlara “insan” demekte haklıyız. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymun türünün belli bir düzeyde teknolojiye, gelişmiş bir zekaya ya da insanlığın kültürel niteliklerine sahip olduğu anlamına gelmiyor.Bu niteliklere sahip değildi. Ben-kolların günün birinde ellerin kullanılabileceği şekilde serbest kalmasını sağlayan- iki ayaklılık uyarlanmasının son derece önemli bir evrim potansiyeli taşıdığını ve bu nedenle öneminin terminolojimizde yer alması gerektiğini söylüyorum. Bu insanlar bizim gibi değillerdi; ama iki ayaklılık uyarlanması olmasa bizim gibi olamazlardı. Bir Afrikalı insansımaymunda bu yeni hareket şeklinin gelişmesini sağlayan evrim faktörleri nelerdir? İnsanın kökenine dair popüler imgelerde çoğunlukla, ormanı terk edip açık savanlara yönelen insansımaymun benzeri bir yaratık görürüz. Bu, kuşkusuz çarpıcı bir imge olsa da, Harvard ve Yale üniversitelerinden Doğu Afrika’nın pek çok bölgesinde toprak kimyasını inceleyen araştırmacıların da yakın zamanlarda kanıtladıkları gibi, kesinlikle yanlıştır. Büyük göçebe sürülerin dolaştığı Afrika savanları, oldukça gençtir; 3 milyon yıldan daha az bir süre önce, ilk insan türünün ortaya çıkmasından uzun süre sonra gelişmişlerdir. 15 milyon yıl öncesinin Afrikasına bakarsak, batıdan doğuya uzanan ve aralarında çeşitli maymun ve insansımaymun türlerinin de bulunduğu pek çok primata barınaklık eden bir orman örtüsü görürüz. Günümüzün tersine o dönemde insansımaymun türlerinin sayısı, maymun türlerinin sayısından çok daha fazlaydı. Ama sonraki birkaç milyon yıl içinde bölgede ve sakinlerinde çarpıcı değişiklikler yaratacak olan jeolojik güçler gelişmekteydi(s:27). Kıtanın doğu kısmında yerkabuğu, Kızıl Deniz’den günümüzün Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’sından Mozambik’e doğru bir hat halinde yarılmaktaydı. Sonuçta Etiyopya ve Kenya’da toprak kabardı ve 3000 metreyi aşkın yükseklikte geniş dağlık alanlar oluştu. Bu büyük kubeler kıtanın topografyasından öte, iklimini de değiştirdi. Eski tekdüze batıdan-doğuya hava akışını bozan kubbeler, doğuda kalan toprakları yağış alanının dışında bırakarak ormanları beslenme kaynaklarından yoksun bıraktılar. Aralıksız ağaç örtüsünün bölünmeye başlamasıyla birlikte orman parçacıklarından, ağaçlık alanlardan ve çalılıklardan oluşan mozaik benzeri bir çevre oluştu. Ama açık otluk alanlar hâlâ enderdi. 12 milyon yıl önce süregiden tektonik güçler çevreyi daha da değiştirdi ve kuzeyden güneye doğru uzanan uzun, dolambaçlı bir vadi oluştu: Büyük Yarık Vadisi. Bu vadinin ortaya çıkışı iki biyolojik etki yaratmıştır: hayvan topluluklarına doğudan batıya uzanan zorlu bir engel yaratmakta ve zengin bir ekolojik koşullar mozayiğinin gelişmesini teşvik etmektedir. Fransız antropolog Yves Coppens, doğu-batı bariyerinin, insanlarla insansımaymunların birbirlerinden ayrı olarak evrilmesinde büyük önem taşıdığına inanıyor. “Aynı atadan gelen (insan) ve (insansımaymun) toplulukları koşulların etkisiyle... ayrıldılar. Bu ortak ataların batıdaki torunları, yaşama uyarlanmalarını nemli, ağaçlık ortamlarda sürdürdüler; bunlar (insansımaymular)dır. Aynı ortak ataların doğudaki torunlarıysa açık bir çevredeki yeni yaşamlarına uyarlanmak için yepyeni bir repertuar yarattılar: Bunlar(insanlar)dır.” Coppens bu senaryoya “Doğu Yakasının Hikayesi” adını veriyor. Vadinin serin, ormanlık platolar içeren çarpıcı dağlık alanları ve sıcak, kurak alanlara 1000 metre irtifadan birden iniveren dik bayırları vardır. Biyologlar bu tür, çok sayıda farklı habitat sunan mozaik çevrelerin evrimsel yeniliği teşvik ettiğini fark ettiler. Bir zamanlar yaygın ve birbirine benzer olan bir (s: 29) türün toplulukları birbirlerinden ayrılabilir ve doğal seçim sürecinin yeni etkilerine maruz kalabilirler. Bu, evrimsel değişim reçetesidir. Böylesine bir değişim kimi zaman, yaşama uygun çevrelerin yok olmasıyla, yok oluşa uzanır.Afrikalı insansımaymunların çoğ u bu kader yaşadı; günümüze yalnızca üç tür kalabildi: goril, bayağı şempanze ve cüce şempanze. Ama çoğu insansımaymun türünün çevre değişiminden olumsuz etkilenmesine karşın, içlerinden biri, hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayacak yeni bir uyarlanma şansını yaşadı. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymundu. İki ayaklılık hiç kuşkusuz, değişen koşullarda hayatta kalması için önemli avantajlar sağlamıştı. Antropologların görevi, bu avantajların neler olduğunu bulmaktır. Antropologlar iki ayaklılığın insan evrimindeki önemini genellikle iki şeklide değerlendirirler:Bir düşünce, ön ayakların serbest kalarak taşıma özelliği kazanmasını vurgular; diğer düşünceyse, iki ayaklılığın enerji açısından daha etkin ir hareket şekli olması üzerinde durur ve taşıma yeteneğini yalnızca dik duruşun raslantısal yan ürünlerinden biri olarak görür. Bu iki hipotezden ilkini, Owen Lovejoy öne sürdü ve 1981'de Science ’taki önemli bildiride yayımlanmıştır. Lovejoy’a göre iki ayaklılık etkin olmayan bir hareket şeklidir ve dolaysıyla taşıma amacıyla geliştirilmiş olmalıdır. Taşıma yeteneği iki ayaklı insansımaymunlara, diğer insansımaymunlara göre nasıl bir rekabet avantajı sunmuş olabilir? Evrimsel başarı, sonuçta, hayatta kalacak nesiller üretmeye bağlıdır ve Lovejoy’a göre yanıt, bu yeni yeteneğin erkek insansımaymunlara, dişi için yiyecek toplayarak üreme oranını artırma fırsatını sağlamasıdır. Lovejoy, insansımaymunların yavaş ürediklerini ve dört yılda bir tek yavru yaptıklarını vurgular. İnsan dişileri de daha çok enerjiye-yani daha çok yiyeceğe- ulaşabilmeleri durumunda daha çok nesiller üretebilirler. Erkeğin dişi ve yavruları için yiyecek toplayarak dişiye daha çok enerji sağlaması durumunda dişi, üreme çıktısını artırabilecektir.(s:30) Erkeğin bu eyleminin, bu kez sosyal alanda olmak üzere, bir diğer biyolojik sonucu daha olacaktır. Erkeğin kendi çocuklarını ürettiğine emin olmadıkça dişiyi beslemesinin Darwinci açıdan erkeğe yararlı olmaması nedeniyle Lovejoy, ilk insan türünün tekeşli olduğunu ve üreme başarısını artırıp diğer insansımaymınlara baskın gelme yöntemi olarak çekirdek ailenin ortaya çıktığını öne sürdü. Bu tezini başka biyolojik benzetmelerle destekledi. Sözgelimi, primat türlerinin çoğunda erkekler, mümkün olduğunca çok dişi üzerinde cinsel denetim kazanmak için birbirleriyle rekabet eder. Bu süreç sırasında genellikle birbirleriyle dövüşürler ve silah olarak kullanabilecekleri büyük köpek dişleri vardır. Gibonlar erkek-dişi çiftleri oluşturmak gibi ender rastlanan bir özellik gösterirler ve - her halde birbirleriyle kavga etmeleri için bir neden olmamasından dolayı- erkeklerin köpek dişleri küçüktür. Erken insanlarda köpekdişlerinin küçük olması Lovejoy’a göre, gibonlar gibi erkek-dişi çiftleri oluşturduklarının kanıtı olabilir. Yiyecek sağlama düzenlemesinin sosyal ve ekonomik bağları da beynin büyümesini sağlayacaktır. Lovejoy’un büyük ilgi ve destek gören hipotezi, kültürel değil temel biyolojik konulara hitap etmesi nedeniyle güçlürün. Ama zayıf noktaları da vardır; öncelikle, teknolojik açıdan ilkel halklarda tekeşlilik yaygın bir sosyal düzenleme değildir.(Bu tür toplumların yalnızca yüzde 20'si tekeşlidir). Hipotez bu nedenle, avcı toplayıcıların değil, Batı toplumunun bir özelliğine dayandığı iddiasıyla eleştirilmektedir.belki de bundan daha önemli bir eleşiri ise, bilinen en erken insan türlerinde erkeklerin, dişilerden yaklaşık iki kat büyük olmalarıdır. Beden boyutundaki iki biçimlilik (dimorfizm) olarak bilinen bu büyük farklılık, incelenen tüm primat türlerinde çokkarılılıkla ya da erkeklerin dişilere ulaşmak için aralarında rekabet etmeleriyle çakışır; tekeşil türlerde iki biçimliliğe rastlanmaz. Bence bu gerçek bile, umut verici bir kuramsal yaklaşımı çökertmeye yetmektedir ve köpeksdişlerinin küçük olbsanıa tekeşlilikten (s: 31) başka bir açıklama aranmalıdır. Belki de yiyecekleri çiğneme mekanizması, kesmeden çok öğütme hareketini gerektiriyordu; köpek dişlerinin büyük olması bu hareketi zorlaştıracaktı. Lovejoy’un hipotezi günümüzde, on yıl öncesine göre daha az destek görmektedir. İkinci önemli iki ayaklılık kuramı, kısmen basitliği sayesinde çok daha imna edicidir. Davis, California Üniversitesinden antropolog Peter Rodman ve Henry McHenry’nin öne sürdükleri hipotezde, iki ayaklılığın daha etkin bir hareket şekli sunması nedeniyle, değişen çerre koşullarında daha avantajlı olduğu savunulur. Ormanların küçülmesiyle birlikte ağaçlık habitatlardaki meyve ağaçalrı gibi yiyecek kaynakları, klasik insansımaymunların etkin şekilde yararalanamayacakaları kadara dağınıktır. Bu hipoteze göre, ilk iki ayaklı insansımaymunlar yalnızca hareket şekilleriyle insandırlar.Diyetlerinin değil, yalnızca yiyecek toplama şekillerinin değişmiş olması nedeniyle elleri, çeneleri ve dişleri insansımaymunlardaki gibi kalmıştır. Pek çok biyolog bu düşünceyi başlangıçta olanaksız görmüştür; Harvard Ünivresitesi'nden araştırmacılar yıllar önce, iki ayak üstünde yürümenin dört ayak ütünde yürümekten daha az etkin olacağını göstermişlerdi. (kedisi ya da köpeği olanlar için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değil; her iki hayvan da sahiplerini utandıracak derecede daha hızlı koşar.) Ama Harvard araştırmacıları insanlardaki iki ayaklılığın etkinliğini at ve köpeklerdeki dört ayaklılığın etkinliğiyle karşılaştırmışlardı. Rodman ve McHenry, karşılaştırmanın insanlarla şempanzeler arasında yapılması gerektiğini vurguladılar. Bu karşılaştırma yapıldığında, insanlardaki iki ayaklılığın şempanzelerdeki dört ayaklılıktan çok daha etkin olduğu görülüyor. Dolaysıyla, iki ayaklılık yararına bir doğal seçim gücü olarak enerji etkinliği tezinin akla yatkın olduğu sonucuna vardılar. İki ayaklılık evrimin teşvik eden, bir yandan avcıları izlerken bir yandan da yüksek otların üstünden bakabilme ve gündüz saatlerinde yiyecek toplarken serinleyebilmek için daha (s: 32) etkin bir duruşa geçme zorunlulukları gibi başka etkenler de olduğu öne sürüldü. Ben tüm bu düşüncelerin arasında en inandırıcısının, sağlam bir biyolojik temeli olması ve ilk insan türlerinin evrildiği dönemde gelişen ekolojik değişimlere uyması nedeniyle, Rodman ve McHenry’ninki olduğunu düşünüyorum. Bu hipotez doğruysa, ilk insan türünün fosillerini bulduğumuzda, hangi kemikleri bulduğumuza bağlı olarak, bu fosillerin ilk insana ait olduğunu fark edemeyebiliriz. Leğen ya da bacak kemiklerini bulmamız durumunda iki ayaklı hareket şekli görülür ve “insan “ diyebiliriz. Ama kafatasının ve çenenin bazı parçalarını ya da bazı dişleri bulmamız durumunda bunların bir insansımaymuna ait olduğunu düşününebilirz. Bunların iki ayaklı bir insansımaymuna mı, yoksa klasik bir insansımaymunna mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? Bu, son derece heyecan verici bir savaşım. İlk insanların davranışlarını gözlemek için 7 milyon yıl öncesinin Afrika’sına gidebilseydik, insanların davranışlarını inceleyen antropologlardan çok, maymun ve insansımaymunların davranışlarını inceleyen primatologlara tanıdık gelecek bir modelle karışlaşırdık. İlk insanlar modern avcı-toplayıcılar gibi göçmen gruplarda aile toplulukları olarak yaşamaktan çok, büyük olasılıkla, savan babunları( habeş maymunları) gibi yaşıyorlardı. Yaklaşık otuz bireyden oluşan gruplar geniş bir arazide koordinasyon içinde yiyecek avına çıkıyor ve geceleri tepeler ya da ağaç kümeleri gibi uygun uyku yerlerine dönüyorlardı. Grubunu büyük bölümünü yetişkin dişilerle çocukları oluşturuyordu ve aralarında yalnızca birkaç yetişkin erkek bulunuyordu. Erkekler sürekli çiftleşme olanakları arıyor ve egemen bireyler daha başarılı oluyordu. Yetişkinliğe erişmemiş ya da düşük seviyelerdeki erkekler, grubun ancak çevresinde er alıyor ve kendi başlarına yiyecek avına çıkıyorlardı. Grubun bireyleri iki ayaklı yürümeleriyle insani bir özellik taşıyor, ama (s: 33) savan primatları gibi davranıyorlardı. Önlerinde, 7 milyon yıl sürecek ve ileride de göreceğimiz gibi son derece karmaşık ve kesin olmayan bir evrim modeli vardı. Çünkü doğal seçim uzun vadeli bir hedefe doğru değil, anlık şartlara göre işler. Homo sapiens sonuçta, ilk insanların torunu olarak ortaya çıktı; ama bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğu da söylenemezdi. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim s:15-34 ) Yaşamın Gizi Kökleri 19. yy’a dayanan Evrim Kuramı, gerçekte 20. yy’ın geliştirilen büyük kuramlarından biridir. İnsanın kendi yapısını araştırmaya yönelmesinin bilimsel bir niteliğe bürünmesi oldukça yenidir. Biyoloji, genç bir bilimdir. Biyoloji, özellikle Evrim Kuramı ile genç bir bilimin büyük kuramlar üretebileceğini kanıtladı. Nobel Ödüllü(1965) bilim adamı Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk adlı eserinde şöyle diyor: “ Biyolojinin bilimler arasındaki yeri, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorunun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konması olanaksızken, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır. Bu nedenle biyoloji, insan için bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din, ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yaralı olan modern düşüncenin biçim kazanmasında, özellikle Evrim Kurramı’nın ortaya çıkışıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur. Ancak, 19. yy’ın sonlarından bu yana biyolojinin bütününe egemen olmakla birlikte ve fenomeolojik açıdan geçerliliğine ne denli inanılmış olursa olsun, Evrim Kuramı, kalıtımın fiziksel bir kuramı geliştirilmedikçe yine askıda kalıyordu. Bu sonuca ulaşılması ise, klasik genetiğin bütün başarılarına karşın, otuz yıl öncesine dek boş bir kuruntu gibi görünüyordu. Oysa bugün, kalıtım yasası molekül kuramının getirdiği şey budur. Burada “kalıtım yasası kuramı”nı yalnızca kalıtımsal gereçlerle onların taşıdığı bilginin kimyasal yapısına ilişkin kavramlar olarak değil, ayrıca bu bilginin fizyolojik ve morfogenetik anlatımının moleküler düzeneğini de içerecek biçimde, geniş anlamıyla kullanıyorum. Böyle tanımlandığında kalıtım yasası kuramı biyolojinin temel kuralını oluşturur Doğal olarak bu, organizmaların karmaşık yapı ve işlevlerinin bu kuramdan çıkarılabileceği ya da bunların her zaman doğrudan moleküler düzeyde çözümlenebileceği anlamına gelmez.(Kimyanın evrensel temelini kuşkusuz kuantum kuramının oluşturmasına karşın, kimyadaki her şey bu kurama göre ne bilinebilir, ne çözülebilir). Fakat yasanın moleküler kuramı günümüzde (kuşkusuz ileride de) biyoloji alanındaki her şeyi önceden bilip çözemese de daha şimdiden canlı sistemlerin genel bir kuramını oluşturuyor. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım. Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitemiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir, Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazaretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir. Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor. Yalnızca sistemin moleküler kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğim ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada, siyasal değilse bile etik(ahlaksal) düzeyde, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yüklendiğimi belirtmeden geçmek istemem; bunlar ne denli tehlikeli olursa olsunlar, ne denli naif ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürse görünsünler bilim adamı alçak gönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, yapıtları büyük saygınlık kazanmış kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum....Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden) (Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), s:11-13) Evrim Kuramı ve Değişim Evrim Kuramı,canlıların değişimini içerir. Tutucu insanların bu kuramı anlamak istemeyişi ya da reddedişi bu değişimi kabul etmemelerinin bir sonucudur. Evrim kuramına karşı çıkmayı küçümsemeyin. Evrim Kuramına karşı çıkanlar, arkalarında “dine inanan” aydınları ve kitleleri bulur. Değişimi savunmak kadar değişime karşı çıkmak, insan aklının çok önceden bulduğu en tehlikeli silahlardandır. Onu, felsefe temelinde en iyi ve en eski savunan da Platon’dur. Platon, biz erkeklerin kadınlardan nasıl da fersah fesah üstün olduğunun altını pek güzel çiziyor! Bayanların pek sevmeyeceği bir öykü olsa da anlatacağım. Platon’da değişim “kötü”, durağanlık ise “iyi”dir. Karl Popper bunu şöyle belirtir: “Çünkü bütün değişimin çıkış noktası yetkin iyi ise değişiklik ancak yetkin ve iyiden uzaklaşan bir hareket olmak gerekir;bu hareket yetkin olmayana ve kötüye doğru yönelmelidir.” Platon, Kanunlar ’da değişim doktrinini şöyle özetler:" Kötü bir şeyin değişmesi bir yana bırakılırsa, her nasıl olursa olsun değişiklik, bir şeyin uğrayabileceği bütün kötü tehlikelerin en başında gelir,- değişiklik şimdi ister mevsimin ya da rüzgârın olsun, ister beden dişyetinin yahut ruh karakterinin.” Israrını belirtmek için de eklemektedir: “Bu söz her şeye uygundur,tek ayrık, demin söylediğim gibi, kötü bir şeyin değişmesidir.” Kısacası Platon, değişimin kötü ve durulmanın tanrılık olduğunu öğretmiştir... Platon’un Timaios ’taki türlerin kökeni üzerine öyküsü bu genel teoriyle bir uyuşma içindedir. Bu öyküye göre hayvanların en yükseği erkek-insandır,tanrılar tarafından türetilmiştir;öteki türler,bir bozulma ve soysuzlaşma süreciyle ondan -aşağıya- inerler. Önce bazı erkekler-korkak ve rezil olanları-soysuzlaşıp kadın olmuştur. Bilgeliği olmayanlar, adım adım daha aşağı hayvanlara doğru soysuzlaşmıştır. Kuşlar, zararsız deniyor oysa duyumlarına çok güvenen fazla yumşak insanların dönüşümüyle varolmuşlardır; "kara hayvaları,felsefeyle hiç ilgilenmeyen insanlardan gelmiştir”; balıklar, -midye ve sitiridye gibi kabuklu deniz hayvanları da dahil olmak üzere- bütün insanların “en aptal, salak... ve değersiz olanlarından soysuzlaşmayla çıkmıştır” Bu teorinin insan toplumuna ve tarihine de uygulanabeleceği açıktır. (Karl Popper, Açık Toplum Ve Düşmanları s: 49-50) İNSAN NASIL İNSAN OLDU? İnsan nedir? Biz neyiz? Nereden geldik? Sokrates ' e yakıştırılan bir öykü vardır. Sokrates, Atina Agorası' ndaki gönüllü öğrencilerine verdiği ders sırasında "İnsan nedir?" diye sormuş. Onlar da soruyu küçümseyerek " bunu bilmeyecek ne var, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır" yanıtını vermişler. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkmış. Tüysüz tavuğu havaya kaldırarak " yani böyle bir şey mi insan dediğiniz?" demiş. Öğrenciler nasıl bir şaşkınlık geçirdi bilmiyoruz; ama insan tanımının öyle basit bir iş olmadığını anlamış olmalılar. İnsan "düşünen varlık", " gülen canlı", "üretim yapan canlı", "alet kullanan canlı" gibi değişik sıfatlarıyla tanımlanmaya çalışılmıştır. Sorunun yanıtı basit değil. Gelin biraz gerilere gidelim. Önce "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen eski Yunan filozofunu anımsayalım. Protagoras'ı yani. Onun ne demek istediğini size anlatmaya çalışmıştım. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insan konusunda bilimsel düşünceler ortaya konmaya başlandı. İnsanın doğaüstü güçlerce yaratılmadığı ve tüm canlılar gibi evrimsel bir sürecin bugünkü aşaması olduğu düşünülmeye başlandı. Evrim, değişikliği ifade eder. " Evrim, biyolojik bir gerçektir; en geniş anlamı ile organizmaların zaman süreci içinde değişen ortama gösterdikleri fiziksel tepki olarak da tanımlanabilir... "Her canlı bir canlıdan gelir " gerçeği, evrimin temel özelliklerinden biridir." Bununla birlikte konuyla ilgili saptırmalar da başladı." Bu saptırmaların en ünlüsü de insanın maymundan türemiş olduğu, başka bir deyişle bu iki canlı türü arasında bir ata- torun ilişkisi bulunduğu, yani maymunların insanın atası olduğu saptırmasıdır. C. Darwin' in Türlerin Kökeni adlı yapıtının doğurduğu yankılara karşı, özellikle o dönem Anglo- Sakson Kilisesi' nce başlatılan, geliştirilen, desteklenen ve savunulan bu saptırma, üzülerek belirtmek gerekir ki bugün bile kamuoyunda evrensel anlamda belirli bir ağırlığa sahiptir. Olaya bilimsel bir yaklaşımla ve tarafsız olarak bakıldığı zaman, kuşkusuz, insan ile yakın soydaşları olan primatlar arasında bir evrimsel ilişki olduğu görülür. Zaten, evrim bakımından eskiye gidildikçe tüm canlıların oluşumları itibariyle ortak evrim ağacının farklı dalları oldukları ve bu nedenle de tüm canlılar arasında (uzak veya yakın) bir ilişki bulunduğu da bilinmektedir. Ancak bu ilişki, "maymun ile insan arasında bir ata-torun ilişkisi vardı ve insanlar da zaman içinde maymunlardan türemiştir" anlamına tabii ki gelmez. Maymun ve insan türlerinin birlikte oluşturdukları zoolojik takım olan primatlar arasında evrimsel bir ilişi olması demek, bu iki farklı türün ortak bir kökten türemiş olmaları ve / fakat zamanla bunların her ikisinin de değişerek bugünkü hallerini almış olması demektir. Başka bir deyişle, bu iki canlı türünden her biri kendi yönünde evrimleşmiş, zaman içinde insan daha "insanlaşmış" ve buna karşılık maymun daha da "maymunlaşmıştır". Gelecekte, evrim sürecinin bir gereği olarak aynı olayın devam edeceği, insan ile maymun arasında var olan makasın daha da açılacağı kuşkusuz. " Sahi, insanla maymun arasında ne gibi farklar vardır? İnsanı insan yapan nedir? " Yüzyılımızın başlarında insanın çevresine uyum yeteneği, daha sonraları düşünce, İkinci Dünya Savaşı' nı izleyen dönemde araç-gereç yapımı, 1960' lı yıllarda ilkönce lisan ve hemen sonra da avcılık insanı " insan " yapan "insansı" özellikler olarak görülüyordu. Bugün ise durum hayli farklı." "İnsan denen canlıyı ele aldığımız zaman onun bir Homo erectüs (dik yürüyen), bir Homo faber (alet yapan), bir Homo lingua (konuşan/ dili olan), bir Homo symbolicus (soyutlayabilen), bir Homo curiosus (araştıran) ve bir Homo sapiens (akıl sahibi, zeki) olduğunu görüyoruz. Bunların tümü insana özgü. İlginç olan ve özellikle vurgulanması gereken husus, insan dışı

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-maymun-sorunu

HAYVAN COĞRAFYASI İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER.

Hayvan coğrafyasının görevi, belirli bir coğrafik alan içindeki hayvan türlerinin ve hayvan gruplarının yayılışını saptamak ve bu yayılışın nedenlerini açıklamaktır. Bunun için ilk olarak hayvan türlerinin saptanması gerekir. Bu saptama, bilimsel olmasa da insanlığın tarihi ile başlamıştır. Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen ilk toplulukların çevreyi tanıma için çabaları, el sanatlarının incelenmesinden anlaşılmaktadır. Sümerler zamanında hayvan ve bitkiler saptanmış olmasına karşın, bu konuda ilk bilimsel yöntemin kullanıldığı çalışmanın, batının biraz da şövenist yaklaşımı nedeniyle, ARİSTO ile başladığı savunulmaktadır. Bir hayvan türü, çoğunlukla yeryüzünün belirli bir alanında özelleşmiş olarak yaşar. LİNNE, bu tipik alana türün habitatı demiştir. Kıta faunalarının farklılıkları, özellikle Amerika Kıtası'nın keşfinden sonra daha çok açıklık kazanmıştır, BUFFON (1750), Eskidünya hayvanlarının Yenidünya hayvanlarından tamamen farklı olduğunu saptadı. Ondokuzuncu yüzyılın büyük bilimsel gezileri, yeryüzündeki hayvansal coğrafik bölgelere ait birçok ayrıntılı bilginin elde edilmesine neden oldu [SCHLATER (1858), HUXLEY (1868) ve WALLACEA (1878)]. Daha sonraki ayrıntılı çalışmalar, bu bölgeler arasındaki farkı iyice belirginleştirmiştir. Her türün belirli bir merkezde oluştuğu, daha sonra göç ederek bugünkü yayılıma ulaştığı kabul edilmektedir. M.S. 400 yıllarında AUGUSTİNUS, adalardaki hayvanların oluşumunu tufanla açıklıyordu. İrlandalı PSEUDOAGUSTİNUS, 200 yıl sonra kendi anavatanı olan adadaki memeli hayvan faunasının, bir kara köprüsü üzerinden taşınarak ana kıtadan geldiğini savundu. Amerika Kıtası'nın keşfinden sonra konu tekrar güncel hale geldi. Karasal köprüler ile taşınma 16. ve 17. yüzyıllarda iyice kabul gördü (ZARATE, ACOSTA, KİRCHNER). AUGUSTİNUS'un dini kaynaklı görüşlerini, PARACELSUS "Yeni Oluş" adı altında yeniden bir araya topladı. Daha sonra bu görüşlere son kez 19. yüzyılda cuviER'in açıklamalarında rastlanacaktır. Ondokuzuncu yüzyılda, evrim konusundaki gelişmeler (LAMARK, DARVVİN ve diğerleri), hayvanların yayılımının açıklamasında önemli katkılar yapmıştır. Bir başka bölgede sadece taşınma ile değil, o bölgede evrimleşme ile de yeni türlerin ortaya çıkabileceği anlaşılmıştır. Bilindiği gibi, DARWiN'in Gaiapogos Adaları'ndaki ispinozları gözlemesinin, evrim kuramının ortaya çıkmasında önemli katkıları olmuştu. Fauna yayılış tarihinin anlaşılmasında en kesin ve değerli bilgiler, hem bölgenin geçmişi hem de bağlantıların kolayca anlaşılabildiği paleocoğrafyadan gelir. Permanenz Kuramı dünyanın şeklininin değişmeden kaldığını esas alarak (WALLACEA, 1876) açıklamalarını yapmış; göçleri, bugünkü bağlantı yolları ile açıklamaya çalışmıştır. Hayvan coğrafyasında, bu görüş, genç hayvan grupları, örneğin memeliler için günümüze kadar korunmuştur (DARLİNGTON, 1957). Bu yaklaşımın aksine, bugün ayrı kalmış karaların arasındaki köprülerin varlığına, 19. yüzyıldan beri gittikçe daha çok inanılmaktadır, FARBES (1846) İngiliz adalarına yerleşmenin Manş Denizi üzerinden bir kara köprüsü ile olduğunu ileri sürmüştür, HOOKER (1847), Avustralya ve Güney Amerika arasında, floristik benzerliği açıklamak için, Transokyanusya adını verdiği karasal bir köprünün olduğunu ileri sürdü. Daha sonra, RÜTİMEYER (1867), HUXLEY (1870), SCLATER (1874) ve İHERİNG (1890) tarafından ileriye sürülen, derin deniz tabanında, okyanusa ait yeni karasal köprülerin olduğu şeklindeki düşünceler, bugün terkedilmiştir. Paleontologlar, Permo-Karbon devrinde, birleşik bir güney yarımküre kara kitlesinin (Gondwana Kıtası) varolduğunu ve bunun, derin deniz tabanının çökmesi ve kırılmasından sonraki kalıntılarının bugünkü güney kıtaları ile Hint Yarımadası'nı oluşturduğunu ileri sürmüşlerdi. Son zamanlarda yapılan jeofizik ölçümler, bu kabullere önemli bilimsel açıklamalar getirmiştir, getirmektedir. Bununla birlikte birçok araştırıcının kara köprüleri kuramına itirazları devam etmektedir. WEGENER'in (1912) Kıtaların Kayma Kuramı kesinlik kazanınca, daha önce savunulan uzun biyocoğrafik bağlantılar ve köprülere gerek olmadığı, zaten bu kıtaların bir zamanlar birarada bulunduğu anlaşıldı. Bunların parçalanmasından bugünkü kara parçaları oluşmuştu. MİCHAELSEN, İRMSCHER, RENSCH ve JEANNEL gibi bazı biyocoğrafyacılar bu kuramda yer alan ana kıtalar arasındaki faunistik ilişkinin kabul edilebilir bir açıklamasını yapmakla tanındılar. Bu da kuramın yerleşmesi için destek oldu. Ancak WEGENER'in bu coğrafik temelli modeli, birçok jeologun itirazı ile karşılaştı. Birçok biyocoğrafyacı da buna hemen inanmadı ve özel gruplara ait tartışmayı yetersiz buldu. Bunlardan dolayı Kıtaların Kayması Kuramı kesin kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar tartışma konusu olarak kaldı. Uzun bir aradan sonra Kıtaların Kayma Kuramı yeniden destekler aldı (WUNDERÜCH, 1964). Bunlar arasında derin denizlere yönelik paleontolojik, jeolojik (MAACK), stratigrafik (BEURLEN) ve biyolojik (BRUNDİN) çalışmalar sayılabilir. Tüm bunların birlikte ve açık olarak ortaya çıkması, WEGENER'in kuramının temelde ve birçok ayrıntısında doğru olduğunu göstermiştir (İLÜES, 1965). Jeolojideki yeni bilgilere göre (İLLÎES, 1965) Paleozoyik'in ana kıtası olan Gondwana ve Laurasia'nın parçalanmasından sonra Mezozoyik'ten beri gezmekte olan kara parçaları meydana gelmiştir. Sürüklenme hareketi önce pasifik kitlesine yönelmiştir. Daha sonra pasifik kenarı ile çarpışmış ve aynı zamanda Tetis iki yanlı sıkışarak Atlas, Alp, Balkan, Himalaya ve Sunda dağlarını oluşturmuştur. Eski kıtaların çekirdeklerinde, 1.7 milyar yıldan daha fazla süren uzun jeolojik zaman aralığında, hiçbir değişiklik olmamıştır. Zamanla yeni formasyonlarla daha da büyümüşlerdir. Paleozoyikte, bugünkü birçok hayvan soyunun ortaya çıkması esnasında da, bu durum varlığını sürdürüyordu. Bundan 200 milyon yıl önce (Mezozoyikte) meydana gelen büyük sürüklenme hareketiyle kara parçaları ayrıldı. Böylece bu dönemdeki hayvan soyları bütün kıtalara dağılmış oldu. Bundan dolayı kalıntı (relikt) hayvan soylarının genişleme tarihi, dünyanın genişleme tarihine dayanır.

http://www.biyologlar.com/hayvan-cografyasi-ile-ilgili-genel-bilgiler-

EVREN, EVRİM VE İNSAN

Dünya Toprağın anası olan sıcak, kıvamlı çorba: Kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması ve biyolojik evrimin başlaması için uygun ortam... Viroyitler ile virüsler: Organik maddeyle canlı yaşam arasındaki geçiş ürünleri mi? Canlılar, ilyarlarca yıl süren bir gelişmenin ardından 600 bin yıl önce Kambriyen Patlaması’yla çeşitlenmişler. İnsanla maymunun ortak atası olan primatlar ise epi topu 70 milyon yıl önce ortaya çıkmışlar. Ve 5 milyon yıl önce başdöndürü bir gelişme: Önce insansılar, sonra Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Neanderthalis ya da Homo Sapiens ve 50 bin, yalnızca 50 bin yıl önce de Homo Sapiens Sapiens: İşte insan!.. İnsanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığını söyleyen evrime ilişkin bilimsel bulgular arasındaki tek ayrım, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı... Bugün üstünde yaşadığımız gezegen, hiçliğin içindeki bir noktada meydana gelerek evreni oluşturmaya başlayan Büyük Patlama’dan 15 milyar dünya yılını aşkın bir süre sonra, bağrından koptuğu yıldızın etrafında yörüngeye ilk girdiğinde, herhalde, alev alev yanan bir top gibiydi. Bu alev topunun son kalıntıları, Dünya’nın çekirdeğinde, dışarı akacak mecra bulmak için hala ayaklarımızın altındaki zemini yoklayıp duruyor. Varoluşundan tam 4 milyar 570 milyon yıl sonra bile Dünya’da yanardağlar, arasıra da olsa hala lav püskürtüyorlar. İlk başlarda dünyanın hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojen sülfitten oluştuğu düşünülüyor. Laboratuvarda böyle bir gaz karışımına dışardan enerji verildiğinde bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor. Dünya’nın da böyle bir süreçten geçerek en dış kabuğundan itibaren önce sıcak, kıvamlı bir çorba halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor. Toprağın anası olan bu sıcak, kıvamlı çorba, Güneş’in aşırı sıcağında gelişen kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması için uygun bir ortam oluşturmuşa benziyor. Ve kimyasal evrim tamamlandığında; yani evrenin veri olan koşullarında varolabilecek bütün gelişme basamaklarında, giderek artan farklı sayılarda elektron ve protondan oluşan atomlar ile izotopları kararlılık kazandıklarında, niteliksel bir sıçramayla biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olması gerekiyor. İnorganik maddeden organik maddeye... Aminoasitler ile nükleik asitlere... Ve cansız maddeden canlı maddeye... Bilinen en basit canlılara viroyit adı veriliyor. Bunlar yaklaşık 10 bin atomdan oluşuyorlar. Viroyit, 250 m. uzunlukta bir RNA dizisinden başka birşey değil... Ve kendi kendisini üretebiliyor. Bazı virüsler de yine bir RNA dizisiyle bunu çevreleyen bir protein tabakasından oluşuyorlar; ama bazılarında da hem RNA hem DNA bulunuyor. Elbette virüsler de kendi kendilerini üretebiliyorlar. Ama viroyitlerle virüslerin canlı sayılıp sayılamayacağı hala tartışmalı... Zira en ilkelinden en gelişmişi olan insana kadar bütün canlı türlerinin hücrelerinde RNA’nın yanısıra bir de, viroyitlerle bazı virüslerde bulunmayan ve çok önemli olan DNA molekülü mutlaka var... Ve her canlı türünün DNA molekülü farklı... DNA moleküllerindeki farklılık, basitten karmaşığa doğru tırmanan bir farklılık... En basiti virüsler, sonra tek hücrelilerde, en karmaşığı insanda... DNA molekülü bir şifre... Sözkonusu canlının bütün özelliklerini belirleyen şifre... Hücreler, bu şifrenin RNA vasıtasıyla taşınan talimatları doğrultusunda örgütleniyorlar ve birbirlerinden farklılaşıyorlar. DNA molekülü kendi etrafında dolanan uzun bir ip merdivene benziyor ve hücre bölünmesiyle gerçekleşen üreme sürecinde düşey olarak ikiye ayrılarak ilk hücreden üreyen iki yeni hücrede kendi yarımından kendisini yeniden üretebiliyor. Döllenmeyle gerçekleşen üreme sürecinde de, eşlerden her birinin DNA molekülleri yine düşey olarak ikiye ayrılıyor ya da çözülüyorlar. Döllenme gerçekleştiğinde, erkeğin yarım DNA’sıyla dişinin yarım DNA’sı birleşerek yeni bir DNA molekülü oluşturuyorlar. Ve biyolojik evrim hep DNA bazında gerçekleşiyor. Gerek kendi yarısından kendini üretmesi esnasında, gerekse iki yarımın birleşmesi esnasında çoğu zaman hiçbir mesele çıkmıyor ama, arasıra da DNA’yı oluşturan bazı moleküller tam yerine oturmuyorlar. Ya da ortamda bulunan başka bazı moleküller tam birleşme sırasında gelip DNA’ya katılıyorlar. Böylece şifre, bir ayrıntıda değişmiş oluyor. Ve ayrıntıda değişen bu şifre, doğan yeni canlının, anababasından bir ya da birkaç ayrıntıda farklı olmasına yol açıyor. Bu olaya mutasyon/değşinim, bu değişik canlıya da mutant/değşinik deniyor. Her döllenmede bir değşinim olması olasılığı yok değil... Ama işin içine olasılıklar girince, yani döllenme sayısı olasılık kurallarının işleyeceği kadar büyük olunca, muhtemelen çan eğrisi biçiminde bir dağılım sözkonusu oluyor. Yani, döllenmeler sırasında çoğu DNA kendisini tıpatıp ya da tıpatıpa çok yakın bir durumda üretmeyi başarıyor. Böylece çoğu döllenme, anababasından farksız yavrular üremesiyle son buluyor. Ama yine her döllenme kuşağında, bir kısmı olumlu, bir kısmı da olumsuz değşinikler de mutlaka ortaya çıkıyor. Bunlar, çan eğrisinin iki ucuna doğru yayılıyorlar. Eğrinin iki en uç kısmında aşırı olumlu değşinikler ile aşırı olumsuz değşinikler bulunuyorlar. Kalıcı olması için bir değşinimin resesif/çekinik değil, dominant/başat özellikte olması; yani değşinik bir başkasıyla ilişkiye girip döl verdiğinde yavrusuna aktarılacak ölçüde güçlü olması gerekiyor. Tabii döl verecek hale gelmesi için sözkonusu değşiniğin öncelikle çevre koşullarına uyum sağlaması, açıkçası hayatta kalmayı başarmış olması koşulu da var... Taşıdıkları farklı özellikler ister olumlu ister olumsuz olsun değşiniklerden çoğu yaşama ayak uyduramayıp ölüyorlar. Buna doğal ayıklama süreci deniyor. Dolayısıyla her değşinim, evrim sürecinde önemli bir yer tutuyor değil... Ancak çevre koşullarıyla uyum sağlayıp doğal ayıklamaya karşı koyan ve kalıcı olabilen ve olumlu değşinimler evrim sürecinde bir gelişmeye neden olabiliyorlar. Ve böyle bir değşinik, ancak uzun, çok uzun bir zaman geçince yeni bir türün ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıntısal değişiklikler üstüste gelip de ilk değşiniğe döl vermiş olan türden çok farklı bir türün çoğalıp kendine Dünya’da yer edinebileceği kadar uzun bir zaman... Bazen milyarlarca, milyonlarca, hiç değilse yüzbinlerce yıl uzunluğunda bir zaman... Carl Sagan ya da Isaac Asimov gibi bazı bilim yazarları, Dünya üstündeki biyolojik evrimi şöyle özetliyorlar: 4 milyar yıl önce dünyada yalnızca moleküller varmış. Zamanla özel işlevli bir takım moleküller biraraya gelerek bir molekül ortaklığı kurmuşlar. Bu, ilk hücreymiş. 3 milyar yıl kadar önce bir değşinim, tek başına varlığını sürdürmekte olan bir hücrenin, bölündükten sonra ikiye ayrılmasını engellemiş. Bunun sonucunda tek hücreli bitkilerden bazıları biraraya gelmişler. Bunlar ilk çok hücreli organizmaları oluşturmuşlar. 2 milyar yıl kadar önce cinsler ortaya çıkmış. Böylelikle aynı cinsten iki organizma DNA’ların ikiye ayrılmasıyla döl vermeye başlamışlar. 1 milyar yıldır bitkiler öyle çeşitlenmişler ve öyle yayılmışlar ki dünyanın çevre koşullarını inanılmayacak kadar değiştirmişler. Çünkü yeşil bitkiler oksijen üretiyorlar. Ve oksijen üreten bitkiler dünyanın okyanuslarını kapladıkça hidrojen ağırlıklı ilk yapı ortadan kalkmış. Hidrojen yerini oksijene bırakmış. 600 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması adı verilen bir olgu gerçekleşmiş ve yeşil bitkilerin yanısıra birdenbire bir dizi yeni canlı türü ortaya çıkmış. Önce ilk balıklar ve omurgalılar... Bu arada önceleri yalnızca okyanuslarda yaşayan bitkiler kara parçalarını işgal etmeye başlamışlar. İlk böcekler gelişmiş. Bunlardan üreyen yavrular karalara çıkmışlar. Kanatlı böceklerle hem karada hem suda yaşayabilen böcekler üremiş. Yine hem karada hem suda yaşayabilen balıklar görülmeye başlamış. Bunun ardından, 300 milyon yıl önce, ilk ağaçlar ve ilk sürüngenler ortaya çıkmış. Bunları dinozorlar izlemiş. Sonra sıra memelilere gelmiş. Tam o sırada ilk kuşlar da uçmaya, ilk çiçekler de açmaya başlamışlar. 70 milyon yıl kadar önce, yunus balıklarıyla balinaların ataları olan ilk balıklar... Ve aynı dönemde, maymunun, orangutanın ve insanın atası olan primatlar... İlk maymunlar 40 milyon yıl önce görünmüş. Ve 5 milyon yıldan beri de başdöndürücü bir gelişme yaşanmaya başlanmış. Önce hominidler/insansılar çıkmış ortaya: Australopithecus Afarensis; sonra, 3 milyon yıl kadar önce Australopithecus Africanus ve türevleri; 2 milyon yıl önce çeşitli hünerleri olan, ellerini tam anlamıyla kullanan ve artık maymundan çok insana benzemeye başlayan Homo Habilis, 1 milyon 6 yüz bin yıl önce ayakta duran ve beyni de büyümüş olan Homo Erectus; 3 yüz bin yıl önce bize iyice benzemeye başlayan ve geride bıraktıklarıyla akıllı olduğunu belli eden Homo Nearderthalensis ya da Homo Sapiens ve yalnızca elli bin yıl kadar önce de akıllının akıllısı ilk gerçek atalarımız: Homo Sapiens Sapiens... İşte insan!.. Bilim henüz, biyolojik evrimin dünya üstündeki gelişmesini de, bilime yakıştırılan türden bir kesinlikle ispatlayabilmiş değil... Bunun birkaç gerekçesi var... Bunlardan bir tanesi, bilimsel kesinliğe ulaşmak için toplanması gereken veri ya da birim bilgi miktarının, Aydınlanma Çağı’da umulandan çok fazla olması... Toplanması gereken birim bilgi miktarının yoğunluğu anlaşıldığı için biz, günümüzde, bilimin giderek daha küçük alanları kapsayacak biçimde bölünmesine, parçalanmasına ve yabancılaşmasına tanık oluyoruz. Bugün 2 bin 5 yüz farklı bilimsel disiplinin varlığından sözediliyor. Bu disiplinler yanyana açılan bir takım kuyular gibi kendi içlerinde giderek derinleşiyorlar, ama hiç değilse şimdilik birbirleriyle pek ilişki kurmuyorlar. Dolayısıyla bir disiplin tarafından elde edilen bilgilerin ve geliştirilen yorumların diğer disiplinler tarafından kullanılması şimdilik pek mümkün olamıyor. İkinci gerekçe, bazı bilgilere ulaşılamaması ve hiç ulaşılamayacak olması... Mesela Kambriyen Patlaması’ndan önceki dönemde yaşamış olduğu varsayılan canlı türlerinin bir kısmının hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolacak bir yapıya sahip olmaları... Bir başka önemli gerekçe ise, bilimle uğraşanların da sonuç itibariyle birer insan olması... Özellikle evrim konusunda, dinsel ve siyasal inançların etkisinden sıyrılamayan bilim insanları, kısıtlı da olsa ellerindeki bilgiyi yorumlarken bazen, eldeki verileri dinsel efsanelere uydurmak için fazlasıyla zorlanmış yorumlar yapabiliyorlar. Halbuki insanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle bilimin evrime ilişkin bulguları arasında çok da büyük ayırımlar yok... Sonuç olarak bilimsel veriler de, insanın, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığına işaret ediyorlar. Yani bilim, çamurdan yoğrulmuş iki bedene can üflendiğini anlatan efsaneleri bir anlamda doğruluyor. Arada yalnızca, insana önemli görünse de, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı var... Hepsi o!.. Bilimsel açıklamalar kesinlik taşımıyor olsalar da, mantık, eldeki verilerin, evrim sürecinin gerçekliğine inanmaya yeterli olduğunu söylüyor. Ve tam bu noktada insan, kendi soyunun biyolojik evrim sürecinin, hatta fiziksel ve kimyasal aşamalarıyla birlikte bütün evrim sürecinin en son aşaması olup olmadığını merak ediyor.

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-ve-insan

Darwin ve Moleküler Evrim

Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin'in deyimiyle "varolma mücadelesi"nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin'in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel'in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan "karışımsal kalıtım" düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi. Ancak, "Türlerin Kökeni"nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel'in makalesinden bir yıl sonra), 1867'de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin "kırmızı" özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming'in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu. Darwin, Jenkin'in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve "pangenesis" adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan "Lamarkizm"le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, "edinilmiş özelliklerin kalıtımı"nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck'ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin'in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen "gemül"ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, "boyun uzunluğu" gemüllerinin sürekli "daha uzun boyun" sinyalleri göndermesine neden olacaktı. Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin'in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane 'yanlış renkte' yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin'in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin'se. Galton'un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin'in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı. Talihsiz Darwin! Mendel'in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin'i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra "gen" adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel'in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin'in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu. Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin'in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin'in öncelikli olarak bir 'deneyci' (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr'ın da yazdığı gibi, "Darwin, genetik çeşitliliği bir 'kara kutu' gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu." (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991) Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin'in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA'nın sarmal yapısını. "Türlerin Kökeni"nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin'in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, "Genom projesi Darwin'in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi" yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde. Yakın zamanda "Türlerin Kökeni"ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin'in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: "Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin'in ¤¤¤i. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor." (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999) Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin'in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, "Türlerin Kökeni"nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de "kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru".Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli? Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de "benzeştiren evrim"dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir. Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede 'köpek'liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış. Darwin'in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz? DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz? Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, "evet". Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, "geviş getirenler" olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, "lizozim" adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor. Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya'da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş. Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan "hoatzin" adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz. Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide 'y' aminoasidi yerine 't' geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin "bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor" şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y --> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil. Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz. Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı'nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi'nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan'da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar'ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik. Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu. Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir. Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı. Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m'de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim. Moleküller ve biz: Darwin'in insan evriminde bilmedikleri DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz. Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında "mitokondriyel Havva" olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika'da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı. Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya'daki iki adada, Borneo ve Sumatra'da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor. 30.000 yıllık bir iskeletin DNA'sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA'sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA'larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor. İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi. Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika'da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul'da görülebilir. Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika'yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların- yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir. İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin "işaretleri" olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA'dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu "Y" kromozomu olduğu için. tanımı gereği "Y" kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani "Y" kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor. İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa "Y" kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika'da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor. Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor. Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender'in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han'in Orta Asya'da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların "atakonumu" (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A'dan B'ye, sonra da C'ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler. Darwin'e dönüş: "Darwin'in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru" Darwin'in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin'in kur..... ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin'in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor. Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin'in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kur..... gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, "Türlerin Kökeni"ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi. Darwin'in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

http://www.biyologlar.com/darwin-ve-molekuler-evrim

Makroevrim Nedir ?

Makroevrim genelde tür üzerindeki düzeylerde gerçekleşen evrimsel değişimlere verilen isimdir. Bu nedenle, kın kanatlı türlerine tek tek odaklanmak yerine, makroevrimsel bir bakış açısı ile kınkanatlıların yaşam ağacındaki yerini görmek adına ağacın tümünü birden incelemek gerekmektedir. Makroevrim, evrimsel süreçte memelilerin kökeni, çiçekli bitkilerin yayılımı gibi görkemli değişimleri ve dönüşümleri kapsar. Makroevrimsel model, canlı yaşamının tarihini kapsayan bir süreç olsa da bir bakışta bunun görülebilmesi sanıldığı/düşünüldüğü kadar kolay değildir. Bunun nedeni, tüm sürecin bir bakışta okunabileceği ilk elden kanıtların bulunmamasıdır. Bunun yerine, fosiller, jeolojik kanıtlar ve canlı organizmalardan oluşan canlı yaşamına ait eldeki tüm kanıtlar yeniden bir araya getirilerek süreç anlaşılmaya çalışılır. Süreç içindeki evrimsel aşamalar bir kez ortaya çıkarıldıktan sonra, sıra bunların nasıl meydana geldiğinin incelenmesine gelir. Mikroevrimde olduğu gibi, mutasyon, göç, genetik sürüklenme, doğal seçilim gibi temel evrimsel mekanizmalar sürecin içindedirler ve canlı yaşamının tarihindeki büyük çaplı modelleri açıklayabilir. Temel evrimsel mekanizma(göç, genetik sürüklenme, mutasyon, doğal seçilim), yeterli süre olması durumunda büyük çaplı evrimsel değişimleri sağlayabilir. Mutasyon benzeri süreçler, kınkanatlıların yayılımı ya da köpekler ile çam ağaçları arasındaki fark gibi muazzam modeller göz önüne alındığında etkisel olarak çok küçük çaplı olarak düşünülebilir; ancak bu hatalı bir düşünce olacaktır. Çünkü dünya üzerindeki yaşam, 3.8 milyon yıldır mutasyonları biriktirmekte ve onları doğal seçilimin süzgecinden geçirmektedir. Bunun anlamı, evrimsel süreç için gerekenden daha fazla zamanın bulunduğudur. Modelleri, “X olduğunda ne oldu” şeklinde düşünebiliriz. Tüm değişimler, farklılaşmalar ve nesillerin son bulması, canlı yaşamının seyri boyunca meydana gelmiş makroevrimsel modellerdir. Bununla birlikte, geçmiş evrelerin her birinin ötesinde (kınkanatlıların yayılımı ya da ilk çiçekli bitki gibi), biyologlar yaşam ağacının genelinde tekrarlanmış olan modellerin bütünüyle ilgilidirler. Bunlara kısaca değinecek olursak: 1. DURAĞANLIK: Yaşam ağacındaki soyların pek çoğu durağanlık gösterirler. Bunun anlamı, yandaki şekilde de görülebileceği gibi, uzun bir zaman için pek bir değişim göstermedikleridir. Gerçekte ise bazı soylar, çok çok uzun zamanda oldukça küçük değişim geçirmişlerdir ve bu nedenle de “yaşayan fosiller” olarak adlandırılırlar. Örneğin, “Coelacanth”, yaşam ağacında omurgalıların “clade” sınıfının başlangıcına yakın bir noktada dallanmayı durdurmuş bir soydur. 1938 yılına kadar, bilim insanları “Coelacanth”ın soyunun 80 milyon yıl önce tükendiğini düşünmekteydiler. Ancak 1938 yılında, bilim insanları fosil atalarına çok benzeyen canlı bir Coelacanth’ı Hint Okyanusu’ndaki bir popülasyon içinde keşfettiler. Bundan dolayı, Coelacanth soyunun 80 milyon yıldır morfolojik durağanlığını korumuş olan bir tür olduğu söylenebilir. 2. KARAKTER DEĞİŞİMİ: Soylar kızlı ya da yavaş bir şekilde değişme uğrayabilirler. Bu bakımdan, karakter değişimi, fazladan bölümlerin evrilmesi gibi tek bir yönde ya da ek bölümlerin kazanılması ve ardından kaybedilmesi gibi iki farklı yönde meydana gelebilir. Yanda görülen şekilde, A soyu ani fakat belirli bir yönü olmayan şekilde değişime uğrarken, B soyu, yavaş ancak belirli bir doğrultuda değişim gösterir. Trilobitler, modern böcekler ve kabuklularla aynı monofilide bulunmuş canlılardır ve 300 milyon yıl önce yaşamışlardır. Aşağıdaki şekilde de görüleceği gibi, fosil kayıtlarından da görülebileceği üzere milyonlarca yıl boyunca farklı soyları birbirine benzer bir süreçle meydana getirmişlerdir. 3. SOY BÖLÜNMESİ (TÜRLEŞME): Soy bölünmesinin, filogeninin oluşturulması ve incelenmesi ile tanımlanabilir. Filogeni, yaşam ağacında, alışılmışın dışında sık soy bölünmelerinin yaşandığı “püskül” dallanması ortaya koyabilir(A dalı). Yine alışılmadık bir şekilde, oldukça düşük bir son bölünmesine rastlanan uzun ve durağan dalların da meydana gelmesi mümkündür(B dalı). Ya da aynı dönemlerde paralel dallanmaların yaşandığı ancak birbirinden bağımsız soy bölümlerinin da yaşanması muhtemeldir. 4. NESİLLERİN TÜKENMESİ: Nesillerin tükenmesi, canlı yaşamının tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bir soy içinde nadir ya da sıkça meydana gelen ya da pek çok soy arasında aynı anda görülen (soyların toplu şekilde tükenmesi) bir durum olabilir. Her soy, neslinin tükenmesi olasılığı ile karşı karşıyadır ve ezici bir çoğunlukla, bugüne kadar dünya üzerinde yaşamış olan canlıların %99’unun nesli tükenmiştir. Aşağıda görülen şekilde, nesli tükenmiş olan türler kısa tutulmuşken, hayatta kalmayı başaranlar daha uzun çizgilerle temsil edilerek modellenmiştir. Buraya kadar olan bölümde, makroevrimin izlemiş olduğu yollar anlatılmıştır. Ancak, bu anlattıklarımız, yaratılışçıları ikna etmemektedir. Bunun nedeni, makroevrimi kendi gözlerimizle de göremediğimiz sürece gerçek olduğunu kabul etmememiz gerektiği yönündeki inanışlarıdır(Paradoks). Makroevrimin gözlenebilmesi için pek çok soyun (ki bu milyon hatta milyonlarca yılı bulabilecek bir süreç) geçmesi gerektiğini söylememiz de bunu değiştirmemektedir. Yine de görüşleri ve idrak yetenekleri sınırlı bu kişilerin düşünceleri ya da inanışları, gözümüzün önündeki gerçeği hiçbir şekilde yanlışlayamaz.

http://www.biyologlar.com/makroevrim-nedir-

Milyonlarca Canlı Türünden Neden Sadece İnsan Akıllı Olabildi

Neden sadece biz insanlar bu kadar zekiyiz? Neden diğer canlıların hiç biri insan gibi düşünemiyor? Neden insan her şekilde onları kontrol altına alabilecek güce sahip. Tamam, bunca güce sahip olmak için bir çok aşamadan geçti evet ama neden milyonlarca canlı türlerinden sadece insan akıllı olabildi? İnsandan başka bir akıllı türün daha var olabilmesi, yani başka bir hayvan türünün zeka geliştirme şansına sahip olabilmesi için her şeyden önce insan neslinin soyunun tükenmiş olması veya tamamen bu gezegeni terk etmesi gerekir. Bunun nedeni biz Homo sapiens’lerin, insan benzeri bir zeka üretebilecek şartlar yaratan tüm ekolojik nişleri hali hazırda işgal etmiş durumda olmamızdır. Bunun yanında Homo sapienslerin, yani biz insanların tamamen yeni akıllı türlerin gelişirken onların ortaya çıkmasını pasif bir şekilde seyredeceğimizi veya ona bir yaşam şansı vereceğimizi hayal etmek zor. Bunun yanında böyle bir türün evrilmesi ve gelişimi milyonlarca yıl (en azından mutlaka yüz binlerce yıl) alacağı için, insanlığın tek bir nesilde bu oluşumu gözlemleyebilmesi imkansızdır. Ama biz insanlar zaten şu anki gelişim evremizde gezegeni kontrol etmek ve yeniden şekillendirmek için fazlasıyla egemen ve güç sahibi olduğumuz bir noktaya ulaşmış durumdayız. Bu üstünlüğün bir parçası olarak (en azından bilinç altında) tercih ettiğimiz ve ele geçirdiğimiz ortamları sabit bir şekilde elimizde tutmaya devam ederek yeni zeka üretebilecek ekolojik nişlerin oluşmasını önleyip bize rekabet edebilecek ikinci bir akıllı türün yükselişine engel olmaya çalışacağızdır. Bu, neden insandan başka akıllı bir türün daha olmadığının yanıtıdır.

http://www.biyologlar.com/milyonlarca-canli-turunden-neden-sadece-insan-akilli-olabildi

Lamarckın Görüşleri

Bu bilim adamı, çevrenin etkisiyle canlılarda meydana gelen değişmelerin daha sonraki nesillere geçebileceğine inanmıştır. Lamarck’a göre, bitki ve hayvan türleri, çevre şartlarının etkisiyle değişebilmektedirler. Lamarck, “Zoolojinin Felsefesi” adlı eserinde, çevrede meydana gelen değişikliklerin türleri etkilediğini ve her türün bu etkiye içten gelen bir değişiklikle cevap verdiğini belirtmektedir. Yerken Boyları Uzamıştır. Lamarck, canlıların çevre şartları ile “sonradan kazanılan özelliklerin yeni nesillere geçtiği” ve “kullanma ve kullanmama” prensiplerini savunur. Buna göre, eğer bir vücut parçası çok kullanılırsa gelişir ve kuvvetlenir. Kullanılmayan organlar ise zamanla zayıflar, küçülür ve hatta kaybolabilir. Mesela, zürafaların boyunlarının uzun olmasını şu şekilde açıklar: Oldukça kurak ve otsuz bölgelerde yaşayan bu hayvanlar, devamlı ağaçların uç dallarına boyunlarını uzatmak zorunda kalmışlardır. Bu mecburiyet, zürafa soyunun daha sonraki nesillerinde de sürdürülmüştür. Böylece uzun yıllar devam eden bu olayın sonunda, zürafaların hem ön bacakları, hem de boyunları uzamıştır. Kullanma yoluyla bir organizmada çeşitli vücut bölgelerinin gelişebileceğine dair görüş inandırıcıdır. Gerçekten bugün, atletlerin ve haltercilerin çeşitli çalışmalarla kaslarını geliştirdikleri bilinmektedir. Bu tür değişmelere modifikasyon denmektedir. Ancak, yapılan araştırmalar, çevre ve yaşama şartlarının etkileri ile fertlerde görülen değişikliklerin oğul döllere geçemeyeceğini açıkça göstermektedir. Bugünkü biyoloji bilgisine göre, ancak üreme hücrelerinde, özellikle bu hücrelerin genlerinde meydana gelen değişmeler nesillere geçebilir. Çevre tesiriyle vücut hücrelerinde meydana gelen değişmeler ise yeni nesillere geçmez.

http://www.biyologlar.com/lamarckin-gorusleri

Kaktüslerin Evrimi

Kaktüslerin nasıl evrimleşmiş olabileceği üzerine düşünürken, akla ilk gelecek veri, çoğunlukla olduğu gibi fosil kayıt verisi olacaktır. Ancak söz konusu canlı grubu kaktüsler olunca, bu noktada bir sorunla karşı karşıya kalırız. Fosilleşme süreci floral materyalin üzerine mineral materyalin sedimentasyonunu, yani ortamda bolca su bulunmasını gerektirir. Kaktüslerin atalarının böyle sulak ortamlarda yaşamış olmalarını bekleyemeyiz. Kuvvetle muhtemel bu nedenle de elimizde kaktüslere dair fosil kayıt bulunmamaktadır. 1944’te, ABD’nin Utah Eyaleti’nde, Eosen yaşlı çökellerde Eopuntia ouglasii türüne ait olduğu düşünülen bir fosil bulunmuştur ama bu fosilin gerçekten bir kaktüse ait oldup olmadığı çok tartışılmışsa da herhangi bir fikir birliği sağlanamamıştır (ancak bunun bir kaktüs fosili olmadığını söyleyenlerin sayısının daha fazla olduğunu da belirtmeden geçmeyelim). Iowa Eyalet Üniversitesi’nden Prof. Robert S. Wallace bu tartışma ile iligli referanslar için Benson (1982)’deki 76-79. sayfaları önermektedir (bkz. Kaynakça). Günümüzde kaktüslerin geçmişi ile ilgili araştırmalar yapan bilimadamları daha ziyade morfoloji üzerinde çalışmakta ya da biyokimyasal, kromozomal veya DNA’ya ait verileri kullanmaktadırlar. Bu bilgiler kullanılarak kaktüs evrimi ile ilgili genel sonuçlara ulaşılabilmektedir.   İşte bu genel sonuçlardan biri şudur: Muhtemelen 50 milyon yıl önce, Senozik soğuması bölgesel kuraklaşmalara neden olduğunda kserofitler (kurakçıllar) ortaya çıktı. Bunların arasında, bütün kaktüslerde bulunan bir takım özellikleri taşıyan bir tip dikenli orman çalısı da vardı. İşte bu çalının kaktüslerin atası olduğu düşünülmektedir. Bu atanın torunları yavaş yavaş çeşitlenmiş, herbiri kendi habitatındaki koşullara uyum sağlayarak hayatta kalmıştır (uyum sağlayamamışların akibetinden bahsetmeye lüzum olmasa gerek). Yakınlarda yapılan DNA varyasyonu ve damar anatomisi çalışmaları kaktüslere en yakın angiosperm ailesinin Portulacaceae (semizotugiller) olduğunu göstermiştir. Bu ailenin Portulaca, Talinum ve Anacampseros cinsleri de kaktüslerin en yakın kuzenleri olarak belirlenmiştir. Yine bu çalışmalarla kaktüslerin daha önceden zannedildiğinin tersine Aizoaceae ailesi ile akraba olmadığı bulunmuştur. Portulaca Talinum Anacampseros   Aizoaceae Portulacaceae ile ilkel kaktüslerin muhtemel ortak atası olan canlı grubunun bir soyunun Yeni Dünya’da (Amerika’da), özellikle Gondwana parçalandıktan sonra yayılıp türleşen kurakçıl bir soy olduğu varsayılmaktadır. Kaktüslerin tam olarak nerede köken aldığı uzun yıllar tartışılmıştır. Günümüzde en çok iki bölge üzerinde durulmaktadır: Karayip Adaları (Orta Amerika’nın doğusu) ve Güney Amerika’nın kuzey batısı. Evrimleşme merkezleri neresi olursa olsun kaktüsler Yeni Dünya’da sıkışmış en büyük angiosperm gruplarından biridir. Bu grup Orta Kanada’dan Patagonya’ya kadar her yerde yayılış göstermektedir. Üç büyük alt ailesi mevcuttur: Pereskioideae, Opuntioideae (Akdeniz çevresinde son 500 yıldır kültürde yetiştiriliyor) ve Cactoideae. Pereskioideae Opuntioideae evrimcalismagrubu.org/images/stories/mak.../kaktus/image016.jpg Cactoideae Pereskioideae ailesinin türleri, odunlu gövde, gelişmiş yapraklar ve C3 fotosentez metabolizması (bkz. Say-fa 3) gibi atasal morfolojik ve anatomik karakterlerin çoğunu göstermektedir. Gövdenin etlenmesi, yaprakların indirgenmesi ya da kaybedilmesi ve fotosentezde CAM yolunun kullanılmaya başlanması kaktüslerin yeni alanlara yerleşmelerini sağlayan evrimsel yeniliklerdir. O zamandan bu yana kaktüslerde, odunlu pereskioid ağaçlardan yapraksız ve etli türlere kadar dikkat çekici bir şekil çeşitliliği meydana gelmiştir. Altesor ve Ezcurra (2003 ve referansları) yaptıkları bir çalışmada kaktüs türlerinde gelişimin erken evrelerinde C3 metabolizmasının kullanıldığını, daha sonra tipik CAM (bkz. Sayfa 3) metabolizmasına geçtiklerini bulmuşlardır. Aynı araştırıcılar kaktüs evriminde gelişimin yavaşlaması (allometrik neoteni) ve jüvenil karakterlerin korunması (pedomorfizm) mekanizmalarının önemli olduğunu göstermişlerdir. Calrquist (1962) de odunlu ergin kaktüslerde anatomik olarak atasal jüvenil özelliklerin varlığına işaret etmiştir. Kaynakça: · Altesor, A. ve Ezcurra, E., 2003. Functional morphology and evolution of stem succulence in cacti. J. of Arid Environ. 53: 557-567. · Benson, L. 1982. The cacti of the United States and Canada. Stanford University Press. Stanford, California. · biology.missouristate.edu · cactus.biology.dal.ca · ecology.botany.ufl.edu · en.wikipedia.org · flora.huh.harvard.edu · www.aprilmariemai.com · www.casasarroyo.org · www.guzel-resimler.com · www.labs.agilent.com · www.menthanurseries.com · www.nybg.org · www.palaeos.com Gondwana 500 ile 200 milyon yıl önce var olmuş bir süper kıtadır. Bugünün Güney Yarımküre'sindeki kara parçalarının büyük bir kısmını (Antarktika, Güney Amerika, Afrika, Madagaskar, Avustralya-Yeni Gine ve Yeni Zelanda) ve Kuzey Yarımküre'nin bir kısmını (Arabistan ve Hindistan altkıtası) oluşturmuştur. İsmini Hindistan'ın kuzeyindeki "Gondwana Bölgesi"nden alır (gondavana Sanskritçe'de Gond ormanı anlamına gelir). Kaynak: evrimcalismagrubu.org

http://www.biyologlar.com/kaktuslerin-evrimi

Fok (Phocidae) - Fok Türleri

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Takım: Carnivora (Etçiller) Alt takım: Caniformia (Köpeğimsiler) Üst familya: Pinnipedia (Yüzgeçayaklılar) Familya: Phocidae - Fokgiller (Gray 1821) Foklar denizde yaşamaya çok iyi uyum sağlamış, yüzgeçayaklı, memeli hayvanlardır. Ayıbalığı olarak da anılan, ama suda yaşama­larının dışında balıklarla hiçbir ilgisi olmayan bu deniz memelilerinin 31 türü vardır. Özel­likle kuzey ve güney kutup denizlerinde dağılmış olan bu türler iki ayrı familyada toplanır: Gerçek ya da kulaksız foklar (Phoci-dae familyası) ve kulaklı foklar (Otariidae familyası). Bu iki familyanın üyeleri, dışkulaklarının ve yüzgeçayaklannın yapısındaki bazı farklı­lıklar dışında birbirlerine çok benzerler. Hep­si de çok iyi yüzücü ve dalıcı hayvanlardır. Suya daldıklarında kalp atışları yavaşladığı için enerji gereksinimleri azalır; böylece akci­ğerlerine doldurdukları havayla daha uzun süre yetinerek dakikalarca suyun altında kala­bilirler. Hatta, yaklaşık 10 dakikada bir yüze­ye çıkıp soluk almak koşuluyla suyun altında uyuyabilirler. Ama, yavrulamak için kıyıya çıkmak zorunda olduklarından, öbür deniz memelileri (balina ve yunuslar) gibi bütün yaşamlarını suda geçiremezler. Fokların mekik biçimindeki gövdeleri ve yüzgece dönüşmüş olan ayakları yüzmelerine yardımcı olur. Ayrıca, türlerin çoğu soğuk denizlerde yaşadığından, derilerinin altında vücutlarını sıcak tutan bir yağ katmanı vardır. Bununla birlikte türlerden bazıları ılık deniz­lere de uyum sağlamıştır. Foklar özellikle kalamar, ahtapot, balık ve kabuklularla bes­lenen etçil hayvanlardır. Yumuşak bakışlı iri ve güzel gözleriyle köpekleri andıran bu sevim­li hayvanlar, başlan suyun üstünde yüzerlerken uzaktan insanlarla bile karıştırılabilir. Gerçek Foklar Bu 18 fok türünü kulaklı foklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, başlarının iki ya­nında çıkıntılı kulakkepçelerinin, yani dışku­laklarının olmamasıdır. Bu yüzden bu grupta­ki hayvanların bir adı da kulaksız foklardır. Yüzgeçayaklannın yapısı da kulaklı fokların-kinden oldukça farklıdır. Ön üyeleri kısa olan gerçek foklar, arka üyeleri öne doğru bükülmediği için karada ancak güçlükle ve sürüne­rek yürüyebilirler. Buna karşılık, karada işe yaramayan bu arka üyeleri denizde çok usta bir yüzücü olmalarını sağlar. Boz fokun (Halichoerus grypus) erkeği yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 300 kg ağırlığındadır. Dişinin ağırlığı bunun yarısını bile bulmaz. Başları iri, geniş ve basık, burunları uzun olan boz fokların derisi genel­likle boz üstüne kara beneklidir. Nevvfoundland kıyılarında, Britanya Adaları çevresinde ve Baltık Denizi'nde üreyen bu hayvanların yeni doğmuş yavruları yün gibi yumuşacık, beyaz bir kürkle kaplıdır. Yaklaşık üç hafta sonra bu beyaz tüyler dökülür ve erişkinlerin rengini alan yavrular kendi başlarına denize dönerler. Derisi boz üstüne kara benekli olan körfez foku (Phoca vitulina) bütün kuzey yarıkürede en yaygın fok türüdür. Balık, kalamar ve kabuklularla beslenen bu hayvanlar o kadar çok balık yerler ki, bazı yörelerde balıkçılar için büyük bir sorun haline gelirler. Antarktika'da yaşayan pars fokunun (Hyd-rurga leptonyx) derisi, üzerindeki beneklerin deseniyle tıpkı bir pars (leopar) derisini andı­rır. Dişisi erkeğinden daha iridir ve uzunluğu 3,5 metreyi aşabilir. Öbür fokların yavruları ve penguenler gibi sıcakkanlı hayvanları da yediği saptanmış olan tek fok türü budur. Gene Antarktika'da yaşayan ve Güney Kutbu çevresinin en yaygın türü olan Weddell foku­nun (Leptonychotes vveddelli) derisi lekeli boz renkte, suratı da buldog köpeği gibi yassı ve basıktır. Karadeniz'de, Akdeniz'de ve Kanarya Adaları çevresinde yaşayan keşiş fokları ılı­man denizlere uyum sağlamış türlerdir. Bu gruptan olan Akdeniz foku (Monachus mo-nachus) Türkiye çevresindeki denizlerde de görülebilen tek fok türüdür. Uzunluğu 2-3 metre, derisi koyu kahverengi olan bu foklar bir zamanlar Akdeniz kıyısındaki ıssız kum­sallarda kalabalık koloniler halinde ürerlerdi. Yoğunlaşan plaj turizminin ve deniz kirliliği­nin etkisiyle sayıları iyice azaldı. Bugün Tür­kiye'nin ve öbür Akdeniz ülkelerinin kıyıla­rındaki bazı yörelerde küçük koloniler halin­de varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bütün foklar içinde en irileri, morstan bile büyük olan fil foklarıdır (Mirounga cinsi). Adını kocaman gövdesinden ve hareketli uzun burnundan alan fil fokunun erkeği 6,5 metre uzunluğunda ve yaklaşık 3 ton ağırlı­ğındadır. Denizfili de denen bu türler daha çok Antarktika çevresindeki ıssız adalarda yaşarlar. Bu hayvanların kuzey yarıküredeki alttürlerinin ise soyu tükenmek üzeredir; California açıklarındaki yerleşilmemiş adalarda kuzey fil foklarının tek tük örneklerine rast­lanır. Çizgili fok (Histriophoca fasciata) Büyük Okyanus'un kuzeyinde ve Bering Denizi'nde yaşar. Erkeğinin uzunluğu 2 metreyi bile bulmayan bu fokun koyu kahverengi derisi, açık sarı renkte enli çizgilerle bezenmiştir. Kuzey Kutbu'ndaki Eskimolar, derisine çok değer verdikleri bu fokları avlamak için buz­daki küçük deliklerin başında bazen saatlerce beklerler. Hayvan soluk almak için başını delikten çıkardığında da mızraklayarak öldü­rürler. Kutuplarda çizgili fokun hem eti yenir, hem de derisinden kayak (Eskimo kayığı) ve giysi yapılır. Ayrıca derialtı yağlarını yemek ve lamba yağı, kas kirişlerini de iplik yerine kullanırlar. Halkalı fokun (Pusa hispida ya da Phoca hispida) boz renkli gövdesi, soluk renkli halka desenleriyle bezelidir. Yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki bu hayvan daha çok deniz kabuklularıyla beslenir. Antarktika'daki yü­zen buz kütleleri arasında yaşayan yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) da, adı­nın çağrıştırdığı gibi yengeçleri değil, küçük deniz kabuklularını yeğler. Uzunluğu 2,5 metreyi bulan bu ince yapılı fokun en sevdiğiyiyecek, sivri dişlerinin arasından süzerek topladığı kril denen küçük kabuklulardır. Balonlu fok (Cystophora cristata) da Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde ve Kuzey Buz De­nizi açıklarında yaşayan ilginç bir fok türüdür. Adını burnunun üstündeki balon gibi şişkin­likten alan bu hayvanın soyu aşırı avlanma nedeniyle tükenmek üzeredir. En çok balık yiyerek beslenen balonlu foklar, genellikle Grönland fokuyla (Pagophilus groenlandicus ya da Phoca groenlandicus) birlikte karma sürüler halinde dolaşırlar. Grönland foku da soyunun tükenmemesi için son yıllarda koru­ma altına alınmıştır. Çünkü bu hayvanların yeni doğmuş yavrularının yumuşacık beyaz postu kürk ticaretinde çok değerlidir. Bu yüzden, büyüdükçe değeri düşen bu kürk uğruna on binlerce yavru daha iki haftalık olmadan sopalarla öldürülmüştür. Sakallı fok (Erignathus barbatus), çenesindeki çalı gibi sert tüylü sakalları ve dikdörtgen biçimindeki yüzgeçayaklarıyla tanınır. Çok iyi dalıcı olan bu hayvan, midye gibi dipte yaşayan kabuklu yumuşakçalarla beslenir. Derisi ve eti için Eskimolar'ın çok avladıkları türlerden biridir. Kulaklı Foklar Gerçek foklardan ayrı bir familya oluşturan 13 fok türü küçük kulakkepçeleriyle kolayca ayırt edilir. Bunlar karada çok hareketli hayvanlardır; gerçek foklarınkinden farklı olarak öne doğru bükülebilen arka üyeleriyle karada rahatça yürür, hatta kayalara bile hızla tırmanabilirler. Denizde asıl yüzgeç görevini ise yana doğru kaymış olan ön üyeleri üstlenir. Bu grubun en tanınmış üyele­ri, beş türü olan denizaslanlarıdır.California denizaslanı (Zalophus california) nus) gösteri yapmak üzere kolayca eğitilebildiği için, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde insanların ilgiyle izledikleri foklar hep bu türdendir. Bu hayvanlar lastik gibi esnek gövdeleriyle geriye doğru bükülüp kıvrılarak karada ve denizde ilginç gösteriler yaparlar. California, Galâpagos Adaları ve Japonya'nın Büyük Okyanus kıyıları gibi doğal yaşama alanlarında temel besinleri mürekkepbalığı ve kalamardır. Ama insan eliyle bakıldıklarında balık yemeye de alışır ve kendilerine atılan balıkları havada yakalamayı öğrenirler. Cali­fornia denizaslanının erkeği 2,5 metre uzunlu­ğunda ve dişisinden çok daha iridir. Erkeğin ve dişinin asıl rengi soluk kahverengi olduğu halde, ıslandıkları zaman derileri parlak kara bir renk alır. Denizaslanlarının öbür türleri de Avustralya çevresindeki denizlerde, Büyük Okyanus'ta ve Bering Denizi'nde yaşar. Kulaklı fokların avlanmasının asıl nedeni, kürklerinin altındaki iç örtü kıllarının çok değerli olmasıdır. Kestane rengindeki bu yu­muşak kürk yalnız denizaslanlarında bulun­maz. Kulaklı kuzey fokunun (Callorhinus ursinus) 3 metre uzunluğundaki erkekleri koyu kahverengi gövdeleri ve boz renkli yeleleriyle tanınır. Dişiler erkeklerin yarısı büyüklüğünde, daha açık renkli ve yelesizdir. Bering Denizi'ndeki bazı adalarda üreyen, ama yılın en az yarısını Büyük Okyanus sularında dolaşarak geçiren bu foklar kışın güneye göç ederek California açıklarına ka­dar inerler. Üreme bölgelerine mayıs başlarında önce erkekler gelir ve her biri kendisi için kumsal­da bir üreme alanı seçer. Ağustosta üreme dönemi bitip yeniden denize açılıncaya kadar hiçbir şey yemez, su içmez ve yerlerinden ayrılmazlar. Çünkü haziranda kıyıya çıkacak olan dişilerini ve üreme alanlarını korumak için öbür erkeklerle kıyasıya dövüşmeleri gerekir. Bu yüzden, dövüşmek dışında hiçbir şeye ayıracak zamanları yoktur. Bir zamanlar Bering Denizi'nde ve Büyük Okyanus'un güneyindeki ıssız adalarda kulak­lı fokların oluşturduğu büyük koloniler vardı. Ama bu hayvanlar o kadar çok avlandı ve öldürüldü ki birkaç kez tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Günümüz­de fok avcılığı çok sıkı biçimde denetlenmek­te ve türlerin üreme bölgelerinde rahatsız edilmeden yavrulayabilmesi için gerekli ön­lemler alınmaktadır. Özellikleri Ölçüleri Yüzgeçayaklılar üst familyasının en büyük ve en küçük türleri fokgiller familyasına aitdir. Fokgillerin ortalama ölçüleri morslar ve denizaslanıgillerden küçüktür. En küçükleri baykal gölü foku ve kıvrak fok, 110-140 cm uzunluğa ve 50 kg'dan biraz fazla bir ağırlığa ulaşırlar. Büyüklük rekorunu 6,5 metre uzunluğa ve 4 ton ağırlığa kadar varan deniz fili tutmaktadır. Denizaslanıgillerden farklı olarak, fokgillerde çoğunlukla dişi ve erkek türler aynı büyüklükte, bazen dişiler biraz daha büyük olurlar. Sadece deniz fillerinde erkekler dişilerden çok daha büyük olurlar. Yüzgeçleri Ilerleme yöntemleri başlığı altında da açıkladığımız gibi fokgillerin ön yüzgeçleri denizaslanıgillerde olduğundan küçüktür. Parmaklarında güçlü tırnakları vardır. Bu tırnakları ile yere tutunur, ya da karın içine mağaralar kazarlar. Sadece bazı antarktik türlerde tırnaklar gerilemişdir. Arka yüzgeçlerinde en dışta kalan parmak en uzunudur. Arka yüzgeçlerindede tırnaklari vardır, ama bu tırnakları kullanmazlar. Güney yarıkürenin çoğu türlerinde bu arka yüzgeç tırnakları yok olmuşdur Iskelet ve kas yapıları Fokgillerde en güçlü kasların toplandığı bölge, irikulaklıgillerde olduğu gibi omuzlarında değil, kalçalarındadır. Musculus longissimus dorsi ve Musculus iliocostalis kasları en iyi gelişmiş kaslarıdır. Fokgillerin dış görünüşlerine bakıldığında boyunları yokmuş ve kafaları doğrudan vucutlarının üstünde oturuyor gibi görünürler, ama bütün memelilerde olduğu gibi onlarında boyunlarında yedi eklem bulunur. Boyunlarında güçlü kasları vardır. Yüzerken kafalarını eğik tutarlar, ama avlarını yakalarken hemen kafalarını dikerler. İlerleme yöntemleri Fokgillerin denizaslanıgiller arasındaki diğer mühim bir farkları, ilerleme gücünü öne değil arkaya aktarmış olmalarıdır. Denizaslanıgiller suyun içinde bir pengüen gibi güçlü ön yüzgeçleriyle ilerlerken, fokgiller yüzerken çok daha zayıf olan ön yüzgeçlerini hızı kesmesinler diye vucutlarına dayar ve pek kullanmazlar. Fokgiller yüzmek için arka yüzgeçlerinin parmaklarını gerip onları daha geniş yaparlar ve onların gücü ile ilerlerler. Böylece fokgillerin suda yaşamaya, denizaslanıgillerden daha iyi ayak uydurmuş olduklarını söyliyebiliriz. Çünkü suda işlerine yaramayan ön yüzgeçleri zayıflamışdır. Bu yüzden karada hareket etmek onlar için irikulaklıgillerde olduğundan daha zordur. Fokgiller karada karınları üzerinde sürünerek ilerler. Bu yorucu ilerleme yönteminden dolayı bazen sağa ya da sola doğru ilerlemek için o yana doğru yuvarlanırlar. Karlı ve buzlu bir ortamda kayabildikleri için daha rahat ilerlerler. Eskiden denizaslanıgillerin fokgillerden daha ilkel bir familya oldukları düşünülmüşdür. Modern bilimde ama böyle bir fikirden kaçınılır, çünkü iki familyanında bulunan en eski kalıntıları aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Yaşam şekilleri Fokgiller, denizaslanıgiller gibi büyük koloniler oluşturmazlar. Sadece deniz fillerinde, bir erkek diğer erkeklerle dövüştükten sonra iyi kolladığı bir harem oluşturur. Çoğu fokgiller yalnız ya da küçük topluluklar içinde yaşarlar. Beslenme Çoğu fokgiller balık ve diğer deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları bir tür besin üzerinde uzmanlaşmışlardır; örneğin yengeç yiyen fok'un yaşam şekli ve hatta çene yapısı güney kutpu yengeçleri ile beslenmeye ayak uydurmuşdur. Deniz parsı ise tam bir yırtıcı hayvandır, pengüenler ve diğer fok türlerini avlar. Katil balina ve köpekbalıklarının yanında, güney kutpu denizinin en başarılı avcılarından biridir. Sınıflandırma Fokgiller familyasını sınıflandırmanın en mantıkli yolu, güney yarıkürenin türlerini Monachinae, ve kuzey yarıkürenin türlerini Phocinae olarak ayırmakdır. McKenna & Bell'e göre sınıflandırma (ancak oymaklar alt familyaya, alt oymaklar ise oymağa çevrilmişlerdir): Alt familya: Monachinae Oymak: Monachini Cins: Monachus Akdeniz foku (Monachus monachus) Havaii foku (Monachus schauinslandi) Karibik foku (Monachus tropicalis) Cins; Deniz fili (Mirounga) Kuzey deniz fili (Mirounga angustirostris) Güney deniz fili (Mirounga leonina) Oymak: Lobodontini Cins: Ommatophoca At foku (Ommatophoca rossii) Cins: Lobodon Yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) Cins: Hydrurga Leopar foku (Hydrurga leptonyx) Cins: Leptonychotes Vedel foku (Leptonychotes weddellii) Alt familya: Phocinae Cins: Cystophora Balonlu fok (Cystophora cristata) Cins: Erignathus Sakallı fok (Erignathus barbatus) Cins: Asıl foklar (Phoca) Semer foku (Phoca groenlandica) Şeritli fok (Phoca fasciata) Kıvrak fok (Phoca hispida) Hazar denizi foku (Phoca caspica) Baykal gölü foku (Phoca sibirica) Larga foku (Phoca largha) Bayağı fok (Phoca vitulina) Cins: Halichoerus Gri fok (Halichoerus grypus) 1996 da Bininda-Emonds ve Russell fokgiller üzerinde kladistik bir analiz yapmaya çalışmışlardır. Kafatasları, çeneleri ve yüzgeçlerin özelliklerini incelemişlerdir. Bu incemeler Monachinae ve Phocinae'nin gerçekten iki ayrı monofiletik takson olduğu hakkında kanıtlar getirmişdir. Ancak büyük ihtimalle Phoca cinsi parafiletik'dir, ve Monachinae'nin yukarıda gösterilen oymağa konulmasıda doğru değil gibi gözükmektedir. Bu yapılan araştırmada birden fazla kladiogramlar ortaya konulmuşdur. MsxLabs & TemelBritannica

http://www.biyologlar.com/fok-phocidae-fok-turleri

Ağustos böceği (Acrididae )

Ağustos böceği kısa-boynuzlu çekirgelerin ağaca tırmanan fazlarını ve Acrididae familyası içerisinde sınıflandırılan cinslerden oluşan böceklerdir. Ağustos böceklerinin kökeni ve aşikar şekilde soyunun tükenmesi -bazıları 15 cm uzunluğuna ulaşabilir- pek açık değildir. Bu türler uygun koşullar altında hızla üreyebilirler ve sonradan sürü haline gelip göç edebilirler. Nemfleri olduğu kadar yetişkinleri de orkestralar oluşturabilir, her iki şekilde de büyük mesafeler katledebilirler, hızlıca tarlalara girip ürünelere zarar verebilirler. Erkek ve dişiler birbirlerine benzemekle birlikte, karınlarının son kısmına bakılarak ayırt edilebilirler. Dişilerin ayrı ayrı duran ya da tek olarak görünen tırtıklı iki kapakçığı bulunurken, erkeklerin sandal şekilli sivri bir ucu vardır. Bu kapakçıklar yumurtanın saklandığı deliği kazmada yardımcı olurlar. Tarihte ve literatürde ağustos böcekleri İncilde tırmanan ağustos böceklerininin sekizinci istilasından "Mısır'daki onuncu istila" içersinde bahsedilir. Atasözü "30:27" "ağustos böceklerininin kral olmadığını, hep beraber korolar halinde ilerlediklerini" küçük dört öğütten biri olarak anlatır. Vahiy kitabında (Book of Revelation), akrep kuyruklu ve insan suratlı ağustos böcekleri inanmayanlara 5 ay boyunca 50. trampet çaldığında işkence eder. Bir Eski Ahit kitabında günümüzdeki çekirge istilalarından söz edildiği yazılmıştır. İlginç olarak, ağustos böcekleri dört farklı yolla tarif edilir; "tırmanan ağustos böcekleri, kesici, hoplayıcı ve zarar veren ağustos böcekleri". Her nekadar yazılış versiyonunda dört farklı yaratıktan bahsedilse de, çağdaş çeviriler onları ağustos böceğinin dört farklı çeşidi olarak tanımlar. Bunlar, ağustos böceklerinin yaptığı deri değişimine uyar. Örneğin, burada bahsedilen çekirge, belki de kanatların gelişmediği nemf halindeki "hoplayan" şekli olabilir. Plato'nun Phaedrus'unda, Sokrates ağustos böceklerinin bir vakitler insan olduklarını söyler. İlham perilerinina anası Muses "şarkı"yı ilk defa dünyaya getirdiğinde, güzelliğinden bazı insanlar yemeyi ve içmeyi ölünceye kadar unutmuşlardır. Muses bu talihsiz ruhları "ağustos böceklerine" dönüştürür ki ömürleri boyunca şarkı söyleyebilsinler... Laura Ingalls Wilder romanı On the Banks of Plum Creekde çekirgelerce oluşturulan "parlayan bulut" o kadar büyüktür ki; güneşi örterek onun görünmesini engeller. Minnesota'daki ailesinin yakınındaki tarlada bir yılın buğday ürünü bu sürü yüzünden helak olur ve sebze dolu çayırlar kıraçlaşır. 2007 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan İngiliz Yazar Doris Lessing, "A Mild Attack of Locusts" başlıklı kısa hikayesinde bir ağustos böceği saldırısını çok canlı bir biçimde anlatır. Hikaye, 26 Şubat 1956'da yayımlanır, Güney Afrika şehirlerinde mevsimin değişimini ve bir çiftçi ailesinin ürünlerini korumak ve ürünlerideki hasarı en aza indirmek için saldırıya nasıl direndiğini tarif eder. Larry McMurtry tarafından yazılan Lonesome Dove, geçişleri birkaç saat süren, çayırların etrafında oluşan kümelerle tamamının soyulduğunu, hatta kovboyun elbiselerinin bile parçalandığı bir çekirge sürüsünün yolunda olan inek sürüsü deneyimlerini anlatır. Deneylerde model organizma olarak ağustos böcekleri Ağustos böcekleri, biyolojinin bazı alanlarında, hareket nöropsikolojisi, özellikle koklamayla ilgili alanlarda "model organizma" olarak kullanılırlar. Bilim adamlarının canlıların kokuyu alma sürecindeki yollarda detaylı bilgiyi bulduğu canlılardan biridir. Elektrofizyolojik deneyler için hazırlamalarındaki dayanıklılık ve yetiştirilmelerindeki kolaylıklar nedeniyle yukarıdaki amaçlar için uygunlardır. Cambridge Üniversitesindeki araştırmalar kalabalık şekilde sonuçlanan sürülenme davranışını tanımlamıştır. Ağustos böceklerinin arka bacaklarındaki arttırılmış dokunma uyarısıyla tetiklenen sürüye dönüşüm şekli, sadece dört saatlik bir periyotta her dakikada gerçekleşen bazı temaslarla ile teşvik edilir. [2] En büyük sürülerin, milyarlarca ağustos böceğinden oluştuğu ve yüzlerce milkareyi kapladığı düşünülmektedir. Rocky dağı ağustos böceğinin soyunun tükenmesi oldukça şaşırtıcı olmuştur. Yakın zamandaki araştırmalar, tarım alanlarının gelişimine destek olan Rocky dağlarındaki vadilerde bulunan bu böceklerin üreme alanlarının, büyük altın madenciliği akımı sırasında[1] yer altındaki yumurtalarının tahribatıyla yok olduğunu ileri sürmektedir. [3] Böcek bilimci Jeffrey A. Lockwood, bu değişiklikleri incelemiş ve kitabı Locust: The Devastating Rise and Mysterious Disappearance of the Insect that Shaped the American Frontier'de detaylandırmıştır.  

http://www.biyologlar.com/agustos-bocegi-acrididae-

Türkiye Faunası ve Tarihi Gelişimi

Türkiye faunası, hayvanlar âleminin Türkiye sınırları içerisinde yaşayan üyelerinin tümüdür. Birçok farklı hayvan türünü barındırması ile dikkat çeker. Anadolu'nun Asya ile Avrupa arasındaki konumu bunda başlıca etkendir. Farklı iklim özelliklerinde coğrafi bölgelere sahip olduğu için, florasının diğer Orta Doğu ülkelerine göre daha zengin (850 cins altında toplanan 9.000 tür bitki) olması ise diğer önemli etkendir ve bu yüzden, farklı iklim ve besin ihtiyacı olan birçok hayvan türü kendisine uygun yaşam alanı bulabilmektedir. Böylece, Türkiye'de yalnızca Akdeniz faunasının değil, Orta ve Doğu Avrupa, Orta Doğu, Kafkaslar ve Arap Yarımadası faunalarının da tipik türleri bulunmaktadır. Ayrıca Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında, çok daha fazla memeli tür barındırır ve bu da Türkiye faunasının ne tipik Avrupa faunasına ne de tipik Orta Doğu faunasına kategorize edilebildiğini gösterir. Türkiye faunasına ait 160 memeli, 418 kuş, 120 sürüngen, 22 kurbağa, 127 tatlısu balığı, 384 deniz balığı olmak üzere toplam 1230 civarında omurgalı tür tanınır. Ama bu türlerin bazıları tamamen tükenmek üzeredir, bazıları da tehlike altında bulunmaktadır. Son 250 milyon yıl Bilimsel verilere göre, dünyanın tüm kıtaları günümüzden 250 milyon yıl önce Pangeamemelilerin görülmeye başladığı 65 milyon yıl öncesi, Anadolu yarımadası için de önemli bir tarihtir. Bu süreçte Anadolu yarımadası defalarca Avrupa ile bağlantı kurmuş ve tekrar ayrılmıştır. Böylece Anadolu yarımadasının denizleri de çok kez görünüm değiştirmiş, denizin defalarca yükselip alçalması sonucu, Karadeniz bazen Hazar denizi ile birleşmiş, bazen de diğer denizlere bağlantısı olmayan bir göl hâline gelmiştir. adı verilen tek bir kara parçasından koparak oluşmuştur. Bu tek kıta parçası zamanla parçalanmış ve böylece canlı formların kıtalardaki dağılımı gerçekleşmiştir. Bu parçalanma sürecinde ilk Avrupa'nın son iki milyon yılda geçirdiği buzul devirlerinde soğuktan kaçan hayvan türleri Balkanlar ve Kafkasya üzerinden Anadolu'ya gelmişlerdir. Kuzeyden gelen bu göçlerin yanı sıra güneyden ve doğudan da bazı hayvan türleri Anadolu'ya göç edip yerleşmiştir. Güneyden gelen bazı çöl hayvanları, Anadolu'nun güneyinde bulunan sıradağları aşamayıp sadece güneye yerleşmiştir. Son 2500 yıl M.Ö. 300 yıllarında gittikçe büyüyen Roma İmparatorluğu Anadoluyu da sınırları içine almıştır. Romalılar da, kendilerinden evvel hüküm sürmüş halkların başlattığını sürdürerek silah, ev ve gemi yapımı için Anadolu'nun uçsuz bucaksız ormanlarını daraltmaya devam etmişlerdir. Ayrıca Romalıların meşhur sirk gösterilerinde savaş tutsaklarının yanında çok sayıda vahşi hayvan insanlara karşı dövüştürülüp öldürülmüştür. İmparatorluk topraklarından vahşi hayvanların yakalanıp Romaya götürülmesi bol para getiren bir uğraş olmuştur. Aylarca süren yolculuklara çoğu hayvan katlanamayıp yolda ölmüş, sadece onda biri canlı olarak Roma'ya varmış, Roma'da her haftasonu binlerce vahşi hayvan gösterilerde katledilmiştir. Bu dönemde batı ve güney Avrupa'da, ama özellikle Anadolu'da birçok hayvan türünün soyunun tüketilmiş olduğu kabul edilir. Örneğin: Asya fili.

http://www.biyologlar.com/turkiye-faunasi-ve-tarihi-gelisimi

‘Küresel Isınma 6 Canlı Türünden Birisini Yok Edebilir’

‘Küresel Isınma 6 Canlı Türünden Birisini Yok Edebilir’

Küresel ısınma mevcut hızında devam ederse her altı canlı türünden birisinin soyununtükeneceği uyarısı yapıldı.ABD’nin Connecticut Üniversitesi’nden Mark Urban’ın küresel ısınma ve risk altındaki canlı türlerini incelediği araştırması, dünya üzerindeki türlerin yüzde 16’sının soyunun tükeneceği sonucuna varıyor.Science dergisinde yayınlanan araştırma en çok Güney Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda’daki türlerin tehlike altında olduğu ifade ediliyor.Urban, dünyanın yıllık ortalama ısısında her bir derecelik artışın eko sistemler içerisindeki tür çeşitliliğini olumsuz etkilediğini belirtiyor.Urban, “Eğer dünya küresel ısınma ve sera gazı salınımı konusunda ciddi ilerleme kaydetmezse çok sayıda canlı türünün yok olduğuna tanık olacağız” dedi.Pek çok canlılının küresel ısınma nedeniyle yaşadığı eko sistemdeki değişim yüzünden yok olabileceğini ifade eden Urban, özerllikle Güney Amerika, Yeni Zelanda ve Avustralya’nın kendilerine özgü eko sistemleri olduğunu, o yüzden de bu bölgelerde yaşayan canlıların ayrıca risk altında bulunduğunu ifade ediyor.Çalışmayı değerlendiren Arizona Üniversitesi Profesörü John Wiens ise türlkerin yok olması riskinin yüzde 16’dan da yüksek olabileceğini ifade ederek “Bugüne kadarki çalışmaların neredeyse tamamı Kuzey AMerika ve Avrupa kıtalarına odaklandı. Bu bölgelerde türlerin yok olma riski görece daha az” diyor.Wiens’e göre, küresel ısınmayla birlikte Güney Amerika’daki canlıların yüzde 23’ünün soyunun tükenebileceğini belirtiyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-6-canli-turunden-birisini-yok-edebilir

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

TRİPLET YAPIDAKİ NÜKLEOTİDLERİN SIRALANIŞI

Nasıl ki bir sanat sanatkâr sahibini gösteriyorsa bir harfte elbette ki kâtibine işaret eder. Dolayısıyla amino asitlerin dizilişi DNA’nın varlığını ortaya koymaktadır. Buradan hareketle nükleotid dizilişinin anlam kazanabilmesi için DNA ile birlikte incelenmesi gerekmektedir. Nitekim triplet yapıda nükleotidlerin dizilişi hakkında Nrenberg, Mathei ve Khorona birbirlerinden bağımsız olarak çalışmışlar ve birbirlerini destekleyen sonuca ulaşmışlardır. Nrenberg, tripletin ribozom içerisinde belirli bir cins amino asidi özel şekilde zincire bağlamalarından hareket ederek bir liste çıkarmıştır. Bilindiği üzere amino asit molekülleri birbirleriyle peptit bağlarıyla bağlanarak protein yapılı polipeptit zincirleri oluştururlar. Zaten birbirinden farklı protein moleküller değişik sayıda veya değişik cins amino asitlerin farklı şekillerde dizilmesiyle meydana gelmektedir. Khorona ise bu bilgilerden hareketle yapay RNA’lar elde edip, bunların şifrelendiği amino asitleri bulmuştur. Derken bu verilere dayanarak yine aynı listede verilen DNA kelimelerin karşılığı olan aminoasitler elde edilmiştir. Anlaşılan listedeki tablo incelendiğinde bir amino asidin 4 harf, bazen 6 değişik harfle şifrelendiği görülecektir. Örneğin; S-U-G triplet kodu lösini şifrelemekte, U-S-G ise serini şifrelemekte. Dahası var; bunlardan başka valin, treonin, alanin, anjinin ve glisin 4 değişik tipte şifrelenirler. Ayrıca bazı şifreler aminoasitlere yönelik değil başka anlamları belirtmek için görev yapmaktadır. Şurası muhakkak 20 çeşit amino asidi bağrında taşıyan 100 amino asitlik bir proteinin tesadüfen meydana gelme ihtimali 1 rakamının arkasına 100 tane sıfır koymak gibi bir hesapla karşı karşıya kalmak demektir. Hatta bu iş ayrıca atom seviyesinde hesaplandığında tüm hesapların altüst olacağı muhakkak, artık rakamların bile gücü yetmeyeceği bir tablo görülecektir. Bazı araştırıcılar genetik kodların birbiri üzerine taşan şifrelerden söz etmişlerdir. Neyse ki bu fikri çürüten doneler Wıllıam Wıttman’ın Tütün mozaik virüsü üzerinde yaptığı denemelerle gün yüzüne çıkmıştır. Şöyle ki; virüs RNA’sındaki bazı nükleotidler kimyasal işlemlerle değiştirildiğinde protein yapımında yalnız bir aminoasidin değiştiği görülmüştür. Proteinlerde 2 amino asit değiştiğinde ise bunların kesinlikle yan yana bulunmadıkları tespit edilmiştir. Birbiri üzerine taşan üçlü grubun herhangi bir nükleotidi yanında diğer bir üçlü gruba ait yan yana iki aminoasidin değişmesi beklenirken, tam tersi böyle bir şey olmadığı gibi şifrelerin birbiri üzerine taşması olayı da gerçekleşmemiştir. Netice itibariye DNA’da 64 adet üçlü kodonluk kader yazısı DNA enformasyonun bir kelimesine denk düşüp, böylece hücre enformasyon bakımdan herhangi bir darlık veya kıtlık çekmemektedir. Kıtlık bir yana aksine bolluk, cömertlik diyebileceğimiz kendinden gayet emin, garanti içerisinde yüzmektedir. Maalesef evrimciler farklı canlı türlere ait DNA şifrelerin veya protein yapıların birbirine benzer olduğundan dem vurup, kendilerince kod dünyasını evrime uyarlama çaba içerisine giriyorlar. Hatta maymun DNA’sının insan DNA’sıyla uyumlu olduğundan bahsedip insanın atası diye sunmaya çalışıyorlar. Oysa insanda 46 kromozom, şempanze ve gorilde ise 48 kromozom vardır. Şayet DNA bazında uyumluluğu evrime delil olarak gösterilecekse maymundan ziyade bunun için daha çok patates iyi örnek olabilirdi. Çünkü patatesin kromozom sayısı insanın kromozom sayısına eşit olup, her ikisi de 46 kromozomdur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı üzere bu tip benzetmeleri evrime delil olarak sunmak büyük bir hata olduğunu gösteriyor. Hakeza Adli Tıp ve Polis kriminal laboratuarlarında gerek olay yeri incelemeleri gerekse nesep davalarıyla ilgili davalarda STR gen bölgelerinin tespitine yönelik çalışmalar sonucunda; tek tipte erkek ve kadın karakterli DNA tiplemelerin yanı sıra cinayet ve tecavüz gibi konularla alakalı karışım halde (mix) DNA profilleri(genomları) elde edilmektedir. Elde edilen STR gen dizilimi sayesinde kişilerin profilleri ortaya çıkabiliyor. İşte bu gen dizilimleri sayesinde nesep davalarında çocuğun ebeveynleri belirlenebilmekte, ayrıca cinayet ve tecavüz gibi olaylarda şüpheli şahıslara ait DNA profillerin karşılaştırılmasıyla birlikte birçok olay aydınlatılabiliyor. Yani dünyada ne kadar insan varsa bir o kadar kişiye has DNA tiplemeleri söz konusudur. Zira tek yumurta ikizlerin haricinde hiç kimsenin DNA tiplemesi bir başkasının DNA tiplemesi ile tıpa tıp aynı olmaz. Dolayısıyla DNA tiplemelerinde kaç gen bölgesiyle çalışılırsa çalışılsın mutlaka kişinin kendine özgü bir DNA tiplemesi mevcuttur. Bu tipleme kişinin aynı zamanda aidiyet kimliğidir. Nitekim kişiye has DNA diziliminin bir başka kişiyle aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Madem canlılık için belli bir dizilim gerektiriyor o halde tüm evrende yaşayan tek bir canlıya özgü (bir defaya mahsus) bir dizilim mevcuttur. Bu nedenle bir kişiye ait DNA tipleme rakamlarını tesadüfen dizilimini oluşturma ihtimali, bir maymunun bilgisayar klavye tuşlarına bastığında hiç hata payına meydan vermeden iki satır cümle yazma ihtimali kadar zayıftır diyebiliriz. DNA CÜMLELERİ (Genler) VE CİLTLER (Kromozomlar) Canlı sistem son derece kompleks bir yapıya sahip. Dolayısıyla herhangi bir sistemin tesadüfen kendi kendine oluştuğunu söylemek akla ziyan bir tavırdır. Madem harflerin dizilişinden kelimeler, kelimelerden cümleler meydana geliyor, o halde bu misalden hareketle hücre içerisinde birtakım biyokimyasal faaliyetler DNA molekülü üzerinde şifrelenmiş kodlara göre sıralanacaktır. Bu yüzden DNA’ya bilgisayar gözüyle bakılmaktadır. Çünkü artık Sibernetik çağda cümleler ikili sistemle çalışıp, 0 ve I sembollerle(evet-hayır) karşılık bulmakta. Böylece bu ikili sistem sayesinde ciltler dolusu eser bir anda bilgisayar ekranına yansıyabiliyor. Hatta yabancı dilin çevrimi bile bu ikili sistem vasıtasıyla anında yazılıma çevrilebiliyor. Anlaşılan hiçbir sistem kendi kendine çoğalamadığı gibi aynı zamanda hiçbir sistem kendi kendine çarkını döndürememekte, mutlaka sistemin işlemesi için yönetici bir gene ihtiyaç vardır. Nitekim canlı organizma DNA molekülü tarafından yönetilip, başsız değildir. İşte bu hiyerarşik düzen içerisinde DNA üzerinde dizili birçok kodon daha büyük çapta enformasyon (bilgi) birimine dönüşüp bir başka geni meydana getirebiliyor. Diğer taraftan insan DNA’sında bir milyondan fazla gen var olup, mevcut genlerin çoğu uzun veya kısa bir protein moleküllerle temsil edilir. Bazı genler ise daha başka görevler için kullanılır. Bu yüzden her bir ayrı protein şifresi taşıyan genlere strüktürel gen denmektedir. Dolayısıyla mRNA bu şekilde strüktürel genlerin birer komplamenter kopyası olarak iş görür. Ayrıca DNA’nın kontrolünde belli bir vazifeye yönelik iş gören binlerce enzim adeta seferber olup her biri DNA zincirinde bir gene karşılık kodlanmaktadır. Şimdi bu gerçekler ortada iken hala DNA molekülün tesadüfen sentezlendiği söylenebilir mi? Bu kadar komplike işleyen mekanizmaya hala tesadüfi deniyorsa, bu kadarına da pes doğrusu demekten başka daha ne diyebiliriz ki. Evrimciler yukarıda bahsi geçen hususlarda iddialarını ispatlayamayacaklarını fark etmiş olsalar gerek ki bu sefer kompleks yapıların ansızın değil, aşama aşama zaman içerisinde ortaya çıkabileceklerini ileri sürmeye başlamışlardır. Yani sıkıştıklarında işi zamana havale etmeyi yeğliyorlar. Daha da işi ileri götürerek bir sistem birinci basamaktan ikinci basamağa, daha sonra üçüncü basamağa doğru ilerlediğini söylemekteler. Daha da hızını alamayıp her basamakta çevresine uyum sağlayanların ayakta kalıp yoluna devam edebileceklerini, her hangi bir basamakta takılanlar ise zararlı kabul edilip bir üst basamağa terfi edemeyeceklerini, böylece basit konumda kalacaklarını dillendirirler. Bu arada ön kabullerine dayanak teşkil etsin diye mutasyon ve tabii seleksiyonu tezlerini güçlendirmek adına kurtarıcı temel esas alırlar. Oysa kendi ön yargılarını doğru kabul etsek bile seleksiyonla iki faydalı mutasyon taşıyan kuşağı oluşturmak hiçte kolay bir iş değil. Bir kere bu iş için takriben bir milyon yeni kuşak geçmesi gerekir ki; bu havanda su dövmek gibi bir şeydir. Maalesef evrimciler mutasyon ve doğal seleksiyona olduğundan fazla misyon yüklemiş gözüküyorlar. Yale üniversitesinden Dr. Harold J. Morowitz en basitinden bir canlının hayatını idame ettirebilmesi için minimum 239 çeşit proteine gerek olduğunu ortaya koymuştur. Hatta bugün itibariyle bilinen en küçük bakteri cinsi olan Mycoplasma hominis (H 39’un) için 60 çeşit amino aside ihtiyaç olduğu artık bir sır değil. Üstelik DNA’nın toplam uzunluğu canlıdan canlıya değişebiliyor da. Örneğin bir bakteriofaj DNA’sı 10 mikro litre uzunluğunda olup, bakterilerde 1 mm, memelileri de ise 10 cm olarak hesaplanmıştır. Keza bazı araştırmacılara göre insan DNA’sı 100 cm uzunluğunda olduğu belirlenmiştir. İşte bu sıraladığımız rakamlardan hareketle 10 mikro litre uzunluğunda bir bakteriofaj DNA’sında 3x104 nükleotid’in (harf) var olacağı hesaplanmaktadır. Ortaya çıkan bu veri normal bir kitap için 3x103 harfli bir sayfaya tekabül eden bir rakamdır. Yani bir bakteriofaj DNA’sı 1000 sayfalık 1 cilt demektir. Bir başka ifadeyle canlıların büyüyüp çoğalmaları için gereken bilgi yığını veri tabanı görevi yüklenmiş nükleik asit moleküllerinde muhafaza edilmektedir. Dolayısıyla bu bilgi yığını sayesinde nükleik asitler kromozomları oluşturmak üzere bir çift heliks şeklinde birbirlerine kenetlenip bağlanırlar. Memeli hücrelerinde durum daha farklıdır. Nitekim 100 ciltlik insanda yaklaşık her biri 1000 sayfa olmak üzere hücrelerinde 1000 ciltlik enformasyon taşırlar. Gerçekten de insan DNA’sı 1000 ayrı ciltlik 46 ayrı kromozoma pay edilmiştir. Anlaşılan tüm organizmaya ait hayatsal faaliyetler belli bir plan çerçevesinde kimyasal, fiziksel, psikolojik yönden işlerlik kazanması genetik enformasyon liderliğinde ve denetimi altında vuku bulmaktadır. Hatta bu muazzam enformasyon deposu bilim adamlarınca bir canlının alın yazısı olarak kabul görür. Ayrıca hücreyi yöneten genetik enformasyon; “—Bireysel enformasyon —Toplumsal enformasyon” diye kategorize edilmektedir. Hücre kendi organellerinin işleyişinde bizatihi yine kendisinin ürettiği beslenme, büyüme ve bölünme gibi unsurlar etken olup, bu tür kendi ihtiyaçlarına hükmeden faktöre bireysel enformasyon denmektedir. Zira bireysel ve bağımsız yaşama karakterinde olan hücreler mikroplara has özgü bir durumdur. Ancak gelişmiş yapıda canlıların bünyesinde bazen doku nizamının bilincine uymayan bir takım hücreler var ki, bunlar hepimizin korkulu rüyası diye algıladığımız kanser hücresinden başkası değildir. Toplumsal bilinç ise insan, bitki ve hayvanların hücrelerine özgü bir yaşama tarzıdır. Zira bir başka hücrenin diğer hücrelere ve çok hücreli organizmanın bütünü ile ilişki kurması bir tür sosyal dayanışma örneğidir. İşte sosyal dayanışmanın gereği tüm organizma hiyerarşik yönetime itaat edip gerektiğinde ona katkıda bulunmak için canhıraş çalışmaktadır. Bu yüzden genetik enformasyon grubunda hücrenin taşıdığı ortak model toplumsal enformasyon olarak sahne almaktadır. Ancak burada toplumsal enformasyonun bir bitki hücresiyle beyin hücre arasında kimyasal yönden kısmi bir farkın olmasından hareketle her ikisi de aynı orijinlidir deme handikap’ına düşmemelidir. Şayet böyle bir yanlışa düşersek hücre arasındaki asıl farkın her hücre yapısında kodlu olan matematik programıyla ayırt edildiğinden habersiziz demektir. Hücrenin yaşlanma sürecine girdiğinde her iki grup enformasyona ait genler gerektiğinde eylemli gruba alınıp çalıştırılır da. Fakat sırası geldiğinde işi bitenler eylemsizleştirilip yok edilirler. Yeter derecede büyüyen ve yapısı tamamlanan bir organda ise hücre bölünmeleri yavaşlar ve ancak ölen hücrelerin bıraktığı boşluk yenileriyle doldurulur. Demek ki hücreler organizmaların verdiği sinyallere asla duyarsız kalmayıp hiyerarşik düzene mümkün mertebe itaat etmekteler. Tabiî ki bu durum toplumsal enformasyon sayesinde olmaktadır. Ancak bir de unutkanlık denen olay var ki, bu tamamen vücudun protein sentezleme kabiliyetinin hız kesmesi veya yitirmesiyle ilgili bir husus olsa gerektir. Nitekim protein sentezi durağanlaşmaya başladıkça yeni işlemler eskilerden daha çabuk unutulur hale gelmektedir. Canlı denen varlık kendi iç mekanizmasını belli limitler içerisinde koruyabilen ve kapalı sistemden oluşan ve aynı zamanda denge ayarına göre tanzim edilmiş homeostasis bir yaratıktır. Dolayısıyla canlı kendini dış etkenlerden bağımsız olarak soyutlayıp değişkenliğini dengede tutabilen bir donanıma sahip özelliktedir. Zaten kan basıncı, vücut sıcaklığı, nabız atım sayısı, kan şekeri gibi belli sabit değerler denge durumunun bir göstergesidir. Şayet bu denge ayarları normal değerler arasında seyretmezse vücut alarm vermeye başlamış demektir. Mesela vücut hararetinin 36,5 santigrat derecede olması gerekirken 40 santigrat derecelere çıkması veya kan şeker düzeyinin % 90–110 mili gram olması lazımken 250 miligram seviyelere yükselmesi gibi arızalar (semptomlar) normal homeostatik sınırların aşılması anlamına gelir ki, bu hastalık demektir. Dahası enformasyon kayıtlarında bir hücrede bağımsız bireysel enformasyon kaybedilmiş bozulmuşsa o artık hücrenin ölümcül hastalığa yakalanması an meselesidir. Neyse ki bu arızı durum tüm organizmaya sirayet etmemekte, bilakis ölen hücrenin yerine bir başkası devreye girmektedir. Şayet bir hücrenin toplumsal enformasyonu kaybolmuşsa çoğu kez kontrolsüz üremeler baş gösterir. Bunun sonucunda organizma içerisine hücre anarşizmi doğup (sarkom) kanser hücresinin oluşumuna kapı aralar. Kanser hücresi de tıpkı bir bağımsız hücre gibi doku sorumluluğundan uzak başıboş bir hücre görünümü sergiler. Canlılarda şifrenin universal olması ( genetik şifre tüm canlılarda ortaktır) Hücrelerdeki genetik şifrelerin nasıl meydana geldiği, ne şekilde değişikliğe uğradığı konusunda evrimciler cevap vermekten aciz durumdadırlar. Zaten onlar matematikle pek barışık sayılmadıklarından şifre ismi geçtiği anda belli ki yüzleri solmakta. Her şeyi program veya şifre dâhilinde açıklamak onlar için kâbustur adeta. Bu yüzden biyolojik hadiselere tesadüfî demek işlerine geliyor. Çünkü analitik çaba gerektirmiyor. Genetik şifre her canlı türü için aynı olmayıp, ancak belirli bir organizma için sabit kabul edebiliriz. Bazı araştırıcılar birbiriyle yakınlığı olmayan canlılara ait şifreleri karşılaştırmak amacıyla birtakım deneyler yapmışlarda. Şöyle ki; —Hayvansal virüslerin nükleik asitlerden hazırlanan preparatlarla bakterileri enfekte etmeyi denemişler. Bu durumda bakteri hücresi tıpkı bir bakteri virüsü tesiri altındaymış gibi virüse ait polipeptit sentez ettiği gözlemlenmiştir. Fakat bu deneyle yeni bir tür ortaya çıkmamaktadır. Yüce yaratıcının yarattığı orijinal malzemeyle ortaya birtakım şeyler koyma çabası olmaktan başka hiç bir işe yaramayan bir denemeden öteye geçememiştir. — Bitkilerde hastalık yapan virüslere ait nükleik asitleri bakteri virüslerin özütlerinden hazırlanan yapay unsurlarla karıştırıldığında normal biyolojik fonksiyonlarına devam etmekle beraber biyolojik donanım aynı kalıp evrimleşme söz konusu değildir. Belli ki kendi keyfince üreme denilen bir hadise yok ortada. Var olan bir gerçek var, o da tüm canlı hücrelerde biyolojik nizamı âlem orijinal halde yoluna devam etmesidir. — Çok değişik kökenli elemanların bir araya getirilmesiyle hazırlanmış yapay ortamlar sanki tek bir türe ait hücre yapısı gibi davranmakla birlikte, şu da bir gerçek Yüce Yaratıcı benzer fonksiyonlar için benzer yapılar yaratmış olabiliyor. Dolayısıyla her tür kendi içinde genleri değişmeyeceğine göre aynı canlıdan asla farklı canlı meydana gelmeyecektir. —Değişik organizmaların hücrelerinden hazırlanan ortamlara yapay bir mRNA aktarılınca birbirlerine uyan sonuçlar alınsa da yine asla yeni bir tür canlının meydana gelmesi söz konusu değildir. Kaldı ki deney metodunu evrime uygulamak hiçte öyle kolay gözükmemektedir. Nitekim Evrimci Theodosius Dobzhansky; deney metoduyla milyonlarca sürebilecek bir olayın açıklanmasına yetecek sürenin bir araştırmacının ömrünü aşabileceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır. Matthaei ve Schoek iki bilim adamı insan plasentasından hazırladıkları hücresiz yapay ortamda 64 kod sözcüğün en az 27’sinin hem insan, hem de E. Coli için müşterek (ortak) gibi gözüksede elde edilen bu tür bulgularla tüm canlıları kapsayan bir universal (müşterek) aidiyet kodun var olduğu anlamı çıkmaz. Her şeyden öte embriyolojik süreç her canlıda farklı seyretmektedir. Dolayısıyla embriyonun gelişmesi esnasında ne ceninin (fetus) geçirmiş olduğu embriyolojik safhalar (ontogeni) ne de bir başka canlıya ait embriyolojik benzerlikler evrime delil olamaz. Üstelik ortada homolog canlılara ait ortak ata fosilleri yok ki, böyle bir iddia da bulunulabilsin. Çünkü birçok müşterek kombinezonlardan hareketle aynı atadan geldiğimiz varsayımına delil teşkil etmediği gibi bütüncül durum ortaya koyamamaktadır. Zira ne kurbağa insan DNA’sı, ne de insan kurbağa DNA’sıdır. Dolayısıyla evrim varsayımları hep görüş olarak kalacaktır. Dahası canlılar dünyasında türler arasında benzerliklerin varlığı ortak atadan meydana geldikleri anlamına gelmez. Üstelik benzerliklere balıklamasına dalıp mal bulmuşçasına sevinenler her nedense canlılar arasında bariz bir şekilde görülen farklılıkları gördüklerinde teğet geçmektedirler. Şayet birbirine benzer iki canlı veya birçok benzer canlılar aynı atadan gelmişlerse bunların birbirine dönüşünü gösteren bir silsile serisi, aynı zamanda birbirleri arasında geçişlerin nerede noktalandığı ve terfi ettiği kademeye nerede başladığını gösteren bir delil ortaya koyulmalıdır. Madem canlılar arasındaki üniversallıktan (birliktelik) söz ediyorlar o halde aminoasitlerin tRNA’daki seçme (kodon tanıma) alanlarını uzaysal yapıları arasındaki uygunluk tanımı mı yapmak lazım, yoksa canlıların evrimleşmesi ile ilgili olduğuna dair görüş mü belirtmek gerekir. Elbette bu tür varsayımlarla bir yere varılamaz. Zira genetik kodon anlamını değiştiren mutasyonlar hemen hemen öldürücü olduklarından evolosyon sırasında eklendikleri varsaysak bile baskın halde gün yüzüne çıkamayacaklardır. O halde tüm bu anlatımlardan yola çıkarak biyolojik şifreyi şöyle özetliyebiliriz: —Her bir şifre bir üçlü nükleotid grubundan meydana gelmiştir. —Her üçlü kodon müstakil (özeldir) olup, nükleotidlerin üst üste birikmesi söz konusu değildir. — Birçok aminoasitler birden fazla üçlü kodon tarafından yönetilir. —Belirli bir üçlü kodon birden fazla amino asidi yönetemez. Üçlülerin sadece bir amino asidi yönettiği bulunmuştur. İstisna olarak U-U-U üçlüsünün fenil alaninden başka pek az miktarda lösini de yönettiği belirlenmiştir. —Bazı şifreler aminoasitleri kodlayamadığı durumlarda bunlar protein sentezinin başlatılması ve sonlanması gibi diğer işlerde kullanılır. — Her canlı organizmada aynı aminoasitler aynı üçlü kodonlar tarafından yönetilir. Hatta yapılan araştırmalar sonucu E. Colinin de diğer canlıların aminoasitleri gibi kendine özgü üçlü kodonlu olduğu belirlenmiştir. Hücre çekirdeğine giren ve DNA’ya katılan yeni birimler Mutasyonlar Canlılarda gen kombinasyonlarının dışındaki diğer sebeplerle ve ani olarak meydana gelen kalıtsal değişmelere mutasyon denmektedir. Yani mutasyon terimi genellikle kromozom yapısı değişmeleri veya kromozom sayısı değişmeleri, ya da genlerin yapısındaki fiziksel ve kimyasal değişmeleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Fakat gel gör ki evrimciler tarafından mutasyona olduğundan daha fazla misyon yüklenip yeni bir canlı türün doğuşuna neden olan bir hadise gözüyle bakılmaktadır. Bir başka ifadeyle mutasyon gibi arızalı bir yapıya bilge kavramının bile yetişemeyeceği bir anlam yüklemekteler. Hâsılı her canlı tipin genetik yapısı kendine özgü olup mutasyonla ne bir canlı eksilmiş ne de yenisi türemiştir. Üstelik kendi keyfince üreme denilen bir hadise de yok zaten, tam aksine tüm canlı hücreler biyolojik nizamı çerçevesinde iş görmektedir. Kromozom yapısı değişmeleri Kromozom yapısı değişmeleri kendiliğinden meydana geldiği gibi radyometrik sebeplere bağlı olarak x ışınları, ultraviole ışınları, gama ışınları ve çeşitli kimyasal maddeler kullanılmak suretiyle suni olarak ta oluşabiliyor. Söz konusu bu etkenlerden herhangi birisine maruz kalan hücre kromozomu enine veya daha fazla noktadan kopabiliyor. İşte bu kopmalar kromozom üzerinde bir takım yapısal değişmeler doğurmaktadır. Ancak mutasyona bağlı olarak meydana gelen bu tür kopmalar milyonda bir görülen ani değişiklikler olup asla evrime delil teşkil etmez. Çünkü söz konusu mutasyona uğramış genetik yapı bütünüyle değişikliğe uğramadığı gibi ortaya yeni bir canlı tür koyamamakta. Defisiyens ve Delesyon Her ikisinin de ortak noktası kopma olup, aynı zamanda kromozomların parça (segment) kaybetmesi olayı olarak bilinmekteler. Yani herhangi bir nedenle kromozomun ucundan bir parça kopar veya kaybolursa bu olaya defisiyens, aradan bir parça kopar ve kaybolursa buna da delesyon adı verilir. Defisiyensle kromozomun tek yerden kopan kısmın aradan çıkmasıyla birlikte kalan uçlar tekrar birleştiği gözlemlenmiştir. Dolayısıyla her iki halde de sentromer ihtiva etmeyen kısımlar hücre içerisinde görev yapamaz konumuna düşüp ortamdan kaybolurlar. İngiltere kıyılarındaki Man adasında yaşayan kuyruksuz kedi (Manx) evrimcilerin dikkatini çekmiş olacak ki onun adeta kuyruksuz oluşundan medet ummuşlardır. Oysa söz konusu bu kedi birileri tarafından kuyruğu kesilmesi sonucunda kuyruksuz hale dönüşmüş değil. Belli ki kuyruğa has bir genin kopması veya kaybetmesiyle alakalı bir durum var ortada. Bir kere mevcut geni kaybetmeye dur, elbet bu durumda Manx kedisinin kuyruksuz doğmasından gayet tabii bir olay daha ne olabilir ki. Çünkü ortada kaybedilmiş gen söz konusudur. Bu olayda asla evrimleşme süreci yoktur. Malum olduğu üzere evrimciler öteden beri hem insan, hem de kuyruksuz maymunların (apes) bundan takriben 3 milyon önce ortak bir atadan türedikleri iddiasında bulunmuşlardır. Bu yüzden fosil hominoidler kuyruksuz maymun ve insan için söylenile geldi, hominoidler ise yarı insan bir yaratık için kullanılan bir kavram olarak dile getirildi hep. Oysa bu tür kavramlarla evrimciler insanı insanlıktan çıkarıp hem atasını hem de kendisini hayvanlaştırmak isteseler de böyle bir ortak atayı gösteren herhangi bir fosilin yokluğu değim yerindeyse uykularını kaçırıyor. Kısaca evrimcilerin insanın atası diye ilan ettikleri maymunların kuyruklarının zamanla körelerek insanda kuyruk sokumu halinde oluştuğunu söylemek büyük bir yanılgıdır. Kaldı ki; maymun kuyruğu sayesinde bir fındık tanesinden küçük yiyecekleri bile toplayabiliyor. Yani bir noktada kuyruk parmak görevi yapmaktadır. Ayrıca bazı maymunlarda apandisitin olmaması da evrim açısından başka bir handikap teşkil etmektedir. Inversiyon Bir kromozomdan kopan bir parçanın koptuğu yerde 180 derece dönmesinin ardından yapışmasına inversiyon denmektedir. İnversiyonun delesyondan farkı kopan segmentin ters bir dönüşle eski yerine dönmesidir. Yani orijinal kromozomda genlerin dizilişi A, B, C, D, E, F, G şeklinde olduğu halde inversiyon neticesinde A, B, C, F, E, D, G halini alırlar. Duplikasyon Bir kromozomun belli bir kısmında gen sayısını iki veya daha fazla artırması olayıdır. Yani duplikasyon delesyonun aksine bir parça çoğalması demektir. Dahası duplikasyonla homolog kromozomların herhangi bir noktasının birbirine temas etmesinden sonra o noktada bir kopmayla birlikte yeniden birleşip ilave parçalar eklenmektedir. Translokasyon Translokasyon homolog olmayan kromozomlara ait kaybolan kromozom parçasının taşınıp veya yer değiştirmesiyle birlikte başka bir kromozoma yapışma olayıdır. Demek ki farklı homolog çiftlerine ait kromozomların birbirini kat etmesi bu temas noktasında bir kopmaya sebep olabiliyor. Yani bu kopan parçalar bir translokasyon sürecinden geçip sonunda anomali halde birleşebiliyor. KROMOZOM DEĞİŞMELERİ Bitki ve hayvanlar âleminde kromozom sayısı cinsten cinse, hatta türden türe değişiklik göstermekle beraber her türün kendi içerisinde kromozom sayısı sabit kalmaktadır. Genellikle her canlı hücresi kendi türü için karakteristik özellik göstermektedir. Bu yüzden eşeyli üreme gösteren canlılarda gametlerin ihtiva ettiği kromozomlara takım veya genom adı verilmektedir. Genomların sayısı “n” ile gösterilip haploit (monoploit) özelliktedir. Somatik hücrelerin gametleri ise iki misli kromozom ihtiva ettiğinden kromozom sayısı 2n olmaktadır. Yani diploittirler. Fakat bir kısım canlılarda diploid (2n) kromozom sayısının değişebildiği belirlenmiştir. O halde bu arızi değişmeleri muhtelif kısımlara ayırarak inceleyebiliriz. Euploidi Bir takımda yer alan kromozomların birden başlayıp tam katlı yükselmesi ya da tam tersi o kromozom takımının organizmada tek bir defa bulunması olayı euploidi diye tanımlanır. Bir başka ifadeyle kromozomlar bu olayla birlikte hem monoploid hem de poliploid şeklinde sahne alabiliyor. Dolayısıyla bu iki tipi şöyle izah edebiliriz: Monoploidi Nadiren bazı hayvan ve bitki hücrelerinde sadece bir takım veya n kromozom ihtiva edip buna monoploid denmektedir. Örneğin bal arılarında erkek fertler döllenmemiş yumurtaların gelişmeleriyle meydana gelir. Keza deneysel olarak temparetür şartlarına maruz kalan Tritirus yumurtaları ise gelişme kaydedip monoploid fertler meydana getirirler. Poliploidi Bir takımda yer alan kromozomlar sayıca 3 veya daha fazla kata yükselmesi olayı poliploidi adını alır. Bu olay neticesinde 3n, 4n, 5n gibi artış kaydeden n katlarda kromozomlu fertler meydana gelebiliyor. Bunlar sırasıyla triploid, tetraploid, pentaploid vs. diye tanımlanır. Poliploidi fertler; Mayoz bölünme sonucu kromozom sayısının yarıya indirgenmesiyle birlikte en az somatik hücrelerin sayısı kadar genoma sahip gametlerin teşekkül etmesiyle oluşan fertlerdir. Aynı zamanda bu tip fertler zigotun ilk bölünmesi esnasında enine çeperin teşekkülüne mani olmak suretiyle kromozom sayısı iki kat yükselmesi sayesinde meydana gelirler. Bu arada Poliploidi fertlerde kendi içerisinde birtakım türlere ayrılmaktadır. Şöyle ki; —Autopoliploidi (Autoploidi) Autopoliploidi de mevcut olan genlerin hepsi aynı türden meydana gelir. Şayet bir diploid ferdin toplam genomu AA ise autopoliploid fertler 4A, 6A, 8A, 10A şeklinde tezahür edecektir. Yine autopoliploidi de mevcut genlerin bir kısmı aynı türden diğer bir kısmı ise başka türden meydana gelebiliyor. Mesela AA ve BB genomları taşıyan iki fert çaprazlanırsa AB genomu taşıyan bir zigottan diploit bir fert hâsıl olacaktır. Şayet bu zigotun kromozom sayısı 2, 3, 4 katına çıkarılırsa 2AB (AA BB), 4AB(AAAABBBB) gibi alloploid fertler oluşacaktır. — Endopoliploidi Endopoliploidi endomitoz adı verilen olayın bir neticesinde doğmaktadır. Nitekim bazen farklılaşmış ya da bölünme yeteneğini kaybetmiş hücrelerde çekirdek zarı kaybolmadığı halde kromozomların uzunlamasına bölünerek sayılarını 2 veya daha fazla kat sayıya yükselttikleri görülmüştür. Ancak bu olayda iğ iplikleri teşekkül etmez. Bu yüzden endomitozla oluşan kromatidler birbirinden ayrılarak bağımsız kromozom halini alırsa bu olaya endopoliploidi (polisomati) denir. Şayet birbirine yapışık kalıp kromatid paketlerinden ibaret dev kromozom haline dönüşürlerse bu olaya ise politeni denmektedir. Zira Politeni, Dipter (örneğin Drosophila) larvalalarının tükürük bezlerinde sık sık görülebiliyor. — Autopoliploidy Bir takımda yeralan kromozomlardan birinin veya birden fazla türün genom sayısının artırması autopoliploidly adını alır. Dolayısıyla bu tip fertler autopoliploidy gametlerin normal haploid sayıdan daha fazla veya eksik sayıda kromozom ihtiva eden gametlerin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. (Non-dujuntion olayı ile meydana gelen gametlerde birinde kromozom sayısı n+1, diğerinde ise n–1 şeklindedir) Bu arada Autopoliploidy kendi içerisinde, monozomi, nullisomi ve polisomi olarak tasnif edilir. Şöyle ki; —Monozomi Monozomi; diploid bir fertte tek bir kromozomun tamamlanmamış veya eksik olması olayıdır. Böyle bir fert non-dısjunctıon olması dolayısıyla bir kromozom eksik olan bir gametin (n–1), normal bir gametle birleşmesi neticesinde meydana gelir. Böylece n–1 x n = (2n–1) şeklinde formüle edilen monosomik durum turner sendromu olarak sahne alır. —Nullisomi Nullisomi; bir canlıda bir kromozom sayısının homologu ile beraber eksik olması olayıdır. Böyle oluşan diploit fertler 2n–2 ile gösterilir. Dahası Nullisomik fertler nondısjunctıon olayı sonucu aynı çeşit kromozomunu kaybetmiş olan 2 gametin birleşmesiyle meydana gelip, bu durum n–1 x n–1 = (2n–2) şeklinde formüle edilir. —Polisomi Polisomi; bir takımda yer alan kromozomlardan bir veya birkaçının sayısını yükseltmesi olayıdır. Tabiî ki polisominin de trisomi, tetrasomi, hiperploidi ve hipoploidi çeşitleri vardır. Şöyle ki; Trisomide diploit fertte bulunan kromozomlardan bir tanesi daha fazladır. Yani 2n+1 şeklinde formüle edilip mesela insanda trisomik fertler n+1 =24 ve n =23 kromozomlu gametlerin birleşmesiyle meydana gelmektedir. Dolayısıyla genel itibariyle trisomik fertlerde kromozom sayısı 47 olmaktadır. Tetrasomide diploid bir ferdin kromozomundan bir tanesi 4 kez sahne almaktadır. Nitekim böyle fertler 2n+2=48 formülü ile gösterilir. Hipoploidi polisomi olayının yüksek katsayı poliploidlerinde yer alan kromozomlardan bir tanesinin diğerlerine nazaran daha az yansıması şeklinde tezahür etmektedir. Böylece bu durum 4n–1, 5n–1 diye kategorize edilir. Fazla olanı ise hiperploidi adını alır.Nitekim hiperploidiyetrizomiler, hipoploidiye de turner sendromu örnek gösterilebilir. Gen Mutasyonları Her ne kadar DNA yazısı kromozom âlemi içerisinde sıkıca paketlenmiş, ayrıca protein kılıflarlara sarılmış moleküler nükleotid bazların çift zincirin karşılıklı kutuplarına birbirlerine sıkıca tutunup korunmuş durumda olsalar bile yine de bizim bilmediğimiz birçok bozucu, dağıtıcı ve yıkıcı faktörlerin risk oluşturması muhtemeldir. Yani nükleotid moleküllerin gerek kendine özgü termik titreşimleri, gerek kimyasal ve elektriksel etkenler, gerekse başka moleküllerle çarpışması veya ortamdan geçen radyasyon etkisi gibi birtakım sebepler DNA üzerinde bazı kayıplara yol açabiliyor. Mesela buna benzer daha nice etkiler sonucunda kanatsız sinek veya şekli bozulmuş bitki meydana gelebiliyor. Tabii bu demek değildir ki evrimleşme sonucu yeni bir canlı meydana gelmiştir. Belli ki bu tip istisnai durumlar kurulu programa zarar vermekten öteye geçemiyor. Sonuçta genler mikro âlemde öyle harükülade işler yapıyorlar ki aradan kaç nesil geçerse geçsin canlının tümünde değişiklik oluşturmadan orijinal haline sadık kalabiliyorlar. Zaten genler hücrelerin başkomutanı olup, onların direktifleriyle canlılar kararlılıklarını sürdürebiliyor. Maazallah balık baştan kokarsa vay o hücrenin haline. Beynimizin en kolay yaptığı iş belki de olumsuz olan her ne varsa onu derhal programlayabilmesidir. Madem öyle beynimize olumlu sinyal gönderip kendimize pekâlâ pozitif bir bakış açısı kazandırabiliriz. Bunun için evvela kendimizi olumlu düşünmeye veya her şeye güzel bakmaya alıştırmak, sonra dilimizi olumlu cümleler kurmaya alıştırmak gerekmektedir. Çünkü tatlı söz yılanı bile deliğinden çıkarabiliyor. Bundan da öte eline, diline, beline sahip olan isterse kâinata meydan okuyabiliyor da. O halde kul olmanın idrakiyle dua ederken “Allah’ım hayırlı değilse üniversiteyi bana kazandırmayı nasip etme” yerine “Allah’ım bana hayırlı üniversiteler kazanmayı nasip eyle” tarzında hiçbir kayda ve şarta bağlı kalmaksızın ümit dolu bir dil kullanmakla beyin programını olumlu kılabiliriz. Yani siz siz olun kullanacağınız cümlelerinizde asla olumsuz ve karamsar kelimelere yer vermeyin. Hani bir söz vardır ya “Güzel gören güzel düşünür, güzel bakan güzel görür, güzel rüya gören mutlu olur” diye. İşte bu tür akıl dolu sözler hepimizin kulağına küpe olsun ki, bak o zaman gerçek hayat nedir farkına varabilelim. Bir DNA zincirin halkasında herhangi sebepten ötürü bir harf kaybının olması kayda değer önemli zarar sayılmaz. Çünkü hemen o noktada iki şerit birbirinden ayrılıp, sağlam olan zincir kendisine bir komplamenter kopya imal edebiliyor. Böylece eski komplementer DNA şeride karşılık gelen yeni şeridin yardımıyla tekrar kayıplar giderilmiş olur. Fakat öyle istisnai durumlar var ki; DNA rejenerasyonunu (yenilenmesi) imkânsız kılan bozulmalar sonucu DNA’nın her iki halkasında cereyan eden kopma veya kaymalar düzeltilememektedir. Dahası rejenerasyona hizmet edecek orijinal enformasyon her iki şeritte izini kaybedebiliyor. İşte bu rejenere edilmeyen kısım ya da aslına çevrilemeyen değişmiş bölüm kendi başına arızalı şekliyle kalıp hücrenin hayatını sonlandıracak noktaya kapı aralayabiliyor. Derken bu arızalı durum hücreden hücreye nesiller boyu ilerleyip adına mutasyon deriz. Şurası muhakkak genetik kodlarda meydana gelen değişmeler istisnai türden değişmeler olup, bu tip durumlar daha çok arızı yapıların birbirini tetiklemesiyle ortaya çıkmaktadır. Anlaşılan genler üzerindeki ardı ardına cereyan eden zincirleme kazalar mükemmel bir yapı ortaya koyamadığından adeta evrimi can evinden vurmaktadır. Her ne hikmetse tabiat ana veya onların putlaştırdığı tesadüf tanrısı genetik kodlarla rasgele kumar oynayıp bir dizi felaketlere kapı açamaması bir başka gerçeği ortaya koymaktadır. Şöyle ki; bu hepimizin bildiği, fakat evrimcilerin bilmediği ilahi nizamın kolay kolay tarumar edilemeyeceği gerçeğidir. Gerçekten biyolojik nizamın tepesinde bu denli kompleks canlı varlıkları oluşturan genetik kodların kararlılıklarını sürdürmesi kayda değer bir olaydır. İşte bu yüzden her an her saniye sessiz ve derinden etkileyecek denilen tarayıcı doğal ayıklamanın ( doğal seleksiyonun) hışmına uğramadan biyolojik nizamın yoluna devam etmesi evrimcileri şaşkına döndürmektedir. Tüm bu şaşkınlıklarına rağmen hala tabii seleksiyonu piramidin tepesine oturtup güya faydalı değişiklikleri muhafaza eden ya da zarar verici faktörleri ayıklayan bilinçli bir varlıkmış gibi ilan etmekten geri kalmıyorlar. Onlar bildiklerini okuya dursunlar, Japonyalı bilgin Motoo Kimura bir insanda hücre molekülünün birkaç senede bir kez farklılaşma geçirebileceğini hesaplamıştır. İngiliz genetik bilim adamı John Burdon Sanderson Halden ise insan neslinin ancak ve ancak 1000 senede bir molekül değişikliğine uğrayabileceğini ortaya koymuştur. Tabii bu hesaplamalar evrimcileri üzmektedir. Şöyle ki; bu tür hızlı değişimin tabii seleksiyonla olduğunu varsaydığımızda insan türünün dünya sahnesinden kalkması demektir. Dolayısıyla böylesine mutasyondan bile hızlı bir şekilde işleyen bu süreç beklentilerine cevap vermemektedir. Yani bu durumda ya mutasyon denilen mekanizma bir şekilde tetiklenip hızlı işletilecek, ya da faydalı mutasyonu faydasız mutasyondan ayırabilecek kabiliyette olduğu söylenilen tabii seleksiyona dur denip ara sıra ona tatil yaptırılacak. Belli ki evrimciler mutasyon, seleksiyon derken gel-gitler içerisinde kıvranarak iki arada bir derede sıkışmış şaşkın ördeğe dönüşmüş durumdalar. İsterseniz kromozom üzerinde anlık değişmeleri tiplendirip kısaca göz gezdirebiliriz. Bilindiği üzere bir genin kromozom üzerindeki yeri değiştirmeksizin onun (A-G) baz moleküllerinde meydana gelebilen değişmelere gen mutasyonu (nokta mutasyon veya mikro mutasyon) denmektedir. O halde bu tariften hareketle moleküler seviyedeki bu tür mutasyonları 4 grupta incelemek mümkündür. Şöyle ki; —Transversiyon (çapraz aktarmalar) Mutasyon sonucu bir pürin bazının yerini bir pirimidin, bir pirimidin bazının yerini ise bir pürin almışsa bu tip tek bazlık değişkenlik gösteren mutasyonlara transversiyon denir. Mesela A = T veya G=S çifti yerine T= A veya S= G çiftinin geçmesi birer transversiyon örneğidir. —Transisyon(geçiş) Bir genin herhangi bir yerindeki A=T çifti yerine G=S çifti, ya da T=A çifti yerine S=G çifti geçmesi şeklinde tek bazlık değişmeye (nokta mutasyon) transisyon denir. Bu tip mutasyonlarda bir pürin bazının (A,G) yerini başka bir pürin bazı alırken, bir primidin bazının yerini de başka bir pirimidin bazı alabiliyor. —Delesyon Bir veya daha fazla nükleotid çiftinin DNA molekülünden koparak eksilmesi şeklinde tezahür eden mutasyondur. Eksilme yalnız molekülün uç kısmında değil orta kısmın herhangi bir yerinde olabiliyor. Hatta kopan kısım aradan çıktıktan sonra kalan uçlar tekrar birleşebiliyor. Bu arada nükleotid eksilmesi herhangi bir gende oluşmuşsa o gene ait şifre olumsuz yönde etkilenebiliyor. —Inversiyon Delesyonun tersi bir mutasyon şekli olup, DNA molekülüne fazladan bir veya birkaç nükleotid çift girebiliyor. Böylece bu tip eklenme hangi gende olmuşsa o genin şifresinde hasara yol açması kaçınılmazdır. Ayrıca yukarda bahsettiğimiz 4 tip gen mutasyonun varlığı genetik çaprazlamalar ışığında açıklığa kavuşmuş olup, mikroskobik olarak şimdiye kadar gözlenememiştir. MUTAGENLER (DNA’yı mutasyona uğratan genler) Çeşitli ışınlar, bazı kimyasal maddeler, temparetür şoklar veya diğer etkenler genler üzerinde mutasyona neden olduklarından bu tür faktörlere mutagen denmektedir. Şöyle ki mutagenler; “—Sıcaklık — PH —Radyasyon —Kimyasal Bileşikler” diye dört grupta toplanır. Sıcaklık Yüksek sıcaklık moleküllerin kinetik enerjisini artırmak suretiyle mutasyona sebep olabiliyor. PH derecesi Ortamın PH derecesi moleküller arası etkileşimlerde ve özellikle tautomerik (pronitron değişmesi) dönüşümlerde önem arz ettiğinden, PH derecesinin mutasyon hızını etkilemesi gayet tabiidir. Her şeye rağmen şu da bir gerçek; moleküllerin hızla hareket edip birbirleriyle çarpıştıkları bir ortamda bile moleküler kazalar ve yanlışlıkların olma ihtimali sıfır denecek kadar düzeyde seyretmektedir. Radyasyon Mor ötesi ve X ışınları gibi kısa dalga boylu ışınlar enerji yönünden yüksek radyasyonlu moleküllere çarptıklarında birtakım arızı değişiklikler oluşturabiliyor. Nitekim bu tip ışınlar DNA molekülü üzerinde delesyon ve inversiyona yol açan kopmalar sebep olduğu gibi, baz çifti dönüşümler (tautomerik oluşumlar) görülebiliyor. Kimyasal Bileşikler Kimyasal maddelerden bir kısmı DNA molekülü üzerinde transisyona (Nıtroz asit, 5 Brom urasil, 2 amino purin, hidroksiamin gibi) neden olurken bazıların da transversiyona yol açmaktadır (etiletan, sülfanot gibi). Diğer bir kısmında ise delesyon veya inversiyona neden olmaktadır (Akridin türevleri gibi). Tautomerik dönüşümler DNA zincirinde A=T ve G=S’in karşılıklı bir plan dâhilinde eşlemesi fiziko kimyasal bakımdan uygunluk göstermektedir. Yani adenin-timin arasında eşleşme 2 hidrojen bağıyla gerçekleşirken, guanin-sitozin arasında gerçekleşecek eşleşme içinse 3 hidrojen bağı devreye girmektedir. Ancak keto grubu taşıyan guanin ve timin ile amino grubu taşıyan adenin ve sitozinin eşleşme esnasında bir molekül bağ değişik formatta bulunabiliyor. Buna göre tautomerizasyon dönüşüm sonucunda bir molekülün proton ve elektronları yeniden dizildiklerinde alışılagelen A, G, S, T formun dışında başka bir form teşekkül edebiliyor. Bu durumda tautomerik formda 1 hidrojen atomunun bağlandığı noktada yerinin değişmiş olduğu görülecektir. Hatta bir hidrojen atomunun yerinin değişmesiyle birlikte karbon üzerindeki tek bağların çift bağ, bazı çift bağların ise tek bağ haline dönüşmesini beraberinde getirdiği gözlenmiştir. Bir an için DNA replikasyonu sırasında tautomerik yapıdaki bazı nükleotidlerin ortamda bulunduğunu düşünelim. Böyle bir durumda nükleotidler arasındaki eşleşmeler ister istemez değişecektir. Normal şartlarda DNA replikasyonu A=T, G=S şeklinde veya T=A, S=G şeklinde eş yaparak gerçekleşir. Fakat tautoremik oluşumlarda bu böyle değildir. Şöyle ki sitozinin tautomerik formu adeninle eşleşir, timinin tautomerik formu guaninle, adenin tautomerik formu sitozinle, guaninin tautomerik formu ise timin ile eş yapar. Derken normal formda bulunan bir adenin karşısına bir sitozin geçmiş olur. Daha sonraki aşamalarda ise sitozin normal formuna geçerek yeniden guaninle eş yapar. Böylece tilkinin dolanıp dolaşacağı kürkü dükkanı misali başlangıçta DNA molekülünün bir noktasında kopan A=T, G=S baz çiftleri yine S=G ve A=T şeklinde aslına dönüşmüş olurlar. Kimyasal Mutagenlerin etkileri Kimyasal mutagenler DNA baz molekülleri üzerinde değişikliklere yol açan maddelerdir. Mesela molekül yapısında bir bazlık değişim meydana geldiğinde söz konusu molekül doğrudan bir baz çifti oluşturamamaktadır. Baz analogları Baz analogları DNA baz moleküllerine benzeyen moleküller olması hasebiyle DNA eşleşmesi sırasında normal bazlara oranla çok daha kolay tautomerik dönüşüme neden olabiliyor. Böylece DNA yapısında bu durum mutasyon ihtimalini artıracaktır. Bu arada kimyasal mutagenleri örneklendirebiliriz. Şöyle ki; Nitröz Asit (HNO2) Özellikle Nitröz Asitbakteri, maya ve faj gibi mikroorganizmaların DNA baz molekül yapısında değişiklik yapan bir madde olup, aynı zamanda HNO2 amino grubu taşıyan bazları oksidatif deaminasyona uğratabiliyor. Yani DNA’daki amino grupları (NH2) yerine hidroksil (OH) grupları devreye girmektedir. Eğer bir DNA molekülü Nitröz asitle muamele edilirse örneğin halkanın altıncı karbonunda bir amino grubu hipoksantin haline çevrilebiliyor. Böylece Keto grubu taşıyan hipoksantin üzerinde mutasyon meydana gelmiş olur. Aynı şekilde yine HNO2 vasıtasıyla DNA’nın sitozin değişimi gerçekleşebiliyor. Keza oksidatif deaminasyon sonucu urasil guaninle eşleşmeyip adeninle çift yapacağından mutasyona sebep olabiliyor. 5- urasil -brom bazı Baz analoğu olarak kabul edilen bu gibi bileşiklerin kimyasal yapısı bazların genel yapısına çok benzediğinden böyle moleküller DNA’daki bazların yerine rahatlıkla alabiliyorlar. Örneğin 5-Brom urasil timine benzediğinden DNA ikileşmesi sırasında timin yerine kullanılabiliyor. Bu bileşiğin timinden tek farkı, timinin beşinci karbona bağlı olan metil grubu yerine brom atomunun bulunmasıdır. Urasilde ise aynı yerde hidrojen (H) atomu bulunur. İşte urasil üzerinde hidrojen atomunun brom ile yer değiştirmesiyle birlikte 5-brom urasil bazı meydana gelmektedir. Zaten bundan dolayı 5-Brom urasil olarak adlandırılır. Anlaşılan 5-Brom urasil timine benzediğinden adeninle eş yapabilmenin yanı sıra, tam olarak timinin yerini tuttuğunda ise mutasyona sebep olabiliyor. Belli ki bu tip bileşikler ancak normal durumunda iken enol form haline geçebiliyor. Mutasyon Hücrenin hayatını nasıl etkiler? Evrimciler ne akla hizmet ediyorlarsa mutasyonun hayat verdiğine inanmaktalar. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Düşünsenize bir örümceğin (Tarantula’nın) gayet kendini iyi koruyabilecek yeteneğe, hatta bazen arıları bile zehriyle öldürebilecek donanıma sahip olduğu halde kendisine yaklaşan eşek arısının kendisini uyuşturup yararlanmasına izin verebiliyor. Ya eşek arısına ne dersiniz, baksanıza o da avını nokta atışı diyebileceğimiz isabetle sinir merkezlerinin yerini belirleyip kendisinden iki kat daha üstün zehre sahip örümcek üzerinde operasyon yapabiliyor. Anlaşılan ortada hem Tarantula, hem de eşek arısı açısından doğal seleksiyona katkıda bulunacak bir durum gözükmemektedir. O halde bu durumda güçlü örümcek karşısında eşek arısının soyunun tükendiğini söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Çünkü her iki halde de canlı kompleks yapı kendine özgü bir tarzda muhafaza edilerek evrime meydan okumakta. Zaten her şeye evrim mantığından bakarsak bir kere doğal seleksiyonun başarılı olması için mutlaka faydasız (zararlı) mutant genlere karşı baskın olması icap eder. Bu da yetmez faydalı mutant genler az sayıda üreyip, ekonomik kullanılmaları icap etmektedir. Kaldı ki bir bireyin faydalı mutasyona maruz kaldığını varsaysak bile, o fert önce genetik yapısında oluşan öldürücü genleri yok etmesi gerekir. Daha sonra o birey çiftleşen alt grubun popülâsyonun da üstün konuma geçmesini sağlayacak bir üreme kabiliyeti sergilemesi lazım ki, mutant özellikler popülâsyona transfer edilebilsin. Maalesef uygulamaya baktığımızda faydalı zannedilen mutasyonun kendisine faydası yok ki başkasına faydalı olabilsin. Canlıların bir kısmı değişik şartlara ayak uydurma yeteneklerini yitirdiklerinde ya nesli kesilmekte ya da sınırlı değişiklikle hayatını devam ettirmekte. Keza mutasyona uğramış DNA zinciri eski zincirden 1 nükleotidlik bakımdan farklı olsa bile bu küçük değişiklik ancak hücre üzerinde etkili olabiliyor. Dahası böyle değişmeye maruz kalan bir hücre diğer hücrelerle yarışma yeteneğini ya artırır ya da azaltmaktadır. Şayet mutasyon yararlı bir mutasyonsa diğer organizmalardan daha büyük yaşama şansına sahip olacağından, bu durum oğul döllere aktarılırken bir baz ileri veya bir baz geri olacak şekilde geçmektedir. Şu bir gerçek popülasyon içerisinde varlığını hissettirecek, hatta tüm popülasyonu daha da mükemmel hale getirecek bir mutasyon hadisesinin gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir. Üstelik faydalı değişmelerin faydasızlara üstün hale geçmesi için bir plan ve bir program gerektirir ki evrimcilerin zaten plan ve programla hiçbir zaman işi olmamıştır. Zira onların işbirlikçisi kafalarında putlaştırdıkları tesadüf mitidir. Oysa en basitinden bir canlının kendisinden bir üst canlıya evrimleşmesi için trilyon rakamların üstünde birbiri ardına gerçekleşen mutasyon aşamalarına ihtiyaç vardır. Ne var ki en ilkel canlıdan daha yüksek canlılara gidildikçe işler daha da karmaşık hale gelip, bu karmaşık ritmi artmasıyla birlikte yeni bir türün ortaya çıkma ihtimalini diskalifiye etmektedir. Zaten düşünen bir insan için karmaşıklık keşmekeş değil, tam aksine mükemmeliyet demek, dogmatik kafa için ise tam bir kargaşa ve tesadüfî olay demektir İçerisinde enzim, nükleik asit, şeker vs. karışımın bulunduğu steril ortamda hazırlanmış bir organik bileşikler ekstraktı düşünelim. Sonra bu karışımı katalizleyecek dışardan elektrik kıvılcımıyla oluşabilecek bir enerji kaynağını varsayın, işte önünüzde duran bu malzemeye hangi metodu uygularsanız uygulayın asla yeni bir canlı ortaya çıkmayacaktır. Nitekim bu tür denemelerin geçmişten günümüze kadar uzun yıllar denendiği artık bir sır değil. Gelinen nokta itibariyle protein moleküllerinin en ilkelinde bile yaklaşık 1500 parçanın varlığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla organik çözelti içeren bir kazana bu proteini karıştırdığımızda bu ortamda 1500 parçayı hem toplayıp sentezleyecek,

http://www.biyologlar.com/triplet-yapidaki-nukleotidlerin-siralanisi

POPULASYON GENETİĞİ ve EVRİM

A. POPULASYON GENETİĞİ Belirli bir bölgede yaşayan aynı türün fertleri topluluğuna populasyon denir. Burada populasyonlardaki karakterlerin hangi oranlarda görüldüğünü sonraki nesillerde ne gibi değişmeler olduğunu öğrenmeye çalışacağız. 1. Genler ve Populasyonlar Bir populasyonda bir karakterin hangi oranda bulunduğunun veya yeni oluşacak bireylerde o karakterin görülme şansının hesaplanabilmesi için bazı değerlerin önceden bilinmesi gerekir. Bunları öğrenmek için ise, populasyonda bir birey veya bir aile yerine bütün bireylerin incelenmesi gerekir. Gen Havuzu Nedir? Genetikçi, populasyondaki fertlerin bütün genlerinin bir havuzda toplandığını düşünür. Bu havuz erkek fertlerin ve dişi fertlerin genlerinin toplandığı iki ayrı havuzdan meydana gelmiştir. Kısaca, bir populasyonun bütün genlerine gen havuzu diyebiliriz. Gen Frekansı : Bu büyük gen havuzunda bir genin bulunma sıklığı (% oranı) o genin frekansını belirler. Bir karakterle ilgili genlerin frekansları toplamı daima 1'e eşittir. p, baskın genin oranını; q ise çekinik genin oranını belirtirse, (p + q = 1) dir. Aynı türe ait bile olsa farklı populasyonların gen havuzları ve gen frekansları farklıdır. Baskın ve çekinik genlerin frekansına etki edecek kuvvetler (faktörler) olmadığı taktirde; populasyondaki her bir alelin veya genotipin % oranları dölden döle değişmeden aktarılır. p2, AA birey oranını; 2pq, Aa birey oranını q2 ise aa birey oranını gösterecek olursa, (p2 + 2pq + q2 = 1) olur. 2. Gen Oranının Değişmesi Bir populasyondaki genlerin frekansını etkileyen kuvvetler yoksa populasyon dengededir, gen frekansları ve birey oranları sabittir. Populasyonlardaki denge uzun süre kalamaz. Gen frekanslarını etkileyen faktörler her zaman bulunabilir. 1. Mutasyonlar : Bir populasyonda her kuşakta az miktarda da olsa mutasyonlar meydana gelebilir. Bir genin aleli mutasyona uğradığı zaman, bu mutasyon yararlı ise populasyonda devam eder. Dolayısıyla gen havuzundaki frekansı da değiştirmiş olur. Ancak bir müddet sonra gen havuzu tekrar dengeli hale gelir. Eğer gende zararlı bir mutasyon meydana gelmişse, fert öleceği için bu gen kaybolacaktır. Bu durumda da gen frekansı değişir. a. Kromozom Sayısı Mutasyonları : Mayoz bölünmede gerçekleşen ayrılmama sonucu kromozom sayısı artar ve azalır. 2n-1, 2n+1, gibi kromozom sayısına sahip bireyler bu yolla oluşur. b. Kromozom Yapısı (Gen) Mutasyonları : Kromozomlar üzerinde dizilmiş bazı genlerin kaybolması, koparak başka kromozoma yapışması, aynı yere ters dönüp yapışması, gibi durumlardır. c. Nokta Mutasyonlar : Bir genin yapısındaki nükleotidlerin değişmesi, kaybolması, yerine yanlış nükleotid bağlanması gibi durumlarla ortaya çıkar. Mutasyonlar genel olarak zararlı ve öldürücüdürler. Kalıtsal olabilmeleri için; üreme hücrelerini etkilemeli, ya da gelişmenin erken döneminde gerçekleşmelidirler. 2. Seleksiyon : Gen frekansının değişmesinde diğer bir etken de seleksiyondur. Seleksiyon çevreye uygun varyasyonlara sahip bireylerin seçilip, diğerlerinin elenmesidir. Bazı genlerin frekansı artar bazısının azalır. Örneğin hemofili hastalarının, toplumda yaşama ve çocuk sahibi olma ihtimalleri azdır. O halde hemofili geni populasyonda seleksiyona uğramaktadır. Ancak hemofili alellerinin frekansı hiç bir zaman sıfır olmaz. Çünkü, mutasyonun etkisiyle normal aleller hemofili aleline dönüşebilmektedir. 3. Migrasyon (Göçler = Gen akımı) : Bir populasyondaki belirli karakteri taşıyan fertler bazı durumlarda diğer bir populasyona göç edebilirler. Böylece bir populasyonun gen havuzundaki bir genin frekansı azalırken diğer bir populasyonun gen havuzundaki genlerin frekansında artış meydana gelebilir. 4. İzolasyon : Tabiattaki populasyonlar arasında genetik, fizyolojik, ekolojik ve davranışla ilgili çeşitli izolasyon mekanizmaları vardır. Ancak bunların arasında en önemlisi coğrafik izolasyondur. Populasyonlar coğrafik olarak ayrıldıkları zaman bulundukları çevrede yaşamlarını sürdürebilmeleri için, mutasyon ve seleksiyonla farklı gen havuzları oluştururlar. Uzun bir süre sonra bu populasyonlar artık birbirleriyle çiftleşemeyecek derecede farklılaşmışlardır. Bu durum yeni alt türlerin ortaya çıkmasını sağlar. 5. Aile İçi Evlenmeler : Bu tip evlenmeler, resesif genlerin bir araya gelmelerine yani homozigot hastalıklı fertlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu tip hastalıklar öldürücü ise, böyle bir evlenme resesif genin populasyondaki frekansını azaltır. B. EVRİMLE İLGİLİ GÖRÜŞLER Evrim, canlıların uzun bir zaman içinde geçirdiği ve geçirmekte olduğu değişiklikleri ifade eder. Evrimci görüşe göre, yeni türler eski türlerin tesadüfen ve zaman içinde değişmesiyle meydana gelmekte; bu değişme olayı günümüzde de devam etmektedir. Başka bir ifadeyle, evrimciler, türlerin sabit olmadığına ve devamlı değiştiğine inanmamaktadırlar. Evrimcilere göre günümüzün canlıları, çok basit ve ilkel bir veya birkaç ortak atadan, milyonlarca yılda evrimleşerek meydana gelmiştir. Tabiattaki türlerin kendi içinde bazı değişmeler gösterdiği tespit edildiği halde, bu değişmelerin, bir türü başka bir türe dönüştürdüğüne ait örneklere rastlanamamıştır. 1. Lamarck’ın Görüşleri Bu bilim adamı, çevrenin etkisiyle canlılarda meydana gelen değişmelerin daha sonraki nesillere geçebileceğine inanmıştır. Lamarck’a göre, bitki ve hayvan türleri, çevre şartlarının etkisiyle değişebilmektedirler. Lamarck, “Zoolojinin Felsefesi” adlı eserinde, çevrede meydana gelen değişikliklerin türleri etkilediğini ve her türün bu etkiye içten gelen bir değişiklikle cevap verdiğini belirtmektedir. Lamarck, canlıların çevre şartları ile “sonradan kazanılan özelliklerin yeni nesillere geçtiği” ve “kullanma ve kullanmama” prensiplerini savunur. Buna göre, eğer bir vücut parçası çok kullanılırsa gelişir ve kuvvetlenir. Kullanılmayan organlar ise zamanla zayıflar, küçülür ve hatta kaybolabilir. Mesela, zürafaların boyunlarının uzun olmasını şu şekilde açıklar: Oldukça kurak ve otsuz bölgelede yaşayan bu hayvanlar, devamlı ağaçların uç dallarına boyunlarını uzatmak zorunda kalmışlardır. Bu mecburiyet, zürafa soyunun daha sonraki nesillerinde de sürdürülmüştür. Böylece uzun yıllar devam eden bu olayın sonunda, zürafaların hem ön bacakları, hem de boyunları uzamıştır. Kullanma yoluyla bir organizmada çeşitli vücut bölgelerinin gelişebileceğine dair görüş inandırıcıdır. Gerçekten bugün, atletlerin ve haltercilerin çeşitli çalışmalarla kaslarını geliştirdikleri bilinmektedir. Bu tür değişmelere modifikasyon denmektedir. Ancak, yapılan araştırmalar, çevre ve yaşama şartlarının etkileri ile fertlerde görülen değişikliklerin oğul döllere geçemeyeceğini açıkça göstermektedir. Bugünkü biyoloji bilgisine göre, ancak üreme hücrelerinde, özellikle bu hücrelerin genlerinde meydana gelen değişmeler nesillere geçebilir. Çevre tesiriyle vücut hücrelerinde meydana gelen değişmeler ise yeni nesillere geçmez. 2. Darwin’in Görüşleri Darwin’in diğer evrimcilerden farkı, fikirlerini desteklediğine inandığı delilleri tabiattan toplamış olmasıdır. Darwin’den öncekilerin görüşleri inandırıcı bir gözleme dayanmıyordu. Sadece fikir olarak ileri sürülüyordu. Darwin, dünyada yaşayan türlerin ayrı ayrı yaratıldığına inanmıyordu. Bunların ortak bir kökenden geldiğini ve tesadüflerle değişerek çeşitlendiğini, türlerin çok uzun zaman içerisinde başka türlere dönüştüğünü iddia ediyordu. Türlerin “değişebilirliği” Lamarcak’tan beri bilindiği için, Darwin, sadece bu türlerin hangi mekanizma ile değiştiğini açıklamaya çalışmıştır. Darwin’ın doğal seleksiyon görüşüne göre, tabiatta acımasız bir hayat mücadelesi vardır. Bu hayat mücadelesinde zayıflar elenmekte, güçlüler yaşamaktadır. Tabiat zayıfları eleyerek güçlüleri korumaktadır. İşte Darwin, bu görüşüne “doğal seleksiyon” adını vermiştir. Tabiatta, canlıların yaşayabilmeleri için mücadele etmek mecburiyetinde olduklarını hepimiz biliyoruz. Ama bu mücadele, bütünüyle tabiattaki zayıfları yok etme şeklinde görülmez. Darwin’e karşı olan evrimcilere göre, madem ki tabiatta zayıflar elenmektedir; o halde bize göre çok güçsüz gibi görünen türlerin yaşaması nasıl izah edilebilir. Tabiat içindeki en gelişmiş canlı olan insan, bakteriler için her türlü öldürücü ilacı (antibiyotik) kullanmasına rağmen, kendisinden çok daha zayıf durumdaki bu canlılarla mücadelede yenik düşmektedir. Her canlı tabiatın belli bir alanında hayatını sürdürebilecek bir yapı ve özelliktedir. Ancak, “Darwin” in “doğal seçilim” hipotezi çağdaş evrimciler tarafından “belirli çevre şartlarına en uygun olan bireyler daha fazla yaşama ve döl verme şansına sahiptirler” şeklinde yumuşatılmıştır.

http://www.biyologlar.com/populasyon-genetigi-ve-evrim

Dünyadaki Tek İnsan Türü Olmamızın Nedeni

Dünyadaki Tek İnsan Türü Olmamızın Nedeni

İki milyon yıl önce Afrika’da birçok insansı türü bulunmaktaydı. Bazıları birbirine çok benzerken, bazılarının arasında belirgin farklılıklar vardı.Eylül 2015’te listeye başka bir insan türü daha eklendi: Güney Afrika’da bir mağarada bulunan yüzlerce kemiğin artık Homo naledi olarak bildiğimiz bir türe ait olduğu düşünülüyor. Daha pek çok nesli tükenmiş insan türü keşfedilmeyi bekliyor olabilir.Bizim kendi türümüz (Homo sapiens sapiens) ise yaklaşık 200.000 yıl önce, başka hominid türlerinin de hüküm sürdüğü bir zamanda, ortaya çıktı. Fakat bugün sadece biz varız. Bütün yakın akrabalarımız yok olurken biz nasıl hayatta kalmayı başardık? İlk olarak, bazı canlıların neslinin tükenmesinin evrimsel sürecin olağan bir parçası olduğunu unutmamamız lazım. Bu durumda bazı insansı türlerin (hominini) yok olması şaşırtıcı bir durum değildir. Bununla beraber dünyanın sadece bir insan türünü ağırlayabilecek durumda olup olmadığı tartışmaya açıktır. Şu anda, yaşayan en yakın akrabalarımız olan büyük maymunların altı türü bulunmaktadır: şempanzeler, cüce şempanzeler (bonobo), iki goril ve iki orangutan türü.Bazı atalarımızın diğerlerine göre neden daha başarılı olduğuna dair bazı ipuçları görmekteyiz.Birkaç milyon yıl önce, birçok insansı tür bir arada yaşarken, çoğunlukla bitkisel yiyeceklere besleniyorlardı. New York Stony Brook Universitesi’nden (ABD) John Shea bu türler hakkında “sistematik olarak büyük hayvanları avladıklarına dair bir kanıt yok,” diyor.Fakat koşullar değiştikçe ve bu insansı türler ormanlardan ve ağaçlık alanlardan daha kuru ve açık savan bölgelere doğru yer değiştirdikçe daha da etçil oldular. Fakat bir problem vardı: Açık ve kuru alanlar olan savanlarda yemek için daha az bitki bulunuyordu. Doğal olarak bu, hem bitkilerle beslenen hayvanlar hem de bu hayvanları avlayan insansılar için daha az yemek demekti. Yemek bulma yarışı bazı türlerin yok olmasına neden olacaktı. Shea bu konuda “insan evrimi, bazı türlerin daha da etçil olmasına neden olurken, aynı zamanda süreç içinde daha az insan türü görmekteyiz,” diye vurguluyor.Yeme düzenindeki bu değişiklik birçok türün yok olmasına neden olsa da, dünyada sadece tek bir tür bırakmaya yetecek kadar dramatik değildi. Yakın zamana kadar, dünyayı başka insan türleriyle paylaşmaya devam ettik.Şimdi 30.000 yıl geriye dönelim. Modern insan dışında yaşayan 3 farklı insansı tür bulunmaktaydı: Avrupa ve Batı Asya’da Neandertaller (Homo neanderthalensis), Asya’da Denisovan insanı (Homo sapiens Altai) ve Endonezya’nın Flores adasında yaşayan küçük boyutlarından dolayı (Tolkien’den esinlenerek) hobbit de denilen Homo floresiensis.Homo floresiensis 18.000 yıl öncesine kadar varlığını korudu. Yaşadıkları bölgede yapılan jeolojik araştırmalara göre yok olmalarına volkanik bir patlama neden olmuş olabilir. Tek ve küçük bir adada yaşıyor olmak, o canlı türünü, herhangi bir afet durumunda soyunun devamlılığı açısından savunmasız bırakacaktır.Denisovan insanının neden soyunun tükenmiş olabileceği hakkında bir şey bilmiyoruz. Bu türün varlığına dair elimizdeki fiziksel kanıtlar küçük bir parmak kemiği ve iki adet dişten ibaret.Bununla birlikte Neandertaller hakkında bildiklerimiz onları daha uzun süre araştırdığımız ve çok sayıda fosil örneğe sahip olduğumuz için çok daha fazla. Neden dünyadaki tek insan türü olduğumuza dair daha çok şey bilmek istiyorsak, Neandertallerin neden yok olduğunu araştırmak iyi bir başlangıç noktası.Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden (Leipzig, Almanya) Jean-Jacques Hublin, arkeolojik kanıtların Neandertallerin modern insan karşısında bir çeşit yenilgiye uğradığına işaret ettiğini belirtiyor. Neandertallerin modern insanla aynı habitatı paylaşmaya başladıktan kısa süre sonra yok olmuş olmasının bir tesadüf olamayacağını da ekliyor.Neandertaller bizden çok daha önce evrim sahnesinde yerini aldı ve yine biz oraya varmadan çok önce Avrupa’da yaşadı. 40.000 yıl önce ilk kez Avrupa’ya ulaştığımız zaman, Neandertaller 200.000 yıldır Avrupa topraklarında yaşamaktaydı ve soğuk iklime adapte olmak için yeteri kadar zamanları olmuştu. Sıcak tutacak kıyafetler giyiyorlardı ve gelişmiş taş aletlere sahip zorlu avcılardı.Bazı araştırmacılar, Avrupa ani iklim değişikliğine maruz kaldığında Neandertaller adapte olmakta zorlanmış olabileceğini düşünüyor. Bournemouth Üniversitesi’nden (İngiltere) John Stewart sıcaklık değişimin ana problem olmadığını, daha soğuk bir iklimin yaşadıkları çevreyi değiştirdiğini ve buna uygun bir avlanma tarzı geliştirmediklerini savunuyor.Neandertaller ağaçlık alanlarda avlanmaya modern insanlardan daha iyi adapte olmuşlardı. Fakat Avrupa’nın iklimi değişince, ormanlık alanlar modern insanın alışkın olduğu Afrika çayırları gibi daha açık hale gelmeye başladı. Neandertallerin ana besin kaynağı olan ormanlar gittikçe küçüldü ve nüfusun besin ihtiyacına yetmeyecek hale geldi.Modern insanın besin düzeni çok daha çeşitli türde canlıya dayanıyordu. Büyük hayvanlar dışında, yabani ve küçük tavşanlar da avlıyorlardı. Buna karşılık, Neandertal nüfusunun en uzun süre barındığı İber yarımadasındaki arkeolojik buluntu analizlerine göre, Neandertallerin küçük memelileri avladığına dair çok az kanıt bulunmakta. Aletleri büyük hayvanların avlanmasına daha uygundu. Yani denemiş olsalar bile küçük hayvan avında başarıya ulaşamamış olabilirler. Kuş tükettiklerine dair kanıt olsa da, onları farklı aletlerle aktif olarak avlamaktansa ölü hayvanların etini yem olarak kullanıp tuzağa düşürdükleri düşünülüyor.Stewart “modern insanın stresli zamanlarda [ani iklim değişikliği gibi] yapabileceği daha fazla şey varmış gibi görünüyor” diye ekliyor. Bu yeniliğe ve uyum sağlamaya yönelik beceri Neandertallerle, nüfus açısından neden bu kadar çabuk yer değiştiğimizi açıklayabilir. Hublin bunu “Hızlı yenilenme çevresel kaynakların daha iyi kullanılmasına ve bu nedenle üremede [soyun devamında] daha başarılı sonuçlara yol açar, ” diyerek destekliyor.Ayrıca modern insanın çok çabuk uyum sağlamasının kendine özgü olduğuna inandığını belirtiyor. Bununla ilgili elimizde bazı kanıtlar var. Neandertal aletlerinin kullanıldıkları işler için son derece etkili olduğunu biliyoruz; ama biz Avrupa’ya geldiğimizde bizim aletlerimiz, arkeolojik kanıtlar incelendiğinde, çok daha çeşitli, yenilikçi ve etkiliydi.Kullandığı aletler modern insanın yaptığı tek şey değildi elbette. Dünyadaki diğer türleri bertaraf etmemizi sağlayacak başka bir şey yarattık: Sembolik sanat.Modern insanın Afrika’yı terk ettikten hemen sonra sanatsal aktivitelerle ilgilendiğine dair elimizde bolca kanıt var. Arkeologlar süs eşyaları, mücevher, mitik hayvanları betimleyen figürler ve hatta müzik aletleri ortaya çıkarmışlardır. Bu tür kalıntıları keşfeden Tübingen Universitesi’nden (Almanya) Nicholas Conard “ modern insan Avrupa’ya geldiğinde çok hızlı bir nüfus artışı oldu” diyor. Sayımız arttıkça, daha karmaşık sosyal birimlerde yaşamaya ve daha komplike iletişim yollarına ihtiyaç duymaya başladık.40.000 yıl öncesinde Avrupa’da insanlar, bugün herhangi birimizin sanat olarak tanımlayabileceği objeler yapıyorlardı. Bunların en etkileyici olanlarından biri Almanya’da bir mağarada bulunan ve Löwenmensch adı verilen ahşap oyma bir aslan-insan heykelidir. Aynı dönemden benzer yapıtlar Avrupa’nın başka yerlerinde de bulunmaktadır.Bu durum farklı bölgelerden farklı kültürel grupların bilgi paylaşımı yaptığına işaret ediyor. Görünen o ki sanat, kimliğimizin önemli bir parçasıydı ve farklı grupları bir araya getirmeye yönelik katkı sağlıyordu. Diğer bir deyişle semboller bir çeşit sosyal yapıştırıcıydı. Conard’a göre insanların birbirleriyle olan sosyal ve ekonomik ilişkilerini organize etmeye yardımcı oluyorlardı. Buna karşılık, Neandertallerin sembollere ya da sanata ihtiyacı varmış gibi görünmüyor. Takı ve süs eşyası yaptıklarına dair sınırlı kanıtımız olsa da, bu işe modern insan kadar fazla eğilmemişlerdir. “Avlandılar, yemek yediler, uyudular, çiftleştiler ve hayatlarına devam etmek için bir sürü sembolik eşyaya gerek duymadılar.”Modern insan için, sembolik bilginin paylaşımı evrimsel başarımızda büyük rol oynadı. Bu yüzden, ürettiğimiz her yeni fikrin kuşaklarca aktarılarak ölümsüz olması olasılığı bulunuyor. Örneğin, dillerin yayılımını bu şekilde açıklayabiliriz.Shea ayrıca alet yaptığımız aynı ellerle sanat yapabiliyor olmamızın davranışsal çeşitlilik kapasitemizin bir göstergesi olduğunu savunuyor. “Yaptığımız her şeyi birden fazla yöntemle yapabiliyoruz. Çoğunlukla, bir soruna bulduğumuz bir çözümü başka sorunların çözümüne de uyarlayabiliyoruz. Bu bizim, özel olarak çok iyi yaptığımız bir şey”Peki, bunun sayesinde mi daha üstün bir beyine sahip olduk?Bu soruya verilen olumlu cevap oldukça popüler bir görüş. İnsan evrimini gösteren tablolar maymunsu yaratıklardan modern insana ve gittikçe büyüyen beyinlere doğru bir gelişme gösterir. Gerçekte durum göründüğünden daha karmaşık.  Homo erectus uzun süre dünyada hüküm sürdü ve Afrika dışına çıkmış bilinen ilk insan türüydü fakat oldukça küçük bir beyni vardı. Sonuç olarak, bazı antropologlar büyük beyinlerin sorunun cevabı olabileceğine inanmıyor. Büyük beyinlerimizin evrimsel başarımıza katkısı olmuş olabilir fakat Neandertaller de vücutlarına oranlandığında bizimle aynı büyüklükte beyinlere sahipti.Hublin daha incelikli bir açıklamanın olduğunu söylüyor. İçinde bulunduğumuz durum ya da davranışlarımızın genetik yapımızı değiştirebildiğini biliyoruz. Örneğin, birçok Avrupalı, ancak atalarımız daha fazla süt ve süt ürünleri tüketmeye başlayınca, laktoza karşı tolerans geliştirmeye başladı. Genetik değişiklikler 14. yüzyıldaki veba ölümleri gibi yok edici hastalıklar sonrası hayatta kalanların genlerinde de meydana gelebilir. Hublin’e göre modern insan, bir noktada, benzer şekillerde, önemli genetik değişikliklerden yararlandı.Varlığımızın ilk 100.000 yılı boyunca, modern insanın davranış şekli Neandertaller ile benziyordu. Sonra değiştik…Sembolik eşyalar geliştirmeye başladığımızda aletlerimiz de daha karmaşık hale geldi. Şimdi elimizde, Neandertaller ile ortak atamızdan ayrıldıktan sonra, DNA’mızın değiştiğine yönelik genetik kanıtlar var. Genetik yapımıza baktığımızda, bizimle, Neandertal ve Denisovan insanı arasında önemli farklılıklar olduğunu görüyoruz. Genetik bilimciler genetik dizilimimizde, birçoğu beynin gelişmesinde rol oynayan, sadece bize özgü birkaç düzine farklılık belirlediler. Bu durum Neandertallerin bizimle aynı büyüklükte beyne sahip olmasına rağmen bizim beyinlerimizin kuşaklar boyunca farklı gelişmesinin tür olarak başarımızda önemli bir rolü olduğunu düşündürüyor.Bu genetik farklılıkların faydalarını tam olarak bilmiyoruz. Bazı araştırmacılar bizi farklı kılanın hiper-sosyal ve işbirliğine yatkın beyinlerimiz olduğunu savunuyor. Dilden kültüre savaştan aşka kadar, en insani davranışlarımızın toplumsal bir özelliği bulunduğunu inkâr edemeyiz. Hatta bu birlikte yaşamaya olan eğilimimiz imgesel ve sanatsal yeteneğimizin gelişmesinde rol oynamış olabilir.Conard’a göre on binlerce yıl boyunca, bu sosyal ve sanatsal yeteneklerimizin gelişmesinden önce, modern insan ve diğer insansı türler evrimsel olarak eşit koşullarda yaşıyordu. Yani şu anda bizim yerimize herhangi bir tür hükmünü sürüyor olabilirdi. Ama hepsini tamamen yarış dışı bıraktık. Nüfusumuz arttıkça, diğer türler geri çekildi ve sonunda tamamen yok oldular. Eğer bu durum doğruysa, hayatta kalmamızı yaratıcılığımıza borçluyuz.Bununla birlikte tamamen göz ardı edemeyeceğimiz başka bir olasılık daha var: Şans. Belki de türümüz sadece şanslıydı ve Neandertaller evrim kurasında kısa çöpü çektiği için biz hayatta kalırken onlar yok oldu…Arkeofili için çeviren: Suay Şeyma SerkusozBBC - earthhttp://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/dunyadaki-tek-insan-turu-olmamizin-nedeni

Geçtiğimiz Haziran Ayında Kanada’da Tamamen Yeni Bir Dinozor Cinsi Keşfedildi

Geçtiğimiz Haziran Ayında Kanada’da Tamamen Yeni Bir Dinozor Cinsi Keşfedildi

Yeni bir araştırma, yaklaşık 70 milyon yıl önce, taça benzer bir yakası, burnunda uzun bir boynuzu ve gözleri üzerinde de iki küçük boynuzu olan garip görünüşlü bir dinozorun günümüzde Kanada’nın Alberta eyaleti olan topraklarda yaşadığını ortaya koydu.Triceratops türünün bir akrabası olan yeni dinozor türünün kafatası 10 yıl önce Peter Hews adında bir adam tarafından keşfedilmişti. Hews bir yamaçtan çıkan kemikleri fark ettikten sonra araştırmacılar fosili kazdı ve üstünde çalışmalar yürüttü. Araştırmalar sonucu fosilin, tamamen yeni bir boynuzlu dinozor cinsine (ve türüne) ait olduğu ortaya çıktı.Araştırmacılar alışılmadık görünümlü dinozora Regaliceratops peterhewsi ismini verdi. Latince olan regalis kelimesi “kraliyete ait” anlamına geliyor ve dinozorun emsalsiz taç benzeri kafasına (ve araştırmayı yapan Kanada Kraliyet Tyrrell Paleontoloji Müzesi’ne) atıfta bulunuyor. Yunanca olan ceratops ise “boynuzlu yüz” anlamına geliyor. Fakat araştırmacılar dinozorun lakabı olan “Hellboy”un çok daha popüler olduğunu da ekledi.Paleobiyolog Caleb Brown, bu kafatasının, boynuzlu dinozorların Alberta’nın bu bölgesinde yaşadığına dair ilk kanıt olduğunu belirtti.Brown “Fakat kafatası örneği laboratuvarda içinde olduğu kayadan çıkarılıp hazırlanana kadar, bütün anatomisi ve ilginç özellikler silsilesi ortaya çıkarılmamıştı. Hazırlandıktan sonra yeni bir tür ve beklenmedik bir tür olduğu belliydi. Müzeyi ziyaret eden bir çok boynuzlu dinozor uzmanı, onu laboratuvarda gördüğünde birkaç kere bakmak zorunda kaldı ” dedi.Brown, kafatasının yeni bir tür olduğunun oldukça açık olduğunu belirtti. Yüzdeki boynuzların kendine özgü boyutları ve şekli ile kafatasının arkasındaki zırhımsı yaka, yeni bir türe ait olduğunun en büyük göstergeleri. Regaliceratops peterhewsi aslında Triceratops’a oldukça benzer olsa da, burnu daha uzun ve gözlerinin üzerindeki boynuzlar “komik derecede küçük” diyor Brown.Fakat Brown’a göre en etkileyici olan kafatasının arkasındaki yaka.  Buradaki çıkıntılar, bir orta dikeni olan beşgenlerden yapılma bir haleyi andırıyor ve Brown’a göre “tüm bunların birleşimi bir taca benziyor.”Yeni bulunan dinozorda ayrıca ilginç bir kısa ve uzun boynuz kombinasyonu var. Araştırmacılar genelde boynuzlu dinozorları iki kategoriye ayırıyor. Chasmosaurine’lerde burun üzerinde küçük, gözler üzerinde büyük bir boynuzü ve uzun bir yaka oluyor. Centrosaurine’lerde ise büyük bir boynuz burun, küçük göz boynuzları ve kısa bir yaka oluyor.Brown “Bu yeni tür bir Chasmosaurine olmasın arağmen, Centrosaurine’lere daha yakın kafatası özellikleri var. Yeni dinozor ayrıca, Centrosaurine’lerin soyunun tükenmesinden sonraki bir dönemde yaşamış” diyor.Regaliceratops peterhewsi, evrimsel bir yakınlaşmayı gösteren ilk boynuzlu dinozor örneği. Yani bu iki farklı grup dinozorun, birbirinden bağımsız olarak benzer fiziksel özellikler geliştirdiği görülüyor.Araştırmacılar daha fazla  Regaliceratops peterhewsi fosili aramayı planlıyor. Aynı zamanda kafatasının da dijital rekonstrüksiyonları yapılıyor. Brown “Bu keşif, orada biryerde bizim henüz bulamadığımız başla boynuzlu dinozorları olduğunu öneriyor, biz de bu yeni türleri arayacağız” diyor.http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/gectigimiz-haziran-ayinda-kanadada-tamamen-yeni-bir-dinozor-cinsi-kesfedildi

Dinozorların Yok Olduğu Zamana Tarihlenen Fosil Yatağı Bulundu

Dinozorların Yok Olduğu Zamana Tarihlenen Fosil Yatağı Bulundu

New Jersey’de bulunan eski bir maden ocağında, tarihi dinozorların soylarının tükenişine çok yakın bir tarihe dayanan bir fosil yatağı keşfedildi.66 milyon yıl önce bir astroid Dünya’ya çarptığında, gezegenin üzerindeki bitkilerin ve hayvanların neredeyse %75’ini yok etti. Günümüzdeki kuşların atası olan dinozorların dışındaki bütün dinozorlar bu çarpışma ile yok oldu. Böylesine büyük bir yokoluşun ardından, dinozorların fosillerini içeren bir kemik yatağına hiçbir zaman ulaşılamamıştı, ancak New Jersey’nin küçük bir kasabasının yanında yer alan bir maden ocağında, bugüne kadar ortaya çıkarılamayan bu gizemli kalıntılar keşfedilmiş olabilir. Çalışmaya dahil olan araştırmacılar kesin kanıtlar elde edememiş olsalar da, maden ocağı dinozorların soyunun tükenmesine neden olan olayın çok yakınına tarihlendiriliyor. Maden ocağındaki kazıların başında yer alan paleontolog Dr. Kenneth Lacovara “Alanın tam olarak dinozorların soylarının tükendiği döneme tarihlendirilebileceğine emin değiliz, ancak alandaki fosilleri, çökeltileri ve kimyasalları inceleyerek bu hipotezi test ediyoruz.” dedi. Araştırmacılar, fosil yatağında astroid ve kuyrukluyıldızların içerisinde bolca bulunan iridyuma rastladıklarından, kazı alanının çarpışmanın çok yakın bir dönemine tarihlendirilmesinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.New Jersey’deki bu maden ocağı, neredeyse 100 yıldır Inversand şirketine aitti ve kullanıldığı dönemde ocaktan gübreleme ve su arıtma için kullanılan kireçtaşı çıkartılıyordu. Bu maden ocağı, aynı zamanda çoğunluğu deniz organizmalarından oluşan zengin fosil kaynakları ile de biliniyor.Bölge Kretase Dönemi’nin sonunda (dinozorların yok olduğu dönemin sonlarında), balık, su kaplumbağası, timsah ve hatta mosasaurlarla dolu sığ bir tropikal denizdi. Yaklaşık 66 milyon yıl önce, belki bir astroidin çarpması ile, belki de başka bir nedenden bu denizin birçok sakini yaşamına veda etti ve bu canlıların kalıntıları büyük kemik yataklarında saklı kaldı.Rowan Üniversitesi geçen senenin sonunda bu maden ocağını Inversand şirketinden 2 milyon Dolar karşılığında satın aldı. Üniversitenin planı, kazılara devam ederek fosil yatağının gerçek tarihini belirlemek ve kemik yatağının ardındaki sırları ortaya çıkarmak. Eğer fosil yatağı gerçekten tahmin edilen döneme tarihlendirilirse, bu yatak, dinozorların soylarının tükenişine tarihlendirilen ilk kemik yatağı olarak, bu olayın nasıl gerçekleştiğine ışık tutacak ve uluslararası bir önem taşıyacak.Rowan Üniversitesi, maden ocağını, gelecek nesillere yalnızca paleontolojiye değil, genel anlamda bilime ilgi duymaları için ilham verebilecek, kendi müzesi ve tesislerine sahip bir eğitim merkezine dönüştürmeyi planlıyor.http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/dinozorlarin-yok-oldugu-zamana-tarihlenen-fosil-yatagi-bulundu

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Bilim çevrelerinin en iyimser tahminlerine göre, 20-30 yıl içinde dünyadaki canlı türlerinin beşte biri, soylarının tükenme tehlikesi altında bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-bitki-ve-hayvanlar

POPULASYON GENETİĞİ ve EVRİM

A. POPULASYON GENETİĞİ*Belirli bir bölgede yaşayan aynı türün fertleri topluluğuna populasyon denir. Burada populasyonlardaki karakterlerin hangi oranlarda görüldüğünü sonraki nesillerde ne gibi değişmeler olduğunu öğrenmeye çalışacağız.*1. Genler ve PopulasyonlarBir populasyonda bir karakterin hangi oranda bulunduğunun veya yeni oluşacak bireylerde o karakterin görülme şansının hesaplanabilmesi için bazı değerlerin önceden bilinmesi gerekir. Bunları öğrenmek için ise, populasyonda bir birey veya bir aile yerine bütün bireylerin incelenmesi gerekir.*Gen Havuzu Nedir?Genetikçi, populasyondaki fertlerin bütün genlerinin bir havuzda toplandığını düşünür. Bu havuz erkek fertlerin ve dişi fertlerin genlerinin toplandığı iki ayrı havuzdan meydana gelmiştir. Kısaca, bir populasyonun bütün genlerine gen havuzu diyebiliriz.Gen Frekansı : Bu büyük gen havuzunda bir genin bulunma sıklığı (% oranı) o genin frekansını belirler. Bir karakterle ilgili genlerin frekansları toplamı daima 1'e eşittir. p, baskın genin oranını; q ise çekinik genin oranını belirtirse, (p + q = 1) dir.Aynı türe ait bile olsa farklı populasyonların gen havuzları ve gen frekansları farklıdır. Baskın ve çekinik genlerin frekansına etki edecek kuvvetler (faktörler) olmadığı taktirde; populasyondaki her bir alelin veya genotipin % oranları dölden döle değişmeden aktarılır. p2, AA birey oranını; 2pq, Aa birey oranını q2 ise aa birey oranını gösterecek olursa, (p2 + 2pq + q2 = 1) olur.*2. Gen Oranının DeğişmesiBir populasyondaki genlerin frekansını etkileyen kuvvetler yoksa populasyon dengededir, gen frekansları ve birey oranları sabittir. Populasyonlardaki denge uzun süre kalamaz. Gen frekanslarını etkileyen faktörler her zaman bulunabilir.*1. Mutasyonlar : Bir populasyonda her kuşakta az miktarda da olsa mutasyonlar meydana gelebilir. Bir genin aleli mutasyona uğradığı zaman, bu mutasyon yararlı ise populasyonda devam eder. Dolayısıyla gen havuzundaki frekansı da değiştirmiş olur. Ancak bir müddet sonra gen havuzu tekrar dengeli hale gelir.Eğer gende zararlı bir mutasyon meydana gelmişse, fert öleceği için bu gen kaybolacaktır. Bu durumda da gen frekansı değişir. a. Kromozom Sayısı Mutasyonları : Mayoz bölünmede gerçekleşen ayrılmama sonucu kromozom sayısı artar ve azalır. 2n-1, 2n+1, gibi kromozom sayısına sahip bireyler bu yolla oluşur. b. Kromozom Yapısı (Gen) Mutasyonları : Kromozomlar üzerinde dizilmiş bazı genlerin kaybolması, koparak başka kromozoma yapışması, aynı yere ters dönüp yapışması, gibi durumlardır. c. Nokta Mutasyonlar : Bir genin yapısındaki nükleotidlerin değişmesi, kaybolması, yerine yanlış nükleotid bağlanması gibi durumlarla ortaya çıkar.Mutasyonlar genel olarak zararlı ve öldürücüdürler. Kalıtsal olabilmeleri için; üreme hücrelerini etkilemeli, ya da gelişmenin erken döneminde gerçekleşmelidirler.* 2. Seleksiyon : Gen frekansının değişmesinde diğer bir etken de seleksiyondur. Seleksiyon çevreye uygun varyasyonlara sahip bireylerin seçilip, diğerlerinin elenmesidir. Bazı genlerin frekansı artar bazısının azalır. Örneğin hemofili hastalarının, toplumda yaşama ve çocuk sahibi olma ihtimalleri azdır. O halde hemofili geni populasyonda seleksiyona uğramaktadır. Ancak hemofili alellerinin frekansı hiç bir zaman sıfır olmaz. Çünkü, mutasyonun etkisiyle normal aleller hemofili aleline dönüşebilmektedir.* 3. Migrasyon (Göçler = Gen akımı) : Bir populasyondaki belirli karakteri taşıyan fertler bazı durumlarda diğer bir populasyona göç edebilirler. Böylece bir populasyonun gen havuzundaki bir genin frekansı azalırken diğer bir populasyonun gen havuzundaki genlerin frekansında artış meydana gelebilir.* 4. İzolasyon :Tabiattaki populasyonlar arasında genetik, fizyolojik, ekolojik ve davranışla ilgili çeşitli izolasyon mekanizmaları vardır. Ancak bunların arasında en önemlisi coğrafik izolasyondur. Populasyonlar coğrafik olarak ayrıldıkları zaman bulundukları çevrede yaşamlarını sürdürebilmeleri için, mutasyon ve seleksiyonla farklı gen havuzları oluştururlar. Uzun bir süre sonra bu populasyonlar artık birbirleriyle çiftleşemeyecek derecede farklılaşmışlardır. Bu durum yeni alt türlerin ortaya çıkmasını sağlar.*5. Aile İçi Evlenmeler :Bu tip evlenmeler, resesif genlerin bir araya gelmelerine yani homozigot hastalıklı fertlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu tip hastalıklar öldürücü ise, böyle bir evlenme resesif genin populasyondaki frekansını azaltır.* B. EVRİMLE İLGİLİ GÖRÜŞLER Evrim, canlıların uzun bir zaman içinde geçirdiği ve geçirmekte olduğu değişiklikleri ifade eder. Evrimci görüşe göre, yeni türler eski türlerin tesadüfen ve zaman içinde değişmesiyle meydana gelmekte; bu değişme olayı günümüzde de devam etmektedir.Başka bir ifadeyle, evrimciler, türlerin sabit olmadığına ve devamlı değiştiğine inanmamaktadırlar. Evrimcilere göre günümüzün canlıları, çok basit ve ilkel bir veya birkaç ortak atadan, milyonlarca yılda evrimleşerek meydana gelmiştir.Tabiattaki türlerin kendi içinde bazı değişmeler gösterdiği tespit edildiği halde, bu değişmelerin, bir türü başka bir türe dönüştürdüğüne ait örneklere rastlanamamıştır.*1. Lamarck’ın GörüşleriBu bilim adamı, çevrenin etkisiyle canlılarda meydana gelen değişmelerin daha sonraki nesillere geçebileceğine inanmıştır. Lamarck’a göre, bitki ve hayvan türleri, çevre şartlarının etkisiyle değişebilmektedirler.Lamarck, “Zoolojinin Felsefesi” adlı eserinde, çevrede meydana gelen değişikliklerin türleri etkilediğini ve her türün bu etkiye içten gelen bir değişiklikle cevap verdiğini belirtmektedir. Şekil : Lamarck’a Göre Zürafalar Yüksek Ağaçlardaki YapraklarıYerken Boyları Uzamıştır.*Lamarck, canlıların çevre şartları ile “sonradan kazanılan özelliklerin yeni nesillere geçtiği” ve “kullanma ve kullanmama” prensiplerini savunur.Buna göre, eğer bir vücut parçası çok kullanılırsa gelişir ve kuvvetlenir. Kullanılmayan organlar ise zamanla zayıflar, küçülür ve hatta kaybolabilir.Mesela, zürafaların boyunlarının uzun olmasını şu şekilde açıklar: Oldukça kurak ve otsuz bölgelede yaşayan bu hayvanlar, devamlı ağaçların uç dallarına boyunlarını uzatmak zorunda kalmışlardır. Bu mecburiyet, zürafa soyunun daha sonraki nesillerinde de sürdürülmüştür. Böylece uzun yıllar devam eden bu olayın sonunda, zürafaların hem ön bacakları, hem de boyunları uzamıştır.Kullanma yoluyla bir organizmada çeşitli vücut bölgelerinin gelişebileceğine dair görüş inandırıcıdır. Gerçekten bugün, atletlerin ve haltercilerin çeşitli çalışmalarla kaslarını geliştirdikleri bilinmektedir. Bu tür değişmelere modifikasyon denmektedir. Ancak, yapılan araştırmalar, çevre ve yaşama şartlarının etkileri ile fertlerde görülen değişikliklerin oğul döllere geçemeyeceğini açıkça göstermektedir. Bugünkü biyoloji bilgisine göre, ancak üreme hücrelerinde, özellikle bu hücrelerin genlerinde meydana gelen değişmeler nesillere geçebilir. Çevre tesiriyle vücut hücrelerinde meydana gelen değişmeler ise yeni nesillere geçmez.*2. Darwin’in GörüşleriDarwin’in diğer evrimcilerden farkı, fikirlerini desteklediğine inandığı delilleri tabiattan toplamış olmasıdır. Darwin’den öncekilerin görüşleri inandırıcı bir gözleme dayanmıyordu. Sadece fikir olarak ileri sürülüyordu.Darwin, dünyada yaşayan türlerin ayrı ayrı yaratıldığına inanmıyordu. Bunların ortak bir kökenden geldiğini ve tesadüflerle değişerek çeşitlendiğini, türlerin çok uzun zaman içerisinde başka türlere dönüştüğünü iddia ediyordu. Türlerin “değişebilirliği” Lamarcak’tan beri bilindiği için, Darwin, sadece bu türlerin hangi mekanizma ile değiştiğini açıklamaya çalışmıştır.Darwin’ın doğal seleksiyon görüşüne göre, tabiatta acımasız bir hayat mücadelesi vardır. Bu hayat mücadelesinde zayıflar elenmekte, güçlüler yaşamaktadır. Tabiat zayıfları eleyerek güçlüleri korumaktadır. İşte Darwin, bu görüşüne “doğal seleksiyon” adını vermiştir. Tabiatta, canlıların yaşayabilmeleri için mücadele etmek mecburiyetinde olduklarını hepimiz biliyoruz. Ama bu mücadele, bütünüyle tabiattaki zayıfları yok etme şeklinde görülmez. *Darwin’e karşı olan evrimcilere göre, madem ki tabiatta zayıflar elenmektedir; o halde bize göre çok güçsüz gibi görünen türlerin yaşaması nasıl izah edilebilir. *Tabiat içindeki en gelişmiş canlı olan insan, bakteriler için her türlü öldürücü ilacı (antibiyotik) kullanmasına rağmen, kendisinden çok daha zayıf durumdaki bu canlılarla mücadelede yenik düşmektedir. *Her canlı tabiatın belli bir alanında hayatını sürdürebilecek bir yapı ve özelliktedir. Ancak, “Darwin” in “doğal seçilim” hipotezi çağdaş evrimciler tarafından “belirli çevre şartlarına en uygun olan bireyler daha fazla yaşama ve döl verme şansına sahiptirler” şeklinde yumuşatılmıştır.

http://www.biyologlar.com/populasyon-genetigi-ve-evrim-1

Biyolojideki Son Gelişmeler

Biyolojik çeşitlilik Dünya üzerinde yaşamın sürdürülmesine olanak tanıyan sağlıklı ve dengeli bir küresel ortamın temelini oluşturur. Bir biyolojik gelişme, biyolojinin tüm çeşitliliğini içerisinde bulundurur. Bu gelişmeler aşağıda ana başlıkları ile anlatılmaktadır. EVCİLLEŞTİRME SÜRECİ, KÖPEĞİ İNSANLAŞTIRDI Köpek, insana şempanzeden daha benziyor. Bilim adamları köpeğin ilk olarak hangi tarihte ve nerede evcilleştiğini tartışa dursun, son araştırmalar köpeğin iyice insanlaştığı gösterdi. Evcilleşen köpek artık doğuştan mesajları kullanma yetisini geliştirdi. İnsanoğlu yalnızca kendi davranışlarını kavrayan saldırgan olmayan ve sadık türleri evcilleştirerek köpekler arasında doğal ayıklama gerçekleştirdi. Giderek bakıcılık görevi bile üstlenen köpek, sahibinin kan şekeri düştüğünde onu daha dikkatli izliyor ve hasta düzelene kadar yanından ayrılmıyor. 39 kromozom çiftine sahip köpeğin hızlı üreme yetisi sayesinde insanoğlu köpeği çok kısa süre içinde istediği gibi yetiştirebilmişti. Köpeğin insanla yakınlaşması evrim açısından büyük bir başarıyla sonuçlanmıştır. Köpeklerin neden bu şekilde davrandıkları bilimsel açıdan henüz kesin olarak kanıtlanmamışsa da bilim adamları düşük kan seviyesi sırasında salgılanan tipik ter kokusunun köpekler tarafından algılandığını tahmin ediyorlar. İNSAN ASLINDA BİR BUKALEMUN MU? Bazı insanların koyu kazı insanlarınsa açık rengine sahip olmasının sırrı nihayet çözüldü. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanların deri renkleri güneşin ultraviyole ışınlarının soğurulması ve yansıtılması arasında çok hassas bir dengeye göre ayarlanan hayati bir mekanizma var. Deri rengi biyolojik bir gereksinim. Kuzey ülkelerinde yaşayan insanlar sarışın, çünkü sarı saçlar daha fazla ışığın kafatasından içeri girmesini sağlıyor. Ekvatora doğru inildikçe deri rengi koyulaşıyor, çünkü siyah saç ve ten güneş ışığının gereğinden fazla bedenimize girmesini engelliyor. Ten rengi bedenimizde hayati bir madde olan folik asitin yıkılmasını önlemek için koyulaştı. Folik asit bedenimizde sağlam kalarak gelişmekte olan Embriyo sinirlerinin gelişmesinde çok önemli rol oynar. Hem biyolojik olarak yaşamsal hem de UV’ye karşı duyarlı. Bir diğer önemli madde olan Melanin, UV ışığını soğurur ve yayar. Deriyi renklendiren pigmentler ile UV arasında bir bağlantı var. Melanin güneş yanığından korumanın yanı sıra folik asitin bozulmasını da önlüyor. BEBEK OLUŞUMUNUN BÜTÜN SIRLARI AYDINLANDI Bilim adamları bir bebeğin büyümesini gün ve gün izleyerek bütün gelişme aşamalarını saptadı ve Embriyonun gelişiminde bilinmeyen sırları da ortaya çıkardı. İşte ilk 9 ay hakkında yeni öğrenilen bilgiler. Bebek ana gelişimini ilk üç ay içinde tamamlıyor. Kalp,akciğer ve beyin gibi hayati organların oluşumunu tamamlıyor. İnsan dahil bütün canlıların oluşumunda aynı biyolojik tornavidalar, alet-edevatlar kullanılıyor. Bebeğin sağlığı can alıcı noktalar annenin aldığı hava, içtiği su, aldığı ilaçlar, yediği yemeğin kalitesi, taşıdığı hastalıklar ve geçirdiği zorluklar. Ayrıca çevredeki zehirleyici maddeler. Bütün bunlar bebeğin hastalıklardan arınmış olması için çok önemlidir. Hamileliğin dördüncü günü İlk göze çarpan değişim hamileliğin dördüncü gününde gerçekleşir. Morula adlı 32 hücreli bir parça içi sıvıyla dolu bir çekirdek etrafına birbirinden farklı iki tabakanın oluşmasını sağlar. Blastosist denilen bu küre kütle rahminin duvarına yuva yapar kısa bir süre sonraysa hücrelerin dış tabakası plasenta ve amniyon kesesine dönüşürken iç tabakada Embriyoyu oluşturur. 1. Hafta: Döllenmeden birkaç saat sonra oluşan zigot bir yaşam boyu sürecek olan hücre bölünmelerinin ilkine başlar. Bir hafta sonra hücrelerden oluşan bir küme, kendini rahim duvarına bağlar. 23. Gün: İlk gelişen, kendi üzerinde katlanarak Embriyonun sırtında bir tüp oluşturan sinir sistemi olur. 32. Gün: Gelincikten daha büyük olmayan Embriyodan kalp, gözler ve kas damarları oluşur. Beyin, hücrelerin dizildiği oyuklardan oluşan bir labirenti andırırken gelişen kollar ve bacaklar yüzgeçlere benzer. 40. Gün: Bu dönemde Embriyo; bir fiil, domuz veya tavuk Embriyolarından farklı gözükmez hepsinde kuyruk, sarı kese ve temel solunum organları bulunur. 42. Gün: Embriyo artık koku duyusunu geliştirmeye başlar eller birbirinden kaba şekilde ayrılmış parmaklar belirginleşir. Boyutları Embriyo,ilk 3 aylık dönemde hızla gelişir. 12. Haftayla birlikte minyatür boyutlarda da olsa bir çok vücut sistemi bulunur. 52. Gün: Üzüm tanesinden çok büyük olmayan fetüs, artık burun deliklerine ve pigment leşmiş gözlere sahiptir. Gelecek 4 ay boyunca göre sinirleri oluşacağından fetüs, görme duyusunu kullanamayacaktır. 54. Gün: 2 ay sonunda yapılmasının büyük bir kısmını tamamlamıştır. Fetüsün tüm organları yerlerini almış gelişmeyi beklemeye başlar. Beyin hala herhangi bir bilişsel fonksiyona sahip olmayan hücre topluluklarından ibaret olan beyin, yeni oluşan kafatası içinde yer alır. Kalp: Fetal kalp bir yetişkin kalbin yalnızca %20 si oranında kan pompalasa da, kapakçıklara, 4 farklı odacığa ve şanta sahiptir. Mide: Annenin besin zengini kanı sayesinde mide doğumdan önce sindirim gerçekleştiremez. Göbek bağı: Başlangıçta bir saç teli boyutlarında olan göbek bağı Embriyoyu annenin plasentasına bağlamak için genişler ve gelişen bağırsakları içine alır. Yemek borusu: 4 hafta sonunda boru, nefes alma organlarından ayrılır ve sonunda da ağzı mideye bağlar. Böbrekler: artık böbrekler maddeleri kandan ayırmaya başlar 4. Haftadan itibaren tomurcuklanmaya başlayan akciğerler, ufak tüplere dallanmaya doğumdan sonra bile devam eder. Omurlar: bir kolyedeki inciler gibi omurgaya ait bu bölümler, daha sonra beyni vücudun geri kalan kısmına bağlayacak olan sinirlerle birbirlerine bağlanırlar. Karaciğer: doğuma kadar kırmızı ve beyaz kan hücreleri pompalayan karaciğer doğumla birlikte gerçek işlevine kavuşur. 84. Gün: hala plasenta içinde korunan fetüste küçük bir göğüs kafesi ve gözler ve kulaklar bulunur. Fetüs artık parmaklarını bile emmeye başlar. 7. Ay: İçeride ve dışarıda gelişim neredeyse tamamlanmıştır. Tırnaklar görünür ve beyin vücut sıcaklığını, ritmik solunumu ve böbreklere ait gerilmeleri kontrol etmeye başlar. 8 Ay: Depolanmış olan yağ, fetüsü dış ortamdan ayırır ve enerji kaynağı görevi görür. Giderek azalan alan, fetüsün ellerini ve ayaklarını gövdesine doğru çekmesine neden olur. 9 Ay: Bebek artık, spiral CT tarayıcısına sokulan annenin doğum kanalından çıkarılır. ÇOCUĞUNUZ KIZ MI OLSUN ERKEK Mİ? Bebeğin cinsiyetini anne mi yoksa baba mı belirliyor? Bilim adamları hangi koşulların çocuğun cinsiyetinde baskın rol oynadığı konusunda çeşitli teoriler ortaya attı. Birçoğumuz çocukların cinsiyetinin şans işi olduğunu düşünürüz. Kız veya erkek mi olacağı eşit olasılıklarla karar verilen rastlantısal bir işlemdir. Bilim adamları ise doğanın, sadece yazı tura atmadığına inanıyor. Bilim adamlarını buna inanmaya iten birçok olay var. • Araştırma sonuçları, doğan erkek sayısının kadınlardan biraz daha fazla olduğunu gösteriyor. • Her 100 kıza karşılık 106 erkek Bunun yanında daha ilginç bulgularda söz konusu. • Başkanlar ve lordlar gibi yüksek konumdaki erkeklerin erkek. • Dalgıç test pilotları ve marangozlarınsa kız çocuğa sahip olma eğilimleri daha fazla. • Mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklarda daha fazla erkek dünyaya geliyor. • Yaşlı erkeklerin ve baskın altındakilerin kızları oluyor. • Her savaş döneminde ve sonrasında ise etrafta düzinelerce erkek çocuk dolaşıyor. Tüm bu sonuçlar; erkeklerin bazı durumlarda erkek çocuk sahibi olama olasılıklarının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu yıl yapılan araştırma ise günde 20 den fazla sigara içen ebeveynlerin oğul sahibi olma olasılıklarının %45, hiç sigara içmeyenlerin ise %45 olduğunu belirlediler. Bilim adamları; ebeveynler farkında olmadan çocuklarının cinsiyetini belirleyebilir mi? Sorusu hala yanıtını arıyor. ZEKADA BALIK TEORİSİ Aklımızı deniz kenarında bulmuşuz! Bilim adamları insanoğlu zekasının gizini buldu: balık, şempanze beyinli atalarımız ıstakoz, midye, karides ve diğer deniz ürünlerini tercih etmelerinden ötürü, şimdi dünyayı yöneten akıllı yaratıklara dönüşebildik. Bu şaşırtıcı fikir, sinir bilimcilerini, beslenme uzmanlarının , antropologların ve arkeologların katıldığı “insanın ileri zekasının kökenleri” konulu bir konferansta dile getirildi.Toronto üniversitesinden prof. Stehen Cunnane, “İnsan beynindeki evrimin gerçek nedeni, deniz ürünleriyle beslenmesidir” diyor. Bu “Balık teorisi”, balık ve balık ürünleri tüketmenin günümüz hastalıklarının tedavisine yardımcı olduğunu, öne süren çalışmalarda evrimsel destek sağlıyor. GÜNEŞ IŞIĞI GİZLİ BİR KANSER ÖNLEYİCİSİ Mİ? Bildiğimiz ve bilimin sıkça önümüze koyduğu bir gerçek: Aşırı güneş ışınları cilt kanserine yol açıyor. Ama şimdi yeni ve aykırı bir keşfin daha kapısı aralanıyor: Güneş ışığı aslında diğer kanserlere karşı koruyucu özellik taşıyor. D vitamini çeşitli kanserlerin riskini azaltıyor mu? Bu aslında yeni fikir değil 22 yıl önce , iki salgın hastalıklar araştırmacısı ( epidemiyolog ) güneş ışılarına maruz kalan cildin ürettiği D vitamini, bir şekilde kötü huylu hücrelerin büyümesini engellediği görüşünü orta atmıştır. Bu görüşlerini çeşitli bulgu ve bilgilerle destekledi. Örneğin: kutuplara daha yakın ve az güneş alan bölgelerde yaşayan insanlar daha az miktarda D vitamini ürettikleri için tümörlere karşı daha açık ve hassas olabiliyorlar. D vitamini ve güneş ışığı eksikliğinin kansere neden olduğu hipotezi tartışmalı ve kesin kanıtlanmamış olmasına rağmen, bazı araştırmacılar D vitamini kansere karşı olası çare olarak inceliyor. YAPAY KAS GELİŞTİRİLDİ Japon araştırmacılar gerçek kas bileşkelerinden yapay kas geliştirdiler. Kabuklu deniz ürünlerinin kaslarından iki proteini alan araştırmacılar bunları iki farklı jel yığınına dönüştürdüler. Araştırmacılar yeniden oluşturulan kasın yapay kol ve bacaklarda kullanılabileceğine, bedenin bağışıklık sisteminin insan kasından oluşturulan protezleri kabul edebileceğine dikkat çekiyorlar. BİYOLOJİK RİTMİ RETİNA BELİRLİYOR Organizmamız gözdeki hücreler sayesinde günlük tempoya ayak uydurabiliyor. Bu duyarlılığın kökeniyle ilgili önemli bilgiler elde edildi Işığa duyarlı ve biyolojik ritimlerimizi doğrudan etkileyebilecek yeni bir hücre sınıfı belirlendi. Görme hücrelerinde bağımsız olacak bu hücreler, beynin biyolojik saatine ışık bilgisi gönderilmesinde temel aracı olarak görülen pigment niteliğindeki melanopsini üretiyor. Retinada ilk kez gözlenen bu sinir hücreleri gündüz-gece değişimi hakkında organizmayı uyarıyor NEDEN BAZILARIMIZ DAHA FAZLA YİYOR? Bilim adamları metabolizmayı ve iştahı düzenleyen 250 gen ve en az 40 nörokimyasal madde belirledi. Ancak sosyal çevrede en az biyolojik belirleyiciler kadar güçlü. Bilim adamları, bu acımasızca hastalığı inceleyerek iştahın karmaşık biyolojisini anlayabilir. Araştırmacılar bu hastalığa bağlı genetik anormalliklerin iştahı tam olarak nasıl ateşlediği belirlemeye çalışıyor. Bu başarılırsa 20 bin Amerikalı tedavi edilmekle kakmayacak aynı zamanda neden bazılarımız diğerlerinden daha fazla yediği de anlaşılacak. ÜLKEMİZDE 146 KUŞ TÜRÜ YOK OLMA TEHDİDİ ALTINDA 9 bin kuştan 426’ sı ( %4,7) Anadolu’da yaşıyor. İnsanlığın ortak hazinesi ve mirası olarak korumakla görevli olduğumuz bu kuşlardan 146 türü dünya çapında tehlike altında. Bunların nüfusları ülkemizde de tehlike altında. Tepeli pelikan, küçük karabatak, yaz ördeği, pas baş, dikkuyruk, kara akbaba, şah kartal, küçük kerkenez, huş tavuğu, toy ve boz kiraz kuşu, ülkemizde ürüyebilen ender türlerden. Türkiye’de uluslar arası karakterde 100’den fazla önemli kuş alanı var ve bu sayı Türkiye’yi dünyanın önemli kuş ülkelerinden biri kılıyor. Soyu tehlike türlerden; küçük sakarca kazı, sibirya kazı, ak kuyruklu kartal bozkır delicesi, büyük orman kartalı, bıldırcın, kara kanatlı bataklık kırlangıcı, sürmeli kız kuşu büyük su çulluğu gibi kuşlar sadece bunlardan bazıları dır. Türkiye’de pek çok kuş türü çeşitli tehlikelerle karşı karşıya bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Bu tehlikelerden bazıları; • Çeşitli nedenlerle insanlar tarafından izlenme ve yoğun av baskısı, • Turizm gelişmesi sonucunda kuşların doğal yaşam alanlarının daraltması, • Bitki koruma ilaçları ile evrensel ve sanayi artıklarının çevreye verdiği zarar, • Kuluçka, beslenme, geceleme, dinlenme veya kışlama alanlarının tahrip edilmesi • Sulak alanların kurutulması, • Tarımın yoğunlaşması, • Ormanların, meraların . çayırların yok edilmesi, • Yüksek gerim hattı ile yol yapımı veya trafiğin verdiği zarar, • Yoğun ve bölgesel sanayileşme ile belli bölgelerdeki canlı varlıkların yok oluşu. Kuşların, biyolojik bir varlık olarak en az insanlar kadar yaşama hakkı ve her türün biyolojik denge içinde önemli yeri ve görevi vardır. BOŞANMA VE AYRILIKLARIN SUÇLUSU BULUNDU: HORMONLARIMIZ Uzmanlar evliliklerin başarılı olması ya da başarısızlığa uğramasının biyolojik ve psikolojik nedenlerini araştırdı. Bu araştırmanın sonuçlarında da tartışmanın ardından yükselen hormon oranlarının başında çok önemli bir rol oynadığını belirlediler. Bu hormonlar ise stresle bağlantılı olanlardır. Gözlemler, stres yaratan bir olaya yanıt olarak beyindeki hipofizin ACTH adlı bir hormonu serbest bıraktığını bununda böbrek üstü bezleri aracılığıyla kortizol salgıladığını ortaya koydu. İNSAN OLMA TARİHİNDE YENİ BİR SAV Yeni bir araştırmaya göre konuşmamızı sağlayan dil genine olsa olsa 200 bin yıldır sahibiz. Şimdi ‘Dil geni’ olarak nitelendirdiğimiz genin değişimine (mutasyon) uğramasıyla konuşma yetisi kazandık. Bu mutasyonla birlikte çağdaş insan tüm dünyaya yayıldı. İri maymunlar ise dil genlerinde ‘vida ve somunlardan’ yoksun oldukları için bizler gibi konuşamıyorlar. YAPAY SİNİR HÜCRELERİNE MERHABA Amerikalı nörobiyolog Theodor Berger hastalıklı beyin hücrelerinin görevini yerine getirebilecek protezler üzerinde çalışılıyor. Bu önemli gelişmedeki anahtar rolü tıpkı sinir hücreleri gibi davranan ‘yapay beyin hücresi’ elektronik çipler üstleniyor. Beyinle ilişki kurarak öğrenen çipler sağırların duymasını sağlayacak, felçlilere hareket olanağı verilecek. İNSAN GELİŞİMİNDEKİ EN ÖNEMLİ ETKEN BESLENME İnsan olmamız ve bugüne ulaşmamızı , beslenmenin yüzyıllar içinde değişimi sağladı. Ancak bugünkü sağlık sorunlarımızın kaynağında da beslenme biçimimiz var. Çünkü aldığımız kadar enerjiyi harcayamıyoruz. Enerji alımı ve tüketimi arasındaki dengesizlik, hastalıkların kaynağı. Atalarımızın besinlerden aldığı enerjiyi ve beslenmenin kalitesini artırmaya yönelik gelişmeleri insanlığın en çok evrim geçirmesinde ve diğer primatlardan ayrılmasında ana özelliklerinden biri olmuştur. İki ayak üzerinde yürümemiz ve beyinlerimizin büyüklüğü bizi diğer insanlardan hızla ayırdı. Beyinlerimizin bir enerji oburu, dinlenirken yetişkin bir insanın beyni, vücut enerjisinin %20 ile %25’ini alır. Bu oran insan olmayan primatlarda %8 ile %10’dur. HASTALIKTAN ARINMIŞ İLK BEBEK DOĞDU Erken yaşta Alzheimera yakalanan anneye Alzheimer’den arınmış bebek doğurtuldu. Annenin Alzheimerli yumurtası çöpe atılarak sağlıklı yumurta döllendirildi. Böylece yeni bir tartışma başladı. Uzmanlar artık yumurtalarda Alzheimer hastalığına neden olan hatalı genleri belirleyebiliyorlar. Böylece hastalığı taşıyan annelerin çocuklarına hastalıklı genleri aktarması engelleniyor. O HALA YAŞIYORDU DOLLY 6 YAŞINDA VE ŞİMDİ DONDURULDU Dolly’nin doğumuyla beklenmedik bir sürpriz yaşanmıştı. İnsanlık 6 yıl önce bugüne kadar alışık olduğumuz doğal bir doğum değildi. Gerçekleşen alıştığımız sperm ile yumurtanın döllenmesi sonucu her doğanın tamamen farklı özelliklere sahip olmasıydı. Ancak bu defa var olan bir canlının genetik ve biyolojik olarak “tıpkı benzerleri yaratılmıştı” buna “klonlama” dendi veya Türkçesiyle “kopyalama” işte dünyanın ilk kopya canlısı 6 yıldır yaşıyor. Bazı sorunlar olsa bile. Dolly ile birlikte insan kopyalamanın da kapısı aralandı. Ancak bu fikirden ve gelişmeden insanlık korktu. Kopya insanlar belki de bu korku nedeniyle henüz ortada yok. Dolly’yi yaratan “büyük deney” belki henüz kopya insanı yaratamadı ama onlarca yeni kapı açtı. Bilim adamları Dolly’yi şimdi dondurdu çünkü ciğerlerinde meydana gelen rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılan fakat dondurulmuş olduğu bilinmektedir. ZEKAYI KADINLARA BORÇLUYUZ İnsan zekasında kadın parmağı ortaya çıktı. Erkeklerin pek hoşuna gitmese de insan soyunun zeki olmasında kadınların önemli payı var. Eski çağlarda dişi soydaşlarımız eş seçiminde güçlü kuvvetli ve pazılı erkekler yerine, zeka kıvılcımları ile parıldayan gözleri tercih edince insanoğlunun zekası gelişti. Ne kadar akıllıca! Özellikle de erkekler, bu tavırlarından ötürü kadınlara çok şey borçlu. Çünkü, eski kadınlar göz kamaştıran kaslara vurulmuş olsalardı günümüzde erkekler bu özellikleriyle şimdi Afrika da ki goril ve şempanzelerle boy ölçüyor olacaklardı. SAKAT DOĞUM ARTIŞI, YOK OLUŞUN İŞARETLERİ Yeni bir teori kanıtlandı. Bir tür (canlı) yok olamaya ne kadar yakınsa, o türdeki asimetrik canlıların sayısı o derece de artıyor. Yani çarpık ya da sakat bacaklılar hızla çoğalıyor. Daha kısa kanat, sakat bacaklar hayatlarının kısalığı ve yok olma tehlikesinin belirtileri. Böylece tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan türler bu yöntemlerle hızla belirlenecek. UZAYDA GALİBA HAYAT VAR Bilim insanların yıllardır sordukları Dünyaya uzaydan mikrop mu yağıyor ? yaşamın ilk tohumları kuyruklu yıldızlardan mı atıldı? Uzayda hayat var mı? Biçimindeki sorulara artık rahatça evet olabilir yanıtı veriliyor. Uzaya gönderilen bazı bakteriler, uzay soğuğunda günlerce canlı kalabildiler. Son araştırmalar bakteri sporlarının uzayda binlerce yıl yaşayabildiklerini gösteriyor ve yaşamı başlatan temel taşlar, çok zor koşullar altında bile kendiliğinden gelişiyor. Uzay bakterileri ve bunların dünyamıza saldırıları, şimdiye dek sadece felaket filmlerinde görülüyordu. Ancak bilim adamlarına göre, artık uzaydan gelebilecek bir salgını hayal olmaktan çıktı. YAŞAMIN TADI “Yaşamın tatlı ve acı duygularını”, dilimizdeki tat hücrelerine girip çıkan bir çift proteine borçluyuz. Bu tat algılayıcılarını ortaya çıkaran buluşun, besinlerin tatları üzerinde kontrolümüzü güçlendirmesi bekleniyor. Araştırmacılar ayrıca beslenme biçimi konusundaki seçimlerin genetik temellerini de bu yolla aydınlatabilmeyi umuyorlar. Biyologlara göre bazı insanlar, bünyemize uygun bir beslenme için anahtar olmak üzere bir tat duyusu oluşturduk. “Tatlı şeker anlamına geliyor ve bu da enerjiyi sağlıyordu; demek ki iyi bir şeydi. Buna karşılık aşırı acı, zehir demekti ve kötüydü.” İlk araştırmacı da, tat algılayıcıları saptayabilmek için, dilimizdeki tat tepeciklerinde var olan ancak dilin bunları çevreleyen bölgelerinde bulunmayan RNA’ları aramaya başladılar. Sonunda tat algılama işlevi için gerekli donanıma sahip görünen ve TR1 diye adlandırdıkları bir protein üreten bir gen bulmayı başardılar. Sonuç olarak yiyeceklerin içindeki acı tadı yok etmek için kullanılan, tuz şeker ve yağa veda edilebilir. Artık tek bir madde ile yiyecek ve ilaçlardaki acılık giderilebilecek. GERİ DÖNÜŞÜMLÜ BİYOLOJİK KUMAŞ Amerikan Cargill Dow ve Unifi firması yüze yüz doğal olan bir biyoteknoloji dokuması üretti. “Ingeo” olarak adlandırılan kumaş türü, hammaddesi tahıla dayanan bir plastikten elde ediliyor. Üretici firmalara göre Ingeo doğal dokumaların tüm olumlu yönleri ile birlikte sentetik ipliklerin kalitesine de sahip ve kullanım alanları giyimden, mefruşat ve otomobil sanayine kadar uzanmakta. Ingeo üretiminde tahıllarda fotosentez sırasında açığa çıkan karbondan yararlanılmakta. Karbon ise mesela mısırda nişasta olarak depolanıyor ve doğal şekere dönüştürülebilmekte. Basit yalıtım ve fermantasyon yöntemi sayesinde ise doğal şeker ayrıştırılarak polimer üretiminde kullanılmakta. DÜNYANIN EN KÜÇÜK BİYOLOJİK BİLGİSAYAR MODELİ Araştırmacılar tarafından geliştirilen biyolojik bilgisayar; DNA ile işlediği gibi enerji ihtiyacını da aynı kaynaktan karşılıyor. DNA bilgisayarların öncüleri enerji kaynağı olarak ATP molekülünden yaralanıyordu. DNA molekülleri ve enzimlerinden oluşan bir bilgisayar üretmişti. Ancak yeni modelde, kalıtım, veri girişini işlediği gibi işlemcinin enerji ihtiyacını da karşılamakta. Ayrı ayrı DNA molekülleri her işlem adımında birbirine uygun olarak input ve yazılım molekülü olarak ikişer iki şer birleşiyorlar. Bili adamlarının açıklamalarına göre biyolojik bilgisayar işlemleri buna rağmen %99.9’luk doğruluk payıyla tamamlamakta. DNA bilgisayarları o kadar küçük ki aynı anda 3 bilyon bilgisayarı yalnızca bir mikrolitre sıvıya yerleştirmek mümkün. 3 bilyon bilgisayarın ise bir saniyede 66 milyar işlem yapacak kapasitede olduğu bildirildi. HERKESİN YAŞAM TANIMI FARKLI “YAŞAYAN” la “yaşam”ı karıştırmamak gerekiyor. Biyoloji yaşayan varlık özerk bir biçimde üreyebilip evrim geçirebilen bütün tanımıyla yetinse de, “yaşam” farklı şekillerde tanımlanan, bilimsel olmaktan çok felsefi bir kavram. Dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışıyla ilgili bir teori, canlının proteinlerini oluşturan aminoasitlerin meteor yağmuruyla uzaydan dünyaya taşındığını varsayıyorlar. Araştırmacılar da kısa bir süre önce, yıldızlar arası boşluktaki koşullara benzer bir ortamda aminoasitler oluşabildiler. ŞARBON AŞISI ISPANAKLA İYİLEŞTİRİLECEK AMERİKAN Mikrobiyoloji Birliğinin biyolojik silahlar konferansında konuşan bilim adamları, ıspanağın içinde bulunan bir maddeyle şarbon aşısının daha etkili kılınabileceğini bildirdiler. Önemli yan etkileri bulunan halihazırdaki şarbon aşısı Amerika’da sadece askerlere uygulanmakta. Oysa Amerika’da günden güne büyüyen biyolojik silah korkusu daha etkili bir şarbon aşısı ihtiyacını doğurdu. Halen üretilmekte olan şarbon aşısında kullanılan, etkisi azaltılmış şarbon virüsü kas ağrıları, ateş ve baş ağrısı gibi rahatsızlıklara sebep veriyor. Thomas-Jefferson Üniversitesi’nden Alexander Karasev, şimdi ıspanak içerikli yeni bir aşı türü geliştirdi. DİĞER ÖNEMLİ GELİŞMELER Paleontoloji : 1. 90 Santim boyunda kolları, ayakları ve kuyruğu tüylerle kaplı modern kuşlara benzer bir dinazor fosili bulundu. 2. 56 Milyon yaşında olduğu tahmin edilen en yaşlı primatların iskeleti bulundu. 3. Nijer’de 110 milyon yaşında 60 santim boyundaki bir timsaha ait olduğu sanılan bir kafatası bulundu. Uzay Biyolojisi : 1. Kara maddenin içinde görülmeyen galaksiler keşfedildi. 2. Kömür gibi kara kuyruklu yıldız bulundu. 3. Evrenin renginin pembemsi bej olduğu anlaşıldı. Ancak bu tonun yıldızlarla yaşlanıp öldükçe kırmızıya dönüşebileceği ileri sürülüyor. 4. Güneş sistemi süper nova kırla dolu bölgelerde geçerken dünyanın yeni bir buz çağına girebileceğini söylüyor. 5. Dünyanın orta kısımlarından kilo aldığı tespit edildi. Bunun nedeni 1998 yılından sonra kütle çekimi alanının kutuplarda zayıflaması, ekvator bölgesinde kuvvetlenmesidir. 6. Kara deliklerin varlığı somut verilerle kanıtlandı. Embriyoloji : 1. Çocukların suçiçeği hastalığına karşı aşılanmaları yetişkin evrelerinde zonaya yakalanma olasılığını arttırılıyor. 2. Erken yaşta ortaya çıkan alzheimer hastalığının geni tespit edildi. Bu geni taşıyanlara uygulanan bir teknik ile DNA’ları bu genden arındırılıyor. Bu uygulama, hastalıklı genlerden arındırma konusunun tıp etiği açısından yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu. 3. Yumurtalık kanserine yakalanan kadınlara sağlıklı çocuk sahibi olma yolu açıldı. Kanser tedavisine başlamadan alınıp dondurulan yumurtalık, hasta iyileştikten sonra yeniden nakil yapılabilecek. Fareler üzerinde denen teknik başarılı sonuç verdi. 4. Yaygın olarak kullanılan ağrı kesiciler, kırık kemiklerin kaynamasını geciktiriyor ya da engelliyor. 5. Tüp bebek uygulaması doğan bebekler açısından sanıldığından daha riskli olabilir. Çevre (Ekoloji) : 1. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türlerin sayısı artıyor. 2. Tatlı suları bir takım kimyasal maddeleri tespit eden yeni yöntemler geliştirildi. 3. Balinaların neslinin giderek tükendiği kesinleşti. Genetik : 1. Nükleer santrallerden veya bomba denemelerinden yayılan yüksek radyasyon DNA’yı nesiller boyu etkileyebiliyor. 2. Çocuk felci virüsünün sıfırdan üretilebileceği kesinleşti. Bu keşif biyoterör endişelerini körüklüyor. ULUSAL BİYOLOJİ KONGRESİ BİLDİRGESİ XVI. Ulusal Biyoloji Kongresi’nde şu görüşler kamuya açıklandı: 1. Avrupa birliği uyum sürecinde biyolojik araştırmaların planlanması, desteklenmesi ve yürütülmesi aşamalarında üniversitelerimiz biyoloji bölümleri akademik programların Avrupa Birliği ülkelerindeki üniversitelerde okutulan programlar ile AB akreditasyon standartlarına uygun hale gelmeli. 2. Biyologların iş hayatındaki yetki ve sorumlulukları en kısa sürede belirlenmeli ve ‘Türkiye Biyologlar Birliği Yasası’ çıkartılmalı. 3. Biyoloji bölümünden mezun olan biyologlar eğitim sertifikaları almaları koşulu ile öğretmenlik yapabilmeli. 4. ‘Ulusal Doğa Tarihi Müzesi ve Botanik Bahçesi’ acilen kurulmalı. 5. Biyologların mağduriyetlerinin giderilmesi için biyoloji alanındaki doçentlik bilim dalları yeniden düzenlenmeli.

http://www.biyologlar.com/biyolojideki-son-gelismeler

Midye, kalp midyesi, deniz salyangozunun özellikleri

Deniz salyangozu ( Rapana venosa ) Asya sularından Japon Denizi, Sarı Seniz ve Çin Denizinin yerli türüdür. Karadeniz’de ilk kez 1947’de Novorosisk körfezinde rapor edilmiştir. Sonradan tüm Karadeniz ve Azak Denizine, Ege ve Akdeniz’e yayılmıştır. Doğu Akdeniz’den veya Karadeniz’den larva evresinde iken ticari gemilerin balast suları ile taşındığı tahmin edilen bu tür, Kuzey ve Güney Atlantik sularında, son olarak ise Kuzey denizinde rapor edilmiştir (ICES, 2004). Deniz salyangozunun en önemli özelliği karnivor beslenme alışkanlığına sahip oluşu ve midye, istiridye gibi su ürünlerini tüketmesidir. Karadeniz’de zoobentik faunanın önemli bir kısmını midyeler oluşturmaktadır. Midyeler ekonomik önemi olan demersal balıkların besin kaynağını oluşturmaktadır. Midye yataklarındaki azalma demersal balıkların beslenme ortamını etkileyecektir. Türkiye’de tüketimi olmayan bu canlının başlıca pazaryeri Asya ve Avrupa ülkeleri, az miktarda da ABD’dir. Salyangoz canlı, taze et, taze dondurulmuş, pişmiş dondurulmuş, konserve ve turşu gibi formlarda pazarlanabilmektedir. Deniz salyangozu eti Kuzey Amerika’da daha çok salata ve çorbalarda, Japonya’da suşi barlarda çiğ et olarak, Kore’de ise konserve olarak tüketilmektedir (DFA, 2002). Deniz salyangozu ülkemizde tüketilmemesine karşın, önemli bir ihraç kalemini oluşturmaktadır (Şekil 1). Deniz salyangozu üretimi 2001’de 2600 ton iken 2006 yılında 11613 tona çıkmıştır (TÜİK, 2006). Aynı yıllarda ise dondurulmuş et olarak ihracat miktarları ise sırasıyla 519 ve 3763 tondur. Türkiye İhracatçılar Birliği kayıtlarına göre 2007 yılında toplam 3396 ton dondurulmuş deniz salyangozu etinin yaklaşık % 70’i İtalya ve Kore’ye ihraç edilmektedir. Yıllık ihracat miktarı 500–3700 ton arasında olup, yıllara göre 1.5 – 18 milyon US$ döviz girdisi sağlanmaktadır. Türkiye’de deniz salyangozunun toplam üretimi 2005’de 12600 ton olup bunun yaklaşık % 90’ı da Doğu Karadeniz’den karşılanmaktadır (TÜİK, 2005). Karadeniz ülkeleri arasında en fazla deniz salyangozu üretimi sırasıyla Bulgaristan, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna ve Rusya’dadır. 2006–2008 Av Sirkülerinde av yasağının 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç (algarna) ile avcılığı yasaklanmıştır. Fakat bu dönem boyunca dalarak veya sepetle avcılık serbest bırakılmıştır. Deniz salyangozu avcılığı çoğunlukla direçle yapılmakta bu durum hem ağ göz açıklığının belli bir süre sonra kapanmasından dolayı daha küçük bireylerin avlanmasına neden olmakta hem de deniz zemininde yaşayan diğer canlılara zarar vermektedir. Deniz salyangozu avcılığı pasif av aracı olan tuzaklarla yapılarak direcin salyangozla aynı ortamı paylaşan diğer canlılar üzerine olan etkisi azaltılabilir. Bu çalışmada salyangoz avcılığında direce alternatif olarak 3 farklı tuzak modelinde aylık olarak, derinliğin, bekleme süresinin, yem tiplerinin ve mevsimin birim av gücü (CPUE) üzerine etkisi ve her iki av aracının ekonomikliliği ve ekosisteme olan etkileri karşılaştırıldı. Ayrıca Karadeniz ve Marmara bölgesindeki salyangoz balıkçılarının sosyo-ekonomik yapısını belirlemek amacıyla anket çalışmaları yapıldı. Salyangozun midye üzerindeki predasyon baskısını belirlemek amacıyla saha ve laboratuar ortamında prey-predatör ilişkisi çalışıldı. Taksonomisi ve biyolojisi Rapana venosa Valenciennes 1846 ayrıca junior sinonimi Rapana thomasiana Crosse 1861 olarak ta tanımlanmaktadır. Koll (1993) Rapana genusunun taksonomideki yeri düzenlenmiştir. Oldukça büyük ve ağır bir kabuğu olan predatör deniz salyangozu R. venosa Muricidae familyasının bir üyesidir. Kabuk içi derin ve portakal rengindedir. Dış rengi ise bulunduğu ortama göre soluk gri ile kırmızımsı kahverengi arasında değişkendir. Class ; Gastropoda Subclass : Neogastropoda Superfamily: Muricoidea Family : Muricidae Subfamily : Rapaninae Genus : Rapana Species : Rapana venosa Deniz salyangozunun vücudu ayak, baş ve dorsalde iç organlar olmak üzere 3 kısımdan oluşur. Kaslı ve ventral bir sürünme organı olan ayak salgı salgılamaktadır. Ayağın arka kısmı olan metapodyumun en önemli görevi ise operkulumu salgılamaktır. Ventralde yer alan baş kısmında bir hortum ucundan dışarıya uzatılabilen ağız, bir çift tentakül ve tentaküllerin diplerinde bir çift göz bulunur. İç organlar; genital organlar ve hepatopankreasın fazla gelişmesi yüzünden çok büyüktür. Manto iç organların kütlesini sarar ve üzerindeki bezler kabuğu meydana getirir. Manto boşluğunda solunum organı ktenidyum vardır. Ktenidyumun dorsalinde kalp, dibinde ise solunum suyunu kontrol eden osfradyum bulunur. Manto boşluğu ayrıca hava ile dolarak akciğer görevi görür. Mide U şeklinde olup koyu kahverenkli ve hepatopankreas içine gömülmüş haldedir. Bağırsak dar bir boru şeklinde olup meta-nefridyumdan geçer (Çağlar, 1957; Bozkurt, 1968; Bilecik, 1990). Dağılımı 20.yy ortasından beri, deniz salyangozu Rapana venosa dünya çapında başarılı ve hızlı bir şekilde çok sayıda bölgeye girmiştir. İşgalci tür olarak kabul edilen deniz salyangozu 1947’de Karadeniz (Drapkin, 1953), 1973’te Adriyatik (Ghisotti, 1974), 1990’da Ege (Koutsoubas ve Vouldsiadou-Koukoura, 1991), 1997’de Fransa’nın Britanya sahili, Quiberon körfezi (Camus, 2001), 1998’de Kuzey Atlantik, Chesapeake Körfezi (ABD) (Harding ve Mann, 1999), 1999’da Güney Atlantik, Bahia Samborombon, Uruguay, Arjantin (Pastorina vd. 2000), 2005’de ise Kuzey Denizi (Nieweg vd., 2005) sularında rapor edilmiştir, 1940’larda Karadeniz’e giren R. venosa 10 yıl içerisinde Kafkas, Kırım sahillerine ve Azak Denizine yayılmıştır. 1959 – 1972 yılları arasında ise Romanya, Bulgaristan ve Türkiye sahillerini de işgal etmiştir. Büyüme Karadeniz’de Rapana venosa kumlu ve sert substratumlarda 40 m derinliğe kadar bulunmaktadır. En bol olarak Kerch strait, Azak Denizi, Sevastopal ve Yalta (Ukrayna), Bulgaristan ve Türkiye sahillerinde bulunmaktadır. Ciuhcin (1984) Sevastopal körfezinde ilk bir yılda 20mm’den 40 mm’ye kadar büyüdüğünü tespit etmiştir. Sonraki 2. ve 6. yıllarda ise ortalama değerleri sırasıyla 64.6, 79.4, 87.5 ve 92.1 mm’dir (ICES, 2004). Deniz salyangozu Rapana venosa anavatanı olan Asya sularında 18 cm’ye kadar büyürken, işgal ettiği Akdeniz ve Karadeniz sularında ise 12 cm’nin altına düşmektedir (CIESM, 2000). Üreme Deniz salyangozu ayrı eşeyli olup iç organlarının dorsalinde ilk spiral halkada sindirim bezi üzerinde tek bir gonad (ovaryum veya testis) ve gonad kanalı bulunur. Bu kanal anüsün sağından manto boşluğuna açılır. Kapsüller yumurta kanalında şekillenir. Albümin maddesi ile çevrelenen yumurtalar ise kapsül bezi içine girer. Yumurta kanalından ayrıldıktan sonra, deniz suyu ile birleşince hemen sertleşen yumurta kapsülü depolanması için ayağa transfer edilir. Ayak, kapsülü son şekline biçimlendirir. Ayak ile tamamen örtülmüş olan döllenmiş yumurta kapsülleri, dişi salyangoz tarafından sert zeminlere (taş, kaya, yumuşakça kabukları) yapıştırılır (Şekil 9) (Meglitsch, 1972; Webber, 1977). Dişi bir deniz salyangozu üreme sezonu boyunca ortalama 575 adet kapsül bırakmaktadırlar. Her bir kapsüldeki yumurta sayısı 555 adet, yumurta verimi ise 392,931 adet/birey’dir. Larvalar albüminli besi maddesini kullanarak kapsül içinde 20–25 günlük bir süre geçirdikten sonra kapsülü terk ederler. Kapsül içinde larvalar embriyo, pre-veliger, veliger, intermediate veliger ve terminal veliger olmak üzere 5 evrede gelişirler. Bu gelişim süresince larvaların rengi açık sarıdan koyu kahverengine kadar değişmektedir. Kapsüldeki larvalar ortalama 22 günde 182 μm’den 406 μm’ye kadar büyümektedir (Şekil 9) (Sağlam veDüzgüneş, 2007). Prey – predatörleri ve beslenme özellikleri Deniz salyangozu karnivor bir canlı olup, ağız kısmında bulunan radula sayesinde preyini ısırır, parçalar ve toplar (Black vd., 1988; Owen, 1964). Salyangoz su akıntısıyla taşınan kokulara karşı çok hassastır. Kokuya karşı hassaslığı, sifon tabanı ve solungaçlar arasındaki manto boşluğunda bulunan osfradyumla olur. Solungaçlardan manto boşluğuna gelen su, her zaman bu organdan geçer. Salyangoz avın kokusunu aldığı zaman, dakikada 13 cm kadar hızla preye doğru hareket eder. Farklı kokular arasındaki farkı ayırt etme yeteneğine sahiptir. Kokunun prey veya predatörden olup olmadığını anlar. Nassarius reticulatus ve Buccinum undatum gibi salyangozlar kırılmış midyelerin kokusuna hemen tepki verir ve yeme doğru hareket eder. Fakat Neptunea benzer duruma çok az veya hiç tepki vermez(Pearce ve Thorson, 1967). Bivalve türleri (midye, istiridye, tarak), poliket, balanus, yengeç, gammaridae, böcek, yassı kurtlar, detritus, balanus gibi organizmalar (Pearce ve Thorson, 1967; Nielsen, 1975; Himmelman ve Hamel, 1993), deniz salyangozunun preyini oluşturmaktadırlar. Çoğu salyangozlar preylerine bir delik açarak beslenirler, fakat Rapana’lar avının kabuğunu açmak için önce içinde mukus olan toksik bir madde salgılayarak preyini etkisiz hale getirir. Bu durumda midyeler hala canlı ve vücutları deforme olmamıştır. Fakat kabuk valfleri yaklaşık 2–3 mm açılmıştır. Daha sonra ayak ve kabuk kenarlarını kullanarak preyini sarar ve açılmış kabuk valfleri arasından hortumunu uzatarak beslenir. Tüm preylerin kabuklarında mukus bulunduğu için, R. venosa’nın biyotoksin ürettiği hipotezi ortaya atılmıştır. Bu biyotoksinler coline ester, mureksin, diidromureksina ve senecioilcolina’dır (Cesari ve Mizzan, 1993). Deniz salyangozu morina, köpek balığı, yengeç ve hermit crab (küçük Rapanalar için), istakoz, denizyıldızı, ahtapot, deniz kaplumbağası (<10 cm Rapanalar için) ve vatoz tarafından tüketilmektedir (Thomas ve Himmelman,1988; Harding ve Mann, 1999). Avcılığı Avcılığında esas olarak direçlerden yararlanılmaktadır. Ayrıca dalarak avcılık yöntemi su altında şnorkel, tüp ve kompresör (nargile) sistemlerinin kullanılması şeklinde uygulanmaktadır. Bazı ülkelerde ise benzer türlerin avcılığında tuzaklar kullanılmaktadır. Deniz salyangozunun avcılığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (TKB) tarafından her yıl yayınlanan Su Ürünleri avcılığını düzenleyen sirküler ile 1986 yılından itibaren yönlendirilmektedir. Son 20 yılda deniz salyangozu avcılığına yönelik alınan kararlarda birçok değişiklikler yapılmıştır. 2000 yılından itibaren teknede birden fazla direç bulundurulması yasaklanmıştır. Dalma veya direç ile avcılık yapacak balıkçı tekneleri için tekne ruhsat tezkeresinin verildiği il müdürlüğünden “Deniz salyangozu avlanma izni” alınması 1 Eylül 2001 yılından itibaren zorunlu hale getirilmiştir. Dalma, sepet ve her türlü tuzak yöntemleri ile deniz salyangozu avcılığı 2005 yılından itibaren serbest bırakılmıştır. “Denizlerde ve İçsularda Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2006–2008 Av Dönemine Ait 37/1 Numaralı Sirkülerde 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç ile salyangoz avcılığı yasaklanmıştır. Karadeniz’de; İstanbul Boğazı girişindeki Rumeli Karaburun ile Anadolu Karaburun arasında kalan karasularda deniz salyangoz avcılığı yasak olup bu yer dışında kalan karasularda dalma ve her türlü tuzak yöntemleriyle avlanma serbest bırakılmıştır. Ekolojik etkileri Rapana venosa istiridye, midye ve diğer yumuşakçaların doğal populasyonlarını etkileyebilen predatör bir deniz salyangozudur. Girdiği bölgelerde ekosistemde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yüksek verimliliği, hızlı büyüme oranı, düşük tuzluluk, yüksek ve düşük sıcaklıklara, su kirliliğine ve oksijen eksikliğine toleransı nedeniyle ekolojik açıdan uyumluluğu yüksektir. Plankton evresindeki veliger larvaları gemilerin balast suları ile salyangozun uzun mesafelere dağılımını kolaylaştırmaktadır (ICES, 2004). Predatör etkisinden dolayı R. venosa dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacı tür olarak kabul edilmektedir. Rapana epifaunal bivalvlerin aktif bir predatörüdür ve yerli midye ve istiridye populasyonlarının çoğalmalarına ciddi bir şekilde sınırlamaktadır (CIESM, 2000). Karadeniz’de bu tür üzerine direk predatörünün bulunmaması, yerli bivalve faunanın (Ostrea edulis, Pecten ponticus, Mytilus galloprovincialis, Venus gallina, Gouldia minima, ve Pitar rudis) hızlı bir şekilde azalmasına sebep olmaktadır (Zolotarev, 1996). Ayrıca Karadeniz’de bulunan Gudaut istiridyesinin tamamen neslinin tükenmesinde de rol oynayarak bivalve populasyonlarının sert bir düşüşüne sebep olmuştur (Chukchin, 1984, Harding 2003’te). Salyangoz tarafından hızlandırılan diğer bir ekolojik değişiklik ise bölgedeki boş salyangoz kabuklarının varlığı, yerli hermit crab populasyonun artışını ortaya çıkarmıştır (Harding ve Mann, 1999). Bu türün Avrupa ve ABD’de sebep olduğu ekolojik etkileri ise; Kuzey Adriyatik Denizi (Avrupa) Fiziksel rahatsızlık: Mürekkepbalığı balıkçıları özellikle yumurta bırakmak amacıyla ağlara giren gastropodların varlığı ile rahatsız edilmektedir. Karadeniz(Avrupa) Predasyon: Rapana venosa’nın yapmış olduğu predasyon Bulgaristan sularında, Kerch boğazı ve Kafkas’ta midyenin (Mytilus galloprovincialis) azalmasının başlıca sebebi olarak gösterilmektedir (Rubinshtein and Hiznjak, 1988 ICES, 2004’de). ICES (2004)’de Ciuhcin (1984) R. venosa ‘nın Gudaut’taki predasyonu yerli bivalvelerin, Ostrea edulis, Pecten ponticus, ve M. galloprovincialis, soyunun tükenmeye yakın olmasıyla sonuçlanmıştır. ICES (2004)’de Zolotarev (1996), çift kabuklu yumuşakçaları için geniş beslenmeyle ilgili tercihi Venüs gallina, Gouldia minima ve Pitar rudis olan yumuşak-substratum infaunal yumuşakça türleri içermektedir. Kuzey Denizi (Avrupa) Predatasyon: Predasyon etkisinden dolayı R. venosa, dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacılardan biri olarak düşünülmektedir. Bu nedenle Kuzey Denizinde bu predatör gastropod büyük bir sorundur. Bu türün istila tarihi tüm bir ekosistemi rahatsız edebildiğini göstermektedir. Kuzey Denizde Rapana'nın olası etkileri, belirsizdir, fakat tahmini olarak Rapana, yerli salyangoz Buccinum undatum için sert bir rekabetçi olabilir. Bu tür aynı zamanda su kirliliği ve yoğun av baskısı altındadır. Midye Mytilus edulis, Pasifik istiridye Crassostrea gigas ve midye Cerastoderma edule gibi yenebilir çift kabuklular için bölgesel sanayiler, risk altındadır. Chesapeake Körfezi (ABD) Rekabet: Yerli istiridye, Urosalpinx cinerea, R. venosa’yla direk rekabet içindedir. U. cinerea populasyonu 1972’deki Agnes kasırgasında olan bir olayla büyük bir kısmı yok oldu. Urosalpinx pelajik larval evreye sahip olmayıp substratuma yapışmış olan yumurta kütlelerinden juvenil olarak çıkmaktadırlar. Salyangozun istilasıyla, şimdi emekleyen yerli ve işgalci pelajik larvalar arasında aynı ve uygun substratum için rekabet vardır. (ICES, 2004). Predasyon: Rapana predatasyonu lokal bivalve türlerinden istiridye (Crassostrea virginica), midye (Mytilus edulis), ve tarak (Mya arenaria) rapor edilmiştir (ICES, 2004). Diğer: Harding and Mann (1999) " Chesapeake körfezinde büyük (>100mm) ve boş R. venosa kabuklarının varlığı lokal hermit crab (Clibanarius vittatus)’ın büyümesini ve çoğalmasına neden olduğunu belirtmektedir. Hampton Roads bölgesinde toplanan C. vittatus boş R. venosa kabuklarını sığınak olarak kullanmaktadır. Hermit crab, ithal boyuta ulaştığında önemli miktarda istiridye yumurtası tükettiği kanıtlanmıştır (ICES, 2004). Imposeks, dişi gastropodlarda erkek seks karakterlerinin oluşmasıdır. Dişilerde bir penis ve sperm kanalı gelişmeye başlar ve ileri aşamalarda sperm kanalının yumurta kanalı üzerine yerleşmesi ile kısırlık oluşur. İmposeks olayı, salyangoz populasyonu gelişimini ciddi bir tehlikeye sokmaktadır. TBT’nin kullanımından oluşan sucul kirlenme, hedef olmayan deniz organizmalarını da etkilediği için dünyadaki tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. 1989’da Avrupa Birliği 25 m’den küçük deniz araçlarında TBT’i yasaklayan bir kararname çıkarmıştır (89/677/CEE). 1 Ocak 2003 tarihinden sonra TBT bazlı antifouling katkılı boyaların gemilerde kullanımını bütün dünyada yasaklanmıştır. Ortamdaki TBT miktarı ~1 ng/L olduğu zaman hormonal etkiler gözlenmektedir. Imposeks 1970’li yıllarda ilk defa Blaber tarafından Nucella lapillus’ta tanımlanmış, sonuçları özellikle TBT ile ilişkilendirilmiştir. Imposeks daha sonra bütün dünyada 63 cinsten 118 gastropod türü üzerinde araştırılmış ve türlerin çoğunda geriye dönüşümsüz olduğu görülmüştür. Duyarlı cevaplarından dolayı çeşitli deniz salyangozu türleri TBT kirlenmesinin biyo-indikatörü olarak kullanılmaktadır (Kırlı, 2005). Midyelerin Genel Özellikleri ve Sınıflandırılması  Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf: Bivalvia (Midyeler) Alt familyalar Pteriomorpha (Tuzlusu midyeleri) Palaeoheterodonta (Tatlısu midyeleri) Heterodonta (Zebra midyeleri) Midye birbirine eklemlenmiş iki parçalı kabukları olan yumuşakçalar. Bivalvia sınıfından omurgasızların çoğu «midye» olarak, bir kısmı da «istiridye» olarak adlandırılır. «tarak» ya da «deniz tarağı» adıyla bilinen türler de bazen «midye» olarak adlandırılır. Bütün Bivalvia sınıfından omurgasızlar ile deniz salyangozu olarak bilinen karından bacaklılar «denizkabuğu» ortak adıyla anılırlar. Denizlerin kıyıya çok yakın kesimlerinde kayalara ve birbirlerine sıkıca tutunmuş binlerce midye görülebilir. Çenet denen bu kabuk parçaları gerçek midyelerde düz yüzeyli, siyaha yakın koyulukta, oval, birbirine benzer biçim ve iriliktedir. Bünyelerinde bulundurdukları sedef sayesinde zararlı maddelerden kendilerini korumak için onu inciye dönüştürürler. Midyeler sindirim yapmazlar. Türleri Denizkulağı (Haliotis): adını kabuk şeklinden alır. Suyosunları ile beslenir. Zebra midyesi (Dreissena polymopha): boyu 2-5 cm'dir. Doğal yaşam alanı Hazar Denizi ve Karadeniz'dir. Bakteriler ve su yosunlarıyla beslenir. Kabuğundaki desen nedeniyle zebra midyesi olarak adlandırılır. Dev midye (Tridacna gigas): en büyük midyedir. Boyu 150 cm, ağırlığı 250 kg kadar olabilir. Suyosunlarıyla Türkiye denizlerinde yoktur. Mavi midye (Mytilus edulis): iki parçalı mavimsi siyah bir kabuğu vardır. Boyları 5-20 cm'dir. Yaşam süreleri 15'yıla yakın olabilir. 40 m'yi bulan derinliklerde yaşarlar. Besinlerini suyu süzelerek alırlar ve bir saatte 1,5 litre suyu süzebilirler. Tarak midyesi (Pecten maximus): iki parçalı, yelpaze şeklinde, üzerinde oluklar bulunan bir kabuğu vardır. Mikroorganizmalarla beslenir. Boyu 2,5-15 cm'dir. Kıyıdan başlayarak 250 m derinliğe kadar yaşayabilirler. Türkiye denizlerinde yoktur. Kelebek midyesi (Donax variabilis): boyu 1,5-2,5 cm'dir. İki parçalı bir kabuğu vardır. Deniz kıyısında, dalgalı yerlerde yaşar. Bunun nedeni bu bölgelerin oksijen ve besin açısından zengin olmasıdır. Sürüklenmemek için kendini kuma gömer. Mikroorganizmalarla beslenir. Türkiye denizlerinde yoktur. Pina: kürek şeklinde, açık kahverengi bir kabuğu vardır. Kabuğunun sivri ucundan deniz tabanına gömülür. Mikroorganizmalarla beslenir. Ayrıca pinalardan inci çıkabilir. Alem (regnum) : Animalia Dal (phylum) : Mollusca Sınıf (classis) : Bivalvia Takım (ordo) : Cardiida Ferussac,1822 Üst Familya : Dreissenaceae Familya (familia): Dreissenidae (Andrusov,1897) Cins (genus) : Dreissena Van Beneden Türler (species) : 1. Tür: Dreissena polymorpha (Pallas,1771) 2. Tür: Dreissena bugensis (Müller,1774 Dreissena cinsinde bulunan türler acı ve tatlı sularda yaşayanlar olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Dreissena polymorpha (Pallas) ve Dreissena bugensis (Müller) çoğunlukla tatlı sularda yaşayan türlerdir. 2001 yılında yapılan yabancı kaynak taramalarında, daha önce Türkiye ve Suriye’de saptandığı bildirilen Dreissena bourguignati (Geldiay ve Bilgin, 1973; Şeşen, 2001) (4) ve Türkiye’de saptandığı bildirilen Dreissena bouldrourensis (Yıldırım ve Şeşen, 1994) ile ilgili kayda rastlanmamıştır. Türkiye’de tatlı sularda yaşayan iki kabuklu (bivalve) midyeler: Dreissenaceae, Unionaceae ve Corbiculaceae üst familyalarında bulunmaktadır. Kirlenmeye (biofouling) neden olan türlerden (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001): D. polymorpha ve D.bugensis Dreissenaceae üst familyasının Dreissenidae; Corbicula fluminea ise Corbiculaceae üst familyasının Corbiculidae familyasında bulunmaktadır. Corbiculaceae üst familyasında bulunan diğer familya ise Sphaeriidae’ dir. “Zebra midyenin var olan bulaşmaları ile gelecekteki bulaşmalarının belirlenmesi ve yönetilebilmesi, midyenin ergin olmayan ve ergin dönemlerinin diğer benzeri midye türlerinden ayırt edilmesi ile ilişkilidir. Zebra midye erginlerinin diğer midye türlerinin erginlerinden ayırt edilmesi kolay olmakla birlikte, ergin olmayan dönemlerin tanısı güçtür” (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001). Dreissenidae Türlerinin Tanısı Dreissenidae familyası türlerinin birbirinden ve diğer midye türlerinden ayırt edilmesi konusunda aşağıda verilen bilgiler ZMIS (Zebra Mussel Information Service) ve Claudi and Mackie (1994)’den özetlenmiştir. Ergin Midyelerin Tanısı “Unionidae ve Sphaeriidae familyaları türlerinin Dreissenidae türleri ile Corbicula cinsinden ayırt edilmesi kolaydır. Tatlı sularda yaşayan 2 Dreissenidae türünün ilk bakışta, birbirinden ayırt edilmesi ise güçtür. Bunların yaşamı, yaşam dönemleri ve genel yapısal özellikleri birbirinin benzeridir. Bununla birlikte midyelerin dış yapısal nitelikleri incelenerek, ergin D. polymorpha ve D.bugensis’in ayırt edilmesi mümkündür. Ergin Dreissenidae türlerinin birbirinden ve diğer familyalardaki türlerden ayrılmasında aşağıdaki niteliklerden yararlanılabilir” Midyelerin kabuklarının karınsal bölümleri (ventral shell edge) ile karınsal kenarları (ventral shell margin) incelendiğinde, farklılıklar belirgindir. Zebra midyede karınsal bölüm çukurdur (concave) ya da yassılaşmıştır (flattened) ve kabuğun keskin açılı kenarlarında, omurga (keel) oluşmuştur. . D.bugensis’te ise karınsal bölümler tümsek (convex), karınsal kenarlar ise yuvarlaktır · Kesin bir tanı niteliği olmamakla birlikte, D.polymorpha kabuklarının üzerinde değişik düzenleniş biçimli, renkli kuşaklar bulunur (Resim 2.1.2). Atatürk Baraj Gölünden toplanan midyelerde bu kuşaklar daha belirgin olmakla birlikte, Kesikköprü Baraj Gölünde yüzeyden toplananlar genellikle kahverengi, dipten toplananlar ise siyah renklidir · Dreissenidae türlerinin kabukları 3 köşelidir. Diğer familyalara ait türlerin kabukları ise yuvarlak ya da yumurtamsıdır (oblong) · Dreissenidae familyası türleri, ergin dönemlerinde tutunma iplikçikleri (byssal threads) aracılığıyla uygun bir tabana tutunmuş ve epifaunal olarak yaşar · Dreissenidae familyası türlerinde, diğer familyalardan farklı olarak, menteşede kabukların birbirine bağlanmasını sağlayan belirgin dişler yoktur (Resim 2.1.8). İki kabuğu birbirine bağlayan elastik menteşe bağı (elastic hinge ligament), protein bileşimli (proteinaceous)'dir. Zebra midye öldüğünde kabukları açılır. · Dreissenidae familyası türlerinde myophore plate üzerinde çıkıntı (apophysis) bulunmaz · Dreissena türlerinin kabukları üzerinde belirgin ve düzgün aralıklı sırtlar (ridges) bulunmaz. Corbicula fluminea’da ise bu çıkıntılar belirgindir · Sphaeriidae familyası türleri dışında, tatlı sularda yaşayan midyelerin boyutları 1 cm’den büyüktür · Corbicula dışında tatlı su midyelerinin kabukları parlak değil donuk görünümlüdür. · Dreissenidae’lerde gaga (umbone) düz ve ileriye çıkık olduğu halde, diğer familyalarda sırtsal olarak bulunur ve yuvarlaktır. Larvaların (veligers) Tanısı “Yakın akraba olan D.polymorpha ve D.bugensis’in larva ya da özgürce yüzen larvalarının (veligers) tanılarının doğru olarak yapılması güçtür. Burada bir su kaynağından alınan suda, iki kabuklu (bivalve) midye larvalarının bulunduğu varsayılmıştır. Aşağıdaki olasılıklar göz önüne alınarak diğer iki kabuklu türleri, Dreissenidae familyası türlerinden ayrılabilir: · Özgürce yüzen larvalar Sphaeriidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyaya ait döller, çok küçük istiridye (clams) biçimine gelmeden önce suya salınmamaktadır. · Özgürce yüzen larvalar Unionidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyanın kirpikli larvaları (glochidiae)asalaktır ve suda özgürce yüzen durumda bulunmazlar. Bu durumda sadece 3 olasılık kalmaktadır: Bu larvalar her 3' ünde de özgür larvalar bulunan; C. fluminea (Asya istiridyesi), D. polymorpha ya da D. bugensis'e ait olabilir. Dreissena'nın 2 türünün larvalarının birbirinden ayırt edilmesi, kabuklarının karınsal bölümü ve kenarları gelişinceye kadar mümkün değildir. Tanı, her 2 türün de düz menteşeli biçimlerinin (straight hinge forms) bulunması durumunda bir ölçüde, gagalı (umbonal) formların bulunması durumunda ise daha da kolaylaşmaktadır. Dreissena ile Corbicula'nın özgürce yüzen larvalarının ayrımı ise mümkündür. · Corbicula fluminea’nın larvaları genç dönemlerini (D-biçimli larva ve gagalı larva), ergin dişilerin solungaçları üzerinde bulunan ve genç canlıları taşıyan keselerde (marsupial sacs) geçirir. Dreissena türleri ise yumurtadan başlayarak tüm larva dönemlerini suda özgürce yüzerek (planktonic) geçirir. · Corbicula fluminea’nın ayaklı larvaları (pediveligers) su verme sifonu aracılığıyla, suya salınır ve ancak bu dönemde su örneklerinde görülebilir (Resim 2.2). Corbicula’nın ayaklı larvalarının kabukları üzerinde çizgiler bulunmaktadır. Dreissena’nın düz menteşeli larvalarında ise çizgiler bulunmaz. · Corbicula fluminea’da ayaklı larva döneminde kabuk donuk renklidir ve iç organlar görünmez. D.polymorpa ve D.bugensis’in larva dönemlerinde kabukları saydamdır ve iç organlar görünür. · D. polymorpa ve D. bugensis’in larva döneminde ayırt edilebilmesi için omuz (shoulder) biçimlerinden yararlanılır: · D. polymorpha’da omuzlar kabuğun kenarına belirgin bir açı yaparak birleşir. · D. bugensis’te omuzlar yuvarlaktır ve menteşe çizgisi (hinge line) daha kısa görünür. Yayılış Alanları Dünya’daki Yayılış Alanları Taşıl Bilimsel (paleontological) verilere göre, D. polymorpha’nın bulunuşu ile ilgili ilk kayıtlar 10-11 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Türün o zamanlar bugünkü Afrika’yı Avrupa ve Asya’dan ayıran, Tethys Denizinin (5) haliçlerinde (estuaries) bulunduğu kaydedilmektedir. Türün doğal yayılış alanları: Kuzey Yarıkürede Karadeniz ve Hazar Denizi ile Aral Gölü havzaları ve bunlarla ilişkili haliçler, kıyısal sular, tatlı su gölleri, baraj gölleri ve ırmaklardır. Türkiye de doğal yayılış alanları içinde yer almaktadır. D . polymorpha’nın 1700 yılının sonlarına kadar denizlerde yaşadığı, daha sonra tatlı sulara geçtiği ve Avrupa’ya yayılışının 18. yüzyıldan bu yana sürdüğü kaydedilmektedir. D. polymorpha, İngiltere’de 1824’te saptanmış daha sonra Danimarka, İsveç, Finlandiya, İrlanda, İtalya ve Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Midye Kuzey Amerika’da Great Lakes Bölgesindeki St. Clair Gölünde 1988’de bulunmuş, havzadaki tüm göller ve Misisippi ırmağına bulaşarak, güneyde Misisippi Deltasına ulaşmıştır. Dreissena türlerinin yayılış alanlarının genişlemesinde en önemli etkenin, deniz ulaşımı ve teknelerin sintine sularını bulaşık olmayan alanlara boşaltmaları olduğu, kabul edilmektedir” (Orlova and Nalepa, 2001). “Yayılışı sağlayan doğal ya da insan kaynaklı diğer etkenler: Teknelerle taşınan su bitkileri, su akıntıları, göçmen su kuşları ve kerevitler olarak” kaydedilmektedir (ZMIS,2001). İngiltere’de 1824 yılında saptanan midyenin, Avrupa ve Amerika arasındaki yoğun ticari tekne ulaşımına rağmen Kuzey Amerika’ya 164 yıl sonra, 1988 yılında bulaşması ilginç bir durum olarak algılanmaktadır. "D. bugensis’in, doğal olarak bulunduğu Karadeniz ve Azak Denizindeki haliçlerden, Ukrayna’daki yapay kanal ve baraj göllerine ilk kez 1960’larda yayıldığı kabul edilmektedir. Tür, bugün Karadeniz havzasındaki ırmaklar ve yapay göllerde yaygındır. Volga Irmağı ve deltası ile Hazar Denizinin kuzey kıyılarında da D. polymorpha ile birlikte bulunmaktadır. 1989 yılında Kuzey Amerika’da da D. polymorpha ile birlikte bulunduğu saptanmıştır"(Orlova and Nalepa, 2001). Türkiye’deki Yayılış Alanları Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunuşu ile ilgili kayıtlar çok eski yıllara dayanmaktadır. Geldiay ve Bilgin (1973) : Blanckenhern (1897)'e atfen Dreissena chanteri Loc.’nin Hatay ili Asi Irmağı’nda; Germain (1936)’ya atfen Dreissena lacunosa Bourg., D.gallandi Bourg., D.hermosa Bourg. ve D. anatolica Bourg türlerinin Bursa çevresinde; D.bourguignati Locard’ın Suriye’de, D.bourguignati Locard, D.siouffi Bourg. ve D. elongata Bourg.’un Mezopotamya’da bulunduğunu, ancak farklı türler olarak kaydedilen tüm bu türlerin, D.polymorpha’nın çeşit ya da coğrafi ırkları olabileceğini, türün D.polymorpha olduğu kanısının yaygın olduğunu kaydetmektedirler. Şeşen (2001)(6), 1986-1988 döneminde Antakya ve Adana yörelerinde yapılan çalışmalarda Asi Irmağı, Antakya ve Samandağ ilçesinde daha önceki yıllarda Suriye’den de toplanmış olan Dreissena bourguignati Locard türünün bulunduğunu, bölgedeki diğer bivalve türlerinin Unio sp., Potamida littoralis, Leguminaia wheatleyi, Pisidium sp., Corbicula fluminalis (Seyhan ve Ceyhan Irmakları, Reyhanlı, Kırıkhan ve Samandağ ilçeleri) olduğunu; 1989-1992 döneminde Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde yapılan çalışmalarda Dreissena türlerine rastlanmadığını, Dicle Irmağında Unio sp., Anadonta piscinalis, Leguminaia wheatleyi; Ceylanpınar Habur Çayı, Nusaybin Çağ Çağ suyu ve Siverek’te Corbicula fluminalis bulunduğunu, yöredeki diğer türlerin Sphaerium corneum ve Pisidium olduğunu bildirmiştir. Geldiay ve Bilgin (1973)’e göre, D.polymorpha’nın Türkiye’de bulunduğu yerler: Eğirdir, Kovada, Beyşehir ve Sapanca Gölleridir. Burdur Gölünde ise gölün kuzey kıyılarından sadece aşınmış kabukları toplanabilmiştir. Baykal (1960)’a göre ise Burdur Gölünde D.bouldrourensis d’Arch türünün fosilleri bulunmaktadır. Yıldırım ve Şeşen (1994), Burdur ve Isparta çevresindeki 58 tatlı su habitatında yapılan araştırmalarda 4 adet bivalve türü (D. polymorpha, D.bouldrourensis, Pisidium ve Anadonta cygnaea) saptandığını; D.polymorpha’nın Burdur, Yarışlı, Eğirdir ve Kovada Göllerinde; D. bouldrourensis Fischer’in Burdur ve Yarışlı Göllerinde bulunduğunu kaydetmektedirler. 1997 yılından bu yana Atatürk Barajı ve HES’te sorun yaratan midye türü de, D. polymorpha olarak tanılanmıştır. Aynı tür, Fırat Irmağı ile Fırat Havzasındaki tüm baraj göllerinde de (Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış) bulunmaktadır. Türün Terkos Gölü (7) ve Bolu Gölköy Baraj Gölü (8) ve DSİ Su Ürünleri Üretim İstasyonuhavuzları ile Sakarya havzasındaki Poyrazlar, Taşkısığı, Akgöl ve Acarlar Göllerinde de yaygın olduğu(9) bildirilmiştir. 2001 yılında yapılan çalışmalarda Zebra midyenin Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü , Hirfanlı (Ankara) ve Derbent Baraj Gölleri (Samsun) ile Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde (Sivas) bulunduğu saptanmıştır. Midyenin Kesikköprü Barajının menbaındaki Kapulukaya Baraj Gölünde de bulunduğu bildirilmiştir. Anonymous (2001 a), tuzluluğun binde 4 olduğu 1980’li yıllarda Bafa Gölünde bulunan Zebra midyenin, son yıllarda tuzluluğun binde 14’e yükselmesi sonucunda yok olduğunu kaydetmektedir. Bafa Gölünden 2001 yılında toplanan örneklerin, tuzlu sularda yaşayan midye türlerinden Mytilaster minimus olduğu saptanmıştır (10). Güneydoğu Anadolu’da daha önce saptanmış olan Corbicula fluminea (Müller, 1774) (Eş adı: Corbicula fluminalis) (Bivalvia: Corbiculidae)’nın da, Fırat havzasında bulunması olasıdır. 2002 yılında Akdeniz Bölgesinde yapılan çalışmalarda: D. polymorpha’nın Seyhan Havzasında Seyhan, Çatalan ve Ceyhan Havzasında Aslantaj Baraj Göllerinde bulunduğu saptanmıştır (11). D. polymorpha ve Corbicula fluminea'nın Türkiye’de saptandığı yerler Resim 2.7‘de gösterilmiştir. Atatürk ve Birecik Baraj ve HES’lerinde midye sorunları oluşması üzerine, midyelerin Atatürk Baraj Gölüne su sporları amacıyla getirilen tekneler aracılığıyla bulaşmış olabileceği düşünülmüştür (Zapletal and Hengirmen, 2001). Ancak Türkiye’nin Tethys Denizi’nin yayıldığı alan ile midyenin doğal olarak bulunduğu alanlarda yer alması (Resim 2.4), Çanakkale’de Yapıldak mevkiinde neojen tabakaları içinde fosil olarak bulunması, ülkemizde ilk kez 1897’ler de saptanmış olması (Geldiay ve Bilgin, 1973), 1964’te Kovada I ve daha sonra Kovada II Santrallarında sorun yaratması, 2001’de Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde de (Sivas) yoğun olarak görülmesi, yerli tür (native species) olduğunu kanıtlamaktadır. Şeşen (2001)(12) tarafından yapılan araştırmalarda DicleHavzasında bulunmadığının belirtilmesi, türün Türkiye’deki yayılış alanlarının da genişleme eğilimindeolduğu biçiminde algılanmaktadır. Bobat, Hengirmen and Zapletal (2001 a,b)’de de belirtildiği üzere, D. polymorpha’nın sorun yaratacak yoğunluklara ulaşması, doğal göllerde yapılan tesisler ile akarsularda yapılan barajlar sonucunda akar su düzeninden durgun su düzenine geçilmesi ve uygun tutunma yerlerinin oluşmasından kaynaklanmaktadır. Türkiyede’de bulunan Dreissena türünün: D. polymorpha (Pallas) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunduğu yerler ile ilgili kayıtların yetersiz olduğu ve öncelikliolarak inşa edilmiş olan baraj ve HES’lerde incelemeler yapılarak, yayılış ve sorun oluşturduğu alanlarınbelirlenmesi, proje aşamasında bulunan baraj ve HES’lerin inşa edilecekleri akarsu havzalarında bulunupbulunmadığının araştırılması, ayrıca daha önce saptandığı bildirilen türlerin revizyonunun yapılmasıgerektiği düşünülmektedir. A.B.D.’nde kirlenme sorunları oluşturan Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de daha önce Seyhan ve Ceyhan Irmakları ile Habur Çayı ve Çağ Çağ suyunda saptandığı bildirilmektedir (Şeşen, 2001)( 12) Corbicula fluminea’nın doğal yayılış alanları Güneydoğu Asya olarak kaydedilmekte, midyenin palearctic, nearctic, oriental ve neotropical bölgelere yayıldığı, kuzey yarıkürede 40 derece enlemin güneyindeki alanlarda bulunduğu, A.B.D.’ine 1900’lerde bulaştığı, güç santrallerinde sorun yarattığı ve neden olduğu zararların 1 milyar dolar/yıl olarak hesaplandığı kaydedilmektedir [Naumann, 2001; ZMIS,2001; Anonymous,2001 h) Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de saptandığı Seyhan ve Ceyhan Havzası baraj ve HES’ lerinde sorun yarattığı konusunda kayıt bulunmamaktadır. Sorun yaratan midye türlerinin saptandığı yerlerin belirlenmesi, midye bulaşmalarına karşı koruyucu önlemler alınması açısından büyük önem taşımaktadır. Devamı İçin www.dsi.gov.tr/docs/yayinlarimiz/hidroel...r%C4%B1.pdf?sfvrsn=4

http://www.biyologlar.com/midye-kalp-midyesi-deniz-salyangozunun-ozellikleri

İnfluenza B virüsü önem kazandı

İnfluenza B virüsü önem kazandı

Gribal enfeksiyonların arttığı devreye girmeden önce, İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Ulusal İnfluenza Referans LaboratuvarıSorumlusu Prof. Dr. Selim Badur ile gripten korunma ve yeni aşılar hakkında konuştuk.MT:Gripte aşılama için doğru zamanlamada değişiklik oldu mu? S. Badur Grip görülme sıklığı kış aylarında artıyor ancak, ülkemizde Ocak ayında aşılamanın hatta geri ödemenin sona erdiğini görüyoruz. Grip yalnızca Kasım, Aralık aylarında görülmüyor, önemli bölümü Ocak’ta başlıyor. Avrupa ülkeleri grip sezonu devam ettiği sürece aşılamanın yapılmasını önermekte, bizde de öyle olması gerekiyor ancak bu süreci uzatmayı henüz başaramadık. MT:Aşılama önerilerinde enriskli gruplar hangileri? S. Badur DSÖ, 2005 yılında en riskli grupları sırayla; yaşlılar, kronik hastalığı olanlar, sağlık çalışanları,bakım evlerinde görev yapanlar, yüksek risklilerle temas halinde olanlar ve 623 aylık çocuklar olarak belirlemişti. 2012 yılında önemli bir değişiklik yaparak gebeleri ilk sıraya aldı,diğer grupları da; sağlık çalışanları, 659 aylık çocuklar,yaşlılar ve yüksek riskli bireyler olarak değiştirdi. Pek çok ülkede sağlık çalışanlarının aşılanması için değişik yaptırımlar uygulanıyor. Aşı etkinliği de en çok gebeler ve sağlık çalışanları üzerinde görülüyor. Bağışıklama Uygulamaları Danışma Komitesi (ACIP), 2013-2014 sezonundan itibaren, inaktif kuadrivalan aşının kullanılabilir olduğunu ve trivalan aşı yerine tercih edilebileceğini tavsiye ediyor. Ayrıca,intranazal formu canlı influenza aşısı gebelerde kulanılmamalı.MT: İnfluenza virüsleri arasındaki farklar neler?S. Badur Günümüze kadarkullanılan trivalan aşılar; influenza A/H1, İnfluenza A H3 ve influenza B suşlarından oluşuyor. İnfluenza B’nin, Yamagatave Victoria olarak iki tipi var ve bu iki tip arasında influenza A’da olan çapraz koruma yok. Bu güne kadar hep influenza A üzerinde duruldu ve influenza B çok fazla önemsenmedi. Bu iki tip arasındaki farklılık dolaşımdaki suşların çeşitliliği konusunda ortaya çıkıyor.1990’lı yıllarda aşıların her iki farklı influenza B’yi içermeleri üzerinde çalışılmaya başlandı.İnfluenza B’deki iki tipin uyumsuzluğu anlaşıldıktan sonra dörtlü aşı gündeme geldi. Önce ABD’de intranazal sprey şeklinde dörtlü canlı aşı çıktı. İnaktif aşıda da GSK ve Sanofi tarafından araştırmalara başlandı. Bu yıl GSK’nın dörtlü aşısı hem Dünya’da hem de Türkiye’de kullanılmaya başlanacak.MT:Trivalan ve kuadrivalanaşının özellikleri neler?S. Badur Trivalan aşıdatek bir influenza B tipi vardır. Kuadrivalan aşı ise influenza B’nin her iki tipini de içerir.Üçlü aşıda tek bir influenza B soyunun olmasından ve hangi B soyunun dolaşıma gireceğinin tahmin edilememesinden dolayı her iki influenza B soyunun aşıya eklenmesi fikri ile dörtlü aşı çalışmaları gerçekleşti. Her iki B virüsü soyu (Victoria ve Yamagata)ile bağışıklama yapma olanağı doğdu. Böylece trivalan aşı kullanımı sırasında karşımıza çıkabilen ve aşı içeriğinin dolaşımdaki influenza B soyununun örtüşmemesinden kaynaklanan etkinlik sorununun üstesinden gelinmiş olunacak.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/influenza-b-virusu-onem-kazandi

Ammonit Nedir ?

Ammonit Nedir ?

İçerisinde yaşamakta olduğumuz ekosistem üzerinde, milyonlarca farklı canlı türü varlığını sürdürmektedir. Yani dünya, canlı türleri açısından oldukça çeşitlidir.Durum böyleyken, geçmiş zamanda yaşayıp da günümüzde soyu tükenen canlılar da bulunmaktadır. Ammonitler de, bu tür canlılar arasında yer almaktadır. Yapılan bilimsel tespitlerle, ammonitlerin dünya üzerindeki yaşamının milyonlarca yıl önceye dayandığı anlaşılmıştır. Bu canlının yaşam alanı ise, denizlerdir. Bu canlının fosillerinden yola çıkılarak, canlının yaşadığı dönem içerisinde denizlerdeki en kalabalık canlı grubunu oluşturduğu anlaşılmıştır. Canlının, yaklaşık olarak 65 milyon öncesinde soyunun tükendiği anlaşılmıştır. Canlının, denizde yaşayan hayvanlar bakımından ait olduğu türe bakıldığında ise, karşımıza ahtapot, istiridye ve salyangoz gibi canlılar çıkmaktadır. Dünya üzerinden tam 65 milyon önce silinen canlı hakkında bilgilere ise, canlının fosillerinden ulaşılmaktadır. Bu fosiller, kayalarla kaynaşmış halde olan sert kabuklardan ibarettir. Sert yapıdaki bu kabukların şekli, saat zembereğine benzemektedir. Kabuk, sarmal bir görünüme sahiptir. Aynı zamanda bu kabuklar, yassı şekildedir. Ammonit kabukları, salyangozların kabuklarına dış görünüm olarak benzemekle birlikte, ammonit kabuklarının içerisinde odacıklar halinde bölmeler bulunmaktadır. Bu kabuklar, salyangoz kabuklarıyla bu yönden ayrılmaktadır. Ammonitler, bu kabukların içerisinde yaşamıştır. Yapılan araştırmalarla, kabukların çapının 3 metreye kadar uzayabildiği anlaşılmıştır.Ammonitler hakkındaki bilgiler sadece fosilleşmiş kabuklarından elde edildiği için, bu canlının neye benzediğine dair bilim adamlarının kesin bir yargısı yoktur. Fakat bilim insanları canlının, sedefli notilus adı verilen bir deniz canlısına benzediğini düşünmektedir. Aynı zamanda sedefli notiluslar, ammonitlerin günümüz dünyasındaki akrabaları sayılmaktadır. Bu hayvanların, nesli tükenmiş olan ammonitlerin akrabaları sayılmasının nedeni ise, kabuklarıdır. Sedefli Nolitusların kabukları da sarmal yapıda ve de odacıklı bir biçimdedir. Ammonitlere ait olan fosilleşmiş kalıntılar, jeoloji bilimi için çok büyük bir önem arz etmektedir. Bunun nedeni ise, kayaçların yaşını hesaplamak isteyen jeologların, yaşı hesaplayabilmek için fosilleşmiş kabuklardan faydalanmalarıdır. Jeologlar, bu kalıntılar sayesinde kayaçların yaşını daha kolay bir şekilde hesaplayabilmektedirler. Yapılan incelemeler sonucunda, ammonitlerin değişik türleri ortaya çıkarılmıştır. Farklı türlerin ortaya çıkarılmasında ise, bulunan ammonit kabuklarının yapılarındaki farklılıklardır. Bu farklılıklar, daha çok kabuğun içerisinde yer alan odacıklardır. Bu duruma örnek vermek gerekirse, Arnicores adı verilen ammonit türünün kabuğundaki odacıklar, oldukça basit bölmelerle birbirlerinden ayrılmaktadır. Phyllcoceras adı verilen ammonit türünde isi durum biraz farklıdır. Bu türün kabuğundaki bölmeler, oldukça karmaşık bir yapıdadır. Sadece ammonitlerin kabuklarında bulunan bölmelerdeki farklılıklar sayesinde, jeologlar tarafından nesli tükenmiş olan bu hayvanların yüzden fazla türü ortaya çıkarılmıştır.Jeologların inceledikleri kabuk fosilleri, tam anlamıyla içerisine gömülü oldukları kayaçlarla bütünleşmiş haldedir. Öyle ki, kabukların görüntüsü, kayaçla aynı maddeye sahip bir görüntü sergilemektedir. Bazı kabuklar ise, dışarıya sedefe benzer bir parlaklı yaymaktadır. Buna neden olan faktörler ise, kabukta bulunan sedef katmanının bozulmamış bir şekilde durması ve de kayaçtan kabuğun üzerine çeşitli kimyasal maddelerin buluşmasıdır. Bazen de, fosil kabuklar altından yapılmış gibi ışıldamaktadır.Yazar: Erdoğan Gülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/ammonit-nedir-

Radyoaktif Kirliliğin Etkileri Nelerdir

Radyoaktif Kirliliğin Etkileri Nelerdir

Radyoaktif kirlilik, çok tehlikeli olmakla birlikte günümüzdeki nükleer senaryolar dahilinde büyük bir endişe konusudur. İnsan eliyle ya da doğal olarak, nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyoaktif yan ürünlerin çevreye veya insanların yerleşim alanlarına yakın dolaylara atılması sonucu radyoaktif kirlilik oluşur. İnsan ürünü radyoaktif atıkların büyük kısmını nükleer güç ve araştırma istasyonları meydana getirmektedir. Bu tesisler, araştırma ya da enerji (elektrik) üretmek amacıyla nükleer reaksiyonlar (sıklıkla fisyon) oluştururlar. Ağır bir nükleer yakıt atomunun, (örneğin uranyum) nükleer fisyona sokulmasıyla radyoaktiflik taşıyan iki yavru, atık çekirdek meydana gelir. Bu yan ürünler yeniden kullanılamamakta olup, atılmaları gerekir. İşte bu atık yan ürünler radyoaktif kirliliğe sebep olmaktadır. Radyoaktif kirlilik, artan nükleer yakıt kullanımı sebebiyle günümüzde büyük bir endişe konusudur. Nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyoaktif yan ürünlerin zararlı bileşenleri yeterli titizlikte izole edilmezse hava, su ve toprak kirlenmesine sebep olur. Radyoaktif atıkların çok büyük kısmını nükleer enerji santrallerinde, çeşitli amaçlar için kullanılan nükleer reaktörler meydana getirmektedir. Radyoaktivite, kararsız (dengesiz) bir atomun rastgele radyasyon saçarak enerji kaybetmesi olayıdır. Bu durum atoma görece daha kararlı bir yapı kazandırmakta olup; radyoaktif ışıma olarak bilinen bu rastgele saçılmalar, atom kararlı (radyoaktif olmayan) bir yapıya ulaşana kadar devam eder. Radyasyonun tehdit olarak görülme sebebi, sıradan bir atomu, elektronunu kopararak iyonize edebilecek kadar güçlü bir enerji taşımasıdır. Eğer iyonize edici radyasyon canlı bir organizmanın vücuduna girerse vücutta bulunan molekülleri kolaylıkla iyonize eder. Bu durum, vücutta hayati fonksiyonu olan bileşenlerle etkileşime girebilecek miktarda serbest radikal oluşumuna sebep olup bu radikaller, bu bölgelerde yeni bileşenler oluşturarak bu hayati fonksiyonları etkisiz hale getirir. Bu da kansere sebep olmaktadır. Radyoaktif maddelerde üç tip ışınım oluşur:  Alfa Işıması, Beta Işıması ve Gama Işıması. Bu üçü içinde alfa parçacıklarının (helyum atomunda da görülür) etkisi en düşük, gama ışınlarınınki ise en yüksektir. Alfa parçacıkları saf bir kağıdın içinden geçemezken (belli bir mesafe aralığında hava tarafından da durdurulabilir) gama ışınlarından korunmak için kalın bir kurşun kaplama gerekir. Fakat alfa parçacıklarının kazara yutulması, ya da vücuda zerk edilmesi, iç organlarla ve kan gibi hayati vücut sıvılarıyla direkt olarak etkileşime geçebileceği için ölümcül olabilmektedir. Radyasyon sadece vücutla temasa geçtiğinde tehlikelidir. Buna engel olunduğu sürece radyasyonun varlığı zarar vermez. Radyoaktif Atıkların Olumsuz Etkileri Çevre Üzerinde *Radyoaktif maddeler toprağa karıştığında, bu maddeler toprakta yetişen bitkilere geçer. Genetik mutasyona sebep olarak bitkinin normal fonksiyonlarına olumsuz etki eder. Sonuç olarak bazı bitkiler ölür bazıları da zayıf tohumlar üretir. Kirlenmiş bir bitkinin herhangi bir parçasını, özellikle meyvesini yemek çok ciddi sağlık sorunları yaratabilir. Bitkiler besin zincirinin en alt tabakasında bulunduğu için onların kirlenmesi tüm besin ağında radyoaktif kirlenmeye yol açar. Benzer şekilde radyoaktif atık, bir su kaynağıyla temas ederse, tüm su ürünlerini de zehirleyebilir. * Kara ve suda oluşan radyoaktif kirlenme insan soyunun tükenmesine bile sebep olabilir. İnsanlar besin zincirinin en üstünde bulunur. Son basamaktaki besinlerde biriken radyoaktif ürünlerin maksimum olacak olması dolayısıyla en büyük zararı insanın görmesi söz konusudur. İnsanlar Üzerinde *Radyoaktif kirliliğin insanlara vuruşu hafif düzeyden ölümcül düzeye kadar geniş bir yelpazede çeşitlenebilir. Olumsuz etkinin büyüklüğü radyoaktifliğe maruz kalma süresi ve düzeyine göre değişir. Düşük seviyelerde bölgesel maruz kalma sonucu yüzeysel bir etki oluşur ve cilt tahrişine sebep olur. Uzun süreli fakat düşük yoğunluğa maruz kalma mide bulantısı, kusma, ishal, saç dökülmesi ve deri altı kanamasına bağlı olarak yaralara vs. sebep olabilir. * Uzun süreli ve yüksek dozda radyasyona maruz kalma ise çok daha ciddi sağlık sorunları yaratır. Radyoaktif ışınlar DNA moleküllerinde kalıcı hasara yol açarak hayati tehlike oluşturabilir. Uzun süreli maruz kalma sonucu vücuttaki moleküllerin büyük bir kısmı iyonize olup serbest radikallere dönüşür. Serbest radikaller, kanser hücreleri ve tümörlerin büyümesini tetikleyen şeylerdir. Ağır radyasyona maruz kalmış insanlar yüksek kanser riski taşır. * Cilt, kemik iliği, bağırsak ve yumurta hücreleri gibi hızlı bölünen/büyüyen hücreler radyoaktif ışımaya karşı daha da hassas olup cilt kanseri, akciğer kanseri ve troid kanseri, radyasyonun yol açtığı sık görülen kanser tipleridir. * Genetik mutasyonun etkisi üreme yoluyla gelecek nesillere aktarılır. Diğer deyişle ebeveynler nükleer radyasyona maruz kalmışsa çocukları doğuştan fiziksel ya da zihinsel olarak çeşitli kusurlarla doğabilmektedir. Bu durum trajik şekilde ikincil etkilerin yeni nesillere taşındığı ve yüzlerce çocuğun fiziksel ve zihinsel anormalliklerle doğduğu Hiroşima ve Nagasaki’de kendini göstermiştir (ABD tarafından 1945′te bu iki şehire radyoaktif atom bombası atılması sebebiyle). Japonya’nın geri kalan nüfusuna oranla burada hala (özellikle 65 yaş ve üstü için) yüksek bir kanser oranı ve doğumsal anormallikler mevcuttur. Radyoaktivite için güvenli bir limit yoktur. Çok küçük miktarlar dahi vücuda olumsuz etki eder ve tehlikeli potansiyellere sahiptir. Bununla birlikte radyoaktivite, çeşitli aygıtlarla tespit edilebildiğinden koruyucu önlemler alınması mümkündür. Genellikle Geiger sayacı, radyoaktivite tespiti için kullanılan güvenilir bir araçtır. Radyoaktivitenin etkileri üç temel yolla engellenebilir: Zaman: Zehirli alanı mümkün olduğunca çabuk terketmek. Mesafe: Zehirli alandan mümkün mertebe uzak kalmak. Radyoaktif parçacıkların hasar verici özellikleri vücuda girmeyi mümkün kılan ilk hızlarından ileri gelir. Parçacıklar uzun mesafede hız kaybı yaşar ve böylece etkilerini kaybederler. Kalkan: Kalkanlar, radyoaktif malzemelerle kaçınılmaz şekilde meşgul olunduğunda kullanılır. Radyasyon kalkanı olarak sıklıkla kurşun malzeme kullanılır. Atık Yönetimi Radyoaktif atıkların olumsuz etkileri, doğaya atılmadan önce yeterli süre bekletilirse büyük oranda hatta tamamen yok edilebilir. Daha önce belirttiğimiz gibi, radyoaktif malzemeler, radyoaktif özellikten kurtulana kadar ışıma yaparlar. Radyoaktif özelliği kaybetmesi için gereken süre boyunca çeşitli radyoaktif oluşumlar sergiler. Bu süre zarfında bu malzemeler izole edilmiş bir ortamda tutulursa doğaya herhangi bir zarar gelmemiş olur. Yan ürünlerin radyoaktifliğini düşürmek için çeşitli işlemler mümkündür. En çok gelecek vaat eden metodlar camlaştırma (radyoaktif atık ile camlardan karışım oluşturarak çelik konteynırlarda tutma), zararsız hale gelene kadar tekrar tekrar kullanma (şu anda pek mümkün olmasa da üzerinde araştırmalar yapılmaktadır) ve varillere konulup atık havuzlarında bir kaç yıl tutma işlemleridir. Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/effects-of-radioactive-pollution.html Yazar: Serkan TaşkınBİLGİUSTAM.COM

http://www.biyologlar.com/radyoaktif-kirliligin-etkileri-nelerdir-1

Radyoaktif Kirliliğin Etkileri Nelerdir?

Radyoaktif Kirliliğin Etkileri Nelerdir?

Radyoaktif kirlilik, çok tehlikeli olmakla birlikte günümüzdeki nükleer senaryolar dahilinde büyük bir endişe konusudur. İnsan eliyle ya da doğal olarak, nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyoaktif yan ürünlerin çevreye veya insanların yerleşim alanlarına yakın dolaylara atılması sonucu radyoaktif kirlilik oluşur.İnsan ürünü radyoaktif atıkların büyük kısmını nükleer güç ve araştırma istasyonları meydana getirmektedir. Bu tesisler, araştırma ya da enerji (elektrik) üretmek amacıyla nükleer reaksiyonlar (sıklıkla fisyon) oluştururlar. Ağır bir nükleer yakıt atomunun, (örneğin uranyum) nükleer fisyona sokulmasıyla radyoaktiflik taşıyan iki yavru, atık çekirdek meydana gelir. Bu yan ürünler yeniden kullanılamamakta olup, atılmaları gerekir. İşte bu atık yan ürünler radyoaktif kirliliğe sebep olmaktadır. Radyoaktif kirlilik, artan nükleer yakıt kullanımı sebebiyle günümüzde büyük bir endişe konusudur. Nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyoaktif yan ürünlerin zararlı bileşenleri yeterli titizlikte izole edilmezse hava, su ve toprak kirlenmesine sebep olur. Radyoaktif atıkların çok büyük kısmını nükleer enerji santrallerinde, çeşitli amaçlar için kullanılan nükleer reaktörler meydana getirmektedir.4521_nuclear-wasteRadyoaktivite, kararsız (dengesiz) bir atomun rastgele radyasyon saçarak enerji kaybetmesi olayıdır. Bu durum atoma görece daha kararlı bir yapı kazandırmakta olup; radyoaktif ışıma olarak bilinen bu rastgele saçılmalar, atom kararlı (radyoaktif olmayan) bir yapıya ulaşana kadar devam eder. Radyasyonun tehdit olarak görülme sebebi, sıradan bir atomu, elektronunu kopararak iyonize edebilecek kadar güçlü bir enerji taşımasıdır. Eğer iyonize edici radyasyon canlı bir organizmanın vücuduna girerse vücutta bulunan molekülleri kolaylıkla iyonize eder. Bu durum, vücutta hayati fonksiyonu olan bileşenlerle etkileşime girebilecek miktarda serbest radikal oluşumuna sebep olup bu radikaller, bu bölgelerde yeni bileşenler oluşturarak bu hayati fonksiyonları etkisiz hale getirir. Bu da kansere sebep olmaktadır.Radyoaktif maddelerde üç tip ışınım oluşur: Alfa Işıması, Beta Işıması ve Gama Işıması. Bu üçü içinde alfa parçacıklarının (helyum atomunda da görülür) etkisi en düşük, gama ışınlarınınki ise en yüksektir. Alfa parçacıkları saf bir kağıdın içinden geçemezken (belli bir mesafe aralığında hava tarafından da durdurulabilir) gama ışınlarından korunmak için kalın bir kurşun kaplama gerekir. Fakat alfa parçacıklarının kazara yutulması, ya da vücuda zerk edilmesi, iç organlarla ve kan gibi hayati vücut sıvılarıyla direkt olarak etkileşime geçebileceği için ölümcül olabilmektedir. Radyasyon sadece vücutla temasa geçtiğinde tehlikelidir. Buna engel olunduğu sürece radyasyonun varlığı zarar vermez.Radyoaktif Atıkların Olumsuz Etkileri4521_nuclear_buildingÇevre Üzerinde*Radyoaktif maddeler toprağa karıştığında, bu maddeler toprakta yetişen bitkilere geçer. Genetik mutasyona sebep olarak bitkinin normal fonksiyonlarına olumsuz etki eder. Sonuç olarak bazı bitkiler ölür bazıları da zayıf tohumlar üretir. Kirlenmiş bir bitkinin herhangi bir parçasını, özellikle meyvesini yemek çok ciddi sağlık sorunları yaratabilir. Bitkiler besin zincirinin en alt tabakasında bulunduğu için onların kirlenmesi tüm besin ağında radyoaktif kirlenmeye yol açar. Benzer şekilde radyoaktif atık, bir su kaynağıyla temas ederse, tüm su ürünlerini de zehirleyebilir.* Kara ve suda oluşan radyoaktif kirlenme insan soyunun tükenmesine bile sebep olabilir. İnsanlar besin zincirinin en üstünde bulunur. Son basamaktaki besinlerde biriken radyoaktif ürünlerin maksimum olacak olması dolayısıyla en büyük zararı insanın görmesi söz konusudur.İnsanlar Üzerinde*Radyoaktif kirliliğin insanlara vuruşu hafif düzeyden ölümcül düzeye kadar geniş bir yelpazede çeşitlenebilir. Olumsuz etkinin büyüklüğü radyoaktifliğe maruz kalma süresi ve düzeyine göre değişir. Düşük seviyelerde bölgesel maruz kalma sonucu yüzeysel bir etki oluşur ve cilt tahrişine sebep olur. Uzun süreli fakat düşük yoğunluğa maruz kalma mide bulantısı, kusma, ishal, saç dökülmesi ve deri altı kanamasına bağlı olarak yaralara vs. sebep olabilir.* Uzun süreli ve yüksek dozda radyasyona maruz kalma ise çok daha ciddi sağlık sorunları yaratır. Radyoaktif ışınlar DNA moleküllerinde kalıcı hasara yol açarak hayati tehlike oluşturabilir. Uzun süreli maruz kalma sonucu vücuttaki moleküllerin büyük bir kısmı iyonize olup serbest radikallere dönüşür. Serbest radikaller, kanser hücreleri ve tümörlerin büyümesini tetikleyen şeylerdir. Ağır radyasyona maruz kalmış insanlar yüksek kanser riski taşır.* Cilt, kemik iliği, bağırsak ve yumurta hücreleri gibi hızlı bölünen/büyüyen hücreler radyoaktif ışımaya karşı daha da hassas olup cilt kanseri, akciğer kanseri ve troid kanseri, radyasyonun yol açtığı sık görülen kanser tipleridir.* Genetik mutasyonun etkisi üreme yoluyla gelecek nesillere aktarılır. Diğer deyişle ebeveynler nükleer radyasyona maruz kalmışsa çocukları doğuştan fiziksel ya da zihinsel olarak çeşitli kusurlarla doğabilmektedir. Bu durum trajik şekilde ikincil etkilerin yeni nesillere taşındığı ve yüzlerce çocuğun fiziksel ve zihinsel anormalliklerle doğduğu Hiroşima ve Nagasaki’de kendini göstermiştir (ABD tarafından 1945′te bu iki şehire radyoaktif atom bombası atılması sebebiyle). Japonya’nın geri kalan nüfusuna oranla burada hala (özellikle 65 yaş ve üstü için) yüksek bir kanser oranı ve doğumsal anormallikler mevcuttur.Radyoaktivite için güvenli bir limit yoktur. Çok küçük miktarlar dahi vücuda olumsuz etki eder ve tehlikeli potansiyellere sahiptir. Bununla birlikte radyoaktivite, çeşitli aygıtlarla tespit edilebildiğinden koruyucu önlemler alınması mümkündür. Genellikle Geiger sayacı, radyoaktivite tespiti için kullanılan güvenilir bir araçtır.[detect.jpg]Radyoaktivitenin etkileri üç temel yolla engellenebilir:4521_radioactivewasteZaman: Zehirli alanı mümkün olduğunca çabuk terketmek.Mesafe: Zehirli alandan mümkün mertebe uzak kalmak. Radyoaktif parçacıkların hasar verici özellikleri vücuda girmeyi mümkün kılan ilk hızlarından ileri gelir. Parçacıklar uzun mesafede hız kaybı yaşar ve böylece etkilerini kaybederler.Kalkan: Kalkanlar, radyoaktif malzemelerle kaçınılmaz şekilde meşgul olunduğunda kullanılır. Radyasyon kalkanı olarak sıklıkla kurşun malzeme kullanılır.Atık YönetimiRadyoaktif atıkların olumsuz etkileri, doğaya atılmadan önce yeterli süre bekletilirse büyük oranda hatta tamamen yok edilebilir.Daha önce belirttiğimiz gibi, radyoaktif malzemeler, radyoaktif özellikten kurtulana kadar ışıma yaparlar. Radyoaktif özelliği kaybetmesi için gereken süre boyunca çeşitli radyoaktif oluşumlar sergiler. Bu süre zarfında bu malzemeler izole edilmiş bir ortamda tutulursa doğaya herhangi bir zarar gelmemiş olur.Yan ürünlerin radyoaktifliğini düşürmek için çeşitli işlemler mümkündür. En çok gelecek vaat eden metodlar camlaştırma (radyoaktif atık ile camlardan karışım oluşturarak çelik konteynırlarda tutma), zararsız hale gelene kadar tekrar tekrar kullanma (şu anda pek mümkün olmasa da üzerinde araştırmalar yapılmaktadır) ve varillere konulup atık havuzlarında bir kaç yıl tutma işlemleridir.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/effects-of-radioactive-pollution.htmlYazar: Serkan Taşkınhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/radyoaktif-kirliligin-etkileri-nelerdir

Tohumlu Bitkiler

Tohumlu Bitkiler

Tohumlu bitkiler, Spermatophyta (Yunanca "Σπερματόφυτα") ya da fanerogamlar, olarak bilinen gruptur. Üreme organları çiçek şeklinde özelleşmiştir. Yaşamın belirli dönemlerinde çiçek açıp, tohum oluşturan bitkiler bu gruba girer. Çok iyi gelişmiş iletim sistemleri vardır. Bu nedenle ileri vasküllü bitkiler olarak da tanımlanırlar. Günümüzde yaşayan tohumlu bitkiler; Cycadales, Ginkgoales, Coniferales, Gnetales takımlarında toplanırlar. Bunlara ek olarak Gymnospermae şubesinde "açık tohumlu" bitkiler, Angiospermae şubesinde de "kapalı tohumlu" bitkiler toplanır. Cycadales (Cycas revulata) Bilimsel sınıflandırma Alem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Cycadophyta(Açık tohumlular)Sınıf: CycadopsidaTakım: CycadalesFamilya: Cycadaceae(Sıkaslar)Cinsler  Bu ordo (takım) tek familya ihtiva etmektedir. Bu familya Cycadaceae’dir. Cycas’lar dioik bitkiler olup, anavatanları Japonya, Madagaskar, Malezya, Güney Asya, Afrika, Kuzeydoğu Avusturalya ve Polinezya’da 15 türü ile temsil edilirler. Cycadales üyeleri muhtemelen Paleozoikte ve daha sonra Mezoikte mevcuttur. Bunların mezozoikte çok bol ve geniş yayılışlı oldukları tahmin edilmektedir. Daha sonraları çoğu ortadan kalkmış, zamanımızda az sayıda tür ile tropik ve subtropik bölgelerde yayılış gösterirler. Zamanımızda muhtemelen 130 türü bulunmaktadır. Bu ordo ve aynı adla geçen familyanın en önemli cinsi Cycas’dır (yalancı sago familyası). Cycas’lar dekoratif bitkiler olup bunların boyları 10-15 m. kadar yükselir, kalın gövdeli ve tepesinde rozet şeklinde tüysü yaprakları bulunan ağaçlardır. Bu özellikleri ile palmiyeleri andırırlar. Erkek çiçek Erkek çiçekler birçok mikrosporofilin sarmal dizilerek meydana getirdiği büyük kozalaklar (strobulus) halindedir. Altyüzlerinde çok sayıda mikrosporang (mikrosporangium) taşıyan mikrosporofiller pul veya kalkan şeklindedir ve mikrosporanglar kısmen gruplar halinde bulunurlar. Bunlar sor’lar halinde birleşen eğrelti sporanglarını andırırlar. Dişi çiçek Dişi çiçekler gövdenin tepe kısmında gevşek yapılı bir koni şeklinde bir arada bulunan tüysü makrosporofillerden meydana gelmiştir. Makrosprofiller sarımtırak-esmer renkli tüylerle örtülüdür. Bunların alt kısımlarındaki pinnalardan 2-8 tanesi makrosporang (tohum taslağı, makrosporangium) halinde gelişmiştir. Dişi çiçeğin teşekkülü ile vejetasyon noktasının büyümesi durmaz, bir müddet sonra yeniden yaprak meydana getirir. Mikrospor (polen tanesi) bir protal hücresi, bir anterid hücresi ve bir jetatif hücre şeklinde farklılaşır. Polen tanesi rüzgarla dişi çiçek üzerine taşınır ve polen tüpü meydana geldiği esnada anterit hücresi bir sap hücresi ile spermatogen hücreye ayrılır. Spermatogen hücre bölünerek 2 spermatozoit hücre meydana getirir. Bu grupta spermatozoitler oldukça büyük ve salyangoz şeklinde üzeri sarmal dizilişli birçok kirpik ile çevrilidir. Cycas’larda tohum taslakları (makrosporang) kalın bir integümentle çevrilidir. Nusellusun üst kısmındaki dokunun erimesi ile mikropilin altına rastlayan kısımda polen odası adı verilen bir çukurluk mevcuttur. Nusellusda 4 makrospor hücresinden biri gelişerek oldukça büyük makroprotalı meydana getirir. Makroprotalın mikropile bakan kısmında birkaç adet arkegon odasını meydana getirir, daha sonra arkegon odası polen odası ile doğrudan doğruya irtibat haline geçer. Arkegonlarda büyük bir yumurta hücresi (0,6 mm.) kısa zamanda ortadan kalkan bir karın kanal hücresi, 2 boyun kanal hücresi mevcuttur. Polen tüpünde teşekkül eden spermatozoitler kirpiklerini kaybederek yumurta hücresi ile birleşirler. Bunlarda polen tüpü spermatozoitleri ileten bir kanal olmaktan çok tespit edici bir organ işini görmektedir. Meydana gelen zigot gelişerek bir proembriyonun derinliğine iter. Embriyo olgunlaşma esnasında kök kutbu mikropile yöneltilmiş olarak tohumu tamamen doldurur. Aynı zamanda integümentlerin dış kısmı etlenir, iç kısmı ise sertleşir, her ikisi ile birlikte tohum örtüsünü meydana getirir. Önemli cinsleri Cycas türleri süs bitkisi olarak kültüre alınmıştır. Memleketimizde de bazı parklarda bazı türleri mevcuttur. Cycas’lar 2-3 metre boyunda palmiyeyi andıran ağaçlardır. Bu cinsin Madagaskar, Hindistan ve Çin’de 10-15 türü bulunmaktadır. Cycadaceae familyasının Cycas’ın dışında 9 tane daha cinsi bulunmaktadır. Bunlar dünyanın belirli yerlerinde, özellikle sınırlı yerlerde yayılmışlardır. Dioon, Meksika'da yaygındır, bunların tohumları büyük, nişastaca zengindir. Boyları 10 metreye kadar ulaşır. Meksika’da 4 türü vardır (toplam 10 türü bulunur, bunlar da Amerika kıtasında bulunur). Zamia, cinsine ait türler Tropik Güney Amerika ve Florida da yaygındır. Bunların gövdesi kısadır. Tropik Amerika’da 30 türü bulunur. Microcycas türleri Küba’da yaygındır. Bunların ismi küçük anlamında ama adlarının aksine 10 metreye kadara boylanan uzun ağaçlardır. Bunun Küba’da tek türü (Microcycas calacoma) vardır. Macrozamia (14 tür), Lepidozamia (2 tür) ve Bowenia (2 tür) cinsleri Avusturalya'da bulunur. Encephalartos (40 civarında tür), Stangeria (1 tür) cinsleri de Afrika'da bulunur. Kaynaklar Simson, M.G. Plant Systematics. Elsevier Academic Pres. California, 2006 Seçmen, Ö. ve Ark. Tohumlu Bitkiler Sistematiği. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitapları Serisi, No.116, İzmir, 2000 Mabet ağacı Bilimsel sınıflandırma Âlem: Plantae - Bitkiler Bölüm: Ginkgophyta Sınıf: Ginkgoopsida Takım: Ginkgoales Familya: Ginkgoaceae - Mabetağacıgiller Cins: Ginkgo Tür: Ginkgo biloba Mabet ağacı (Ginkgo biloba), günümüzde varlığını sürdüren hiçbir yakın türü veya benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir. Bu bölümün içinde tek bir sınıf (Ginkgoopsida), sınıfın içinde tek bir takım (Ginkgoales), takımın içinde tek bir familya (Ginkgoaceae), familyanın içinde de tek bir cins olarak Ginkgo ve bu cinste de tek tür olarak Ginkgo biloba bulunmaktadır. Geçmişte Spermatophyta veya Pinophyta bölümlerine yerleştirilmişse de bugün yukarıda belirtilen tanımların daha uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Bilinen yaşayan fosil türlerinin en iyi örneklerinden biridir. Ginkgo biloba, açık tohumlular (gymnospermae) olarak anılan, başka bir deyişle tohumları bir meyve tarafından koruma altında olmayan bir ağaç türüdür (açık tohumluların tersi: kapalı tohumlular (angiospermae)). Uzun süre, yabani ginkgo soyunun tükenmiş olduğu düşünülmüşse de, bugün Doğu Çin'deki Zhejiang eyaletindeki Tian Mu Shan milli parkında en az iki küçük alanda yabani ortamda da yetişmekte olduğu anlaşılmıştır. Ancak bu bölgenin bin yılı aşkın süredir insanlarca iskan edilmiş olduğu göz önüne alındığında, buralardaki ginkgoların ne derece yabani, ve ne derece bölge halkınca terbiye edilmiş türler olduğu tartışmaya açıktır. ==Özellikleri== Ginkgolar 20-35 metre aradında yüksekliğe varan (Çin'deki bazı ginkgoların boyu 50 metreyi aşabilmektedir) orta ile geniş arası boyutlarda [[yaprakdöken]] ağaçlardır. Zirveleri çoğu kez köşeli, yaprakları uzun ve dağınıktır. Kökleri genelde derine iner ve rüzgar ve karın sebebiyet verebileceği hasarlara karşı dayanıklıdırlar. Genç ginkgolar ekseriyetle ince bedenli olup, uzunlamasına büyümüşlerdir. Daha seyrek yapraklıdırlar. Ağaç yaşlandıkça tepe kısmı genişler.  Sonbaharda yapraklar parlak sarı renge döner ve hemen sonra (1-15 gün arasında) dökülürler. Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkan vermekte, bazı ağaçların yaşı 2500 yıla varabilmektedir. Bazı yaşlı ginkgolarda gelişen yüzey kökleri geniş dalların alt kısmında belirir ve aşağıya doğru büyürler. Chichilerin büyümesi son derece yavaş olup, yüzlerce yıl sürebilir. Bu kalın ilave kökler toprağa eriştiklerinde çoğu kez filizlenirler ve bu, yaşlı ağaçların bünyesinin istikrara kavuşturulması veya genç bitki hücrelerinin oluşturularak ağaç bünyesine katkı sağlanması işlevi görüyor olmalıdır. Gövdesi ve yaprakları Ginkgo dalları, çoğu ağaçlar gibi, uzunlamasına apikal tarzda denilen, muntazam yapraklı uzun sürgünler halinde büyümektedir. Yaprakları yelpaze şeklindedir ve uçlara uzanan damarları bulunmaktadır. Bu damarlar bazen birbirleriyle kesişmekte, ancak hiçbir zaman düzgün bir ağ oluşturmamaktadırlar. Boyutları 5-10 santimetre arasındadır (çok nadiren 15 santimetreye kadar uzayabilmektedirler). Üreme tarzı Ginkgolar iki evcikli ağaçlardır. Bazı ağaçlar dişi, bazı ağaçlar erkektir. Erkek ginkgolar sporofilli küçük polen kozalakları üretirler ve bunların herbirinde merkezi bir aks üzerinde spiral düzende yerleşik iki mikrospor bulunmaktadır. Dişi ginkgolar kozalak üretmez. Bunların yaprak saplarının ucunda iki yumurtacık oluşmuştur ve döllenme sonrasında bu yumurtacıkların biri veya her ikisi tohum haline gelir. Tohum 1.5-2 santimetre uzunluğundadır. Üst tabakası (sarcotesta) açık sarıya ve kahverengiye çalar, yumuşak ve meyve kıvamındadır. Eriği andırırlar ve cazip bir görünümleri vardır, ancak bütanoik asit içerdiklerinden bayat tereyağı gibi kokarlar (nitekim tereyağı da bayatlaştıkça aynı asit türünü oluşturur). Sarcotesta'nın altında sert sclerotesta kısmı ve kağıt inceliğinde endotesta ve nucellus bulunmaktadır. Adı Ginkgo ismi Çince gümüş veya kayısı anlamına gelen (銀杏 yín xìng) kelimesi kökenlidir. Japonca 'ya ginkyo şeklinde geçmiştir. 17. yüzyılda bu ağaç ile karşılaşan ilk Avrupalı olan Engelbert Kaempfer de ismi başlangıçta Japonca telaffuzuna göre kaydetmiş, sonradan ginkgo benimsenmiştir. Çağdaş Japonca'da (kanji karakterleri aynı kalmakla birlikte) ichō veya ginnan olarak anılmaktadır. Kabuklu tohumlarına çağdaş Çince'de 白果 (bái guo), "beyaz meyve" denmektedir. Bu ağaç Türkiye'de gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimlerle de anılmaktadır. Geçmişi Ginkgo bir yaşayan fosildir. Permian (270 milyon yıl öce) çağından kalma ginkgo fosilleri ile günümüzdeki ginkgolar arasında kolaylıkla bağ kurulabilmektedir. Dolayısıyla dinozorlarla yanyana yaşamıştır. Orta Jurassik ve Krestase çağlarında ginkgo türleri çeşitlenmişler ve Laurasia anakıtası boyunca yayılmışlardır, ancak sonraları nadir bir tür haline geldikleri görülmektedir. Paleosen çağına varabilmiş tek ginkgo türü Ginkgo adiantoides olup, Kuzey Yarımküre de bulunmakta, Güney Yarımküre belirgin farklılıklar taşıyan (ve üzerinde henüz yeterince bilgi edinilememiş) bir türdeşi bulunmaktaydı. Pliosen çağının sonuna gelindiğinde, ginkgo fosilleri, merkezi Çin'de günümüz yaban ginkgolarının yetiştiği küçük bir bölge hariç, dünyanın her yerinde ortadan kaybolmuştur. Ginkgophyta fosilleri aşağıda belirtilen familyalara ve türevlerine ayrılmıştır: Ginkgoaceae Arctobaiera Baiera Eretmophyllum Ginkgo Ginkgoites Sphenobaiera Windwardia Trichopityaceae Trichopitys Yetiştirilme ve değerlendirilme tarzı  [değiştir]Ginkgo Çin 'de uzun zamandır yetiştirilen bir ağaçtır. Bazı tapınaklara dikilmiş ginkgoların 1500 yaşını geçkin oldukları tahmin edilmektedir. Budizm ve Konfiçyüs öğretisi açısından arzettikleri sembolik önem nedeniyle Çin'in yanısıra Japonya ve Kore 'de de geniş ölçekte ginkgo dikilmiş, bu arada ginkgo neslinin bir nebze ehilleştirilmesi veya doğal ormanlarda diğer ağaç türlerinin komşuluğunda melezleşmesi sözkonusu olmuştur. Avrupa kaynaklarında ginkgoya ilk atıf 1690'da Japon tapınaklarında bu ağaçla karşılaşan (Hollandalılarla gelmiş) Alman botanikçi Engelbert Kaempfer eliyledir. Ginkgo tohumları meyve etini ve kabuğu çıkardıktan ve pişirildikten sonra yenebilmektedir. Genelde kalabalık bir topluluk için hazırlanmış bir yemeğe sadece birkaç tohum atılmaktadır. Gingko meyvesi yan ürün olarak hidrojen siyanid salgıladığından yemeklerde fazla miktarlarda kullanılması zehirlenmelere yol açabilir. On kadar çiğ ginkgo meyvesinin bir çocuğun ölümüne yol açabilecek derecede zehir bulundurduğu iddia edilmişse de, bunu kanıtlayacak bir vakaya rastlanmamıştır. Bazı kimselerin ginkgo sarkotesta sındaki kimyasal maddelere karşı hassasiyeti bulunabilir. Bu hassasiyet cilt düzeyinde de geçerli olabildiğinden bu kimseler günkgo muamele ederken eldiven giymelidirler. Hassasiyetin semptomları, deri üzerinde zehirli sarmaşık ile de görülebilenlere benzer türden kızıl lekeler veya kabarcıklardır. Bazı bölgelerde, ve özellikle A.B.D.'de dikilmiş ginkgoların ekseriyeti doğal tohumlar üzerine aşılanmış erkek kültivarlarıdır. Zira erkek ağaçlar kötü kokulu meyveler vermemektedir. Dişi ağaçların verdiği kötü kokulu meyve içindeki çekirdeklerin son derece lezzetli olduğunu ve Asya ülkelerinde hayli rağbette olduğunu da vurgulamak gerekir. En sık kullanılan kültivar olan 'Autumn Gold' (Sonbahar Altını) erkek ağacın bir klonudur. Ginkgo meyvesi içindeki cevizimsi çekirdekler Asya ülkelerinde ve Asya dışı ülkelerin gurmelerince gayet beğenilmektedir ve geleneksel bir Çin düğün yemeğinin (konjii) ana malzemelerindendir. Sağlığa iyi geldiği ve afrodizyak özellikleri olduğu düşünülmektedir. Japonlar ginkgoyu chawammushi gibi yemeklerde kullanırlar ve pişmiş tohumları pek çok kez diğer yemekler yanında bir çerez olarak servis ederler. Ginkgonun ilginç bir özelliği kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Bu özelliği ile, kentsel ortama dayanıklılıkta dünyada sadece Cennet ağacı na eşdeğerdir. Ginkgolar, kentsel ortamda bulundukları haller dahil, ağaç hastalıklarından çok nadiren etkilenmektediler ve pek az haşeratın saldırısına uğramaktadırlar. Bu nedenlerden ve estetik özelliklerinden dolayı, ginkgolar büyük şehir parklarında ve cadde boylarında tercih edilen bir ağaç haline gelmiştir. Ekilen tohumlar kolay bir bakım süreci içinde büyüyebilmektedirler. Ginkgolar penjing veya bonsai tarzı ağaç yetiştirmeye de müsaittirler. Yapay yöntemlerle boyutları küçük tutulabilmekte ve gerekirse yüzyıllarca muhafaza edilebilmektedirler. Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan sağ çıkan ve hayatiyetini bugün de sürdüren yegane canlı varlıklardı Şifa özellikleri  [değiştir]Ginkgo yapraklarının özü flavonoid glükozidleri içermektedir ve ginkgolidler (Ginkgo özü bazlı ürünler) eczacılıkta giderek daha yaygın şekilde kullanılmaktadır. Mevcut bilimsel araştırmalar Alzaimer(Hafıza Kaybı, Unutkanlık) rahatsızlıklarında, hafıza güçlendirmede, başdönmesini önlemede ve zihinsel konstantrasyon arttırmada gingko özünün mutlak yararları bulunduğuna işaret etmekte olup, olası diğer faydalarına ilişkin çalışmalar sürmektedir. Fareler üzerinde yapılan yeni bir araştırma Cep telefonlarının beyine yaymış olduğu dalgalara karşı Ginkgo Biloba'nın faydası olduğu deneyler sonucu ortaya çıkmıştır.Aynı zamanda Hiroşima ve Nagasaki'de bile ayakta kalmıştır. Ginkgo enerji içeceklerine sıklıkla katılmakta ise de, maliyeti nedeniyle içeceklerde kullanılan oran çok düşük kalmakta, dikkate değer bir etki yaratmamaktadır. Enerji içecekleri etiketlerinde bazen anılan ginkgo bağlantılı yararlar, genellikle plasebo etkisinden ibarettir. İleri yaşlardaki insanların kullanması tavsiye edilir. Yan etkileri  [değiştir]Ginkgonun kan dolaşımı bozukları veya aspirin gibi pıhtılaşmayı yavaşlatıcı özellikleri olan ilaçları yüksek dozlarda alan kimselerde bazı istenmeyen etkileri görülebilmektedir. Ayrıca monoamine oxidaz engelleyici (MAOI) antidepresan lar alan kişilerce veya hamile kadınlarca kullanılması salık verilmemektedir. Yan etkiler kanama artışı, gastroentestinal rahatsızlıklar, mide bulantısı, ishal, başağrısı ve huzursuzluk şeklinde kendini gösterebilmektedir. Bu tür yan etkilerin görülmesi halinde, ginkgo kullanan kişi aldığı dozları (günde 40 ila 240 mg.) hemen azaltmalıdır. Yan etkilerin sürmesi halinde ginkgo kullanımı durdurulmalıdır. Ginkgo biloba yapraklarından üretilen (ekstre olmayan) kapsül veya tablet formlar için günlük kullanım dozu arttırılabilir. Burada kullanılan Ginkgo biloba kapsül veya tabletin içinde bulunacak olan; 1. Eksre (İlaç Amaçlı) mı ? 2. Ekstre (Gıda Amaçlı) mı ? 3. Yaprak (Gıda Amaçlı) mı ? çok büyük önem teşkil eder. İstanbul, Ankara ve Trabzon'da bulunan ginkgo ağaçları  [değiştir]İstanbul'da mabet ağacı örneklerine rastlamak mümkündür. Ihlamur Kasrı girişinde bulunan mabet ağacı 1855 yılında dikilmiştir. Baltalimanı'nda, İstanbul Üniversitesi Sosyal Tesisleri'nin bulunduğu bahçede geniş bir çapa ve boya ulaşmış mabet ağaçları bulunur. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi'nde iyi gelişmiş ve mükemmel formda dört adet örneği de mevcuttur. Buradaki ağaçlardan verimli tohumlar alınıp kısıtlı miktarda da olsa üretim de yapılmaktadır. Kanlıca'da Sabancı yalısının bahçesinde ve Büyükdere'de Rus elçiliği korusunda mabet ağacı bulunmaktadır. Trabzon'da ise K.T.U Orman Fakültesi önünde bulunmaktadır. Ankara'da Gar Parkı'nda oldukça erişkin bir örneği görülebileceği gibi; Meclis yanındaki Egemenlik Parkı'nda da bir erkek ve bir dişi mabet ağacı bulunmaktadır. Ayrıca Ege Üniversitesi'nin botanik bahçesinde de mabet ağacı bulunmaktadır. İğne yapraklılar (Pinales), bitkiler (Plantae) âleminin açık tohumlular (Pinophyta) bölümünde bulunan tek sınıf olan Pinopsida'ya dahil bir bitki takımıdır ve ardıç, çam, göknar, ladin, melez, porsuk, sekoya, sedir, servi gibi soyu sürmekte olan tüm kozalaklı bitkileri içerir. Sınıflama İğne yapraklılar, Pinopsida sınıfı içinde yer alan dört takımdan biridir ve iğne yapraklı bitkilerin soyunu sürdüren tüm üyelerini içerir. Pinopsida içinde yer alan ve soyu tükenmiş olan iğne yapraklı takımları ise şunlardır: ▪ Cordaitales ▪ Vojnovskyales ▪ Voltziales "Coniferales", bu takımın "Pinales" olarak adlandırılmasından önce kullanılmış ama artık geçersiz olan adıdır. İğne yapraklılar takımı familyalarından porsukgillerin (Taxaceae) üyelerinin de diğer Pinales üyeleri ile aynı kökten geldiği son kalıtsal çalışmalarla ortaya konana kadar, bu bitkiler "Taxales" olarak adlandırılan ayrı bir takımda sınıflandırılmıştır. Ancak, artık bunun geçerliliği kalmamıştır. Genel özellikleri Dallanma genel olarak monopodial'dır. Çoğunun kısa ve uzun sürgünleri vardır. Sekonder yapılarında traheler olmayıp, odunları asıl olarak traheid'lerden oluşmaktadır. Bir çok örneklerinde yaprak, kabuk ve odunlarında reçine kanalı ya da bezeleri bulunur. Sürgünlere çoğunlukla sarmal, karşılıklı ve çevrel dizilen yapraklar iğne ya da pul yaprak şeklini almıştır. Bu yüzden iğne yapraklılar denilmektedir. Yapraklar kısa sürgünlerde bir çoğu bir arada; uzun sürgünlerde teker teker bulunmaktadır. Çiçekler bir evcikli ya da iki evciklidir. Erkek çiçekler çoğunlukla sürgün diplerinde ve pul yaprakların koltuğunda bulunurlar. Çok azı da sürgünlerin uçlarında terminal durumludur. Dişi kozalakların olgunlaşma süreleri çoğunlukla bir yıl; bazılarında 2-3 yıldır. Kozalak kimi taksonlarda kuru, kimi taksonlarda etli pullardan oluşmaktadır. Tohum birçok türünde kanatlıdır. Çenek sayıları 2-18 arasında değişmektedir.

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkiler

Yaşlanma ve Genetik İlişkisinde Yeni Keşif

Yaşlanma ve Genetik İlişkisinde Yeni Keşif

University of Georgia’dan bilim insanları, yaşlanma sürecinin enstrümanlarından olan bir hormonun genetik olarak kontrol edildiğini ve yaşlanma ile yaşlanmaya bağlı hastalıkların genetik olarak kontrolünü sağlayan yeni bir mekanizmayı ortaya çıkardı.

http://www.biyologlar.com/yaslanma-ve-genetik-iliskisinde-yeni-kesif

Mantar Sporları da İletişim Kurarak Birleşiyor

Mantar Sporları da İletişim Kurarak Birleşiyor

Aseksüel mantar hücrelerinin de sosyal hücreler olduğu ortaya çıkarıldı : Tekil bir hücre büyüyüp, diğer hücrelerle koloni oluşturmak üzere birleşirken, bazı komşularına yakınlaşarak tutunuyor ve bu sırada diğerlerinden uzaklaşıyor.

http://www.biyologlar.com/mantar-sporlari-da-iletisim-kurarak-birlesiyor

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

Dünya, bazı bilim insanlarına göre antroposin (insançağı) adı verilen yeni bir çağa girdi. Bu çağ öyle bir çağ ki insanın yaptığı işler artık doğaya geri dönülemez zararlar veriyor.

http://www.biyologlar.com/2020-yilina-kadar-canli-cesitliliginin-ucte-ikisi-yok-olabilir

Memeli Benzeri Sürüngenin Sanılandan Daha Uzun Yaşadığı Anlaşıldı

Memeli Benzeri Sürüngenin Sanılandan Daha Uzun Yaşadığı Anlaşıldı

19.yüzyılda yaşamış olan Fransız doğabilimci Georges Cuvier, tek bir dişe bakarak dişin sahibi olan canlının tüm iskeletini gözünde canlandırabildiğini söylemişti.

http://www.biyologlar.com/memeli-benzeri-surungenin-sanilandan-daha-uzun-yasadigi-anlasildi

Kutup Ayısı ile Boz Ayı Melezleri Kuzey Kutbunda Çoğalıyor

Kutup Ayısı ile Boz Ayı Melezleri Kuzey Kutbunda Çoğalıyor

İlk olarak 2006 yılında Kanada’nın kutup bölgelerinde rastlanan garip görünümlü ayılar, 10 yıl içerisinde çoğalmayı sürdürdü.

http://www.biyologlar.com/kutup-ayisi-ile-boz-ayi-melezleri-kuzey-kutbunda-cogaliyor

Bunca Böcek Türü Varken Neden Insan Türü Tek?

Bunca Böcek Türü Varken Neden Insan Türü Tek?

Neden bizden başka hiç insan türü yok? Doğal yaşama baktığımızda, kimi organizma gruplarında çok sayıda türe rastlanırken, kimilerinde de tam tersi olduğunu görüyoruz. Acaba tür sayısı neye bağlı olarak biçimleniyor ?

http://www.biyologlar.com/bunca-bocek-turu-varken-neden-insan-turu-tek

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

2 milyon yıl önce Afrika’da birçok insan benzeri canlı türü yaşıyordu. Bunların bazıları birbirlerine oldukça benzerken, bazılarının belirgin tanımlayıcı özellikleri vardı.

http://www.biyologlar.com/neden-dunyada-tek-bir-insan-turu-kaldi

Mağara Resimlerindeki Gizemli Türün Bizon-Sığır Melezi Olduğu Ortaya Çıktı

Mağara Resimlerindeki Gizemli Türün Bizon-Sığır Melezi Olduğu Ortaya Çıktı

Antik DNA araştırması, Buzul Çağı mağara sanatçılarının daha önce bilinmeyen bizon-sığır melez türünü mağara duvarlarına oldukça detaylı bir şekilde kaydettiklerini açığa çıkardı.

http://www.biyologlar.com/magara-resimlerindeki-gizemli-turun-bizon-sigir-melezi-oldugu-ortaya-cikti

 Yünlü Mamutların Soyu Susuzluk Yüzünden Tükenmiş

Yünlü Mamutların Soyu Susuzluk Yüzünden Tükenmiş

Yünlü mamutların soyunun susuzluk nedeniyle tükenmiş olabileceğine dair bulgulara rastlandı.

http://www.biyologlar.com/yunlu-mamutlarin-soyu-susuzluk-yuzunden-tukenmis

Son Teknoloji Kanser Modelleri Bankası Hazırlanıyor

Son Teknoloji Kanser Modelleri Bankası Hazırlanıyor

Uzun yıllardır kanser biyologları yaptıkları deneylerde kanser soylarına dayandılar ve her soyun kendine has mutasyonları olacağından sonuçlara ve tanılara da bu önceden belirlenmiş parametrelere dayanarak vardılar.

http://www.biyologlar.com/son-teknoloji-kanser-modelleri-bankasi-hazirlaniyor

Kanada’da 90 Milyon Yıllık Yeni Bir Kuş Türü Keşfedildi

Kanada’da 90 Milyon Yıllık Yeni Bir Kuş Türü Keşfedildi

Rochester Üniversitesi'nden bilim adamları tarafından keşfedilen yeni tarih öncesi kuş türlerinden Tingmiatornis arctica'yı betimleyen çizim. Sanatçı: Michael Osadciw

http://www.biyologlar.com/kanadada-90-milyon-yillik-yeni-bir-kus-turu-kesfedildi

Büyük memelilerin tükenmesi, dünyanın manzarasını sonsuza kadar değiştirebilir

Büyük memelilerin tükenmesi, dünyanın manzarasını sonsuza kadar değiştirebilir

Büyük memelilerin geçmişte soyunun tükenmesiyle ilgili bir incelemeye göre, fil gibi büyük kara hayvanları ve Afrika antilopu gibi dev otçullar korunmaya değer.

http://www.biyologlar.com/buyuk-memelilerin-tukenmesi-dunyanin-manzarasini-sonsuza-kadar-degistirebilir

Bir dinozor yumurtası ne kadar sürede çatlıyordu?

Bir dinozor yumurtası ne kadar sürede çatlıyordu?

Görsel açıklaması: Araştırmacılar, dinozor Hypacrosaurus’un fosilleşmiş bir embriyosunu inceledi. © Darla Zelinitsky’nin izniyle.

http://www.biyologlar.com/bir-dinozor-yumurtasi-ne-kadar-surede-catliyordu


XIII. Uluslararası Katılımlı Ekoloji ve Çevre Kongresi, UKECEK 2017

XIII. Uluslararası Katılımlı Ekoloji ve Çevre Kongresi, UKECEK 2017

Değerli Katılımcılar, Sizleri 12-15 Eylül 2017 tarihlerinde Türkiye Biyologlar Derneği İzmir Şubesi Başkanlığı ve Trakya Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü işbirliği ile Edirne’de düzenlenecek olan “XIII. Uluslararası Katılımlı Ekoloji ve Çevre Kongresi” ne davet etmekten onur ve mutluluk duyuyoruz. Kongremiz Uluslararası kongre niteliğinde olup bildirilerinizi Türkçe veya İngilizce sunabilirsiniz. Hızla gelişen kontrolsüz sanayi ve artan nüfusun oluşturduğu aşırı tüketim küresel ölçekte yaşamı tehdit eden önemli sorunları da beraberinde getirmiştir. Kontrolsüz sanayi ve şehir atıkları, yoğun tarımsal ilaç kullanımı, çarpık kentleşme, ekosistem bileşenlerinin yoğun tahribatı ve özellikle doğal kaynakların aşırı tüketimi biyolojik zenginliklerin hızla yok olmasına ve ağır çevre kirliliğine yol açmıştır. Son yıllarda, özellikle Sivil Toplum Kuruluşlarının baskıları ses getirmeye başlamış ve çeşitli ülkeler gezegenimizdeki yaşamı tehdit edecek boyuta gelen ekosistem tahribatı ve çevre kirliliğinin önüne geçmek için çevreyle barışık, istikrarlı ve sürdürülebilir gelişme kavramı üzerinde durmaya başlamışlardır. İnsan soyunun sürdürülebilir bir yaşam ortamında devam etmesinin bir önkoşulu olarak “ekosistemdeki hassas dengelerin korunması” gerekliliğini bilen ülkeler çeşitli organizasyonlar oluşturmuş ve stratejiler geliştirmiştir. Bu bağlamda Rio’da düzenlenen Çevre ve Kalkınma Konferansında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi küresel ısınmaya yönelik hükümetler arası ilk çevre sözleşmesi olup konferansta ayrıca “Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi” ve “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” kabul edilmiştir. Bu sözleşme kapsamında 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü ile de insan kaynaklı olarak atmosfere salınan karbon dioksit  ve sera etkisine neden olan gazların salınımının azaltılması sözü verilmiştir. 156 ülke Biyolojik Çeşitlilik sözleşmesini imzalayarak “kendi egemenlik sınırları içerisindeki bitkilerin, hayvanların ve mikrobiyolojik yaşam çeşitliliğinin tam olarak korunması sorumluluğunu üstleneceklerine,  biyolojik kaynakları sürdürülebilir kullanacaklarına ve biyolojik çeşitlilikten sağlanan faydaları eşit olarak paylaşmanın yollarını arayacaklarına dair taahhütlerde bulunmuşlardır. Yine 1971 yılında imzalanan Sözleşmesi ile ülkeler özellikle Su Kuşlarının Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımını sağlamayı amaçlamışlardır. Ülkemiz bu antlaşmaları imzalayarak taraf olmuştur. Diğer yandan AB ülkeleri bir araya gelerek su kalitesi ve su yönetimi için 23 Ekim 2000 tarihli ve 2000/60/EC sayılı “Su Çerçeve Direktifi” ni oluşturmuşlardır. Bu amaçla, Çevre Koruma ve Biyolojik Çeşitlilik temalı “XIII. Uluslararası Katılımlı Ekoloji ve Çevre Kongresi” nin 12-15 Eylül 2017 tarihlerinde İzmir Biyologlar Derneği İzmir Şubesi Başkanlığı ve Trakya Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü işbirliği ile Edirne’de yapılması planlanmıştır. Osmanlıya başkentlik yapmış, Mimar Sinan’ın şaheseri, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan muhteşem Selimiye camisine ev sahipliği yapan Edirne ilimiz tarihi ve kültürel açıdan zengin bir il olduğu kadar yaklaşık 4000 kadar farklı bitki ve hayvan türüne sahip olmasıyla biyoçeşitlilik açısından da şanslı ve zengin bir ildir. Yunanistan ve Bulgaristan’la sınır oluşturan serhat şehri Edirne 3 nehrin ve 3 dinin birleştiği dünyadaki tek yerdir. Tarihi camileri, kiliseleri, sinagogları ile Roma döneminden kalma kale içi semtinde Edirne evlerini ve sokaklarını gezerken hayran kalacağınız Tarih ve Kültür şehri Edirne, Avrupa Birliği müze ödüllü eşsiz Edirne Darüşşifa Sağlık Müzesi (Sultan II. Beyazıt Kompleksi), tarihi Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayiçi kompleksi, Adalet kasrı, Osmanlı Saray kalıntıları, Dolmenleri, Meriç nehri ve tarihi köprüleri, tarihi çarşıları, müzeleri, festivalleri, Edirne tava ciğeri, badem ezmesi ve Edirne peyniriyle, hoşgörülü, sevgi dolu kent sakinleriyle sizleri büyüleyeceğinden emin olabilirsiniz. Diğer yandan Yunanistan Kavala-Selanik Atatürk evi, Yunan adaları gezisi, Sofya-Pilovdiv gezisi, Trakya Bağbozumu Festivali, İğneada Milli Parkı-Longos Ormanları-mağara gezileri gibi zengin bir sosyal program ile de sizleri ağırlamak istiyoruz. Sizleri Edirne’mizin güzel Eylül ayında, sonuçlarının ülkemize ve bilim dünyasına önemli katkılar sağlayacağını umduğumuz, XIII. Uluslararası Katılımlı Ekoloji ve Çevre Kongresi’nde ağırlamaktan mutluluk duyacağız. Saygılarımızla. Kongre Düzenleme Kurulu adına, Prof.Dr. Yılmaz ÇAMLITEPE     &    Dr. Ş. Deniz ENGİN Kongre Başkanı   Kongre Başkanı Kongre web sayfası: http://ukecek.com/ Trakya Üniversitesi web sayfası: http://www.trakya.edu.tr/ Balkan Kongre Merkezi web sayfası: http://www-en.trakya.edu.tr/pages/balkan-congress-venue Edirne tanıtım materyali: http://www.edirnekulturturizm.gov.tr/TR,76489/tanitim-materyalleri.html

http://www.biyologlar.com/xiii-uluslararasi-katilimli-ekoloji-ve-cevre-kongresi-ukecek-2017

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0